Dr. RIZA NUR HAYAT VE HATIRATIM III.CILD ALTINDAĞ YAYINEVİ Bâyezid - Beyazsaray, zemin kat Nu: 39 İSTANBUL HER HAKKI MAHFUZDUR r A Naşiri: Heidi Schmit 4100 Duisburg 11 Deutschland İSTANBUL 1967 TAKDİM Bir defa daha belirtmek istiyoruz ki, bu hatırat sırf tarihe hizmet maksadıyla yayınlanmaktadır. Yoksa bir takım fâni şa¬ hısların medih veya zemini için değil. Ama görülecektir ki, müellif bunu bol bol yapmıştır. Ancak hatıraların daima hissi olduğu düşünülürse, bu da mazur görülecektir. Mesele yazılan¬ ların - hissi noktaları mevcüt olsa bile - yakın tarihin aydın¬ lanması hususunda taşıdığı büyük ehemmiyetir. Kıza Nur da nihayet bir insan olmak itibariyle hatâ edebi¬ lir. Söyledikleri eksik, hattâ yanlış bile olabilir. Meselâ, Sultan Abdülhamid, Sultan Vahidettin, son halife Abdülmecid Efendi, saltanat ve Hanedan-ı Âli Osman halikında söyledikleri kısmen yetişme şartları ve kısmen de lıaber kaynaklarının çürüklüğü yüzünden, umumiyetle yanlıştır. Hattâ bu misaller belki çoğaltı¬ labilir de. Ancak, şahsî görüşü yanhş olsa bile, vak’alan büyük bir dürüstlük içinde ve tarihe sadakat hissiyle nakletmekte ol¬ duğu münakaşa kabul etmez bir gerçektir. O kadar ki; kendi ku¬ surlarını bile tam bir açık kalplilikle anlatabilmektedir. Birinci ve ikinci cildleri okuyanlar bu hususu müşahede etmişlerdir. Bu sebeple, elinizdeki hatırat sırf mukayeseli bir tetkike imkân vermek ve böylece yakın tarihimizin gerçeklerinin aydın¬ lanmasını sağlamak maksadıyla ve tarafsız bir hisle yayınlan¬ mıştır. Birinci ve ikinci «idlerde de bu his ve düşünce ile hareket edilmiş ve üstelik, 5816 sayılı «Atatürk’ü Koruma Kanun»u muvacehesinde suçtan korunmak için gereken yerlerde onun Nachdruck: K.G. Lohse, Frankfurt am Main adı kaldırılarak, yerine birkaç ııokta konulmuştu. Yâni suç isle¬ mekten kaçınılmıştı. Buna rağmen birinci ve ikinci cüdler İstan¬ bul 8. Sulh Ceza Mahkemesinin 968/38 sayılı kararıyle toplattı¬ rılmış ve hakkımızda, cezaî tatbikata geçilmiştir. 1928 senesin¬ de kaleme alınmış bulunan ve tarih için zarurî bir malzeme teş¬ kil eden bu lıatıratm serbest bırakılması için gereken hukuk» müdâfaalar yapılacaktır. Çünkü, kanaatimizce bahsi geçen ka¬ nunun tarihî gerçeklerin ortaya çıkmasına mani olucu bîr tarz¬ da tatbik edilmesine imkân yoktur. Gerçekten mezkur kanu¬ nun kabulü sırasında Meelis’te de defalarca te’yid vei ifade edildiği üzere bu kanun tariki gerçeklerin ortaya çıkmasma ma¬ ni olmak için kabul edilmiş değildir. Fakat, her nedense kanu¬ nun mer’iyet tarihinden itibaren daima gayrî hukukî bir tutam ve tatbikat ile, tarihî gerçeklerin ortaya çıkması önlenmeğe ça¬ lışılmıştır. Bu hassasiyet kanaatimizce çok yanlıştır. Çünkü, memleketin bu mes’eîe ile meşgul olanları umumiyetle münevver¬ lerdir. Bunlar da yurt dışına çıktıklarında Türkiye’de ağıza dahi alınamıyacak büyük iddiaları gittikleri yerlerde kitaba geçmiş olarak görmekte ve bu bilgileri memlekete getirmektedirler. Me¬ selâ, muhtelif Avrupa memleketlerinde neşredilmiş kitaplarda, Mustafa Kemâl’in su katıksız bir İngiliz casusu olduğu, Türk - Yunan muharebesinin sadece bir muvazaadan ibaret bulunduğu. Yunan askerinin İzmir’e çıkarılışının İngiliz’lere Mustafa Ke¬ mal tarafından telkin ve ilham edildiği, bütün bunların da Tür¬ kiye’yi mutlak surette İslâm Dünyasından koparmak ve İslâm Dünyasının liderliğinden tardetmek maksadına matuf olarak planlandığı, bunun da İngiliz petrol politikasına bağlı bulundu¬ ğu hususlarını mevsuk ve müdellel olarak tafsilâtıyla görüp okumakta., Türkiye’ye gelince yakın dostlarına anlatmaktadırlar. Üstelik, bizdeki Kemalist geçinenlerin aslâ tahammül edemiye- cekleri Ölçüde Mustafa Kemal’in şahsî ahlâksızlıklarının da hi¬ kâye edildiklerini görüp - okuyarak Öğrenmektedirler. Hattâ bunlardan birçokları orijinal nüshalarıyla Türkiye’ye det girmek¬ tedir. Bu durum, hattâ Mustafa Kemal’in hayatta olduğu za¬ manda dahi ortaya çıkmıştır. Aradan yarim asra yakın bir zaman geçmiştir, tnsaf iîe kabul etmek gerekir ki, hakikatin zuhur etmek şansına ilâniha- ye karşı çıkılamaz. Dün kendisine ağız dolusu küfredilen Sul¬ tan Haınid, bugünün Ulu Hakan’ıdır. Dün korkunç bir diktatör dan Stalin’i, bugün Rus'yada ağzına alabilecek kabadayı yok¬ tur. Zorlamayla şahısların ilâ nilıaye ayakta tutulmasına imkân olmadığı aşikârdır. Jîu itibarla, bir şahsın lehinde veya aleyhinde söylenilmiş ve yazılmış olma.sı önemli değildir. Önemli olan bu söyienip ya¬ zılanlardan ve yıllardan sonra arta kalan kıymet hükümleridir. İşte, biz de bu hatıratı Mustafa Kemal’in zamana ve hür tenkid- lere muka vemeti olup - olmadığının anlaşılabilmesi vc bir mü¬ nakaşa vasatı açılabilmesi maksadıyla yayınlıyoruz. Sırf ta.ri- hin malı olan bu hatıratı Türk mahkemeleri huzurunda yukarı¬ da beyân edilen görüşler muvacehesinde cesaret ve celâdetle sa¬ vunacağız. Okuyucunun birkaç hususa dikkatini celbe t inek is¬ teriz : a — Bu hatırat 1928 senesinde kaleme alındığı cihetle, zik¬ redilen paraya ait kayıtların, o günün parasının kıymetine na¬ zaran telâkki edilmesi gerektir. b — Yazarın nev’i şahsına münhasır bir nslûbu bulunduğu cihetle ifadesine aslâ dokunulmamıştır. Bîr kelime ilâve etmek veya bîr kelime çıkarmak gibi bir müdâhalede asîâ bulunulma¬ mıştır. c — Bu hatıratın, müellifin el yazısıyla yazılarak Britislı Museum’a tevdi edilmiş olduğu ve 1980 yılma kadar açılmamak kaydıyla mühürlendiği malûmdur. Eîyazrsı olması dolayısıyla gösterilen bütün ihtimama rağmen, yanlış okunan kelimeler ha- IunahilİF. Bu hususta okuyucunun müsamahasını rica ederiz. d — Bu hatıratın muhtevasında «Filan muahede veya ta¬ mimin sayfalar arasında muayyen yerlere derci hususunda müel¬ lifin koyduğu notlarla iktifa ederek, mevzubahis temin veya muahedeleri dercedemedik. Çünkü, bunların bazıları henüz tet¬ kike arzedilıueyen Cumhuriyet Devri arsivlerindedir. Yazıldı¬ ğından kırk yıl sonra dahi bu eksikliği telâfi edecek kadar ı tet¬ kik ve araştırmaya imkân vermeyen mutaassıp bir görüşle ya¬ kın tarihimizin gerçeklerinin ortaya çıkmasına mani olunduğu bu suretle jde bir kere daha tezahür etmektedir. e _Sadece araştırıcılara malzeme sunmak maksadıyla yayınlanan bu hatıratı, birinci ve ikinçi ciltlerinin maruz bulun¬ duğu toplama ve takibat keyfiyetleri dolayısıyle, bu kısım pek az miktarda basılmıştır, fundan da maksadımız velvele yerine, ciddî araştırıcıların hakîkatları nîifüz imkânını te’mindir. «Bir hakikat kalmasın Allahım âlemde nihân.» ALTINDAĞ YAYINEVİ Sahibi: Dursun SATILMIŞOC.LU MİLLÎ KIYAM UÇ YUZO) B una, bizde de, Avrupa’da da Millî Hareket adı verilmiştir. Mütareke olunca bir taraftan Ingiiizler donanma ile diğer taraftan Fransızlar karadan Trakya tariki ile İstanbul’a girdi¬ ler. Türkler’de umumî ve derin bir hüzün, Rum ve Ermeniler’de fevkalâde bir sevinç. Şenlik yapıyorlar. Yahudüer de bunlara iş¬ tirak ediyor. Italyanlar ve Yunanlılar da memlekete girdiler. İngiliz ve Fransızların yanlarında Harbi Umumîde tercü¬ man namı ile kullandıkları birçok Rum, Yahudi, bilhassa Erme¬ ni casuslar, keza askerler var. Şimdi de İstanbul’da bu milletler bunlara casus ve asker yazılıyorlar. Rum Patrikhanesi azıtmış, maskeyi atmış, içindekini bir lâğım patlar gibi meydana vermiş. Ermeniler de böyle. Fikirle¬ ri ve kanaatları şudur : Türkiye battı. İstanbul ve Anadolu’nun büyük bir kısmı Yunanistan’a verilecek, Bizans yeniden doğu¬ yor. Diğer kısımlar Ermenistan olacak. On beş asırdan beri bir¬ birini sevmeyen, aralarında dinî ve siyasî müthiş kanlı nizâlar olmuş olan, birbirinden iğrenen Rum ve Ermeni şimdi birbirine «Hemşehri Millete adını veriyorlar. Yunanlılar İnsanî sıfatta olan «Yunan Salib-i Ahmeri» ile «Muhacirin Komisyonu» nu, derhal İstanbul’a soktular. Haki¬ katte bunlar politika ve propaganda organı. Fener tamamiyle 556 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 557 Yunanistan'ın emri altında. Orada da «Mavri Mira» adında bir istiklâl cemiyeti teşkil ettiler. Vaktiyle asılan Patrik vakasın - da, patrikhânede kapatılan kapıyı açtılar. Zehaplarınca bu kapı Bizans yeniden vücûda gelince açılacaktı. O gün gelmiş! İzciler yapıyorlar. Yunanistan Rumlara silâh veriyor. Silâhlanıyorlar. Trabzon’dan Sinob’a kadar olan sahilde «Pontus» komite¬ si teşkil edildi. Trabzon Rum papazı başta. Bu adam Samsunlu idi. Komiteye Samsun merkez. Bu komite harpten evvel Merzi¬ fon’da Amerikan Kolejinde Rum talebe tarafından teşkil edil¬ mişti. Amerikalılar himaye ediyordu. Mütarekeden bir yıl sonra bizim Ankara’daki millî hükümet koleji basıp evrakı yakaladığı vakit buna ve Ermeni fesat ve icraatına dâir çuval dolusu vesi¬ ka bulundu. Pontus büyük bir faaliyet gösterdi. Bütün Samsun havalisi Rumlarını silâhlandırdı. Çeteler teşkil ettiler. Çerkesler de bun¬ lara yardım etti. Türk köylerini basıp yakıyor, katliâm ediyor¬ lar. Kumlar oraların istiklâlini istiyorlar. Çerkesler 1864’de Rus Çarının bir iradesiyle sahillere sürülmüş gemilere doldurulup Türkiye’ye getirilmişti. Bu muhaceret devam etti. Abazalardan da geldiler. Bunlara yer verildi. Kızları vasıtası ile saraya dol¬ dular. İçlerinden paşalar yetişti. Abdülhamit zamanında bütün Çerkesleri Sivas’ta Çukurova’ya toplayıp istiklâl yapmak iste- düer. Abdülhamit işin önüne geçti. Misafir gelmişler, böyle hak¬ sız dâvaya kalkmışlardı. Bu sefer mütarekede büsbütün bu fik¬ rin peşine düştüler. Komiteler, Propagandalar yaptdar, Yunan¬ lılar ile bir oluyorlardı. Bu propagandalardan bir misalini biz¬ zat gördüm. Kâzım adında bir Çerkeş askerî doktor Sinop’a köylere geliyor, propaganda beyannameleri, Çerkeş elifbası ge¬ tiriyor. Çerkesleri topluyor. «Türkçe konuşmayın. Kıyafetinizi değiştirmeyin. Türkten kız alıp vermeyin. Türk Çingene cin¬ sinden bir millettir.» diyor. Tercüman Ahmet adında ihtiyar bir Çerkeş «Oğlum senin bu sözlerin bizim felâketimizdir. Biz bir avuçuz. Tiirkler bizi tükürükle boğar. Hem biz burada misafiriz. Bize toprak verdiler. Sen buradan git!» diyor. Bunu tercüman bizzat bana köyünde anlattı. Hükümet de haber alıyor. Beyan¬ nameleri ile doktoru yakalayıp Kastamonu İstiklâl Mahkeme¬ sine yolluyor. Necati’nin (Maarif Vekili) Reis olduğu bu mah¬ keme pek zayıftı. Doktoru bırakıyor. Bu çocuk fakir bir Çerkeş köylüsünün oğludur. Hemşiresini şehirde zengin bir Türk almış, bunu da okutup adam etmişti. Şimdi Kâzım yine devlet hizme¬ tinde. Galiba Sivas’ta. Türkün gafleti hayret edilecek şeydir. Yunanlılar bütün yaptıklarını ballandıra ballandıra Avru¬ pa’da geniş bir neşriyat yapıyordu. Anadolu Rumlarının yedi milyon, Türklerin üç milyon olduğunu söylüyorlar. Venizelos bi¬ le resmî ağzı ile konferanslarda Türk’ü üç buçuk, Rum’u da üç buçuk milyon diyor. Müthiş yalanlar. Ingilizler, Fransızlar bir düziye Anadolu’ya giriyorlar. în- gilizler İzmit, Eskişehir, Samsun ve Merzifon’dalar. Erzurum'a kadar hulûl etmek istiyorlar. Adana, Urfa, Maraş ve Ayıntab’ı Fransızlar işgaline terkettiler. İtalyanlar Antalya ve Konya da. îtalyanlar Ereğli kömür havzası üe İzmir’i de istiyorlar. Ingi- lizler ve Fransızlarsa buraları îtalyanlara vermek istemiyorlar. El çabukluğu edip Yunanlıları İzmir’e çıkardılar. (15 Mayıs 1335). Kürtler de ihanet ediyor. Bir Kürt hükümeti vücuda getir¬ mek için merkezi İstanbul’da «Kürt Cemiyeti» teşekkül edi¬ yor. Doktor Abdullah Cevdet de bu cemiyette. Bu adam ne ah¬ lâksız biri idi. Onun bir matbaası vardı. Herkes bilir. Bu mat¬ baa Cenevre ittihat ve Terakki Cemiyetinin idi. Üstüne yatmış¬ tır. Onda böyle şeyler ve vatan hiyaneti çok. Ingilizler, Papas Fru, Sait Molla ve Ali Kemal’ler tarafından idare olunan, Ingi¬ liz Muhibler Cemiyetini teşkil ediyor. Hürriyet ve itilâf hortlu¬ yor. Bunlar da Türkün menfaati aleyhinde çalışıyorlar. îngi- 3 izler Yürkiye’yi parçalamak bunun için de tefrika yapmak için propaganda yapıyorlar. Ermeni, Rum Kürt, Çerkeş ihtilâfı yet¬ miyormuş gibi Ankara’dan Tebriz’e kadar bir şerit halinde uza- 558 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 559 nan Kızılbaş halis Türkler’e de «Siz Türk değilsiniz, istiklâl iste¬ yin» diyorlar. Bunlar iki milyon kadardır. Keza Anadolu’daki Türkmen’lere «Sîz Türk değilsiniz» diyorlar. Hattâ Kenya alıa- lisine« Siz Türk değil, Selçukî’siniz.» diyorlar. Bu propagandalar hiçbir etnik ve İlmî esasa itinad etmez. Saçma bir şeydir. Fakat yapıyorlar. Bir dil, bir ırk hattâ ekseriyetle hir din. Ama muvaf¬ fak olmaları mümkündür. İngilizler bir taraftan da Türkiye’yi harıl harıl silâhtan tecrid ediyorlar. Toplan dinamitle parçalıyorlar. Yahut kama¬ larım alıyorlar. Mitralyöz ve tüfekleri toplayıp İstanbul'a nak¬ lediyorlar. Götüremedikleri tüfeklerin sürgülerini alıp götürü¬ yorlar. Bunları İstanbul’da depolara yığıp askerleriyle muha¬ faza ediyorlar. Ingilizler Türkler’e çok suimuamele ediyorlar. İstanbul’da padişah ve Ferid’in başında bulunduğu bir hü¬ kümet var... Fakat Ingilizlere esir ve âlet. Zaten elinden bir şey gelmez ama aksine onlara hizmet de ediyorlar. Bazen hüküme¬ te hamiyetlisi geliyor. Onun da elinde birşey yok. Seyirci gibi duruyor. Görülen ve gittikçe tebellür eden vaziyet inkıraz. Tür¬ kiye gidiyor... Dokuz asırlık şanlı bir devlet yok oluyor... * İşte bu vaziyet Türklere silâhla mukavemetten başka çare olmadığını gösteriyor, kıyam ilham ediyor... Her tarafta haya¬ tî ve millî tehlikenin şevki ile binefsihi bir kaynaşma başlıyor. Millî Kıyam prosesüsü yürüyor. Erzurum vilâyetinin hattâ Trabzon taraflarının Ermenile- re ve daha ziyade ihtimal ile Trabzon'un Rurmara verileceği ha¬ vadisi alabildiğine koşuyor. Buralar halkı müthiş telâşa düşü¬ yorlar. Toplanıyorlar. Müzakereler. Cemiyetler yapıyorlar. Rus¬ ya’ya Baku’ya adamlar yolluyor. Ruslar dan imdat bekliyorlar. Denize düşen yılana sarılır. Orada ordu kumandanı Kâzım Ka- rabekir. Rüştü Paşa (Mustafa Kemâl astı.) ile Halit Bey (Mil¬ let Meclisinde katledilen Halit Paşa) kumandanlardan Karabe- kir silâhlarım vermiyor. Ahaliden Binbaşı Zihni (Sonra mebus, Sinop Mutasarrıfı, ve Bitlis Valisi), Müftü Hoca Raif, Hüseyin Avnı (Mebus), Albayrak Gazetesi sahibi Necati, ilâh... Zatlar çalışıyor. Nihayet (Vilâyet-i Şarkıyye Müdafaa-P Hukuk) Ce¬ miyetini yapıyorlar. Erzurum’da büyük bir kongre hazırlıyor¬ lar. Yine Trabzonlular da (Muhafaza-i Hukuk) Cemiyeti ile (Adem-i Merkeziyet) Cemiyeti adında iki cemiyet yapıyorlar, Trakya Yunanistan’a verilecek. Bura Türkleri de müdafaa kay- gusu ile (Trakya, Paşaili) Cemiyetini yapıyorlar. Bunlar hiç ol¬ mazsa Trakya'yı bir Cumhuriyet halinde kurtarmayı düşünü¬ yorlar. Diğerleri de hiç olmazsa Erzurum’u, Trabzonu’u kurtar¬ mak fikrindeler. İzmir işgal olununca bazı gençler, vatanperverler kaçıp içerlere çekiliyorlar. Balıkesir, Afyon, Kütahya, Akhisar, Mani¬ sa ve İzmir civarında bir takım vatanperverler cemiyetler teş~ kil edip, mukavemet hazırlıyorlar. Demirci Efe, : Yunanlıların kadınlara tecavüzlerine dayanamayıp dağa çıkıyor. Fırsat bul¬ dukça Yunanlıları tepeliyor. Oralarda bazı zabit ve mutasarrıf¬ lar da bunlara hiç olmazsa gizlice iştirak ediyor. Adana’ya Ermeniler her taraftan doluyor. Bunlar (Küçük Ermenistan da oldu) diyorlar. Halk bunların zulmünden bizar oluyor. JDağlara çekiliyorlar. Burda da mukavemet ve müdafaa teşekkül ediyor. İsmail Safa bunların başlarındandır. İskende¬ run havalisi Türkleri de bunlara katılıyor. Giresunlu Osman Ağa çete teşkil edip Pontus Rumları çeteleri ile çarpışıyor. Bu teşekküller çok mühimdir. İlk kıyamı yapan bunlardır. Bütün tafsilâtı ile fedakârlarının, kahramanlarının adlarıyla yazılması lâzımdır. İçlerinde bulunmadım. Yazamam. Araların¬ da bulunan biri yazLp tarihe tevdi etmelidir. Hattâ bunların ad¬ larını havi oralarda birer abide dikmelidir. Millî terbiye ve ço¬ cuklarımızın kahramanlığa sevk ve Türklüğü müdafaa duygu- 560 HAYAT ve HATIRATIM Dr. kwa inuk. uvı lannı yükseltmek için bu kıyam ve savaşlara dair eserler yazıl¬ malıdır. İstanbul münevverleri me’yus, hiç olmazsa manda ile bü¬ tün devleti kurtarmayı düşünüyorlar. Bir kısmı Amerika, bir kısmı Ingiliz Mandası istiyor. Mandacıların başlan Câmî, Rauf Ahmet, Halide Hanım, Bekir Sâmi, Doktor Adnan, ismet Paşa da bunlarla beraber. Bunlar İstanbul’daki Amerika mümessili ile bu hususta münasebet ve müzakereye de giriyorlar. Erzurum, İzmir ve emsali cemiyetler hem silâhlı mukave¬ met tedarikinde hem de Fransızca neşriyat ile Türk hukukunu AvrupalIlara.'tanıtmağa çalışıyorlar. Bu millî kuvvetler İzmir cephesinde Yunanlılar, Cenup cep¬ hesinde Fransızlar ile çarpışıyorlar. Her yerde vatan müdafaası için harıl hani çeteler teşekkül ediyor. Meselâ İzmir’de Demirci Efe, Sarı Efe, Çerkeş Etem, ilâh... Bursa’da Gökbayrak, Giresun’da Pontusçulara karşı To¬ pal Osman, Adapazan ve Sakarya boylarında Yahya Kaptan (Trabzon tarafmdandır. Bir çok katli olan bir kaçakçı şaki) çe¬ tesi, îbo, ilâh... Bunlar hep vaziyetin yarattığı binefsîhi teşek¬ küllerdir. * ** Görülüyor ki, Millî Kıyam ve hareket binefsihi ve her taraf¬ ta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil, binlerce kişinin. Mustafa Kemal'in, Ismet’in bunda habbe-i vâhi- de hissesi yoktur. Bu esnada hâlâ Mustafa Kemâl meydanda de¬ ğil. O Anadoluya defedilinceye kadar bu işlerle değil, başka iş¬ lerle meşgul olmuştur. Yine ismet hiç olmazsa Mandacılar fik¬ rine ütihak etmiştir. Hattâ Mustafa Kemâl Anadoluya Millî Kı¬ yama iştirâk için de gelmemiştir. Çünkü kendi arzusu ile gitme¬ miştir. Nefyedilmiştir. Nefyedildiğinİ kendi de nutkunda söylü¬ yor. (S. 7). ve satırlarda kendine ustalık veriyor, ama hakikat sırıtmaktadır. Bilâkis o güne kadar padişahın fikrinde, sebebi de şimdi anlaşılacak. Bütün bu işleri kendi yaptığını bir kaç de¬ fa söyledi ve adamları gazetelerde yazdılar ama mesele böyle- dir. Nutkunda, ne ise, bunu aşikâr söyliyememîş. Madem ki, Mustafa Kemal Anadoluya sürgün olarak gitmiştir. Bu işlen îstanbulda düşündüm, gittim, yaptım, iddiası doğru değildir. Demek vatanperver değildir. Hakikat şu ki; Anadoluya sürülün¬ ce Padişahından şahsî intikam almak için Millî Kıyama iştirâk etmiştir. * Selânikte Rıza Efendi admda Gümrük kolcusu birinin üvey oğlu Mustafa Kemâl Harbiye mektebine geliyor. Mustafa Ke¬ mâl’in babası hakkında çok rivayet var: Kimi bir Sırp, kimi bir Bulgardır diyor. Gûya anası bunların metresi imiş. Yeni çıkan «20. asır Larousse» Pomaktır diyor. İhtiyar Tesalya’lıların ri¬ vayeti şudur: Mustafa Kemâl’in anası, Selânikte kerhânede imiş. Yenişehir Tırnovasından ve oranın ileri gelen kabadayıla¬ rından Abdoş Ağa Selânik’e gelir, bu kadını görür, alır götü¬ rür Orada piç olarak Mustafa Kemâl doğar. Mustafa beş yaş¬ larında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selânik’e gelmiş. 12 yaşında iken Mustafa, Tırnova’ya gidip miras istemiş ise de piç¬ liğini söylemişler geri göndermişler. Mustafa, mektebe girmiş. Anası Gümrük kolcusu Ali Rıza ile evlenmiş. Çok tuhaftır: Mus¬ tafa Kemâl anasından bahseder, fakat babasından kir defa bile bahsetmemiştir. Hasılı rivayetler çok. Hangisi doğru? Bir şey¬ de ki rivayet çoktur; o şey belli değildir. Nitekim fende, ilimde, tarihte hangi bahis hakkında çok nazariye veya rivayet varsa o bahis malum değildir. Demek Mustafa Kemâl piç değilse bile babası malum değildir. Benim tahkikatıma göre onun Rıza adın¬ da gümrük kolcusu bir üvey babası olduğu muhakkaktır. Mus¬ tafa Kemâl Çabasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini işitirse ona düşman olur. Buna dair vukuat vardır. F : 36 562 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA KUR 563 Nihayet Fransız nazırlarından Hedyo, Paris’de Türkiye üzeri¬ ne iki konferans verdi. Bunlar Confereneıo mecmuasında neşre¬ dildi. Hedyo’da orada Mustafa Kemâl’in babası meçhuldür, di¬ yor . Mustafa, erkân-ı harp oluyor. Ali Fuat Paşa’nn sınıf ar¬ kadaşı, pek çapkın ve sarhoş; huysuz ve geçimsiz. Mektepte dai¬ ma onu tutuşturuyor. Selânik’e, bir aralık Şam’a tayin edi¬ liyor. Meşrutiyet oluyor. Yine Selânik’e gidiyor, ittihatçı olu¬ yor. Selanik'te yine ayyaşlık ve fuhuş içinde, Enver’i çekemiyor. Yerine geçmek istiyor. Entrikalar yapıyor. Orduyu isyan ettir¬ mek istiyor. «Makedonya da Bulgar eşkıyasının istîsâli, ittihat cemiyeti teşkilâtı, meşrutiyet için kıyam gibi mühim işlerde bu¬ lunmuyor. Adı da malum değil.» Bir aralık ittihatçılar kendisi¬ ni öldürmek istiyor. Bunu bana Anadolu da birkaç defa kendi anlattı. Her anlatışında da başka türlü söylemişti. Bu sözleri şöyle hülâsa edilebilir : Selânik’te akşam birahanede içiyormuş, çok sarhoşmuş. Mülâzım Abdülkadir (Sonra astığı Abdülkadir) arkadaşlarıyla gelmiş, masasına oturmuş, vurmak istemiş, korkmuş vurama- mış. Neden bilmem? Kendisi kalkıp evine gitmiş, Abdülkadir yi¬ ne karanlıkta Önüne çıkmış, yine korkmuş vuramamış. Bunu dertli dertli anlatırdı. Nihayet halaskarlar meselesin¬ de bize iştirak edip Galip Paşa ile beraber Selânik’te bir takım zabitleri ittihatçılar aleyhine kaldırdılar. Beni nutkunda isyan ile, Arnavutları Türk aleyhine kaldırmakla itham edip, bunu öğrenince hayret ettiğini söyliyen bu adam, bu işi o Arnavut is¬ yanı zamanında yapmıştır. Halaskar, Arnavut isyanı bir ve aynı gayede idi. Geliboluda Bulgarlara mağlup oluyor, İtalyanların Trablus a tecavüzünde Fethi ve Enver gibi bu da oraya gidiyor; fakat bir iş görüp kendini gösteremiyor. Orada gözünde iri üs hastalığı oluyor. Bu hastalık frengiden olur. Münir Alrmed adın¬ da bir doktor kendisini tedavi ediyor. Cumhurreisi olunca bu Arap yet v Münir Ahmed i Mısırdan Türkiyeve getirip buna memuri- c. mlştii, Haıbı Umumi oluyor, yine Enver'in verine geç¬ mek peşinde. Zabitleri isyana teşvik ediyor. Moskovada Enver Paşa’nm bana söylediği üzere -ki avdetimde Ankarada Mustafa Kemal’e anlattım. Hiç cevap vermeyip Önüne bakmıştır- Enver kızıyor, Mustafa Kemâl’i çağırıyor. Diyor ki : «Mütemadiyen or¬ duya disiplinsizlik vermekle meşgulsün, istersem seni şimdi mahvederim. Nedir bu? Şirndi seni affedeceğim. Bana namusun üzerine söz ver. Ya tekaüt edeyim, ya bir daha siyasetle meşgul olmıyacaksm». Mustafa Kemâl namusu üzerine siyasetle uğraş- mıvacağma söz veriyor. Enver bana : «Bu ne adamdır? Namus¬ suzdur, Sözünü tutmadı» dedi. Vakıa kendisi de Nazım Paşa’ya verdiği sözü tutmadığım unutuyor ama, bir hakikati söylüyor. Mustafa Kemâl Şark cephesine tayin ediliyor. Orada da durmu¬ yor. Enver aleyhine izzet Paşa, Vehip v.s. kumandanlarla bir kı¬ yam hareketi yapmak üzere muhabere ediyor. Sonra korkuyor, bütün bu muhabereleri Enver’e teslim ediyor. Kendini kurtar¬ mak için arkadaşlarını yakmak istiyor. Hıyanet ve casusluk gibi bir işi yapıyor. Hem bunları cephede düşman Önünde, hal-i harp¬ te yapıyor ki, büyük cürüm ve hıyanettir. Bu esnada Diyarbe- kirde de fuhuş ve içki içinde, fuhşun her nevini yapıyor. Hemen herkes bir aralık çapkınlık eder; fakat bu gençliğin bir çağmda- dır.. Sonra durur, bu durmuyor. Hem de fuhşu çirkin bir suret¬ te yapar. Orada Cevat Abbas yaveri. Bu adamı sonra Tayyare Cemiyeti Reisi yaptı. Bir kalemde elli bin lira çaldı. Mustafa Kemâl işini kapattı. Cevat Abbas pezevenklik ediyor. Bizzat Balepdeki fuhuşlarım bu adam bana anlatmıştı. Ama Cevat marifetlerini söylüyor zannediyordu. Sonra Çanakkaleye tayin ediliyor. Orada Anafartada mühim yararlık gösteriyor. Burayı Îngilizîer zapt etselerdi, İstanbul düşecekti. Bazı zabitler diyor¬ lar ki : «O vakit orada kim kumandan olsa muvaffakiyet onun olacaktı. Çünkü o zaman lüzumundan ziyade imdat kuvvetleri yetişmişti». Bilmem, bu zafer onun dirayetine mi âit, yoksa bey¬ le rai? Askerler tetkik etsin. Sonra Suriye’ye tayin ediliyor. 3n- gi!izlere müthiş surette mağlup oluyor. Orada İsmet de bir ko- 564 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 565 lordu kumandanı. Az kalsın esir oluyor. Kolordu kumandanı olan Ali Fuat ve ismet kurtuluyor. Perişan Anadoluya kaçıyor¬ lar. Mustafa Kemâl bu mağlubiyetten sonra İstanbula geliyor. Hem de izinsiz ve perişan ordu enkazını bırakarak. Bu ordu In- gilizlere altmışbeş bin esir vermiştir. Daha evvel Vahidettin’e yaver. Onunla Almanyaya seyahat yapıyor. Paşa olmuştur. Ha¬ sılı mütareke oluyor. Yine kabına sığmıyor, yine kimse ile geçi¬ nemiyor. Padişahı da tahakküm ve istibdadı altma almak isti¬ yor, Millet, heryer perişan; Vahidettüı'den kızını istiyor. Padi¬ şah vermiyor. Uğraşıyor, olmuyor. Sonra Harbiye Nazırlığı isti¬ yor. O da olmuyor. Hani Vahidettin’ler, Ferid'ler fena!.. Halbuki bunları o devirde yapıyor. Demek bu hareketi ile onlarla bera¬ ber çalışmak fikrindedir. Padişahla hırsını tatmin edemeyince Hürriyet ve itilâf fırkasına dehalet ediyor. O vakit eski Konya Mebusu Zeynel Abidin Hoca fırkanın en nüfuzlu adamı. Ondan İstanbul Merkez Kumandanlığını istiyor. Bilmem bunu ne için istiyordu? Ahvale bakılırsa Vahidettin’e fena kızmış, intikam sevdasında. Merkez Kumandanı olup Vahidettin’e bir şey yap¬ mak istemiş olsa gerek; fakat bu olacak iş değil, o fırka Vahi- dettin’iıı taraftarı. Böyle mühim bir mevkii ona verirler mi? Padişaha söylemeden bir iş yaparlar mı? Kendisi biraz düşünse teşebbüs etmemesi lâzımdı. Tabii vermiyorlar. Hem de îstan- fculda Ingiliz kuvvetleri var. Olur mu?... Bu halde bile akıl edip Anadoluya geçmeyi düşünmüyor. Orada Vahidettin’den pekâla intikam alabilir. Neyse yıllarla Enver’le uğraştı. Birşey yapa¬ madı. O gitti, Bu da uğraşmak için Vahidettin’i buldu. Kendisi, dalkavukları bu esnada İstanbulda Anadolu kıyamım hazırladı¬ ğını şimdi söylüyorlar. Hem de bunu oturduğu evde hazırlamış imiş. Bu eve bir hatıra olmak üzere şimdi bir levha koydular! Bu kadar tarih dolandırıcılığı az görülmüştür. Aslı faslı yoktur. Sonradan uydurma. Şeyhin kerâmeti kendinden rivayet... Görü¬ yoruz ki, Millî Kıyam o vakit heryerde çoktan başlamıştı. Vahidettm artık bunun hâlinden bizar oluyor, defetmeğe karar veriyor. Canına o kadar tak demiş ki, «Istanbuldan gitsin de nereye giderse gitsin »diyor. Amasya mmtakasına ordu mü¬ fettişi tâyin ediliyor. Zahitlerce hali malûm olduğundan Harbiye Nezareti kabul etmiyor. Dahiliye Nazırı olan Mehmet Ali de mu¬ halefet ediyor. Vahidettin İsrar ediyor; tayin ediyorlar, işte bu suretle tard ve teb’it olarak Mustafa Kemâl Istanbuldan çıkıp Amasyaya varıyor. (19 Mayıs 1335) Bunu kendi de inkâr ede¬ miyor. (Sh, 7 Nutuk). Demek kı arzusuyla Millî Kıyama iştirak için gelmişdeğildir. Mütarekeden onun Samsun’a geldiği tarihe kadar çok zaman geçmiştir. Her tarafta Millî Kıyam çoktan vukua gelmişti. Demek millî kıyamda da âmil değildir. Şimdi bu adam bu şerefleri nasıl kendisine mal eder, bilmem? Hem de bu vukuatın âmil ve şahitleri binlerce olarak hayatta iken... Her¬ kesi asmış, kesmiş, herkesin ağzına kilit vurmuş şimdi alabildiği¬ ne yalan söyleyip övünüyor. Kimse itiraz edemiyor ki.. Hür bir memleket olsa çoktan paçavraya çevrilirdi. Millî Kıyam ve mil¬ leti kurtarmak uğrunda nice canlarım vermiş, nice kellesini kol¬ tuğuna alarak çalışmış adamlar var. Bunların bir hatırasını bi¬ le yadetmeyip, onların kanları pahasına aldıkları şerefleri bir adam kâmilen kendine alıyor, hem bir katre kanını bile zayi et¬ meden... Alçak dünya!.. Sende neler olur!.. Mustafa Kemâl’in Anadolu’ya geçmesinin sebebi hakkında ortada dönen şöyle bir rivayet de var: Ferit Paşa İşgal kuvvet¬ lerine karşı bir kuvvet elde etmek ihtiyacını hissetmiş. Bu ri¬ vayete göre de bu ihtiyacı hisseden Valıidettin’miş. Bu kuvvet Anadoluda ordular ve halktan askerî bir kuvvet yapıp, bunu iş¬ gal küvetlerine ve padişaha muarız gösterip bunlara istiklâl ta¬ lep ettirmek imiş. Bu projeyi fiile çıkarmak için Mustafa Kemaı i münasip görmüşler. Padişah, Mustafa Kemâl’e para vermiş. Kezâ hükümet bütçesinden de ona birkaç bin lira vermişler ki, bunun ilmühaberinin fotoğrafisıni Parİsde Repuplique enchanee gazetesi neşretti. Padişah ve Ferıd, Mustafa Kemâl i çağırmış¬ lar, işi söylemişler. Kendisini memur edip eline bir de ferman 566 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 567 vermişler. Aynı zamanda bu işi yapacağına ve kendisine verilen emirleri dinliyeceğine, bîrgün emir verilince vazgeçeceğine dair namusu üzerine de yemin ettirmişler. Mustafa Kemâl’in tayinini haber alan bütün vatanperverler telâş edip onun gönderilmesini mene çalışmışlardır. Bunlardan biri de Sadrazam Tevfik Paşa’dır. Hazine-i Hassa Müdürü Re¬ fik Bey ile padişaha : «Mustafa Kemâl namussuzdur. Yollama¬ sın, başka birini yollasın» diye haber göndermiştir. Bunu bizzat Refik Bey söylüyor. İşte Mustafa Kemâl’in bu namuslu ve mil¬ lete hizmetler etmiş, ihtiyar aleyhindeki büyük buğz ve adâveti -kî nutkunda görülür- bundan ileri gelmektedir. İşte Millî Kıyamın başına geçecek olan Mustafa Kemâl’in buraya kadar olan tercüme-i hâli budur.' $ * Mustafa Kemâl nutkunda (1) vaziyet-i umumiyeyi tersim ederken teşekkül eden cemiyetlerin mevziî istiklâl istediklerini, milletin başsız kalıp tecelliyata muntazır olduğunu, millet ve or¬ dunun padişahın hıyanetinden haberdar olmadığını, herkesin düvel-i muazzamadan yalnız biriyle bile başa çıkılamıyacağı veh¬ minin (!) bütün dimağlarda yerettiğini, bunun için bir kısmı mandacı, bir kısmı da umumî halâsı düşünür olduğunu, ve yine şöyle (Ben bu kararların hiçbirinde isabet olmadığını gördüm. Çünkü bu kararların istihad ettiği bütün deliller ve mantıklar çü¬ rüktü, esassızdı... Osmanh Devleti ve onun istiklâli, Padişah, Halife, Hükümet bunların hepsinin medlûli kalmamış bir takım tfrnana elfazdan ibaretti... Bu vaziyet karşısında tek karar var (1) Bundan sonraki sayfalar okunurken sonuna kadar ayni zamanda Mustafa Kemalin dc nutkunu kari önünde bulun¬ dursun, burada işaret edilen sahife numaralarına göre oradaki asılları da okusun. idi. O da hakimiyet-i milliyeye müstenid bilâkayd-ii şart müs¬ takil yeni bir Türk Devletini tesis etmekti. İşte daha îstanbul- daıı çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun’a ayak basar basmaz tatbikine başladığımız bu karar olmuştur.» diyerek ken¬ disinin en iyi kararı verdiğini söylüyor. (Sh. 8-9) Vakıa o vakit cemiyetlerin bir kısmında mevziî fikirler var¬ dı. Mustafa Kemâl kendisini dâhi göstermek için büyük mu¬ galâtalar yapıyor. Bu cemiyetlerin hepsi de hiç şüphesiz bütün vatanın halâsını istiyordu; Fakat herkes ümitsizdi. Bu da tabiî idi. Eğer umum vatanın kurtulması mümkün değilse hiç olmaz¬ sa kendimizi kurtarmağa çalışalım, diyorlardı. Bu da tamamile mantıkî ve meşrûdur. Yalnız bunların, bilhassa Erzurumlular da bir şey vardı. Bu da regionalisme dedikleri şeydir. Bunlar Ar¬ navut, ilh... ecnebi unsurlardan hattâ Anadolunun başka yerle¬ rinden memur istemiyorlardı. Anadolunun diğer vilâyetleri de bu fikirde idi. Halâ o fikirdedirler. Ama ses çıkaramıyorlar. Bun¬ da da yerden göğe kadar hakları vardı. Çünkü, yabancı unsur¬ lardan bu millet şimdiye kadar çok çekmişti. Zulmü, soyguncu¬ luğu, fırsat bulunca devlete, millete, hıyaneti bunlar yapıyor¬ lardı. Mustafa Kemâl de bu muzır unsurlardan biri idi. Nitekim Erzurumda bu sebeple kongreye kabul edilmek istenilmiyecektir. Hattâ sonra da ilk Büyük Millet Meclisinde buna dair ikinci grup, Erzurumlular başta, böyle bir kanun teklif ettiler. Musta¬ fa Kemâl çıldırdı. Ne yaptı yaptı mâni oldu. Şahsına dokunduğu için Mustafa Kemâl, bu fikrin baş düşmanıdır. Nitekim o vakit aç’kça bundan şahsının kastedildiğini de söylemişti. Mesele bu¬ dur. Başka şekle sokmuştur. Padişahın hıyanetinden münevverler pek güzel haberdardı. Hatta halk meselâ İzmir çeteleri, oradaki komitalar padişahı ve hükümeti dinlemiyordu. Kongreler Padişaha ve Hükümete rağ¬ men aktolunuyordu. Mustafa Kemâl ise o vakit îstanbulda ya¬ verdi. Zaten kendisi bile burada tezada düşmüş. Diyor ki, mili et, başsız kaldığını görmüştü. Bu sözü, milletin padişahı, hükümeti 568 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 569 tanıdığını pekâla gösterir. Onun bizce ve Ankafada bulunanlar- ca umumen malûm bir gayesi. ve düsturu vardı, «Terk ede ede, Kus hududuna varmak, hep bunu derdi. Ötesini söylemezdi. O da tabiî Rus’a iltica etmek. Her gün bunu derdi ; «Bayrağı bu tepeden şarktaki tepeye dikeceğiz.» Bu gösterir ki; nutkunda hep düzme, sümmettedârik sözler ve kendisi de o vakit ümitsiz¬ dir. «Tecelliyata muııtazırdı» diyerek de kendisi gibi bir «dahi-İ müncî» nin zuhur ve tecellîsine işaret ediyor. Bunu böyle söy¬ lemek için velî olmak: lâzımdır. Halbuki hiç kimse muntazır de¬ ğildi: Harıl harıl müdafaa ve mukavemet teşkilâtını yapıyor¬ lardı. Herkes düvel~i muazzamadan biriyle bile başa çıkılamıya- cağı vehminde diyor. Azamete bak!.. Bu vehim mi? Bundan doğ¬ ru ne var?!.. Askerde silâh bile kalmamıştı. Silâh varken mağ- lub olmuştuk. Bu vaziyet bugün bile böyle, kendi de ordu da perişan, zabitler yorgun, herşey bitik diyor. O halde başa çıkı- labilinir mi?!.. Böyle korkarken mUlet yine yer yer isyan edi¬ yordu. Çünkü zarurî, başka çare yok, hattâ mandacıların bile, bazı hatalarına rağmen bir derece haklan vardı. Meselâ Halide Hanım, Mustafa Kemâl’e mektubunda ne kadar haklı sözler söylüyor. Hele (Sh. 57) de «birbirini ifna eden menfaat, hırsız¬ lık veyahut sergüzeşt namına yaşıyanların hırsım tatmin eden hükümet nazariyesi yerine» sözü ne kadar doğrudur. Hem de bu kadında keramet varmış, Mustafa Kemâl’in bugüpkü halini ta o vakit mükemmel görmüş, tasvir ediyor. Amerika mandayı kabul etse, haklı ve dürüst hareket etse, Türkün daha belki bir asır yapamayacağı imarâtı yirmi senede yapar. Türkiyeyi baş¬ tan aşağı mamur, zengin, mes’ut eder; Türkten kuvvetli, mede¬ nî bir millet meydana çıkardı, işte İngiliz elinde Mısır. Otuz yıl¬ da nüfusu on milyon kadar artmış. Mısır vatanı tamamiyle m⬠mur, organize, millet zengin olmuş, böyle bir millet de istiklâli¬ ni derhal alır. Böyle ve haklı bir ümitsizlik içinde böyle düşün¬ mek bir fikirdir. Vâkıa esaret cennet de olsa pek kötü şeydir. Millet herşeyi de kaybetmek tehlikesi altındadır. Bu hata da ancak milletleri hâin gösterme'k de pek insafsızlıktır. Halide Hanım ve irfan Bey aleyhine bunu kullanarak onlan hıyanetle ithamı, hem haksızlık, hem safsatadır. Sahife 9 sonlarındaki sözleri ise büsbütün saçmadır. Millete içi boş bir cevahir kutu¬ su rüşvet vermekten ibarettir. Şimdi tırnak içine aldığım sözlerine geliyorum, «OsmanlI Devleti ilâh. Medlûli kalmamış şeyler.» miş!.. Türk, Türklük ne demektir, Sen bilirmiydin?! Büyük millet meclisi kurulduğu va¬ kit seninle hususî müzakerelerimizde devlete «Türkiye» denme¬ si teklifini yapan benim. Kabul için de uğraştım. Bu hususta deliller saydım, bu benim fikrimdi. Nitekim bunu daha îstan- bulda Akşam gazetesinde bir makale ile yazdığım gibi, İstanbul Meclisinde de söylemiştim, isteyen zabıtnamelere müracaat et¬ sin, Kendisi bu iddiasını bugün iyice gösterdi. Türklük aleyhin¬ dedir; Etrafına ecnebi unsurları topladı. Padişah ve Halifenin ise medlûli kalmamış olması tamamiyle saçmadır. Bu medlul, bütün kuvvetiyle duruyordu. Ve halâ duruyor, içimizde, Musta¬ fa Kemâl’de dahil, o vakit onların ifnasını düşünen yoktu. Bun¬ ları sonra vukuat hazırlamış ve bizi oraya sevketmiştir ki, Pa¬ dişahlığı lâğveden yine benim, benim takririmle oldu, ki, Musta¬ fa Kemâl’in takriri yazdığımdan bile haberi yoktu. Güya bun¬ ları Istanbuldan çıkmadan düşünmüş, takriri ben yazdıktan son¬ radır ki, her mebus gibi o da imza koydu. «Tek karar Hakimi- yet-i Milliyeye müstenid yeni bir Türk Devleti» imiş. Neden ye¬ ni devlet oluyor? Selçukluların yerine geçen Osmanlı Hanedanı da devleti o vakit «Yenidir» dedüer. Kendilerinden başlattılar. Devlet bugün dokuz asırlık iken o sebeple altı asırhk oldu. Bu bir denâettir. Bunu sırf kendileri devlet kurmuş olmak şerefine mâlik olmak için yaptılar. Mustafa Kemâl de böyle bir hırs için zavallı salhorde devletin ömrünü beş yıla indiriyor. Hakimiyet-i milliye zaten meşrutiyetle olan bir şeydi. Yeni bir icad değildi. Görüyoruz ki, Cumhuriyet maskesi altında yaptığı hakimiyeti 570 HAYAT ve HATIRATIM milîiyeyi de!... İleride tetkik edeceğiz. İçte görülüyor ki, iddiası taştan aşağı yalan, sonradan uydurma, hırs, gurur.. 10 cu sahifede millete rüşvet., bu da saçmalarla dolu. Lo¬ zan muahedesinden sonra yani işler bittikten sonra muhassala vukuata bakmış ve vukuatın yarattığı hakikatleri alıp tâ meb- dede kendi malı olan fikirler gibi kaydediyor. İlk fikri tatbikte kademe kademe hasıl olmuş imiş?!.. Şeyhin kerameti kendin¬ den menkul. Hem. buna mukadder tarih mi diyor, hem de kendi terkibi imiş. (Sh. 10, s. 26, 2S ilâh) Hele Hilâfet hakkında söyle¬ diği şeyler ne kadar saçma!.. Vatikana bak be adam. Ondan ders al bari... O yıkılmaz, ıslâh edilir, kuvvetlendirilirdi. Nite¬ kim Mussolini de senin gibi müstebit olmasına rağmen papayı kuvvetlendirmek ile meşgul. Bu bir kuvvettir. Zavallı İslâm Dünyasını başsız, ümitsiz bıraktı.. Sh. ll’in başında : «Millî Mü¬ cadeleye beraber başhyan bu gibilerden bazıları, millî hayatın bugünki cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen tekâmülâtmda kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu git¬ tikçe bana muhalefet ve mukavemete geçmişlerdir» diyor. San¬ ki kendi bütün kabiliyetlerin üstünde imiş!.. Neyse biz kendisin¬ den Lozan muahedesinin imzasından iki ay sonra ayrıldık. De¬ mek bu muazzam işte kendisinden aşağı olmadığımız’ ve sâde ondan soma Cumhuriyet adı altında başladığı zulüm ve istibdat, katil ve cinayet, soygun ve vurgun, rüşvet ve irtikap, fuhuş, inkılâp yapıyorum diye Türk harsına indirdiği darbeleri ve opor¬ tünizm kamerilla, ilâh... rezaletleri havsalamızın almadığını iti¬ raf ediyor. Sonra «Ben millet vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekâmül istidadını bir millî sır gibi vicdanımda ta¬ şıyarak peyderpey bütün heyeti içtimaiyenize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim» diyor. Şu azamet onu Nemrut ve Fira- vun’Iara yaklaştırmaktadır. Bu ne dava?... Allah tarafından tunları yapmağa memuren gönderildiğini ifade eder gibi Padi¬ şahlara deli diyor. Ve öyle ama, kendisi onlardan daha deli. Za- Dr. RIZA NUR 571 vahi millet, neden neye düşüyor, Hem bu adam Turkçeyi de iyi bilmiyor. İhtisas diyor, kıs diyecek idi. Bu nutukta böyle lisanı yanlışlıklar da çok. Meselâ senâveri yerine senâverâne, muha¬ li aza-i istiklâliyet ilâh... olan vukuatı, «vicdanında millî bir sır» di ve gösteriyor. Amma bunu bu vukuat olduktan sonra yazı¬ yor!... Samsuna çıkınca Rum çetelerine karşı millî teşkilât yaptı¬ ğım söylüyor. Halbuki bu teşkilât ile onun münasebeti yoktur. Şimdi Mustafa Kemâl ordular ile temasa girdiğini söylüyor. (4 numaralı vesika) pekâla gösteriyorki, Ali Fuat a mensup 2o. cü fırka Afyonkarahisarmda Yunanlılara karşı müdafaa lıazır- lığındadır. Demek ordular, dalıi Mustafa Kemâl den evvel hare¬ kete geçmiştir. Ve yine mügaiâta mübalâta üstüne olarak Mus¬ tafa Kemâl sıkılmadan daha evvelki yapraklarda ordu âciz, bir. şey yapamıyor diyor, bu tezada ne demeii... Edirnedeki kumandan Cafer Tayyar Bey e talimat yazıp teşkilât yapması emrini bildirdiğini söylüyor. Buru da kendine mâl ediyor. Halbuki bu teşkilât, Paşaeii Cemiyeti çok evvel ya¬ pılmıştır. O vakit Mustafa. Kemâl İstanbulda Vahidettin'in yave¬ ridir. Eu hususta fazla cirşey süylemiyeceğiz. Her taraf kıyam halinde İzmirde millî kuvvetler cephe yapmış, oralardaki ordular da bunlara iştirâk etmiş. Yunanlılarla çarpışıyorlar. Bu esnada¬ dır ki, Mustafa Kemâl Anadoluda. henüz yeni gelmiş butun han¬ ların. başına oturmak istiyor, burüıı orduları idaresi alcına al¬ mağa çalışıyor. Her taraf millî teşkuut içinde, o henüz Haziran iptidalarında Amasyadan her tarafa millî teşkilât yapılmasını emrettiğini söylüyor. (Sh. 14) Aym zamanda valileri de emri al¬ tına sokmağa gayret ediyor. Demek ki; Mustafa Kemâl Anadoluya gelince vaziyetten is¬ tifade etmeyi, bütün teşkilâta baş olmayı, bu suretle Vahıdet- tirâden intikam almam kurmuştur. Ondan İstanbulda islediğini 572 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 573 alamayan Mustafa Kemâl Anadoluya sürülünce intikam peşine düşmüş ve alacaktır. Bu adam, Sinop’u hiç sevmez, memleketin birçok tarafı ilk hamlede Ankaraya muhalif olmuş iken onları zikretmiyor da sade Sinop'u zikrediyor. (Sh. 15) Bu zikir ve kaydına göre mutasarrıf millî harekete aleyh¬ tar, ehali aleyhtar, müfti vekili ve Hürriyet ve İtilâf Fıkrası İkin¬ ci Reisi, Padişahı ve Avrupanın nezaret ve murakabesini isteriz diye bir miting yapıp karar vermişler, bunu müfti ile ikinci reis de imzalamışlar. Bu dedikleri tamamile doğrudur. Şurasını kay¬ detmeli ki, halk mâsumdur. Fena kandırılmış, izah edelim.. ; Birincisi Sinop’a garezidir. Garezi de sırf intihap meselesi¬ dir. Evvelce zikrettik. Bu bir intikam. İkincisi işde habislik var. Bu da, Hürriyet ve İtilâf İkinci Reisinin adını zikretmemesidir. Adı saklıyarak başkası hakkında şüphe uyandıracağını zannedi¬ yor. Sinop Hürriyet ve İtilâf Reis-i Sânisi dediği adamın adı Akif’tir, Sinoplu değildir. Trabzonda kahvelerde Rasim Bey’in bana söylediğine göre gençliğinde kırk paraya köçeklik eden, göbek atan biridir. Sinop ahalisinden öğrendiğime göre bu adam, Harbi umumide epeyce Ermeni malı vurgun vurmuş. Trabzo- nun Rumlar tarafından istilâ olacağım görünce bir kayıkla vur¬ gunuyla beraber Sinop’a gelmiş, getirdiği mallar arasında kıy¬ metli halılar varmış. Akif Sinop’ta «Ruslar çiğneyip geliyor. İt¬ tihatçılar Devleti sattılar» tarzında İttihatçı Hükümet aleyhine propaganda yapmış, hapsetmişler. Mütareke olunca derhal Si¬ nop’ta Hürriyet ve İtilâf fırkasmı teşkil etmiş, Rasim Bey’i Reis yapmış, kendi ikinci reis olmuş. Bu esnada herkes ittihatçıların aleyhinde. Zaten Sinop ehalisi ük meşrutiyetten beri muhalif. Bu vaziyetten istifade edip Rasim Bey, Dizdarzade Hakkı ve Kemal ve diğer eşrafını kandırmış, kendisi İstanbul Hürriyet ve itilâfı ile münasebete girmiş; bu seferde.halkı Anadolu kıyamı aleyhine Ingilizlere teslim olmağa teşvik etmiş. Bizim eşraf na¬ muslu insanlardı; Fakat her yerdeki gibi cahil idiler. Hele en nü¬ fuzluları olan Öküzoğlu Rasim Bey bir ümmî idi. Onları iblis gibi iğfal etmiş, bu mitingi yaptırmış. Müftü de boşnak. Köhne derecede ihtiyar ve dünyadan habersiz bir zavallı, ben o vakit henüz Mısırdayım. Sinop’a intihap için gittiğim vakit bunu Öğ¬ rendim. Nasihat ettim; fakat intihapta Mustafa Kemâl’in sui- hâli tekrar galeyana getirdi. Zaman geçti, biz Istanbuldan Ankaraya gittik. Akif idlâle devam etmiş, Istanbuldan Vahidettin’in yaveri Zeki «bizim ma¬ hut Çerkeş Zeki» de işe karışıp Sinop çerkeslerini iğfal etmiş. Zeki’nin şehirde eşraftan iki eniştesi (hemşirelerinin kocas*) var. Bunlar iki kardeş ve Türk, fakat bunları da iğfal etmiş, Türk Çerkeş birleşmiş Zeki îngilizler vasıtasiyle Sinop’a bir gemi si¬ lâh ve mühimmat göndermeyi taahhüt etmiş. Ehali beşyüz atlı hazırlamışlar. Ankara aleyhine kıyam edecekler. Yine Ankarada hükümet haber aldı. Sinoptan da bana malûmat geldi. Bu mek¬ tupta beni başlarına geçmek için istiyorlar!.. Ben ise Ankarada Maarif Vekiliyim, pek telâş ettim. Akif adında bir namussuz za¬ vallı, vatandan başka birşey düşünmiyen halkı, millet menfaati aleyhine kaldıracak, bu da Sinop için tarihi bir leke olacak.. Si- nopta Cemal Bey adında bir Binbaşı şube reisi var. Yalnız bu adam Anadolu zaferini tutuyor, Akif’e karşı müdafaa tertibi alıyor. Akif iptida bunu öldürtmeyi teklif ediyor. Düşündüm; oraya iyi bir mutasarrıf ister ki işi düzeltebilsin. Erzurum me¬ buslarından Binbaşı Zihni Bey var. Halis bir Türk, zekî, pek na¬ muslu, pek yiğit sözü özü doğru ve pek dirayetli bir adam. Bu adamı çok severim. Bin rica île mutasarrıflığı kabul ettirdim. Gitti. Zavallıyı Fethi Bey dahiliye vekili iken Bitlise vali yaptı. Ahali yalvardı. Beni vasıta etti. Telgraflar yazdım, dinlemediler. Şehirli ve köylü Sinoba toplanıyordu. Mâni olduk. Gitti. Herkes onu seviyordu. Hem eşrafı, hem halkı memnun etmişti. Sitıopta eşkiyadan eser bırakmadı. Böyle iki tarafı birden memnun eden mutasarrıf asla gö¬ rülmemiştir. Eşraf gelir bir tarafına, ayağı çarıksız fakir bir 574 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RİCA NUR 575 köylü gelir, onu da bir tarafına oturtur. Derdini dinler, işini ya¬ pardı. Bitliste Kürt isyanını evvelce görmüş tedbirini söylemiş. Dahiliye Vekili Recep dinlememiş. O da istifa etmiştir. Şimdi zavallı Karata aç bir haldedir. Sonraki Kürt isyanı, Zihni’nin de¬ diklerini tamamile göstermiştir. Başka devlette olsa bu zavallı aç bırakılmaz, bilâkis o Dahiliye Vekili ağır bir ceza görürdü. Neyse Zihni’ye mutasarrıf olmasını rica ettim. Tereddüt etti, yalvardım, vatan hizmeti dedim. Kabul etti. Bu onun için fedakârlıktı, mebusluğu gidiyor, maaşı azalıyordu. Eline 8-10 mektup da verdim. Bu mektuplarda eşrafa nasihat ettim. Hemen köylerden geçerken o adamlara bu mektupları vermeye başla de¬ dim. Gitti, yerleşti, işlerini düzeltmeğe başladı. Ve kendi erişte¬ si Doktor Şerafettin’i vazgeçmesi için Istan bula Zekiye gönder¬ di. Halk yine fikrinden vazgeçmedi. Derhal arabaya atlayıp Si- nop’a vardım, iptida Tercüman Ahmed’e uğradım. Onu ikna et¬ tim. Onunla çerkesler ikna edilmiş demektir. Oradan bir saat mesafede olan Rasim Bey’in köyüne gittim. Hakkı, Kemâl, Hüs¬ nü Ağasade, Hamdı Efendiler vs. yi de oraya davet ettim. Top¬ landık. Bunlar işleri, tertibi bana anlattılar: «Hazır geldin, baş ol!» dediler. Ben de onlara vaziyeti anlattım. Yanlış yolda olduk¬ larım söyledim, deliller getirdim. Akif'e uymamalarım söyle¬ dim. Zavallılar ne kadar gafil, ne kadar iğfal edilmişlermiş. Ba¬ na karmak istemiyorlar. «Sinobun şerefine yazık olur, size ya¬ zık olur.» dedim. Olmuyor. Tehdide başladım. «Değil sizinle ol¬ mak, giderim. Üzerinize gelecek fırkanın başında gelip sizi te¬ pelerim.» dedim. Yine olmuyor. Akşam oldu. İçtik. Yine iknaya devam ettim. Nihayet yollarının yanlış olduğunu anladılar, vaz¬ geçtiler. Karılarına talâk-ı şelâle ile vazgeçtiklerine dair yemin istedim. Onu da yaptılar. Artık mesele kalmadı. Hem Sinop’un şerefini, hem bunların ve halkın kanını ve Ankarayı yeni bir is¬ yandan kurtardığıma, millî davaya bir hatırı sayılır hizmet etti¬ ğime sevindim. Akif yalnız kaldı. Sinopa gittim. Akif’i de azar¬ ladım. Ses çıkaramadı. işte Mustafa Kemâl’in yazdığı mesele bu ve böyledir. Bunu Mustafa Kemâl bilir : Namuslu adam olsaydı böylece yazardı. Halbuki, aksine üçüncü Millet Meclisine bu Akif’i mebus yaptı. Galiba bunun içindir ki utanıp adım zikredememigtir. Mebus yap¬ masının sebebi şudur : Mustafa Kemâl Kozandan sonra namuslu ve hizmet görmüşleri birer suretle imha ediyordu. Beni de et¬ mek istiyor, bir kulp takamadı: Has eşkiyalarından Recep Züh- ti’yi Sinoba mebus yaptı. O da Akif’i buldu. O eski Akif derhal Mustafa Keınâî’ci oldu. Hatta istiklâl madalyası da aldı. Recep Zühti’ye beni öldüreceğini vadetti. Bense Mustafa Kemal’in ne olduğunu iyi biliyorum, ihtiyat olarak geceleri sokağa çıkmıyor¬ dum. Çok ihtiyatlı yaşamış bir adamımdır. Beni birçok ölümler¬ den bu ihtiyat kurtarmıştır. Bir akşam zevcem ve bir takım ka¬ dınlar kardeşimin refakatiyle komşuya giderler, gelirken yan¬ gın yerinden geçmesi lâzımdır. Geçerken bir kurşun refikamla kardeşimin başlan arasından geçer, iş iyice anlaşıldı. Halbuki Rasim Bey son zamanlarda Akif’e pek düşman olmuş, Öldürtme¬ ye karar vermişti. Karar verince de yapar. Zaten böyle vukuatı eksik değil. Rasim benden hiç bir şeyini saklamazdı. Aile haya¬ tım bile söylerdi. Akif’i öldürteceğini muhtelif zamanlarda iki defa bana söylemişti. Herbirinde bir iki saat uğraşarak vazge- çirtmîşimdir. Bunu Akif kendi de bilirdi. Maksadım Akif’i hima¬ ye değildi. Şerir, denî, namussuz, hırsız biridir; Fakat cinayet fena şey. Recep Zübti’nin himmetiyle Akif evvelâ Belediye Reisi oldu. Yirmi bin liralık irtikâp yaptı. Sahte vesikalarla Rusyaya limon yolladı. Bunun için karantina idaresinden bile tehditle sahte pa¬ tent aldı: Fakat kan dökülmesi hiç hoşuma gitmez, işte bunun üzerinedir ki, Sinop’tan hemen İstanbul’a geldim. Eşyamı top¬ layıp, Pariste soluğu aldım. Buna mükâfaten mebus yapıldı. 576 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR Of I Şimdi Âkif, Recep Zühti ile beraber vurgun vurmakta, meselâ Gerze ormanlarım almışlar, imha ediyorlar. Bu Âkif Lozandan dönüşümüzde idi, bana gelmiş, Nemlizâdelerden beşbin İngiliz liralık bir çek getirmiş, bize Rusya’ya yüzbin liralık mal ithali¬ ne müsaade alsın diyorlar, demişti. Ben de yapamam, kötü şey demiştim. O ısrared ince: «Yapamam, çünkü bunu istersem Rus- lar verir; fakat sonra devletin Ruslarla bir işi olur da beni gön¬ derirlerse ben milletin menfaatini Ruslara veririm. Yüzüm ol¬ maz» demiştim. Bunun üzerine Âkif benden ümidi kesmiş, Re¬ cep Zühti’ye çatmaya tevessül etmiş ve çatmıştı. O vakit öyle bir şeyi benden Prens Sabahattin de Ahmet Bedevi’yi göndere¬ rek istemişti. O vakit bu mühim bir ticaretti, pek revaçta idi. Yunus Nadi, hele, böyle çok para vuruyordu. Ona, Ruslar bana vermezler, demiştim. O da, biz Rus sefirine sorduk, Rıza Nur gelir söyler veya bir kart gönderirse müsaade veririz dediler, de¬ miş, ben de yapamam, demiştim. îşte o zaman halkın bir kısmı kıyamlar yapıp harici düşmanlarla uğraşıyor. Bir kısmı böyle iblisler tarafından iğfal edilip milli harekete muhalefet ediyor, bir kısmı da sessiz oturuyordu. Nutukta (Sh. 17 ve 18) de münderic şifresinde Mustafa Kemâl, Ferit Paşa’mn Ermeni muhtariyeti yapacağım Şark vi¬ lâyetleri halkının duyup istizah ettiklerini söylüyor. Peki, ev¬ velki sahifelerdeıı birinde halk hükümetin hıyanetinden gafil di¬ yordu. Kendi bizzat bu tezadı yapmak gafletinde bulunmuştur. Halbuki o zaman cemiyetler, halk savaşa düşüp belediyeler pro¬ testo yağdırmışlardır. Mustafa Kemâl Amasyadan Sivas’a git¬ mek, Sivasta bir içtima yaptırıp reis olmak fikrinde; fakat kim¬ seyi toplamak mümkün değÜ. Herkesin gözü Erzurum Kongre¬ sinde. Sivas’a gidiyor. Bu esnada Rauf Bey İzmir’e gidiyor. De¬ mirci ve emsâli çeteler Rauf’u istemiyorlar, Rauf’u öldürmeye kalkıyorlar. Rauf korkup kaçıyor, Ankaraya Ali Fuat’ın yanı¬ na, oradan da İzmit mebusu Abaza Süreyya ile Sivas’a geliyor. Sivas Mustafa Kemal’in aleyhinde, Harput Valisi Alı Galip de orada. Bu adam zabittir. îttihatçdardan çok çekmiş bin ıdı. Şimdi Ferid tarafını tutmuştur. Maatteessüf böyle bir çok adam¬ lar İttihatçılardan çektiler diye diğer tarafı tutmuşlardır. Bu bir vatan meselesi. Şahsî, İntikam meselesi değildi. Bunu anlaya¬ madılar. Bu da Ali Kemâl’in Anadolu hareketim, büyük mik¬ yasta neşriyat ile ittihatçı hareketi göstermesinin büyük tesiri olmuştur. Böyle birçok adam yine hükümete ittihatçılar gele¬ cek diye onları koruyor, kendilerini kaybediyorlardı. Bu hal ilk devrede Millî Kıyamın inkişafını çok men etmiştir. Bu propa¬ ganda Ali Kemâl’de en büyük ihaneti idi. Bunla büyük hıyanet etmişti. Nitekim Ali Kemâl’de ittihatçılık düşmanhğıyle vatan işini birbirinden ayıracak derecede dirayet gösteremeyenlerden¬ dir. Yahut bilerek hâindir, ikinci şık doğru olsa gerektir, işte böyle nice vatandaşlar sırf bu hata ile can ve şereflerini kay¬ bettiler. Ali Galib de Mustafa Kemâl’in tevkifi peşinde! Bu esnada İstanbul da Mustafa Kemâl’i azlediyor. Şimdi Mustafa Kemal Sivas’ta duramıyor. Kaçmak peşinde. 0 kaçmak istediği vakit hep Şarka kaçar. Sırası geldikçe göreceğiz, bu sebepledir kı; Ruslar üe daima ve pek dosttur. Orada hazır, Kongre de ola cak. istediğine vasıl olmak mümkün. Sade entirikaya kuvvet ver¬ meli. Sivasa girmesi, oradan çıkması âni oluyor. Erzuruma va rıyorlar. Nutkunda Erzurum Kongresini kendi toplamış gibi gösteriyor ■ fakat o vakitten çok evvel onlar bu işe başlamışlar¬ dır Nitekim onu da aynı sahifede (Sh. 27) yine kendi itiraf et¬ mek mecburiyetinde kalmış. 29. ncu sahifede Mersinli Cemal Paşa (Küçük Cemâl) ile Miralay Selâhattin Bey’ı (Çolak Sela- hattin) batırmakla meşgul, nitekim evvelki sahifede de Rauf u. Refet’i tezyif ediyor. Pekiyi Refet imza koymaktan korktu, di¬ yorsun ama, üç gün sonra da İstanbul’a gitmeyip istifa ettiğini setredememişsin. Bunu dercetmesinin sebebi, çünkü onda aynı 578 HAYAT ve HATIRATIM Dv. RIZA HUR 57 & zamanda Selâhattm’m İngiliz gemisiyle geldiği var. Onu neşre¬ diyor. Olur ya İngilizleri aldatıp kolayca gelir. Nitekim öyle yap¬ mıştır. Hem îstartbula gittiyse yine gelmiştir. Demek bir işi vardı. Veya bir tetkik yaptı. Fena rai etti? Geldi ya mühim olan hudur. Bu adamın âdeti böyledir. Kendine kul, köle, âlet olmı- yanları çekemez. Ve bunlara düşman kesilir. Kini de sönmez bit¬ kindir. Fırsatını bulursa yok eder. Canım bu iki adam mezuni¬ yet alıp İstanbul’a gitmiş. Bundan ne çıkar. Bu da mı yazılacak şey? Belki de mühim âilevı zaruretleri var. İsmet {Sağır İsmet) halâ gelmeyip îstanbulda kaldı ya. Sebebi, de evlenmesidir. O aralık koca bir millet batarken herkes müdafaa için karılarım, çocuklarını, evlerini bırakıp dağlara kaçarken, evlenip yumuşak yatakta mı yatmak lâzım ? Onu da yazıp zemmetsene be adam... Yazar mı? Çünkü İsmet Paşa en sadık kölesi ve pisliğinin âleti¬ dir. Halbuki Mersinli Cemâl de milli harekete çok ihzmet etmiş biridir. İyi adamdır. Biraz sonra Samsun Mutasarrıfı Deli Hamid’ide tezyif edi¬ yor. Çünkü Deli Hamit köle takımından değildir, hem pek na¬ muslu insandır. Hamit sonra alenen Mustafa Kemâl’e muhalif de oldu. Bu suretle basma belâ da getirdi. Bütün bu sahifeler adam tahkir etmeğe münhasır, sırf salı- siyeL, bunlara bırços sahifeler hasretmiş, mebuslar o koca nu- tukda koyun kaval dinler gibi bunları dinlemişler. Altı gün din¬ lenmiş!.. Sahife 24-2Ö da Rafet’in yazdıklarını tezyif ediyor. Bu ya- zjîarın içinde bilâkis pekaîâ, mâkul fikirler var. Bunlar daha vaktinden, o vakitten Rafet’îe aralarında münakaşa oiduğumı gössürmekLödir. Mustafa Kemâl fikir, münakaşa çekemez bir müstebitti. Bunlara tahammül eder mi ? Sonra Refet’e yapacağı¬ nı^ yaptı. Sh. 28 de Erzurumcuların kendisini davet ve hakkında büyük muhabbet gösterdiklerini, reis yaptıklarını söylüyor. Halbuki öyle olmamıştır. Bir kısım aza Mustafa Kemâli kongre¬ ye bile sokmak istememişlerdir. «Hatta kordondu insan, Paşa istemiyoruz.■> diye bağırmışlardır. Bunlardan biri Gümüşhane Mebusu Zeki’dir. Zeki sonra Mustafa Kemâl’in çok hakaretine uğradı. Hapis de oldu. Amma ne ise usta davranıp ölümden kur¬ tuldu. Bunu sahife 40 da nasılsa itiraf ediyor; bunu da Ömer Fevzi'nin üstüne yuvarlamak için yazmıştır. Ondan böyle sıyrıl¬ mak istiyor. Kendisine olan muhalefetin şiddeti bu sahife ile bi¬ le anlaşılıyor. Hatta son satırlar ne kuvvetli ve ne aşikârdır. Demek âzâ Mustafa Kemâl’in hususî emeller peşinde olduğunu o vakit pekâla anlamışlardır. Iieyet-i Temsiliyeuin Vilâyet ve Sancakların intihap edecekleri azadan mürekkep olmasını tek¬ lif etmişlerdir ki, hakk-ı nıahz’dır. Fakat onca yalnız kendi şahsı var. Neyse kandırdığı Rauf’un gayreti, Kâzım Karabekir’- îe Hoca Raif’i ikna edip bunların himmet ve nüfuzuyla girmiş, reis de olmuştur. Sonra bunları da tepeledi. En kötü adamlar göstermeye çalıştı. O öyledir. Kim vatana hizmet etmişse, hatta kim kendisine iyilik ederse, mim kor, fırsatı gelince tepeler. Bu esnada Rauf onun en iyi âletidir. Kongre 23 Temmuz 1335 de açılmış, Ağustos’ta kapanmış¬ tır. Birtakım müfid kararlar verip bir beyanname ve nizamna¬ me yapılmış, bunlar neşredilmiştir. Bununla umum-vatan mü¬ dafaası İçin icabında muvakkat bir hükümet teşkili esası konup temelliye intihap olunup bu heyete ışıenn idaresi oır tevdi edilmiştir. rîfeyeti temsiliyye dokuz kişilik olup Mustafa Kemâl, Rauf, Erzurum Müftüsü sonra mebusu Hoca Râif, Trabzon Mebusu izzet. Trabzon Mebusu Servet, Erzincan Nakşibendi şeyhi Fev¬ zi, Bekir Sami (Tokat Mebusu), Bitlis Mebusu Sadullah, Mııtkî Aşireti Reisi Hacı Musa'dır. Mustafa Kemâl Heyet-i Temsiliy- ye’nirı her birini bir suretle diigîr etmiş, uzaklaştırmış tır. Bunu da yalnız kalıp keyfe ma vcşâ hareket etmek için yapmıştır. Sa¬ de Rauf ve Bekir Sami ile Sivas'a dönmüştür. Yanma Heyet-i temsiliyye diye kıymetsiz ve kendi gibi birkaç kişi almıştır. 580 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 581 41. ci sahife badeheva, asılsız kibri gurur ve hırsını örtmek için yazılmış satırlardır. Yine bu sahifede kendi için «Efendiler, tarih gayri kabili itiraz bir suretle ispat etmiştir ki, büyük me¬ selelerde muvaffakiyet için kabiliyet ve kudreti lâyetezelzül bir reisin vücudu elzemdir ilâh...» diyor. Bir insan bunu kendi için nasıl söyler?!.. Amma hakikat şu ki, millî cidalin muhtelif buh¬ ranları esnasında en mühim ve felâketli zamanlarda Mustafa Kemâl kaç defa Ankaradan kaçıyordu da ne güçlükle önüne du¬ rabildik; ne vahim hatalar yapıyordu da önünü aldık. Bu ne şarlatanlık!.,. Bu adam herkesi kör âlemi sersem mi sanıyor? Ama böyle sanan kendi kör ve sersemdir. Bunlarla Türk Mil¬ letinde yalnız bir tane adam, onun da Mustafa Kemâl olduğunu başka dirayetli insan bulunmadığım ispata çalışıyor. Babası hak- kındaki rivayetlere bakılırsa kendisinin Türklüğü de şüphelidir. Güya vilâyetlerdeki insanlar Erzincan şeyhi gibi imiş, halbuki her vilâyette bence yüksek tahsil görmüş dirayetli insanlar var¬ dır. Bunu Mustafa Kemâl kabul edemiyor. Erzurum kongresi Ferit Paşa’yı, İstanbul Hükümetini tel⬠şa düşürüvermişti. İstanbul. hükümeti kongreyi dağıtmaya ve azasım yakalamaya teşebbüs etmiş. Bu hususta her tarafa emir¬ ler vermişti. Eğer Erzurumda kumandan olan Kâzım Karabe- kir, namussuz, vatansız biri olsaydı, hepsini yakalar, bağlar, İs¬ tanbul’a yollardı. Mustafa Kemâl’de bunların içinde giderdi : Zavallı bunların mükâfatını Mustafa Kemâl’den pek iyi gördü. Nutkunda olsun bu kıymetli hizmeti bir defa zikrediverseydi ya. Bazı böyle şeyleri -ki pek çok- hiç yazmamıştır. Karabekir İs¬ tanbul a dayatmıştır. Sahife 42 ve 43 de karakol cemiyetini zemmediyor. Bu cemiyet Anadoluya adam kaçırmak millete ümid vermek gibi bazı hizmetler yapıyordu. Mustafa Kemâl bu¬ nu asla çekememiş, derhal yıkmak için teşebbüs etmiştir. Sebebi «Bunlar baş olur, kendisi hükümsüz kalır, korkusudur. Sırf bun¬ dandır ki, Kara Vasıf’a sönmez bir düşmanlık bağlamıştır. İş oldu bitti. Söndü; fakat Mustafa Kemâl’in kini sönmedi. Mus¬ tafa Kemâl bundan bana ve herkese aklına geldikçe, içini çe¬ kerek bahsederdi. Öyle kızardı ki, gözleri şaşı olurdu. Biri sağ yanma öbürü sol yana bakardı. Bu çok kızma alâmetidir. Sar¬ hoş olunca da böyle olur. Şaşardım. Bu adam buna niye bu ka¬ dar kızıyor. Sonra hikmetini öğrendik: Mevki-i hırs. Sırf bu ga¬ rezledir ki, Kara Vasıf’a hakaretler etti, onu hapislere soktu. Nasılsa idam edemedi. Kastı idamdı, ama bilmem neden yapa¬ madı ? İşte tâ bu gözlerde başlayan, Kâh Rauf, kâh Salahattin, kâh Kara Vasıf, kâh Rafet ile ve daha bütün temasta bulunduğu adamlar ile olan bu haller, sonra mecliste ikinci gurubun teşek¬ külüne sebep olmuştu. Bunu teşkil edenler Refet ve Rauf müs¬ tesna diğerleri ve Erzurum mebuslarıdır. Sonra teşekkül eden hürriyetperver cumhuriyet fırkası da teşekkülü menşeini yine bu zamanlardaki ihtüâftan almaktadır ki, müessisleri Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Rauf, Rafet ilâh.. Bu işlerde kim haksız? Hadi Rafet, hadi Salahattin fakat bir sürü insanlar mı? Yoksa Mustafa Kemâl mi? Bu esnalarda Sadrazam Ferid Avrupaya, konferansa çağ¬ rılmış gûya müdafaa diye Suriye’yi Toros dağlarından itibaren göstermek gibi bir coğrafi cahillik ve Türk menfaatine pek mu¬ zır bir ahmaklık gösterir. Sonra buna zamimeten «iki müyon er¬ meni Öldürdük.» demiş. Buna mukabil ise Fas’a kadar devletin mevcut bir hukukundan bahsetmiş, denmiştir. Halbuki Türkiye- de Harb-i Umumîden evvel Ermeni istatistikleri bile -ki pek mü¬ balâğalı idi- birbuçuk milyon Ermeni mevcut olduğunu söylüyor¬ lardı. Böyle eşek diplomat görülmemiş. Hele Fas’a kadar neden ve nasıl istiyor. Hangi kudretle? Bir de hem itilâf devletlerine hoş görünmek istiyor. Hem de bu potu-kırıyor! Minelacâib., Su¬ riye’yi Toros dağlarından farzetmek Fransızların ekmeğine yağ sürmektir. Zaten Suriyeye bu hududu Fransızlar veriyor. Za¬ vallı coğrafya böyle siyasî maksatla tahrif edilir. 582 II YTAT v.' HATIRATIM Sivas’ta Mustafa Kemâl, Rauf, Bekir Sami, öteden beriden gelmiş birkaç murahhas ve hiçbir sıfatı haiz olmayan Hüsmv Sami gibi bazı adamlar var. Yine riyaset meselesi çıkıyor. Mus¬ tafa Kemâl illâ reis olup, keyfi gibi hükmetmek istiyor. Diğer¬ leri bunun hırsım biliyorlar. Sonunu düşünüyorlar, istemiyorlar. Riyaset için birer hafta her azanın sıra ile reis olması ve riya¬ setin tecridi gibi gayet makul, nefsülemre muvafık teklifler ya¬ pıyorlar. Bu adamları cidden tebrik etmelidir. Muvaffak olsa¬ lardı Mustafa Kemâl bugünkü zulmünü, soygunculuğunu, res¬ mî fuhşunu yapamaz, bu millet inim mim bilemezdi; fakat kud¬ retsiz, azimsiz insanlarmış. Ekseriyet oldukları halde Mustafa KemÂi’i hırsından mahrum edememişlerdir. Yahut Mustafa Ke¬ mâl’in entrikadaki meharetine mağlup olmuşlar. Tarih bir bir misâlini göstermiştir ki, böyle vatkalar esnasında sivrilen şahıs¬ lar hemen umumiyetle tahakküm ve istibdat yapıp milletleri ka¬ zıp buyurmuşlardır. En mühim zalimler böyle yetişmiştir. Ta¬ lih... Bu millete bir kara gün daha yazmış imiş... Oldu. Millet can kuygusuyla her yerde düşmanlarına karşı canını dişine alıp ayal:!andığı vakit îstanbulda hırs, padişah damatlığı, nazırlık, fuhuş ile meşgul bir sahış, sürülüyor, Bosfordan Karadenizin dalgalarına atılıp teslim ediliyor. Dalgalar bu ocun parçasını, (bir kelime ok unaıvıamışt ır) ah?; kırde'ı, bir gün bir sahile attığı gibi bunu da Samsuna atıyor. Sürgünlük buna hırsının taun ini için en müsait bir meydan, gökten ayak ucuna düşmüş bir kud¬ ret oluyor. Etrafındaki zayıf insanları erıtıika kuvvetiyle dağı¬ tıp reis oluyor. m bugün, Türk Milletinin hem halâsı hem vefalını yaz- lunöa bilnvlyerek Kâzını Karabekir’in ele. Rauf’un da bü¬ yük bir mes’uliyet hissesi vardır. Millet düşmanlarla uğraşırken iste Sivas’ta da riyaset entrikaları kaynıyor. Derken Sivasta taslak halinde bir kongre olabiliyor. Bu, Mustafa Kemâl’e kâfi. O zaten Erzurumda alacağını aldı. Onunla her şeyi yapmakta Dr. RIZA NUK 583 kendinde salâhiyet buluyor. Müzakereler oluyor. Halbuki bu müzakereler usulü dairesinde ve meşru değildir. Nitekim her taraftan itirazlar yağıyor. Zararı yok, imam bildiğini okur... Bu itirazı eıı ziyade yapan Trabzon mebusu Servet’tir. Bu zatın arkadaşı izzet de böyle. İzzet bir müddet sonra Samsundan An- karaya gelirken Havza civarında yolda öldürülmüştür. Eşkıya cnüne çıkmış, soymak için vurmuş deyip geçti. Halbuki Anadolu eşkıyası vurmadan soyar. Müdafaa görürse vurur. Arabadaki adam müdafaa yapamaz. Rivayete göre arabadan eşkıyaya silâh atılmıştır. Kâzım Karahekir’de itiraz ediyor. Ve makul nasi¬ hatler veriyor. «Re’sen bir şey yapma, kendi namına tamim nasi- retme, heyet-i temsiliye karar versin. O nama yap!» diyor. Bun¬ lar bir harisin işine gelir mi?!.. Kâzım Karahekir’e bu babta verdiği cevap (Sh. S2) çocukça aldatma, mugâlâta ve kendi im¬ zasını koymak için bir ısrardır. Bunların teşkilâtını ve bu babta Mustafa Kemâl’in neşrettiği vesikaların doğru olup olmadığını bilmiyorum. Bir de alâkadar zatlar ve orda bulunanlar yazma¬ lıdır. Sivas Kongresinde manda meselesi uzun münakaşayı mu¬ cip oluyor. Raf et, Kara Vasıf, İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat’ın babası) Rauf, Cami, Bekir Sami, Hâmî, Manda lehine, Hoca Ra- if, Bursa murahhası Ahmet Nuri, manda aleyhine söz söylü¬ yorlar. Ekseriyet mandalcılarda. Mustafa Kemâl kendi rivayeti- ca gere bunu istemiyor. Derhal istirahat vesilesiyle celseler tatil ediliyor. Bu, içtimaîar da onun usulüdür. Sonra Büyük Millet Meclisinde de daima böyle yapmıştır. Tatil edince azayı hususi görür, yalan, dolan, tehdit, tezvir, karışık entrikalarla kendi is¬ tediğini terviç ettirmeye çalışır. Nihayet Amerikadan Tümyeyi. tetkik için bir heyet davet edilmesine karar veriliyor. Mektup yazılıyor. Bu neticeye güre Mar.da demek. Mustafa Kemâl nut- kunda« Bu mektubun gönderilip gönderilmediğini hatırlamıyo¬ rum.» (Sh. 17) Müsveddeyi yırtnuştır. Kendi iştirakini iptal için böylel diyor. Âdeti böyledir. Meşru ve alenî surette istedi- 584 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NTJR 585 ğini yapamazsa o istemediği kararı gayri meşru ve gizli surette iptal eder. Halbuki madem karardır, namuslu adam için onu ic¬ ra, fikrine uymazsa kendisi istifa etmek lâzımdır. Böyle hırsız¬ lama işleri Büyük Millet Meclisi ve Hey’et-i Vekile kararları hak¬ kında yüzlerce yapmıştır. Sivas Kongresinde Mustafa Kemâl’e ileride hiç bir memu¬ riyet kabul etmiyeceğine dair yemin ettiriliyor. Bu adamlar mal¬ larım cidden iyi biliyorlarmış Yemininde, hain olmaktan kendi kendisini beraet için, bu babta ısrar eden Kâzım Karabekir’in de başvekilliğini kabul ettiğini söylüyor. (Sh. 134) Bu mazeret teş¬ kil etmez. Bir vâiz vazettiğinin aksini yapıyor diye halkta öyle mi yapsın?... Güya Başvekilliğe Fethi ile Kâzım Karabekir mü¬ nasip görülmüş, ikisinden birinin tercihi için Fevzi Paşa’yı ha¬ kem tâyin etmiş. Fethi de ben daha iyi yaparım, demiş. Fethiye vermiş, imiş. Bir defa bir adamın ben daha iyi yaparım demesi delil olamaz. Onu Karabekir de diyebilir ve derdi. Hem Fevzi böyle şeye ne karışıyor. Bu mesele böyle değüdir. Karabekir’e başvekillik değil, hiçbirşeyi vereceği yoktu. Ta iptidadan beri hergün Karabekir aleyhinde «Aptal, softa, eşek ilâh...» diye bize ve herkese propaganda yapardı. Mesele sırf Karabekir’i de Baş¬ vekillik kabulüne tama ettirip kendisini yeminini bozarak Mec¬ lisi, Cumhurreisliklerini almak için mazur göstermek için tertib ettiği bir desisedir. Bunda maâttessüf diğer gayet vahim birşey görülüyor : Askerleri siyasi entrikalara karıştırıyor, siyasi âlet yapıyor. Yani başvekil tayininde Erkan-ı Harbiye Reisini Ha¬ kem yapıyor. Çok teessüfe şayan 1 ki, Fevzi Paşa bu adama her entrikasında kuzu gibi âlet olmuştur. Uşak gibi hizmet etmiş¬ tir. Tabiî çizmesini çekiverenler gibi uşak değü, siyasî uşak. Bu sebeple ilk Millet Meclisinde “f„ nin üzerine iki nokta koyarak bu adama Kuzu Paşa adım koymuşlar. Kuzu Paşa der, gülerler¬ di. Bir kısmı da bunu az görmüş Öküz Paşa derler. Bu esnada Ali Fuat Kolordusu dahilinde icraatta, Milli ha¬ rekete iştirâk etmeyen vali ve emsali hakkında şiddet tatbik ediyor. Ingilizler de Hanzâdeler vasıtasiyle Kürtleri ayaklan¬ dırmaya çalışıyorlar, onlardan birkaçım bir Ingiliz zabiti ile ora¬ lara gönderiyorlar. Mustafa Kemâl bunları ve Harput Valisi Ali Galib’i tevkif için oralara emir veriyor. Bunlar kaçıyorlar. Ali Galip Halep’te soluğunu alıyor. Harbiye Nazın Süleyman Şefik ve Dahiliyle Nazırı Âdil'in emri ile Sivas’ı basıp Kongre azasım tevkife memur edilmiş ve Sivas’a vali tayin olunmuş idi. Bu suretle heyet-i temsiliye ile îstanbulun arası büsbütün ger¬ ginleşiyor. 1335 yılı Eylül iptidalarında aradaki muhabere, mü¬ nasebet de keşüiyor. Ferid Paşa hükümeti Mebusan -Meclisinin intihabı için hertarafa emir vermişti. Mustafa Kemâl intihabı Heyet-i Temsiliye’ye rabtedip kendi avucu içine almak, kendine muti ve âlet bir meclis toplamak için gayrete başlıyor. Ordula- n ele almıştır. Meclisi de toplar, ele alırsa tamamdır. Istanbuldaki münevverlerin, mülî cemiyetlerin (millî kong¬ re, millî ahrar ilâh.,.) gayretiyle neşriyat yapıp, bu Yunanlıla¬ rın İzmir’de Türklere yaptıkları katliâmlar oranın etnik vazi¬ yeti hakkında tetkikatta bulunmak üzere, Avrupa, Amerika mü¬ messillerinden mürekkep bir heyet İzmir'e gitti. Amerika mü¬ messili Amiral Rristol bu heyette azadır. Bunlar Türk lehine rapor verdiler. Bu rapor bizim Türk tarihinde dereedilmiştir. tzmirde nüfus tetkikatı yapan Ingilizler de ekseriyetin Türk ol¬ duğuna, mevcut Rumların dâ son asırda Yun anlatandan gelmiş olduğuna dair neşriyat yaptılar. Bu esnada Ankara valisi Refi Cevad’ın babası Muhittin Pa¬ şa tevkif edildi. Nasıl olduğunu evvelce yazdık. Bu gibi şeyler de lüzumsuz, iyice tafsilât veren' Mustafa Kemâl nutkunda bu¬ nu üstü örtülü geçiyor. Sebebi Kırşehir Mebusu Rıza’nın hizme¬ tini söylememektir. Gördük ki, bu hizmeti zavallının idamına varmıştır. İstanbul Ali Fuad’ı azledip yerine Kiraz Hamdi’yi (Hamdi 586 I-IAYAT ve HATIRATIM Dr. PJZA HUR 5S7 Paşa) tayin ediyor. Hamdi Eskişehir’e geliyor. Eskişehirde In¬ giliz askeri var. Tevfik Rüştü de İstanbul Hükümetinin adamı olarak Kiraz’la beraber oraya gelenlerdendir. Ali Fuad Eskise- hiri kuşatıyor, Kuvvetin çoğu Hintli asker. Ufak bir çarpışma oluyor. Hintliler bizimkilere kurşun atarken mahsus havaya sı¬ kıyorlar. Hint askeri çekiliyor. Tevfik Rüştü’de Kiraz’ın evrakı¬ nı çalıp Ali Fuad’a kaçıyor, tngilizler Merzifondaki kuvvetlerini de Samsun’a çekiyorlar. Samsundan Soldors adında bir İngiliz zabiti Sinop’a geliyor.. Millî kıyama iştirâk eden ve Samsundan kaçıp gelen Osman Bey’i (Mebus Necmi’nin kardeşi) tevkif et¬ mek istiyor. Hükümet konağına oturup ahaliyi tehdit ediyor. Ahali o adamı köylere kaçırıyorlar. Ve İngiliz zabitine hemen Sinop’u terketmesini, etmediği takdirde kendisini tevkif edecek¬ lerini söylüyorlar. Hükümetin önüne toplanmağa başlıyorlar, bu işin de başında Rasim Bey var. Akif’in iğvasından evvel Si¬ nop ahalisi işte böyle. Zabit gelmişken Rus Konsolosunun kalmış eşyasından kıymetli halıları alıp gidiyor, Harb-i Umumî sonlarına doğru Alman Başvekili Bedman Hciveg resmî bir nutkunda Türklerin büyük bir hayatiyete ma¬ lik olduklarını gösterdiklerini söylemişti. Ingiliz Başvekili Lloyd George da «Anadolu ve Trakyamn Türklerin anayurdu ve ata¬ larından kalma mirası olduğunu» itiraf etmişti. Alâ şeyler; fa¬ kat mütareke olunca îngilizler İşi değiştirdiler. Lloyd George sözünü derhal unutuverdi. Türkler aleyhine büyük bir düşmanlı¬ ğa başladı. Türkiye parça parça taksim olunacak, her parçayı bir devlet alacak. Lloyd George bilhassa Venizelos’un tahrikine kapılmış idi. Fransız Başvekili Klemanso da böyle. Venİzelos tunları türlü türlü yalan ve düzme şeyler ile kandırıyordu. Lloyd George Türkün en büyük düşmanı kesilmişti. Halbuki Ingiltere Askerî Partisi Türkiye hususunda Lloyd George’dan başka türlü düşünüyordu. Fakat ona hiçbir şey dinietemivordu. Ir.gılizler Harb-i Umumîde çok Hintli asker kullandılar. Banlar Halife ile yâni Türkiye ile harb etmiyeceklerini söyledi¬ ler. îngilizler bunları «hayır, siz Almanya ile harb edeceksiniz» diye kandılar. Irak vs. her yerde Türkiye aleyhine kuîiandı¬ lar. Mütareke olunca Hintliler îngilizlere «siz bizi aldattınız. Ha¬ life aleyhine harbettirdiniz» dediler. Hint de büyük bir hareket başladı; «Türkiyenin bir karış toprağına dokunamayacaksınız» dediler. Mecusî Kilitliler de bunlara iştirâk ettiler. Nihayet Hin¬ distan Vali-i Umumisi (Montagü) de halkın arzusunu teyiden Ingiliz Kabinesine bildirdi. Lloyd George sıkışmış idi. Fakat yine aldırmıyordu. Montagvi’nün raporunu Ingiliz nazırlarından biri matbuata verip neşretti. Bu da büyük bir gürültü ve o nazırın istifasını mucip oldu. Hindu hareketleri ile herhalde Ingiltere hükümeti üzerine lehimize büyük bir tesir yapmıştı. Bu suretledir ki; Ingiltere aleyhimizde daha hafif harekete mecbur olmuştur. Hilâfetin hiç bir faydası yok diyen Mustafa Kemâl buna ne diyecek? Bu bab- ta çalışan Hind Komitesi (Hilâfet Komitesi) dir. Bunun miisel- ialı şahısları Mehmet Ali, Şevket Ali, Mecid ve emsalidir ki, Hindliler bize birçok para yolladılar. Yarım milyon Ingiliz lirası kadar olan bu paraya da Mustafa ne diyecek ki, el’an kendi yecKi İhtilas ve sirkatindedir, millete sarf etmemiştir. Bu para macerasına tekrar geleceğiz. İşte Hindlilerin bu yardımlarından biri de Türkiyeye getirilmiş olan Hind askerlerinin Türk’e kar¬ şı silah istimal etmemeleridir ki, Eskişehirde de vâki olmuştur. Demek ki, Hilâfetin faydası oluyormuş. Harb-i Umumide aley¬ himize cilâlı İstimal etmelerine ve bize yardım etmemelerine ge¬ lince -ki Mustafa Kemâlin Hilâfet aleyhine yegâne silâhıdır- aşi¬ kârdır ki, edemezlerdi. Çünkü hür ve müstakil değil. Nasıl yapa¬ bilirler?... Bir aralık Konvada Vali ve Fcrid Paşa’nm adam' olan Cemâl mahpusları silâhlandırıp millî harekete karşı gelmek is¬ temiş. Kafet oraya gönderilmiş ise de daha varmadan Cemâl kaç¬ mış. Orada da bir ye’suzluk olamamıştır. 588 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 580 Kastamonu halkı şiddetle İttihatçı aleyhtarı idi Meşruti¬ yetin iptidasından beri bu böyle idi. İttihatçılar o vakit birtakım eşrafı bilhassa Salim Efendizâdeler’i hapis ve nefyetmişlerdi. Bu halk bu sefer de Mustafa Kemâl’i ittihatçı zannederek millî harekete muhalif bir tavır alırlar. O zaman Harb-i Umumi ne¬ ticesi millet kamilen ittihatçı aleyhdarı olmuştu. Bu mesele her şeyden mühim olmuştu. Hatta Sivasta kongrede Mustafa Ke¬ mâl’e de ittihatçı olmadığına ve olmıyacağma dair yemin ettir¬ mişlerdi. Kastomunulular muhalif vaziyette olduğundan Ali Fu- ad oraya Miralay Osman Bey’i gönderir. Vali Vekili ve Jandar¬ ma Kumandanı birleşip Osman’ı hapsederler. Sonra diğer zabit¬ ler toplanıp Osman’ı kurtarırlar. O da bu sefer Vali Vekili ve Jandarma Kumandanını tevkif eder. Mustafa Kemâl Defterdar Kör Ferid’i Vali Vekili tayin eder. Sonra buraya sabık Kütahya Mebusu Cemâl Bey vali tayin ediliyor. Cemâl ve Osman cidden büyük gayretler ve fedakârlıklar göstermişler. Millî harekete büyük hizmetler etmişlerdir. İstan¬ bul ile tekmil muhabere ve münakale kesilince İnebolu yegâne ve mühim bir iskele olmuştu. Istanbulun casusları bu yol ile girmek istedikleri gibi îstanbuldan millî harekete iştirâka gelen insanlar, mühimmat, silâh ve emsali de hep buradan geliyordu. Cemâl bu işi gayet güzel idare etmiştir. Aynı zamanda oradan birkaç defalar asker tertib ve talim edip edip cepheye sevketmiş- lerdir. Ben bu yolu millî kLyam esnasında 8-10 defa geçtim. Nak¬ liyat kağnılar ile bu yolda oluyordu. Yol Ankaradan Ineboluya kadar, bilhassa Çankırı ve Kastamonu arasında öküz, at iske¬ leti ile dolu idi. Her otuz adımda bir iskelet yatıyordu. Bu hal bu yolun ehemmiyetini, bu yolda edilen emek ve çekilen zah¬ metleri, verilen kurbanları gösterir. Kimbilir ne kadar da adam ölmüştür. Onlar tabu gömülü. Nihayet Muhiddin Paşa oraya kumandan olmuş ise de Mustafa Kemâl’e jurnal göndermekten başka birşey yapmamıştır. Sonra Mısır’a sefir oldu. Orada da morfin kaçakçılığı yaparken yakalandı. Zaten Abdülhamidin de hafiyesi idi. îşler bittikten, lüzum kalmadıktan sonra bu Cemâl’i de tepeledi. Hiç bırakır mı? Çünkü vatana hizmet yapanlardan¬ dır. Zavallı açlık içinde deli olup öldü. Galiba Miralay Osman Bey’i de tepeledi. Bu hususta malûmatım yok. \ Bu yollarda giderken mühimmat nakleden kağnılara rastge- lirdim. Bir kağnı iki büyük top mermisi nakledebiliyor. Yağmur var. İhtiyar bir köylü, paltosunu çıkarmış, mermileri örtmüş kendisi sırsıklam. Şu mübarek Türk mermiyi canından ziyade düşünüyor. Kastamonuda birşey hikâye ettiler. Cephane gelmiş, kağnıları toplamışlar. Bir kadm da sırtında birkaç aylık çocuğu ve kağnısı ile gelmiş. Herkes acımış «Kadm sen köyüne git!» demişler. Kadm ağlamış ve : «Bırakın! Bunun babası gâvurun karşısında öldü. Oraya cephane taşıyayım. Bu da, ben de bu uğurda ölelim,» demiş. Gözlerimden yaş geldi. Bu Türkte bu ha¬ miyet nedir. Millî harekette böyle menkıbeler binlercedir. Biri toplayıp yazsa. Sonra Mustafa Kemâl her şeyi kendi yapmış olu¬ yor. Çamurda, kar kıyamette bu Türkler bu yolu bin kere geç¬ mişlerdir. Yine bu esnalarda Amerikalı General Harbord Ermeni meselesini tetkik etmiş, Anadoluyu geziyor. Sivasta Mustafa Ke¬ mâl’le görüşmüş. General ona : «Ya muvaffak olunamazsa» de¬ miş. O da «...Millet berhayat oldukça ve teşebbüsat-ı fedakâra- nesine devam ettikçe adem-i muvaffakiyet mevzuu bahis ola¬ maz» (Sh. 103) demiş. General onun bu cevabını Mustafa Ke¬ mâl’e göre takdir ile karşılamış. Galiba General Mustafa Kemâl'¬ le alay etmiş. Çünkü söyledikleri sözlerde mantık bile yoktur. Bir milletin sağ olması ve fedakârlık etmesi adem-i muvaffaki¬ yeti giderebilir mi? Mesele kuvvet ve kudret ölçüsü ve vaziyet meselesidir. Meselâ bir kedi ne kadar s*ığ olsa ve gayret etse bir arslanı parçalayabilir mi? Vaziyet ve zaman yardım eder başka. Harbord’a ait bana Erzurumda bir menkıbe söylediler. Er- zurumun etrafında geniş ve birçok mezarlıklar var. Harbord’u 590 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 591 gezdiriyor:armış. Arabada yanında Erzurum Belediye Rçisi var¬ mış. Harbord «Bunlar ne kadar çok?* demiş. Belediye Reisi zekî ve ince adammış. Demiş ; «Bunlar Türk mezarlığıdır. Şimdi size Ermeni mezarlığını da göstereyim.» Götürmüş. Küçük bir yer Generale demişki : «İşte tarihî ve maddî şahit. Bunlar asırlardan beri mevcut mezarlıklar. Türklerinki ne kadar, Ermenilerinki ne kadar? Şimdi ben söylemeyeyim, siz hükmedin. Bu memleke¬ tin asırlardan beri Türkü mü çokmuş, Ermenisi mi? Bu memle¬ ket hangi millete aittir?» General tereddütsüz «Türkün- 5 demiş. Bu heyet Amerikalılara Anadoluda bir Ermenistan ve Ermeni olmadığını, buralarda bir Ermenistan yapmak haksız olduğu gi¬ bi mümkün de olmadığını söylemiştir. Bunlar netieesindedir ki, Amerika Türkiyede bir Ermenistan teşkil ve himaye etmekten vazgeçmiştir. Halbuki bu, Merzifon vesâir Amerikan Kolejlerin¬ de okuyup, protestan ve bunlardan da papas olan ermeniler yıl¬ lardan beri Amerikada gayretli ve hummalı bir propaganda ya¬ pıyorlardı.. Ermenilerin mazlûm, istiklâle lâyık olduğunu Anaclo- üunun eski asırlardan beri kendi öz yurtları bulunduğunu, Türkler zâlim olup mezhep hürriyeti vermediklerini, Müslüman¬ lığın Hristiyanları kesmeyi sevap saydığı Terklerin Ermenden katliâm yaptıklarını söylüyorlardı. Zamanla bunlar yer tutmuş, sahih zannedilmiş. Amerikalılar da Ermenilcre karşı büyük bir teveccüh hasıl olmuştu. Hatta Harb-i Umumîde Ermeni katli¬ âmı diye ilk yaygarayı koparanlar yine bu Ermeni Protestan papaşları idi. O vakit Amerika, İngiltere ve Fransa’da bıı husus¬ ta aleyhimize yüzlerce risale ve makale neşredildi. Bunların hep¬ si de bu papasların raporuna istinaden yazılıyordu. Yine bu sa¬ yede idi ki, mütareke olur olmaz, Kayseride, Merzifor.da, Erzıı- nınıda, Karsta, Erivaııda Amcrikadan gönderilen heyetler, ha¬ kemler, darüleytamlar, hastaneler açtılar. Ermeni çocuklarını, hastalarını topladılar. Baktılar. Bütün Ermenilcre yiyecek, elbi¬ se ve çamaşır dağıttılar. Yani Amerikalılar Ermenilcre milyon¬ lar sarfettıler. Tuhaftır Kars’a bizim askerin gideceği zaman Ermeniler oradaki Amerikan heyet ve doktorlarını öldürmek is¬ tediler. Bizim ordu yetişip kurtarmıştır. Ölümden kurtulan bu heyet bunu imzası altında neşretti. Tabiî bütün bunlar Ermeni aleyhine Türk lehine tesir yapıyor. Dünyada her şeyin hakikati bir gün olur meydana çıkar. Nihayet! kaç yıl var ki, Amerikalı¬ lar da Ermenileri ve hakikati anladılar. Artık Ermenileri eskisi gibi himaye etmiyorlar. Taşnaklar artık Amerikada para topla¬ mıyorlar. Bu esnada İstanbul Anadolu ile müştereken çalışmak için Kerim Paşa tarafından Ali Fuad’a ve onun vasıtasile Mustafa Kemâl’e müracaat ediyor. Mustafa Kemâl bu muhaverede «Ab- dülkerim, dirayetine göre herkese bir unvan verirdi. Bana da «Kutb-ül-aktab' derdi, diyor. (Sahife 104) Kendisine böyle ta¬ rik atlerce yüce t bir paye verdiğini zikretmeden geçmiyor, bu¬ nunla iftihar edip, istidadının fevkalâde olduğunu söylüyor. Bu nutukta sade gurur ve öğünme var. Hiçbir tane de kusuru yok... Deli bu adam. Böyle her âdi vesileden bu babta istifade ediyor. Bunları dinletmek için mebuslarının ömürlerine acımıyor. Bun¬ ları basan millet parasına da yazık demedi... Ayı'nın kırk tür¬ küsü varmış hepsi de ahlat üzerine imiş... Bunun da öyle.. Hep medhi ve gururu, mümtaz bir yaradılışı olduğunu ısbat için... Lozan muahedesinden beri dalkavukları da aynı şeyi yapıyor¬ lar. Neler yazmadılar, fakat hepsi de Mustafa Kemâl’in medda¬ hı. Yine ayıların kırk türküsü varmış hepsi de ahlat üzerine imiş mazmunu. Mustafa Kemâl İstanbul ile teşriki mesaiyeye hiç yanaş¬ mıyor. Bu bir hatadır. Kabul et. .Istanbuiun millî gayeye itaat ve o yolda yürümesi şartını koş, kabul ederlerse bu suretle kuv¬ vet elbet artar, işler daha yolunda gider. Hayır, yanaşır mı? Sonra âmir-i mutlaklıktan düşme ihtimâli var. Halbuki bu tek¬ lifi yapan hükümetler Ali Rıza ve emsâli kabinelerdir. Bunlar 592 ÖAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 593 namuslu adamlardı. Ferid Paşa ise hiç böyle bir teşriki mesai istemedi. Bu halde Bolu, Düzce, Konya ilâh... isyanları belki ol¬ maz, Halife orduları tertib edilmez, millet birbirini kırmaz, bu kadar kan dükülmez, kuvvet heder edilmezdi. Bolu isyanında ku¬ mandanlarımız, gönderdiğimiz takviye kuvvetleri mağlup oldu. Nihayet üç gece uyumadık. Artık herşey bitiyordu. Türk Milleti¬ nin ölümü hayali gözümde sallanıyordu. Bereket versin ki, Ra- fet’le Çerkeş Ethem yetişti işi kurtardılar. Bunlar olmasa idi. İstanbul galip gelmiş millî kıyam bitmişti. Bu da sırf Mustafa Kemâl’im âmir-i mutlak kalmak hırsından dolayı idi. Demek ki bu adam vatanın kurtulmasını değil kendi şahsi kuvvetini düşü¬ nüyordu. Şimdi bu vaziyette görülüyor ki, vatan ve millet kurtuluyor. Bu sayede Mustafa Kemâl de şahsen nice nimetlere konuyor, hırsını tatmin ediyor. Bunu da bu iki şahıs yapıyor. Zaman ge¬ liyor, şükran-ı nimet olarak tepeliyor. Canlarını kurtarabildik¬ lerine yine şükretsinler. Bu aralık Bolşeviklik Rusyada alabildiğine gidiyor. Enver Paşa, onun peşinde Doktor İbrahim Tali’ (Dürzi), Halil Paşa, Cemâl Paşa, Bedri, Küçük Tal’ât gibi bir takımları Rusyada bolşevikler ile beraber. Mustafa Kemâl bolşeviklere ümit bağ¬ lamış, ora ile temasa girmeye çalışıyor. Adamlar gönderiyor. Halü ile muhabere tesis ediyor. Zannmca bolşeviklik ve komü¬ nistlik çok iyi şey; Türkiye bu sistemle yaşamalı, Ruslarla bir¬ leşmeli, akimca Rusyadaki Türk ve Tatarlardan Rusların işti¬ raki ile yardıma bir ordu getirecek. Bunun adını da Yeşil Ordu koyuyor. Bu havadis her tarafa yayılıyor. Herkes hayrette. «Yecüc, Mecüc mi» geliyor! Bakü’de yapılan bir kongreye Er¬ zurum ve Trabzon'dan Ruslar’dan yardım ümidiyle birkaç kişi gitmişti; Keza Erzurumlu Dr. Fuad adında biri Rusyaya gidip Bolşevik olmuş, Ruslarda bilittifak Erzurum’a dönmüş, Türkiye- yi Bolşevik, kendisini reis yapmak fikrinde, Kezâ Baha Sait adında biri Rusyada Bolşevik olmuş, gelmiş idi. Bu şark cephe¬ sinde hapsedilmiştir. Sonra Bolşevik aleyhtarlığına dönmüştür. Halinde bir zaptı rapt görünmüyordu, işte Rusyadan böyle gelen¬ ler temas oluyor, şark mıntıkalarımız komünist yapılmak isteni¬ yordu. Yeşilordu palavrası da Rusyada Ruslar tarafından uydu¬ rulmuş, şark cephesine aksettirilmiş oradan Anadoluya yayılmış idi.. tik hamlede Şark vilâyetleri ehalisinde Komünistliğe büyük bir muhabbet uyandırılmıştı. Büyük bir tehlike idi. Kâzım Kara- bekir de bu fikre yatmış, «Bolşeviklikle Ruslar müslüman olu¬ yor», diyor, seviniyordu. Hattâ ordusunda rütbe ve nişanlara dair bolşevikçe bazı tadilât yapmış; Ordusunun elden gideceği¬ ni gördü. Kendini topladı. Fakat Mustafa Kemâl bu yanlış fikre saplanmış hâlâ ısrar ve devamda. Manastırlı Baha da o esna¬ larda Azerbaycanda. Yalnız o şiddetle komünistlik aleyhinde. Karabekir onu bu fikrinden dolayı hapsetmişti. Yeşilordu ma¬ salı Azerbaycanı Rusların işgal etmesini kolaylaştırmak için ih¬ das edilmiş bir yalandı. Güya bir ordu Azerbaycandan geçip, Anadoluya gelip, Türkiyeye yardım edecek. Ruslar Azerileri böyle aldatıp muharebesiz Azerbaycana girecek- ve oturacaklar. Mesele bundan ibaret... Mustafa Kemâl YeşUordu hakkında bü¬ yük bir propaganda yapmakta berdevam. Derken, Ferid Paşa kabinesi düştü yerine Ali Rıza Paşa ka¬ binesi geldi. Mustafa Kemâl, Kerim Paşa ile olan muhaberesin¬ de bunu kendi dirayeti olarak gösteriyor; fakat Ferid esasen Avrupaya gidip yaptığı büyük pot ile kendini bitirmişti. Kabine¬ de iken mülî hareket aleyhine de hiçbir şey yapamamak dirayet¬ sizliğini göstermişti. Yapacak işi, hiç bir yüzü ve ümidi kalma¬ mıştı. Çekilmesi tabiî idi, hem de kabinede Ahmet, Abuk Ferid’in düşmesini zaruri bir hale koymuştu. Nutkunda Mustafa Kemâl, Ferid’i, istemiyor. Namuslu bir kabine istiyor. Hakkı var. Bakalım, şimdi namuslu bir kabine F ; 33 594 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA HUR 595 geldi ne yapacak? Ne yapmalı? Rıza kabinesinin- namusundan şüphe etmek vicdansızlıktır. Mustafa Kemâl kabine ile de tepişecek. Çünkü şahsî hırsı¬ nı tatmin bu yoldadır. Onun vatan meselesiyle alâkası ikinci de¬ recededir. O da hırsına alet olduğu için lâzım. İzmir etrafında bilfiil vatan müdafaası, çarpışmalar oluyor. Kendisi de asker. Derhal oraya koşacağına Erzuruma kadar gidiyor. Hâlâ Sivas'¬ ta hep İstanbul hükümeti ve padişah ile uğraşıyor. Nihayet An¬ kara’ya geldi. Biz de Ankara’ya gittik. Millet Meclisi toplandı. Anadoluda hükümet teşekkül etti de niye bu adam İzmir cephe¬ siyle alâkadar olmadı. Bunu kendi de itiraf ediyor. (Sh. 173); Fakat kabahati Refet’e veriyor. Be adam Refet eğer alçaklık etüvse adamın köküne kırağı mı girdi. Başka birini yollayay¬ dın... Hem de Rafet kötü imiş. Mademaki ilk günden beri söy¬ lüyorsun, mademaki daima fenalığını görüyorsun. Öyle ukde-i hayatiye halinde olan bir yere onu niye yolluyorsun?!... Niha¬ yet Yunanlılar Manisa'ya, Bursa’ya da girdiler. Telâş arttı. Teh¬ like Ankara’ya yaklaştı. Mecliste kıl-û kâl oldu da Mustafa Ke¬ mâl bu cepheyle meşgul olmaya başlamıştır. Nutkunda dercettiği mukabeleyi (Sh. 117) den itibaren) okuyunuz. Bu yeni kabine mevkiye gelir gelmez onunla da kav¬ ga aramakta olduğu görünür. Bu adamlar henüz mevkîye geç¬ mişler. Daha belki sandalyelerine bile oturmadılar. «Cemâli, Re¬ fik Halid’i ilâh... tevkif edin.» diyor. Bu adamlar îngilizlerin pençesi altında bunu nasıl yapsınlar? Yapamazlar. Bunu kendi de biliyor. Fakat kavga çıkaracak... Sonra «Ali Kemâl, ilâh... emsalini meclis açılınca divan-ı âiî’ye verin!» diyor. Pekiyi ama, acelen ne? Bir defa meclis açılsın, o vakit teklif et. Meclis de¬ ğil. henüz intihap başlamadı ayol... Sonra her talebin, her tekli¬ fin. resmî ve gayrı resmî muhaberenin bir âdeti, usulü, bir ne¬ zaketi, bir terbiyesi vardır. Bir şev hüsnüniyetle ve muvaffak olunması, istendiği vakit terbiye dairesinde yazarlar. Tutuyor, gayet.bir emir halinde sadrâzam’a harbiye ve dahiliye nazır¬ larına telgraflar çektiriyor ve çekiyor. Kim olsa buna dayana¬ maz. Bunu zaten Mustafa Kemâl mahsus yapıyor. Kavga çık¬ sın ... • Sadrazam kendisinden Erzurum ve Sivas Kongreleri karar¬ larını istiyor. (Sh. 119) bunun aşağısındaki satırlara da bakılsın. Mustafa Kemâl bununla derhal bu kabinenin de hıyanetine hük¬ mediyor. Bura «Yeni ve Şeytanatkâr tedbir ve iğfal» diyor. Bu nereden çıkar? insaf be yahu! Bunu nereden bildin. Allah mı¬ sın? Diyor ki «Bu mukarreratı bilmese olurlar mı?» Bilmezler ya... Nereden bilsinler, henüz evlerinden Bab-ı Ali’ye gelmişler. Böyle yapacağına gönderiver. Bunda ne mahzur var? Casusluk ederler demek istiyorsan, zaten bilirler ya diyorsun ya!... O halde ne? «Matbuatı Ecnebi sansüründen kurtar» emrini veri¬ yor. Teklif-i mala yutak. Haddin varsa sen onların yerinde ol da kurtar bakayım. Mesele o değil. Kavga arıyor. Onları hâin addedecek; Yahu bu kadarı edepsizliktir. Yine öyle iken Ali Rıza Paşa ne iyi ve ne hazımlı adammış. Mustafa Kemâl’in haklı taleplerini kabul ediyor. (Sh. 119-120) deki cevabı okusun. Gayet vatanperverâne ve haklıdır, intiha¬ bı süratle yapıp milletin mukadderatını, millet meclisinin reyine bırakmak fikrinde. Mustafa Kemâl buna da kızıyor. Etme ayol.. Bu adam milli dâvanın bütün esaslarını, senin tekliflerini ka¬ bul ediyor. Derhal beraber çahşsana. Sen Anadolu’da onlara müzahir bir kuvvet olsana. Hayır... Çünkü sadrazam, Mustafa Kemâl'in millet namına aldığı tavırdan, padişahlık vaziyetinden vazgeçmesini istiyor. Asıl nokta işte bu Mustafa Kemâl bunun t öyl- olacağım tabiî biliyor, daima daha evvel kavgayı çıkar¬ maya haznlanıyoı- ki, bunları keenlemyekün eritsin. Hattâ bu kabiı. c Türkiye’nin itiraz götürmez, en imiktedir adamları olsa ve kerâmetkârane bir darbe ile itilâf devletlerini İstanbul’dan tard ve harpten evvelki bütün hudutlarıyla Türkiye’yi müstakil 596 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 597 yapar bir muahedeyi de imzalatıverseydi. Mustafa Kemâl yitıe onların aleyhinde olacaktır. Yok böyle olmasa ve Türkiye’yi en son haddine irca eder bir surette verecek olsalardı da Mustafa Kemâl’i kendilerine sadrazam yapsalardı, o da tngilizlerin ken¬ disine bir şey yapmıyacaklarma emin olsaydı, onlardan iyi kim¬ se olmazdı ve hemen İstanbul’a giderdi. Mustafa Kemâl artık muhaberelere kendi imzasını atıyor, Sivas’ta uzun münakaşalar ve her taraftan vâki olan itirazlar oluyor. Fakat bunlar onca sıfır. Harbîye Nazırı Cemâl (Küçük Cemâl) in telgrafı da pek yolunda (Sh. 128). Kabine tamamile millî bir kabine. Sözleri o kadar iyi ki, akan sular durur; fakat Mustafa Kemâl durur mu? Cevabında muvafakaten, teşekkürden başka bir şey bulamı¬ yor. Ancak yine bu adamların izzet-i nefsine bir kurşun sıkıyor. «Hükümet, beyannamesini -bize göstermeden neşretmesin.» di¬ yor. Bu olur iş mi? insan teklif etmeye utanır, hem ne lüzum var, küstahlık... Madem ki, her noktada mutabakat var, izzet-i nefislerini, mer’î terbiyeyi düşün; bunu isteme. Bak, fena bir beyanname ise o vakit muhalefet et. Hayır, illâ kavga çıkmalı. Böyle püsküllü belâ azdır. Sh. 131’de İzmir’e tebliğ yaptığmı söylüyor ve bunu şöyle izah ediyor: «İzmir valisinin ne hal ve şart içinde olduğu malû¬ mumuz idi. Tebliğimizi alacağı meşkûk, tatbik edemiyeceği tabiî idi; fakat biz bundan, memleket ile meşgul ve işgal tanımayan bir kuvvet merkezi olduğumuzu düşmanlarımıza da bildirmekte fayda gördük.» Şu son cümleler kadar saçma olur mu? Aferin dâhi?!... Bu telgrafta galiba birşey var. Kendi dercetmemiş, biz de bilmiyoruz. Böyle bir saçma, çocukların bile inanmıyacağı mahiyette bir mazerettir. Sahife 135’de Cemâl Paşa’nın dört maddesini beğenmiyor. Bu zavallılara (Ali Rıza Kabinesine) mahdut fikirli, ebleh, hat¬ tâ mütereddi diyor ve onları hâin yapıyor. Halbuki bu maddeler fevkalâde güzeldir. Muvafıktır. Bunlara dil uzatmak için insan ne derece hayâsız ve şerir olmalıdır... Müteakip sayfalarda te¬ cavüzleri de böyle, haksız, mugalâta, suî tefsir. Güya bu kabi¬ nenin sözleri de Ferid Paşa’nm sözlerinin aynı imiş. Binaenaleyh aynı kabinedir diyor vesselâm. Günahtır. Bu kadarı yapılamaz. Kullandığı sebiikmagzan gibi adî tâbirleri insan okurken sıkılı¬ yor. Cemâl Paşa iyi, pek terbiyeli biri idi. Mustafa Kemâl’in yü¬ zünden menkûb, yas ve keder içinde hem de genç olarak öldü. Malûmatlı, iyi bir kumandan kaydedilmiştir. Sonra böyle dediği kabineyle itilâf da etmiştir. Bunu sh. 138 de kendi de itiraf ediyor. Kendi tabiri veçhile böyle alçaklar ile itilâf edilir mi? Ne çare mecbur edilmiştir. Şimdi fırsat gözlüyor. Bunların bütün hülâsası şudur. Ali Rıza hükümetinin istediği sa¬ de .Mustafa Kemâl’in İstanbul’a yardım etmesi, bir padişah gibi her işe karışmaması, gayrimeşru işler yapmaması; Mustafa Ke¬ mâl’in ise istediği kendisinin merci-i âm ve has olup kabinenin dahi kendisinden emr alması. İki taraf taassubunda musir. Bu¬ radan kıyamet yine kopacak. Kendisine nasihat ediliyor. İstan¬ bul’dan izzet Paşa da «etme, gitme! Yola gel!» diye yazıyor. Sahife 140’da Ali Rıza Paşa’yı, Makedonya’yı vermekle ta¬ yip ediyor; fakat Mustafa Kemâl, sen de o harpte idin. Onu söy¬ lesene... Sonra sen de koca Suriye’yi verdin. Eğer birinci kaba¬ hat ise, ikinci de kabahattir; Yok ikinci kabahat değilse, birinci de değildir. Hele sen îsmet’le beraber Eskişehir’de hiç yoktan yere Yunanlılara mütefevvik ve arslan gibi bir orduyu mağlûp ettirip kaçtın. Ankara’dan da kaçıverdin. Millet meclisini ayak¬ landırıp arkama alıp seni kaçmaktan ben menettim. Evet, zafe¬ rin de var; fakat bunlar da var. İstanbul’da hükümet artık, Mustafa Kemal’in iz’açlarından tamamiyle bizar. Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı bizzat görüşmek üzere Amasya’ya yolluyor. 18 Teşrinievvel 1335’de Salih, Mus¬ tafa Kemâl, Rauf, Bekir Sâmi Amasya’da buluşuyorlar. Sahife 145 - 149, bu müzakereye aittir. Bunlar arasında rHey'et-î Teır.süiye.> nin intihaba rnüdahele etraiycceğini söy¬ lüyor. iıünop intihabını evvelce yazdık, işi ayna gibi gösterir, İte¬ le şurası şcn'ı ki, eşkiya ile şehir bile basarak intihaba müdaha¬ le etmiştir. Her yerde buna benzer şeyler olmuştur. Hcyet-i Tern- siliye değil, bizzat Mustafa Kemâl şahsî düşünceler ile intihaba en fena şekilde müdahale etmiştir Nitekim Sah. 170’deki Cemdi Paşa’mn şikâyeti de bunun derecesini göstermektedir. Bununla beraber Mustafa. Kemâl şiddetli müdahalesine rağmen, istediri- ni ancak yüzde 20 miktarını intihab ettirebilmiştir. Buna verdiği cevapta İstanbul’daki fırkaları «Politikacıları millet istemiyor, r^enai sinesindeki öz vatandaşları meb’us yapıyor,» diyerek tah¬ kir ediyor. Yavuzdur!... Burada sıkışınca müdafaa olarak kul¬ landığı şu prensibi sonra aleyhtar olarak tepeleyen bu adamdır. Delili : İkinci gurubun her vilâyetin kendi ahalisinden mebus yapması için verdiği kanun lâyihasını büyük gayretler sarfede- rek hakaretlerle reddeden kendisidir. Zabıtnamelerdeki bu mü¬ zakerelere bakılsın. Mustafa Kemâl Amasya’da iken Şeyh Receb başta olarak £İvas ahalisi ayaklanıyor. Mustafa Kemâl’i istemiyorlar. Receb devrin asır kadar evvel yaşamış büyük bir hürmet ve nüfuz ka¬ zanmış Sivaslı Akşemseddin adındaki Şeyhin sülâlesindendir, Mustafa Kemâl bunu millî harekete isyan diye gösteriyor. Hal¬ buki sırf şahsı aleyhinedir. Halkın vaki isyanlarının bir kısmı sırf bu adamın yolsuzluk, ayyaşlık ve fuhuşlarından dolayı ol¬ muştur. Bu aralık Adapazarı tarafında millî hareket aleyhine hürriyet ve itilâf nigehban cemiyeti (zabitlerden mürekkep) ve Sait Molla tarafından kuvvetler teşkiline başlanmıştır. GümiU- cmeli İsmail de Bursa’da vali olarak bu tarzda faaliyet yapıyor. Anzavur adındaki bir Çerkeş Bandırma cihetlerinde miise-Hah faaliyete geçiyor. kmbul’dan Said Molla Ing: Papazı -"Fru,> ile beraber üz Muhipler Cemiyeti namına Anadolu’da mîllî hareket alev- Dr, RIZA NUR 599 İline bir kıyam çıkarmak için gayret ve teşkilâtta. Bunlar bil¬ hassa hıristiyanlara bir şey yaptırıp bütün cihana, millî teşekkü¬ lün hıristiyanları katliâm ettiğini yaymak, müdahale vücuda ge¬ tirmek gayesini güdüyorlar. Kocaeli mıntıkası Yahya Kaptan, Küçük Arsian, Kara arslan, Sâdık, çeteleri adında bir takım çe¬ teler ile kaynıyor. Bunlar kimi Arnavut, kimi Lâz ve Gürcü, ki¬ mi Abaza ve Çerkeş; köy basıyorlar. Adam kesiyorlar, dağa kal¬ dırıp fidye alıyorlar. Yol kesiyorlar. Yolcu soyuyorlar. Kimi ve sözde hepsi millî kuvvete taraftar. Kâh birbirini vuruyorlar, bir kanlı curcunadır gidiyor. Bunlar Kartal’ın Paşa köyüne kadar geliyorlar. Yahya vaktiyle Sinop’ta bektaşi babası Ahmed Ba- ba’yı soymak için öldüren adamdı. Pek şerirdir, binbir cinayeti vardır. Ali Rıza Paşa kabinesi ile Mustafa Kemâl arasındaki didiş¬ me devam ediyor. Arada muhabereler oluyor. Bu muhabereler Harbiye nazırı Cemâl Paşa vasıtasiyledir. Kabine «iki hükümet olduğu manzarasından, Mustafa Kemâl’in bir hükümet gibi res¬ mî ecnebi mümessillerine tebligat yapmasından, hükümeti din¬ lememesinden, çetelerin Anadolu’da soygunculuk yapmasından» şikâyet ediyor. Bunlar tamamiyle doğrudur. Mustafa Kemâl (Eh. 188) tekzib ediyor. Ama yalan söylüyor. Mustafa Kemâl’d kabineyi bir takım müfsidleri tevkif etmemekle, rehavetle, hatt Ferid kabinesi tarzında yürüyerek hâin olmakla itham ediyor. İki evvelki itham doğru; fakat işgal altında bunları yapamıya- cağı da aşikâr. Son itham tamamiyle haksız ve tezvirdir. Çete¬ le:, in soygunculuğu doğru ama, o vakit buna karşı bir şey yap¬ mak. da mümkün değil. Burada dikkate şayan bir şey daha var: Bu çeteler hemen umumiyetle Türk değil, Türk vatanının da asayişini bozan daima bu ecnebi unsurlardır. Sh. İ91-2C5 Yahya Kaptan meselesine tahsis edilmiştir. Bu kadar âdı, mazisi katil ve cinayetle dolu bir şakiye bu kadar büyük sahife tahsis etmesindeki hikmeti anlamak güç değil; İm Cl> 600 HAYAT, ve HATIRATIM Dr. F,I3A NUR 601 tanbul hükümetini, İstanbul’daki millî arkadaşları (Vasıf, Rauf ilâh...) çürütmek için, teslim olduktan sonra Öldürüldüğünü te¬ essürle yazıyor. Mustafa Kemâl, Mebus Ali Şükrü cinayetini yap¬ tı. Sonunda da teslim olan Topal Osman’ı 8-10 arkadaşıyla öl¬ dürttü. Buna ne diyecek?!... Buna ne diyecek, bizzat Mustafa Kemâl, Yahya Kaptan için (Sh. 205) «Takibat-ı Kanuniyeyi kail olan hükümetin bizzat ele almış olması, cinayet faillerinin meydana çıkmayacağına delil değü miydi?» diyor. Kendi yaptı¬ ğı işleri ne güzel bilir... Birçok misallerinden başka Ali Şükrü- Topal Osman meselesinde de böyle yapmıştır; fakat aynı satır¬ da; — fakat efendiler, zajnan her şeyin, her hakikatin, tarihin samimi sinesinde mütalâasını zamindir. — diyor. Evet bu bir ha¬ kikat, lâkin bunu birçok masum kaniyle al kızıla boyalı, kendi eliyle bizzat yazıyor, insan ne müthiş bir şaki, tarih hırsızı ve hayasız olmalı ki, bu cümleyi yazmağa eli varsın. Onu temiz el¬ ler yazabilir. Evet, seni de, cinayetlerini de işte zaman geldi, ben yazıyorum; bir gün yine zamanı gelecek, herkes okuyacak, daha nice kimseler de yazacaktır. Aynı sahifede Yahya'nın haremi Mustafa Kemal’e tazallüm telgrafı çekmiş. Nutkunda bu telgraf mevcut, nitekim Topal Os¬ man’ın haremi de Gıresundan bana bir telgraf çekmişti. Birinci kadın kaatillerin cezalandırılmasını istiyor, ikinci kadın bunu İstemekten korkmuş, yalnız kocasının cenazesinin olsun, Gire¬ sun’a götürülmek üzere verilmesini istiyor. Mebus intihabatmda büyük rezaletler yaptı. Mustafa Kemâl bu rezaletlerini nutkunda «Arzu-yu millîye muvafık mebus yap¬ mak maksadiyle» diye örtmek istiyor, pir milleti kendi arzusu¬ na muvafık mebus intihab et diye tehdit, katil ile ve eşkiyalarla basarak tezyif etmek mazeret kabul eder mi? Madem öyle, mil¬ leti kendi reyine bırak, istediğini, intihab etsin. Hem, sen millî arzu namına ne hakla ve ne sıfatla söylersin? Onu ne bilirsin ; Halk kendi yurdundan bildiğini mebus yapsın, bırak... Neticeyi görelim. Mebuslar intihab olurdu. îstanbulda toplanacak artık işlerin merkezi garbi Anadolu, İstanbul’a' geçmektedir. Zaten Yunan işgali ve orada çetelerin teşekkül ve faaliyeti ile İzmit’ten itiba¬ ren Eskişehir ve Uşak’a kadar olan hattın garbı pek mühimdi. Mustafa Kemâl Sivasta duramıyor. Ankara’ya gelecek. Bilhassa İstanbul’daki Meclise reis olmak sevdasında, İstanbul’a kadar gidecek. Bunu bilen Kâzım Karabekir ve emsali, Sivastan hare¬ ketini istemiyorlar. O dinlemiyor. Fakat yakalanır diye de kor¬ kuyor. Ali Fuad’ın himayesi vaadini bir daha alarak gidiyor. Bu¬ nu da alâkadarlardan dinlemek lâzımdı. Karabekir, Ali Fuat, Kara Vasıf, Rauf, Rafet ve emsalinin de hatıratlarını yazmaları tarih için lâzım ve onlara zarurî bir vazifedir. Mustafa Kemâl Ankara'ya geliyor, ilk iş olarak Mebusları bir müzakere için An¬ kara’ya davet ediyor, ihtimal hepsini cebren orada alıkoymak fikri idi; fikrini bu surette kuvveden fiile koyacaktı. Buna dair bir şey tereşşuh etmedi, işitmedim. İstanbul hükümeti bundan pek korktu. Mustafa Kemâl’in kendine göre İstanbul’a gidecek mebusların masuniyetine müteallik tedbirlerin temini maksadiy¬ le Ankara’ya davet etmiştir. (Sh. 213); fakat bu saçma bir şey, Ankara’da İstanbul’daki mebusun şahsî masuniyeti için bir ted¬ bir almak memkün müdür? Nitekim olmamıştır. Neyse mebus¬ ların bir çoğu gitmedi. İstanbul’a toplandılar. Gidenler 20 - 30 kişiden ibarettir. Sh. 212, ilâh... Mustafa Kemâl bunu yanıp yı¬ kılıyor. înitihabı sırf kendi eseri, himmeti sayıyor. Hiç doğru değil. Ona göre her iyi şey onundur. Onun bu satırlarına uzun cevaplar vermek lâzımdır. Fakat eserimizin hacmini büyültmek, sonra tabını müşkil kılmak korkusuyla pek kısa geçiyoruz. «Me¬ buslar kendi liderleriyle görüşmeli değil midir?» diyor. Artık Artık kendini lider yapıyor. Evet, doğru amma, sana emniyeti olan, teveccühü olan kaç mebus var. Benim bildiğime göre, beş tane yoktur. Hattâ Rauf, Vasıf gibi arkadaşın olan mebuslar bile senden en çok korkan ve hiçbir sözüne itimad edemiyen kim¬ selerdir. Mebuslar İstanbul'da toplandı. Şimdi Meclis açılacak. Bu esnada Bayburt'ta bir vaka oldu. Buna «Hart meselesi» derler. Hart Bayburt’a dört saatlik mesafede bir köydür. Şeyh Eşref adında biri şlilik propagandasına başlamış ahali kızmış, hüküme¬ te müracaat etmişler. Hükümet eiîı kişilik bir kuvvet gönder¬ mişti. Şevli bu kuvvetin silâhlarım almış, kendine mehdi ünvam- nı verip etrafa beyannameler göndermiş. Siyasî değil iken me¬ sele siyasî olmaya başlamış. Kaymakam Halit (Paşa), Binbaşı Zihni, bir kuvvetle gitmişler, Şeyh müridleriyie beraber müda¬ faa tertibi almış, herkese kendisine kurşun işlemez itikadını ver¬ miş imiş, fakat müsademe olmuş, sonra şeyh kurşunla ölmüş, müridleri de dağılmış, Bu vakıada taburiyle binbaşı Zihni Bey bulunmuştur ki, vak’ayı ondan dinledim. Bu Zihni Bey, Erzurum Mebusu, sonra Bitlis Valisi olan zattır. Sh. 216-222’deki yazılar, Cemâl’in harbiye nezareti yaveri Salih (şimdi Salih Paşa ve Fevzi Paşa’nm damadı) gönderdiği muhaberattır. Bunlar bilhassa işgal kuvvetleri kumandanlarının ve komiserlerinin hükümete verdiği müşterek takrir gösteriyor ki, İstanbul hükümeti pençe altında ve fena sıkıştırılmaktadır. Mustafa Kemâl bunlara yardım edecek yerde o da sıkıştırıyor. Cemâl Paşa’nm Anadolu’ya tayin ettiği Ahmet Fevzi, Nureddin Faşa’iarı kötüdür diye almıyor. Ahmet Fevzi’yi bilmem; fakat aylardan soıua Anadolu’ya geçen Nurettin’i kendisi bizzat kabul edip Sivas’a tayin etmiş. Nurettin Sivas’ta millî kıyama büyük hizmetler etmiştir. O adam o esnada bir düziye fırkralar yapıp talim edin, harp cephesine yetiştirmiştir ki, büyük hizmet ol¬ muştur. Sonra da İzmir’e yürüyecek olan orduda ikinci Ordu Kumandanı tayin etmiştir. Pekiyi, böyle der de yine onu Cemâl Faşa gönderdiği vakit istememiştir!,,. Bunlardan hükümet, Cemâl’in ecnebi kuvvetlerinin arzuları¬ nı yapım açlıkları mümkün mertebe ve red ve tağvik etmiş olduk¬ ları görünmektedir. Bu da onların vatanperverliklerini, hizmet¬ lerini vazıhan gösteriyor. Bunlar Mustafa Kemâl’in bu hallerine Dr. HIZA MT; bakıp kızmayarak Anadolu’ya harıi harıl cephane göndermişler* di:. Kele İstanbul'daki İşgal Kuvvetleri Kumandan ve mümes¬ silleri bilhassa Cemâl'in aleyh indedir'er. Bunlar hakkında Mas* İM a Kemâl’in söylediklerinin yaptığı ınütaiâ alarm haksız ve in¬ safsız şeyler ve nıügalâ talar olduğunu sade tu göstermeye kâfi¬ dir. Bilâkis Cemâl’: takdir etmek lâzımdı. Sh. 220‘de sonlarına doğru «Şayan-ı teşekkürdür ki, kabine •kuvva-yı millîyeye karşı âciz olduğunu ecnebi komiserlerine söy- liyebİ‘miştir» diyor. I'akat bu kuvva-yı milliye şerefi Mustafa Kemâl'e ait değildir. Hâlâ Mustafa Kemâl cepheyle meşgul değil¬ dir. Oradaki kuvvetler efeler ile birkaç hamiyetli zabitin asker¬ leriyle bunlar arasına karışmalarından mürekkep binefsihi bir kuvvettir. Ancak bizimle beraber Meclis açıldıktan sonra Anka¬ ra’da aylar geçecek de meclis.bu cephe ile meşgul olabilecektir. AnkaralIların kendisini büyük istikbal ile karşıladıklarım birkaç defa söylüyor. Bu ahali ne Mustafa Kemâl’i, ne de bizi asla istememişlerdir. Hattâ yıllar ile bu ahali mebuslar ve millî hareket ile temas bile etmemişlerdir. Bunun içinde bulunduk. Bu kadar yalanı söylemek güçtür. Sh. 223’ü Ankara’ya gele:: mebuslara verdiği ders ve nasi¬ hatlere tahsis etmiş, bunlar symmetiedarik şeylerdir, Olmamış- -*"• Sir.Vı.,' çalım satıyor. Mebuslarda onu d öndü re ciöndüre oku¬ nacak neticeleri vardır. Simdi ne ise Mustafa Kemâl’in ağızdan celma toplar gibi kulaktan kayma birkaç basit malumatı var: aut v,vaÂH hiçbir şey bilmiyordu. Nitekim bunları sırası yel- cıkçe soyhyeeegiz. Bizler ile bir meselece hususî müzakere eder, kapp, topladığı şeyleri âleme, lr,f.â bize de satardı. Bu işler:, nutukıan bile beyledir. Söyliyeeeği bir nutku yazmak için bir iki ay uğraşır. 1.0-30 kişiye birşey sezdi! meks izin mubah eşeler açar, oularm fikirlerini toplar. Yazarda Sh. 224‘de Rauf, Vâsıf ve emsaline cahil, habis, ilâh... ha¬ karetleri savuruyor. Çünkü niçin İstanbul’da mecliste «Mûda- taa-i Hukuk Cemiyeti» kuruldu adıyla fıkra yapmayıp da Fe- 604 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 605 lâh-ı Vatan diye tahkir ediyor. Aman anlayamayan oluverir di¬ ye altına not olarak bililtizam «şeddeli yazmıştır.» Sonra bunun la şeddeli şek de demek istiyor, galiba. iyi... Yaman garezgâr. Bu adamın hırsı ve hıncı o kadar müthiştir ki, bin yıl yaşasa, bin yıl sonra da bunu yapmaktan men-i nefs edemez. Yine bu gurub baldırı çıplak olsun, pekâlâ hizmete çalışıyordu. Esasen benim fikrimce fırkaya lüzum yoktu. Ne adla olursa olsun, lü¬ zumlu değil, hattâ muzırdı. Meclis yekpare vücut kalsın? Niye tefrika çıkarıyorsunuz. Çünkü, şükür ki, bu meclis vatan mese¬ lelerinde bir kitle olmuş, başka fırka teşkil etmek, veya vatanî yoldan ayrılmak gibi şeyleri asla hatırına getirmemiştir. Nihayet işgal kuvvetleri Cemâl Paşa ile Cevat Paşa’nın mil¬ lî kıyama yardım etmeleri cihetle istifalarını taleb ediyor. Ve zarurî istifa ediyorlar. Bu hal bu iki zatın vatanperver olduğu¬ nun kat’î şahididir. Halbuki Mustafa Kemâl’ce Cemâl âdeta h⬠indir. Bu nutkunda da muttasıl onunla meşguldür. Onu kötüle¬ mek için yaprak kımıldaması görse aleyhine delil olarak alıyor. Pekiyi! Cemâl millî kıyam aleyhinde hâindir de niye düşmanlar azlini istediler? Sonra niye bizzat Mustafa Kemâl, Cemâl’i me¬ bus yaptı? İşte iki muamma! İşte Mustafa Kemâl’in cürmümeş- hut halindeki tezatları... Muamma değil! Mesele basit. Cemâl’in kabahati Mustafa Kemâl’e kul köle olmaması. Kabineye tahak¬ küm ve tasallutuna alet olmak değil, hattâ mani olmak istemesi. Bundan zavallı hâinliğe kadar götürülmüştü. Mebus oldu, bu se¬ fer kul köle olur zannetmişti. Yine olmadı. Cemâl az kaldı canını kaybediyordu, ikinci meclise mebus yapılmadı. Hayatta kaldığı¬ na bakıp bir yesin bir şükretsin, diyeceğim. Fakat bu adam ke¬ der içinde ve inzivada öldü. Bu adama acırım. Vatanperverliğin¬ den malûmatından istifade edilmedi. Onu heder etti... Burada bir şey vardır: Cevad’a niye hücum etmiyor da Cemâl’e hücum ediyor? Bunun cevabı da kolay? Cevad mutî çıktı. Maateessüf Ankara’ya geldikten sonra Mustafa Kemâl ne emretti ise öyle yaptı. Yapmayaydı göreydiniz. Zavallı Cemâl iki ateş arasında, istifa ediyor. îngilizlerin pençesi altında, korku içinde Mustafa Kemâl ona yani Harbiye nâzırma emirler veriyor. Bunu nutkun¬ da da görüyoruz: «Cemâl Paşa’ya şu emirleri verdim» diyor. (Sh. 227). Halbuki Mustafa Kemâl bütün memuriyet ve mevki¬ lerden muarra basit bir insan halinde, bir yeni General ve Harbi¬ ye Nazırı ona mı yansın, buna mı yansın ?!... Hem de ne emir - «Vazifenizden çekilmek suretiyle îngilizlerin talebine iktifa et¬ meniz öyle vahim bir vaziyet husule getirir ki... Siz cebren vaz- feden ayırmaları... Tedabir-i seria alınmış...» insan bunu oku¬ yunca Mustafa Kemâl’in deli, yahut müthiş bir düşüncesiz ve kasıtlı olduğuna hükmetmekten başka çare bulamaz. Be adanı, tedâbir-i seria aldığın nedir? Bu ne martaval? Ne yapabilirsin? Kendi de bilir bir şey yapamaz. Aldığı tedabırde yoktur ve ola¬ maz. Atıyor. Maksadı şudur, Cemâl’i cebren alıp Maltaya götür¬ sünler ; bir rakip ortadan kalksın. Mesele bu kadar şahsî ve âdi¬ dir. Mustafa Kemâl’in tedbiri Sadrâzam’a, bir tehdit ve itham telgrafı çekmekten ibarettir. (Sh. 228) bunda da yine hükümeti millete karşı ve bir yeni taahhüdü ifa etmemekle itham var. Ve hükümeti mes’ul tutuyor. Zavallı Ali Rıza Paşa da ne yapsın? Ölür müsün. Öldürür müsün dedikleri işte budur. Bu telgraftan vazvıkan anlaşılan şudur: Hükümet mukavemet etsin. İngilizler bütün hükümeti yakalayıp Maltaya götürsün. Anadolu’da Mus¬ tafa Kemâl hükümet yerine geçsin. Halbuki ingilizler öyle de yapsalar. Yine yerlerine başkası hem de Ferid gibi beterini kor¬ lardı. Bu telgrafın son cümlesi pek mühimdir: «îstiklâl-i Millî uğ¬ runda mücahede-i millîye ve diniye ilân etmek...» Bu adam bununla dinin böyle zamanlarda işe yarayacağmı söylüyor demektir. Sonra dini baltalamıştır. Asıl cehalet, hıya¬ net işte budur. Bir gün yine din lâzım olursa ne yapacağız aca¬ ba... Bu nokta çok mühimdir. Sadrazamın müteakip telgrafı da dikkate şayandır. Okun- 606 HAYAT ve HATIRATIM sun. f aa. 230). Mustafa Kemal’in ona verdiği cevap yine aykı- ncnr. V; bu telgrafında «Mcclis-i Mebusan filhakika toplan.r ve ifâyı vazifeye başlarsa hükümete hiçbir şey için mıimc a ut t.- 1 miyec.'finiz tabiidir.» Yani arlık size müdahele etmeyiz, tuyoı. Bakalım edecek mi, etmeyecek mi? Edecek. Şimdi bu iki istifaya karşı tedbir olarak Meclisin Anadoluya çekilmelini, hükümeti alenen' Iskat etmesini teklif ediyor. Kep teklifi mâ lâ yutak. Bu esnalarda İngiliz ordusu kumandanı General «Milne-y Yunanlıların İzmir’de işgal ettikleri araziye bir hudut yapmış, bu hududa bizim millî kuvvetlerin tecavüzünü men’e çalışmıştır. Bu hu Kıt «Milne Hattı» adıyla meşhur olmuştur. Derken ve bu¬ na rağmen Yunanlılar Salihli istikametinde bir taarruz yapmış¬ lardır. Artık İstanbulda meclis toplanıyor. Mustafa Kemâl «İlle beni Reis yapacaksınız» diyor, insanın kendisi için rütbe ve mev¬ ki istemesi ayıp sayılır. Böyle bir hal hırsa delildir. Onun âdeti, kendi ister, meselâ sonra Gazi Unvanını, müşirliği, Başkuman¬ danlığı, milyonlarla lira nakdi mükâfatı ilâh... Hep bizzat ken¬ di istemiştir. Demek bu adam şalisi hırsı için çalışıyor. Sonra da bunları '-vatan müdafii için lüzumlu gördüğünden istiyorum» cil¬ vem. Amma bu lüzum neden? İzah edilemez. Nitekim Meclis Re- kliği için «.Ben Meclis Reisi intıhab olunmayı, bazı fevâidiue bi¬ naen, lüzumlu bir tedbir telâkki etmiş ve ieabeden zevata nokea-ı nazarımı bildirmiştim. «(Sh. 234) diyor. Bir yerde Meclis dağo- hnca reis sıfatiyle Anadolu’da toplamak için diyorsa da bu son¬ radan akıl edip yazdığı şevdir. Bütün vukuat olup bittikten son¬ ra vakaların sonraki bazı kısımlarına istinad ederek mütalâa yü¬ rütmek ve onları lehine kullanmak pek kolaydır. Mustafa .Ke¬ mâl’in yaptığı budur. Halbuki o vakit teakkul edemediği şüphe¬ sizdir. Meselâ İstanbul’daki Meclis basılınca onu kapatan berim, muvakkat bir tatil yaptım. Ya tam bir fesih kararı verseydi:: kimi çağırıp nasbi meclisi toplayacaktı! Çünkü reislik sıfatı kal- Dr. RIZA HUR Ğ07 mezon. Zaten böyle olduğu halde bıie İstanbul Meclisinden An- Irm a Meclisine gelen mebusların adedi takriben kırk’ı geçme¬ miştir. Mustafa Kemâl, Meclis basılınca her şehirden beşer kişi oıarak intihabı gayri meşrû, kısmen sokaktan toplama mebus¬ lar getirtmiştir. Demek ki, Meclis Reisi sıfatıyla meclisi Anka¬ ra ya çağırabilmek için reislik istedim demesi sonradan akıl edil¬ miş bir tertibden, Özürden ibarettir. ' Riyasete intihabının lüzumu sebebinin biri de «Kuva-yı Milliye’nin millet tarafından kabul edildiğini teyid etmek» dir, diyor. Buna hacet var mıydı? Bu sözüne göre mllet kendisini ve teşkilâtını kabul etmiyordu. Dâvası, icraatı, demek bütün fuzu¬ lî, gayrı meşrû ve tahakkümden ibaretti. Halbuki buna lüzum yoktu. Halkın çoğu bu dâvayı kabul ediyordu. Nutkunda reis olmak için İzmit’e kadar gittiği, Adnan ve Rauf’un kendisini İstanbul’a gelmemeye, reislik istememeye ik¬ na için İzmit’e geldiklerini itiraf etmeye mecbur olmuş, lâkin bu babtaki mükâleme, muhabereleri yazmamıştır. Bunları da bu¬ gün alâkadarların kalemlerinden öğrenmek lâzımdır. Halbuki reis olacak ve İstanbul’a gelecekti. îııgilizler onu yakal ayacak - E. Mesele böyle basittir. Rauf ve Adnan ona bunu söyîiyerek vazgeçmişler. İstanbul’da Meclis toplandı. Reşat Hikmet reis, Hüseyin Kâzım ve Abdülâziz, Mecdî Reis vekilleıi iııtihab olundular. Şimdi Mustafa Kemâl’e bir hücum hedefi daha çıktı. Bu da Meclisi Mebusanda kendisini reis intıhab etmediler ya! Onlara da düşman oaIu. Hanı meclis açılınca hiçbir şeye karışmayacak¬ tı!... Artık mebuslara türlü şeyler ezcümle «Ubudiyet ikbâl, ha- sed, vehim, ilâh...» ahlâksızlıklar veriyor. (Sh. 235). Mecliste tefrika çıkarmak için ekalliyet halinde bile bir fırka yapılması¬ nı. emrediyor. Hükümeti düşürün diyor (aynı sahife) hepsi de kötü. Hele fırka çıkarmak hepsinden beter. Asıl budur ki, va¬ tana hiyanettir. Zararı yok. Onun için lâzım olan bunlar. Me- 608 609 HAYAT ve HATIRATIM buslar. meclis kendi şahsî emeline hizmet etmiyor ya. Mahvolma- lılardır. Ali Rıza kabinesi mecliste beyannamesini okuyup itimad aldı. Cemal Paşanın yerine Fevzi Paşa Harbiye Nazırı yapıldı. Kabine bütün vilâyetlere bir tamim yazdı. Bu tamim nutkunda sh. 236 dadır. Bunu Mustafa Kemal hayasızlıkla târif ediyor. Halbuki gayet haklı, makul bir tamimdir. Bunu heyeti temsili* yeye darbe sayıyor. Milletin vahdetini bozmak diye tavsif edi¬ yor. Halbuki hiç değildir. Yalnız kendi şahsî tahakküm ve ta- gallübiine karşıdır. Hem Meclis var iken bundan doğru ve meş¬ ru birşey olur mu? «Hükümet Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Aymtabdaki çarpışmalardan asla mütehassis görünmüyordu.» diyor. İnsaf et, yahu, Sen mütehassis mi idin? Buralar ile meş¬ gul mu idin? Bütün meşgalen İstanbul Meclisine Reis olmak. İs¬ tanbul hükümetini avucuna almak gibi şahsî hırsmı tatmin idi. Bu esnada millet İzmirde Yunanlılar ile çarpışıyordu. Adanaya Fransızlar gelmiş, millet kıyam etmiş, onlar da Fransızlar ile çarpışıyordu. Maraş, Urfa ve Aymtap evvelce, İr.gilizler tarafın¬ dan işgal olunmuştu. Sonra buraları İngİlizler, Fransızlara bı¬ rakmışlardı, Fransızlar Adana’da olduğu gibi buralarda da Er- menileri silâhlandırmışlar. Onlar da Türklere türlü zulüm ve katliâmlar yapıyorlardı. Millet bu sebeplerden buralarda ayak¬ lanıp Fransızlar ve Ermenilerle çarpışıyordu. İstanbul’da Fran¬ sız (40.000), Ingiliz (35.000), İtalyan (4.000), Yunan (2.000) olmak üzere (81.000) kişilik bir işgâl kuvveti vardı. Rumlar ve Ermeniler İngiliz ve Fransız hizmetinde. Türkleri ateş içinde yakıyorlardı. İstanbul Hükümeti kımıldayamaz bir halde idi, Sh. 237 okunurken Mustafa Kemâl’in «Cemiyetimiz Mec- lis-i Mebusanı açmağa muvaffak oldu» cümlesiyle Sh. 238 deki «Kuvva-yı Millîyenin işgal mmtakalarmda açtığı muharebeler» cümleleri dikkate şayandır. Birinci kizb-i malız, ikinci ise bu cep¬ heleri kendi teşkil etmiş gibi cümleyi ustalıklı yazmış. «Bunun da hakikati bütün bu cephelerin binefsini mület tarafından ya¬ Dr. RIZA NUR pıldığı ve kendisinin on paralık medhali olmadığıdır. Sh. 241 de «Hükümetin meclisi millideki gurupa karşı bir vaz’ı tehdid al¬ ması» diyor ki aslâ böyle birşey olmamıştır. Yalan uyduruyor. Bu gurubun aleyhinde vaziyet alan Mustafa Kemâl’in kendisidir. Nutkunda mevcut. Nutku işte böyle birbirini nakzeden yalan¬ larla dolu. Bu esnada büyük bir kahramanlık nümûnesi olmuştur. Biz¬ zat bulunsaydım bu menkabeyi en ufak tafsilâtına kadar yaz¬ mağı kendime şeref sayardım: Köprülülü Hamdı adında bir fe¬ dakâr Çanakkale boğazmdan Rumeli yakasına geçer, telgrafı keser. «Akbaş» da bulunan cephane deposunu zapteder. Muha¬ fızı olan Fransız askerlerini esir eder. Bütün silâhı ve cephane¬ den geçirebildiğini kayıklar ile Anadolu yakasına geçirir. İşgal kuvvetleri bu silâh ve cephaneyi Varangel ordusuna vermek is¬ tiyorlardı. Bunlar esasen Türkiyenin idi. Tam bu esnada An- zavur kuvvetlenmiş, Bigada millî kuvvet ile çarpışıp onu mağ¬ lûp etmişti. Yine bu esnada Yunanlılar İzmirde taarruz hazırlıklarmda- lar. Yunanistandan asker, silâh ve mühimmat getiriyorlar. Bu¬ nu haber alan İstanbul Hükümeti telâşta. îstanbulun Harbiye Nazırı kabinenin tensibi ile İzmir’de orduları seferber ederek. Muntazam bir müdafaa teşkilini lüzumlu görüyor ve bunu İs¬ met (İsmet Paşa) vasıtasiyle Mustafa Kemâl’e şifre ile haber veriyor. Nutkunda Mustafa Kemâl bu şerefi kabineden nezredip Fevzi (Müşir Fevzi) ye veriyor. İşgal Kuvvetleri hükümete bir nota verip, çetelerin daha geriye alınmasını tebliğ ediyorlar. Hükümet bu teklifi yapamayacağım bildiriyor. Demekki, pek hamiyyetlidir. Mustafa Kemâl neyse bari bir defa bunlara ha¬ miyet verse be. Bunu da «bizzarure» kaydiyle kabili icra olma¬ dığı cevabını vermiştir, diyor. Olmaz, adam... Bunlar hep Yunanlıların İzmirde işgal mintakalarzm geniş¬ letmek için İtilâf Devletlerinin yaptıkları hazırhklar ve Yu- F : 39 610 HAYAT ve HATIRATIM nanistana yardımlarıdır. Nitekim 3 Mart 1336 da Yunanılar ta¬ arruz edip bir takım yerleri daha işgal etmişlerdir. Bu müşkilât içinde Ali Hıza Paşa istifa etti. Reşat Hikmet öldü, yerine Celâl Arif reis oldu. Salih Paşa.kabine teşkil etti. Kabinede eski azanın çoğunu ibka etti. İngilizler Tıirk Ocağını basıp binayı eşyasıyla bera¬ ber aldılar. Ocak bir başka binaya geçti. Onu da işgal edip Oca¬ ğı sokağa atlılar. Nihayet 16 Mart 1336 da îstanbulu resmen askerî işgal al¬ tına aldılar. O günü sabahleyin erken İngiliz askeri Şehzadeba- şmdaki Mızıka Karakolunu bastı. Yatakta bulunan askerleri süngülediler. Neden sonra askerimiz müdafaada bulunmağa baş¬ lamış ise de altı şehid ve onbeş mecruhumuzla iş bitmiştir. Har¬ biye Binası, telgraf merkezleri işgal edilmiş, münakalâtını kes¬ mişlerdir. O günü îstanbıılda bir yerden hir yere gitmek müm¬ kün olamadı. Meclisi basıp Kara Vasıf, Rauf’u tevkif ettiler.. Bunları Maltaya yolladılar, İngilizler işgali bir beyanname ile de ilân ettiler. Bundaki gayeleri îstanbulu Türkiye’ye bıraktık¬ larını bildirerek iğfal, ve en büyük maksadları ise iğfalleri, ile Anadolu mukavemetini yaptırmamak idi. Işı,e uzun zamandır, İstp.nbulda bir mevkiyc geçmek, son¬ ra Anndohıya sürülmek, oraya gelince miilî hareketi kullanarak Istanbuıda bir baş olmak; o da olamayınca meclisi Ar-karada toplayarak baş olup devleti eline almak isteyen Mustafa Ke¬ mal in bu darbe şimdi ekmeğine yağ sürmüş oldu. Artık istedi ği kudret helvası gibi ayağına düştü. Vatanperverler zaruri Aım- dc-Iuya vıgıhp Mustafa Kemâl’in riyasetini kabul edeceklerdi; Vatanperverler' akın akın Anadoluya geçmeye başladılar. Muş tafa Kemal artık her tarafa, Avrupa ve Amerikava da beyan¬ nameler neşrediyor. Anadolu ve İstanbul arasında kesilmiş mu¬ habere vc münakale tabiatiyle büsbütün kesilmiştir. Bunun için bazı şimendifer köprülerini de attırmıştır. Derhal her sancak¬ Dr. RIZA YUR 611 tan beş mebus intihabını ve tu suretle seiâhiyet-i fevkalâdeyi haiz bir meclisin toplanmasını her tarafa yazmıştır. Bu intihap- da, intihap usulü ve kanun harici idi; fakat yapmıştır. Buna da zaruret elbet hak verir. Doğruya söylemelidir. Ben İstanbul Meclisini muvakkaten tatil ettirdim. Bu tak- rüim Avrupa dillerine tercüme edilerek her tarafa verildi. Za¬ bıtname Mart 1336 Bizi de Salih Paşa kabinesi Ankaraya yolladı. Celâlettin Arif. Ali Fuad’ın babası, daha bir takım -mebuslar da Ankaraya geldiler. İste evvelce sırf kendi yaptığımız ve içinde bulunup gördü- Âümüz şeyleri Ankaraya gitmemize kadar yazmıştım. Bir de bü¬ tün umumî vakaları başından bu Ankarada toplanmaya kadar millî kıvam adı altında yazdım. Bu zamanlar için Mustafa Ke¬ mâl’in nutkunu da tetkik edip bildiğim kadar yanlışlarım tas¬ hih ettim. Bu nutukta bu mebhasde adları geçen birçok zat da ayraca kendi bildiklerini yazmalıdır. Millî tarihe, ilme doğru ve- S'ka vermek herbirimize vazife ve borçtun Mustafa Kemâl’in nutkunun bu bahislerinin tetkiki bize vâzıh surette göstermiştir k sı. herimsi pençesi akma alı bütün bu sahifeier baş olmak bır¬ ak, tstanbuldakl hükümet vc rica¬ le ı.Je vkhakkiir.ı etmek davası ve bunun için türlü, entrikalar, ttavh’lar yapmak, bir düz iye kavga araman ve çıkarmağa mah¬ sustu:. Yüne bu sahiteler Kâzını Karabekir, Ali Fuad iih... gibi. Bu esnalarda vatanperverlik ve hizmetler etmiş olan bir takım insanim ı haksız çıkarmak, ahmak oldukların; anlatmak, kötüle¬ mek ve bu suretle kendisini yükseltmeye münhasırdır. Niye bu sahifeler bu adamları âdi gösterip Türkiye’de yalnız yüksek tek bir dahi olduğunu vc onun da kendisi bulunduğunu bu adamla- 632 613 HAYAT ve HATIRATIM rın hiç birinin bir şey yapmayıp hepsini kendisinin yaptığını göstermeye ve ispata matuftur. Yani sh. 277 ye kadar bu kitap hülâsa edilir ve cevheri alınırsa sade şahsiyattan ve temedduh- tan ibaret gibidir. Sırf bu garezle yazılmıştır. Bunun içinde tür¬ lü yalanlar, aykırı tefsirler, küfürler, vesikalar da sahtekâr¬ ca rötuşlar, sümmettedarik fikirler yapilmıştır. Yine mühim bazı vakaları işine gelmediğinden meskût geçmiş, aleyhine olan bir çok vesikaları zikretmeyip, sade işine gelenleri kaydetmiştir. Bunlarda da sonradan tashihler yaptığına hükmetmek bu ada¬ nanı ruh ve ahlâktım bilenler için yanlış değildir. Bu vesikaları başka yerlerdeki ve hükümetteki asıllan ile kontrol etmek l⬠zımdır. Eğer'bunları imha etmediyse... Bütün bu sayfalar insana şu hissi ve manzarayı veriyor: Mustafa Kemâl azılı iki at koşulu bir arabadır. Diz boyunda bir çirkef yapmış bu çirkefde atlarını alabildiğine kırbaçlayıp ara- basını sürüyor. O sokakta yaya kaldırımlarında ne kadar insana rast geliyorsa sifos savuruyor. Yine bu sahifelerden görünüp duruyor ki, o zaman bu işte âmil olan insanlar, îstanbuldaki, resmî ve gayrıresmî vatanper¬ verler, namuslu hükümet rioali, Anadoludaki ordu kumandanları ve herkes Mustafa Kemâl’in hırsının dehşetinden, tahakküm ve âtide yapacağı zulüm ve istibdattan müthiş korkuyorlar. Bunun için reis olmamasını, ileride hükümete geçmemesini istiyorlar. Ve bu hususlarda namus üzerine Mustafa Kemâl’den söz de alı¬ yorlar. Yemin de ettiriyorlar. Bunlar hep boşa gitmiş, korktuk¬ ları mükemmel bir surette olmuştur. Yine bunlardan tebarüz ediyor ki, Mustafa Kemâl tarih sahtekârlığı yapmıştır. Bu adam zayıf akıllıdır. Yahut hırs o kadar gözlerini bürümüştür ki, Âlemi kör herkesi sersem sanır. Tarih eskisi gibi padişahların vekanüvisleri mahsulü müdür? Eskiden bile bazı tarihçiler çıkıp nice hakikatleri tesbit etmiş¬ lerdir. Bu asırda bu maskaralıklar yer tutabilir mi? Amma nut- Dr. RIZA NUR kunu yüzbin nüsha bastırmış, altı gün dinletmiş, Fransızca'da neşretmiş, hepsi boş. Bu hakikatler izah olunurlar ve olunuyor. Sade milletin kesesinden, bu neşriyat için yapılan masrafa ve mebusların altı günlük ömürlerine yazık olmuştur. Altı gün nu¬ tuk dinletmek de sade bu monstre mahlûkta görülmüş birşey- dir. Tarihte; başka milletlerde işitilmemiş. Bir insan şahsî hır¬ sı ve menfaati için neler yapıyor. •M + * Artık yine işlerin merkezindeyim. Hatta daha ziyade olarak içindeyim. Ankaradayız. Kışlahan koyduğumuz Dârülmuallimin- de yatıyoruz. Düşünüyorum. Korkaklık, ümit zayıf; fakat başka çare de yok. Millet kurtulursa kuvvet ve mukavemetle kurtula¬ cak. Lâkin bunun için silâh, cephane, para hiçbir şey de yok. Yok amma vazife çalışmaktır. Bunları tedarike, kuvvet yapma¬ ya çalışmalı. Belki olur. Gün doğmadan neler doğar. Yolunda bulunmalı. Olmazsa ne yapalım. Hiç olmazsa vazifemizi yapmış oluruz: Demek çalışmalı. Mustafa Kemâl beni ve Yusuf Kemâl’i sık sık davet ediyor. Kendisi tepedeki Ziraat Mektebinde yatıyor. Orada toplanıyo¬ ruz. Hükümeti nasıl teşkil edeceğimizi, devletin adı ne olaca¬ ğını, nazırlara ne ad verileceğini, meclisin adı ne olacağını, ilâh... Birçok mühim şeyleri; teşkilât işlerini müzakere ediyoruz. Bu içtimalarda gâh Halide Hanım, Doktor Adnan, Celâlettin Arif ve Camî’de var. Hepimiz on kişi kadar oluyoruz. Devlete ne ad konacak? dedim : «Koymağa lüzum yok. Ö zaten mevcut, Tür¬ kiye. Bizimkiler Devlet-i Aliye-yi Osmâniye diye asırlarca bağır¬ mışlardır. Amma asırlardan beri Avrupa bize Türkiye demiştir. Bunu îstanbuldaki mecliste söyledim. Ayrıca neşriyat da yap¬ tım», Türkiye kabul edildi. Sonradan bunu ukalâlık ve cahillik edip, Türkiya yazdılar. Resmî mühürleri de böyle yaptılar. Bu türkçenin ahenk kanununa mugayirdir. İtiraz ettim. Birgün îs- 611 i IAYA.T v.' HATIRATIM met de bana Türkiye ve Türkiyadan hangisinin dcgru olduğunu sordu. Anlattım. Nihayet mühürleri de düzelttiler. Nazırlara re diyeceğiz.? — «sVekil», dedim. İtiraz ettiler. Ve.Nl bir şeye vak.il demek. Adıyla şimdi bir kelime. İzah ettim : «Vükela demiyor muyuz. Vekil onun, nüfrectıcir. Hem de oız ilk hamlede milleti ve İstanbul'a hatt-ı azamide köpürtmemek- yiz. Öyle bir zan vermeliyiz ki, orada işgal altında meclis ve hü¬ kümet yapıyoruz, zannmı veririz. Bu kelime ıkı cihetle de mü¬ nasiptir» Bu da kabul edildi. Hükümette kaç aza olacak? Saydılar. İktisat Vekâleti ih¬ dasını, Sıhhıyye Vekâleti yapılmasını da söylediler. Şeyhülis¬ lâmda Umur-i Ser’iyye Vekili denmesini teklif ettiler. Ben şu teklifte bulundum : «hepsi İyi ancak şu vesile ile dini devletten ayıralım .Lâik, bir hükümet yapalım. Bu büyük bir fırsattır, ka¬ çırmayalım. Eğer bir itiraz olursa «Meşihat yüksek bir mevki¬ dir. Eurada onu ihdasa cesaret etmedik der, işin içinden çıkarız» dedim. Meşihatın olmasına hep birden itiraz ettiler. Başta Ha¬ lide Hanım uzun uzadıya bunun muvafık olmadığım söyledi. Onun din kaygusuyla değil, bunu tedbirli bulmamak düşünce¬ siyle itiraz ettiğini zannediyorum. İkinci itiraz eden Celâleddin Ariftir. Bu daha şiddetle itiraz etti. Bununkısi sırf dm k,uygusu Celâl Arif. cidden ir bir müslümaııdı. Vakıa muarne- tatbikatfa asla rnüsüimankgı yaptığı yoktu; berkemâldi. Benim de devleti asrileştirmek gayem idi. Hakika¬ ten benim dînim yok; fakat ben din aleyhinde değilim. Bu bah¬ ta birçok yazılarım ve icraatım bunu ispat eder. Yalnız din diye cahillerin yaptıklarının, îsvâiUyatm aievhindeyim ve din ile dev¬ let in beraber olmasına ise şiddetle muarızım. Tarihimiz bunun müthiş anlamı' zararlarının şahidi. Mustafa Kemâl lâiü tabirinden birşey ordu. Bu müzakerelerde bu adamın pek cahil okluğunu görmüştük. Hepsi birden teklifimi reddettiler. Şer'iye Vekâle¬ ti de ihdas olundu. Dr. RIZA KUR 615 Meclisin adı «Nikel Meclisi clsun. Mebusan pek arapçadır» dedim. Mustafa Kemâl buna bir dc Büyük kelimesini ilâve etti. Meclise zahiri Büyük unvanlar vermek istiyordu. Onun usulli kudur. Onu zahiren büyültür. Bütün kuvvetlerine kendi tesa- hiih eder. Maamafih bu meclis pekâla bu ada lâyıktır. Büyük bir milli iş görmüştür. Fakat bundan sonraki ikinci ve üçüncü meclislere de büyük Unvanını vermiştir kİ nc kadar haksızdır, yakışmamıştır. Câmi’yi ilk meşrutiyet meclisinden tanırım. Oldukça teteb¬ bu sahibi, zeki, dürüst, ahlâklı olarak gördüm. Sevdiğim bir adamdır. Celâlettin Arifi ne vakitten beri tanıdığımı bazı vak’a- lar dolayısiylc evvelce yazdım. Halide Hanım’m adını ve bazı ya¬ zılarını biliyorum. Kendisini ilk defa burada tanıyordum. Yalnız cnu bir defa vapurda uzaktan görmüştüm. 31 Mart olmuş. Ha¬ reket. Ordusu İstanbul surlarına gelmiş ben Mısır’a kaçıyordum. Vapurda Kemâl Atıf’ı gördüm. Eskiden beri tanırdım. Zeki, nek¬ re bir adamdır. Sarıklıdır. Baktım âdeta deli gibi olmuş. «Ne¬ dir bu bal? Nereye gidiyorsun?» dedim. Meğerse zavallı sarıklı olduğu hakle kıyamcılardan korkmuş, saklanmış. Çünkü şiddet¬ li ittihatçı idi. Can korkusuyla adetâ akima bozukluk gelmiş. Fırsat bulup Mısır’a gitmek üzere vapura atlamış imiş. Halbuki iki iiç gün daha dursa ittihatçılar İstaııbula girecek. Bunu hesap edememiş. Pire enderindeyiz; Kemâl dedi ki, «Halide Hanım da burada. İki çocuğuyla. Acıdım. Bizim hocamız Salih Zeki’nin karisidir. Belki bir şeye lüzumu vardır. Yardam ister dîye söy¬ ledim. Beni büyük bir hakaretle kovdu. Murdar softa! Yüzünüz¬ den vatanı bıraktım, kaçıyorum. Barakada mı bana musallat oluyorsunuz? dedi. Yanından kaçtım.» dedi. Güldüm. Demek Halide Hanım da vaziyeti kavrayamamış, kaçıyor. İkisi de itti¬ hatçı ve aynı halde. Şimdi biri diğerine hakaret ediyor. Kaçması lâzım olan benim, dedim. «Dünyaya bak! Ne cilveleri oluyor...» Halide Hanım kocasından boşandı. Şiddetli ittihatçılık etti. 616 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 617 Bir müddet Hüseyin Cahid’ie samimî fikir ve kalem arkadaşlığı etti. Harb-i Umumide Suriyeye gidip Cemâl Paşamın patromar- şı altmda Türkçülük ve İttihatçılık propagandaları yaptı. Ham¬ dullah Suphi’ler ile can ciğer arkadaş oldu. Derken Doktor Ad¬ nan ile hayatını birleştirdi. Adnan, Kemâl Atıf’m hısımıdır. Ta¬ bii Kemâl, Halide ile görüştü. Bu vakayı birbirlerine hatırlatmış ve gülmüş olmalıdırlar. Adnan Almanyada tahsilini yapıp gelmiş, o vakit ben Gül- hanede Witting’in muavini idim. «Serbin verem kâzıb-ı iltihabî- sb adındaki Wittiııg ile müşterek eserimi Almanca neşrinden sonra Türkçede neşrelmiştim. Yazıya başladığım gündenberi, ben Türkçeyi pek sade yazardım. Böylesi hoşuma giderdi. Fa¬ kat kimse beğenmez, basit bulurlardı. Ben de bu eseri mahsus birçok lügatli olarak yazmıştım. Adnan’ın eserimi beğenmediği¬ ni, itiraz ettiğini söylediler. Adnan adında birinin olduğunu o vakit öğrenmiştim. Adnan uzun zaman ittihatçılık etti. Bu sa¬ yede sıhhî büyük memuriyetlerde bulundu. Tıp Fakültesinde mu¬ allim oldu. Balkan Harbinde fakülte idareme verilmiş, yaralıla¬ ra bakıyordum. Bir aralık Adnan geldi. Gayrı resmî devam etti, işte o esnada onunla tanışarak görüştük. Kendisine hüsnü mu¬ amele ettim. Baktım ki, zeki bir adamdır. Bilhassa nükteyi der¬ hal anlıyor. Ve güzel nükteler söylüyor. Çok hoşuma gitti. Sev¬ dim. Okumuş bir adam değildir, amma pek yumuşak başlı, her¬ kesle hoş geçinmek ister. Aklı selime müsâid bir adamdır. «Ad- nunla îstanbuldaki mecliste beraber bulunmuş idik. Şimdi de An- karada beraberiz. Bazen da vilâyet konağında üst katta, binanın cephesine karşı durunca soldaki köşede olan bir büyük odada toplanıyoruz. Sonra bu oda uzun zaman Heyet-i Vekile içtima odası olmuştur. Mustafa Kemâl’in etrafında Hakkı Behiç, Hüsrev Sami, Kör Fe- rid var;-bunlar Heyet-i Temsiliye azası gibi görünmekteler. Ha¬ yati adında biriyle Receb admda biri daha var. Bunlar Mustafa Kcrnâl’in kâtipliğini yapıyorlar. Muzaffer admda yine genç biri var. Buda yaveri. Recep Yüzbaşı (Sonra Nafıa Vekili). Hayatî, İhtiyat Mülâzımı. Bir de Doktor Refik var, askeri tabib: Bu da hususi tabibi, işte o vakit Mustafa Kemâl’in en yakın adamları, etrafı bunlar. Hakkı Behiç abaza. Hüsrev Sami Rumelili. Şive¬ sine bakılırsa galiba arnavut. Kör Ferid galiba kürt. Hayati tüy¬ süz, genç bir çocuk, asimi bilmiyorum. Recep yerden yığma, şiş¬ man, herkese dalkavuk lezgi olup bahasıyla Erzincan’a hicret etmiş. Orada yerleşmiş. Babası kahvecilik etmiş. Oğlunu askerî Mektepte okutmuş. Muzaffer, Çerkeş. Refik, mektepte benden iki sınıf kadar aşağıda idi. Zekâsı basit, fikri pek mahdut, tah¬ sili gevşek, cahil bir bekim, pek yumuşak, nâzik biri. Fakat bir hal’i var ki, çok fena bizim yanımızda bile bunu yapmakta mah¬ zur görmüyor. Mustafa Kemâl’in hekimi değü tamamiyle uşa¬ ğı. Mustafa Kemâl kahve istiyor. Refik getiriyor, çizmelerini giyecek Refik getiriyor. Halbuki bir takım hizmetçi neferler de var. Onlara bırakmıyor. Arada bir pastel getiriyor. Bir elinde de bir bardak su «Paşam ilâcınızın vaktidir» diyor. Efendisi il⬠cı içiyor. Mustafa Kemâl’in belinde şiddetli ağrılar var. Daima bundan muzdarip. İki de bir ateşi var. Muayene ettim. îdrari tahlil edildi. Eski bir bel soğukluğu var. idrarında bol gonokok buldum. Demek gonokoklu, müzmin iltihap külliyesl var. Refik bazen geliyor, «Paşam pencere açık, üşürsünüz. Pencereyi kapa¬ tayım, yahut kaputunuzu arkanıza alınız» diyor. Efendisi «öyle ise kaputumu ver!» diyor. Gidip arkasına koyuyor. Oo... ne dal¬ kavuk bu... Ne uşak şey!.. Bir doktorun, rütbesi kaymakam bi¬ rinin böyle süflî hizmetler görmesi meslek gayretime dokundu... Ama adamcağız sonra bunların mükâfaatım bol bol gördü. Yıl¬ lardan beri Sıhhiye Vekilidir. Mustafa Kemâl ona bir köşk de yaptırıp İhsan etti. Fakat şerir adam değildir. Kendi halindedir. Bir işe hiç kimseye de karışmaz. Hele birşevsi var ki, çok tak¬ dire ve hürmete lâyıktır. îrtikâb etmiyor. Bugün hırsızlar çete¬ si içinde bulunuyor da yapmıyor. Bu büyük meziyettir. Bunu ya¬ zarken aklıma gelen bir şey bunu yazdığımdan içime korku ge- 618 HAYAT ve HATIRATIM tirdi. Çünkü birine edebsiz demek güç okluğu gibi namuslu de¬ mek de güçtür. Misâli : Maarif Vekilliğine kadar çıkan Necati, cahil, edepsiz filân idi Fakat herkes çaldığına zalıib idi. Geçen sene Paris’e gelmişti. Şanzelize’cle Kalene otelinde (bir kelime okumamıştır.) arkadaşlarının hırsızlığını ve şunları söyledi: «îyi ki İstiklâl Mahkemesine müdd-i umumîliği kabul etmedim. Yoksa elim masum kanma batacak, cani olacaktım. Biz Vekil’ız ama, senbilirsin, Gazi’nin köleleriyiz, O ne derse onu yaparız. Yapmazsak hemen kolumuzdan tutup atar. Hem de iş bunuma bitmez. Adanu tepeler, mahveder», dedi. Ben de bilhassa çalma¬ dığımdan kendisini tebrik ettim. Derken Necati öldü. Dörtyüz bin lira serveti çıkmasın nıı? Bu ise sen de şaş, ben de şaşayım. Derler ya, Öyle... Necati, on parasız biri idi. Bu kadar parayı bulması doğrusu büyük hüner. Şimdi her yıl buna maârif men¬ supları merasim yapıpı, mezarına çiçek koyuyor. «Türkün ne¬ cip evlâdı!» diye bağırıyorlar!... Allah akıl versin mi diyeyim? Bravo!.. Öküzler!., Daha iyi.. Bu müzakerelerde birşey dalıa dikkatimi celbetti. Ziraat Mektebi yüksek bir tepede. Ankarada sert rüzgâr eksik degü. Hele hergüzı ikindiye doğru bir boradır kopuyor, tozu dumana katıyor. Bu arazinin orrnansızlığır.dandır. Rüzgârla aşağıda bir kapı pat diye kapanıyor. Mustafa Kemâl, telâş içinde yerinden sıçrıyor. «Mitralyoz sesi değil mi» diyor. Bu bir değil birçok de¬ fa oluyor. Söylüyoruz. «Kapı rüzgârla vurdu» diyoruz, inanmı¬ yor. Pencerelerden bakıyor. Tahkike adam yollıyor. Ha, bu adanı pek korkak birşey. Asker de... Kapı vurması ile mitralyoz sesi¬ ni fark edemiyor. Nihayet birgün pılığı pırtıyı toplar, kaçmağa teşebbüs eder. Celâl Arif ve daha birçokları önüne durdular da zorla kaldı. Halbuki bu mektebin arka bahçesinde çadır altında muhafız askerleri de vardı. Müzakerelerde hiç malûmat gösterdiği yok. Bazen pek saç¬ ma, cahilane şeyler 'de söylüyor. Ha bu adara kara cahil. Daha Dr. RIZA HUR 619 fena bir şeysi var. Biri yanından gitti mi arkasından «Eşek, ilâh..» diyor. Ama kim olursa olsun. Demek biz de çıktıkça bizim için de kimbilir neler söylüyor. Söylediği vakit doğru, yalan m:yor Ağzına geleni söylüyor. Görüyoruz ki, namusuna pek emin olduklarımız içinde söylüyor. Halbuki görüşür iken ona hüsnü muamele etmişti. Birinden söz geçse derhal tezvir ye ha¬ karetler ile enim aleyhinde söylüyor. Demek bu adam ahlâksız, entrikacı. Mütemadiyen içiyor. Sabahlara kadar kör kütük sarhoş olu¬ yor. Böyle bir ay kadar temas ettik. O adamın içini gördüm. Fi¬ rik vaziyeti de şöyle : Uzun boylu, gayet sarı saçlı, yanakların¬ da bilhassa burnunda alkoliklere mahsus olan ediyye-i şîriyyenin kalınlaşması var. Oraları kırmızı. Hele burnunun ucu adeta do¬ mates gibi. Kaşın öne doğru çıkık ve gür sebebi altında Os fron- tal’in Bon orbitaire’leri ne normal ne ziyade bariz. Alnı ortasın¬ da çökük. Bu hal kafanın yanlarında da var. Adetâ hacimce bir demir çenber ile oradan tazyik edilip, dairelmâdar bir çökük oluk hasıl etmiş. Zaviye ve cephe ufak, kafa hacimce kâfi olma¬ dığı gibi biçimce de bozuk. Nitekim bu hale ismet Paşa da dik¬ kat etmiş ki, birgün bana Bozanda : «Gazinin başı ne biçimsiz¬ dir?» dedi. Kurnaz, sonra da aklı başına gelip yani birgün Mus¬ tafa Kemâl’e söylerim korkusuyla derhal : «Amma ne zekidir, bu neden?» dedi. Kendi kafasının biçimsizliğini bilmiyor muydu? Yoksa «Benimde kafam biçimsizdir. Amma yine onun gibi ze¬ kiyim mi demek istedi, bilmem. Bu esnada birkaç defa onun iş¬ ret âlemine de davet edildik. Göldüm ki, çek içince yahut kızın¬ ca gözleri müthiş kir suretle şaşı oluyor. Bu .şaşılığın derecesi takribi il00 tır. Adeta biri şarka diğeri garba bakıyor. Ha! de¬ mek ki, bu adamda ailevî, irsî bir tereddi de vardır. 620 621 HAYAT ve HATIRATIM Bu müşahedeler ve hekim gözüyle tetkikler, bana şu fikri verdi: Bu adam mütereddi, ruhî habis ve süfli bir insandı. Son de¬ rece haris, hekimce bu teşhisi koydum. Birgün eczacı Hüseyin Hüsnü (Şimdi Mebus), Erzurumlu Nafiz (Tüccar), Hüseyin Av- ni (Mebus), Yusuf Kemâl oturuyorduk. Mustafa Kemâl’den bah¬ sediyorduk. Bunların hepsi de onun şiddetle aleyhinde idiler. Sözlerini de sakınmıyorlardı. Bunlara «Ben size birşey söyliye- yim mi? : Bu adamın ruhu habis ve süflidir. Pek haristir. Ya¬ zık bu işin başına geçmiştir. Bu adamla çalışrriak güçtür. Mu¬ vaffak olsak, devleti kıirtarsa böyle, birgün bu adam millete, hepimize kan kusturur, kazanılan herşeyi berbat eder? Fakat ne yapalım çalışmak lâzım. Millet talihsiz imiş ki, bu adam başa geçmiştir.» dedim. Bizim Türk Tarihinde, Mustafa Kemâl onu bol medhetmediğime kızmıştır. Bu eserin düşmanıdır. Orada onun için şu cümleyi yazdım. «Zeki, cevval, herşeyin ruhu» baş¬ ka türlü yazamadım. Bu kadarcık ta yazmasam kitabın neşrini meneder diye korkuyordum. Nitekim 13 ve 14. cü ciltleri niha¬ yet men etmiştir. Ne yapayım deseler, ağızlarına burunlarına bulaştırırlar. Evet zeki, cevval bu doğru. Fakat her şey’in ruhu amma ruh-habisi. Faaldir, zekidir. Doğru. Yalnız şu var : Bunun zek⬠sı entrikada, bunun ise siyah listesidir. Başka işlerde öyle titiz¬ lik eder ki, şayanı hayrettir. Nitekim yerlerinde göreceğiz. Şim¬ di meselâ birici söyliyeyim : Az kaldı memleketi bolşevik yapa¬ caktı. Bu akıllı işi mi idi?!. Bizde entrikayı zekâdan addederler veya onunla karıştırırlar. Halbuki ikisi de ayrı ayrı şeylerdir. Nice adamlar vardır ki, ahmağın büyüğüdür. Hakikaten öyle. Düzenbazlık yapar ki, insan hayret içinde kalır. Sonra nice akıl¬ lı ve âlim insanlar vardır ki, en ufak entrikayı yapamaz. Zekâ ve entrika dimağda ayrı ayn merkezlerin mahsulüdür. * * * Dr + RIZA NUR İşte perişan vaziyet. Atinin karanlığı, meçhuliyeti, birde bu adamın böyle oluşu beni derin ve elîm bir surette düşündürü¬ yordu, Bendeki ümitsizliği arttırıyordu. Hüzünlü idim. Bir bu, bir millî vazife, gözümün önüne iki direk gibi dikiliyordu. Bunun¬ la beraber yaşamak, çalışmak, itle çuvala girmekten başka bir şey değildi. Ne çare vatan işi var. öyle olmasa bu adamla iki da¬ kika yanyana durmazdım. Artık Nisan ortalarındayız. Birgün erken uyandım. Koğuşta duramadım. Giyinip indim. Minder parçasının bir kenarında oturdum. Henüz şafak sökmüştü. İstanbul’da bıraktığımız karı¬ mızda aklıma geldi, «iffetime» ünvanlı şiiri yazdım. Birkaç saat yalnız orada durdum, O gün bir mektupla bu şiiri kendisine yol¬ ladım. Zevcemin adı Iffet'tir. Bilâhare şiirlerimi kâmilen bir def¬ tere geçirdim, inşallah hepsini neşredeceğim. Bir zaman sonra ismet Ankaraya geldi. Arkasındanı Harbi¬ ye Nezareti yaveri Salih, onun arkasından da Fevzi Paşa geldi. * * * Meclis açıldı. (21 Nisan 1336) Mustafa Kemâl kendisini re¬ is intihap ettirdi. Celâl Arif buna kızdı. Bu iki adamın nefsani- yeti buradan başlar. Celâl Arif kendisini tabiî reis sayıyordu; çünkü İstanbul’daki meclisin reisi idi. Bunu açıkça ifade ediyor- di. Vâkıa hak öyle; fakat Mustafa Kemâl adama av verir mi? îstanbula gelemediği için Reşat Hikmet, o da öldüğü için Celâl Arif reis olmuşlardı. Yoksa îstanbulda hazır olsaydı. Pek ent¬ rika yapar. Riyasete kendi otururdu. Celâl Arif parayı da çok severdi. Hiç olmasa îstanbuldaki gibi reislik maaşı almağa kalk¬ tı. Halbuki mebusların, reislerin, hattâ vekillerin hepsinin ma¬ aşı seyyanen yüz lira idi. Ben bütün vekilliklerimi hep sade bu mebus maaşıyla yaptım. Tabiî bu iş olamazdı. Zaten olamaya¬ cak ve bilhassa kendi hakkında fena fikir hâsıl ettirecek bir şey- 622 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 623 di. Böyle bir teşebbüste bulunmamalı idi. Bamı derk edemedi. Parayı pek seven Celâl Arif nitekim birkaç ay sonra da Fago adında bir İtalyanı Antalya tarikiyle Ankaraya getirtti. Halbu¬ ki kuş uçmuyor, hiçbir ecnebi Türkiyeye giremiyordu. Buna rağmen bu işi yaptı. Onunla Zonguldakdaki bir kömür ocağını kendilerine mal etmeğe çalıştı. Birşey elde edemedi; sade bun¬ larla Mustafa Kemâl’in eline âla bir bıçak verdi. Mustafa Ke¬ mâl bununla nihayet onu tepelemiş. E,oma mümessilliğini tek¬ lif edip teb’id etmek istemiş. O da âciz kalıp gitmiş. Yani bu bıçakla kesilip can vermişti. Reislik rekabeti ile başlıyan iş eu surette bitmiştir. Mademki sen onunla tepişiyorsun, böyle vesi¬ leler vermesen a. O zaman İtalya, Zonguîdak’ı istiyordu. Buna, rağmen Celâl Arif bir İtalyan ile böyle iş yapıyordu. Hükümet teşekkül etti. Bana Maarif Vekilliğini, Yusuf Ke¬ mâl’e İktisat Vekâletini verdiler. Erkân-ı Harbiye Riyaseti ka¬ bineye dahil edilmek gibi bir hatâ yapıldı. Yoksa bu müthiş bir militarizm idi. Bunu yapan Mustafa Kemâl’dir. İsmet Erkân-ı Harbiye Reisi oldu. Fevzi Paşa Müdafaa-i Milliye Vekili yapıl¬ dı. Mustafa Kemâl aynı zamanda hem meclis, hem hükümeti elinde tutmak için İcra Vekilleri Reisi de oldu. Kabinenin adına İcra Vekilleri Heyeti denildi. Meclise Mustafa Kemâl’in teklifi üzere hem teşriî, hem icraî selâhiyet verildi. Büyük bir Anomali idi ki, ilme sığmazdı. Hem buna hacet de yoktu. Amma o bu suretle iki şeye de reis olmak şıkkını düşünmüştü. Yaptı. Yıl¬ lardan sonra bunu büyük ve dahiyane icad olarak gösterip gu¬ rurlar saçtı ve kendini medhetti ve ettirdi. Buna «Vahdef-ı kuv- vâ» adını verdi. Gülünç iş ve çocukluktu. İstibdat vc tahakküm alâmeti idi. Halbuki Hukuk-u Esasiye alimleri kuvveti ikiye ayı¬ rarak muvazene çaresini bulmuşlardı. Ona anlatmak mu m w ün an¬ madı. Çünkü gayesi istibdat ve tahakkümdür; Sh. 273 de meclisin açıldığına dair bir tamimi var. Bu ta¬ mim dikkatle okunmaya lâyık ve ibretli bir şeydir. Bütün dini ele alarak siyasete âlet etmiş. Ona sığınmıştır. Bunu kendi yaz¬ mıştır. Sonra dini siyasete âlet etti, diye patır patır adamlar asa¬ caktır. Halbuki kendi yaptığı şey. Asıl bunda şu nokta mühim¬ dir. Demek bu millet dindardır, Halâ yine tamamiyle öyledir. Bir millet bir giir.de din değiştiremez. Hem bir millete din ve iti¬ kat behemehal lâzımdır. Böyle bir buhranda ona sığınması onun ne büyük kuvvet olduğunu kendi de itiraf ediyor, demektir. O halde üç beş yıldır bu adam bir düziye bu dini nasıl tepeledi?!.. Ya yine birgün lâzım olursa ki, olacaktır.'Ne yapılacak? Bu mil¬ let harbi de din kuvvetiyle yapıyordu. Bir harb zuhurunda ne clacak?!.. Bunun işleri kısara öyle bir zan veriyor ki, bu adam Türk Milletinin düşmanıdır. Çünkü ilk hamlede dinine musallat olmuştur. Din harstandır. Bir milletin temel taşları harsıdır. Bu adanı bu ve emsali Türk harsını yıkmakla meşguldür. Bu halde kâindir: Fakat bence bunları sırf büyük inkilâplar yapıyor, da¬ hidir desinler diye şahsî bir şöhret hırsı ile yapmaktadır. Amma milletin temel taslarını söküyormuş. Onca hükmü yoktur. Hattâ kendi sağ iken millet batsa derhal «Ne yapayım ben ne gayret¬ ler, ne emekler verdim. Bu devlet ve milleti dâhiyane bir suret¬ te mükemmel bir Avrupa milleti yaptım. Tutunamadı. Öldü. De¬ mek mîllet kabiliyetsizmiş.» der, işin içinden çıkar. Şimdi tuttuğumuz siyaset, elimizdeki düstur şudur : «Padişah - Halife, Hükümet îstanbulda düşmanlar elinde esirdir. Biz vekilleriyiz. Onları, dini, milleti, devleti kurtaraca¬ ğız. Ey,Millet! Yunan gibi asırlardanberı kölemiz olan bir millete nasıl boyun eğeceksiniz?!. Bu millet buna dayanamaz. Gayrete geliniz. Din gayreti lâzım. :> dır. Çünkü bütün millet âdeta is¬ tisnasız, padişaha muti, dine merbut, padişah din diyor, başka büyey bilmiyor. Harpten de yorulmuş, bitmiş, parasız, sefalet¬ te, bu haldeki bir milleti kolay kolay yeni bir harbe hazırlamak da mümkün değil. Burun için Kumlar ile izzeti nefsini gıcıklı¬ yoruz, «Bakkal Yorgi başınıza vali, mutasarrıf, taşçı Vasil Jan¬ darma Zabiti olacak nasıl dayanacaksınız?» diyoruz. Hakika- 624 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 625 ten Türk buna tahammül edemiyor. Anadoludan bu esnadaki seyahatlerimde bizzat böyle propaganda yaparken bu sözlerin herşeyden müessir olduğunu görüyordum. Aynı zamanda dili de ele alıyorduk. «Kur’an-ı Apteshane kağıdı yapacaklar. Size şapka giydirecekler.» diyorduk. Bu da pek müessir oluyordu. Talihe bak ki, şapkayı sonunda Mustafa Kemâl’in eliyle giydi¬ ler!.. Bolu, Düzce, Adapazarı, taraflarında aleyhimizde epeyce zaman evvelce başlamış olan Abaza ve Çerkeş hareketleri artı¬ yordu. Bizim çetelerin hali de müthişti. Bunlar ötede beride ken¬ di kendine teşekkül etmiş ve ediyordu. Kuvvetimiz bunlarla bi¬ raz askerdi. Bu çeteler katil ve cinayet yaptıkları gibi bilhassa müthiş soyguriculuk yapıyorlardı. Şehirlere «iki günde elli bin veya diğer bir miktar para vereceksiniz.» deyip böyle külliyetli paralar alıyorlardı. Ortalığı haraca kesmişlerdi. Vakıa bunlara yemek, elbise için yol da lâzımdı. Hükümette para yoktu. Fakat bu paraların çoğu ihtilas ediüp çete sergerdelerinin cebine ini¬ yordu. Mesellâ bu esnada Çolak İbrahim, çetesiyle Ankaradan geçti. Yanında öteden beriden sürüp getirdiği iki bin kadar ko¬ yun vardı. Pazarda elmas, halı ve emsâli de satmışlardı. Bu adam müthiş bir servet yapmıştır ki, bugün Türkiyenin en zen¬ ginidir. Almanyada otuz kadını birden toplayıp zevk yaptığım işitiyorum. Bir milyon lira kıymetinde bir kereste fabrikası yap¬ tı, onları bütün bu vurgunlarla yapmıştır. Sh. 279’da îsmet’in. evvelce Anadoluya geldiğini görüyorsak da bir defa gelip gitmesi doğru olsa bile, gelmesi Ali Fuat’tan evvel değüdir. Hele, daha îstanbulda Mustafa Kemâl ile teşriki mesai etmesi büsbütün yalandır. Hele İsmet de ona kör âlet ol¬ mayıp itiraz edenlerden olsaydı, bugün onun hakkında da bu nutukda ne müthiş ithamlar bulunurdu. Mustafa Kemâl, İs- met’in Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisliğine tayinine itiraz eden Rafet ve Ali Fuad’a Fevzi Paşanın Ismet’i münasip gör¬ müş olmasını delü olarak gösteriyor. Bilmem delil olur mu? Bundaki hak ve sebep Ismet’in köle gibi mütı olmasıdır. Fevzi de yardakçı aleti. Mustafa Kemâl Ismet’i Harb-i Umumîde Kaf¬ kas cephesinden tanıyor. Hakkmdaki fikri, kaç defa ağzından işittim ve işitenlerden işittim. Şudur : «İsmet demek, emirber nefer demektir» Fevzi de muti bir memur. Asla âmir değil. İşte Mustafa Kemâl bu ikisini, şimdi bunların birini sağ, diğerini sol kolu yaptı. Bu iki adam el’an onun âleti ve kör değneğidir. Maarif Vekili oldum. Bina lâzım; yok. Darülmuallimin bi¬ nasının bir odasını Maarif Vekâleti yaptım. Bir masa ve kırık sandalye buldum. Dokuz ay bu kırık sandalyede vekillik ettim. Otururken daima düşeceğim hatırımda' durur, tetik otururdum. Memur lâzım; yok. Maarif Müdürlüğündeki Mehmed Efendi adındaki AnkaralI kâtibi çağırttım. «Yanımda çalışacaksın» de¬ dim. Kabul etmedi. «Fazla maaş vereceğim» dedim, olmadı. Yal¬ vardı, ağladı. «Korkarım» dedi. Sebebini sordum. «Birgün nasıl clsa sizi asarlar, ben de gürültüye giderim.» Saf bir adamdı. Baktım olmuyor. Tehdit ettim. Dedim ki : «çalışmazsan ben sa¬ na, öyle bir şey yaparım ki, harab olursun. Atî için korktuğun şimdi başına gelir.» Korktu. Sonra teselli ettim ve «biz harab olursak sen korkma!' Beni ölümle tehdid etti; Zora dağların borcu vardır dersin» dedim. Müteselli oldu. Üç ay sâde bu bir memurla çalıştım. İlk iş Maarif Müdürlerine bir tamim yazdım. Bunda mille¬ tin beni Maarif Vekili yaptığını, yaşadığımız anın pek mühim olduğunu, herkesin elinden gelen bütün gayretle millî hükümete zahir olup, çalışması lüzumunu, ilâh... bu tarz şeyler yazdım. Bu tamimi Bolu tarafı maarif müdürlerinden biri İstan¬ bul’a yollamış. Ali Kemâl küplere binmiş. Aleyhime de döşen¬ miş. Biz İstanbul Gazeteleri falan görmüyorduk. Sonradan ba¬ na hikâye ettiklerine göre ikide bir aleyhime yazarmış. Bana «sürüden ayrılan uyuz koyun» ve bu gibi şeyler dermiş. Bir de Hürriyet ve İtilâf’ın iç yüzü diye neşrettiğim eser için de «İtti- F : 40 626 HAYAT ve HATIRATIM hatalardan yirmi bin Hra alarak yazdı» demiş. Biz eseri o ta- rihten sekiz yıl evvel Parisde yazmıştık. Aldığımız para da ma¬ kale haşır.a beş liradır. Bu ve emsali tamimlerim maarif vek⬠leti dosyasında mevcuttur. Dosya yok, memur yok, mütehassıs yok, iş görmek miiş- kil. Merkez teşkilâtım yapmağa başladım. İptidaî mektep ve tedrisat, ilk; idadî, mektep ve tedrisatı, orta, keza âli tedrisatı yüksek mekteb ve tedrisat olarak birçok İstılahları türkçeleştir- dim ve sultanîlere lise adını verdim. Düşündüm, maarifte en mühim teşkilât hars teşkilâtı olacaktır. Şimdiye kadar hars ke¬ limesini yalnız 1 Ziya Gökalp yazılarında telâffuz etmiş, kimse vc kendisi dc, İttihat Cemiyeti merkezi umumisinde nâfizülke- lim müdüriyeti yaptım. Buna herkes, Mustafa Kemal de itiraz etti; dinlemedim. Anlamıyorlardı. Benden sonra Hamdullah Sup¬ hi bu müdürlüğü lağva kalkışmış. Ondan sonraki maarif vekili bu müdürlüğü iâğve kalkışmış. Ondan sonraki maarif vekili Vehbi Bey (1) lağv kararını vermiş, kendilerine çok söyledim Neyse kurtuldu. Bugün daha geniş bir halde büyütmüşler. Der¬ hal lügat, millî oyun, spor, ata sözleri, halk türkü ve şiirlerini toplatmıya başladım. Liselerde nebati, hayvanı, cemadî asar-ı atikayı hâvi mahallî müzeler, tesisini emrettim. Defter ve em¬ salinden birçoğu da geldi. Pek kıymetli şeylerdi. Maateessüf benden sonra devam ve neşredecek yerde hepsini kaybetmişler. Bilâhare ve yıllardan sonra ben tetkıkat için vekâlette aradığım vakit yalnız bir defter kalmış, bunu getirdiler. Bu da su görmüş, bazı yerleri silinmiş idi. Ötekilerin ne olduğunu sordum. «Ham¬ dullah Suphi, Sakarya Harbi arifesinde Kayseriye kaçarken gö¬ türülmüş, voltla kaybolmuş» dediler. Memleketteki bütün mima- (1) Balıkesir Mebusudur. Pek sofuluk setvr, din perdesine b;ir Hattâ, ruınvız zamankin ınec'ise gelir, kollan sıvar, takunya giy t- küda boy’;'; bir iki volta yunır. Semra apdsml uhp rma az anardı vi'kâ’r'.te yapabilirdi. Sırf gösteriş els.ua diye mecliste yi.pardı. Bu ima Vehbi Molla adını takmışlardı. sr cm Dr. RIZA HUR 627 ıî âbideleri tescil ettirdim. Üzerlerine demir levhalarla numara¬ lar koydurdum. Haklarında malûmat ve fotoğraflarını aldırıp getirttim. Bunlardan dosya yaptım. Benim zamanımda vekâle¬ tin bütçesi dürtyüz bin lira kadar tirşeydi. Paralar cepheye ve¬ riliyordu. İstanbul, Bursa, İzmir gibi yerler işgal altında idi. Oralardan vergi alınmıyordu. En zengin yer de oraları idi. Bu para ile daha şümullü işler değil, bunları bile yapmak güçtü. Mebuslara, rica ederek, her tarafın elbiselerini getirtip bir etnoğ- lafi müzesi yapmağa teşebbüs ettim. Bunu ilk Meşrutiyet mec¬ lisinde dc yapmış, takdirle kabul ettirmiş isem de ne o vakit, ne hu sefer mebuslar vaadlerine rağmen elbise getirmediler. Ele geçen eski altın, gümüş, bakır, paralar He vekâlette bir müze esası kurdum. Bunları bir camekân yaptırıp içine koydum. Ben ittikten sonra bunları da bilmem kimler yağma etmiş, birşey almamıştır. Derhal tahriratın sade Türkçe ile yazılmasını emrettim El- kabı kaldırdım. Şaşılacak şey, hiçbir memur yazamadı. Uğraş¬ tım olmadı. Iilâ liigatli Türkçe, Tuhaftır, bu adamlar ana dille¬ rini vazamıyorlardı. Arapça ve acemceli dili yazıyorlar, âdet, terbiye meselesi. Sonra Hey’et-i Vekilede de karar verdirdim. Elkab vc nişanları da meclis ilga etti. Azametli efendiler, Lo- zandar. sonra zat-ı devletiniz, vekâleti celile gibi tabirleri yeni¬ den ihya, resmî tahrirata idhal ettiler. Gülünç iş. Ne diyeyim: böyle oluyor. Bu esnada Kâzım Nami’yi buldum. En yüksek me¬ mur olarak tayin ettim. O, İbrahim Hilmi Beyi tavsiye etti. Ge¬ tirdim. Memurin ve İstatistik Müdürü tayin ettim. Bu devlette ı.k olarak İstatistik Müdürlüğünü bu suretle teşkil ettim. O va¬ kit e kadar bunun kıymeti bilinmiyordu, İkisi de iyi insanlardı. İbrahim Hilmi ciddî, çalışkan ve iş ehlidir. Vekâletin sicilini onun gayreti meydana getirmiştir. Herşcyden ziyade miikâfauta, l⬠yık olan bu adam birşey görmemiştir. İstanbul’daki maarif memurlarından ise yarar birkaç:m gc- 628 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 629 tirtmek istedim. Mektup yazdık, adam gönderdik. Cevap bile vermediler. Hayret şu ki, Lozan sulbü olunca bunlar akın akın Ankaraya gelip mühim yerlere yerleşmişlerdir. Kâzım Nami Bey’in teklifiyle muallimler birliği cemiyetini yaptım. Bizim me¬ murlar tuhaftır. Kalemlerinde iş görmez; kahve ve sigara içer¬ ler, kendi aralarında muhabbet ederler. Her kalemde işleri gö¬ ren ancak bir iki memurdur. Yanlarına eş dostta gelir: Lâklâkiy- yat ve keyif ederler. Bizim teşkilât ilerledi. Birkaç kalemimiz var. Bu hal bizde de oldu. Bunu menetmek istedim. «Ne yapalım geleni kovamayız» dediler. «O halde bana haber verin ben kova¬ rım» dedim. Haber vermediler. Oralarda memur adedinden faz¬ la sandalyeyi yasak ettim. Kapılara misafir kabul edilmez diye levhalar yazdırdım. Gelenler yine ayakta kalıp çok duramadı¬ lar. Bir iki defa arsızın gezip misafir getirenler varsa dışarı çı¬ kardım. Devam fena İdi, geç geliyor, erken gidiyorlardı. Ced- veller yaptırıp imza ettirdim. Kıstalyevm. yapacağım dedim. İki gün yolunda gidiyor, işinizden kontrol edemezseniz derhal yine eski haline geliyor. Bu bizde müzmin bir hastahktır. Kolayına «Beylik yasağı üç gün sürer» demezler. Birkaç gün aldırmadım. Birgün işe başlama saatinde daireye gittim. Kâzım Nami yarım saat sonra geldi. Geç gelen başkaları da var. Cetveli istedim. Sahte imza koyamadılar. Kâzım Namiden kıstalyevm yaptım. Pek yalvardı. «Yapma» dedi. «Niçin?» dedim. «Para meselesi değil, haysiyet meselesidir. Sonra madunlarımın yüzüne nasıl bakarım» dedi. Dedim «Daha iyi ya sana yapınca ötekiler tam korkar». Geri aldım. Bu ders oldu. Zaten birçok adamla döğüş edeceksen, başlarıyla et, onu devirirsen hepsi kaçar. Bu gayet iyi bir tabiyedir. Yılanın da başını ezmek lâzımdır. Öte tarafı-hiçtir. Şimdi misafir yok amma bu sefer de gazete, roman okuyorlar. Onları da yasak ettim. Dedim ki ; «Burada millet size gazete okuyasınız diye para vermiyor. Onu iş saatleri haricinde okursu¬ nuz.» Bir işin, maarif vekâletinde 3 günden ziyade durmayaca¬ ğı hakkında şiddetli emirler verdim. Arada keyfe mettefak bir masanın çekmesini çeker, bakardım; orada üç günü geçmiş tah¬ rirat bulursam o memura ceza ederdim. Bizim hükümet daire¬ leri adetâ atâlet yeridir. Memurlarla mektep çocuğu ile uğraşır gibi uğraşmalıdır. Onları makine haline getirmek, nizam ve in¬ tizama sokmak pek güçtür. Sokarsınız; fakat kontrolü gevşe¬ tirseniz derhal eski haline avdet ederler. Demek ki, kontrol hü¬ kümet dairesinde en mühim bir şeydir. Hattâ kontrol üstüne de konntrolünü iyi yapıyor mu diye bir kontrol koymak lâzımdır. Ve kontrol sıkı bir surette devam edip gitmelidir. Memurlara tıraş olup da geleceklerini ve kaput, lâstik ve feslerini kapının yanındaki odaya bırakacaklarını tenbih ettim. Korkudan yaptılar. Memurlar artık benden titriyorlar. Zahir şerrine lânet, deyip hiç bilmedikleri ve yapmadıkları bu şeyleri yapıyorlardı. Bir tamim ile bütün mekteplere muallim ve tale¬ beden herkesin kendisine de Oğuz, Tuğrul gibi Türk adları koy¬ masını emrettim. Yanıma memur gibi Mebus Besim Atalay’ı al¬ mıştım. Ona bir takım adlar verdim. Kendisinin de bulup listeyi çoğaltmasını söyledim. Bu listeyi tamim ettim. Besim Atalay bu listeyi kendi ramına neşretmiştir. Bu sayede adlan dahi türk- leştirmeye doğru büyük bir adım atılmış oldu. Türk millî adları yayıldı. Mekteplere, âile adlarına da koymalarını emrettim, tki yıi sonra idi. Mustafa Kemâl bir seyahatten döndü. Bilhassa Konyada epeyce kalmıştı. Beni gördüğü vakit dedi ki «Sen neler yapmışsın be?» içimden «Yaptıklarımdan hoşuna gitmeyecek birşey öğrenmiş, herif bize kızmış» dedim. Çünkü hayretli ve te¬ lâşlı bir tarzda söylüyordu. «Ne yapmışını?» dedim. «Ne yapa¬ caksın, bütün muallim ve talebeye Türk adları koymuşsun bu adlarla söyleniyorlar» dedi. Bu haber beni keyiflendirdi. An’a- nevî bir mükâfat olarak beni sevindirdi. Tamim, demek muvaf¬ fakiyetle yürümüştü. Bir gün bir muallim bir mektebe talib oldu. Dosya yok, so- 630 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 631 r üştürdüm, münasip, tayin ettim. Beş on gün sonra Kâzım Kami geldi. O hocanın geldiğini, bana Beypazar'dan kavun getirdiği¬ ni söyledi. Beypazarınır kavunu nefis ve meşhurdur. «Ben rüş¬ vet almam» dedim. «Canım rüşvet olur mu?» dedi. «İnsan tüy¬ le azar» dedim. «Hediye diye başlar sonra yumurta, çalan Gev t de çalam, dedim. Gitti. Herif İsrar etmiş ve yalvarmış. Gemi. Bağırdım ; «Simdi kavunları alıp kafasında parçalarım» dedim. Bunu işiten adam kaçıp gitmiştir. Ömrümde, en ufak yiyecek tir hediyeyi do kabul etmedim. Evime sıkı tenkili etmişim .ur. Süt. yoğurt her ne gelse asla kabul edilmezdi. İnsan tuhaf mahlûktur. Böyle alışır. Yiyecek, hediye derken haberi olmadan rüşvete kayıverir. İyisi mi evvelinde dikkatli olmalıdır. Böyle şeyler tatlıdır. İnsanın hoşuna gider. Bu sebepten para işlerine de asla elimi sürmemişimekr. Bal tutan parmak yalar. El sür¬ me! İlk günlerde en mühim dert iyi memur ve muallim bulmak idi. Talih olanların ne olduğunu bilmek için hiçbir sicil yoktu. Bunun verdiği mü.şkilât müthiş idi. Böyle bir talib olunca çare¬ sizlikten bizim memurların şahadetine o adamın memleketinin mebuslarına müracaat ederdim. Hüsnü şahadet ederlerse ta¬ yin ederdim. Birgün Hamdullah Suphi birini getirdi; Medih ede ede ayyuka çıkardı. Merkezde açık bir yere tayin ettim. Ham¬ dullah’ın en büyük kusurlarından, biri de adam tanıyamaması. Herkesi fantezi hislerle ve gözlükle görüp methetmesidir. Ara¬ sı bir ay geçti. Silifke Maarif Müdüründen bir mektup aldım. E ı zat evvelce Sinop’ta mektep müdürü idi. Diyor ki «Falan adanu yanına almışsın. Bu benim çocuğuma fiil-i şeni yaptı. Beş yıl ha¬ pis yattı.» Hemen memuru çağırdım. «Sen böyle etmişsin ' de¬ dim, Titredi. «Git!» dedim. «Aman beni rezil etme! kendim sa- vusavım,. dedi ve hemen gitti. Rezil etmedim. İşte sicilsizlik ve hüsnü s İh âdetler... İlk zamanda hem bir memur yok iken mebuslardan birine «bazı günler gel, yardım et!» dedim. Bu mebus maarif müdür¬ lüğünden mebus olmuştu. Bir derece Türkbilik ilmine dâir de malûmatı vardı. Hâlâ mebustur. Adım söyliycmiyeceğiın. Arada geliyordu. Birgün geleli, oturuyoruz. Beş dakika sonra şab-i emred bir çocuk geldi. İstidasını verdi. Baktım Ankarada mual¬ limlik istiyor. Darülmualliminden mezun. «Yarın gel!» dedim. Çıktı. Mebusa bu çocuğu tanıyıp tanımadığını sordum. «O oh... Fevkalâde müstaid ve ahlâklı bir çocuktur» dedi. Tayin ettim. Mektebe devama başladı. Üç gün sonra iki muhtelif mektup al¬ dım. Bu çocuğun muzekker fahişe olduğundan bahsediliyordu. Derken este reisi Çolak İbrahim, çetesiyle Ankaradan geçiyor¬ muş. Bana bir mektup göndermiş. Diyor ki: «Bu çocuk en rezil biridir. ...Mebusun (Hüsnü şahadet eden) hem fail hem mefû- lüdiir.» Bunu öğrenince fena halde kızdım. Mebusun çocuktan biraz evvel gelmesi tertib imiş, bir tertip ile beni dolaba koyup edefcsiz sırrım bana kolay yaptırmış. Dolaba konmam pek gücü¬ me gitti. Derhal çocuğu azlettim. Ertesi günü bir de baktım, o mebus düştü. Hem de pür hid¬ det... «Sen onu nasıl azlediyorsun? Ne hakla?» dedi. Sükûnet¬ le «İyi değilmiş, onun için» dedim. Köpürdü. Kıyamet kopardı. «Sana, bak neler yaparını, istizah yapar, düşürürüm» Ben de kızdım : «Siktir şuradan defol!» diye kovdum. Gitmek istemedi. Kalktım. «Kolundan tutar, atarım» dedim. Gitti. Fakat yüzüne vurmadım. Gel zaman, git zaman Ankara Orta mektep talebesi, müdür¬ leri aleyhinde isyan ettiler. O esnalarda lıerşeyin şirâzesi çözül¬ müştü. Nizam, itaat, usûl, herşey kalkmıştı. Bu hal mütareke- den beri h< er şeyde ve t a leb e lercie de v ■ardı. Hoca .lan dinlere iy ör¬ Erdi. Ders zamanı ders :aııey e girn eiyo r, sokağa yzmeğe gidi m er - lardı. Mu a! .tim, müdür, mâni olmak is terse üste fena sözler u il¬ km eı 1er u? savuruyor!; irdi. T r,-,-U J—CS_. \ 11 t ahu beden gece joy n•; T t:r id en - ier }y, uzca i biç gelmeyip ; gec< •yi dı »aru Üa geçiren gençler de fi bu¬ ycı uı ı. înkı ılâp iptidalar ■m da böyle hal! ier oluyor. Nitekim M eş ru- 632 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 633 tiyetin iptidasında da herşeyin şirâzesi bozulmuştu. Bunların önünü almak lâzımdı. Nasihatla, tamimle, emirle olmıyacağmı biliyordum. Bir mühim hâdise yapmak lâzımdı. Ankara mekte¬ bine tâyin ettiğim adı iyi hatırımda değil, Haydar Bey adında bir zata mektebin disiplinini iade etmesini tenbih ettim. Enerjik bir adamdı. Uğraşıyor, olmuyor. Oluyorsa da tam değil. Birgün on leylî talebe, müdirin muhalefetine rağmen cebren sokağa çıkmış¬ lar. İçlerinden bir genç geceyi mevzubahs mebusun evinde geçir¬ miş. Geldi, müdür haber verdi: Tahkikat yaptık. Meğerse bu ceb¬ ren çıkma da o mebusun teşviki ile imiş. Demek muhterem me¬ bus bana olan garezini kuvveden fiile çıkarmağa çalışıyor. Bak¬ tım vak’a da güzel: o mebus, hem de bir de bir çocuk gece evin¬ de kalmış. Alâ. Derhal mektebe gittim. Talebeyi, muallimleri toplayıp halka ettim, insaniyetten, ahlâk ve faziletten bahset¬ tim. Talebenin henüz rahmi maderdeki çocuklar gibi olup, dün¬ yaya gelmemiş demek olduklarını, binaenaleyh disiplinden, ders¬ ten başka bir şeyleri olamıyacağmı anlattım. Ve âsilerin isimleri¬ ni okuttum, önüme getirttim, dedim ki : «işte siz kötü çocuk¬ larsınız. Millete yaramazsınız. Size yedirilen millet ekmeğine gü¬ nahtır. Sizi kovuyorum.» Müdüre dönüp «bunları şimdi dışarı atın!» dedim. Çocuklar «Gitmeyiz!» dediler. «Polis çağırıp şim¬ di atın! burada bekliyorum.» dedim. Attılar. Bu, evvelce söylediğim mebusun istediği şeydi. Haberi yok. Benim de istediğim şeydi. Bu mebus propaganda da yapmış. «Masum çocukları sokağa attı. Bu adam merhametsiz bir cana¬ var!» demiş. Otuz kadar mebusu kandrımış, hakkımda istizah takriri yerdiler. Takrir kabul edildi. Ben hemen Ankara mektebi vak’asmı, on çocuğun kovuldu¬ ğunu, her yerde her şeyden evvel disiplin olacağını, olmadığı takdirde her yerde haylaz talebenin böyle kovulacağım bir ta¬ mim ile bildirdim. Derhal her tarafta disiplin teessüs etti. Birin¬ ci istediğim bu idi. ikinci istediğim bu mebusa darbe idi. İstizah günü oldu. Biraz evvel meclise gittim. Bu mebusu buldum. Şimdi ne olduğunu yüzüne vurmak zamanı idi. Bir kö¬ şeye geldim. Dedim ki, «Sen fâil ve mef’ulsün. Teşviki sen yap¬ tı::. Çocuğu gece evinde alakoydun» ve evvelki vak’a hakkında- ki Çolak İbrahim’in mektubu müfadini de söyledim. «Eğer isti¬ zahta devam edersen bunları kürsüden söyleyeceğim. Çolak’m mektubu ile o husustaki diğer mektupları da okuyacağım. Sen şimdi bizzat çıkıp beni müdafaa edeceksin.» dedim. Kül gibi ol¬ du. «Pekiyi» dedi, istizah başladı. Ben cevap verdim: O da otuz arkadaşını vazgeçilmiş, kendi de beni kürsüde müdafaa et¬ ti. ittifakla itimad reyi aldım. Bu vakadan sonra bu mebus bana karşı daima mutîğ hayırhah tavır takınmış. , işte devlete, millete iyi iş görmek de ne belâlı şeylerdir. Ne¬ ler ve kimlerle uğraşmalı... Mecliste ne dalaveralar olur. Bir is¬ tizah fakat içyüzü ne!... Arası biraz geçti, bana birşey yapamaymca bu sefer Kâzım Nami’yi hedef ettiler. Bunlar o Otu 2 İar’dan, «illâ bunu azlede¬ ceksin» dediler. Bunun başı eski Tanin gazetesinde müdürlük eden Muhiddin idi. Daima fena şeylerine itiraz ettiğim Mustafa Kemâl benden bîzar idi. Bunu o da körüklüyordu. Bu surette beni atmak istiyordu, Muhiddin benden müsteşarlık istedi. Verme- dimdi. Çünkü o vakit milleti böyle bir masrafa sokmağa lüzum yoktu. Başka vekillerden müsteşar tayin, kalemi mahsus teş¬ kil edenler vardı. Bunlar o vakte göre fantazi idi. Ben yapma¬ dım. Hem de Muhiddin Taninde vaktiyle aleyhime neler yazmış¬ tı. Bana müsteşar olmak istemesi için yüz isterdi. Ben onunla nasıl çalışırdım fakat ben bunlara bakmıyordum. Yine kendisi¬ ne maarif müdürlüğünü verdim. Yunus Nadi Ankarada Y’enigün Gazetesini çıkarıyordu. Bu adam üe aramızda birşey yoktu. Es¬ kiden beri bana hissi düşmandır. Bu da ittihatçılıktan ve galiba onun namussuz benim namuslu olmamdan gelir. Tuhaftır. Bu ittihatçılık aeûbe bir şeydir. Çok namusluları beni sonradan sev- r/j Crcı G34 HAYAT ve HATIRATIM ni-iir; fakat bir kısmi Llâ sevmem iştir. Hattâ gayretimden, hamiy velini den takdir ile bahseden bunlar yine «Cemiyete çok fenalık yaylı.» demişlerdir. Ve bana hâlâ yan bakarlar. Malımud Es a d da Yunus Nadi’nin adamı olmuş gazetesinde yazı yazıyor¬ du. Mahmud Es ad (Adliye Vekili sonra) Nadi’nm yetiştirme¬ sidir. Onun himayesiyle vekâlete gelmiştir, Nadi, Mahmud Esad Yenigüııde aleyhimde şiddetli makaleler yazmağa başladılar. Mustafa Kemâl’in teşviki idi. Bu adam gayretimi, hamiyetimi görmüş, fakat asla beni sevmemişür. Daima defetmeye vesile¬ ler aramıştır. Yiııe bir istizah yaptılar. Mecliste beni, işde göl¬ müş, öğrenmiş bir takım insanlar da vardı ki söylüyorlar. On¬ lar da müzakere edip hazırlanmışlar. İstizahta kürsüye çıktım. Meclis hınca hınç dolu idi. Bana birşey isr.ad edemiyorlardı. Hü¬ cumları Kâzım Nami’ye idi. O da fena korkuyordu. Zavallı pek fakir... Ekmeğinden olur diye telâşta idi. Hem iyi adamdır. Bir aralık bazıları onu azledip'işi bitirmemi teklif ettiler. «Hayır de¬ dim. Bir memur burada hedef olamaz. Huzurunuzda mesûl var¬ sa ben olabilirim. Ben orada kaldıkça Kâzım Nam i kalır. Malû¬ mata, namuslu tir memurdur. Ben; düşürürseniz. O vakit ondan irisini bulur, verili e Korsunuz» dedim. Neyse itim ad alarak ou isi de bitirdik. Mektep vakası, bu ve emsali acilim ».Sert Adanı» a çıkardı. 'Halbuki ben Sert değdi bilakis yumuşak insanimdir. aındik. Her muhitin kendine mahsus bir şeyi vardır: Orada en iyi şey odur. Galiba Anadoluda yaylı, otomobile müreccahtır. Bu Hazreti Nuh’u da taşımış olan yaylı tabutdur. Kışm buz, ya¬ zın cehennemdir. Günde ancak otuz kilometre katediyor, amma her vasıtadan emin. Tehlikesi de nisbeten az. Yaylı ve kağnı Anadolunun şimendöferidir. Deveyi de unutmıyalım. Yolda, arada, yüklü deve katarlarma da rast geliyoruz. Bunlar eski meşhur kervanların bakiyesi... Kayserideiı henüz açılmıştık. Sivas'tan doğru bir kamyon geliyor. Baktık Celâl Arif. Hüseyin Avni. Biz de, onlar da dur¬ duk, Derhal onların kamyonuna gittim. «Yahu! ne yaptınız siz be? Bir çuval inciri berbat ettiniz.» dedim. Somurtup durdular. Devam ettim : «Siz bana Mustafa Kemâl’i düşüreceğiz diye git¬ tiniz. Halbuki Karabekir’le uğraştınız. Bu ne mantık? Ne bece¬ riksizmişsiniz... Ben size Karabekir’le uyuşun demedim mi?» İkisi birden dediler ki : «Ne yapalım pek kötü adam». «Pekiyi öyle olsun; fakat maksadınız için Önce onunla hoş geçinip işi görmeli, yeniçeri ağasını tepelemeli idiniz. Lâzımsa sonra onu da tepelerdiniz» dedim. Buna da cevap yok. «Orası nasıl? Bu işi nasıl telâkki ettiler?» dediler. «Nasıl olacak, herkes şiddetle aleyhinizde. Çünkü birşey yapalım dediniz; ağzınıza, burnunu¬ za dolaştırdınız. Öyle aykırı teklifler yaptınız ki, hiçbiri teklif olunur şeyler değildi. Tabiî herkes sizi kabahatli buldu.». Yüz¬ lerine baktım, meyus oldular. Dedim : «Ayol ben size evvelâ Karabekir’i elde edin, edemezseniz işe başlamayın demedim mi?» cevap yok... Ayrıldık... Ankaraya gitmişler, artık Celâl Ârif’in vaziyeti tutuna¬ maz bir hal olmuş, Mustafa Kemâl, derhal Roma mümessilliği ile yollamış, o da cana minnet bilmiş. Gitmiş, yani tabuta kendi ihtiyariyle binmiş. Bir müddet sonra oradan da azletti. Celâl Ârif’in işi de bitti. Siyasi hayat-ı müsteardan alem-i bekâ’ya ir- 708 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 709 tihal etti. Şimdi Pariste benim gibi mihman gezer... Erciyes dağının eleğinden gidiyoruz. Muntazam koca bir mahrut, üstü de çır çıplak hiç ağaç görünmüyor. Eteğindeki, toprak da kül renginde birşey. Kayseriden Sivas'a kadar şose var. Zararsız bir yol. Bütün bu yol bir düzlükten gidiyor. Bİz de tıkır tıkır gidiyoruz. Yusuf Kemâl yine huysuzluk ve bana hakaret ediyor. Ben de damarına basıyorum. Bir aralık bunalacak bir hale geldim. «Seninle beraber gidemem» deyip, bir başka yaylıya bindim. Incesuya geldik. Bir mola verdik. Meğerse orada mühim binalar varmış. Güzelce bir cami, mektep, evler.. Bunlar birşey değil asıl kâgir mühim bir ahır var.İçine girdiğim vakit, vaktile Mısır’da büyük Ehramın içine girince nasıl bir azamet duydum- sa, adeta öyle bir azamet duydum. Müthiş direkler ve kubbeler, koca bir şey. Bunun içi kenarda fırdolayı bir taştan set. Orada bir kaç metrede bir ocak var. Burası askerî bir binadır. Orta ye¬ ri süvarinin atlarına, setler de askerlere mahsustur. Ocaklar, teshin ve yemek pişirmiye mahsus. Rivayet ettiler ki, harb-i umumide orada üç alay süvari atlarıyla barmmışlardır. Bunu meşhur Merzifonlu Mustafa Paşa yaptırmıştır. Binanın bir yar.ı dağdır. Dağ kamilen kayadır. Binayı yaptırmak için dağın o ete¬ ğini, tıraş etmiş, orayı düzlemiş ve çıkan taşları da binada kul¬ lanmıştır. İnsan bu binayı görünce atalarımızın en mühim him¬ met sahihleri olduğunu anlıyor. Bu bina herhalde mühim inşaat¬ tandır. Birgün yıkılıp bu da mahvolur. Bereket versin, çok sağ¬ lam bir bina. Sanki muazzam bir taş kitlesi, mimarlarımız, Tlirk mimarîsini tetkik ettiler. Henüz bu abideden bahs etmemişler¬ dir. Tetkik edilip, plân ve fotoğraflarıyla beraber bir eser ya¬ zılması lâzımdır. Bence bu eser millî mefahirden biridir. Sivas’a geldik. Sivas’ta Cemâl Bey (Eski Kütahya Mebusu ve Kastamonu Valisi) vali, bizi resmî bir surette yâni asker, po¬ lis, memur ve ehali ile istikbâl ettiler. Hemen her yerde istik¬ bâl ediyorlar. Bizde bu bir hastalıktır. Gelen mevkili birine, me - mur ve halk istikbâl yapmasını, gelen de istikbâl olunmasını pek severler. Ankara’da soğuk vardı. Konya’da daha çoktu. Ulu¬ kışla mutedil idi. Kayseri, Sivas yolu soğuktu. Bazı yerler kar¬ dan beyazdı. Fakat Sivas’ta epeyce kar bulduk. Belediyede mi¬ safir olduk. Halis Turgut bizi evine davet etti. Bu zatı ilk gö¬ rüyordum. Belki mektepte okumuş ilk Türkçülerden idi. Namus¬ lu biri, Sivas’ın eşrafından, ailesi eski bir aile, evleri büyük bir konak halinde. Eski evlerden, içi güzel ve orijinal. Halis Tur¬ gut millî harekete hizmet etmiş, sonra ikinci Millet Meclisine mebus olmuş, Mustafa Kemâl’i sevmez, nihayet İzmir’de yapı¬ lan suikast bahanesiyle Mustafa Kemâl tarafından asılmış. O gece onun evinde, Sivas ahvaline, Kızılbaş Türklere, Koçgiri Aşi¬ retine dair konuştuk. O esnada bu aşiretde millî kıyam aleyhi¬ ne kaynaşma başlamış imiş. Teşvik, İstanbul’dan gelmiştir. Re¬ isleri Alişan’dır. Vali ile beraber Halis Turgut, bunun bir vaka¬ ya müncer olmasından korktular, bana söylediler. Bilhassa mü- kâleme Alevî Türkler üzerimde idi. Ankara civarından başlayıp Şark’a giden ve Azerbeycan’a dayanan bir Kızılbaş, Türk şeridi vardır ki, Sivastan geçiyor. Bunların cehaletinden Şiilik sebebi ile Türklere hristiyanlardan daha fena bir nazarla baktıkların¬ dan bahsettiler. Bunlara münevverlerden heyetler gönderip propaganda yapılmasını propagandanın esasının kendilerinin de halis Türk olduklarını, dinin bir olduğunu, mezhep farkının ehemmiyeti olmayıp, vicdanî ve şahsî bir mesele olduğunu an¬ latmak olmasını teklif ettim. Bu suretle hasım olmaktan çıkarı¬ labileceklerini söyledim. Biz gittikten sonra bizzat Halis Turgut beş on köyü dolaş¬ mış, Uu tarzda propaganda yapmış. Biz Moskovada iken Koçgiri aşireti isyan etmiş bu aşiret isyana kalkacağı vakit bütün Kızıl- başlara adamlar göndermiş, «Biz Şiiyiz; Sünnîlere isyan edece¬ ğiz, bize iştirak edin! demiş. Koçgiri Kürt’tür. Bir takım Türk Kızılbaşlar iştirak etmişler; Fakat Halis Turgut’un dolaşıp pro¬ paganda yaptığı köyler onlara şu cevabı vermişler. «Biz Şiiyiz amma, Türküz, Kürt değiliz, sizinle birleşemeyiz». Bu ufak tec¬ rübe bu tarz propagandanın vatan ittihat ve kuvveti namına en 710 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 711 mühim bir vasıta olduğunu ispat etmektedir. Demek öyle hey’- etler, muallimler gönderip, Anadolunun bu mmtaak^arında ve Kürtler İçinde geniş mikyasta propagandalar yapmalı. Oralar¬ da esası bu olacak ilk mektepler açmalıdır. Bu ış pek mühimdi!. Bu tecrübe gösteriyor ki, ufak bir himmet bunları kazandırır. Bu iş Türkiye için hayattır. Çünkü Ingilizler, Anadolu’da İsyan¬ lar çıkarırken, bakınız, Rumu, Ermeniyi, Çerkezı, Kürdü kışkır¬ tıyorlardı. Tefrikayı müthiş yapıyorlardı. Kazılbaşları. Türk- menleri de Türkiyeden ayırmaya çalışıyorlardı. Hattâ Konya - da Mevlevi Çelebi Abdülhalim, İtalyanlarla Selçukî Devletim teşkil etmek için sözleşmiş. Bu adam Ankaraya getirtilip hapse¬ dilmiş, sonra Mustafa Kemâl onu çıkardı. Ve mebus da yaptı. Buna sebep olarak çirkin şeyler söylediler... Hattâ, Lozan’da f renkler ekalliyetler meselesinde ırkı, dinî (gayrimüslim, müslim) ve lisanı ekalliyetler tabirinde İsrar ettiler. Ben de bu müthiş tehlikeyi bildiğim için bu tabirleri kaldırmak hususunda inat ettim ve muvaffak oldum. îngilizler Konyaklara Türk de¬ ğil, siz Selçukîsİniz, Yörüklere de Türk değilsiniz, diye propa¬ ganda yapmışlardı. Abdülhamit samanında Ermeniler bu Kızıl¬ baş Türklere musallat olmuş, onları, Ermenisiniz, diye kandırı¬ yorlardı. Muvaffak oluyorlardı. Bu hal devam etse bu Kızılbaş- lar, Ermeni olup gideceklerdi. Zaten böyle neler kaybettik. Ben böyle bir propaganda teşkilâtını sonra, Sıhhiye Vekili iken çok teklif ettim. Çünkü bu vekâlete isyan işleri de merbut idi. Fakat bunun kıymetini, ne Mustafa Kemâl’e ne îsmet’e an¬ latamadım. Yapmak mümkün olmadı. Elan en mühim olarak yapılacak işlerden biridir. Bu adamlar askerdir, herşeyi top ve tüfek ile halletmek zihniyet ve peşindedirler. Zora dağların borcu vardır, amma, zorun devamı müddetincedir: Fırtınadan ağaç iğrilir; fakat geçince yine doğrulur. Top, tüfek, cebir, di¬ mağları, zihniyetleri düzeltemez. Bunlar düzelmeyince de derd daima mevcuttur. Nakzetmek için fırsat bekler. Bilhassa tekli¬ fim Kürdistan içindi, Oranın başımıza iş açacağım temessül için teşkilât yapılmasını söylemiştim. Rusyadan dönerken Samsun’a geldim. Vali Cemâl’i orada buldum. Mustafa Kemal azletmiş. Burada ticaret yapıyor. Kı¬ zılbaş köylerinde Halis Turgut tarafından yapılan propaganda¬ yı, mühim neticesini bizzat bana o anlattı. Zavallıyı Mustafa Kemâl Sivas’tan da tepelemiş idi. Çok zaman sonra hizmetini bilen dostlarının ibramıyle Trabzon’a vali olabildi. Mustafa Ke¬ mâl Trabzon’a seyahat etti. Oradan da azletti. İki yıl kadar aç- bk içinde kaldı ve tecennün etti. Oğulları Kütahya’ya götür¬ müşler. Orada Ölmüş. Sivas’ta Selçuklu mimarîsinin incileri var. Gökmedresenin öniine gittiğim vakit büyük bir azamet ve haşmet önünde ol¬ duğumu duydum. Bunlar harab oluyor. Bakan yok. Türkün bu mîllî hâzineleri giderse bir daha yerine koymak mümkün değil¬ dir. Artık Yusuf Kemâl azametli bir tavır takındı. Suratı ek¬ şidikçe ekşidi. Hırçınlığı da yolunda. Sivas’tan kalktık, Refahi¬ ye, ilâh... Erzincan’a doğru gidiyoruz. Nihayet Yusuf Kemâl ağzındaki baklayı çıkardı. Hırçınlığının, fazlalığının sebebi var- mış... Ağzında bakla varmış, bir türlü çıkaramıyormuş... Zor mu imiş... Dedi ki : «Rıza Nûr! sen bana itaat etmelisin. Ben senin reisinim, âmirinim». Dedim ki : «Bu sözüne şaştım. Ne istiyorsun? Sana uşak mı olayım? Merasim oldukça sen başta yürüyorsun. Ankara ile muhabereni elinden alıp ben mi muha¬ bere ettim: Karıştığım bile yok. Daha neistersin?» Lâf yok. Ha¬ kikaten de böyle ilâve ettim: «Hemşehriyiz, bir yaştayız. Mek¬ tepte arkadaşlık, sonra beraber çapkınlık. Böyle bir teklife na¬ sıl dilin varıyor. Eğer zekâ ve malûmat hususunda bir rüçhan görüyorsan izah et. Münakaşa edelim. Ayıptır.» Buna da cevap bulamadı. Kızdım söylerdim ve kendi kendime düşündüm. Bu adamı bilirdim, azametlidir. Yere göğe sığmaz. Vakıa ekseriya zeki, malûmatlı, namuslu olanlar vekâr sahibi olurlar. Ancak bunda¬ ki vekâr derecesini aşmış, fıtrat halindedir. Kendisi yüksek bir zekâ değildir; fakat, zekî denilen adamlardandır. Hele hafızası 712 HAYAT ve HATIRATIM iyidir. İyi çalıştı, epeyce malûmat sahibidir. Natûkdur. Yazı ve neşriyat ile münasebeti yoktur. Pekçok egoisttir. Kibri azame;, iyi haslet değildir. Malûm, İblis’e yaraşır derler, ve kimse sev¬ mez. Keza hırçın ve huysuzdur. En ufak ve lüzumsuz bir şeyden alınır. Darılır. ,inattır. Dargınlığı çok uzun sürer. Bu huylarım eskiden bilirdim amma, böyle haris olduğunu bilmezdim. Şimdi görüyorum ki, müthiş haristir. Ankaraya giderken Bolu yolun¬ da birşey yapmıştı; fakat ona ehemmiyet vermemiştim. Ade¬ tim birgeyle bir adamın ne lelı ve ne aleyhinde hükmetmem. Evvelce söylemiştim; yani reis olmak istemişti. Bize bir reis tayin etmemişlerdi. Ve böyle bir şeye de lüzum yoktu. «Arka¬ daşlar var mı?» diye sormuştum. Hepsi «Hiç, lüzumsuz demiş¬ lerdi. Olamamıştı. Ha... demek bu adamda reislik monomanisi var. Hem maiyetini uşak menzilesine koymak istiyor. Nitekim Lozan’a giderken de bunu göreceğiz. Hem sıkılmıyor, kendi ağzı ile istiyor. Ben doğrusu böyle teşebbüsü ömrümde yapamadım. Kimseden bir şey isteyememişimdir. Hakka bakarsan bu sefer reislik benim hakkım idi. Çünkü evvelce gitmiş, falso ile dön¬ müştü. Ben ise bunu aklıma bile getirmedim. Ne olursam ola¬ yım. Elverir ki, hizmet edelim. Heyet-i vekilede tayinimiz esna¬ sında ben bu sebebi söyleyip, reisliğin bana verilmesini istesey¬ dim muhakkak benreis olurdum. Bilhassa Mustafa Kemal be def .için ne vakittir nelere baş vuruyor. Muvaffak olamıyor. Derhal reisliği bana verirdi. Tek ben gideyim. Yahudi’yi biri do- ğüyormuş. Yahudi elin nurdan kopsun, dermiş. Seyredenlerden biri merak etmiş. Sonra yahudiye sormuş. Yahudi... «Eli kop¬ sun da neden koparsa kopsun;;- demiş. Bu da böyle. Dedim ki : «Yusuf Kemâl! bana amirlik tasla¬ ma! Akimı başına al ve şuna iyi kulak ver! Sen Bekir Sami ile Rusya’ya gittin. Birşey yapamadınız. Geri geldin. Mecliste uğ¬ radığın tufanı da unutmuşsun galiba. Bu sefer giderken eğer ben Reislik isteseydim bana vermeleri tabiî idi. Hak benimdi. Hem de Mustafa Kemâl beni, def olsun diye sade Reislik değil, ne istesem verirdi. Ben böyle şeyi aklıma getirmedim, h İnsan¬ Dr. RIZA NUR 713 lar tuhaftır. En büyük millî işlerde de şahsî hırsı, mevkilerini düşünürler. Bundan da çok defa millî iş zarara uğrar. Tarihte misâlleri çoktur. Eğer ben de bunun fikrinde olsaydım, biz de millî işe zarar verebilirdik. Halbuki Yusuf Kemâl asla reis, baş olamaz. Onda hilkat yoktur. Çünkü inisiyatif sahibi değildir. Çünkü mesuliyetten korkar. Sonra mesûliyet geliverir, korkusuyla hiçbir iş yapmaz. Nitekim hariciye vekâletinde bulunduğum zaman vekâlet umu¬ ru leyteleâlle’de, askıda kalmıştır. Hiçbir iş çıkmamış, herşey yüz üstü kalmıştır. Yine bu sebepledir ki,' ilk hükümet teşekkül edince Yusuf Kemâl Rusyaya gidinceye kadar Vekil olduğu ik¬ tisat Vekâletine uğramamıştı. Heyet-i Vekile’de de imzasını koymadıydı. Arkadaşlar farkına vardılâr, sıkıştırdılar yine imza koymadı. Sebebi Anadolu harleketinden ümitsiz olup birgün uğ¬ rayacağımız mes’uîiyet korkusudur. Bu adam daima böyledir. in¬ sanda mes’uliyet: büyük mikyasta olmalı; Fakat nadiren l ; bü kere de cesareti olup, işi yapmalı. Bunda mesuliyet hissi o ka¬ dar fazladır ki, .evham ve hayalât ve cinnet halindedir. Ona mukabil cesaret asla yoktur. Hem de bir memleketteyiz kii; orada mesuliyet mürg-i anka’dır. Buna rağmen Yusuf Kemâl böyledir. Her yapacağı işte evvelâ me mul veya mevhum biı mes’uliyeti düşünür. Ve ondan kurtulmak çaresi tedbirini işten evvel alır. Böyle adamlar hayatlarında hiçbir iş göremezler. Yusuf Kemâl de halâ görememiştir. Bu kadar yıl millî hareke¬ tin içinde bulundu. Mevkii de müsait idi. Bu kadar işlerin civ¬ civli zamanında hiç bir iş göremedi. Bir eseri yoktur. Yapaca¬ ğımız muahede onun eseri midir? Biraz sonra görülecek. Sivas ve Erzincan, iki geçilmesi güç dağ var. Karabayır, Çardaklı. îğinti’den sonra Karabayır’m eteğine geldik. Yanı¬ mızda bir otomobil, birkaç yaylı, bir müfreze asker var. Burası daima Eşkıya baskınına mâruz olduğundan kendimizde birer mavzer aldık. Benimki, Koçbey hadisesinde Ankarada aldığım filintadır. Onunla Moskova’ya gittim. Ve' beraber döndüm. Ha¬ lâ Sinop’ta kütüphanemde durur. Otomobil bozuldu. Cam gibi 714 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 715 keserek esen bir soğuk rüzgâr ile hafif bir kar düşüyor. Şoför uğraştı. Yapmak mümkün olmadı. Otomobili bırakmaksa müm¬ kün değil. Murahhas, kâtip, zabit, asker otomobili önden çeke¬ rek, arkadan iterek bu dağa çıkarmaya başladık. Bir raddeye geldim ki; canım burnuma geldi. Bir elimde mavzer, bir elimle otomobili arkadan itiyorum. Ellerim donuyor. Eldivenin hiç fay¬ dası yok. Mavzerleri boynumuza asamıyoruz. Hemen eşkiya zu¬ huruna muntazır olduğumuzdan elde tutuyoruz. Otomobil, bir aralık kurtulsa arkada olan bizleri çiğneyip aşağı uçacak. Bunu da düşürüyorum. Bir taraftan da eşkıya basma tehlikesi var. Bir taraftan da karanlık basıyor. Anamdan emdiğim süt bur¬ numdan gelmeğe başladı. Dedim ki : «Ne memleket, ne kara bahtlı millet efradıyız? Elin memleketinde otomobil insanları ta¬ şır; biz burada otomobili tâşımıya mahkûmuz!..» Bakü’ye k⬠tip* giden biri var. Baktım, o otomobili, itmiyor. Elinde tüfek de yok. Öyle kızdım kİ, «Herkes şunu itiyor, sen niye itmiyorsun? Bu kadar hanım evlâdı, muhallebici isen, ananın koynunda du- raydın» dedim. O hiç cevap vermedi; fakat otomobile de yanaş¬ madı. Ben de artık söylemedim. Çünkü insan gibi bir kıymeti kalmadı. Varsın zahmete girmesin. Neyse bin belâ tepeye çık¬ tık. Karanlıkta tamam oldu.'Bir tane bile fenerimiz yok. Şimdi ineceğiz. Aşağıda bir Jandarma Karakolu varmış. Geceyi orada geçireceğiz. Şose uzun gidiyormuş. Kestirme keçi yolu varmış. Ben artık canımdan bıkmışım. Kestirme yolu tuttum. «Gitme! kaybolursun »dediler. Dinlemedim, biri daha bana katıldı. Başla¬ dık gitmeye. Göz gözü görmüyor. Ayağıma taş takılıyor. Bazen ayağımın altmdan toprak uçup kayıyor. Yerlere oturup tutunu¬ yorum. Sık ağaçlık bir yer. Ayağıma ağaç kökleri bulaşıyor. Bir aralık bu yolu tuttuğuma pişman oldum. Göz gözü görmü¬ yor ; yol görünmüyor. Artık yukarı çıkmak da mümkün değil- Kaybolursak gece bizi kurtlar da yer. O donan insan, şimdi kanter içindeydim. Hasılı pusulasız ve körebe tarzında kaybol¬ madığıma, bu uçurumdan yuvarlanmadığıma bin şükür ettim ve hâlâ şaşarım. Bağırdık. Karakol orada imiş. Ses verdiler. Git¬ tik. Karakola girdik. Bizden sonra yoldan yürüyenler de geldi¬ ler. Tuhafız. Bir .odalık zeminde bir bina, tahtadan kiremitleri var. Üzerlerinde kirden rengi belirsiz olmuş ve pire tersi başka bir benek vermiş birkaç yorgan, şişesinin üst kısmı koyu bir is ile simsiyah bir ufak petrol lâmbası, bu şişenin bir yeri de kı¬ rılmış, delik; oraya kâğıt yapıştırmışlar, kâğıt yanmış, sarı, ka¬ ra Ortada saç bir soba, belki otuz deliği var. Bu delikler kül ça¬ muru ile sıvanıp tıkanmış. Borular da öyle sıvalı. Sobayı faryab ettik. Karakol'un yanı orman. Alâ... Fakat her taraftan duman fışkırıyor. Soba değil, duman fıskiyesi. Lambanın isi de buna karışıyor. Burası sıcak ama dumandan durmak mümkün değil. Bu dumandan gözler yaşardı. Sanki hüngür hüngür ağlıyor gi¬ bi olduk. Felâketimize sahiden böyle ağlasak yeri vardı. îse yaptıksa olmamıştı. Nihayet sobayı söndürmeye mecbur olduk. Şehirlerde misafirlikte bize iyi, temiz yatak verirlerdi. Böyle yerlerde ise benim kabil-i nakil yatağa yatıyordum, Kurdum, elbise ile yattım. Kurt derisi kürkü üstüme aldım. Yorgunlukla alâ uyuduk. Buradan da yola çıktık. Har-b-i Umumîde Kafkas Cephesi Karargâhı olarak şöhret alan Suşehrine geldik. Kumandan Ve* hib Paşa,, binlerce masum askerleri burada kurşuna dizmişti. Diğer Akba, Belâlı Geçit, Çardaklı, artık otomobil sevdasından vaz geçtik. Yaylılara bindik. Dediler ki, «Çardaklı tepesinde kar ve tipi vardır, bu mevsimde geçilmez. Yahut amele çıkarıp yo¬ lu açtırmalı. Valiye emir verdirin, civar köylerden Jandarma vasıtasiyle elli adet amele toplayıp şevketsin.» Çardaklının te¬ pesine yaklaştık. Bir yere geldik ki; her taraf bembeyaz kar. Oraya kadar hiç kar yoktu. Burası bu dağın tepesi imiş. Ara¬ balar kara dayandı kaldı. İlerlemek mümkün değil. Akşam; or¬ talık da kararıyor. Geçmek mümkün değil. İn cin hiçbir şey yok. Tepede bir Jandarma Karakolu varmış, o da görünmüyor. Muhit dağlar ve aralarında dereler. Çırçıplak ağaç falan yok. Her yer ak pak kar. Ufka kadar her taraftan böyle. Ne yapacağız?!.. Herkes somurttu durdu. Kimse de, lâfa 716 HAYAT ve HATIRATIM Pr. RIZA NUR 717 takat yok. Alıklaşma devresi geçince bir kısmı geceyi orada ara¬ balarda geçirmemizi söylediler. Düşündüm, imkânsız şey. Gece hepimiz değilse bile bir kaçımız mutlaka donup ölürüz. Bir- do kurt baskınına uğrarsak, tamamdır. Bu esnada kurtlar açtı. Sürü ile gezerler. Ava lıepsi birden saldırır. Bir ışığımız da yok. Doğrusu bu tedbirsizlikti. Bir fenerimiz olmalı idi. Ben gece bu¬ rada kalınmaz, dedim. Yusuf Kemâl «Hayır, burada kalacağız» dedi. Askerlerden orayı bilen varmış. Sordum. Karakolun bir kilometre kadar uzakta olduğunu söyledi. Baktım telgraf direk¬ leri var, dedim. «GÖz görür iken vakit kaybetmeden bu direkleri takip ederek gitmeli, karakola varmak mümkün olur». Ya bazı yerde kar pek çok ta boyumca batarsam çıkmak mümkün olmaz. Düşündüm bu tehlike, kalmak tehlikesinden pek azdır. Gitmeye karar verdim. Direkler var. Bu güvendiğim şey. Bunu kaybet¬ mem. «Ben gidiyorum. Karakola varır; size imdat yollarım» dedim. Yürüdüm. Yüz metre kadar gittim. Kar diz boyunda. S-o ğukda ve karda yürümek insanı pek yoruyor. Terledim ve yorul¬ dum. Arkamdan Yusuf Kemâl bağırdı. «Ben geliyorum» dedi. Bekledim, geldi. Dinlenmiştim. Yine yürüdük. Direkleri takib ediyoruz. Kar yağmıyor fakat bazen bir siğnak geliyor, yerler¬ deki karları bir kısmını toz duman edip havaya savuruyor, in¬ sanın nefesini tıkıyor. O kadar ki; kâh rüzgârın aksi istikame¬ tine dönüp soluk almağa mecbur oluyorum. Bereket versin gü¬ neş yok. Ortalık biraz kararmış, kar gözlere dokunmuyor. Bir de o olsaydı, tamamdı. Ben öndeyim, nihayet pek yoruldum Ümitsizleştim. Tam bu esnada Karakol tarafından bir süvari göründü. Hızır mısın be adam? Bizdeki sevinci görmeli. Ar¬ kasında kürklü bir sürü amele geldi. Jandarma zabiti imiş. Ev- yelâ «Hızır gibi yetiştin». Sonra «yolu yine açtırınız?» dedim. Dedi- ki : «Yarım saat evvel açtırdım; burası böyledir. Derhal bir bora eser, başka yerdeki karlan alır, açılan yolu örter; sanki hiç açılmamış gibi olur», inanmak istemedim. Yemin etti. Son¬ ra öğrendik ki, hakikaten öyle imiş. Ben tipiyi havadan şiddet¬ li rüzgârla kâr yağması zannederdim. Meğerse tipi başka şey¬ miş- Rüzgâr yerdeki karlan savuruyor. Burada gördük, öğren¬ dik, Ben ileride idim. Atını bana verdi. Arkadaşlar için «Aman bunları nakledin» dedim. Atla Karakol’a gittim Atı ve diğer ora¬ daki amele ve jandarmayı da yolladım. Ata Yusuf Kemâl’i bin¬ dirmişler. O da geldi. Arabalarm atlarını alıp bavulları yük¬ letmişler. Kimi eşyayı da amele omuzlamış. Herkes geldi. Artık İyice karanlık olmuştu. Büyük kafile, zifiri karanlıkta karakola girdiler: Akıl ettim. «Tamam mıyız? Hele toplanın» dedim. Top¬ landık. Bizimle beraber olan Bakü mümessilliği kâtibi, bir de şef- re kâtibi Mehmet Ali yok. «Aman!» dedik. Bir nefer dedi ki : «Bir efendi arabada oturuyor.» «Hadi! >j dedik. «Bana reis bey burada kalıp her ne pahasına olursa olsun ayrılmamaklığımı emretti. «Gidemem» dedi. Ve ne dedikse olmadı. Kaldı. İşin fecaatine bak!... Yusuf Kemâl’e dönüp, «Aferin Reis bu mu, dirayetin ? Zavallıyı hangi düşünme ile ve ne tedbir diye bu emirle oraya mıhladın. Bu akşam onu kurt yer veya donar». Yusuf Kemâl’e pek canım sıkıldı. Sade kendini düşünüyor. Mai¬ yetinden birini ölüme hem de hiç lüzumsuz terkediyor. Demek benim arkamdan gelmeye karar verdiği zaman o zavallıya da bu emri vermiş. Bu bir müthiş hodpesentliktir. Hem de şu gen¬ cin terbiye, fedakârlık ve disiplinine şaştım. Pek takdir ettim. Disiplinin bu kadarı galiba ahmaklıktır. Lâkin onu takdir daha doğrudur. Hemen fenerlerle iki takım adam yolladım. Bir ta¬ kım ona gitti. Mehmet Ali orada duruyormuş. «Reis gelsin di¬ yor» demişler; fakat artık canıma tak demiş olacak ki, şifre, he¬ yetin parası vesair mühim şeylerin bulunduğu ufak bavulu o muhafaza ediyordu. Kucağında tutuyormuş, onu da tutup at¬ mış, geldiler. Bu sefer de Yusuf Kemâl bavulu tutturdu, «illâ getirsinler» dedi. «Canım, kimde takat kaldı! Kaç sefer oldu? Bu zifiri karanlıkta, tipide, bu dağ başında insanlara acı! Bu bavul, insan değil. Bavulu kurt yemez. Gece oradan geçecek in¬ san da yoktur ki çalsınlar. Herkes deli mi? Yarın erken gider ahılar.» Sustu. Doğrusu Yusuf Kemâl bu buhranda da egoist ve tedbirsiz bir insan olduğunu iyice ispat etmiştir. Diğer takım 718 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 719 da Bakü kâtibini bulmuşlar. Biçâre karanlıkta yolu kaybetmiş, beline kadar kara batmış, öylece kalmış. Dimdik getirdiler. Za¬ vallı tamamiyle donmuştu. Baktım teneffüs hissedilmiyor. Kalp¬ te daraban da duyamadım. Hemen karakolun avlu gibi yerinde vücut, kol ve bacaklarını karla ovdum. Sonra odaya aldım. Bu¬ rası biraz sıcaktı. Bir saat kadar da burada sun’î teneffüs ve masaj yaparak uğraştım. Gözünü açtı. Kurtuldu, demek kurban vermedik. Böylece bu karakola sığınabildiğimize bin şükür et¬ tik. Hakikaten harika idi. Bakü kâtibi trende, arabada, molalarda elini bir işe sürmü¬ yordu. Yolculuk; daima, meselâ bavuldan ekmek çıkarmak, ateş yakmak gibi iş oluyor. Her arkadaş diğerine yardım ediyor. Bu çocuk sade oturuyor, yiyor yatıyor. Bana nazlı bir hanım ev¬ lâdı, müthiş bir egoist tesirini vermişti. Fena kızıyordum. Ka- rabayıra otomobili çıkarırken, herkes faaliyette ve canı burnu¬ na gelmiş, sade bu adam sallana sallana yürüyordu. Artık te¬ pem atmış, «Yahu! sen ne miskin, ne nazlı, ne hodbin herifsin be?... Biraz da şu otomobile sen dayansan a... Bu kadar nazlı idili de niye buralara geldin? Annenin kucağmda oturaydm.» demiştim. Birşey dememiş; fakat yine bildiğinden dönmemiş idi. Şimdi muayenede gördüm ki, zavallıda pek ilerlemiş bir kalp hastalığı var demek, tş görmemekte hakkı varmış. Azarladığı¬ ma pişman oldum, fakat insan halini anlatır. Bu ise, bize ha¬ linden hiç bahsetmediydi. Artık zavallıya hüsnü muamele et¬ tim. Karakol sıcak, vücudumuz yumuşadı. Bizler jandarma, amele, her birimiz bir tarafa serildik; Şimdi Karakolun hikâye¬ lerini, menkıbelerini anlatıyorlar. İki de bir karakolu Dersim eş¬ kıyası basarmış, burası bir çok defa gâzi imiş. Dış tarafında bir çok kurşun yaraları varmış. Biz karanlıkta bu yaraları göreme¬ miştik. Kendimizi herşeyden emniyette, keyifti zannederken, başımıza yeniden iş çıktı. Sordular : «Meselâ bu akşam da ba¬ kılabilir-mi?» Cevap «Hay hay!» ben inanmadım ve dedim ki, «Bu karda Dersimliler nasıl bu dağın tepesine gelebilirler? Ola¬ maz.» Dediler ki : «Onlar karda yürümekte ustadırlar, ayakları¬ na kalbur ve ona benzer şeyler bağlarlar. Kara batmayan bir baston yaparlar. Şosede yürür gibi yürürler.» İşte bu fena!... Demek bu adamlar ski ve emsali kar âletlerini kendilerine mah¬ sus bir tarzda biliyorlar. Demek bu gece burayı da basabilirler. Hapı yuttuk demek. Pek keyfimiz kaçtı. Lâkın pek te yorgu¬ nuz. Maddî ve manevî bitik bir haldeyiz. Az zamanda uyuyup gitmişiz. Sabah erken kalktık. Amelenin parasını biz verdik. Dışarı çıktım, rüzgâr kesilmiş, berrak bir hava, biraz sonra da güneş de doğdu. Yerimiz pek yüksek yer. Önümüzde bir çukurluk, on¬ dan sonra bizimkinden alçak bir takım dağlar var. Hepside ak; kar. Bunlar Dersim dağları imiş. Karakola baktım. Kurşun ya¬ rası içinde... bin şükür, dedim. Yola çıktık. Bir kilometre kadar kar içinde gidecekmişiz, ötesi başaşağı ve karsız imiş. Yüz metre kadar ilerledim. Bir¬ den gözümde alâimi semâ hasıl oldu. Yâni muhtelif renkler, uçuşup duruyor. Bir yere bakamaz oldum. Yalnız bu olşa... Bundan dolayı yürümek, bir adım atmak ta mümkün değii, Aman yıkılacağım... Tıbbiye mektebinde hıfzıssıhha derslerin¬ de gözlerin karda, bilhassa güneşli havada böyle olduğunu, bu hal devam ederse, gözlerin kör olduğunu bilirdim. Buna Napol- yon’un Moskova seferini misâl getirirler. Fransız askerinin gözü kör oldu derler. Ben böyle bir şeyi ta Ankara’da düşünmüş, siyah gözlük almış idim. .Şimdi tam lâzım; fakat hangi bavu¬ lun hangi köşesinde? Bulmak mümkün değü. Başımı ceketimin altına soktum. Bir müddet sonra çıkarıp baktım. Görüyordum. Yürüdük. Yine alâim-i sema, yine başım ceketin altında; kâh siyah eteğimi tutup elimle gözümün önünde bulunduruyorum. Sade ayağımın ucuna bakıyorum.- Bu süratle bu mıntakaya geç¬ tik. Yıllarca evvel okuduğumuz bu şeyi de gözümüzle gördük. Bu dağlar eski tarihte meşhurdurlar. Ksenfo’nun meşhur se¬ ferleri, buralarda olmuş olsa gerektir. Askeri kırılmıştır. Pon- tus Kralı Midad ve Romalılar zamanında burada kulübeler ya- 720 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 721 pilmiş, çanlar konmuştur. Yapılarda çanları çalarlarmış. Bu su¬ retle yolcu varsa çan sesine giderek yolu kaybetmezlermiş. O zamana göre şu iş İnsanî, mühim bir iştir. Teessüf ile soyliyelİm ki. bizim elimizde hâlâ buralara bu kadar iptidaî olsun bir tesi¬ sat konamamıştır. Biz Türkiyenin fevkalâde bir heyetiyiz. Hü¬ kümet jandarmasını bizim için harekete geçirdi. Elli amele tut¬ tuk. Bu sayede kurbansız geçtik; fakat başka yolcular bunu yapamaz. Demek her yıl buralarda nice vatan evlâdı mahvolup gitmektedir. Mustafa Kemâl danslara revaç vereceğine, silin¬ dir şapka giyeceklerine o paralan, böyle işlere sarfetse ya!.. «Beğ»'i kaldırıp «Bay» koyacağına biraz bu yolcuları düşünse ya!.. Erzincan ovalarına düştük. Buralar geniş ovalar, çaylar da var, İmar edilse bir kaç «Mısır» yapar; fakat çırçıplak, vatanı¬ mız ne zavallı harap topraklarmış!.. Bu kadar bilmezdim. Şeh¬ re geldik. Erzincan şehrini de bırşey zannederdim. Üç buçuk ah¬ şap evmiş, yani kemiyetçe, keyfiyetçe sıfır bir şehir. Daha doğ¬ rusu çörden çöpten bir büyük köy. Ovadayız. Yolun kenarında bir su şarıltısı duydum. On adım kadar yoldan öteye ilerledim. Kükürt kokan, dumanı çıkan, yel gibi akan bir su. İndim. Bo¬ şuna akıp giden şu suya baktıkça baktım. Yüreğimin yağı da beraber aktı. Acıdım. Biraz ötede bir de yerden kaynayan bir su var. Elimi soktum. Buz gibi tattım. Gazı bol, kalevi bir su. Düşündüm, tabiat şurada bol akan bir banyo suyu ile mideler için mükemmel bir sofra suyu olan kalevi suyu yan yana koy¬ muş. Ne nimet? Avrupa’da böyle şey olmak mümkün değildir. Fransanm Dix-les-Bains banyoları meşhurdur. Gittim, Gördüm, kükürtlüdür; fakat kükürtü çok az, harareti de azdır. Suyu, ateş yakıp ısıtırlar. Gidip gördüm. Sade kalevi suyu var. Bize ise hilkat herşeyi bir arada vermiş. Daha neler var?!... Fa¬ kat istifade ettiğimiz yok. Fecidir. Burası imar edilse ne mü¬ kemmel bir su şehri olurdu. Henüz bir kulübe bile yok. İlerledik. Artık. Ermeni tahribatını görüyoruz. Harfc-i Umumi sonunda Rus ordusu Bayburt, Erzincan taraflarından. çekilirken Rus Ordusundaki Ermeniier müthiş katliâmlar ve emsâüni yapmışlardır. Buradaki insanların hikâyesine bakma¬ ğa lüzum yok. Bunu söyliyen şey, ikide bir gördüğümüz birçok yıkık duvarlardan mürekkep viraneler. Bunlar Türk köyleri imiş. Ermeniier ahaliyi kadın, erkek ve çocuk kesmişler. Köyleri de yakmışlar. Tuhaf, buralarda pek bir ağaç da yok, Sordnm Dediler: «Ağaçları da söküp yakmışlardır.» Artık, Kars’a ka¬ dar iki geceyi böyle viraneler arasından geçiyoruz. Koca ova. în çın yok. Cidden kan ağlatıcı bir manzara görülüyor. Ve anla¬ şılıyor ki bir müddet evvel buralar mamur imiş. Evler varmış, ocaklarından duman tütermiş. Çocukları, delikanlıları kızları varmış; evlerinin önünde oynarlarmış. İnekleri, koyunları var¬ mış. Bağırır, melerlermiş Nadiren bu harabelerde de duman¬ lar görüyoruz. Sağ kalan bir iki aile şimdi gelmiş, yıkık duvar¬ lardan biraz örüp üstünü toprakla örtmüş, içine girmiş. Viranede baykuştan başka bir şey değil. Köy bununla mı eski haline gele¬ cek, ne kadar zamanda!: Bunlara sorunuz, Ermeni faciaları, kanlı, zehirli hikâyeler. En taş yüreklileri ağlatır. Önümüzde bir geçit daha var. Adı Sansa Boğazı. Bir ukbe, bir belâ-yı ber¬ zah imiş. Bunun dehşeti coğrafi teşekkülünde değil, Dersim eş¬ kıyasında, Cam dişe alıp buna da gireceğiz. Bu eşkiyanm fe¬ nalığı, pusu arkasından yolcuyu evvelâ vumak, sonra soymak imiş. Halbuki Anadolunun diğer taraf eşkiyası geçidi tutar. «Davranma» der, soyar, müdafaa görmezse cana kıymaz. Bun¬ lar ise önce öldürüp sonra soyuyorlarmış. Bu fena... Bakalım... Boğazın ucuna geldik. Konak yeri var. Geceyi geçirdik. Boğaz uzun imiş. Birçok gün sürermiş. Bir gece de boğazda yatmak lazımmış. Fare gibi hu deliğe gireceğiz. Muhafızlarımızı değiş¬ inmişler. Erzincan’da yeniden bir jandarma zabit ve çavuşu kumandasında on kişilik jandarma kuvveti vermişlerdi. Hazır¬ landık,. Hareket edip, boğaza gireceğiz. Zabit ve neferler, bir sıra dizildiler. Zabit : «Bize müsaade, efendim» dedi. Hep hay- ret ettik. Reisliğine pek sahip olmak isteyen Yusuf Kemâl, Çar- F ; 45 722 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 723 daklı vak’asmdan beri hiçbir şeye karışamıyordu. İdare üstüme kalmıştı. Dedim : «Ayol, sizi bize muhafız diye verdiler. Vazife¬ niz asıl bu boğazı geçirtmektir.». «Öyle amma döneceğiz» dedi¬ ler. «Pekiyi, madem öyle, nasıl olur siz emir kulusunuz As¬ kersiniz, asker nizamına tabisiniz» dedim. Baktım, böyle lâflar heriflere vız. Biri kendini tutamadı, dedi ; «Elendi! Biz canı¬ mızı bedava bulmadık. Buraya giren sağlam çıkmaz.» İş anla¬ şıldı. Biz demek canımızı bedava bulmuş, nasıl olsa gireceğiz. Düşündüm, böyle bir kuvveti zorla, tehditle götürmekte bir fayda yoktur. Varsın geri dönsünler. Zabitten itibaren birer bi¬ rer «Dönmek istiyor musun?» diye sordum. Bu cevap hep «Evet» dir. Sade onbaşı «Efendim ben sizinle geleceğim. Çünkü emir öyledir. Biz askeriz, vazifemiz budur» dedi. Dedim : «Sen bu saftan çık, şurda dur!». Korkaklara hitaben dedim ki, «Ne korkak insanlarsınız. Kadın olmalıydınız. Hem de vazifenizi in¬ kâr ediyorsunuz. Yediğiniz millet ekmeği gözünüze dizinize dur¬ sun. Sizi zorla götürebilirdim. Bu cürmünüzün cezası idamdır; fakat sizin gibi karılan ne yapayım? Eşkiya zuhur etse bizden evvel siz kaçacaksınız iyisi mi dönün!». Hem utandılar, hem de memnun olup gittiler. Hepsinden ziyade zabitlerine acıdım. Harbiyeden çıkma bir genç. Yazık. Onbaşıyı beraber aldık. Se¬ bebi eşkiya için değil, bir köye rastgelirsek bize yiyecek satın alması, yatacak yer bulması içindir. Çünkü köylü onun dilinden anlıyor. Bizimkini anlamaz. Ne desek aldırmaz. Bu adam garbı Anadolu ahalisinden imiş. Boğazı geçtikten sonra buna bir mü¬ kâfat etmek lâzımdı. Dahiliye Vekâletine yazdım. Terfien mem¬ leketine nakletti. Boğazda gidiyoruz. Bir tarafımız küçük tepeler, altımız iyi yapılmış ve geniş bir şose. Diğer tarafımız Murat ırmağı. Irma¬ ğın öbür tarafı Dersim dağları ki, yüksekçe. Her adımda eşkıya zuhur edeceğinden korkuyoruz. Kulaklar kirişte. Kimsede can yok; herkes somurtmuş, mütevekkilâne gidiyoruz. İnsan tuhaf mahlûktur. Lüzumunda bile bile ölüme de gidiyor!.. Arada taş¬ lardan yapılmış metrislere rast geliyoruz. Eşkiya bunların ar¬ kasından ateş edermiş. Her metrisi gördükçe afallanıyoruz. Ölü gibi oluyoruz. Geçtikçe «Elhamdülillah! Bunu da selâmet geç¬ tik» diyoruz. İnsan burada eşkıyaya yakalanırsa, kaçmanın da imkânı yoktur. Bir taraf dağ, bir taraf ırmak, helecan içinde akşamı ettik. Konak yerine indik. Bu gece de müthiş bir gece geçireceğiz. Eşkiyanın pençesi altındayız. Bir tepenin önüne üç duvar yapılmış, olmuş bir han. Pencereleri pek yüksekte ve mazgal deliği halinde. İçeri girdik. Atları da soktular. Sebebini sordum. «Dışarıda bırakılamaz, eşkiya götürür.» dediler. At, in¬ san, eşya dengi üstüste bir yere tıkıldık. Ömrümde böyle şey görmemiştim. Başımıza bu da geldi. Aman, bu Anadolu’da seya¬ hat ne müthiş şeymiş? Vatan yolunda neler görüyoruz?!.. Han¬ cı ihtiyar bir adam. Tam Kızılbaş siması. Posbıyık. Sakal göbe¬ ğinde başta külâh ve yazma sarık. Her gözünde birer okka cera¬ hat. Yiyecek yok. Neyse adamcağız bize yumurta buldu; yedik. Eşkiyanın gece hanı basması ihtimali varmış. Kapının arkasına denkleri koydular. Pencere de yok. Emniyetteyiz. Bizim seyyar karyolayı kurup yattım. Böyle insan, hayvan beraber yatmanın iyiliği de varmış, sıcak oluyor. Sabah erken hazırlandık. Yola düzüldük. On metre gidince benim payton kırıldı. Bu seyahatte bir defa bile sağlam bir arabaya rastgelmedik. Şimdi arabasız kaldım. Halbuki bu ukbeden bir ayak evvel çıkmak lâzım. Ak¬ lımı bozacaktım!.. Arabacıyı öyle bir dövdüm ki, yerlerde yu¬ varlandı. «Çürük araba ile bir daha sefere çık!» diye diye döv¬ düm. Bari şehirlerde valiler, belediyeler bakmıyor. Müşteriler hukukunu bu suretle müdafaa etsin. Bu mesele mühim bir me¬ seledir. Nasıl s olur da bir yolcu Sansa’mn ortasında kalır? Canı, malı tehlikededir. Neyse başka bir arabaya sığınıp ilerlerdik. Bir aralık Dersim yakasında mağaralar görüldü. «Köroğlu mağa¬ raları» dediler. Suyun üstünde dik kayalık içinde delikler. Haki¬ katen Köroğlu buraları geçmiştir. Onun Anadolu’nun hemen her yerinde mağaraları vardır. Öyle derler. Nihayet bu belâyı geçirdik. Sağ salim çıktık. Bin şükür yarabbi. Mama Hatun’a geldik. Adına bakınca Selçuklular devrinden 724 HA.YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 725 veya OsmanlIların iptidalarından kalma bir yerdir. Ufak bir şe¬ hir; fakat güzel bir iki camii var. Bir tanesi inci gibi imiş. Kor olası Ermeniler, kaçarken içine dinamit koyup ateşlemişler. Bir kısmı berhava olmuş. Kalan duvarlarına baktım; içim delindi. Ne güzelmiş... Buralar koyun sürüleri yetiştiren bir yerdir. Koyun, mühim ticaretleridir. Tuhaf hikâyeler işittik: Harb-i Umumi ve «Ermeni Kırımı» (buralarda böyle diyorlar) ile ko¬ yunlar bitmiş imiş. Halk sonra birkaç koyun peyda etmiş. Ko- vunlarm bir kısmı iki defa kuzuluyormuş. Ermeni Kırımı dedik¬ leri şeyin hikâyeleri ise müthiş. Rus ordusu çekilirken, Ermeni¬ ler ordumuzdan kaçarken bir köyde ocağa kazam koyup su kay¬ natan bir anayı yakalamışlar. Karnım yararak kesmişler. Ço¬ cuğunu kazana atmışlar. Ocağa: «Gelin! Türkler! karnınız aç¬ tır. Size yemek hazırladık» diye bağırmışlar. Yine bir yerde in¬ sanları, kol, but, kelle, gövde, parça parça edip herbirini bir Çiviye takmışlar; üzerlerine «Okkası on paraya» yazmışlardır. Bu hikâyeler bir çok. Dinleyebilmek için taştan, demirden ol¬ mak lâzım. Bir yerde yemek için durduk. Baktım, ileride bir duvarın Üzerinde iki ala karga var. Filintam ile ateş ettim. Derhal Yu¬ suf Kemâl: «Haydi; kaçtı. Vuramadın.» dedim : «tki tane idi. Bir bakm!». Biri gitti. Vurulmuş ala kargayı getirdi. Boynu¬ nun kökünden kurşunu yemişti. Mesafe de uzaktı. Büyük maha¬ retti. Bu da Ankara’nın eşkiya tarafından basılması tehlikesi za¬ manında yaptığım nişan taliminin neticesi idi. Tüfengim de o va¬ kit hükümetten aldığım Süvari filintası idi. Hâlâ Sinop’ta yadi¬ gâr olarak duruyor. Yusuf Kemâl kızdı : «Bir daha at da baka¬ yım, vur» dedi. Ben de «Şimdi sıra senin» dedim. Hepimiz gül¬ dük. Artık Erzurum’a gidiyoruz. Vali Deli Hamid, araba ile iki saat kadar mesafeye gelmiş. Arkasında da yamçı, vali mi, nedir? Tanınmaz bir halde. Pek sevişirdık. Delidir, yani bütün mar.a- siyle ve hekimce delidir, amma okumuş, zeki, mantık ve muha- kemeli bir adamdı. Bu sebeple severdim. Beni arabasına aldı. Arabacıya «Hadi!» dedi. Arabacı kırbacı vurdu. Yusuf Kemâl’e hoş geldin bile demedi. Bu azametli adam, çıldırmıştır. «Aman Hamid, dedim, bu olmaz. Yusuf Kemâl’i de senin arabana ala¬ lım. O hey etin reisidir». «Ben reis falan bilmem. Başka adam yoktu da onu mu reis yaptılar? O adi bir heriftir. On paralık meziyet ve kıymeti yoktur. Olamaz» dedi. Üstüne adamakıllı kü¬ für de savurdu. Çok küfürbazdı. Cidden iyi küfür ederdi. Yok¬ sa öyle ki insanın hoşuna giderdi. «Sen bizde misafir olursun. O da nereye giderse gitsin.» dedi. Anan yahşi, baban yahşi de¬ dim. Nihayet ikna edip arabayı durdurdum. Yusuf Kemâl’i Vali¬ nin arabasına aldım. Ve valinin evine de misafir ettim. Erzu- rumda geziyoruz. Cami gibi güzel abideleri var. Selçuklulardan kalma eserler de var. Bunların bir tanesi türbedir, içinde mü¬ cessem taştan koçbaşı resimleri var. Ermeniler kaçar iken bu. caminin çinilerini söküp götürmüşler. Sonra ben bu çinilerin peşine düştüm. Tifüste olduğu zannediliyordu. Orada müzeleri dolaştım. Hükümete sordum. İsrar ettim. Yokturdan başka ce¬ vap alamadım. Hele bir müzeyi gezmek için çok zorlandım. Bir türlü gezdirmediler. Camiin bu hali pek acınacak birşeydi. Hü¬ kümet konağını da yakmışlar. Belediye reisi, eşraf ve emsali halk ile görüştük. Erzurum ahalisi insana canlı bir insan olduğu hissini veriyor. Tüccardırlar. Hem de mert adamlardır. Bize çok şeyler hikâye ettiler. Celâl Arif meselesini sordum. Beş on kişilik saçma birşey olduğunu öğrendik. Karabekir hakkındaki Celâl Ârif’in ithamlarını sordum. Herkes namusundan bahset¬ ti. Ancak yine herkes Palavracı Kâzım’ın hırsızlığını söyledi. Eş¬ raf, eşraf, bütün halkı kamilen ve şiddetle komünizmin aleyhin¬ de bulduk. Buna çok sevindim. Demek bu rehberin fırçası, yolu tıkanmıştır. Allaha bin şükür. Bu belâ gelse Erzurumdan doğru gelecekti. Erzurum istihkâmlarını gezdik. Eski ve yeni Rus is¬ tilâ harplerine dair bazı hikâyeler söylediler. Biri de, galiba H cca Raif Efendi İdi. Enver Paşa’nm Sarıkamış hücum emrini, bütün askerlerin donup, Enver’in tek başına kaçışını hikâye etti. 723 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 727 Bunları gözüyle görmüş. Bu da hüngür hüngür ağlanacak bir hikâye... Bir milletin başına böyle ehliyetsiz, dinsizlerin gelme¬ siyle olurmuş. O milleti nasd ve bedavadan pırasa gibi doğratı- yorlarmış, gösterir bir ibret ve ders. Enver, oraya gelmiş, hu- cum emri vermiş. Kumandan, hücum yapılmaz, demiş. Erkân-ı harp olan Alman dahi öyle demiş. Bunun üzerine kumandayı kendi deruhte edip, askeri hücum ettirmiş. Ordu yüz bin kişi¬ lik en dinç ve en seçme bir ordu imiş. Soğanlı dağında hepsi donmuş, kazık olmuş. Birgün evden çıktım. Hamid’i görmeğe hükümete gittim. Odasına girdim. Ayaklarını masanın üstüne uzatmış, sandalye¬ sinde yarı yatar gibi. Beni görünce «Gel ulan Doktor» dedi. Ye kımıldamadı. Yanma vardım. Sandalyesinin yanma oturttu. Hoş beş derken, redingotlu, kelli felli biri önünü ilikliyerek içeri girdi. Şişman, Redingotu daralmış, iliklenince potlar yaptı. Usulca «Kimdir!?» dedim. «Mektupçu» dedi. Vali yine aynı va¬ ziyette. Mektupçu bir kâğıt sundu. Vali okudu ve pür hiddet «Böyle boktan şey olmaz. Bu rezalettir. Siktir!» dedi. Ve kâğı¬ dı da avucunda suyunu çıkarıyor gibi sıkıp buruşturup adamın suratına attı. Zavallı mektupçu yere düşen kâğıdı alıp bir de kandüli temenna edip çıktı. Bu muameleye hayret içinde kal¬ dım. Bu olmaz şey. Fakat valinin adı üstünde. Eşrafın dedikle¬ ri bunlardı. Ve rivayete göre bunlar da hadsiz hesapsızdı. De¬ dim: «Hamid bu olur mu?» «Siktir et, bunlar âdi heriflerdir» dedi. Yusuf Kemâl Erzurumda süt dökmüş kedi gibi. Burada iyi bir iş yaptı. Belediye Reisi vasıtasiyle üç be* koyun aldırıp kavurma yaptırdı. Keza bir iki çuval pirinç, bir çuval badem ve dut kurusu aldı. Parayı yarı yarıya verdik. Eı- zurumlular Kayserililer gibi değilmiş. Bizi boyamadılar. Gayet güzel kavurma yaptırmışlar. Bunlar bize Moskova’da o açlıkta kudret gibi oldu. Moskovada neferlerden biri de aşçı çıktı. Ka¬ vurmayı soğanla suda pişiriyordu. Taze et gibi oluyordu. Hiç bilmezdim. Evvelce Moskova,nm halini görmüş olan Yusuf Ke¬ mâl bu işi çok iyi yaptı. Yoksa Rusyada açlıktan bir deri bir ke¬ mik kalacağımız şüphesizdi. Yalnız bir kusur etti. Bir iki çuval un almadı. Ekmeksiz kaldık. Ruslar simsiyah ve adam başına yarım dilim bir ekmek veriyorlardı. Yenir şey değildi. O da her vakit yoktu. Yerine bir nevi darı veriyorlardı. Neyse kavurma ile pilâva kuvvet verdik. Erzurumda gördük ki, Kâzım Karabekir yetim çocuklar ile çok uğraşmış, onları toplamış. Yetimhaneler yapmış, okutmuş. Onlara baba olmuş. Doğrusu büyük hizmettir. Bu adam tahsil ve terbiye işini seviyor. Kendisi galiba musikî ile de bir derece ünsiyette. Bir yere geldik. Orada Rüştü Paşa’nın (İzmir’de asıl¬ dı.) kıt’aları var. Asker bizi istikbal ederken bir hava çaldı. Gü¬ zel bir hava idi. Sordum. Karabekir bestelemiş. Güzel bir beste, scnra güftesini gördük. İstedim. Gördüm; fakat görmeyeydim daha iyiydi. Şiir değil. Ne vezin ne kafiye gibi en iptidaî unsur¬ lar bile yok. Manâda da bir yükseklik, bir şey yok Demek şiir nedir bilmiyor. O halde güftesini başkasına yaptırmalıydı. Ayıp değildir ki.. Amma bizde işte böyle. Herkes küçük dağları ben yarattım, der. Hepimiz kibirliyizdir. Erzurumdan Sarıkamış’a Rusların Harb-i Umumide yap¬ tıkları ince hat, Şimendöfer ile gittik. Bu şimendöfer sağlam bir şey değil. Güzergâhı da çok arızalı. Soğanlı dağlarından gidiyor, ikide bir devrilip, telefat veriyormuş. Ne yapalım? Buna da bile bile bindik. Eşkıya değil arama, ecel beşiği... Her taraf güzel ağaçlar. İşte bu mükemmel ormandır ki, Erzurumun mahrukat ve kerestesini veriyor. Sarıkamış’a geldik. Biraz çamur ve güzel köşkler var. Bu¬ rada Rusların geniş şimendöferi var. Rus şimendöferi pek ge¬ niştir. Avrupada o kadar geniş şimendöfer yoktur. Vagon’a gi¬ rince insan villâya, girdim zannediyor. Bu şimendöfer ile rahat rahat ve ölüm kaygusu olmaksızın Kars’a geldik, Ali Fuad bizi Kars’ta bekliyordu. Birleştik. 72S HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR im Soğuk, Erzurumda şiddetli idi. Kars’ta daha müthiş bir so¬ ğuk bulduk. Bereket versin evler kaim duvarlı, kârgir ve pen¬ cereler iki katlıdır. Her evde yerli ve bma yapılırken duvara ya¬ pılmış koca soba var. Bu sobalar çok iyi şeyler. Hem az odun yakıyor. Hem bir soba üç dört odayı birden ısıtıyor. Bir sabah¬ leyin, bir de akşam odun atmak kâfi. Keşki memleketimizin lıeı tarafına tamim edilse. Sobaların yukarı kısmında bir yer de var ki, yemekleri sıcak olarak muhafaza etmek içindir. Tabak¬ ları da ısıtır. Bunlar tuğladan yapılmıştır. Belçikalılar bu Rus sobasını ıslâh ve tekemmül ettirmişler. Modeli oradan almalı. Kars’ta Ruslar düzlükte Avrupa şehri gibi yeni bir şehir meydana getirmişler. Bizim zamanımızdan kalma eski Kars da duruyor. İkisi arasında büyük bir zıddiyet var. Bizim Kars, ara¬ sından Kars suyu geçen iki dik tepenin böğürlerine yayılmış, küçük küçük binalardan mürekkeptir. Bizim arkadaşlar «Gidelim D dediler, «Hayır, sekiz on gün¬ den evvel gidemeyiz. Rusya'da bir iş görebilmek için Rusya nm vaziyetini, onu idare eden şahsiyetlerinin mahiyetini, kimin kimden, nüfuslu olduğunu, kimin ne fikirde bulunduğunu, ilâh.., öğrenmek lâzımdır. Bundan sonradır ki, Rusya’ya girebiliriz. Bunun için Şark cephesi kumandanlığının bu babtaki dosyasını tetkik edeceğiz» dedim. Razı oldular. Karabekir’i’ gördük. Dos¬ yaları verdi. Bir kısmını ben, bir kısmını Yusuf Kemâl tetkik edip, notlar aldık. Bu iş on gün kadar sürdü. Bu esnada istih¬ kâmları da gezdik. Zabitler, Kars’ın elimize geçmesine olan ma¬ nevrayı da bize istihkâmın tepesmden gösterip anlattılar. Bu aralık mebuslardan Soysallı İsmail Suphi, Besim Atalay, Tev- £ik Rüştü geldiler. Bunlar tetkik heyeti imiş. Rusyada İlmî tet¬ kik at yapacaklar imiş. Bizden sonra intihap edilip göndernmiş- kr. Karabekir’i ilk görüyordum. Orta boyludan biraz daha kı¬ sa, şişmanca. Yüzü güzel ve sevimli, yanaklarında sıhhat alâme¬ ti vardı. Bu adam meğerse içki, sigara, kahve dahi içmemiş- Fuhuştan eseri yokmuş. Görüşmesi de nâzik. Terbiyeli, hattâ genç bir kız gibi de utangaç. Yalnız bu tablo içinde r oır şev barız dikkate çarpıyordu. Azametli. Şimdiye kadar be bir surette hızım asker takımıyla bu kadar temasta bulunmamıştım. Milli hııeket esnasında hemen hepsini gördüm ve görüyorum. Tuhaf hepsi azametli. Eu dahi onlarda umumî bir sıfat gibi mevcut ve aynı derecede, -birinin diğerinden eksiği yok. Şaşılacak şey. Her biri kendinden başkasını beğenmez- ve kurum ve çalım sahibidir. Çalımı da pek severler. Bu hal sade bizde değil, bütün milletlerde askerlere mah¬ sus bir illettir. Bunlar 'bu sanatın terbiyesiyledir kİ, azametli oluyorlar. Zaar her şeyi halleden kılın cin kendi ellerinde olması onlara gurur, itimacl-ı nefs veriyor. Disiplin, emirlerin derhal İcrası usulü onlara kendilerini bir şey zannettiriyor. Bundan da istibdat ve müstebit doğuyor. Tafsilâta girmeyelim. Yalnız şu¬ nu söyliyelim ki, hukuk-u esasiye âlimleri, filozoflar bu sebeple¬ dir ki, «Militarizm bir milletin yıkımıdır» demişler. Ve bunun önüne geçilmesi için çareler aramışlardır. Pek doğrudur. Asker milleti siyaset denilen şeyin yanma aslâ yanaştırılmamaiıdır. Ecmba gibi patlayıcı, tehlikeli bir maddedir. Bu mülâhaza iledir ki, İsviçre’de orduyu adeta milis tarzına benzer bir hale koy- mugiard-r; keza general rütbesini lâğvetmişierdir. Yâni zabiti sivriltmezler. Çok iyi bir görüş, iyi bir usuldür. Roma’nın Pro- toryen’lerüıin, bizim yeniçerilerin yaptıkları malûm. Meşruti¬ yetten oeri de bizde yine ihtilâllerin basında asker, bunlar ihti- lûnn muvaffakiyetinden sonra da büyük mevkilerin üstüne çö¬ küyorlar, yağlı memuriyetlere geçiyorlar. Bu da militarizmi midi uvziyetin ciğerine kadar sokuyor demektir. Türk ordusu Almanlar tarafından terbiye edildi. Bu suretle Alman usulleri, metodları girdi. Zabitlerimiz intizam ve nizam altında çalışır, bu mühim tefavvük, sivillerimizde aslâ yoktur. Bu sebeple on¬ lara, şüphesiz bir surette müreccah iseler de böyle yapılacağı¬ na. sivilleri iyi bir surette yetiştirmek herhalde münasip ve l⬠zımdır. Dosyalarda iyice malûmat bulduk; kâfi değildi, amma, bi- 730 Hx\YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 731 zi çok tenvir etti. Henüz Rusya hakkında hiç malûmatımız yok¬ tur. Bu aralık Mustafa Suphi ve arkadaşları olarak 14 kişi Rus¬ ya’dan Kars’a geldiler. Türkiye’ye gidiyorlar. Komünist propa¬ gandası yapacaklarmış. Ruslar kendilerine para ve mücevherat da vermişler. Bu sahada da halkta komünistlik aleyhine şiddet¬ li bir aksülâmel hâsıl olmuş olduğunu görüyorduk. Karabekir de aklım başına almış, orduyu ihtilâlden kurtarmış, Bolşevik aleyhinde, Deli Hamid ise komünistliğe müthiş düşman. Suphi’¬ yi, İstanbul’dan tanırdım. İttihatçılara muhalif idi. Suphi, beni buldu. Bana : «Seni şimdiden tebrik ederim. Muahede yapacak¬ sınız. Bu şeref sırf sana ait olacak. Çünkü Yusuf Kemâl, evvel¬ ce gitti, yapamadı, çok talihli adammışsın.» dedi. Kendisine sa¬ hihten muahede yapabileceğimizi ve bu babtaki haberinin mev¬ suk olup olmadığını sordum. «Tam yerinden haberim var» de¬ di. Bu güzel bir haberdir. Mim koydum. Kendi kendime «Demek Ruslar muahede yapmağa razıdırlar. İstedikçe istemekte mah¬ zur yoktur» dedim. İstihbarat böyle işlerde ve her işte en mü¬ him bir şeydir. İnsan, siyasî ve diplomatik bir işi yapacak mı, evvelâ mükemmel istihbarat yapmalıdır. Muvaffakiyetin temel taşıdır. Askerlikte de böyle, ben buna çok ehemmiyet veriyor¬ dum, Nitekim Kars’tan itibaren istihbarata başlamıştım. An- karada Rusya hakkında hiçbir haber yoktu. Hükümetin de hiç bir dosyası yoktu. Giderken de elimiz, kafamız boş, yola çıkmış¬ tık. Heyet-i vekile bize bir talimat bile vermemişti. Suphi ve arkadaşları gitti. Biz de Rusyaya geçtik. Erzu- rumdan itibaren Trabzon’a kadar merhale merhale ehali top¬ lanıp bunların yüzüne tükürmüş. Türlü sözler ile bunlara haka¬ ret etmiş, bunu yaptıran kısmen hükümet idi. Bilhassa Deli Hamid’in çok parmağı vardır. Nihayet Trabzon’da Kâhya, bun¬ ları bir motora koyup biraz uzağa götürmüş. Hepsini de öldürüp denize atmış. Suphi’nin yanında bir Rus kadın da varmış. Ona hakaret edilse, Moskovaya muahede yapmaya, para ve silâh di¬ lenmeye giderken bu iş fena bir şeydi. Hiç olmazsa neticeyi el¬ de ettikten sonra yapmak dirayetini gösterseler İdi. Olmadı. Ruslar, vak’ayı haber aldılar. Moskova’da bize bir düziye söy¬ lendiler. Kaatilleri meydana çıkarttırmak için pek uğraştılar. Bu Kethüda’yı tanırım. Trabzon’un kabadayısı idi. Kayıkçılar kâhyası idi. Zengin de olmuştu. O esnada astığı astık, kestiği kestikti. Rusya’dan dönüşümde bana ikram da etti. Bir müd¬ det sonra meçhul bir kaatil tarafından öldürülmüştü. Sebebi Enver, Nazım, ilâh... Batum’a gelip Türkiye’ye geçmek istedik¬ leri zaman, Kâhya, Enver lehinde Trabzoııda tertibat yap¬ mış. «Enver Paşa, Yaşa!» diye bağırtmış. Bunun şerefine fener alayı bile tertip ettirmiştir. Vurduran Trabzon askeri kumanda¬ nıdır. Mustafa Kemâl’in emri tertibiyle yapılmıştır. Kaatil kat- lonulur. Su testisi su yolunda kırılır. Kâhya da kaatildi, katlo- lundu. Bakalım onu katledenler ne olacak?... Moskovadan gelen «Medivanî» de Kars’a vasıl oldu. îri şişman, güzel biri. Gürcü. Kardeşi general olup Ankarada Gür¬ cü Menşevik ve millî hükümetinin sefiri. Kendisi ise Bolşevik ve Rusya’nın mümessili. İki kardeş düşman. Moskova tarafından Aııkaraya gidiyor. Bu da «Muahede yapmağa muvaffak olacak¬ sınız.» dedi. İyi haber, fakat inanalım mı? Diplomatlık bu, öyle bir iki söze kanıvermek felâkettir. Bir şeye inanmak için çok ve¬ sikaya istinad etmeli. Bu adama sordum. Bana birşey söyledi ki mühimdi : «Eğer bir güçlüğe uğrarsanız, Staîin’e müracaat edi¬ niz.» dedi. Stalin’in muahede yapmak fikrinde ve isterse yapa¬ cak kadar kuvvet ve nüfuz sahibi olup olmadığını sordum. Dedi: «O istiyor ve o istedi mi yapar.» Buna büyük bir mim koydum. Stalin de Gürcüdür. Medivanı’ye göre Bolşevik recüllerinin en nüfuzlusudur. Ben bunları işittiğim vakit daha henüz kimse Sta¬ lin’in diktatör olduğunu, Rusyayı onun idare ettiğini bilmiyordu. Ancak üç dört yıl sonradır ki, dünya bunu Öğrenmiştir. Suphi, Merdivanî’nin şu küçük sözleri Şark Cephesi dosyalarındaki yüz¬ lerce vesikaların topundan mühimdir. Demek muahede olacak, fcu muahede... îstiyebildiğin kadar iste... alınacak... Asla... hele hayale kapılmıyalım. Daha tetkikat lâzım... 732 733 HAYAT ve HATIRATIM Yusuf Kemâl «Ne diyorlar?» diye bana soruyor. «Birşey yek. Sen niye göremiyorsun?» diyorum. Trene bindik. Gümrii’ye geldik. Vaktiyle Ruslar zabtedmes buraya Aleksandrapol adını koymuşlar. Moskova’dan ta Kı¬ rım'a ve Kafkasya’ya kadar binlerce şehir ve yerlerin adını böy¬ le değiştirmişlerdir. Bizim coğrafyacılar eski Türk adlarını bu¬ lup haritalarını yapmalıdır. Vazife böyle olur. \ azifelerin en mukaddesi millîdir. O da her şubede bu suretledir. Gümrü’de hâlâ bizden bir ufak müfreze asker var. Ermeni ahalinin hali perişan. O soğukta bir çok adamın ayağı çıplak dolaştığım hattâ bir takım insanların çıplak olup vücutlarına bir çuval örtmüş olduklarını gördüm. Yüzleri de kaşeksi halini almıştı. Bize mag- lûb olunca diğer taraftan bir Rus ordusu da gelmiş. Ermenis¬ tan’a girmiş. Taşnak Ermeni Hükümeti yerinde tutunamayıp düşmüş; kabine reisi Hadisyan, Harbiye Nazırı «Derminpas- yan», ilâh... bütün kabine azası İran’a kaçmış. Bunlar Taşnak komitesi reisleridir. Hâlâ Pariste o komiteyi idare ederler. X e komite sandığından yeyip içerler. Bu düşüş Taşnaklarm düşüşü demekti. Yerine Komünist Ermeni’ler geçtiler. Ermenistan Mos¬ kova’ya merbut Bolşevik bir cumhuriyet oldu. Trene bindik. Tiflis’e doğru gidiyoruz. Gece oldu. Uyuduk. Gece yarısı bir müthiş tarraka, bir kıyamettir koptu. Uyandım. Sanki vagonların üstlerini söküyorlar. Bu ne demek? Manâsını bir türlü anlı yamadım. Ermenilerden de korkuyoruz. Bize sui¬ kast yapmaları mümkün. Tren duruyor, yîııe yürüyor. Neyse malûmat aldık. Meğerse bir tünele girmişiz. Tünelin üst kısmın¬ da stalâktıt halinde o kadar buz olmuş ki, treni geçirmiyormuş. Tren bir vuruyor, bir kısmını kırıyor, yine geri gidiyor. Yine koç gibi bir baş vuruyor, yine biraz kırıyormuş. Böyle şey de ne işit¬ miş, ne görmüştüm. Böyle böyle delikten de geçtik; fakat uy¬ ku da gitti. Üstüne korku da caba. Tiflis'e geldik. Bu esnada Gürcü Cumhuriyeti var. Bu hükümeti idare edenler Menşevik Gürcüler. Gayet nasyonalist bir hükümet. Dr. RIZA NUR Bizi misafir ettiler. En iyi otele indirdiler. İyi bir bina. Önünde¬ ki cadde geniş ve güzel. Üzerine bir fonüküler ile çıkılan ve al¬ tında. bir yaya tüneli de olan dağ onların karşısında görülüyor. Şehiri gezdik. Ruslar bu eski Türk şehrini imâr edip güzel bir hale koymuşlar. Şehrin dörtte biri ise Şeytanpazarı adında olup, tamamiyle Azerî Türkleı- iîe meskûndur ve ticaretgâhtır. Bu ta¬ rafta kükürtlü sular ile güzel banyolar da yapılmış. Diğer aha¬ li hristivan Gürcü ve Ermeni’dir. Ermeniler, hem Gürcü’den ziyade, hem de zengin. Ticaret ellerinde. Gürcü hükümeti, her- şeyi nasyonalize ediyor. Ermenilerin mallarını ellerinden alı¬ yor. Ermeni de hicrete mecbur olup gidiyor. Gördüm ki, Gürcü¬ ler Ermenileri hiç sevmiyorlar. Türklerle Ermeni arasındaki düşmanlık, Gürcü ve Ermeni arasındaki düşmanlığa nisbetle meğerse yağ balmış. Ermeniler Gürcülerin, Gürcüler de Erme¬ nilerin can baş düşmanı. Şeytan bir başvekil ve dahiliye nazırı var. Adı Ramişolli. Bu adam Ermeni meselesini zikrettiğim gi¬ bi hallediyor. Müslüman Gürcü denen Acar’lar meselesini de bunları Acaristan’dan kaldırıp, Gürcistamn diğer mahallerir.e sefpiştirerek kökünden halletmek istiyor. Yakında plânını tat¬ bik edecek, Zakagal tarafları da hep Türk. Tiflisin cenubunda da Borcalı denilen halis Türkler var. Ardahan tarafları da.halis Türk, Bunları da böyle tarzlar ile halledecek. Azerbaycan ile Gürcistan bu sebepten ihtilâfa düşmüş. İşte fcu adamın bu deh¬ şetli fikri ve icraatıdır ki, bana Moskova muahedesinde bir muh¬ tar Acaristan teşkili içm maddeler koydurmak fikrini vermiş¬ tir. Nitekim Nahcivan vak’alarını Kars’ta dosyalarda görmüş¬ tüm. Burası da halis Türk. Başka millet yok. Köyler biner, ikibi- ner hanelik. Ermeniler bunlara çok tecavüz etmişler. Bunlar si¬ lâhla müdafaa etmişler; fakat Ermeniler birçok köyü yakıp büyük mikyasta katliâmlar da yapmışlar. Ermenistan orayı ve Karabağ’ı istiyor. Bu sebeple de Nahcivaıı’ı muhtariyeti! bir ha¬ le koyup Azerbaycan’ın tabiiyeti altına verdik. Eğer tetkikat, 'stihbarat yapmasaydık. Bunları bilemez ve yapamazdık. Tiflis, Türk hayatında saz şairleri ıçtimagâhı olmakla meş- 734 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 735 hurdur. Âşık Garib’in yurdudur. Mezarı otelimizin karşısındaki dağın öbür yüzundedir. Gittim, gördüm. Gürcüler zevkine düşkün bir millet. Çok şarap içiyorlar. İçip dans ediyorlar. Şarabı boynuzlara koyup içiyorlar. Tuhaf fcirşey oluyor. Bu boynuzlar bizim dervişlerin zefirlerine benzi¬ yor. Bü millet çalışkan, sanat sahibi değildir. Sade biraz zürra’- dır. Üzüm yetiştirir. Ondan şarap yapar; onu da kendi içer. Şa¬ rapları güzeldir. Hattâ Çarlar burada büyük bir fabrika yaptır¬ mışlar. Şarap, şampanya, konyak ve emsâii imal ettirirlermiş. Bunlar Çarların kavlarını teşkil edermiş, ihtilâl ile birçok mah¬ sul kalmış, hükümet satıyordu. Yusuf Kemâl de bir çok şarap, şampanya aldırdı. Galiba sekiz on sandık idi. Çok nefis şeyler imiş. Moskovada içtik. Yolda şişeler donmuş, içlerinde mercimek tanesi kadar buzlar hasıl olmuş. Tıpaları yarı fırlamış idi. Bu haldeki bir şişeden şarap veya şampanya içmek pek lezzetli olu¬ yor- Bu sanatsız milleti Ermeniler fahiş faizler ile soyup sovana çevirmişlermiş. Aradaki düşmanlığın bir sebebi de bu imiş. Er¬ meni, yahudi gibi her yerde murabahacıdır. Bulunduğu yeri in¬ safsızca soyar. Bu hal, bu iki mülete mahsustur. Rum da mu- rabaacıdır. Amma, ötekilere göre, boka nisbetle tezek, anber halindedir. Ermeniler Kafkasya’da bu dağların şimalindeki Rusya’daki Ruslara da aynı şeyi yapmışlar. Hiçbir Rus da Er- meniyi sevmez. Ona hakaret ifade eden bir ad takmıştır. Erme¬ ni demez, o adı söyler. Burada da tetkikata devam ediyorum : Bolşevikler Denıirkapı, Azerbaycan, Asetinlerin ve Çerkeslerin yerlerini almış, Bu pek az ömür süren Cumhuriyetlerin ricaü, ileri gelenleri kimi ölmüş, kimi Tiflis’e'kaçmış. Burada toplan¬ mışlar. Bunlar bize geliyorlar; bazı haberler veriyorlar. Bunla¬ rın içinde Haydar Bomakof adında biri var. Şimdi Paristedir. Bunlardan da işe yarar bazı malûmat aldım... Tiflis, çarların son devrinde de bir Türk harsı ocağı olmuş. Burada Türklerden muharrirler, muallimler yetişmiş. Mektep¬ ler açmışlar. Çocuklar yetiştirmişler, gazeteler çıkarmışlar. Bu gazetelerin en meşhuru «Molla Nasreddin» (bizim Nasreddin Hoca) adındaki mizahî gazetedir ki, cidden nefistir. Beni bir Türk idadi mektebine götürdüler. Çocukların başlan açık, saç¬ ları taralı, elbiseleri temiz. Hocaları çocuklara bir ağızdan millî bir şarkı söyletti. Güftesi ve bestesi pek güzeldi Türkçe ve Türk duygularıyla burada şarkı işitişim beni pek sevindirdi. Kendimi bir türlü tutamadım. Ağladım. Tuhaftır, iki şey daima bana çok tesir eder. Beni ekseriya ağlatır; biri Türk mektep ço¬ cukları alayları, diğeri asker çocukları. Türk ahali bizi camiye davet ettiler. Tiflis’te iki müftü var: Biri Şii, diğeri Sünni müftüsü. Asırlardan beri birbirini yiyen bu iki mezhep Türkleri bugün Tiflis’te adeta uyuşmuş, dost bir va¬ ziyette, çok şükür. Bizi müftüleri ile beraber karşıladılar. Sün¬ nî^ Şiî hep beraber Şiî camiine gittik. Eu camiin içi bütün dıvar vb direkleri çini yerine aynalarla süslenmiştir. Şah Abbas cami¬ di 1 ’- Müftü bir nutuk verdi. Ruslardan şikâyet etti. Tiflis’e gi¬ rerlerse halin harap olacağını söyledi. Güzel, heyecanlı söz söy¬ lüyordu. Bizim Heyet namına Yusuf Kemâl reis sıfatıyla cevap verdi. Baktım Yusuf Kemâl de Rusların aleyhinde söylüyor. Şa¬ yanı hayret bırşey. Tüylerim ürperdi. Nereye, niye gidiyoruz Bizim reis neler söylüyor. Mutlaka adamcağız deli oldu. Dirse¬ ğini dürttüm, dizimle ittim olmadı. Bir defa söz dinlendi. Çün¬ kü çok impu’sif’dir. Müftünün sözleri hiç şüphesiz onu aldı, gö¬ türdü. Müftünün sözleri mutlaka Gürcü hükümetinin sözleri idi. Başka türlü lâkırdı söylemeleri mümkün olamazdı. Gürcüler ise Ruslar ne aramızı bozmak istiyorlardı. Sebebini biraz sonra söy¬ leyeceğim. Oradan çıktık. Yusuf Kemâle usulca «Ne halt ettin be? Bu sefer ben nutuk söyliyeceğim» dedim. Böyle anlarda der¬ hal insiyatifı alıp işi düzeltmeli. Sözü yine ona bıraksam bu se¬ fer tüy dikecek. Bütün cemaat ve Şiî müftü de beraber Sünnî camiine vardık. Orada da Sünnî müftü nutuk söyledi. Ben söze başlayıp Şiilik ve Sünnîliğin hükmü olmadığını, hepsinin ana di¬ li Türkçe olan Türkler olduğunu, bundan böyle kardeş gibi ge- Çinilmesi, maarif, ticaret ve sanata çalışılma lüzumunu söyle- 736 HAYAT ve HATIRATIM dikten sonra Gürcü hükümetinin iyi olduğunu Türkieri, harsın¬ da serbest bıraktığım memnuniyetle gördüğümüzü, keza Rusla¬ rın da çok iyi insanlar olduğunu, Rusyadaki Türklere çok iyi baktıklarını söyledim Bunlar Yusuf Kemâl'in potunu düzeltmem için idi. Nitekim Moskova’da bırgün Çiçerin bana Yusuf Ke¬ mâl’in Rusya aleyhinde sözler söylediğini, fakat benim her de¬ fasında kemen tashih ettiğimi söyledi. Çiçerin'in bize muahede¬ nin ilk devrelerinde şiddetle saldırması ihtimal Yusuf Kemâl ın bu ve biraz sonra göreceğimiz diğer hatâsından ilezi gelmişte Be adam bize Ruslar lâzım. Oraya silâh, para dilemr.iye gidiyo¬ ruz. Ve elbet burada casusları vardır. Ne diye aleyhlerine söy¬ lersin. Doğrusu çok beyinsizlik idi. Kolayına ilk gidişte muvar- fak olamamışlar. Bekir Sami Asetin istiklâli ile uğraşmış, Yusuf Kemâl de ne haltlar etmiş. O esnada Ruslar Azerbaycan ve Ermenistan’ı almışlar, Bol¬ şevik yapmışlar. Sıra Gürcistana gelmişti. Bunu Gürcü hükü¬ meti biliyordu. Hattâ Gürcüler bizim heyetin Moskovaya gidi¬ sinden pek ziyade koşlanmışiardı. Zannediyorlarmış ki, Ruslar ile ittifak yapacağız; Ruslar şaık-ı şimaliden biz cenub ve garp¬ tan hücum edip Gürcistam raptedeceğiz. Kundan fena telâşta idiler. Etrafımızda pervane gibi donuyorlar. Bırşcy öğrenemi¬ yorlar, çıldırıyorlar. Telâşları, kederleri aşikar görüıiıyorau. Bu adamlar pek dirayet&iz idiler. Gürcistan'ın 'istilâsı içm Rus¬ ların bize ihtiyacı olur mu? Hem bizi ıstı: la çından bir par ça verirler mi 7 Böyle bir ı !k ettirip de bize av- aksat yoktu. Onların tevehhümü idi. Ruslar, Gürci 3 nün zabtına karar vermişler. Tabii böyle bir vere evvelâ pek çok casus gönderilir. Ruslar.a Gürcistanda pekçok adamları var. Bu, çocukların bile bileceği bir hakikat. Bu vaziyette burada Ruslar aleyhine bırşcy söyle¬ nir mi? Mutlaka kulaklarına gider .Hem onların aleyhinde bu¬ lunmaktan bize bir kâr yok ki... Bilâkis zarar var... dedim ya Yusuf Kemâl gibi söylemek için insan deli olmalı. Hem de Yu¬ suf Kemâl komünist idi. Fakat Erzurum ve Karstaki zihniyeti görünce, komünistlikten vazgeçmiş gibi fikirler söylemeğe baş- Dr. RIZA NUR 737 lamıştı.iYine bocalıyordu. Muhitte bir başkalık, havada bir de¬ ğişiklik gördü mü hemen dümeni kırar. Mesele kâr, zarar veya düşünülmüş bir siyasi tabiye, düş¬ manlık, dostluk değil... Yusuf Kemâl’in bu hareketinin saiki sırf onun, hilkatidir. Bunu tarif için iyi Türkçe kelime yok. Fran¬ sızca tabirleri zikredeceğim. Yusuf Kemâl hilkaten pek irritable, impressionnable, impulsif bir adamdır. Bir vak’a ve sözden ani bir suretle müteessir olur. Artık mantıkî, aklî, hiçbir şeyi yok¬ tur. Sade o vak'anın tesir ve ilhamı ne ise, artık o da odur. Ni¬ tekim ittihatçıların gözdelerinden iken 31 Martta askerin kar¬ şısında isyanı medh, ittihatçıları zemmetmiştir. Yıllarla nikbet- te kalarak bunun cezasını çekti. Şimdi camide müftünün sözle¬ rinden müteessir oldu. Aklı, mantığı derhal kaybetti. Bu adam dünyada diplomat olamaz. Böyle adamı karşısındaki müteessir eder, kızdırır, heyecana düşürür, istediğini söyletir. Sırrını alır, nitekim Gürcüler,' Ruslar ile aramızı açmak istiyorlar ya, Yu¬ suf Kemâl’e bu yolda söz söyletecekler ve sırrını almağa çalı¬ şacaklar... işte bu bir iki gün sonra oldu: Tifüste öğrenecek bir şeyimiz kalmadı .Gideceğiz. Gürcüler hareketimizi geciktirmek istiyorlar. Şehir Emaneti namına bizim hey’ete bir akşam ye¬ meği ziyafeti verdiler. Düşündüm, Gürcüler yine bir halt ede¬ cekler. Burlar iki şey peşinde: Biri Moskvoa’ya niçin gidiyoruz, öğrenmek, diğeri bizi Ruslar aleyhine söyletmek ve onlarla mua¬ hede yaptırmamak. Yusuf Kemâl’in zayıf kalbi ve siniri de ma¬ lûm. Ziyafete gideceğiz. Onu, Ali Fuad’ı, Saffet’i odama çağır¬ dım. Dedim ki : «Arkadaşlar! Bunlar bizim ağzımızdan sırrımı¬ zı kanmağa kalkışıyorlar. Sakın içmeyelim. HİÇ içmemek de ol¬ maz. Bir düziye bize rakı sunacaklar, sarhoş edip sonra sırrı al¬ mağa çalışacaklar. Her verdikçe bir yudum içip bırakınız! Ca¬ mide olan şey tekerrür etmesin» Herkes «Muvafıktır» dedi. Ve içmemeğe söz verdiler. Gittik, Sofra kurulmuş. Elli altmış kişilik bir sofra. Hazirun arasında Rus casusu da olması muhakkak. Hükümet azasımn ekserisi var. Sade Başvekil ve Dahiliye Nâzırı olan zat yok. Ye* F : 47 738 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 739 niyor, içiliyor. Ben hiç içmiyorum. Bizimkiler de az içiycr. Der- ken Saffet’i bardak bardak içer gördüm. Ben de uzaktan göz -ettim, aldırmıyor. Ağzı kızmış. Bu adam şeytan çekici gibi bir şey, hilekâr ve fena' şeylere meyyal bir hali var. Yusuf Kemâl de içmeğe başladı. Yanımda, «İçme» dedim, zorlandım. «Sen.ba¬ na karışamazsın, ben senin âmirinim» demez mi? înnallaha ma- assabiriıı... Canım karışma meselesi değil, reislik meselesi değil, mesele bir vahim pot kırmak meselesi. Henüz buraya gelmeden evvel söz de verdik. Şarapla kafası da kızmış. Ben söyledikçe köpürüyor. Ali Fuad karşısında. O da içiyor. Ben içmemekte se¬ bat ettim. «Hiç olmazsa içimizde bir ayık bulunsun» dedim. Şa¬ raplar da pek nefis doğrusu, Onlara da acıyorum. Derken nutuk¬ lar başladı. Kafalar kirişlenmiş. Gürcüler, üstüste nutuk veri¬ yorlar. Ruslar aleyhine ateş püskürüyor, bizi Gürcülerin tabiî dostu gösteriyor. Ruslara karşı ittifak etmemiz, lüzumunu bil¬ diriyorlar. Hah., iş yolunu aldı. Mürettep bir şey... Hem nutuk söylüyor ve derhal her birimizin çenemize bir bardak şarap da¬ yıyorlar. Bana içmediğimden şikâyet ediyorlar. Tiflis Şehremi¬ ni de eski komitecilerden. Yine aynı mealde ateşli bir nutuk söy¬ ledi. Bu nutuk biter bitmez. Yusuf Kemâl zıpladı. Kalktı ve baş¬ ladı. Yüreğim titriyerek dinliyorum. Ruslar aleyhine şiddetli bir bombardıman açmasın mı? Bu bence iki kere iki dört eder gibi belliydi. Çünkü hilkatini biliyorum. Şimdi sarhoş da. Rakı mi¬ henk taşıdır. İnsanın cibilliyetini meydana kor. Ayıklığında olan huyu sarhoşlukta birkaç misli artar da. Ben kolay kolay sarhoş olan bir adam değilim. Birçok içme bilirim. Öyle iken içmedim. Yusuf Kemâl öyle değil, içti ve oldu. Onun, bu nutukların te¬ siri, altında, bilhassa sarhoşlukta böyle yapmaması mümkün de¬ ğildi. Sinirli sinirli eteğini çekiyorum. «Sus, aman söylediğini tashih et!» dedim. Dinlediği yok. Başka re yapayım? Çare yok ki... O bitirince ben kalktım. Onun sözleri hilâfına olarak Rus¬ lar’la pek çok dost olduğumuzu, tıpkı onun gibi, Gürcüler ile de dost yaşamak istediğimizi ve bu tarzda şeyler söyledim. Nu¬ tuklar, Fransızca. Biraz sonra Ali Fuad da söyledi. Sarhoş da olmuştu; fakat fena birşey söylemedi. Biraz kendini medhetti. Eee; varsın azamet satsın.. Çünkü askerdir, generaldir. Derken Gürcü Dahiliye Nâzırı Ramşvelli geldi. Yusuf Ke¬ mâl’in. yanma oturdu. Dalmışım; fakat bir aralık baktım ki, Yusuf Kemâl yok. Bina başıma yıkıldı. Türk, Gürcü herkes de adamakıllı sarhoş. Derhal kalktım, koştum. Bir büyük binada deli gibi odadan odaya koşuyorum. Binanın taksimatını da bil¬ miyorum, Yahudilerin Sina Çölünde pusulasız dolaşmaları gibi edadan odaya giriyorum. Nihayet bir odanın kapışım açtım; şu manzara karşısına çıktım; uzun ve manda derisi kanepe, Yu¬ suf Kemâl arka üstü yatmış. Başının altında bir yastık. Ramş¬ velli de başının yanına oturmuş kulağı Yusuf Kemâl’in ağzın¬ da, Yusuf Kemâl söylüyor, o dinliyor. Onun ağzı ile Gürcü’nün kulağı arasında ancak bir arpa boyu mesafe var. Herif bütün kulak kesilmiş, dinliyor. Beni görmüyorlar. Biri ölü gibi sarhoş, dünyadan haberi’ yok. Diğeri sarhoş değil, mahsus cin gibi gel¬ miş amma, sır kapmak hırsından o kadar mestolmuş ki, kafa¬ sına vursan duyînayacak, ilerleyip yanlarına vardım. Biraz dur¬ dum. Ancak o vakit farkına vardılar. Yusuf Kemâl’e : «Burada ne yapıyorsun?» dedim. «Politika yapıyorum» dedi. «Pekiyi çok sarhoşsun, bu halde politika konuşulur mu?» dedim. «Defol! Ben senin âmirinim, sana emrediyorum, git!» dedi. «Etme, gel! gidelim!» dedim.. Hayır, bilâkis azıyor. Elinden tuttum ve şir- detle çektim. «Derhal kalk, benimle beraber gel! Ziyafet bitti, herkes otele gidiyoruz. Bir an tereddüt edersen seni burada eşek sudan gelinceye kadar döveceğim' dedim. Bu tehdit pekiyi ol¬ du. Süt dökmüş kediye döndü. Vaktiyle Ankara’da yar ımda onu yere yıkıp altıma alışım ne iyi olmuş. Ondan pek kuvvetli oldu ğumu biliyor, gık diyemedi. Şimdi. Ramşvelli söylenmeğe başla¬ dı. Adam avını pençesinden bırakmak istemiyordu. Hakkı var amma, benim de hakkım var. Ona sertçe, kararını vermiş bir adam tavrıyla : «Mösyö görüyorsunuz ki pek sarhoştur. Bu hal¬ de politika konuşulmaz ki... Sabah konuşursunuz.» dedim. Sus¬ tu ; Yusuf Kemâl’i aldım. Aşağı indirdim. Benim biı yaptıklarım 740 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 741 bir diplomata yakışmaz amma diğerleri de tuzakçı, vaziyeti baş¬ ka türlü kurtarmak mümkün değil. Yaptığım tehlikeli bir ce¬ saret idi de... O esnada Gürcüler başıma birşey getirebilirdi. Yusuf Kemâl’i otomobile koyuyorum, Gürcü Hariciye Nazırı geldi. O da sarhoş. Dedi ki : «Mösyö, sakın zannetmeyiniz ki, bu işi mahsus tertip ettik. Kusura bakmayınız. Affmızı dilerim». «Zararı yok, efendim» dedim. Bu Hariciye Nâzırı pek genç ve henüz toy biri, sarhoşluğun tesiriyle de hakikati söylemiş oldu. İşin tertib olduğu aşikârdı. Sözleriyle de bunu teyid etti. Ali Fu~ ad’a haber yolladım, geldi. Üçümüz bindik’ Otele geldik. Şimdiye kadar sakin olan Yusuf Kemâl otel¬ de tekrar azdı. «İllâ gideceğim, siyasî mühim müzakereler yapa¬ cağım», diyor. «Etme Yusuf Kemâl, gitme Yusuf Kemâl!» Ha¬ yır... Tutturdu. İllâ gidecek. Otomobilden inmiyor. Baktım kî gidecek. Şakası yok. Ammâ da İmpulsif adammış. Hâlâ geçmi¬ yor. Meselâ oka bir kiriş darbesi vurursun bu yana gider. Bu da gidiyor. Dedim ki : «Vallahi seni şimdi vurur öldürürüm. Hadi in!» İndi. Odasına çıkardım. Yusuf Kemâl şifreyi kimseye inanmıyor, koynunda taşıyordu. Çalmasınlar diye korkuyordum. Baktım şifre cebinde ferahladım. Dedim ki; «Haydi, soyun, yat! Kapını kilitliyorum. Anahtarı alıyorum. Sabah gelip ben açaca¬ ğım.» Yatağına yatırdım, kilitledim, gittim. Yusuf Kemâl ile her hususta rekabet halinde idik. Birgün de kuvvetimi denemek istemiş idi, Ankaraya ilk gittiğimiz za¬ manlarda Eczacı Hüseyin Hüsnü bizi bağına davet etmişti. Ye¬ dik ve içtik. Kafalar, hararetlendi. Yine Yusuf Kemâl ile mua- raza ettik. Bana eliyle sataştı. Ben de kucakladım. Uğraştık. Nihayet sırtüstü yere çaldım ve üstüne bindim. Kalkmaya uğ¬ raştı. Kalkamadı. Elleriyle yüzümü tırmaladı. Ellerini açıp ye¬ re uzattım. Çarmıha gerilmiş gibi bir vaziyet aldı. Yüzümü tır- malamıştı. Ağzımla da burnunu ısırdım. O da benim. Sekiz on arkadaş var. Kaldırmak istediler. «Dokunmayın! kendi kalk¬ sın bakalım!» dedim. Bıraktılar. Belki de bir çeyrek böylece tuttum. Arkadaşlar korkup tabancamı cebimden aldılar. Niha¬ yet arkadaşlar beni de üstünden aldılar. Bu kuvvet tecrübesi çok iyi olmuş. Eurada «Hûd! Şimdi döverim, hadi otele.» dedi¬ ğim zaman tıpış tıpış gelmiştir. Sabah oldu, kapışım açtım. Baktım yatağının üstünde. De¬ dim : «Haydi, git şimdi politika konuş!» durdu'. Akşamki işleri¬ ni söyledim ve sordum. «Ya ağzından bir şey kaçmaydın. Ya ce¬ bindeki şifreyi çalaydılar.» dedim. Büyük bir nedamet ve sami¬ miyetle «Doktor! Beni büyük bir rezaletten kurtardın. Namu¬ sum, istikbâl, hayatım mahvolabilirdi. Allah şenden razı ol¬ sun !» Şifreyi kaptırmamıştık, Zannımca henüz bir sır da söyle¬ meğe vakit olmamıştı. Çünkü derhal farkına varıp şimşek gibi dönerek aradım, buldum. Dahiliye Nazırının vaziyeti de henüz birşey alamadığını gösteriyordu. Zaar, tertip veçhile Dahiliye Nâzın sofraya gelince Gürcüler sağımdan beni lâfa tutmuşlar. Dahiliye Nâzın da Yusuf Kemâl’i alıp savuşmuş. Bereket versin çabuk farkına vardım. Ve bilmediğim bir binada aradım. İşte Gürcüler bizi bir dolaba koymak istediler. Fakat koyamadılar. Nice yıllar sonra Paris’te Azerbaycan’ın istiklâli günü merasi¬ minde bu Ramşvelli’ye rastgeldim. Konuştuk; nihayet bu vak’- ayı'söyleyip «Bizi Tiflis’de dolaba koyuyordun» dedim. Hiçbir gey söylemeyip yanımdan kalktı. Gitti. Bir müddet sonra Ramş- velli’yi Pariste bir Gürcü vurup öldürdü. Artık burada da bir işimiz kalmamıştı. Yol hazırlığına baş¬ ladık.. x Dediler ki, «Besim Atalay, Ankaraya dönüyor» daha ilk adımda hayret edilecek şey. Sebeb şöyle imiş: Hastalığı bahane ediyormuş. Fakat hakikatte Ali Fuad’dan bütün tahsisatım za¬ manı gelmeden aldığı gibi fazla da para almış, bunlarla birçok emtea-i ticariye satın almış. Böylece döndü. Sonra Millet Mec¬ lisi bu parayı ona iade ettirmek için birkaç yıl uğraştı. Galiba hepsini de geri alamadı. Millet neyle uğraşıyordu, bunun gibi bir takımları da ne yapıyorlardı. Böyle bir kısım insanlar ti- 742 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA M UR 743 caret ve para vurma i!e meşgûl olmuşlar. Bu kargaşalıkta zen¬ gin olmuşlardı Yola çıktık. Bâkü’ys vardık. Bizi askeri merasimle karşı¬ ladılar. İyi bir eve yerleştirdiler. Tıflis'de Kars gibi soğuk yok¬ tu. Bâkü ise daha sıcak. Buraların iklimi mutedil. Yazm ise çok sıcak oluyor. Şehiri gezdik. Avrupa şehirleri gibi. Ermeniler ra¬ hatça. Bir kısım Türkler harb-i umuminin sonlarında ve müta¬ reke iptidalarında İngiliz ordusunu çağırmışlar. Ermeniler Türkler e hücum etmişler. Eurada kıtal ve harp olmuş. Bizim or¬ du gelip harbetmiş. Bâkü’yü almış. Türkleri kurtarmış Yusuf İzzet Paşa kuıîıandasmdaki bu ordu, Kafkas dağlarına kadar varmış. Şehir bu harplerden biraz müteessir olmuş. Bilhassa Er- ıneniler Türk Cemiyet-i Hayriyesinin mühim bir binasını yak¬ mışlar. İskeleti duruyor. Petrol ocaklarını gezdik. Burası uzak¬ tan sınai servilerden bir orman halinde gibi görünüyor. Petro¬ lü kuyulardan tulumba ile çekiyorlar. Nadiren kendisi fışkırıyor. Taktir fabrikalarını, bilhassa Nobel’in fabrikasını gezdik. Bir ^ok musluklar var. Cıvık çamur gibi eyerden çıkan petrol tak¬ dir ile muhtelif mahsullere (petrol, gaz, benzin, vazelin, ilâh...) ayrılıp muhtelif musluklardan akıyor. Takdir kazanının dibin¬ de mazot kalıyor. İlk topraktan çıkan çamur sarı renkte, gö¬ rünce insanın buna maî altın diyeceği geliyor. Petrol zenginlerinden meşhur bir Takiyef vardı. Pek zen¬ gindi. İyi adamdı. Meşuhrdu. Malım Türklere sarfeder, onlar için mektepler hastahaneler açar, erbabına gazete çıkarttırırdı. Bolşevikler girince bütün malını elinden almışlar zavallı biraz sonra kederinden ölmüş. Dediler ki, «Haremini ziyaret edelim.» Çok münasip idi. Gittik. Bizim İstanbuldaki Selimiye kışlasının bir cephesi kadar bir azametli bina. Dediler : «Evi bu idi». Ufak kapıya yanaşmıştık. Beş altı basamak merdivenle yer altına indik. Bir odada basit eşya. Bir hanım. Bizi takdim etiler. «Ta¬ kiyef hanım» dediler. Büyük ibret!.. Düşmez kalkmaz bir Allah, derler. Dinsiz de bunu demeli. Ne imişler, ne olmuş?.. Allah gö¬ rünür görünmez belâdan saklasın derler. Çek yerinde duadır. Birgün Bolşevik denen adamlar gelecek, kıyamet kopacak, her¬ kesin malım elinden alacaklar. Bir pula, bir çuvala muhtaç ede¬ cekler. Kimin aklına gelirdi. İste görünmez bir kaza... Zavallı Hamm’a pek acıdım. Kendi evinin bodrumunda oturtuyorlar. Teselli ettik; fakat yavan lâftan ne çıkar. İşte, ne çare söylene¬ cek, âdet yerini bulsun... Azerbaycan hükümeti bize gayet güzel yemek veriyor. Sa¬ bahları alâ havyar ve hem bol; güzel tereyağı, hepimiz de hav¬ yan oburca yiyoruz. Ne yapalım. Yenindeyiz. Pek taze, aman ne hoş! Ömrümde böyle güzel havyar yemedim. Bir daha da bu fırsat ele geçer mi? Bazen tane tane, hiç tuz görmemiş, büsbü¬ tün taze, havyar da getiriyorlar, kaşıkla yiyorum. Ekmeğe ka¬ im bir tabaka tereyağı üstüne parmak kalınlığında havyar ko¬ yup, ısıra ısıra yiyorum. Ali Fuad da böyle çok yedi; fakat za¬ vallı midesini bozdu; artık yiyemedi. Hasta oldu. Ve epeyce sı¬ kıntı çekti. Bana, şükür bir şey olmadı. İstediğim kadar yedim. Öğlen ve akşamda sofrada yine havyar, tereyağı vardı. Anber- yo pirinci gibi uzun bir pirinçle çıplak pişiriyorlar. Bu pek nefis pilâvın yanına, tavuk, et, bir tarafına da üzüm ve saireden ya¬ pılmış tatlı ilâve ediyorlar. Doğrusu pek nefistir. Bu pilâvdan da çok yedim. Azerbaycan hükümeti misafirperver insanlar. Bize astragan deriler, herbirimize ikişer güzel Acem halısı da hediye etti. Ben almadım. Hattâ Moskova’ya giderken gocukları (kırk kadar) şimeııdöfere getirmişler. Vagona bırakıp gitmişlerdi. Dönüşte komiserlerden Behbupşah Tahtenski’ye tesiimen iade ettim. Halılar da sefarethanede kaldı, Dârülmuallimini gezdim. Evvelce bizden muallim ge¬ tirtmişler. Epey de terakki olmuş, fakat Ruslar gelince mektebe darbe vurmağa başlamışlar. Türk milliyetini istemiyorlar. Mek¬ tep ise milliyetperverliği aşılamağa başlamış. Ahmet Cevat adında bizden ne sebepten ise buraya kaçmış, Bolşevik olup, ha¬ raretli bolşeviklik etmiş. Şimdi de Bolşeviklerin turfası olmuş biri Bâku’de dolaşıp duruyor. Şimdi Türkiyede Mustafa Kemâl’ 744 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR in gözdelerinden imiş. Türk grameri ve lügati yapıyormuş. Gi¬ ritlidir, Bir güzel tiyatro var. Azerîler çok çalışıyorlar. Genç Türk kızlarından artist yetiştiriyorlar. Leylâ ile Mecnun gibi gülgûlü opera yapmışlar ve bunu bir Türk bestelemiş, oynuyorlar. Bu halleri çok hoşuma gitti; fakat herşey iptidai bir halde. Zararı yok. Gitgide terakki eder. Zannederim ki, zamanla en mühim Türk tiyatrosu burada olacak. Leylâ ile Mecnûn, Arşın Mal Sa¬ tan ve daha birkaç piyesi seyrettim. Bu eserlerden toplayabildi¬ ğim kadar topladım. Sinop’ta kütüphanededir, Azerî hükümeti Komünist bir cumhuriyet. Komiserlerden mürekkep bir hükümeti, bunun başında baş komiser olarak Dok¬ tor Neriman Nerimanof var. Bu zat aklı başında bir adam. Malûmatlıdır, muharrirdir. Şah İsmail adlı ve diğer roman, ti¬ yatro, piyesler de yazmış bir zattır. Epeyce, sıkı sıkı ve başbaşa görüştüm. Baktım ki, iyi bir adam. Kendisine itimad telkin et¬ tim. Açıldı ve dedi ki : «Bolşeviklik ne? Bu rezalet bize gelmez. Biz Türküz milliyet ile yaşarız» Çok hoşuma gitti. Ve pek sev¬ dim. Amma, Ruslardan fena korkuyor. Halikı da var, şakaları yok. Derhal insanı öldürüyorlar. Nitekim bu zavallıyı bir müd¬ det-sonra azil ve hapis ettiler. Biçare de öldü. Bana Neriman, Moskova hakkında iyi malûmat verdi. Bunun sözleri de Stalin’in hâkim ve mutlak vaziyetinde olduğunu gösteriyordu. Maarif Ko¬ miseri bir. taşçı imiş. Zavallı bir adam. Harbiye Komiseri ta- mamîyle Rusların adamı. Onda milliyet falan yok. Birgün Nerimanof Türkçe için lâtin harflerini kabul ve tat¬ bik edeceğini, söyledi. Buna pek taraftardı. Kendisine iki saat kadar vazgeçirmek için söz söyledim. Ve nihayet «Türk yalnız sız değilsiniz, bu sebeple yapamazsınız. Bu umumî bir kongre üe yapılır. Hem bu Rusların, Türkler arasına tefrika salmak için istedikleri şeydir.» dedim. Kaani oldu. Vazgeçti. Bu suretle harf tebdili üç dört yıl geri kalmıştı. Kendisine, Türkiye ve Azerbaycan arasında muahede yap- 745 mayı teklif ettik. Bundan maksadımız Azerbaycan’ı müstakil tanımak olduğunu söyledik. Can attı; nereye başvurdüysa vur¬ du, geldi. Olamıyacağını söyledi. Bizim yanımızda Gürcistan, Azerbaycan, Afganistan, Demirhaşura, Iran, Buhara, Hive, Ta- taristan, Ukranya, ilâh... için birçok selâhiyetnamelerimiz var¬ dı. Bunları nerede bulursak hemen muahede yapacaktık. Halbu¬ ki bizim hükümet hayâl içindeydi. Demirhanşura, Buhara ve em¬ sali devlet değü, birer Rus kolonisinden başka birşey değildi. Bu seyahatta sade Afganistan İle muahede yapabilmişizdir. Komiserler bizi yemeğe davet ediyorlardı. Bu suretle Azerî hayatını da görüyorduk. Yiyorlar, içiyorlar ve sofradan kalkıp kalkıp kadın erkek dans ediyorlar. Dansları, türküleri bizim oyun ve havalardır. Bir defa da Nerimanof dâvet etti. Yedik, iç¬ tik. Oynadılar, çaldılar. Burada biri dikkatimi celbetti. Uzun, in¬ ce bir adam. Yılışık, sarhoş, bir düziye göbek atıyor. Yanında bir kadın da var. Ona da göbek attırıyor. Hatırlarım. Bu adam .. .Zakataldan itibaren tirenimize binmiş, bizimle Bâkü’ye kadar gelmişti. Bize bir düziye şunu bunu soruyordu. Adeta casus his¬ sini veriyordu. Nerimana sordum, «Rus casusudur» dedi, işte bu adam İbrahim Abilof’dur ki Ankaraya dönüşümüzde oiıu Azerbaycan sefiri, Mustafa Kemâl’in en baş ve mahr e m dostu olarak buldum. Ve,minel garaibi.. ikisi de ayyaşlar şahı. Heri¬ fin yanında birkaç ta güzel Rus karısı var, Mustafa Kemâl her gece Azerbaycan Sefarethanesinde sabahlıyor. Azerbaycan müs¬ takil değil bir koloni, ona bizimle muahede bile yaptırmadılar. Hiç sefir göndertirler mi? Bize emniyet vermek için casuslarını bu sıfatla yollamışlar. Fevzi Paşa’ya bunları söyledim, ama fay¬ da vermedi. Elbet kan, rakı varken fayda verir mi? Azerbaycan’da hükümet var. Hükümet dairelerde resmî muamelâtı Türkçeleştirmek, herşeyi millîleştirmek istiyor. Fa¬ kat hükümetin elinde hiçbir iktidar yok, idare dizginleri Mos- kovanın ve Bakü’deki Rusların elinde. Resmî muamele Rusça. Hem bu işleri görecek adam yok. Böyle memur bulamıyorlar. 746 HA.YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 747 Feci... Yetişmemiş bir halk. Buraya Topal îlvavof adında, di¬ ğeri gürbüz topaç gibi adı Urgenitçese iki gürcü tayin etmiş¬ ler. Herşey bunların elinde. Doğrudan doğruya Stalin in adam¬ ları. Gürbüz adam, alçak boylu, tıknaz, eşkiya suratlı ve hâili bi¬ ri. ikisi de kara cahil. Bu adam ilk görüşte bir elimi sıktı! elim koptu zannettim. Bu el değil, mengene idi. Elinin içinde birçok nasır olduğu da hissediliyordu. Bir daha elimi ona korkarak ve ufak bir miktarda verirdim. Bunlar da birgün bizi davet ettiler. Sofrada en nefis yemek¬ ler, vardı. Halbuki halk açtı. Vakıa Azerbaycan'da dükkânlar kapanmamış, ticaret yasak edilmemiş amma uzaktan ve saire- den ne varsa talan Şeklinde toplanıp Moskovaya sevkediyorlar. Kara kıştayız. Kavun da vardı. Yedim. Henüz ömrümde bu ka¬ dar güzel kavun yememiştim. Bal, misk. Isırınca bütün su olu¬ yor. Ağızdan taşıyor, îlvavof gururla anlattı. «Ben kavunumu Buhara’dan getirtirim!» Ee, maaşallah!.. Topal Gürcü, dünkü aç amele, vaktiyle Buhara’dan develer ile kendilerine kavun kar¬ puz giden Bağdad Halifesi gibi bir şey olmuş. Anladım ki yedi¬ ğimiz sey' de Buhara kavunu imiş. Bu meşhur kavunu tadmış olduğuma memnun oldum. Eski ana yurdlanmızın... içine der¬ hal ve tabii surette şu düşünce de geldi : «Komünistlik, aferin, ne iyi şeymiş!.. Milyonlarca halk aç inliyecek, başlar kara kışta kavuna kadar bulup yiyecek!.. Hey gidi dünya!.. Herkes hak davasıyla fakirleri, mazlumları kayırmak iddiasıyla kalkar; hü¬ kümeti elde edince haklı, haksız fakiri, zengini, mazlumu, ada¬ leti herşeyi tepeler; eski zalimler, eski zenginler gibi işin key¬ fini çıkarır. Sefih ve safasına düşkün Padişahları hiddetten me¬ zarında ağlatır. Tetkikata devam ediyorum. Behbut Civanşir adında birini tanıdım. Genç, güzel yüzlü, fevkalâde zeki ve malûmatlı biri. Vaktiyle Almanya’da mühendislik tahsil etmiş. Bolşeviklik aley¬ hinde imiş. Ruslardan evvelki Millî Azerbaycan Cumhuriyetinde Vezir imiş. Ruslar gelince kendisini hapsetmişler. Petrol tak- tirhanelerini kimse dürüst işletememiş. Civanşir’i çıkarıp ora¬ ya koymağa mecbur olmuşlar. O da işi yoluna koymuş. Bu adam pek Türkçü ve vatanperver. Bana mühim malûmat verdi. Bu malûmat Rusların ileri gelenlerinin kendi yanında sohbet ve sarhoş âleminde söyledikleri sözlerdi. Bunlardan da Stalin’in nüfuzu, muahede yapmağa muvaffak olacağımız anlaşılıyordu. Civanşir’i Moskova’dan avdetimde Tiflis’te gördüm. O vakit Ruslar Gürcistan’ı almışlardı. Onu oradan petrol ticareti için Istanbula yolladılar. Civanşir zaten onların arasından sıyrılmak istiyordu. İstanbul’da Beyoğlunda Perapalasta oturmuş, Vak¬ tiyle nazır iken Ermeniler Karabağ’a hücum etmişler, Türkle- ri katliâm etmişler. Civanşir de asker gönderip Ermenden, ten¬ kil ve Karabağı istirdat etmiş imiş. Bu sebeple birgün Ermeni¬ ler Otel’in civarında zavallıyı vurup öldürdüler. Civanşir’e halâ yananm. Böyle zeki, mâkul, vatanperver, azerî Türkü görme- dimdi. Mühim bir Türk zayi olmuştu. O vakit İstanbul’da Ingiliz- ler divan-ı harbi vardı. Ermeniyi beraat ettirdi. Güya Civanşir Bâkü’de nâzır iken Ermenileri katliâm etmişmiş. Beraata sebep budur. Gülünç şey!.. Buna adalet denmez, edepsizlik denir. Hal¬ buki iş başka. Ermeniler Azerbaycan’ı hiç olmazsa Karabağ’ı istilâ etmek istiyorlarmış, Azerî hükümetini de tabiî buna karşı koyuyormuş. Ermeniler meramlarını söktüremeyince terör yaparlar. Evvelce Ruslardan kaçan Millî Azeri Cumhuriyetinin başvekili Nasib’i Araş ırmağı üzerinde öldürdüler. Yanında paraları var¬ dı, aldılar. Derminasyan Paris’te bana : «Paralan alamadık, Ruslar yetişti. Onlara kaldı», dedi. Amma bilmem öyle midir?.. Bu, herhalde Nasib’i Ermen ilerin öldürdüğünü gösterir. Halbu¬ ki biz Bakü’de iken bu katlin üstünde karanlık bir örtü vardı. Kimse vazıh birşey goremiyordu. İşte dirayetli azerî recül lerini Ermeniler birer birer öldürüyorlardı. Bu öldürülenler Ci- vanşzr ile altı kadar olmuştur. Sonra Tal’ât ile Türkiye reeül- lerinden de bir o kadar öldürdüler ki, sonuncusu Cemâl Paşa’dır. Halbuki harb-i umumide bu adam sağlam elli bin Ermeniyi mu- 748 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 749 hakkak bir ölümden kendi eliyle kurtarmıştı. Cemâl’i Ermeni- lere Ruslar öldürttüler. Eğer Ermeniler bu sistemde devam ederlerse, Türk genç¬ liği de aynı şeyi Ermenilere yapmalıdır. Yapmazlarsa Türklük ölmüş, hayat hakkı kalmamış, haysiyetsiz bir millet olmuş de¬ mektir. Şimdi Ermenİlerde oniki tane değerli adam hakkımız var demektir. Burada Memduh Şevket adında bir mümessilimiz vardır. Kara Kemâl’in adamı olmakla meşhurdur. Muhtar Hariciye Vekili iken tayin etmiş. Baktım ki, makul, aklı selim sahibi bir adam. İyi bir tahsil görmemiş, hele Avrupa dili hiç bilmiyor am¬ ma, orada işleri pek iyi döndürüyor. Hoşuma gitti. Muhtar ye¬ gâne bir iyi iş yapmıştır. O da Memduh Şevket’i buraya tayin edişidir. Azerî lehçesiyle konuşuyor. Halkın araşma girmiş, on¬ lara kendini sevdirmiş ve o derece itımad hasıl ettirmiş ki,.halk her sırlarını gelip ona söylüyorlar. Ondan öğüt alıyorlar. Ne derse öyle yapıyorlar. Fevkalâde bir mazhariyet. Memduh Şev- ket’ten de iyi malûmat alıyorum. Bilhassa Azerbeycan Halk fi¬ kir ve teşkilâtı. Yine onun vasıtasiyle bir takım azerîlerle de gö¬ rüşüyorum. Gördüm ki, azerilerden yukarı tabaka, tahsil görmüşler o hale gelmişler ki, kendi aralarında dahi Rusça monolog söylü¬ yorlar. Anlaşılıyor ki, Rusça kendilerine ana dilleri olan Türk- çeden kolay geliyor. Demek Rus Çar idaresini ve onun Ruslaştı¬ rılma siyaseti daha elli yıl devam etseymiş Kafkasyada da Türk kalmayacakmış. Şimdiki Ukranya ve emsali yerler gibi olacak¬ mış. Bir vaka zikrettiler : Kırk yıl kadar evvel Bakü’de bir mol- la’nm kızı Rus mektebine gitmiş, okumuş, çarşafsız sokağa çık¬ mış, halk üzerine üşüşüp kızı öldürmüşler. Bu vaka çirkin bir cinayettir. Fakat diğer bir cephesinden bakınca halkın binefs:- h.i ve sevk-ı tabiî ile mevcudiyet ve beka müdafaasıdır. Bu se¬ beple cinayet değil, büyük bir kahramanlık, büyük milliyetper¬ verlik, yüce bir meziyettir. Evet okuyup da Rus olan bir kız ve¬ ya oğlan mevcut olacağına ölsün daha iyi; yahud bu tehlikeden Türk çocukları cahil kalsın herhalde evlâdır. Türk çocuğu te¬ nevvür etmeli, fakat esas şart olarak Türk kalmalı. Ruslardan evvel Müsavat Fırkası adında bir fıkra iktidar mevkiinde imiş. Bunların mevkilerde bulunanlarının bir kısmı çalmış, çırpmış, Türkiye aleyhine hareket etmiş. Bu sebeplerle halk kendilerinden soğumuş. Bir de İttihat Fırkası varmış. Bun¬ lar pek Türkçü olup, Türkiye ile birleşmek isterlermiş. Ruslar bunları çil yavrusu gibi dağıtmışlar. Ele geçenleri de hapsedil¬ miş. Bunlardan Resûlzâde Emin Moskova’ya götürülmüş. Ora¬ da mahbus gibi, halk sade bunu seviyor. Böyle mazlum olanla¬ rı milletler severler. Emin’i sonra Tatarlar Finlandiyaya kaçır¬ dılar. Oradan İstanbul’a geldi. Halâ İstanbuldadır. Yeni Kaf¬ kasya adında bir mecmua çıkarıyorlar. Halkın iyice teşkilâtları var. Bir isyan yapabilirler. Yapmak da işe yarar. Memduh Şevket hepsine vakıf. O da birşey yapa¬ bileceklerini tasdik ediyor. Hepsine daima şu nasihati verdim : «Sakın bir ihtilâl yapmayınız. Muvaffak da olsanız başedemez- siniz. Yoksa sonunda Ruslar sizi ezerler, katliâm ederler. Bir çok münevverler ve halk mahvolur. Siz kuvvetinizi maarife ve¬ riniz. Halkı okutup adam ediniz. Evvelâ sizi idare edecek adam¬ lar yetişsin. Henüz devlet recülü, idareci, maliyeci, maarifçi, kumandan ilâh... hiçbir adamınız yok. Yetişin. Fırsat ve zaman gelir; istiklâl edersiniz. Üç gün için istiklâl yapmak pek güç de¬ ğildir. Güç olan o istiklâli idame ettirmektir. O da yetişmiş adamlarla olur.» diyordum. Kabul ediyorlardı. Hakikaten bunun Rusyada mülî misali var. Rus ihtilâli Rusyadaki bütün milletlerin istiklâline sebep oldu. Biraz sonra Rûslarda aksülamel hasıl olup bunları imhaya kalktılar. Ruslar gayretlerine rağmen Finlandiya, Litvanya, Estonya, Polonya gibi şimal-i garbı silsilesinin istiklâlini mahvedemediler. Halbu¬ ki Tatar, Başkırt, Kazan, Buhara, Hive, Kırım, Kafkas dağları cumhuriyetleri (Asetin, Dağıstan, ilâh...) Azerbeycan, Ermeni, Gürcü gibi şark-i cenubî silsilesi hükümetleri istiklâlini kolay- 750 Dr. RIZA NUR 751 HAYAT ve HATIRATIM bkla mahvettiler. Bunun sebebi birinci takımda yetişmiş adam¬ lar olmaması, İkinciler de devletlerini idare edecek adamlar bu¬ lunmamasıdır. Bu ikinci takım iki müstesna ile Türktür. Bu manzara çok ibret vermiştir. Belki buna coğrafî vaziyetin de te¬ siri olmuştur, Bolşeviklerin girince yaptıkları şeyleri hikâye ettiier. Feci şeylerdir. Evleri basmışlar, sahiplerini sokağa atmışlar, kimini öldürmüşler. Her evi soymuşlar. Kimsede elmas ve emsali birşey bırakmamışlar. Sonra köylünün elindeki zahireyi almışlar, Mos¬ kova’ya yollamışlar. Azerbeycanda da açlık başlamış. Çakalar kanü faaliyetler yapmışlar. Birşey söyliyeyim : Bunlar böyle amma, Moskova’ya gidince Bâkü’nün cennet olduğunu anladım. Bakü’de yine yiyecek, açık dükkân, alış veriş vardı. Moskovada ise bunlardan eser yoktu. Birşey anlattılar : Bu amele başlarından birinin sözü imiş. Pek meşhur olmuş. Bu adam demiş ki : «Çok zamandır tepemiz¬ de çarlar ve onun etrafı vardı. Milleti eziyorlardı. Bunun altın¬ da namuslu halk yani biz alın teriyle yaşayanlar, bizim altımız¬ da da edepsiz vardı. Bu bir gelenek halinde idi. Dedik; artık yeter. Şunu eğelim de ufkî vaziyete getirelim. Çar ve adamları elinin emeğiyle yaşayanlar ve edebsiz güruhu aynı seviyede bu¬ lunsunlar. Müsavi olsunlar. Eğdik; fakat mesele, öyle çevirmi¬ şiz ki, üstü altına, altı üstüne geldi. Çar ve adamları alta düş¬ tü, Edepsizler üste çıktı. Biz yine eskisi gibi ortada kaldık.» Bu pek manidar ve büyük bir hakikattir. Vaziyeti fevkalâde tasvir eder. Bunu burada bir derece anlatıyorum. Fakat Moskovada tamamiyle anlatacağım. Anlattıkça da hep bu kazık hikâyesi¬ ni hatırladım. Azerıler bırşeyden acı acı şikâyet ediyorlar. Bunu söylerken adeta ağlıyorlar. Her kimle görüştümse bunu söyledi : «Bizi siz vücuda getirdiniz. Sonra da siz boğazladınız.» İzah ediyorlar: Vaktiyle Türk ordusu geldi. Bize istiklâl verdi. Sonra Halil Pa¬ şa bizi Türkiye böyle istiyor, Ruslar geçip Türkiyeye yardım edeceklerdir Kandırıp müdafaa ettirmeksiniz Rusları buraya soktu. Ordumuz vardı. Müdafaa edecektik. Ettirmedi. İşte ye¬ niden Rus boyunduruğuna düştük. Bu, feci bir şey. Bir büyük millî hıyanet!. Bir vahim tarihî cinayet... Bunu bilmiyordum. Beni dehşet kapladı. Evvelâ bir Türk miletinin hayatına kastedilmiş, onların tabirince boğazlan¬ mış, sonra bunu yapan Türkiyeli bir Türk ve Türkiye namına yapmış. Bize ne pis leke. Belki de Azerıler müdafaada muvaf¬ fak olamayıp, ruslara mağlûb olurlardı. Yine vatanları istilâ al¬ tına girerdi. Fakat harp edip vazifelerini yaparlardı. Belki de muvaffak olup istiklâllerini muhafaza ederlerdi. Bu işin bütün hakikatini öğrenmeye çalıştım. Mesele şöy- ledip: Ruslar Demirhanşurâ taraflarına gelmişler. Enver’in am¬ cası Halil Paşa’yı Bakü’ye yollamışlar. Azerîlerin bir ordu ve ğeneraleri varmış. Müdafaa tertibi almışlar. Mebus Meclisi fev¬ kalâde içtima etmiş. Halil Paşa meclise gelip: «Müdafaa etme¬ yiniz. Ruslar buraya yerleşmek için gelmiyorlar. Türkiyedeki kardeşlerinize bir yardim ordusu gönderecekler. Bu ordu bura¬ dan geçecek. Bunu bana Miıstafa Kemâl Paşa yazdı. Müdafaa etmesinler, diyor.» demiş. Uzun münakaşalar olmuş, nihayet meclis : «Mademki Anadoiudaki kardeşlerimize kûmel (yardım) götürecek. Geçsin kazaya rıza.» demişler. Bu vakayı bana bir miktar Karsta Nuri Paşa da anlatmış¬ tı. Nuri, Enver Paşa’nm kardeşidir. Enver, mevkie geçer geç¬ mez, kendisini, babasını ,amcasını, kardeşini, ilâh... paşa yap¬ mıştı. Böyle şeyler aleyhinde olarak Abdiilhamıt idaresine isyan etmiş olanlar, bir gün gelmiş onlardan beter olmuşlardır. Nuri baktım cahil bir adam ama, makûl ve namuskâr görünmektedir. Kars’ta, fabrikalarda çalışıyor. El işlerinde kabiliyetli bir adam. Lâkin Halil cahil, şedid, cani, namussuz, edepsiz, rezil biri. O generâl olur muydu? Olursa böyle olur. Halil Rusları Bakü’ye sokmuş. Nuri ise vaziyet alıp, Ger.ce’de Ruslar ile har betmiş. Aferin bu gayreti de göstermiş. Fakat mağlûb olmuş. Bana am- 752 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 753 casmdan pek dert yandı ve ezcümle şunu söyledi : «O benim amcam olan herif, öyle namussuz ve alçaktır ki, bilemezsiniz, Azerîleri aldatıp ellerini ayakların] bağladı. Kuşlara teslim et¬ ti.» Filhakika bu mesele böylece olmuştur. Zannettim 'ki, vak¬ tiyle Samim’in vurulmasından biraz evvel bana getirip müstak¬ bel katili diye takdim ettiği Halil Ruslara alet olarak bu işi yap¬ mıştır. Hususî hayatından bazı safhalar bildiğim bu adam her- şeyi yapar. Gel git zaman.!. Lozan muahedesinden sonraydı. Ahkaradan İstanbul’a geliyorum. Halil de geldi. Mebûs kompar¬ tımanında benden yer istedi. «Buyurun!.» dedim. Başkası yok. Birer kanepeye uzandık. Öteden beriden konuştuk. Nihayet bu meseleyi açtım : «Azeriler size lanet okuyorlar» dedim, «Oooo.. dedi, bunu kendim yapmadım ya, Mustafa Kemâl bana emret¬ ti. Ben de yaptım.» Gözüm faltaşı gibi açıldı. Vakıa vakanın saf¬ halarında görünüyor. Azerî halkınca da söyleniyorsa da Mus¬ tafa Kemâl’in bu işte bir dahli olmasına ihtimâl veremiyorum. Şimdi alâkadar olan bizzat söylüyor. «Doğru değildir» dedim. «Doğrudur» dedi. «Eee, neyle ispat edersin?» dedim, «Telgraf¬ ları bende mahfuzdur» dedi ! . Bu vaka tam Ankarada yeşilordu yaygaraları, Mustafa Ke¬ mâl’in Türkiyenin Bolşevikliğini ilân etmek istediği zamana te¬ sadüf ediyor. Mustafa Kemâl o vakit HalÜ ve emsâli, kezâ doğ¬ rudan doğruya Kuşlar ile temasta idi. Zaten Halil ile temasta ol¬ duğu hükümetçe malûm idi. Fakat muhaberelerden hiç bir haberimiz yoktu. Demek Mustafa Kemâl Rusları Bakü'ye sokuyor. Oradan da Türkiyeye sokacakmış. Aman ne müthiş bir tehlike altında imişiz... Haki¬ katen bir defa da Mustafa Kemâl Hey’eti vekilede: «Başka çare olmadığını, Ruslardan bir ordu getirtmek lüzûmunu söylemiş¬ ti» Halkta da Rusya’dan yeşilordu geliyor diye müthiş bir şa¬ yia dolanıyordu. Biz de yani hükümet: «Rusya bize para ve si¬ lâh versin. Bir tek Rus neferi hududumuza ayak basamaz. De¬ mek ki, bu mesele, bunlar bırbiriyle alâkadar idi. Bu işleri hü¬ kümetten sıkı sıkı gizlemiştir. Demek Azerbeycan cinayetinin asıl faili Mustafa Kemâl’dir. Ve az kaldı Türkiyeyi de beraber Öldürüyormuş.. Birkaç yıldır deha ve ilhamlarından bahseden ve ettiren, kendisini Peygamberlerden, Bismark gibi meşhur diplomatlardan, Napolyon ve Moltke gibi meşhur kumandan¬ lardan yüksek gören şu adamın işlerine bakınız. Ne kafasız adamdır. Eğer bolşeviklik ilânına mani olmasa idim, Rus askeri Anadolu’ya da girecek, Türkiye de Azerbeycan gibi boğazlanıp mezara konacakmış. Zaten bolşevik olmak, demek. Moskova’ya tâbi olmak demektir. Bu zaruridir. Ve onların esas şartıdır. Çarların top tüfekle zaptedemediği Anadolu, Mustafa Kemâl’in ahmaklığı ve alçaklığı sayesinde Komünistlikle Rusya tarafın¬ dan kolayca zaptedilecekti Şurası da vahim ki, böyle mühim bîr işi hükümete ve meclise haber vermeden. Kendi başına yap- rmş imiş, işte bu babta Halil ve Ruslarla muhabereleri vardır. Bunları Mustafa Kemâl imha etmediyse içinde böyle mühim şeyler olacaktır. Halil, bümem bir gün bu telgrafı meydana çıkarır mı? Çün¬ kü sen zamanda Mustafa Kemâl onun haremini Çankaya’ya al¬ dı. Halil Hanımını telgrafla İstanbul'dan getirtip kendi eliyle Çankaya’da ona teslim etti. Teslim ederken haremine «Paşa se¬ ni kaıdeş gibi öpsün» demiş. Mustafa Kemâl «Ne kardeş gibi. Bayağı öpsün.» demiş. Bunu bana orada hazır olan biri anlattı. Buna mükâfaten Mustafa Kemâl Halil'e birkaç bin lira ihsan-ı şahane verdi ve Balya, Karaaydmda iyi bir maaşla aza yaptı. Karısının takdimi tafsüâtmı Ankara ve îstanbulda çok dinledi¬ ğim gibi bu sefer de Pariste Ali Sultanof’tan dinledim. Bu zat Azerî’dir. O vakit Halü ile beraber Ankarada Petrol imtiyazı için uğraşıyormuş. Halil önün evinde misafirmiş. Halilin dört tane ve pek genç ve güzel kayınbiraderleri varmış; Mustafa Ke¬ mâl onları da musikîsine almıştır. Diyor ki : «Ne pezevenkmiş? Karısını telgrafla getirdi. Aldı Çankayaya götürdü. Hanım uç gün üç gece orada* Halil de bende misafir kaldı.» Havyar bizi burada azdırdı. Bu Türkler 1 kamilen şiîdir. Bun- F : 4S 754 HAYAT vc HATIRATIM larda muvakkat nikâh var. Adına sîga diyorlar. Hiç olmazsa bi¬ rini sigaya çekmek, hatırımdan geçmedi değil. Fakat böyle bir şey yapmağa cesaret edemedim. Artık burada da yapacak bir işimiz kalmadı. Tetkikatım kemâlini buldu. Vaziyet dimağım¬ da iyice tebellür etti. Yani hekimce soyliyeyim: Şimdi ameliyat yapacağım nahiyenin teşrih fotoğrasini, fiziyolojisini, teşrih-i marazı sebebini iyice biliyorum. Burada güzelce ameliyat yapa¬ bilirim. Hazırlardık. Trene girdik. Biraz sonra Memduh Şev¬ ket geldi. Yanında bir kadın, bir de on yaşlarında bir kız var. İkisi de ölü benizli. Bunlar AvusturyalI imiş. Sibiryada birçok Alman ve Avusturya kolonileri varmış. İhtilâlden sonra çekil¬ mişler. Hükümetler heyetler gönderip bunları almış. Memduh dedi ki : «Polis müdürü bunları Moskova’ya sizinle göndermemi pek rica etti. Başka türlü göndermek mümkün değildir. Bu ada¬ ma ben çok iş yaptırıyorum. Bu İsı mutlaka yapmalısınız. Bunu ancak siz yaparsınız. Yusuf Kemâl Beye söyledim. Yapacağım dedi.» Vagonda yer aradık, yok. Kadın «Öyleyse kız geri dön¬ sün» dedi. Kadın kızı almak istemedi. Ana baba günü. Can her şeyden evvel. Teyzesi imiş. Kız müthiş ağladı. Acıdım o da gel¬ sin. Şu kanepede ikisi birden yatsın. Bunların çamur gibi renk¬ leri açlıktan imiş. Bir iki gün yemek yeyince renkleri düzelmi- ye başladı. Tren de kalktı. Sabahleyin Türklerin yüzlerce defa yukarı¬ dan aşağıya, aşağıdan yukarıya geçtikleri meşhur Demirkapı- sı’ndan geçiyoruz. Sağımız Hazer Denizi solumuz Kafkas Dağla¬ rının ucu. Şimendöfer için bu dağlarda başka geçit yok. Dağın şimaline geçince garba doğru yollandık. RaskoFa vardık. Heı taraf bembeyaz kar. Azerbeycan komünistlerinden Behbut Şahenski de bizimle beraber trende meğerse Moskova’nın emri üzerine bizimle yapı¬ lacak muahedede Azerbaycan’ı temsil için geliyormuş. Bunu gizlice bize söyledi. İyi malûmat, ona göre hareket edeceğiz. Biz ise Rus’larla olan muahedeye Azerileri, Ermenileri sokmak istemiyoruz. Sebebi Azerileri Rus idaresinde kabul etmiyoruz. Dr. RIZA NUR 755 Ermenileri müzakereye alırsak Gümrü muahedesi tadil olunur. Bu ağır muahede şimdilik Ermenilerin sırtında durmalı. Rus- ]ar Moskova’ya bir ermeni delegesi de getirmişler. Onu da Mos¬ kova’da öğrendik. Behbut’un yanında bir Türk kadın var. Ka¬ lıplı güzel bir kadın. «Hemşirem» diyor Birgün masasının üs¬ tüne bir takım kutular konmuş, tesadüfen gözüme ilişti : «Bo- henbin» .denen meşhur bir artman ilâcın ampulleri. Arılaşıldı. Metresi... Tren Raskof’ta bir gün durdu. Ertesi gün de, daha ertesi gün de, hasılı üç gündür duruyor. Vakıa bolşeviklik ile Rusya’da her şey alt-üst olmuş, nizam ve intizamdan eser kalmamış. Şi¬ mendiferlerin kanapelerinde kumaş veya derileri bile kesilip ke¬ silip çalınmış. Vagonlar bitlik içinde evlerin kapılarının kilitle¬ ri bile sökülüp çalınmış. Rusya’dan Karadeniz sahiline bizim kaçakçılar motörleriyle eşya getirip satıyorlardı. Bunların için¬ de halılar, gümüş takımları, gümüş çatal bıçak, hattâ kapı ki¬ litleri de olduğunu görmüştüm. Bizim askerler harp esnasında hangi hanede otururlarsa onun kapılarım söküp yakarlar. Aynı hal Rusya’da da var. Trenlerde intizamla sefer edemiyoruz. Vakıa Rusya’da bolşeviklik intizamsız ama, üç gün bir is¬ tasyonda beklemek normal bir şey değil. Yusuf Kemâl’e söyle¬ dim. «Ne olacak? Bir mâni vardır. Gideriz.» dedi. Bir gün daha geçti. Yine oradayız. Yine «bu işe bir baksan» dedim. «Ben ne yapayım?» dedi. «Reis sensin. Bunda da pek kıskançsın. Bir ay burda kalsak, «Ne yapayım?» mı diyeceksiniz? dedim. Bu sefer Behbut'a söyledim. Dolaştı. Bizim trenin başına «Marşandiz» diye bir levha yapıştırılmış olduğunu görmüş, geldi, söyledi. Halbuki bu hususî tren idi. Demek işte bir sumiyyet, yahut Iıîe c.mazsa yanlışlık. Yusuf Kemâl'e : «Gidip istasyon şefinden iza¬ hat iste!» dedim. «Ben yapamam.» dedi. «Öyle ise niye reis ol¬ dur?.? Bunda korkacak ne var? Heyetin reisi sıfatiyle Çiçerin’e telgraf çek!» Ne ise zar zor Behbut’la gitti. Şef telgrafı da ka¬ bul etmemiş. Acayip şey!.. Ne ise herif mes’ulivet ile korkutul¬ du, telgraf gitti. Meğerse istasyon şefi ermeni imiş. Burada er- 756 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 757 meniler çokmuş, vaktiyle hürriyet edip, Nahcivan namıyle bir ufak şehir de meydana getirmişler imiş. Ermeniler Türk’e eze¬ lî ve ebedî düşmandırlar. Herhangi bir neferine nerede ve ne zaman olursa olsun fırsat düşerse Türk’e fenalık yapar. Bila¬ istisna ermeniler bu fikirle meşbu’dur. Bu da bizi burada hiç olmazsa bir iki hafta tutmak, bize eza, cefa etmek, bu sayede belki muahedenin yapılmasına mani olmak istemiş olacak! Tel¬ grafımıza cevap geldi. Özür dileniyor. Ve derhal hususî tren ola¬ rak yola çıkarıldık. İşte bu da Türk’lere mühim bir derstir. Gidiyoruz. Bir aralık yolun ortasından geri gitmeğe başla¬ dık. Sebebini anlayamadık. Her halde mühim bir sebep olacak. Arkadaki istasyona gelip başka bir yola alarak Moskova’ya doğ¬ ru yollandık. Onun da sebebini öğrendik: Bir müddettir, Har- kof civarlarında bir Rus kadın türemiş, başına adamlar topla¬ yıp çete teşkil etmiş. Müthiş Behbut’un düşmanı imiş. Öteyi, beriyi, trenleri basarmış. Erkeklerin tenasül uzuvlarını muaye¬ ne eder, sünnetli bulduğunu yahudi diye kesermiş. Bizden evvel hareket eden bir treni basmış, bizim trene haber yetişmiş, tre¬ nimiz geri geri kaçmış. Maazallah büyük bir belâdan kurtul¬ muşuz Karı bizi de muayene edecek, sünnetli bulacak, kıtır kı¬ tır kesecek. Müslümanız desek dinlemeyecek. İkisi de aynı şe¬ kildir. Bize belâlar varmış! Ne felâketli bir işe girmişiz! Vatan yolunda bir tehlikeden ötekine koşup duruyoruz. Vakıa yahu- diler sünnette «Lecan» denilen haşefenin altındaki deriyi ke¬ serler, Müslümanlar ise kesmez. Bunu herkes bilmez, hatta he¬ kimler. Ben alâ bilirim, mütehassısım ve vücudum o anda bu¬ rada bir nimet. Ama o anda çetebaşı karıya bunları anlatmanın ve gösterip bizimki başka diyerek kandırmanın imkânı var mı? Ne ise verilmiş sadakamız varmış... Trendeyiz. Bir gün yemek salonuna geçtim. Kız yemiyeeek- ti. Karı yok. Yemek yedim, kompartmanıma dcndüm. Bizim ka¬ pı kilitli. Tuhaf şey? Dolaştım, durdum, seslendim. Hiç cevap yok. Biraz bekledim. Hazret ter içinde yüzü gözü kıpkırmızı çık¬ tı. «Ulan bu ne?» dedim. Baktım gidiyor. Baktım karı da yanı¬ mızda. Anlaşıldı. Menfur, namussuz, edepsiz ilh... ağzıma gele¬ ni söyledim, herif pişkin. Cevap bile veremedi. Kaçtı. Kız karı¬ nın yanında garanti idi. Onu yemek vagonuna defetmişti. îşi görmüşler. Memduh Şevket’in yüzünden bir boynuz takmış ol¬ duk. Herkese söyledim, herkes güldü, ben de doğrusu sonra güldüm. Olur iş değil... Kafkasya dağlarından sonra Moskova’ya kadar Rusya dümdüz, bir step (bozkır). Burada şimendifer inşası ne kolay¬ dır... Bunu gördükçe bizde de böyle olsaydı diyordum. Her ta¬ raf ekili veya orman. Moskova’ya geldik. Bir müfreze asker ile istikbal edildik. Türk Sefareti binasma vardık. Gayet güzel bir bina. Kalorife¬ rine varmcaya kadar var. Bir zenginin imiş. Hükümet zaptet¬ miş, Türkiye için sefarethane yapmış. Ali Fuat adamlarıyle bu¬ raya yerleşti. Biz de Yusuf Kemal ve adamlarımızla bu binanın yatımda, yine sefarethaneye ait ve keza kaloriferli ve bar.yosu olan diğer bir binaya yerleştik. Herbirimiz için miktar-ı kâfi edalar vardı. Hükümete gidip (Aste de presence) yaptık. Ve hem izha- rî mahiyette bir kaç müzakere yapılmasını rica ettik. Görüştük. Rus’lar, Rusya, Azarbayean ve Ermeni, ilh... delegelerinin kon feransta hazır bulunmasını^, teklif ettiler. Reddettik, Ve dedik ki : «Biz yalnız Rusya ile muahede aktın e geldik. Ermenilerle muahede zaten var». Epeyce uğraştı!aç, baktılar olmuyor, fikri¬ mizi kabul ettiler. Rus delegelerini tayin ettiler. Çiçerin ile Ka¬ rahan. Vakıa Hariciye komiseri Çiçerin, Karahan ise muavini amma, Karahan da pek nüfuzlu? Adetâ Hâriciyede iki komiser var? Biri bir yere giderse, diğeri Hariciye komiserliğini yapı¬ yor. Muahedeleri de hep bu iki adam yapıyor. Karahan Ermerıi- dir. Adı Türkçe ama, Ermenilerde böyle Türk adı çoktur. Yu¬ suf Kemal’in Van’ın Ermenilere terki hakkında getirdiği Rus teklifi ve uğradığı akıbet mâlûm. Bu sebeple delegenin birinin ermeni olmasından korkmuştum. Yusuf Kemâl’e: «Van işini ortadan kaldırmak için evvelâ bu Karahân’ı murahhas kabul et- 758 759 HAYAT ve HATIRATIM meyelim.» dedim. Yusuf Kemal : «Nasıl söylerim. Vahim bir iş, karşı tarafın müracaatına karışmağa hakkım da yoktur.» dedi. Vakıa da doğrudur. Hele Karahan komünist Merkez-i Umumi¬ sinde nüfuzlu bir şahsiyet. Böyle bir teklif vahim olabilir; Fakat bizce en mühim olan Ermeni işi için de lâzım. Çiçerin’e söyle¬ dim: «Biz buraya Ermeni ile değil, Rusya ve Rus’lar ile müza¬ kereye geldik. Karahan ermeni imiş, bizim için onu murahhas olarak kabul etmek mümkün değil.» Ne itiraz etti, ne de bir şey söyledi. iki gün sonra murahhasların Çiçerin ile Celâl Korkma- zof (Korkmazoğlu) olduğunu bize tebliğ ettiler. Şükür bu müş- kil de kolayca hallolundu. Celâl Kumuktur. Meğerse ermemden, domuz ermeni imiş. Göreceğiz. Şimdi Ruslar ile başabaş konuşacağız. Şekil ve usûle dair konuştuk. Teşkilât yaptık. Bunlar Hariciye nezaretinde oldu. Diğer asıl celseler için Moskova Çayı kenarında ve Kremlin Sa¬ rayının karşısında gayet mükellef saray gibi bir binayı tahsis ettiler, öyle mükellef ki, bütün duvarlar Eski Acem halıları ile örtülü. Enver Paşa da bu binanın bir kısmında misafir. Rus’lar Enver Bey’e çok iyi baktılar, Karahan’m karısının da Enver’e âşık olduğu söyleniyor. Moskova’da Dr. İbrahim Tali var. Kim yollamış, nasıl gel¬ miş bilmem. Galiba Bekir Sami Erzurum’dan götürmüş. Bu adam. Dürzüdür. Cebeli Lübnan’dan gelmedir. Keza orada mira¬ lay Seyfi’yi bulduk. Bu, hafiye askeri müşaviridir. Fikrine mü¬ racaat ettiğimiz, şeylerde gayet güzel fikirler serdetmiştir. İyi bir asker. İbrahim Tali’den başka daha bir takım İttihadçiiar da var, galiba mütareke iptidasında Enver Rusya’ya kaçınca arkasından bir takım adamları da oraya gelip etrafına toplan¬ mışlar, Meselâ amcası Halil burada. Bedri burada. Cevat adın¬ da, binbaşı yanında. Bu, eskiden yaveri imiş. Cemal Paşa bura¬ da imiş, Afganistan'a gitmiş. Cemal’in maiyetinde bizim Rus¬ ya’daki eşberlerden neferler, zabitler ve yaverleri varmış; pek dirayetli ve azametli yaşıyormuş. Bunları Rus hükümeti besli¬ Dr. RIZA NUR yor. Ama niçin? Eu bir sır. Ne ise sırrı öğrendim. Ruslar bun¬ ları kendilerine minnettar kılmışlar. Bunlar da komünist olmuş, birgün Türkıyeye bunları bir kuvvet ile yollayıp Mustafa Ke¬ mal’i devirecekler, Türkiye’yi bolşevık yapacaklar. Gaye bu. Hattâ bir aralık Enver’i bir süvari fırkası {Budinyo kumanda¬ sında) ile Kafkasya’dan içeriye bile sokmak istemişler. Enver başına topladığı bu adamlar ile çalışıyor. Moskova çok soğuk. Sıfırdan aşağı yirmi derece ve daha ziyade? Pencereler iki kat. Dış kat camlan kamilen buz tut¬ muş, dışarısını görmek mümkün olmadığı gibi, bunları kaznıp çıkarmak da mümkün değil. Ama hoş şey... Vaktiyle fizik okur¬ ken suyun muhtelif billurlar halinde buz olduğunu okumuştuk. Şimdi aslını görüyorum. Adetâ binbir şekil. Ne güzel manza¬ ra!.. Arada bunları seyrederdim. Bereket versin kalorifer var. Don havzası kömür dolu iken, Rus’lar işletemiyorlar, kömür yok. Odun yakılıyor. Demek ormanları kırıyorlar. Dizdeki aym hal. Bir kaç defa odunsuz kaldık, perişan okluk. Tuhaf, beş yıl Mısır cephesinde yandıktan sonra İstan¬ bul’a geldim. On sene şiddetli bir kış oldu; fakat bunun yanın¬ da sıfırdı. 1919 kışının bir kısmını Anadolu yaylasında geçirdik; buraya geldik. Kış derecesi her yerden ziyade. Daha bu kadar şiddetli bir kış ömrümde görmemiştim. Lâkin hiç müteessir ol¬ muyorum. Bir nezle dahi olmadım. Romatizma gibi bir şeyler de yek. Bunun sebebi rutubetten eser kalmamış olmasıdır. Rutu¬ bet olmayınca sıcak ve soğuk çok tesir etmez. Hiç de hastalı a yapmıyor,. Ancak arkamdaki kudret derisi kürk bir vestun gibi arkamda hafiftir. Evvelce İstanbul’da iken omuz, kol ve baldır¬ larımda kışları asabı romatizma ağrıları mevcuttu. Kaim fanıle- ler giyinmek suretiyle barınabilirdim. Kahire’de bu ağrılar ta- mamiyle geçmişti. Dondum, Moskova’nın bu kışına da mutava¬ at ettim. Yine eski romatizmalar nüksetmedi. Hep Kahire saye- * sinde galiba. Açık hiçbir dükkân yok. Ne yiyecek, ne başka 'eşya satın 760 761 HAYAT ve HATIRATIM almak mümkün değil, insan bazan yorulursa yorulur, üşüyor da... Bir kahvahane arıyor, yok... Şimdi anlıyorum ki, kahvaha- ne lâzım şeymiş... Her mahallede hükümet bir dükkân açmış, erzak koymuş. O mahalleye burası yiyecek veriyor. Parasız ve¬ riyor. Hükümet köylünün zahiresini parasız alıyor. Halka da parasız dağıtıyor. Müzakere mahalline otomobille gidiyoruz. Üç dört saat sonra dönüyoruz. Celseye giderken bu dükkânların önünde yığılmış ve hat halinde ikişer ikişer dizilip elli metre kadar bir insan dizisi olduğunu görüyoruz. Döndüğümüz vakit bu diziyi ancak, 30, 20 meyreye kâdar inmiş buluyoruz. On ya¬ şında çocuk, kadın, yetmişlik ihtiyar, her cinsten var. Karın üs¬ tünde ve altında saatlerce bekliyorlar, titriyorlar. Sonra ne al¬ salar beğenirsiniz? Bir veya iki avuç bir nev’i darı', yarım veya bir dilim hiç mesabesinde hamur gibi bir ekmek. Hapsi bu. Halk aç. Hiç kimsenin benzinde kan yok. Herkes avurdu avurduna geçmiş çökmüş, yüzü kül rengi olmuş. Herkes kederli. Bu hal bir yabancının derhal gözüne çarpıyor. Moskova’da gülen bir adam görmedim. Meğerse Bakü cennet imiş, orada kamı tok, yüzü gülen adamlar vardı. Burda kimsenin yüzü gülmüyor. Ak¬ şamları halkın yemeği sâde şekersiz çaydır. Rivayet ettiler ki, anal ar m gıdasızlıktan çocukları ekseriyetle cansız, tımaksız do- ğuyormuş. Komünistlik bu muj? Tüylerim ürperdi. Bir milletin şu azım felâketine içim acıdı Aman iyi olmuş da Mustafa Ke¬ mâl’in önüne durmuşum, komünistliği ilân ettirmemişim... Köy¬ lünün mahsulü elinden alındıkta, ekim satım yasak olduğundan hasıl etmiştir. Fabrikaları da patron malı diye harab ettiklerin¬ den ve patronları öldürdüklerinden dahilî harpler ve salgınlarda bir çok mütehassıs ameleyi İfna ettiklerinden bunlarda da mah¬ sul yok. Koca Rusya müthiş bir İktisadî buhran içinde inleyip ölüyor. Bu da aşikâr görülüp duruyor. Bu ahval tabiatiyle halkı bir hükümet sitesinden tedirgin etmiş, hattâ bizzat amele hükümetten nefret etmektedir. Tutunmak için (kcminterm) in yani merkez-i umumisinin Çin’lİ Dr. RIZA NTJR lerden askeri var. Hattâ biz orada, iken amele İsyan etti, bu as¬ kerde te’dip ettiler. Bu adamlar müthiş, vurucu. Böyle bir is¬ yanda baş olanlardan üç beş kişi idâm ve beş - onu da hapse¬ dildi. Her yerde adet böyledir. Bunlar dört beşyüz anmekeyi tevkiften sonra birden katliam etmişler. Korkunç... Bize her gün her birimiz için bir avuç darı yarım dilim o ça¬ murdan ekmekten veriyorlar. Bu darıdan Rus’lar çorba yapar¬ larmış: Ekmek o kadar kara ki.. Hem de elde tutulmaz, ufala¬ nıyor. Biz güya diplomatik bir hey’etiz. Bize halktan iyi bakı¬ yorlar. Bazen balık konservesi veriyorlar, fakat hem az, hem de bazısı kokmuş çıkıyor. Gelsin bizim kavurma ile pilav... Bi¬ ze can verdi. Ah, ne diye bir kaç çuval da un getirmedik. Yusuf Kemâl bunu da bilmeli idi.. Kayseri’nin pastırması sırım. Niye aşkolsun diyeyim Rus’lar, nadir de olsa et verdiler. Böylesi- ni görmedim. Etler o kadar da zayıf ki, bir kadid, duvara carp- san yapışacak. Birgün haber aldım, arada piliç de veriyorlarmış, Ali Fuat piliç seviyormuş. Düşündüm, ona veriyorlar, Hain bizim piliçle¬ ri de yedi. Yiyor demek. Söyledim. İstedim. Hattâ onun ak ek¬ meğinden de yedik. Ağlamayan çocuğa meme vermezler der¬ ler. Ağlamalı, istemeli imiş. Doğrudur. Somurtmağa gelmez, insan daima esilir. Dünyanın adeti bu. Halkta bu kara sefalet var. Hükümette aksine büyük bir şiddet var. (Çeka) diye bir şey var. Bu, birbirini yakalıyor, is¬ ticvap ediyor, muhakeme ediyor, hüküm veriyor, sonra da ta¬ bancasını çekip öldürüyor. Yâni Çeka denen adam, hem polis ve jandarma, hem müstantik, hem hâkim, hem cellâd. Hepsi birden. Böyle adalet hiç bir asırda, hiçbir yerde görülmemiştir, hükümetleri de umumiyetle idamdır.. Tatarlar bize böyle türlü vak’alar, hikâye ettiler. İnsanin tüyleri ürperiyor, "doğrusu Mcskoda bulunduğum müddetçe diplomatik mesahasına rağmen Kendimi kurulmuş, bir cehennem, ânî (Bomba) üstünde oturu¬ yordum zanettım. Bu memleket değil, cehennem. Ben böyle o- 762 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 763 Itırsam, ya zavallı halk ne haldedir. Bir de Çeka’ların bu tar¬ zından dolayı nice şahsî garezler kazanı kaynamış, nice insan¬ lar öldürülmüştü. Meselâ bir Çeka bir adamın karısını severse, derhal kocasına bir leke sürüp öldürüyor, karıyı alıyor. Bana bcylesine nümûr.e gösterdiler. Fuhuşu şiddetle yasak etmişler. Bir tane bile kerhane ve¬ ya hususi fuhuş yeri yok, Çünkü yakaladıklarını iöâm etmişieı. Fuhuş yapıp idâm olunmağa ne hacet var. İki şahitle hüküme¬ te gidiniz (Yirmi gün için evleniyoruz) deyin, mes’ele halloldu. Yirmi gün sonra karı da, resmen böyle ayrılıp başkası ile yi¬ ne böyle resmî fuhuş yapmış. Zavallı Marksizim nazariyeleri kitapta pek cazip iken, amelî hayata tatbikinde açık ve böyle nice ve ne feci vaziyetler yapmaktadır. Sosyetenin selânjeti böy¬ le mi olmalıdır? Komünist fikirlilerin aklına şaşarım. îçki de yasak. Bunun da cezası çok ağır. Votkaya pek düşkün ve pek sarhoş otan Rus köylüsü ve halkı bu yönü ter- ketmişler. Evlerinde imbik gibi bir şeyler yapıp votkayı istih¬ sal etmişler, yine içmişler. Çiçeri’nin bana şöyleyişine göre, buiı- dan kâr değil, zarar hasıl olmuş, çünkü bu votkalar aşağı ve zehirli votka imiş. Ben esk'aeıı kalma burjuvazi ameleler ve aileler ile temas¬ lar yaptım. Temaslarım bana gösterdi ki, Rus’lar Yahudileıû hiç sevmiyorlar. Çarlar zamanında da böyle imiş. O vakit Rus' yada Yahudiler hiç bir vatandaş hukukuna malik değillermiş, bir şehirden diğer şehre bile gidemezlermiş. Her şey onların e- linde. Hükümet daireleri, meselâ Hâriciyeyi görüyorum, onlar¬ la dolu. Bir de bu dairelerde çocuk memurlar çok. Sebebini sor¬ dum. Eski memurların çoğu Çar’cı diye azledilmişler, bu çocuk¬ lar gelmişler yerlerine. Bir memur yerine beş - on çocuk. Eli da. işleri alt üst etmiş. Moskova’da komünist demek, yahudi de¬ mektir Rus ahalisi yahudilere öyle bir diş biliyor ki, eğer bir gün inkılâp olursa Öyle doğrarlar ki Rusya’da İlâç için tek ya¬ hudi kalmaz. Rus’ların ağzından bir çok defa böyle işitmiştim. Uzun zamandır kadın gördüğüm yok. Böyle bir zamanda fırsat zuhur ederse erkek baştan çıkar. Kadın da böyle olsa ge¬ rek... işte kan koca hesaplarını buna göre yürütmeli. Birbirin¬ den ayrılmamalıdır. Bir gün bize Tevfik Rüştü gelmişti. Yahu¬ di kırmızı kadife tepeli bolşevik kalpağı yine kafasında. Kendisi ne kadınsızlıktan şikâyet ettim, «O-ondan kolay ne var?» di¬ ye ve hakikaten akşama iki kadın ile geldi. Yedik, içtik. Bu ka¬ dınlarla yattık. Yaşasın Tevfik Rüştü, iyi adamdır... Daima gö¬ nül yapar. Nitekim üç beş yıldır da Mustafa Kemâl’in gönlünü yapıyor.. Ankara’daki hanesini ona kerhane yaptı... Düşmez kalkmaz bir Hariciye Vekili oldu. Sanki Hariciye Allahı!... Tevfik Rüştü, Soysallı dolaşıyorlar. Soysallı mühim tarzda yürür Tatarlar, Buhara’lılar gibi Türk’ler ile temasta bulunu¬ yoruz. Ciddî ve İlmî malûmat elde ediyoruz. Demek hakikaten vazifesini yapıyor. Tevfik Rüştü sade, sesiz dolaşıyor. Sade ko¬ münistlik taslıyor. Komünistler ile temas arıyor. Nihayet raer- kez-i Umumiye azasma ait otelde ■ yatak da aldı; fakat biraz sonra komünisierden hakaret görmeğe başladı, otelden bile dışa¬ rıya attılar. Bunun sebebini, kendisne sordum. Söylemedi ama şu olsa gerek: Bu adam gayet hafif meşreptir. Basit bir tahsil, hiç bir fikir sahibi değil. Müthiş şarlatanlık, yalan, dolan. He¬ le bir hali var ki hepsinden baskın. Bir mühim mes’elede Şİmdi söylediği bir fikri beş dakika sonra yine aynı adamlar arasında tamamiyle aksi olarak söyler. Bundan hiç sıkılmaz. Bu hali herkese hafif meşrep, saçmacı bir adam olduğu fikrini verir. Hiçbir sözünde durmaz. Sözü sohbeti on para etmez. Ga¬ liba bu halleri oradan kovulmasına sebep olmuştur. Bir gün Soysallı ile bize geldi;, «Bizde muahede müzakere¬ ler ine. iştirak etmeliyiz dediler.» «Sizin böyle bir vazifeniz yok¬ tur. Eğer Ankara emir verirse pek âla.» dedik. Uğraştılar. Bak. tılar ki olmuyor, vazgeçtiler. Bilhassa Tevfik Rüştüden kork¬ muştum. Çünkü ne görüşürsek gidip Rus’lara söyleyecek. Bunu hıyanet diye yapmaz. Ona kaniyim. Boşboğazlık, marifet yap¬ mak malumat satmak gibi sevkitabii ile yapar. Boşboğazlığı pek 764 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 765 meşhurdur, hiç sır saklamaz. Zaten yüzü tenazursun, cemcemesi pek bozuk, mütereddi bir insandır. Normal değildir. Hem de renginin siyahlığı dudaklarının irliği ve morluğu, yüzünün ha¬ li ile çingeneye benzer. Soysallı buna nisbetle pek ciddidir, fakat onun sözüne, ah¬ lâkına da itimat etmek mümkün değil. Hem de hırçm, saldırır bir insan gözüküyor. Tevfik Rüştü ise ateş görmüş balmumu gi¬ bi, bir yumuşak eğilir, bükülür hali gibi tatlı dilli bir dalkavuk¬ tur. Ben Soysallının kendisini pek iyi tanıyorum. Ama herkesde onun ahlâksızlığına dair ittifakı ârâ var. Ne ise Soysallı Buhara- ya doğru bir turne yaptı. Oralarda Türk’ler kendisine bir çok ha¬ lı, deri hediye etmişler. Rivayet ettiler ki, bir vağon dolusu ol¬ muş. Batum’a getirmiş, oradan gizlice İstanbul’a geçmiş, demek satup iyi bir ticaret yapmış. O vakit bizimkiler için İstanbul’a gitmek büyük bir nimet idi. Soysallı sonra Ankara’ya gelmiş, bir şeye uğramamıştır. Ben «helâl olsun» dedim Zaten çalma¬ mış, hakkıdır. Çünkü oralarda güzel malûmat toplamış, bunları Hariciye’ye raporlar halinde vermiştir. Sonra ne olmuş bilir mi¬ siniz. Bu raporlar bizim Hariciye’den çalınıp Rus’lara veril¬ miştir. Soysallı Rus’larca turfa olmuştur. Ali Fuat, Yusuf Kemal ve benim aramda alt-üst rekabeti var. Beni en alta koymak istiyorlar. Ne ise Yusuf Kemal benim Maarif Vekili olmam dolayisiyle üst olduğumu Ali Fuat’a kabul ettirdi. Evraka öyle yazıldı. Hem mühim mühim işler yapıyo¬ ruz, hem de ne çocuğuz? insan âdi mahlûktur vesselam... Mu¬ ahede müzakeresi celsesine Sefarete mahsus otomobille gidi¬ yoruz. Şeref yerine, bazı sağa oturmak hususunda ikisi rekabet yapıyor ve birbirinden evvel gidip sağa oturmağa gayret edi¬ yorlar. Ali Fuat ne kadar olsa babacan. Yusuf Kemal öyle de¬ ğil, sağa oturamazsa suratını asıyor, üç gün görünmüyor. Nem¬ rut suratı ona nisbetle gül yüzü, melek yüzü, bir şey de söyle¬ miyor; çünkü izahı ayıp. Ben onların karşısmd aoturuyorum. Birgün bunlara bir azizlik yapmak aklıma geldi.Hem de zıddı ile. Bütün kâtipleri filân topladım, dedim ki: «Palas Dönör için büyük bir rekabet vardır. Siz pencerelerden seyredin. Ba¬ kın ben ne yapacağım? Gülersiniz» Yusuf Kemal ve Ali Fuad’ dan evvel indim; sağa oturdum. Acele koşar halde Yusuf Ke¬ mal geldi. Beni sağda görünce durdu; Yüzü de kızardı. Tabii penceredekiler gülmüşlerdi. Ben de içimden güldüm. Biraz dur¬ duktan sonra, hiddetle: «Çık soluma otur.! Kibrin kırılsın!» de¬ dim. O sırada Alî Fuad da hiddetle geldi. Ne yapacak? Önüme oturdu. Sonra ben güldüm, Ali Fuad da güldü ve bana Ali Fu¬ ad: «Komiteci seni!» dedi. Yusuf Kemal yine gülmedi, yine so¬ murtuyor suratı sekiz karış... Kime ne?!. Kendine ediyor bana bir şey söylemiyorlar ya, soluma oturdu ya... Sen ona bak... İlk muahede celsesine gittik İlk ihzari muvaffakiyet mem¬ nunuz. Çiçerin celseye riyaset ediyor, müzakere fransızca olu¬ yor. Çiçerin’in sağında Korkmazof, solunda sıra ile Yusuf Kemal, ben ve Ali Fuad varız. Sonra kâtipler filân var. Çiçerin gayet yüksek bir yerden tutturdu. Bizi âdeta uşakları gibi azarlıyor, tehdit ediyor. Söz¬ lerinin ruhu şu: «Siz bizim ile muahede yapmak işiyorsunuz. Ama evvelâ Ermenilere empoze ettiğiniz Gümrü mudahelesiııi feshediniz. Sonra, hudut 1914 hudududur. İptida bunları yapın. Ondan sonra muahede yapabiliriz.» Biz ise hiç Ermenileri mev- zuubahs etmemek, hududu Kars’dan kesmek, Ankara Türkiye- sini, Rus’lara tasdik ettirmek, Çar Rusyasma olan borcumuzu silmek, para, silâh ve cephane almak fikrindeyiz. Esas noktalar bunlar. Çiçerin orta boylu, yüzü biraz Avrupa şanollarmda mefistolosi tersim ettikleri simada. Yâni iblis gibi. Zeki ve hi- lekâr bir simada biridir. Esasen ailesi Italyanmış, bu aile bir a- sır kadar evvel Polonya’da iskân etmiş imiş.. Cidden zeki adam. Hem tetebbu sahibi. Bizim Şair Baki’yi bile okumuş. Bana söy¬ lediği vakit hayret ettim. Çünkü Avrupa’da hemen umumiyetle bizde şair olduğuna bile inanmazlar. Biz' de hiçbir şairimizi Avrupa dillerine tercüme eylemedik. Kabahat, yapmamışızdır. 766 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 767 Hâlâ bunun ehemmiyetine akıl erdiremedik. Sekiz dil biliyor ve hepsini de ana dili gibi. Bolşevik ricali arasında mühim bir adam. Troçki de mühim bir kafa. Lenin bu esnada felce uğra¬ mış, hasta. Kimseyi yanına sokmuyorlar, hastalığını da halk- dan gizliyorlar. Lenin’i görmek için çok uğraştık. Türlü bahane¬ lerle bizi atlattılar. «Pek hastadır. Görüşecek halde değildir.» Diyerek hakikati gizlediler. Bu mühim simayı bir defa görmeği pek arzu etmiştim, olmadı. Gelelim müzakereye: Çiçerin öyle hiddetli ki, adetâ bizi dö¬ vecek!... Bir çok söylendikten sonra o bıraktı, Korkmazof aldı. Dedi ki: «Sizin Ermeni’leri mağlup etmeniz bir emperyalizmdir. Bir emparyalist devlet böyle muahede yapmağa nasıl gelir? Sizin Ermeni’lere yaptığınız zulümler, katliâmlar yine Rus Müslümanlarının kalbinde yaralar açmıştır, bizi inletmiştir. Hem sizin Kars’da Ardahan ’da ne işiniz var? Oralar ahalisi Türk değil, Tatardır. Al bundan da... Biz Ermeni işini Karahan’ı da atarak ortadan kaldırıyorken, ilk ve en mühim iş Ermeni işi ol¬ du. Tabiî onları buna Çiçerin öğretmişti. Ben Çiçerin’e pek de al¬ dırmamıştım. O, bana gözdağı verdiği hissini vermişti; fakat şimdi tepem attı. Şu Korkmazoğlu' Halis bir Türk’tür, Kumok- 1 ardan. İşe bak ki, Biz Türk’lere karşı Ermenden Türk m fâa ediyor. Hem de zalim diye haksız söylüyor. Keza Türk, Ta¬ tar ayrıdır diye kendince gayri İlmî bir delil de serdediyör. Böy¬ le Türk milletine ait şey beni pek ziyade alâkadar eden,,hiddet¬ lendiren bir şeydir. Sabrımı tüketir. Yüzüm sararmış, tüy gibi olmuş, renkten renge girmiş. Türklük hususundaki bu halimi bilen arkadaşlar yüzümün rengini görünce derhal büyük bir gaf da yaparım diye korkmuşlar. Zaten Çiçerin de zehirli yılan gibi şahlanmış dilini uzatmış... Bir taraftan Yusuf Kemal, diğer ta¬ raftan Ali Fuad dizleriyle dizime vurup duruyorlar. «Bir şey söyleme sakın!» diyorlar. Ama, bu Korkmazof’a bir korku der¬ si, bir millî ders vermek, sürüsüne hıyanetin cezasını göstermek lâzım. Sözlerini bitirdi. Ben söz aldım. Dedim ki:« Siz bir Türk Müslümanısınız. Bizim Ermenilere yaptığımız dedikleriniz sizin hayalinizden başka bir şey olmayan zulümlerden gönlünüz sız¬ ladı diye de Ermeniler’in Türkiye, Nahcivan, Karabağ, Kars, ayrıdır ve Bakü Türk’lerine yaptıkları zulümler, katliâmlar ufa¬ cık olsun yüreklerinize te’sir etmedi mi?. Evvelâ bu tesir etme¬ li idi. Çünkü Türk ve Müslümanlığınıza sorarım. Cevap ve¬ riniz! Türk, Tatar ayırıyor ve Kafkasya Müslümanlarmı istis¬ na ediyorsunuz. Tarihi sizden iyi bildiğimi görüyorum. Türk Ta¬ tar arasında zerre kadar fark yoktur. Karapapak’lar, Bozca- purîar, ilh... bunlar tam Türk’lerdir. Siz de Kumuk halis Türlü¬ sünüz, Bu yerler zaten bizimdi. Bu halk bizdendir. Altmış yet¬ miş yıl evvel Çar emperyalizmi bizden almıştır, bize verilmesi l⬠zımdır. Bir Türk’ün ağzından bunları işitmek çirkin ve ağır....» Bu sözler Korkmazof’a pek tesir etti, ağzı kapandı, artık ne ce¬ vap verdi, ne de söyledi. Utanmış bir vaziyet aldı. Önüne bakı¬ yordu- Bu adam müzakereler neticesine kadar bir daha bir tek lâkırdı söylememiştir. Celse bitti. Baktım, Yusuf Kemâl telâş içinde, adetâ titriyor. Gidiyoruz. Merdiven başındayız. Bir ta¬ raftan ben bir taraftan Ali Fuad, Yusuf Kemâl: «Ben demez miyim, Rus’lar ile muahede yapılmaz. Al işte. Burdan kaçmaktan başka çare yok. Bu akşam hazırlanıp gidelim.» dedi. Al bundan da!... Tabansız, ibnolizif. Çiçerin o usta diplomat demek evvel ki seferinde Yusuf Kemâl’in seciyesini tesbit edip öğrenmiş. ona bîr zabarta verdi, bora gibi esti işini bitirdi. Adetâ lıarfc hududunda düşman ordusunun başkumandanını ilk hamlede ye¬ re sermiştir. Hiç unutmam merdivenlerden iniyoruz. eTlâş içinde ısrar ediyor, empulsıf adam. Burada da bu seciyesin mükemmel gösterdi. Dedim : «Sen deli mı oldun? İlk duruşmada firar edeceğiz. Olur mu bu?» Halâ da bunlarla muahe¬ de yapılmaz, biliyordum ben daima söylüyordum.» diyor. Bili¬ yordun da Öyle ise niye tekrar geldin? Madem geldin niye kaçı¬ yorsun? Haydi çocuk olma aklını başına al» dedim. «Bu sefer hayatımızda tehlike doğacak. Bunlar eşkıyadır, hükümet değil- 768 769 HAYAT ve HATIRATIM dir.» dedi. Bu dediği doğru. Hattâ üç gün evvel Gürcü sefirini de sefarethanesinde basıp haps ettiler idi. Bakin bizim hayatı¬ mıza kastedmekle ne faydaları var? Hiç. Dedim ki: «Hayatınıza kastetmezler. Tek tek bizi sefarethaneye hapsederler, yiyecek verirler. İstersen kadın bile verirler Merak etme!...» Ne ise A!i Fuad'ın cna iştirak etmemesi, Sefarethaneye kadar devam e- den sözlerim tesir etti. Teskin edebildik. Ne tabansız, ben de kendisi gibi olsaydım, hemen dönecektik, muahede olmuyacak- tı. Halbuki bu muahede mülî harekâta temel taşı gibi bir esas olmuştur. İngilizler muahedeyi görür görmez, Ankara’dan ve İstanbulda muahede yapmak için hey’et istediler. Rusya’dan bir çok zahire, silâh, cephane aldık. Bunların hiç biri olama¬ yacaktı. Akşam Ali Fuad’m odasında oturuyorduk. Halil paşa geldi, Ali Fuad’m rakısı da varmış. Yiyip içiyoruz. Bir de bak¬ tık, Korkmazof geldi. Mahcup ve kabahatli bir çocuk tavrı ile oturdu. Mazeret ve af diledi. «Ne yapalım, başka türlü yapama¬ yız’» dedi. Doğru ama, o kadar üstüne gitmemeli idi. Ona da rakı verdik. İçti. Halil Korkmazof’u eskiden beri tanırmış, ona lâübaliâne muamele ediyor. Bir aralık yanına gitti, omuzunu tut¬ tu: «Korkmazof! senin karın çok güzeldir. Bize, şunu getirsen.» dedi. Fena halde utandım. Korkmazof da önüne baktı. Dışan çıktım. Zaten yatmak istiyordum, gidip yattım. Sabahleyin hik⬠ye ettiler. Benden sonra Halil türlü rezaletler yapmış, hattâ â- let-i mabudesini medrese ıstılâhmca mâlayu kalini çıkarıp mey¬ dana çıkarmış, «Korkmazof! Buna bak! Karını getir!» diye bar bar bağırmış. Enver paşanın kadrosu ile general olan böyle tu¬ lumbacı olur. Tulumbacı dedim ama, onlar da böylesini yapmaz¬ lar. Sıkılırlar. Moskova’ya geldiğimiz vakit ilk iş, Garpi cephesine cephane yetiştirmekti. Yunanlılar tecavüz ederse, ceplıâne yoktu. Sivas- tapol’da beş milyon mavzer fişengi varmış. Sırf Ali Fuad’m himmeti, gayreti ile bu fişekler alındı. Ali Fuad bunu iş edinmiş, uğraşmıştı. Bu cephâne bizim kaçakçılar vasrtasiyla adetâ Dr. RIZA NUR 24 saatte Sakarya ağızlarına kadar döküldü. Oralardan da ka¬ dın, erkek köylü nineler ile taşıdılar. Rize’den Giresun’a kadar olan sahilde kaçakçılar vardır. Bunlar deniz kurdudurlar. T "fak bir kayıkları vardır, adL «Taka» dır. Buna koca bir yelken takar¬ lar. Yelkeni rüzgâra verir, şişirir, kayığın omurgası görününce- ye kadar yana devirir, giderler. Bu, zevkleridir. Umumî harpte ve sonra biz de bir otomobil veya deniz rnotörü ele geçirdilerse bunu takaya yerleştirmişler, Milli harekette Rusya’dan aldığı¬ mız cephane ve silâhı itilâf devletlerinin dolaşan zırhlıları ara¬ sından geçirip aşırmışlardır. Bu vatan hizmetleri o kadar büyük tür ki, bunsuz zafer mümkün olmazdı. Başka memlekette ol¬ saydı evvelâ bunların, Türk köylüsünün, kadının heykeli dikilir¬ di. Yerlerine Mustafa Kemal kendi heykelini dikti. Hiç olmazsa meçhul asker namına bir heykel de yapsaydı. Vicdansız, hodpe- rest. Hem de çirkin oluyor. İstanbul’a Ingiliz, Amerikan ılb... harb gemileri geliyor, usul ve âdet üzerine çelenk koymaları lâzımdır. Meçhul asker heykeli yok. Meçhul askerin yerine, mâ- lûm Mustafa Kemal’in heykeline çelenk koyup merasim yapı¬ yorlar. Ayıp ayıp!... Talebe cemiyeti Çanakkale’de şehidlere bir âbide yapmak istedi. Mustafa Kemal men’etti. Halbuki bunu kendisi, her şeyden evvel yapacaktı. Oradaki Ingiliz mezarlığı¬ nın haşmetine bakın, bir de bizim şehidlerin kanı ile yoğurduk¬ ları bu ataların topraklarındaki halini görmeli., Kurşun yemiş kö_ pek gibi bağıra bağıra ağlamalı. Bu cephâne vaktinde yetişmiştir. Vüsüliinden iki gün sonra Yunanlılar hü ••um etmişler, birinci İnönü muharebesi olmuştur. Bana sorsalar bu zaferin şerefini Ali Fuad’a veririm Eğer cep¬ hane yetigmeseydi Yunandılar tüfek omuzlarında yürüyecek istedikleri yere kadar gelirlerdi. Yunan ordusu harekete geçmiş, Mustafa Kemal ve isme' Eîiıem’in imhası ile meşgul, 6 Kânun’sanî.337 de Yunan ordu¬ su yedi, sekiz biıı tüfek kuvvetiyle İznik’ten Gediz'e kadar olan ikiyüz kilometrelik bir cephede hücum etmiştir. Bereket versin F : 49 770 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 771 sersem Yunan’lılar pek zayıf kuvvetle gelmişler. Bizim daha zi¬ yade kuvvetimiz vardı. Cephanemiz de yetişmişti; mağlûp oldu¬ lar. Ordunun başında bilfiil Garp Cephesi Kumandanı ismet. Şimdiye kadar askerlik hayatı hep mağlubiyet olan İsmet, ilk olarak muzaffer kumandan. Şimdi Yusuf Kemal ümitsiz... Dedim ki: «Dur bir celse da¬ ha yapalım bakalım!» Celse istedik baktım Çiçerin de yine ay¬ nı nakarat. Kısa müzakere, bitti. Usulcacık Yusuf Kemal e : «Diğer celse için vakit tayini iste!» dedim. Alındı, Çiçerin fena azgın. Aslâ yumuşadığı yok. «Vakit de tayin edemem» dedi. Müt¬ hiş... Adam bizi burada bekletip sürütecek, bıktıracak... Yusuf Kemal’e: «O halde muahede yapmak istemiyorsunuz demek. Pasaportlarımızı vermenizi rica ederim de» dedim. Dedi. Bak¬ tım, Çiçerin şaşaladı. Buna cevap vermedi. Demek sendeledi, îyi alâmet... Kalktı. «Celse bitti.» dedi. Iş kötü ben de tereddü¬ de başladım. Galiba Rus’lar muahede yapmak istemiyorlar. Yol¬ da aldığım haberler yalancı idi. Bunu zannetmiyorum. Fakat Çi- çerin’in suratı fena. Bu fena amma, yalnız bir iyi alâmet görül¬ dü. Çiçerin pasaportları vermem dedi. Yusuf Kemal tutturdu. «Ben demedim mi? Bunlar ile muahede olmaz... işte» Bizim Reis hep kahanetten dem vuruyor. Fırsatı buldu, vursun... De¬ dim ki «Acele etme, daha buna hükmedilemez. Gördük Çiçerin’- le bu iş olmuyor, bu yoldan geçilemiyor demek, Şimdi başka yoL dan gideceğiz. Hususî hal çaresine, baş vuracağız.» .«Nedir o? & dedi. Dedim: Stalin’i göreceğiz, onunla konuşacağız. Zannediyo¬ rum ki, o yapacak. O yaparsa iş bitmiştir. Yok o da bu halde ise. Birkaç deneme ile aynı halde kaldığı görülürse onda da ümit yok demektir. Mesele de yüzde doksan suya düşmüş demektir. Ondan sonra Ankara’ya yazarız başka çare de bulamazsak o vakit döneriz. Şimdi sen Stalin’den hey’et namına randevu is¬ te!» dedim. Stalin Kremlin sarayında oturuyor. Randevü ver¬ di. Ali Fuad, ben, Yusuf Kemal gittik. Sarayın etrafı kal’e. Ka¬ lenin bir tarafı Moskova ırmağı. Kapıdan kapıya, delikten de¬ liğe, çıktık. İzbe koridorlarından geçtik, birkaç telörgü, siper ve menfezlerden de geçtik. Stalin’in odasına vardık. Görülüyor- ki, hayatım pek saklayan birinin yanma gidiyoruz. Oturduk, ko¬ nuştuk. İki saat içinde her şeyde uyuştuk. Arzularımız oldu. Yalnız muahedeyi yazıp imzalamamız kaldı. Çıkarken Yusuf Ke¬ mal’e: «Ne haber? Ben demedim mi, Ruslarla mudahelede yapı¬ lamaz der dururdun...» dedim. Tabii lâf yok. Tuhaf bir şey oldu. Para istiyeceğiz Stalin’den. Odası gayet basit. Adi bir masası, bir de iskemlesi var. Sağ- yanında da duvarda bir telefon aleti. O, yerinde, biz de masanm kenarın¬ da onun sol tarafında biraz öne doğru oturuyoruz. Üçümüz haş¬ haşa gelip: «Ne isteyelim?» dedik. Ben: «Otuz milyon altun!» dedim. Arkadaşlarımın ikisi de «Biz istemeyiz.» Ben isterim, isteyen bir dilenci, vermeyen iki dilenci. Bunda utanacak ne var. Millete istiyoruz. Kendime istemiyorum. Ben fazla isteyeyim de onlar utanır, vereceklerinden biraz fada verirler.» dedim. Sta- lin’e . «Biz İngiliz’lerle harb ediyoruz demektir. Bunda Sovyet Rusyanm bir ordusu rolünü yapıyoruz. Bize çok para lâzımdır. Harp masraflarını vermelisiniz. Yoksa harbe devam edemeyiz. Bu da sizin emperyalistlere karşı olan cephenizin bir kısmı yı¬ kılmış demekir.» dedim. Bu adamların bütün dâvaları ağızların¬ da dolaşan moda lâkırdı «Emperyalizm aleyhine hareket» tir. Bayrakları bu, Övündükleri şey bu, fakat kendileri maske altın¬ da birinci emperyalist. Biz de bunu bilmez görünüyor, emperya¬ lizm aleyhine veryansın ediyoruz. Stalin: «Ne kadar para l⬠zım?» dedi. «Otuz milyoıî altın.» dedim. Güldü Galiba adam be¬ ni, altın nedir? bilmez zannetti. Ve dedi ki: «Bu kadar para bizde yok Bulmak da mümkün değil. Yarım milyon verebiliriz» Bense «Aslâ kâfi değil.» Dedim. Ne ise vur aşağı, tut yukarı, bir mil¬ yon altma sulh olduk: . Stalin’e dedim ki: «Sizden çok memnunuz. Sizsiz muahe- 772 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 773 de olmıyacaktı. Geri gidecektik. Bu muahede demek sırf sizin işinizdir. Resmî murahhas Çiçerin’dir. O yine eskisi gibi hareket ederse... «Hassas teline basmışım. Stalin mağrur bir tavır al¬ dı. «Ben şimdi ona emrederim. Bu esaslar üzerine muahedeyi yapar» dedi. Bu söz büyüktü. Demek hükümet âzasının fev¬ kinde her emri veren metah bir kuvvet var. Onun da mümessi¬ li şu önümüzdeki şahıs. Adetâ âmir-i mutlak diktatör. Demek yollarda aldığını haber doğru. Hem muahedeyi yapıyoruz, hem parayı aldık, hem Rusya’nın bolşevik idaresinin halini de gö¬ zümüzle gördük. İyi şey. Stalin gürcüdür. Güzel şimali, uzun boylu bir adam. Gözleri gayet zeki gözü, hal ve lâkırdısında çok zeki bir adam olduğu hissini veriyor. Hasılı Stalin bende fevkalâde bir te’sir hasıl etti. Demek Kars’da bana Medivanî nin söylediği doğru imiş. İş yürümezse Stalin’le görüşün. O derhal yapar.» sözü tastamammış Keyifliyiz. İşler daima böyle hususî konuşmalar ile daha iyi hallediliyordu. İyi ki, Kars’danberi Stalin hakkında edindi¬ ğim malûmata ehemmiyet vermiştim. Çıçerin’den müzakere ran. devüsü istedik. Celse oldu gittik. Çiçerin’i bir mangal dolusu ate¬ şe tutulmuş balmumu gibi yumuşak bulacağız zannediyordum. A, adam yine üst perdede. Vakıa eskisi gibi sert değil ama, yi¬ ne sert bir şey yapılamaz. Şimdi ben de me’yüs oldum. Demek Stalin bize madik attı. Bizimle eğlendi. Yusuf Kemal’in hakkı var, Yusuf Kemal büsbütün ümitsiz. Bende de teselliye mecal, cesaret kalmadı. Bana dedik!; «Aldın mı? Nasıl muahede olur muymuş? Ben bilirim.» Diyecek bir şeyim yok. Fakat şimdi elin¬ de Stalin’in izzetinefsine basıp Çiçerİn aleyhine sevketmek var. Dedim : «Yine Staiin’e gidelim de Çİeeriden şikâyet edelim, Yi¬ ne randevu istedik. Yine üçümüz gittik. Anlattık. Kızdı. Köpürt¬ tük. Öyle köpürttük ki, fena köpürdü. Telefonu aldı. Rusça bir müddet bir şeyler söyledi. Ve bize de dediki : «Gidiniz sizi Çiçe¬ rin çağıracak. Dediklerimin hepsini derhal yapacak.» Teşekkür ettik çıktık. Galiba Çiçerin’le Stalin arasmda bir zıddiyet vardı. Öyle hissediliyordu, Çiçerin onu dinlemek, kendi işine karıştırmak istemiyor gibiydi. Nitekim bil’ahare böyle bir zıddiyetin oldu¬ ğunu, fakat aynı zamanda Çiçerin'in Stalin’aen korkup titredi¬ ğini öğrendik. Çiçerin zekî ve âlim, fakat bir derece dervişmeş- rep. Boynunda kravat ve yaka yok. Zaten Rusya’da bunlar o va¬ kit kaldırılmıştı. Pantolonu aslâ ütülü değil. Zaten biz de öyle¬ yiz. Resmî hiç olmazsa siyah bir elbisemiz bile yok. Gece uyumaz imiş. Zaten komiserlerin çoğu böyle imiş. Nitekim bizim Mustafa Kemal da böyledir. Dolabında peynir, portakal, ekmek, mendil, gömlek, don, resmî evrak, ilh... yan- yana ve karmakarışık dururmuş. Bekâr imiş. Bir derece taban¬ sızmış. Nihayet bundan iki yıl evvel Stalin bu Çiçerin’i yemiş, bi¬ tirmiştir. Çiçerin bizi derhal çağırdı. Müzakereye başladık. O... bize de o eski Çiçerin? Yağ, bal ve gayet nazik... Ortalık süt liman. Hah işte Stalin’den paparayı yedi ya... Hah şöyle yo¬ la gel işte! O Stalin’e, yaşa be, diye bağıracağım geliyor. Baktım işler söktü. Çorap söküğü gibi de kolay gidiyor. Ne istemiş ve Stalin ile uyuşmuş isek, hattâ daha fazlasmı kabul edip yapıyor. Artık gümrük muahedesi, 1914 hududu gibi şeyler sanki hiç mevcut değildi. Muahedeye devam ediyoruz, hem de müzeleri geziyoruz. Güzel müzeler var. Bir de inkılâp müzesi yapmışlar. Son Bol¬ şevik kıyam ve ihtilâline ait şahısların resmi ve büstleri, eşya¬ ları Bir etnografik müzesi var. Pek çok mühim. Sibirya’daki hemen bütün Türk’lerin eşyalarından kıyafetlerinden toplamış¬ lar. Şaman’larııı tefleri ve çıngıraklarıyla mücessem şekillerini yapmışlar. Burda bir oda var. Meşhur âlim Rodlof’un çalıştı¬ ğı oda imiş. Bütün eşyasıyla öylece muhafaza etmişler. Büyük bir resmi de çalıştığı masanın arkasındaki duvarda asılı. Bu resimden bir tane aldım ki Türk talihine dercettiğim resimdir. Karabelen’i gezmek için müsaade aldık. Otomobil ile gittik. Karabelen Çar’larm meşhur sarayıdır. Murabba şeklinde 774 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 775 bir kale içindedir. Bir tarafı Moskova ırmağıdır. Saray muhte¬ lif dairelerden ibarettir. Şayani dikkat olan şey, içinde haddin¬ den fazla kilise olmasıdır. Her adımda bir kilise. Dünyada gö¬ rülmemiş şey. Bunlar orijinal bir mimâride. Kubbeleri yazılı¬ dır ve tepelerinde bir hilâl ve hilâlin ortasında bir haç var Bu haç hilâli ayağının altına aldı demektir. Onun için yapılmıştır. Zaten şehir de köyledir, iki adımda bir kilise var. Hattâ yan ya¬ na iki kilise, karşısında da bir kilise olan mahal çok gördüm. Adetâ kilise şehri. Bolşevikleriıı din aleyhindeki şiddetlerine rağmen yine halk kilise önünden geçerken elini göğsüne götürüp haç yapıyor. Kilise önünde geçerken haç çıkarmayı vaktiyle yalnız Viyana’da görmüştüm. Ama orada pek azdı. Burdu hemen herkes. Moskova şehri kiliseleri ve evlerinin mimari tarzı ite pek o- rijinal bir şehirdir. Dünyada eşsizdir. Rusya’da da eşi yok ga¬ liba. Ben görmedim. Meselâ Petrograt tamamiyle bir Avrupa şehri. Orda Rus hususiyetinden bir şey yok. Kalenin bir kapı¬ sından gireceğiz. Tünel gibi gidiyor. Iç tarafında silâhlı bir kaç asker var. Bağırıp bizi durdurdular. Yanımıza bir memur kat¬ mışlardı. O fırlayıp yanlarına gitti. Bir kâğıt gösterdi. İlerle¬ dik. Baktım orası telörgüleriyle mükemmel bir müdâfaa tertibin¬ de. ' Biraz daha ilerledik yine bir telörgu tertibatı ve askerler. Böyle bir kaç kat müdâfaa hattından geçtikten sonra rahatla¬ dık. Simdi sarayı geziyoruz. Muhtelif şeyler görüyoruz Damda bir yere çıkardılar. Rehber dedi ki: «Vaktiyle Rus kadınları sizin ki gibi Örtülü idi. Saray kadınlarının yüzünü kimse göremezdi. Bu kadınlar Moskova’yı ancak buradan görüyorlardı. Bir şey dikkatimi celbetti. Her yerde piyano var. Bir takım penecreie- rin içinde tıpasız içi boşalmış, devrilip yatmış şampanya şişele¬ ri de var. Komiserler, komiznizm merkez-i umumi heyeti, hasılı ileri gelen bolşevikler bu sarayda oturuyorlar. Demek yiyip içi¬ yorlar, şampanyaları da çekip çalgı çalıyorlar, Hangi komünist¬ lik? Bunun prensibi bu mudur? Halk aç. Ama bütün manasiyle aç, bunlar ne âlemde?!. Ama ne iyi etmişim.de Mustafa Kemal in bolşeviklik ilânı deliliğini men etmişim. Bunları gördükçe o hatırıma geliyor. Bin şükür, bin şükür... Karahan’ın karısını da ziyafetlerde görüyoruz. Boynu, kulağı mücevheratı çekmiyor. Enver de daima yanında. Evinin içi Rus dekorlarıyla süslü. Kremlin’i de gördük. Ali Fuad’la bir akşam ikimiz başbaşa konuşuyoruz. Mus tafa Kemal’in fuhuş hikâyelerinden bahsediyoruz. Dedi ki; - A - yol onun erkekliği yok. Mektepte iken, Selânik’te iken beraber çapkınlığa giderdik. Kadınlarla uğraşırdı, bir şey yapamazdı.» Hayretimi mucip oldu. Bilmezdim. Ankarada da kimseden işit- memiştim. inanmak istemedim. Çünkü fuhuşa çok düşkün. Bu sözü sonra bir binbaşının hareminden de işittim. Mustafa Kemal bir aralık buna dadanmıştı, herkesin ağzındaydı. Kadın hasta ol. muş, bana müracaat etti. Pek güzel hir hanım. Mustafa Kemal ile olan macerasını ne yapıp söylettim. Dedi ki: «O kadına çok düşkündür. Ama bir şey yapamaz. Kalkmaz. Uğraşır sürüştü¬ rür. Sonunda dışına akıtır, işte bu kadar» Bu söz Ali Fuad’ı te’ yid etti. Derken Mustafa Kemal Lâtife hanımla evlendi. Lâtife haremimle ahbap idi. Ona Mustafa Kemal’in kocalık yapamadığı- ğından şikâyet etmiş, O da bana söyledi. Lâtife bu şikâyeti Fet¬ hi beyin refikası Galibe hanıma da yapmış. Fethi’den işittim. Demek ki Ali Fuad’m sözü tamammış. Demek bu adam ibnedir. Ve bu hali gençliğinden beridir. Şimdi fuhuşa inhimakini tabii bir surette izah mümkündür. Anadan doğma uzvu kalkmayan¬ lar. Ya ahmak doğmuş veya diğer bir dimağı tereddiye düçar kimselerdir. Kadına bir şey yapamıyanlar, yapamadıkça azar. Ve daha ziyade bu işin üstüne düşerler. Artık deli gibi bir şey olurlar. Her kadına saldırırlar. Akıllarına ziyan gelir. Na¬ muslu, namussuz yeri veya değil bilmezler. Nitekim bu, adam bunu son altı yıldır müthiş surette yapmış. Nice namuslu ka¬ dınları nza ile, dalevere ile düşürerek, zor ile ırzına geçmiştir. 776 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 777 Bununla da kalmazlar, şehvetin marazı kısımlarına da dökülür¬ ler. Meselâ sekiz on yaşlarında ve daha küçük kızlara da teca¬ vüz ederler. Buna ilm-i emraz ıstılahında sadizm derler. Keza, sadist olurlar. Bu da kâfi gelmez, erkek çocuklarına inhimak ederler. Bîr şey yapamayanca, Bu sefer hu çocuklara kendileri¬ ni yaptırırlar. Nitekim Mustafa Kemal son üç - dört yıldır, bun¬ ların her türlüsünü yaptı, ileride vak’alar zikredeceğiz. Muahede müzakeresine devam ediyoruz. İlerliyor. Ancak Yusuf Kemal her şeyi Ankara’dan sormak, cevap alıp öyle ka¬ bul etmek istiyor. Bu hal doğru bir iş değildir. Kendisinin ini¬ siyatiften mahrum olduğunu yine gösteriyor. Yazıyor, on gün, onbeş gün geçiyor, cevap gelmiyor. Gelse de şifre o halde ki hal ledince bir mana çıkarmak mümkün değil. Bunu Rus’lar telgraf¬ hanelerinde mahsus yapıyorlar. Bizim Ankara’ya verdiğimiz Şifreleri de karıştırıp verdikleri muhakkaktır. Dedim ki; «Arka¬ daşlar böyle Ankara’dan cevap beklemekle bu iş sökmez. Gö¬ rüyoruz, Kendimiz müzakere eder bir şeye karar veririz. Yusuf Kemal: «Ya sonra bize bir mes’uliyet gelirse», dedi. «Eğer sen muhtemel bir mesuliyete göğüs geremiyorsan işi bize bırak git.» dedim. Ali Fuad’a hitaben: «Paşa sen ne dersin?» dedim. Paşa «Hayhay, böyle olur.» dedi, ilâve ettim. «Vaktimiz yok, demir tavmda dövülür. Olur ki bir hâdise çıkar. Bu müsait vaziyet gi¬ der, muahede yapılmayıp kalır. Şunu tezelden bitiriverelim.» Yu suf Kemal zaruri yola yattı, Fakat çirkin bir şeye başladı. Onu tavsif için şu vak’ası karakteristik. Her defa celseye gitmeden bir gün evvel Rus'ların verdikleri proje ile bizim yaptığımız pro¬ jeyi, Yusuf Kemal Ali Fuad ve ben müzakere ediyoruz. Kimseyi yanımıza almıyoruz. Bir şeye karar veriyoruz. Rus’larla celsede onda ısrar ediyoruz. Ve ekseriya kabul ettiriyoruz. Kabul edilen maddeyi parafe ediyoruz, saklanıyor. Mustafa Kemal nutkunda bu muahededen bahsederken, «evvelce parafe edilen muahede vardı. Kabul edildi.» diyor ki, tamamiyle yanlıştır. Bu hususta hiçbirşeyden haberi yok. Evvelce parafe edilmiş sade iki madde vardı. Onda da tadilât yaptık. Bir gün yine aramızda Sefaret¬ hanede bir maddeye karar verdik. Yusuf Kemal bana dedi ki: «Sen demek bu fikirdesin.» Cevabım. «Evet!» Ali Fuad’a da aynı şeyi sordu. Ondan da aynı cevabı aldı. «Eh, öyle ise bu fikirde olduğunuzu yazıp imza ederek bana ve¬ rin.» dedi. Dondum kaldım. Bilmem Ali Fuad ne oldu ? Çünkü ona bakacak halim kalmadı. Böyle bir suale lüzum var mı? Mü¬ zakerede söyledik. Maksadı başka. Bu, hem müthiş bir terbiye¬ sizlik ve küstahlık, hem müthiş bir egoistlik ve cür’et idi. Böyle bir teklif yapabilir miydi... Demek bir gün bir şey olsa, bu a- dam bizim ikimizi okkanın altma verecek. Şimdiden kendisini düşünüyor. Öf, millet hizmetinde neler çektik... Bununla arka¬ daşlık olur mu? Bununla çalışılır mı? Asla çalışılmaz. Bu iş be¬ ni yüreğimden yaraladı. Fakat gayet tatlılıkla sanki teklifinin rotasını anlamamış gibi dedim ki: «Yusuf Kemal sen bu fikir¬ de değil misin?» Cevap yok. Hakikaten en mâkul fikir, karar verdiğimiz şeydi. Kendisinin de o fikirde olduğunu müzakere es¬ nasında görmüştük. Sıkıldı, kıvranmağa, ıkınmağa başladı. De¬ dim: «Böyle şeye lüzum yoktur.» Aklı yerinden oynamışçasma, «Mutlaka imza vermelisiniz.» dedi. Şimdi bu adam çok iş isti¬ yor. Buna oynanacak çok oyun, yapılacak çok muziplikler var Şeytan diyor ki, şunu ayağının altına al, bir iyi pastırmasını çakar. Fakat içimden «Iş bitsin. Her şeyden evvel bu lâzım. Şu muahede olsun.» dedim. «Peki yazıp veririm.» dedim. Ali Fuad a sordum. «Hayhay» dedi. Yazdık, imzaladık, verdik. Kâğıdı cüz danına yerleştirdi. Artık bu kadar da miskinlik olmaz. Bari şu¬ na biraz müziplik edeyim. «Sen de bize bir kâğıt ver.» dedim. «Siz ekseriyettesiniz. Sizin fikriniz. Ben size uymağa mecbur oldum. Benim vermeme lüzum yoktur.» dedi. Buna da «Peki» dedik. Bu adamda böyle bir çok vesika vardır. Saklar durur. Bir Çün kendisine bir mes’uliyet tevcih edilse derhal çıkarır. «Be¬ nim kabahatim yok. Kabahat filâncıların.» der. Mes’uliyet yok- 778 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 779 sa, takdir varsa, Bütün işleri kendi malı gösterir. Nitekim bu muahedeyi de sonra sırf kendi hüneri gibi gösterdi. Hattâ bi¬ zi tay için evvelden parafe edilmişti diye Mustafa Kemal e söy. ledi. Nutka Öyle yazıldı. Birkaç gün sonra diğer bir madde müzakeresinden evvel, Ali Fuad’a: «Yusuf Kemâl’e ben biraz ezâ edeceğim. Çok canım istiyor. Yoksa çıldıracağım. Şu bizden kâğıt almasını bir türlü hazmedemiyorum. Bu adamla burada muahede yapıyoruz. Ama. göbeğimiz de çatlıyor. Sen benimle beraber ol! dediım Güze) güzel güldü ve: «Peki» dedi. Müzakereye başladık. Mâkul bir neticeye vardık. Bitti. Sonra Yusuf Kemal’e Dedim ki; «Ben bu fikirde değilim.» Bu telâş içinde: «Şimdi bu fikirde idin ya...» dedi. «Evet öyle idi. Ama düşündüm hatalı buldum., fikrimden caydım.» dedim. Yusuf Kemal beni iknaa çalıştı. Ben bir ol¬ mazdır tutturdum. Nuh dedim peygamber demedim. «Etme diyor, muahede geri kalır sonra» diyor. «Kalsın» dedim. Söz¬ leri doğru ve mantıkî Benim onu cerh edecek halim yok. Ben sa¬ de «Olmaz» diyorum. Nihayet: «Mâdemki öyle bu senin fikrin olduğuna dair bana imzanla bir kâğıt ver. Razı olurum.» de¬ dim. Derhal hoşafm köpüğü kesildi. Bütün bu yapılacakları anlamıyordu. Cevap yok. Şiddetle dedim: «Haydi, ne duruy» sun.» «Ekseriyete bakakm» dedi. Derhal Ali Fuad’a «Zanne¬ dersem siz de benim fikrimde olsanız gerek.» dedim. O da «E- vet» dedi. «Sen ekaliyyetesin. Böyle istiyorum. Bize kâğıt ver¬ melisin.» dedim. Şimdi bununkisi evvelkinden müthiş. O va¬ kit ekseriyette biz idik. Bizden buna dair kâğıt aldı.Halbuki Yu¬ suf, o hem akalliyette, hem kendi fikrince yapmak istiyor. «Ve¬ remem,» dedi. Bilirim veremez, kessen veremez. Zaten benim is¬ teğim de bu işi idi. Artık deşildim.. «Yusuf Kemal. Güzelce dinle. Seni tasvir edeceğim. Enteresandır. Seni benim kadar hiç kimse tavsir edememiştir. Çiinkü ben ruhunu görmüşümdür. Sen geçen defa bizden kâğıt aldın. Şimdi bize vermiyorsun. Ahr- sında niye vermezsin? Bu ne adüiktir? Bunu istemeğe bile u- taıırnal ıydın.- dedim. Çok ezâ ye cefa ettim. Nihayet «Biz senin gibi değiliz. Seni affediyorum. Ali Fuad da affeder zannediyor- im. Senden kağıt istemiyoruz. Şimdi bak sen nesin? Sen müthiş bir harissin. Daima reislik mevki gözündedir; Müthiş bir hod- perestsin. Dünyada sade senin menfaatin vardır. En iyi arka¬ daşlarını bile menfaatma kurban edersin. Bizden kağıt istiyor¬ sun ki, birgiin mes”ulıyet tereddüp ederse «Ne yapayım ben ekalliyyette kaldım. Beni zorladılar. İşte vesika diyeceksin.» Hem de kendinin bu fikirde olduğunu inkâr etmek denaetini ya¬ pacaksın. Arkadaşlarını ateşe atacaksın. Elbirliğiyle çalışmalar¬ da böyle şey düşünülmez. Alçaklıktır. Seni davet etmişler. İşte gayet cebîn bir adamsın. Gözünde bir hayal, bir umacı var: Mes’uliyet. Ayol, bizim memlekette bunun ismi var. cismi yok¬ tur. Bir zümrüdü aııkadır. Bizde mes’uliyet olan görülmüş ınü? Hem iş başında bulunan rnes’uliyetten korkarsa, hiçbir iş ya¬ pamaz. Nitekim sen böylesin, hiç bir iş yapamıyorsun. Sen bu hususta tıpkı Said paşaya benzersin. Sen onun nüsha'yı sa¬ niyesi, daha iyi tabirle ikinci tab’ı «Küçük Sait’sin» Bu ad ta- mamiyle sana lâyıktır ve sana ad olarak kalacaktır. O da se¬ nin gibi idi. Her işinde evvelâ kaçamak yolunu arar, mes’ul ol¬ mamak için vesika saklar, hattâ vesika hırsızlığı ve sahtekâr¬ lığı yapar, hiçbir işte karar veremez, kararı başkasına verdi¬ rirdi. Bu adam bir iş hakkında on türlü şık veya arâz göste¬ rirdi. Bir mes’ele hakkında güzel söz söylersin, mantığın kuv¬ vetlidir. Bazı müelliflerin o babtaki fikirlerini zikredersin. Sö¬ zün cezbelidir. Adetâ insanı sürükler götürür, fakat hükme geldi mi, hükümlerin en fenasmı verirsin. İnsan şaşar, nasıl oldu da en kötüsünü seçti der. Eğer fiilli bir iş ise, hükmü de vermezsin. Başkasına verdirir, âtide muhtemel bir mes’uliyete karşı vesika yapar saklarsın. Sen hiçbir işte ve asla reis olacak vasıflara malik değilsin. Sen sade bir hukuk müşavirisin. Bir mes’ele hakkında seni söyletip fikirlerini dinlemeli, hükme gel¬ di mİ sana derhal; «Dur, İstemez, yeter.» demeli. Sen işte bu 780 HAYAT ve HATIRATIM kadarsın. Falı at kendini bilmiyorsun. Hırsın büyük. Hasılı sen ikinci tabı Şapur Çeiebi’sin dedim ve ferahladım. Yusuf Ke¬ mal bunlan hiç sessiz dinledi. Sonunda fena oldu ve «Doktor bana çok şey söyledin. Yalnız bu menhus adı verme. Beni Kü¬ çük Said yapma dedi. Ben de: «Çok söyledim fakat hakikati söyledim. Böyle bir adı aldınsa bu da kendi kabahatindir de¬ dim. Doğrusu artık bu adamdan soğudum... Öyle bir hodperest ki, kendi bir kılı için en canciğer arkadaşının kafasını verir. Konuşmak bile canım istemiyor. Tabii o da bana diş biliyor, hem de yeni değil, bu eski bir macera. Muahedeye kuvve-i kurbiyeye geldik. Bizim Rus 1ar ile muahede yapmamız Ingiliz’leri tahrik etmiş. îngilz’ler bizim Rus lar ile dost olmamızı asla istemiyorlar. İstanbul hükümetini ve aynı zamanda Ankara’yı 21 Şubatta Londra’da bir konferansa davet etmişler, işte bu, Moskova Muahedesinin bir te siridir. Tevfik Paşa Sadrâzam Mustafa Kemal’e bunu tebliğ etti. Mus. taıa Kemal işe bakacak yerde Ali Rıza kabinesiyle filan yaptığı gibi Tevfik Paşa ile dalaşmağa başlamış. Olur adam değilmiş illâ Anadolu İstanbul yerine tanınsın. Çünkü kendisi hüküme¬ tin başında olacak. İstanbul ortadan kalksın. Şimdi bunun sırası mı ? Nutkunda Sahife - 343 itibaren muhabereler dercedilmiş. Tevfik Paşa «Canım bunlan bırak. Ayrı gayrı yok. Bir kere or¬ tada dâvamızı kazanlım. öbür tarafı o vakit halledecek dahili mes’elelerdir. Biz de sizin fikrindeyiz.» diyor. Beriki dinlemiyor.. Ne ise, Mustafa Kemal Rusya’daki muvaffakiyetsizlik ve hâtala- rma, hattâ hiyanete rağmen yine gelip yerine oturan Hariciye Vekili Bekir Sami’nin riyaseti altında İstanbul ile iştirak etme¬ mek üzere müstakil bir hey-et-i murahhasa yapıp oraya gön¬ dermiş. Oradan resmen Londra’ya davet edilmiştir. Bu konfe¬ ranstan bir şey çıkmamış. Tevfik paşa Londra konferansında sözü «Söz sahibi bunlardır» diye Bekir Sami’ye bırakmış. Bırak¬ mak büyüklüğünü de yapmış. Bu adam hakikaten büyüktür. Bi¬ Dr. RIZA NUR 781 zim hey’et konferansın teklifi üzere Yunan işgali altında İz¬ mir'de yapılacak bir nüfus tahkikatı neticesini kabüiü va’det- miş, bereket versin Yunanlılar red etmişler. Bizce bu bir hatâ idi. Çünkü Yunanlılar süngü altında kendi lehlerinde bir tahki¬ kat yaptırırlardı. Bu hatâ yetmemiş. Bunun üstüne Bekir Sami Lloyd George’a Rus’lar aleyhine bir çok şeyler söylemiş, o da Bekir Sami'nin haberi olmaksızın arkasına bir stenograf koyun sözlerini zaptettirmişim. Rus’lar ile aramızı açmak için, bunu Rus’lara teslim etmiştir. Bir memuriyetinde bütün potları kıran ve muvaffak olma¬ yan bu adamı bir daha göndermek doğru mu idi? Bekir Sami söz de söylemiyordu. Müthiş bir kekemedir. Bir hali var : «Vc» deyince diline kolaylık gelir. Onun için her lâkırdıya «Ve» ile başlar. Artık cümlelere lüzumsuz yere bol bol «ve» doldurur. Meselâ size rast geldi. «Bu gün zâtâlinizi görmeğe gelecektim. Nasılsınız? İyimisiniz? Diyecek değil mi, şöyle söyler: «Ve bugün zâtâlinizi ve görmeze gelecektim, ve nasılsınız? Ve iyi misiniz?» Onunla konuşurken kuş diline alışık insanlar gibi hareket edip «Ve» leri toptan tarhetmelidir. Güldürücü bir şey... Şu adam Rus’ları bu suretle kızdırıp bizim muahadeyi vaptırtmıyacaktı Bu büyük bir cinayetti. Bekir Sami Londra’dan Paris’e geçmiş. Orada Fransa Ha¬ riciye Nazırı Buiilion mahut Tiflis Muahedesine devam etmiş. Yâni Fransa’nın patronajı altında Polonya, Romanya, Türkiye ilh... birleşip Rusya'yı mahvedecekler. Asetinlere istiklâl verile¬ cek. Bekir Sami bu işe pek düşkün. Çünkü prenstir. İstiklâl olun¬ ca kendisi kral olacak zaar. Yâni bunlar Türkiye için değil, Ase- tinler için. Türkiye’nin mamuru Moskova’da yaptığı gibi, şimdi Londra’da ve Pariste dc ayrıt gayrette. Londra Konferansında itilâf d'-vIeRerinin teklifleri, Sevr Muahedesinde ufal: bazı tadilât yapacakların: beyandan ibaret kalmıştır. Hev’et dönmüştü. Gelelim bize. Muahedeye devam ediyoruz, ilerliyor. Bu es- 782 HAYAT ve HATIRATIM nada Mehmet Velihan adında geniş selâhiyeti haiz bir Afgan mümessili Moskova’da Rus’larla muahede yapıyor. Biz de ken¬ disiyle görüştük. «Muahede yapalım.» dedik. «Müsveddeyi yazın. Biz imza ederiz.» dedi. Çok saf insanlar. Bizi de halife adamları diye pek muhterem görüyorlar. Yusuf Kemal önce yapmak is¬ temedi. İkna ettim. Fakat hiç karışmadı. Muahedeyi ben türkçe yazdım. Bir tarafı türkçe diğer tarafı acemce olacak. AfganlI¬ ların kendi dilleri varsa da resmî hükümet dilleri farisîdir. Acemceye tercüme edemiyoruz. Onlardan biri Suriye’li imiş. Bi¬ raz türkçe biliyor. Fakat kâfi değil. Kral Emanullah’m haremi Suriye’li. Demek kadın hısım akrabasını da oraya getirmiş. Ona türkçe anlatmağa çalıştım. Bu Suriye'!] de acemce yazmağa Çalıştı. Yazdıklarını okudum. Yarıdan ziyade mutabık değil. Acemce yazıp söyleyemiyorum. Fakat acemceyi yüzde seksen anlıyorum. Arapça imdadıma yetişti. îyi tercüme edilmeyen yerleri arapça anlattım. Bunu anladı ve acemce yazdı. Bu su¬ retle birkaç gün uğraşarak acemcesini de yazdık. Tecviz edil¬ di. İmza ettik. Bu benim hayatımda yaptığını ilk muahede idi. Yeni Türkiye’nin de ikinci muahedesi idi. Birinci GÜmrüdiir. Karabekir yapmıştır. Afgan’lılar büyük bir ziyafet verdiler. Elli kişilik kadar bir sofra. Enver paşa da davetli idi. Baktım başında bir kalpak gel¬ di. Kalpağını çıkarmadan sofraya da oturdu. Afgan’lılar bile baş açık idiler. Kalpak astragan değil, bir başka deriden ve baş¬ ka türlü bir şekilde. Kendisine mahsus bir şey. Bazılarına sor¬ dum. «Niye kalpağmı çıkarmıyor?» Dediler : «Çok dindardır. Çıkarmaz. Kolunda pazubendi de vardır.» «O niye?» dedim. «Vücuduna kurşun işlemediğine kanidir.» dediler. Şaştım. Sa- matya’nm tulumbacıları seviyesinde. Onlar da bıçak, kurşun iş¬ lemesin diye kollarına pazubend takarlar. Afgan’hlar Enver’i sofrada bizim üstümüze koydular. Hal¬ buki onun hiçbir resmî sıfatı yok. Biz Türkiye’nin vekilleri sıfa¬ tını haiz bir hey’eti murahhasayız. Yusuf Kemal sinirlendi. «Adam ne olacak, bu adamlar bilmezler.» deyip teskin ettim. Dr. RIZA nur 783 AfganlIların Enver’e büyük hürmetleri var. O da halife dâmadı. Türlü kahramanlıklar yapmış biri diye. Hakikaten Enver dün¬ yanın en bahtiyar adamlarmdandır. Şöhreti bütün dünyayı, bil¬ hassa Müslümanlık âlemini tutmuştur. Vaktiyle Mısır’da gör¬ müştüm. Her dükkânda fellâhların, şehirlilerin evlerinde En¬ ver’in resmi vardı. Birçok insanlar çocuklarına Enver adını koy¬ muşlardı. Bizden evvel Bakü’de olan kongreye gelmiş. Orda da pek fazla itibar görmüş, bastığı toprağı öpenler olmuştu. Bun¬ lar da Umumî Harpte yediği binbir halttan sonra oluyordu!.. Bunun da diğer askerler gibi kibı-ü azameti müthiş. Yüzü ge¬ rilmiş yay gibi. Bize selâm bile vermeye tenezzül etmedi. Hal¬ buki Yusuf Kemâl’i şahsan da tanıyordu. Afgan muahedesine verdiğim ruh şudur : Ingiliz’lere anla¬ tıyoruz ki, biz Afgan’la tecavüzü ve tedafüi ittifak yaptık. Af¬ ganistan hilâfete tabidir. Afgan vasıtasıyla Hindistan’a darbe vururuz. Yoksa lehimize dön! Zaten Cemal Afganistan’da çalı¬ şıyor. Bir ordu vücuda getirmiş. Buna Rus’lar da yardım edi¬ yor. Ingüiz’ler Afganistan’daki bu hareketten pek hassas. De¬ mek işin fi’li kısmı da mevcut. îngilizler ve bütün AvrupalIlar başka şeyden anlam 2 İar. Kuvvet ve cciidi.de bakarlar. Onu öl¬ çerler. O derece de insana tath olur ve bir şey verirler. Yoksa bizim eski diplomatlarımızın zanları ve yaptıkları gibi yalvar¬ mak, insaf ve merhamet dilenmek, lütuf istemek tarzı siyaset değildir. İnsanı öyle görünce sevinirler. «Ha, âcizmiş bu» der¬ ler. Ve derhal tepesine binerler. Beynini oyar, keyifli keyifli yerler. Bu muahedeye bu maksatla, hilâfete sahip Türk’e Afganis¬ tan tarafından mabihil iktidâ tanıhr. cümlesini koymuştum. Sonra Kral bunu istiklâline münafi görüp, Ankara’dan tadilini istemiş, tadil etmiş^rdir. Rus’larla muahede daima ilerlemekte. Bazı noktalarda ta¬ kışıp, çekişiyoruz. Yine böyle bir mes’elede, yâni aramızdaki hudud işinde idi ki, sefarethâneye Enver geldi. Bizi müzakereye davet etti. Enver’le ilk karşı karşıya gelişim. Elinde mavi kur- 784 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 785 şun kalemle hudud çizilmiş bir harita da var. Baktım Rus tezini müdâfaa ediyor. Ve bize kabul ettirmeğe çalışıyor. Enver’i he¬ nüz yakından tanımamıştım. Baktım sözleri bende basit bir ço¬ cuk sözleri te’sirini yaptı. Onunki kadar sade bir mantık henüz görmemiştim. Hayret ettim. Sonra bize karşı bir Rus delegesi olarak gelmişti. Bize birçok arazi kaybettirmek istiyor. Bu da vatan hiyaneti idi. Bu da gücüme gitti. Bir Türk, Türkiye aley¬ hinde bizi kandırmaya çalışıyor. Gitti. Arkadaşlara dedim ki : «Bu ne diye bizim müzakere¬ mize karışıyor. Ne diye bununla müzakere kabul ediyoruz?» Yusuf Kemal dedi ki : «Evvelki seferimizde daima bizim müza¬ kerelerimizde bulunuyordu.» «O, siz ne hatâ etmişsiniz? Bu adam aşikâr görülüyor ki, Rus'ların adamı. Bizim her şeyimizi onlara haber vermiştir. Bir daha bunu kabul etmeyeceğiz.» de¬ dim, Yusuf Kemal: «O geleceğe benziyor. Gelirse ne diyebi- riz?» dedi. «Sen reissin. Reis sıfatıyla bizim müzâkeremize işti¬ rak edemezsiniz dersin» dedim. Yusuf Kemâl : «Ben bu sözü söyliyemenı.» dedi. «Öyleyse ben söylerim.» dedim. Rus’larla cenubî Gürcistan hududunu tâ Arpaçayı’na doğru münakaşa ve tesbit ediyoruz. Arada ihtilâf var. Enver yine düştü. Bana haber verdiler. Ali Fuad’ın yanına gittim. Ali Fu- ad, Yusuf Kemal, Enver, ben oturduk. Enver’in elinde yine bir harita. Bu hudud çizümiş ve boyanmış. Diyorki : «illâ bu hu¬ dudu kabul edin.» Halbuki bizim istediğimiz hudud, Seyfi’nin verdiği stratejik noktaları havi. Enver’in hududu ile, Karade¬ niz’den Gökçe gölüne kadar 20 km. eninde uzun bir şerit halin¬ deki toprağı kaybediyoruz. Dedim : «Enver paşa, niye bu dedi¬ ğiniz hududu kabul edelim? Bu bizim zararımıza.» Dedi: «Ka¬ bul edin. Devlet için hayırlısı budur.» «Neden hayırlıdır?» de¬ dim. «Ben diyorum. Hayırlıdır dedim ya, hayırlıdır.» dedi. Ve bu hususta daha bir çok şeyler söyledi. Ama hepsi birden bir incir çekirdeğini doldurmaz. Hiçbirinde mâna yok. Neden ha¬ yırlı olduğunu bir türlü ispat edemiyor. Ama ısrar ediyor. Be¬ hemehal kabul ettirmek istiyor. Bu esnada bu adamın iktidar ve dirayet derecesini iyice gördüm. Ve İçimden acı bir duygu geçti. Sanki kızgm bir dağ demiri geçti. Yandı. Bunu ben bir de¬ fa da evlendiğim vakit Serasker Rıza Paşa’nın karşısında duy¬ muştum. Şimdi ikinci defa Enver karşısında duyuyorum. Enver kafasız Dimağı adetâ meflûç ahmak biri, ilim ve tahsilden de hiç behresi yok. Askerliğini de Sarıkamış’ta göstermiş. Sözleri, nutukları tamamiyle çocuk söz ve mantıkları. Meselâ iki, iki da¬ ha dört eder, çarşambadan sonra perşembe gelir. Perşembenin geldiğini size büyük bir hikmet ve hazine gibi söylüyor. İçimden geçen şudur : «Zavallı Türk! Yıllarca mukaddera¬ tına hükmeden, birkaç milyonluk ordularını idare eden, umumî harbe girmek talihini eliyle yapan bu adamdır ha!.. Vah, yazık sana! Seni berbat etti. Yüzbinlerce evlâdını doğradı. Seni harb-ı umumiye sürükleyerek inkıraza götürdü. Tabii bu ahmak ve ca¬ hil kafadan bu gelir. Bu kafa değil, güzel bir helvacı kabağı...» îttihadçılann bana yaptıklarına göre Enver hakkında hüs¬ nü zannım olmıyaeağı şüphesizdir. Fakat bu adamı, şimdi böy¬ le kuş beyinli, kara cahil ve hele Rus tezini tutar görünce büs¬ bütün sıtkım sıyrıldı. Tamamiyle gözümden düştü, indimde on paralık haysiyeti kalmadı. Şu koca hem de biçimli güzel kafada¬ ki akıl ne kadar mübalâğa ile cömert davran sam bir armut çe¬ kirdeğini doldurur. «Enver paşa dedim, siz Türk müsünüz? Rus musunuz? Gelmişsiniz Rus’ları müdâfaa ediyor, bize yer terkettirmek isti¬ yorsunuz. Sizin bizimle veya Rus’larla müzakere için bir resmî sıfat ve selâhiyetiniz var mı? Bir daha böyle işlere karışmayı¬ nız!» O azametli general, kendini mümtaz bir mahlûk zanneden, daima alkışa alışmış olan, vücuduna kurşun işlemez kanaatında olan bu adam kül gibi oldu. Kızardı, bozardı. Muhakkak on yıl¬ dır, böyle değil, bunun yüzde biri nisbetmde az söz işitmemiş, işittiği sade dalkavukluk. Hattâ sadedil bir milletin sâffı derü- nâne medih ve alkışı idi. Çenesi kilitlendi. Bir daha ağzı açılma¬ dı. Ve ancak beş altı dakika durabilip, savuştu gitti. Kaçtı. F : 50 786 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 787 Böyle gelip bizi iz’aç ediyordu. Bir daha gelmedi. Kurtulduk. Halbuki sonra biz bu hududu bizim istediğimiz gibi Rus’lara ka¬ bul ettirdik ve devlete büyük arazi kazandırdık. Arası birkaç gün geçti. Troçki’nin muavini ile görüşüyor¬ dum. Enver hakkında bazı şeyler sordu : «Anadolu hareketini buradan idare eden Enver değil mi?» dedi. Ben de : «Hayır ne münasebet, Enver’in bizimle hiçbir münasebeti yok. Hattâ Türkiye’ye gelmek istese Mustafa.Kemal onu sokmaz.» dedim. Troçki’nin muavini Enver’in suratına çarpmış. Çünkü, Enver Rus’lara Anadolu hareketini kendisi yaptığım, Moskova'dan idare ettiğini söylüyormuş. Meğerse bu adam politika dolandı¬ rıcılığına kadar inmiş biri!.. Ne ise, bizim sözümüze Enver fe¬ na kızmış, hiddetlenmiş, Yusuf Kemal’i bulmuş, benden birçok şikâyet etmiş. «Benim aleyhimde Rus’lara propaganda yapıyor. Bana düşmanlığı nedir?» demiş. Yusuf Kemal bana söyledi. Kızdım. Hiç de propaganda yaptığım, buna tenezzül bile etti¬ ğim yok. Mes’ele şudur : «Biri sordu, ben de hakikati söyledim. Asıl onun kızgınlığı müzakerelerden kovmaklığımdır. Öteki de üstüne tuz biber oimuş. Derhal telefonla kendisinden randevu istedim. Gidip muahede müzakere binasının bir dairesinde müı- man olan sabık hürriyet kahramanını gördüm. Dedim ki : «Siz Yusuf Kemâl’e şikâyet etmiş, beni aleyhinizde propaganda ya¬ pıyor demişsiniz. Bana Troçki’nin muavini, Anadolu harekâtını sizin idare ettiğinizi söyledi ve doğru mu diye sordu. Ben de hayır doğru değildir dedim. Doğrusu bu değil mi? Yalan mı söyleyeydim? ¥ «Evet doğru, fakat cevap vermeyeydiniz daha iyi olurdu.» dedi. Ben de :■ «Sizin bunlara Anadolu’yu idare et¬ tiğinizi söylediğinizi ve bundan menfaat gördüğünüzü ne bile¬ yim. Kerametim yok ki... Siz bana evvelden söylesenizdi, hadi sükût eder işinizi bozmayıveı irdim. Hem öyle, hem böyle ol¬ maz ki...» dedim. Meğer Anadolu’yu ben idare ediyorum diye Rus’lara çalım satar, bu suretle itibar görürmüş. Mustafa Ke¬ mâl bilse gazabından hafakan boğar, çatlardı. Bana karşı şim¬ di Enver’in kibri yoktur. Pek yumuşaktı. Demek muahede mü¬ zakeresinde ettiğim tekdir kâr etmiş. Memnunum. Çok zaman ve haksız olarak bana eza ve cefa etmiş, hapsi ve her zulmü reva görmüş, insanların başlarından en büyüğünü azarladım ve terbiyesini takındı. «Sana banyo dairemi göstereyim.» dedi. Gördük. Ne ban¬ yo ne banyo... Hakikaten görülecek şey. Bütün güzel çiniler¬ den yapılmış. Enver sanki gururla babasından kalma banyosu¬ nu gösteriyordu. Derken bana.dert yanmağa, en gizli işlerinden bahsetmeğe başladı. Bu adam cidden sadedi). Ben ki. onların on yıllık siya¬ sî düşmanlarıyım. Aramızda neler neler olmuş. Bana neler neler yanmışlardı. Ben ne kadar namuslu adam da olsam bana dert yanmak akıl kârı mıdır? Dedi ki : «Vatan bugün bana çok muhtaç; Gidip hizmet et¬ mek istiyorum, Mustafa Kemal beni memlekete sokmuyor. Bu nacıl îaV Den rahnımn d:ı PİremİVOl’Unl. Bir nefer gibi hİZHiet etmek isterim.» Bu adam cidden ahmak. Bana söylediği sözlere bak! Neza¬ ket ve kinaye ile iyi bir intikam almaktan kendimi men’edeme- dim. Dedim ki : «Paşa müteessir olmayınız! Dünya bu! Böyle şeyler oluyor. Sonra da geçip gidiyor. Nitekim ben, önünüzde cardı misalim. Beni vatandan sürdünüz. Memleketime sekiz yıl giremedim. Gurbette dert, hasret çekerek yaşadım. Bana cemi¬ yetiniz hain-i vatan dedi. Derken bunlar geçti. Memlekete gir¬ dim, Sizin inkıraz halinde bırakıp gittiğiniz vatanı kurtarmağa çalışıyoruz. Bugün burada onun mühim bir muahedesini yapı¬ yorum. Sizin gurbet devriniz de geçer. Bir gün vatana girersi¬ niz.» Yüzüne baktım. Önüne bakıyor ve solmuş bir yüz. Galiba sözlerimdeki te’dibi anladı. Ben de gayet keyifliyim. Bana Öyle söyleyince, tabii böyle cevap alınır. İçimden : «Buna bu sözleri Allah söylettti; bana zaten denaetlerini yüzlerine vurmak fırsa¬ tım verdi.» diyorum. Ben içimden diyorum ki : «Sen nefer gibi hizmete razı olur musun? Derhal komplo yapar, Mustafa Ke¬ mâl’i tepeler, yerine geçer zavallı milleti hırs ve cehaletine yine 788 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 789 bir defa daha gırtlaklayıp kurban edersin. Var eksik ol, daha iyi.» Şimdi tegkilâtım anlatıyor. Şöyle : «Ben Rus’lara komünist görünüyorum. Yalan. İçim başka.» dedi ve anlattı. Hive, Buha¬ ra, Taşkent, Fergana taraflarında birçok yerlerde teşkilât yap¬ mış. Bu teşkilâtın bir çok kısmını Kusçubaşızâde Sami yapmış. Umumî Harpte Rus’lara esir düşüp, oralarda kalmış olan Türk zabitleri de teşkilâta dahil. Bir çok yerli Türkler de dahil. Ya¬ kında aleyhine kıyam yapacak. Buralar müstakil olacak. Bu hususta basılmış bir takım fırka programlan da var. Bunda giû- ya mahsus konmuş komünistlik de var. Yâveri Cevad’a söyle¬ di. Bunlardan bana birkaç nüsha verdi. Türkiye’ye getirdim, Si¬ nop’taki kütüphaneye koymuştum. Eatum vak’asmdan sonra beni de Mustafa Kemal onlarla beraber diye bir şey yapar mü¬ lâhazasıyla imha ettim. Böyle bir şey hıyanete iştirake kâfi sa¬ yılır. Hükm-ü karakuşidir; ama öyle. Başka yerlerde kütüpha¬ nelerde yaprak parçası bile zayi edilmez. Ben korkular ile pek çok vesikaları yakıp imha etmişimdir. Yine döndü Mustafa Kemal’e. Görülüyor ki, ona karşı bü¬ yük bir hıncı var. Dedi ki: «Gidince kendisine söyleyiniz! O hergün politika ile uğraşırdı. Daima orduyu fesada verip ayak¬ landırmak isterdi. Ben kendisini af ederdim. Bir. def asında har¬ bin {Harb-ı Umumî) en kızgın zamanında yine orduyu isyana teşvik ediyor, haber aldım. Çağırdım. Sen politikacılıktan hiç vazgeçmiyorsun. Bu askerlikle kabili te’lif değildir. Şimdi seni tekaüt veya tard edeceğim. Mahvoldun demektir. Yahut bir da¬ ha politika ile uğraşmayacağına namusun üzerine söz ver, seni yine af edeyim. Yoksa canını almak da elimde. Namusu üzerine söz verdi. Ayağıma kapandı. Af ettim. Fakat yine politika ile uğraşıyor. Bak şimdi bana ne yapıyor? Bu lütuflarımı unut¬ muş.» Bu adam cidden aptal. Hem Mustafa Kemal’in vaziyeti ah¬ lâksızlık ise, kendisi de ahlâksızdır. Evet namusu üzerine söz verip yine yapmak namussuzluktur. Mustafa Kemal öyle. An¬ cak, belki de bugünkü vaziyet ona böyle leke veremez. Çünkü devlet batmış. Her vatandaş yardıma koşmalıdır. Lâkin Nazım paşa seni yanma aldı. Siyasetle uğraşmayacağına namusun üze¬ rine ona söz verdin. Seni terfih ettirdi. Sonra hem siyaset yap¬ tın, hem bir ay sonra Babıâli’yi basıp zavallıyı öldürdünüz. Sen de Mustafa Kemâl’in eline geçsen sana yapacağı budur. Ancak bunları Enver’e söylemedim. Artık üst üste adamcağızın kusur ve denaetlerini yüzüne vurmak elimden gelmedi. Vurmalı idim ya, yapamadım. Yalnız teşkilât ve kıyam mes’elesiııe geçtim. Ve: «Aman sakın ihtilâl yapmayınız. Bu iş belki bir yıl evvel olabilirdi. Şim¬ di Rus’lar bütün dahilî fesatları bastırmışlar, haricî harpleri bi¬ tirmişler, ordularını iyice yoluna koymuşlar. îsyân yaparsanız üzerinize faik kuvvetler gönderirler. Sizi imha ederler. Hadi ga¬ lip geldiniz, cephaneniz biter, nerden bulacaksınız? İkinci harp¬ ta mahvolursunuz. Sonra Rus’lar birçok Türk’leri katliâm eder¬ ler, mallarını yağma ederler. Bu zavallı Türk’lerin beli bükülür. 20-30 yıl doğrulamaz. Bu işte hiçbir fayda ümit, yoktur. Yap¬ mayınız! İsrar ederim. Size çok rica ederim, bu işi yapmayınız! Vakti bekleyiniz. İhtimal ilerde bir fırsat zuhur eder.» dedim. İkna ettim. Sözlerimin sıhhatini kabul etti. Fakat ihtilâl yapmayacağına bir türlü söz vermedi. Bu işi sonra yapmıştır ki, ilerde zikredeceğiz. Ankara dönüşümde bana emanet ettiği sözleri Anadolu lo¬ kantasında başbaşa olarak Mustafa Kemal’e teslim ettim. Dik¬ katle dinledi. Yüzü kızardı, bozardı. Gözünün biri sağa, diğeri sola kaydı. Sonra hep Önüne baktı, yüzüme bakamadı. Red de edemedi. Söz bitince kalktı, savuştu. Gördüm ki utandı ve bildi¬ ğimi istemiyordu. Ben de zaten suratına vurmak için memnuni¬ yetle bu elçiliği kabul etmiştim. Nutkunda benden intikam alı¬ yor. «Rıza Nur Arnavut’ları isyan ettirdi.» diyor. Ama Enver de ne diyor? Ben Türk tab’asından bir kısmı sulh zamanının zalimleri aleyhine ayaklandırmışım, Mustafa Kemâl ise zabit ol¬ duğu halde eline emanet verilen orduyu harpte her taraftan 790 791 HAYAT ve HATIRATIM kuvvetli düşmanlarla çarpışırken sırf mevki hırsı için ayaklan¬ dırıyor. Biz muvaffak olmuşuz, o olamamış, te’dip olunacağı zamanda zelilâne ayağa kapanması sayesinde af olunmuş. Bu esnada Enver’in amcası Halil hastalık bahanesiyle Trab¬ zon’a geçmek istiyor. Ali Fuad bir düziye nasihat ediyor. «Git¬ me! Gidişin iyi olmaz. Hem Mustafa Kemal sana bir şey yapar.» diyordu. Halil musir. Nihayet «Baı-i Ankara'ya yazayım da izin versinler. Öyle git.» Halil buna razı oldu. Lâkin on-onbcş gün geçti cevap gelmedi. Halil bize dc haber vermeden gizlice gitmiş. Haber aldık. Galiba bu hareket sona Batum’da vâki olan top¬ lanma ve Trabzon'a geçme hareketinin mukaddemesi idi ve Rus’larla müşterek yapılıyordu. Rus’lar bize bir iki defa külçe halinde altın vermişlerdi. Ankara’da basmak mümkün değildi. Bu sebeple istifade edile¬ miyordu. Rus’lar bol kağıt para basıyorlardı. Milyon ve milyar¬ larımızın kıymeti bir-iki mana ta mukabil idi. Rus’ların darp¬ hânesindeki aletleri istedik. Rus’larsa bize bir düziye kâğıt pa¬ ra basmamızı tavsiye, Moskovada bedava basıvereceklerini vaad ediyorlardı. Biz ise, evvelce Hey’eti vekilede bu mes’eleyi görüş¬ müş, bütün vekiller bilaistisna bunun aleyhinde hüküm ver¬ miştik. «Paramız böyle kalsın. Bir kuruşluk dahi para basmı- yahm.» dedik. Bu iş hey’eti vekilenin en mühim işlerindendir. Eğer yeniden kâğıt bassa idik Türkiye’nin iktisadiyatı malî iti¬ barı tamamiyle vefat etmiş olacaktı. İkinci Rusya seferimde de darphane âletleri için çok uğraştım. Yine vaad ettiler, ama ver- medüer. Rus’lar oldukça yalancıdırlar. Sıkışınca yüze dayana¬ mayıp vaad ediyorlar, fakat vaadlerini yapmıyorlar. Biz Moskova’da iken Ümraniye ve Refahiye taraflarında Koçgiri aşireti isyanı olmuş. Poııtus’çular azmışlar. Koçgiri’den biraz bahsetmiştim. Samsun havalisinde Topal Osman Pontus’ çulara dehşetli satır atmış. Keza yanında arkadaşı Alparslan adında gayet Türk'çü, hamiyetli bir binbaşı vardı. O da tabu¬ ruyla diğer askerî kuvvetler de gönderilmiş, Pontus'çulara ora¬ lardaki çerkez köyleri de iltihak etmişler. Türk köylerini basıp Dr. RIZA NUR katliâm etmişler, yakmışlar. Rum’lar çok canavarlıklar yapmış¬ lar. Bunlar Pontus’cular işini bitirmişler. Oradan Topal Osman Koçgiri üzerine gitmiş. Topal Osman bu işi de temizlemiş. Av¬ detimde Samsun’da, Giresun’da hikâyelerini dinledim. Osman Ağa : «Siz Türk’e kılıç çekersiniz ha?!.» der, gördüğünü keser¬ miş. Kan dökücü bir adamdı. Hiç insafı yoktu. Fakat Türk’ün düşmanları da böyle idi. Çok hizmetler etmiş bir adamdı. Son¬ ra fecî bir surette aldatılarak, alet edilerek Mustafa Kemal ta¬ rafından ona bir meb’us öldürtülmüş, işi kapatmak için Mustafa Kemal Osman Ağa’yı da kendi öldürmüştür. Bu adam, Sakar¬ ya ve İzmir harplerine de büfiil iştirak etmiş, Giresun civarın¬ dan bir düziye gönüllü asker toplayıp onlara zabitlere talim et¬ tirmiş, orduya vermiştir. Mustafa Kemal’i de onun verdiği bir kaç yüz adamıdır ki, yıllarla ve kemal-i sadakatla muhafaza et¬ mişlerdir. Mustafa Kemal hiç olmazsa bunun bir şükranım gös¬ terecek hareket yapmak merdliğini göstermedi. Bu kadar va¬ tan ve kendi şalisi hesabına ait hizmetlerinin mükâfatı ve mu¬ kabili olarak bu kahramanı alçakça öldürdü. Onda insani hisler¬ den en ufağı bile yoktur. Bu canavar yalnız kendi şahsı ve menfaatini düşünür. Bunun için her şeyi ayak altına alır ve ci¬ hanı kurban eder, âlemi yakar. Rusya’ya gitmeden evveldi. Ferid Maliye Vekili idi. Yanın¬ da idim ve daha birkaç vekil de vardı. Osman Ağa geldi. Topal¬ lıyor. Bu sebeple adı Topal Osman’dır. Umumî Harpte Rus cep¬ hesinde gönüllü olarak bulunmuş, yaralanmış, o vaktin yâdi- gârı imiş. Yâni şerefli topallık. Ferid Osman Ağa’yı halkı soyu¬ yorsun diye azarladı. Osman Ağa şu cevapları verdi : «Beyefen¬ di, evet para topluyorum, fakat bir Müslümamn bir habbesini almamışımdır. Aldığım hep gâvur malıdır. Benim başımda bin¬ lerce haşarat var. Bunlar kamı kaatil, eşkıya. Dağlarda dolaşıp millete.zarar vereceklerine toplayıp düşmanla harp ediyorum. Bunlar yiyecek, giyecek ve harçlık istiyor. Devlet şimdiye ka¬ dar bunlar için on para verdi mi? Masraflarını verin gâvur ma¬ lına da dokunmayayım. Bu Rum’lar bize neler yapıyorlar, Pa- 792 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 793 ralannı, canlanın almak helaldir.» Adam müteessir oldu. Ferid anlamak istemiyor. Söze karıştım ve dedim ki : «Ağanın hakkı var. Verin masrafım o vahit yaparsa derhal ceza edin. Ne ya¬ palım?» Osman Ağa cesaretlendi. «Bu gâvurlardan hayır yok¬ tur. Ben bu işleri iyi yapıyorum diye yapıyorum. Kötü ise, iyi¬ sini söyleyin. Derhal öyle yaparım. Ben cahil bir adamım. Yal¬ nız bir gayretim var : Türk’üm, Müslümamm. Evet Türk’ü, dini gâvurlardan kurtarmak için çalışıyorum. Başımı bu yola koy¬ dum.» Osman Ağa’nın bu sözü bana çok te’sir etti. Hem dindar, hem Türk’çü. îkisi birden bu cahil adamda. Mükemmel şey. Son¬ ra bilfiil büyük bir cesaretle harpler ediyor. Yanıma çağırıp oturttum. Ve kendisine : «Ağa! Sen Ferid beye, bilmem kime bakma! Yaptığın yanlış değil. Tamamiyle doğrudur. Haklısın. Vatana büyük hizmetler etmişsin. Bildiğin yolda devam et.» de¬ dim. Memnun oldu. «Ya bunlar sonra bir şey yaparsa?» dedi. «Ben senin tarafmdayım. Korkma!» dedün. Osman Ağa Pontus ihtilâlinin iptidalarında nerede bir Pon- tus’cubaşı varsa oraya gider, onu öldürürmüş. Giresnn’dakileri birer ikişer öldürmüş. Samsun, Sinop ve İnebolu’yu da temizle¬ miştir. ihtimal bu sayede Pontus ihtilâli tamamiyle yapılama¬ mış, genişleyememiştir. Çünkü Ağa onları reislerinden mahrum etmişti Sinop’ta işittimdi. Ağa bir gün Giresun’dan motoruna binip, Gerze’ye gelmiş. Orada gayet zengin «Harbioğlu» adında bir Rum manifaturacı vardı. Meğerse bu, Pontus’cuların orada başı imiş. Gerze’de epeyce de Rum vardı, iki-üçyüz kişilik tüfek¬ li. Dükkânına girmiş, «Harbioğlu kim?» demiş. Harbioğlu «Benim!» demiş. «Şu kumaşı ver» demiş. Harbioğlu mer¬ divene çıkmış, arkası Ağa’ya dönmüş. Ağa tabancasmı çekip ateş etmiş, herif devrilmiş. Ağa da gidip motoruna binmiş, açıl¬ mış. Sinop’ta Pontuscubaşı eczacı Altunoğlu Vasil’i de hakla¬ mak için Sinop’a gelmiş ise de mutasarrıf Zihni, Ağa’yı jandar¬ ma ile tehdid ederek mani’ olmuştur. Vasili’yi sonra meçhul başka biri öldürmüş. «Ağa, Pontus’u iyi temizle!» dedim. «Temizliyorum.» dedi. «Rum köylerinde taş taş üstünde bırakma.» dedim. «Öyle yapı¬ yorum ama, [kiliseleri ve iyi binaları lâzım olur diye saklıyorum» dedi. «Onları da yık, hattâ taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler.» de¬ dim. «Sahi öyle yapayım. Bu kadar akıl edemedim.» dedi. Topal Osman yeni bir KÖroğlu’dur. Millî bir kahramandır. Halk kahramanıdır. Çoktanberi niyetim vardır, kendisiyle bu vak’alarda bulunmuş adamlarını bulup hikâyelerini zapdetmek, bundan bir destan yapmak istedim. Fakat halâ vakit ve fırsat, bulup tamamiyle yapamadım. Topladığım malûmat da halâ Si¬ nop’ta kütüphanenıdedir. Bu lâzımdır. Hem millî bir kahramanı ebedî kılmak vazifemiz, hem müstakbel Türk nesillerine vatan gayreti ve fedakârlığı için numune bir iş olur. " Muahede bitiyor. Çok şeyler yazıldı. Türkiye Rusya arasın¬ daki hudud da tesbit edildi. Bu esnada Rus’lar Gürcistan’ı istilâ ediyorlar. Zaten Ermenistan’ı istilâ etmişlerdi. Telâşlı bir haber. Bizimkiler de Batum’a girmişler. Ruslar bize: Bu ne iştir Mua¬ hede mi yapıyoruz? Burada böyle, orada sizin ordu Ba¬ tum’a gii'iyor!» Ankara’ya şifre yazarız: Batum’dan çıkın, yok¬ sa Rus’lar cebren girecekler,. Muahede, yardım mes’elesi suya düşecek deriz. Cevap yok. İllallah!.. Rus’ları teskin ediyoruz. «Siz Muahedeye bakın. Biz Bodrumu istemiyoruz.» diyoruz. Ruslar diyorlar ki: «Batum’a girdiğinizden dolayı Ankara bay¬ raklarla donandı.» Şaşıyoruz. Avdetimde Tiflis ve Batum’da öğrendiğime göre, vaziyet şöyledir ve bizde bu esnada üç türlü birbirine zıd vaziyet vardır. Yâni Türkiye’nin işi anarşi ve gü¬ lünç manzarada: Biz Moskova’da bir hudud yapıyor, Batum’u istemiyoruz. Kanaatimizce Batum’u bize Rus’lar vermezler. Batum Türki¬ ye’ye belâdır diyoruz. Burayı muhafaza için daima orada elli bin kişilik bir ordu beslemek lâzımmış. Batum öyle bir yer ki, Rus lann can evi. Bize bırakmıyaeaklar, arada harp olacak Bu kadar yaptıklarımız mahvolacak. En fecii, Türkiye yardımsız 794 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 795 kalacak. Biz Ardahan, Artvin ve emsalini aldık. Muahedede bu tesbit ve kabul edildi. Batum’u da bunlar ile bir sandığa koy¬ mak istemiyoruz. Nasıl olsa Rus’lar birgün Batum’u alırlar. Sandıktaki diğer şeyler de beraber gider. Türkiye Batum’u alıp daima harbe hazır olmak, büyüle bir ordu beslemek gibi aptal¬ lık yapamaz. Biz böyleyiz. Tifüsteki mümessil Mustafa Kemal’in adamı Arnavut K⬠zım. Gürcüler ile beraber. Harp esnasmda Gürcü Başkumanda¬ nının yanında Ruslara karşı harbediyor. Gürcü askeri pek kıy¬ metsiz bir askerdir. Miktarları kâfi olduğu halde kaçıyorlarmış. Gürcü kumandam Kâzım: «Aman bana iki tabur Türk askeri ge¬ tirin, Rus’ları tepeleyeyim.- dermiş. Kâzım da buna teşebbüs edermiş. Nihayet Rus’lar önünde Kâzım. Gürcü ordusuyla Batum’a kadar ric'at etmiş. Oradan Türkiye’ye geçmiş. Yine ka¬ bahatli değil. Nasıl ki, Erzurum’da kabahatli değildi, Tiflis'e mümessil yapılmıştı. Bu sefer derhal Mustafa Kemal onu Tür¬ kiye’de mühim bir memuriyete tayin etmiştir. Çünkü miimessil- hânenin halılarını da aşırıp gitmişti. Bilmem aralarında ne var? Bu adamın adı «Duvar Arslanı» «Palavracı Kâzım* dır. Hakika¬ ten mücessem bir palavradır. Başka hiçbir kıymet ve dirayeti yoktur. Diğer taraftan Mustafa Kemal de (23 Şubat) emir veriyor. Bizim ordu, Batum, Ardahan ve Artvin’i işgal ediyor. Anka¬ ra’da Batum’un zaptı şerefine şenlik yaptırıyor. Bu şenlik habe¬ ri de Moskova’ya geliyor. Rus’lar bize haber veriyor. Al şim¬ di... Bu bir karışık salata... Bizi selâhiyet-i kâmile ile gönder¬ mişler, muahede yapıyoruz? Biz ne yapıyoruz? Palavracı zât ne yapıyor? Ustabaşı Mustafa Kemal ne yapıyor? Mustafa Kemal’ inki hepsinden delilik. Ordumuz, Rus ordusuyla çarpışacak. Pa¬ lavracı da Gürcülerin Rus’lara zaferini istiyor. Bü biraz ahmak, ne istiyoruz, ne yapıyoruz. Bu meyanda en mühim şey Yunan’a karşı Rus’lardan yardım. Az kaldı ölüyordu. Rus’larla aramız¬ da birkaç ufak çarpışma da olmadı değil! Nihayet bizimkiler Batum’u Rus ordusunun tazyiki karşısında üç-beş gün sonra terketmeğe mecbur oldular. Nutukta (Salıife 306) Batum’un işgalini kendisinin bir za¬ feri gibi gösteriyorsa da halis bir deliliktir. Rezılâne geri çekü- miştir. Hatalarından biri de budur. Rus ordusu bizim işgali din¬ lemeyip cebren Batum’a girmiştir. Hasılı bu Batum işinde rezil olduk, Mustafa Kemal nutkunda Batum’u Moskova muahedesi mucibince tahliye ettik diyor. İşgalimiz hatâ idi, bunu bana hey’et-i murahhasa yazdı, dinlemedim. Tahliyeye mecbur olup rezil olduk diyemiyor. Ne yalancı adam ve ne kadar açık yalan söylüyor.,. O vakit henüz bu muahede imza bile edilmemişti. Tahliyenin sebebi Rus kuvvetlerinin bizimkiler ile müsademeye girmeğe başlamış olmasıdır. Bu delilik az kaldı Moskova mua¬ hedesini bozuyordu ki, bu muahede fcıı devlete, büyük faydalar, yardımlar te’müı etmiştir. Bunların hepsi gidiyordu. O vakit ne yapacaktık bilmem ?!. Bu esnada Moskova’da neler çektiğimi ben bilirim. Ne ise Batum’dan çıktılar. Biz de Rus’lar da memnun ol¬ duk. Bu mâni’ gidince muahedeyi de bitirdik, imza edeceğiz. Rus’lar iyi bir şey düşünmüşler. Dediler ki: «tngilizler İstan¬ bul’u 16 Martta bastılar. Bir yıl sonra 16 martta Moskova Mua¬ hedesi yapılmış olsun. Bir iki gün bekleyelim de 16 Mart günü imza edelim.» Pek muvafıktı ve öyle yaptık. Birkaç kâtip yanıma aldım. Parafe ettikçe maddeleri sak¬ lıyordum. Sakladığım maddeleri makine ile yazdırdım. Metin fransızcadır. Kontrol ettim. Üç nüsha yazdırdım. Arada teati edilecek muahedeye zeyl mektupları müsveddelerini de yaptım. Her şeyi bir iki günlük mesai ile hazırladım. Yusuf Kemal bu gayretimi takdir ederek yüzüme söyledi. Oh, ne âlâ kırk yılda bir defa böyle bir cömejrtlik yaptı. Rus'ların hazırlayacakları iyi kâğıt üzerindeki imza olunacak nüsha ile derhal karşılaştıraca¬ ğım. Bir harf bile noksan olmasın. Yusuf Kemal de bir nutuk hazırlıyor. 796 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 797 Günü geldi, gittik, imzalanacak nüshayı benimki ile kont¬ rol ettim. Bir harf bile eksik ve yanlış değil, Yusuf Kemal’e : «Tamam» dedim. «Ben de bir göreyim.» dedi. İmzalanacak nüs¬ hayı verdim, gördü. Hadi bir mesele!.. Canım bu adanı bir belâ çıkarmayınca edemiyor. Muahedenin başında TRAITE DE... ya¬ zılmış. Yusuf Kemal dedi ki; «Bunun sonundaki (e) nin üzerin¬ de aksan yok. Bu «tret» okunur. Senet demektir. Mutlaka bir aksan koymalı.» Vakit de yok. Sıkışmaktan terledim. Aceleyiz. Rus’lar bekliyor. Fakat arkadaş ve reisimizin şu basit cehaleti galiba sinirime dokundu. Gülmeğe başladım. İstihzama kızdı. Dedim ki: «Tret ölürse ne olur? Senet mânası oluversin.» «Ola¬ maz, hakarettir.» dedi. Ben alayı artırıp «Öyle olsa yine bir şey değil. BuTraite Blanche demek oluyor Asıl bu fena» dedim. Ve: «Vazgeç öyle kalsın!» dedim. Bağırdı: «Tamam diyorsun bir âdi hatayı bile görememişsin. Mutlaka tashih edilmeli.» dedi. Kalktı tashih ettirmek için Rus’ların yanına gidiyor Bir de on¬ lar gülecekler. Biz ne ise ikimiz yalnız olarak bir odadayız. Biz kendimize gülüyoruz. Şimdi ellerde mi gülsün?!. Ensesinden ya¬ kaladım. Ve dedim: «Sen ne abes herifsin? Ne saçmalardan, ne mânâsız şeyler çıkarmak istiyorsun? Sanki kılı kırk mı yarı¬ yorsun? Gidip de bari kendine Rus’ları da güldürme! Çok cahil¬ sin. Fransızcada rnajüsküllerin üstüne aksan konmaz. Bu ser¬ levhadır. Majüsküî. Hadi...» Şapa oturdu. Ne ise, o söz, onu sükûnete getirdi. Fakat, böyle evhamlı adam görmedim. Bir virgülle ömür tüketecek, medrese hocaları' gibi. Bir kılı kırk ya¬ racak! Ve hiç lüzumsuz yere bir çarık kadar kâğıt elinde. Bak¬ tı, durdu, düşündü, artık hiçbir şey söyleyemedi. Fakat peki de diyemiyordu. Nihayet elinden çekip, alıp, Ruslara götürdüm. Toplandık, imzaladık. Muahedeler bir de murahhasların mühür¬ leriyle imzalanıyor. Bizim ise mührümüz yoktu. Benimki Mos- kova.da kalmıştı. Bu esnada Moskova’da acele birer mühür 1 yaptırmıştık. Onlar ile de kırmızı mumların üzerini mühürledik, oldu, bitti. Bir nüshayı biz aldık, bir nüshayı onlar aldılar. Millet Meclisince tasdik edilip, onlardaki nüsha bize, bizdekı nüsha on¬ lara gönderilecek. Rus’lar verdiler. Hân yaptılar. Me muahedenin akdini telsiz ile dünyaya mııun idiler. Çünkü bununla Türk’ler ile emperyalistler aleyhine ittifak etmiş olduklarını göstermek gayeleri idi. Bizi onlar aleyhine harbe sevketmekle onlara kor¬ ku vermek istiyorlardı. Zaten bizimle dostluk yapmak isteme¬ leri, bizi İngiliz ve Fransızlara karşı «koz» olarak kullanmak içindi. Bu bizim için de kârlı idi. Biz de Rus’u koz yapıyorduk. Lüzum oldukça kıracağız. Biz Bakü’yü işgal etmek istiyorduk. Başlıca sebebi de Turan yolunu açmaktı. Rus’lardan bu mes’e- le de bitaraf kalmaları için bir mektup istedik, verdiler. Verecek¬ leri paradan yarım milyon altın lirayı hazırlıyorlar. Bize vere¬ cekler, beraber götüreceğiz. Muahedeyi hemen, daha biz orada iken tasdik de ettirdiler. Rusya’da hiç para sarfedemedik. Sarfedecek yer yok. Çün¬ kü açık dükkân yok. Bir şey alacaksan, hükümetten alacaksın. O da para kabul etmiyor. Kimsede zâten para yok. Kötü bir ba¬ vulum var, Ankara’da almıştım. Gelirken yollarda büsbütün pe¬ rişan oldu. Ne yapalım işe yarıyor. Ancak anahtarı kaybolmuş. Çilingir yok. Dediler hükümetten istemeli. Resmen yazdık. Tekrar ettik. On gün sonra bir çilingir geldi. Adamcağız bir anahtar uydurdu gitti. Baktım açmıyor. Tekrar yazdık, uğraş¬ tık. Bir daha da çilingir getirtemedik. Bavulu, kırdım, iple bağla¬ dım. Aferin komünistliğe. Biz diplomatlar böyle olursak, bu halk ne âlemdedir? Allah acısın. Rusya güzel, kürk yeri. Gel¬ mişken kendimize, haremlerimize filân kürkler almak lâzım. Lâküı bulmak mümkün değil. Hükümete yazmalı. Yusuf Kemal bana «Yazıver.» dedi. Dedim : «Niye sen yazmıyorsun? Reis¬ sin? > «Canım ha sen, ha ben. Yazıver!» dedi. Yazdım. «Kürk is¬ tiyoruz. Bulmak mümkün değil. Parası tarafımızdan te’diye edil¬ mek üzere kürk vermenizi rica ederim.» dedim. Yusuf Kemal yazmıyor. Daima aynı hikâyedir. Birgün bunu rüşvet addeder¬ ler. mes’uliyet gelirse Rıza Nur mes’ul olsun. Ama kendi benim- 798 HAYAT ve HATIRATIM Dı-. RIZA NUR 799 le beraber kürkü alacak ve aldı. Asıl bu da bir şey değil. Hükü¬ met bizi bir depoya yolladı. Kürkler var. Gösterdiler. Bir tane ethol gris dedikleri kürk var. Kıymetli kürk. Diğerleri âdi şey¬ ler. Yusuf Kemal hemen buna yapıştı ve bana: «Bu iyi kürk, bunu ben alayım.» dedi. Bense topuz yemiş gibi oldum. Neden iyisi ona da, kötüsü bana? Gücüme gitti. Bu ne hodpesentlik? Bari şunu insanın gönlünü yaralamadan al. Bunun da yolunu bilmeyecek derecede nobran. Şunu başka türlü söyle. Veya bun¬ ları söylemeden alıver vesselam... Ben zaten : «Ben alayım» da demedimdi. Yusuf Kemal muahede imzalandıktan sonra müthiş bir azamet peydan etti. Artık yerlere basamıyor. Kafası ensesine doğru eğilmiş, alnı yüzü, burnu ufkî bir hat istikametine gel¬ miş, havada. Burnu kaf dağında derler ya, tamamiyle bu. Bu adam gururunda böyle olur. Başını arkaya eğer, o kadar eğer ki, yüzünü ufkîye yakın bir surette göğe çevirir. Gözleri havada olarak yürür. Galiba Nemrut da böyle yürürdü. Bana da pek fe¬ na muamele ediyor. İş oldu ya, şimdi onun şereflerini kendi üstü, ne alıyor. Halbuki kaçıyordu... Halbuki İsmet ondan daha yük¬ sek imiş. Lozan'dan dönünce Millet Meclisinde resmen «muahe¬ denin dörtte üçünü Rıza Nur yapmıştır.» dedi. Ordan refikama bir kürk aldım. Ama iyi bir şey değil. Hususî bulmanın çaresine bakmalı. Sefarethanede tercüman olarak Abdurrahman adında bir MoskovalI Tatar var. Rusya’da tatarlar, pek açıkgöz şeyler. Gayet iyi tacirler. Esnaf bunlardır. Mühim ticarethaneler evvel¬ ce bunların elindeymiş. Mühim otelleri evvelce bunlar idare eder¬ lermiş. Yahudi gibi bu işin erbabı. Rus’lar saf insanlar. Onları dolaba koyarlarmış. Abdurrahman, hem nasyonalist ve dindar, Müslüman. Tatarların bir kısmı bolşevik olmuş. Ruslarm aleti¬ dir. Bu millet tarihlerinin şanlı zamanlarında ve el’an ahlâk bo¬ zukluğu içindedir. Rus’lara alet olurlar. Türkistan Türklerini id- Iâl için Rus'lar bu Tatarları kullanıyorlar. Tatarların bir kısmı ise dindar ve milliyetçi, Rus’ları sevmiyorlar. Rus inkılâbımı! iptidasında Tatar'lar bir devlet- kurmuşlar, Türk olduklarını, tatarlık dâvasını ileri sürmüşler. Başkırt, ve emsalini hüküm¬ leri altına almağa kalkışmışlar. Bundan da oradaki muhtelif Tü :k uruklariyle Kazan Tatarları arasında epeyce şiddetli niza- lar olmuştur. Abdurrahman’a «Kendim için, kadın için kürk is¬ terim.» dedim. «Hayhay, bulurum.» dedi. Bir gün sonra bir kürk getirdi. Oturuyoruz. Yusuf Kemâl «Ben alayım» deyip kalktı, înnellaha maassabirin... Günlerce’giydi. Abdurrahman yine bir gün bir kürk getirdi. Yakası kamçatka, kalpağı da kamçatka ve zonto, alâ şey. Yusuf Kcmal’inkinden yüz defa güzel ve kıy¬ metli. Bunu görünce Yusuf Kemal dernezmî ki : «Bü daha iyi, sen benimkini al, ben bunu alayım...» Ötekini sırtına giymiş. Biz beyin eskisini, beğenmediğini giyeceğiz. Küfrettim ve kürkü alıp giydim. Canım, bu adam nasıl adam? Abdurrahman refi¬ kam için de hermine astragan iki kürk buldu. Onları da satın al¬ dım. Hükümetten Ali Fuad da yine parasız bir kürk alıp Mustafa Kemâl’e hediye göndermiş. Mustafa Kemal bir müddet bu kür¬ kü giymişti. Asıl benim mühim bir işim var. Petrograd’da büyük bir kütüphane, orada Rus Türkologlarmın Türk’ler üzerine yapılmış mühim neşriyatı var. Onları almak lâzım. Türk tarihi için ben¬ ce yıllardanberi erilmez bir hayâl gibi düşündüğüm şey. Mos¬ kova’da epeyce Tatar kitapları topladım. Yusuf Kemal’e Pet- rograd’a gidip bir müddet kütüphânede kalacağımı söyledim. «Olmaz, çabuk dönmemiz lâzımdır.» dedi. «Canım bu lüzum ne¬ den? Hiç mânası yok?» dedim. «Ben gitmem» dedi. «Pek âlâ, sen dön, ben yalnız giderim. Oraya gitmeden dönmek benim için mümkün değildir.» dedim. Bu sefer «ben de gelirim.» dedi. Petrograd kütüphanesi Paris’in Bibliyotek Nasyonal’inın yarı¬ sından zengin. Mühim bir kütüphane. Gezdik. Koleksiyonları gördük. Rus akademisi umumî kâtibi bu türkoioglardan Olden- berg’le görüştük. Kitaplar istedim. Bana epeyce kitap verdiler. Bunlar benim için kıymetli hâzinelerdir. Asya Müzesini (Etnoğ- 800 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 801 rafik) gezdik. Rusya’daki Türk’lere ait pek kıymetli eşya var. Kış sarayını gezdik. Çarların bu sarayı muazzam bir şey. Çarın yatak odalarını ve hususî kütüphanesini gördük. İhtilâl günü ne olduysa, öylece bıraktılar. Gayet güzel tablolar var. Askerler girmiş, bîr kısım koca tabloları kasaturayı sokup zarp işareti halinde kesivermişler. Dışardan kurşun sıkılmış, camların bir kısmı kırık. Yatak odasında çıplak kadın yağlı boya tablolar da var. Bu sarayın merasim dairesi pek güzel, pek büyük. İki salon, pek süslü. Duvarlarda mükemmel yağlıboya tablolar var. Bir tablo dikkate şayan: Bir tatar ve Türk ordusu. Ateş yakılmış, bir Rus dukası ateşin önüne diz çöktürülmüş tapmıyor. Bu, Rus’ların uzun zaman Türk hükmü altında kalmalarını temsil etmektedir. Kütüphanede daha işim bitmedi. Yusuf Kemal bir düziye dönelim diyor. «Sen git» diyorum. Hayır illâ benimle dönecek. Ancak bir kaç gün daha oyalayabildim. Döndük. Burası güzel şehir. Güzel bir limanı var. Bir körfezin dibinde. Ancak buz tu¬ tuyor. Vapur işleyemiyor. Şimdi de buz içinde. Petrograd-Mos- kova arasındaki şimendifer pek mükemmel. Hattın iki tarafına gayet sık olarak köknar ekmişler. Bunlar büyümüş, iki çit yap¬ mış. Bu pek güzel bir yol. Ne kadar kar yağsa hattın üzerine te¬ raküm etmiyor. Anadolu’da da böyle yapılmalı. Petrograd’da Yunanlıların yeni bir hücumunu işitmiştik. Moskova’ya geldik. Kara haber. Mağlûp olmuşuz. Felâkete bak. Bereket versin, birkaç gün bu kederli devirden sonra bizim ga¬ lip olduğumuz anlaşıldı. Hepimiz sevindik, neş’elendik,. Sonra Ankara’da öğreniyoruz. Bize gelen mağlûbiyet habe¬ ri yanlış değilmiş. Yunanlılar ilk İnönü’ne bizim kuvvetlerden az bir kuvvet ile gelmek hatasını yapmışlardı. Bu sefer yâni İkinci İnönü muharebesine mülıim kuvvetlerle gelmişler. Harp yedi-sekiz gün sürmüş. Bizi mütemadiyen mağlûp etmiş¬ lerdi. Mustafa Kemal Nutkunda (Sahife 361) bunları itiraf edi¬ yor. Sonunda İsmet paşanın taarruza geçip düşmanı mağlûp et¬ tiğini söylüyor. İsmet paşa telgraf çekip, bunun başında ve so¬ nunda : «Metristepe’den gördüğüm vaziyet; Sağ cenah grubu¬ nun taarruzuyla düşman gayrîmuntazam çekiliyor... Düşman binlerce maktulleriyle doldurduğu muharebe meydanını silâhla¬ rımıza terk etmiştir.» diyor. Bütün bir hafta mağlûp olan bû ordunun bir haftadır zafer içinde olan bir orduyu bir taarruzla ve beş-aitı saat içinde mağlûp ve müthiş perişan etmesi şaşıla¬ cak şeydir. Bu işi o harpte bulunan sabitlerden dinledim.. Müte¬ madiyen mağlûp olan ismet, son günü büsbütün mağlûp oldu¬ ğunu zannederek, umumî ric’at emri vermiş, halbuki düşman da bir haftadır devam eden muvaffâkiyetine bizi bir takım mev¬ kilerden püskürtmüş olmasına rağmen tamamıyle söktüreme- yir.ce zaten yorulmuş, bıkmış imiş, korkmuş, ric ate başlamış. Hem ismet ric’at ediyor, hem Yunan’lılar... O esnada bizim ilk hattan bir zabit Yunanlıların ric’atini görüyormuş. Bizim umu¬ mî ricat emrini alınca hemeri hızla adamlar koşturmuş. Kuman¬ dana (îsmet’e) : «Aman ric’at emrini geri alın, geri aldığınız kıtaatı ileri sürün! Zaten düşman çekiliyor.» demiş. Böyle ya¬ pılmış, zafer bizde kalmış. Başka bir memlekette olsaydı bu za¬ bitin rütbesini birkaç defa ilerletirler. Kendisine para, mük⬠fat verirler, heykelini yaparlardı. Adı bile kimse tarafından du¬ yulmadı. İsmet ihtimal bu mes’ele duyulmasın diye, bu zabiti harcamıştır. Bu zabitin hüviyetini tesbit edip hatırasını ihya etmelidir. İşte bir zabit o vaziyeti kurtarmış, İsmet de meşhur telgra¬ fında döğüşte galip çıkan horoz gibi, kanat çırpıp övünmüştür. Eğer bu zabit farkına varıp, vaktiyle haber vermeseydi, bizim ordu çekilecekti. Yunandılar bunu görüp yeniden dönecekler, muzaffer olmuş olacaklardı. Lozan’a giderken bu harbin oldugıı mıntakadan geçiyorduk. îsmet’e bu harp ve zaferi hakkında ma¬ lûmat sordum. Sorunca siması düşünceli bir vaziyet aldı. Bir şey söylemek istemiyor, düşünüyor, ben İsrar ediyorum. Niha¬ yet tafsilâttan vazgeçip, zaferi nasıl kazandığım sordum, şu ce¬ vabı verdi : «Zafer siniri kuvvetli olanındır. Kim daha çok mu- F : 51 802 HAYAT ve HATIRATIM kavemet ederce, zafer onundur.» Durdu, durdu ve ilâve etti : «Bazı olur ki, iki taraf da mağlûp oldum zannedip, vic’at eder, bunlardan hangisi daha evvel vaziyeti görüp vaziyet alırsa, o zaferi kazanmıştır.» Ben hikâyeyi biliyorum. Şimdi kendi ağrın¬ dan da bunları işitiyorum. Tamam... işte bu sayede muzaffer ol¬ muştur, Bu harbin neticesi düşmanın yeniden arazi istilâ ede¬ meyip geri dönmesinden ibarettir. Bu zafer üzerine Mustafa Kemal İsmeti ayyuka çıkararak methediyor. Bir telgraf çeki¬ yor, o da ona öyle bir cevap veriyor. Ciddi bir kumandana, res¬ mî bir ağza yakışmayan tabir ve cümleleri zaten evvelden de ya¬ zardı. Sonra da yazdı_ Lozan’dan Mustafa Kemâl’e böyle elkah ve serlevhalı telgraflar yazardı. Halbuki vazifesi sade Hariciye Vekiline yazmaktı. Mustafa Kemâl’e yazması yolsuzluktur. L⬠kin onun usulü böyledir. Dalkavukluk edip, teveccüh, mevki ka¬ zanacak. Bu sefer yazdığı telgrafın cümlelerinden biri ; «Zulüm, ve istibdad dünyasının en zalimâne hücumlarına karşı, yalnız ve şaşkın kalan milletimiz maddî ve mânevi bütün kabiliyet ve kuvvetlerini damarındaki ateşe toplayan ve harekete getiren Büyük Millet Meclisinin reisi Mustafa Kemal paşa» işte insan böyle böyle kendini bir şey sanır, Nemrud olur, ismet ilk dalka¬ vuklardan ve bugünkü halin en mühim mesullerindendir. İkin¬ ci înö: ünün diğer bir safhası daha var: Cephenin cenup k-snıı- na Refet kumanda ediyormuş. Dumlupınar da galip gelmiş. Mus¬ tafa Kemal de onu alkışlamış. Sonra «Hayır mrğlûp oldun» de¬ mişler, Kumandanlıktan azletmişler. Nutukla da Mustafa Ke¬ mal, mağlûp oldu diyor. Bu sahiden böyle mi, yoksa İsmet re¬ kabetinden kurtulmak için adeti üzre, bir dahavere mi yanla da azledildi bilmem. Şurası muhakkak ki, Yunanlılar Konya’ya doğra ilerlemişler, sonra da ric’at etmişlerdir. Orda bulu::an askerler izah etmeli. Refet kızmış, Ecevit’e gidip oturmuş. Bura¬ sı İnebolu Kastamonu yolu üzerinde çam ormanlı bir yerdir. Mevsim yaz. Buraya gelmiş. Ama ne gelmiş?!. Roma’mn aza¬ metli devirlerinin muzaffer kumandanları gibi... Bizim askerler¬ deki azamet kibir müthiştir. Maiyetinde yaverler, erkânıharki- Dr. RI2A NUR 803 ye, emirber neferler, muhafız kıt’a, ona göre çadır, nakliye va¬ sıtaları, masraf Hepsi devletin kesesinden. Ankara’ya vardı¬ ğımızda Millet Meclisinde ağızdan ağıza bu debdebeden bahsedi¬ liyordu. Bizim kumandanlar, Müdâfaa-i Milliye vekâletini kendi çiftlikleri zan eder ve kullanırlar. Hey’eti Vekilede aramızda bunlardan var. Maiyetlerinde yaverleri, muhafız ve hizmetçi ne¬ ferleri ile beraber gelirler. Altlarında askerî otomobil var ya, vardır. Biz vekiliz, fakat ne yaver, ne saire. Hattâ adî bir uşa¬ ğımız yok. Çünkü siviliz. Onlar hayat tehlikesi altında iseler biz de öyleyiz. Bizim muhafızımız da yok. Çok defa hey’eti vekilede geç kalıyoruz. Ekmek peynirle karnımızı doyuruyoruz. Onu bu¬ lamadığımız, aç yattığımız günler de oldu. Meselâ İsmet Lozan’¬ dan sonra başvekil oldu. Bir villâ yaptırdı. Kalorifere varıncaya kadar koydu. Kalorifere bakan, kömür atan, odun yaran diğer hizmetçiler hep neferdi. Kömürünü, odununu taşıyan kamyon¬ lar da askerî kamyonlardır. Bu adamlar böyledir. Ve bu halâ beyledir. Mustafa Kemâl’in de bütün uşakları halâ neferdir. Meselâ Mustafa Kemâl’in en mükemmellerinden olarak 18 oto¬ mobili var. Bütün şoförleri askerdir Bekir Sami çok cesur bir adamdır. Londra'da muahede ol¬ mayınca, İngilizlerle, Fransızlarla, İtalyanlarla bir takım iti- lâfnâmcler yapıp imzalamış. Bilhassa bir beyânla Rus’lar aley¬ hine bir koalisyon tertibine çalışmış. Paris’te Gürcü, Taşnak, Ermeni ve emsali Rusya’dan kaçanlar ile de bu babdg görüşmüş, yaptığı itilâflar muzır şeyler. Hükümet ve- Meclisin ise bunlar¬ dan îı^ç haberi yok. Kendi kendine bunlara nasıl cesaret etmiş bilmem. Galiba Mustafa Kemâl’in şahsî emriyle yapmıştır. Mustafa Kemal bu hususta (S—336) Bekir Sami’nin aley¬ hinde. Böyle ama, hayrete şayan .şey vc pek garip, hem de son¬ ra yine Bekir Sami'yi bu husustaki temas ve müzakerelerine de¬ vam için ve hususî bir surette yine hükümet ve Meclisken ha- oersiz tekrar Avrupa’ya yollamıştır. Şimdi bundan bahsetmiyor ve kabahati Bekir Sami’ye atıyor. Vur abalıya... Ankara’ya gel¬ diğimde öğreniyorum ki, Meclis Bekir Sami aleyhine galeyan 804 HAYAT ve HATIRATIM Ur. RIZA NUR 805 etmiş, Paris’e götürdüğü hey’et-i murahhasa kamilen aleyhine kıyam etmiş. Bekir Sami Hariciye Vekâletinden istifaya mec¬ bur olmuş, Mustafa Kemal de onu tekrar Avrupa’ya yollamış. Böyle bir adamı bir daha Avrupa’ya göndermek olur mu? Demek o Mustafa Kemal, Bekir Sami’nin kanaatinde ve onu tak¬ dir ediyor. Bu yanlış yolda idi. Bu adam ki, Rusya’da uğradığı muvaffakiyetsizlik ve yaptığı delice muzır işler, Londra Konfe¬ ransındaki hatalarlyle artık iyice anlaşılmıştı. Şimdi yine b;ı adam Avrupa’ya gönderilir miydi? Göndermiş. Ankara’ya av¬ detimde meb’uslar bundan şikâyet ediyorlardı. Haber aldım ki, gizlice göndermiş. Bu da devleti bir çiftlik gibi kullanmak de¬ mekti. Kendisine Antalya Mal Sandığından sekiz bin lira kadar da bir para vermiş. Bu da nasıl olur bilmem? Rey-i hoduyla Mustafa Kemal devlet malını nasıl verir?,.. Yağma Hasan’ıtı böreği... Hem pek fazla. Biz Rusya’da bu kadar ay ve koca bir muahede yaptık, dört bin lira aldık. Ben birgün Meclis koridorunda Mustafa Kemal’e: «Bekir Sami gibi bir adamı nasıl bir daha Avrupa'ya gönderdiniz Yi¬ ne orada potlar kıracaktır. Devlete, millete zarar olacaktır.» dedim ve sebebini sordum. İnkâr etti. «Göndermedim. Gönderil¬ medi. Kendi gitti.» dedi. Ne yalancı adamdır!.. Yüzüne vurmak sırası geldi. «Yok, siz yolladınız. Hattâ Antalya Mal Sandığın¬ dan sekiz bin lira harcırah da verdiniz.» dedim. Derhal başını kaldırdı. «Nerden öğrendin?» dedi. Cevap vermedim. Sade yü¬ züne baktım. Beni bıraktı, savuştu. Mustafa Kemal’in böyle yol¬ suz izamı ve inat ile devam ettiği siyaset neticesini göstermek¬ te gecikmedi. Bekir Sami bu sefer de yine Türkiye işi yerine Paris’te sırf Asetin’îerin istiklâlini mucip olacak ve evvelce Tif¬ lis’te başladığı Rusya aleyhine Türkiye, Lehistan, ilh... ittifakı siyaseti için uğraşmağa başlamış. Bunlar gazetelere geçmiş. Rus’lar tabiî fena alınmışlar. Bu da siyasetimize muzır bir şey. Rus’lar Türkiye’nin dostluğunda şüphe ve Fransız’larla aleyh¬ lerine ittifak yaptığımıza kanaat edip Ankara’yı sıkıştırmağa başladı. Nihayet hükümet Bekir Sami’nin resmî bir vazife sahi¬ bi clmadığmı, her yaptığı şeyin şahsî olduğunu ilân etmeğe mec¬ bur oldu. Bekir Sami’nin diplomatlığı uğursuzlukla doludur. Bu adam yeni Türkiye’nin ilk diplomatı ve bütün hasılatı muvaffakıyet- sîzlikten ibaret biridir, İşte bu ilânla cnun hayatı bitmiştir. Moskova’da hazırlandık. Trene bineceğiz. Ali Fuad yarım milyon atından yüz bin lirasını kendisine bırakmamızı, bunun¬ la Almanya’dan cephane alınacağını söyledi. Yusuf Kemal ile ben: «Bize böyle hiçbir iş’ar yoktur; veremeyiz.» dedik. Biz¬ den habersiz Rus’lara gitmiş, almış. Biz Rus’lara da: «Yarım milyon lira tesellüm ettiğimizi imza edemeyiz.» dedik. Nihayet kendileri bize 400.000 lira teslim ettiler. Bu miktarı Yusuf Ke¬ mâl imza etti. Parayı sandık sandık vagona yerleştirdiler. Otuz, kırk kişilik de müseliâh bir muhafız 1 müfreze verdiler. Bir çok top, mitralyoz, tüfeıık, gülle, fişenk de alındı. Bun¬ lar da muhtelif yerlerden sevkediliyor. Buraya Sinop’taki ııothv ve muahede der- cedilip, muahedenin ruhu ve gayesi, Neh- civan, Acera, Bakü ve mektuplar dercedi- lecek. 1921 yılı Nisam içinde sür’atle Bakü’ye doğru iniyoruz. Seyfİ de bizimle beraber. Yusuf Kemal artık büsbütün azamet satıyor. Halinde büyük değişiklik var. Öyle tavırlar takırdı ki, tahammül mümkün değil. Müthiş bir gurur. Zaar muahedenin yapılmasından... Ama nasıl yapıldı? Onu unutmuş gibi duruyor. Bana pek fenâ muamele ediyor. Bir gün yemek yiyoruz. Seyfi, ben, o, Konuşuyoruz. Bilmem ne İdi hatırlayamıyorum. Bana kızdı ve «Tabağı alır; kafanda parçalarım.» dedi. Fena kızdım ve içimden «Tamamdır, ne olacaksa olsun.» deyip, bir tabak al¬ dım, kendisine uzattım. Başımı da uzatıp tuttum ve: «Al! Hadi bakalım, parçala!» dedim. Almıyor vc duruyor. «Hadi!» diyo¬ rum «Ne duruyorsun?» Nihayet: «Yapamıyacağın şeyi ne söy¬ lüyorsun? Bak ben sözümün eriyim.» deyip kendisine ağzıma 806 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA HUR 807 gelen küfürü ettim ve sonra da «Hadi bir lâf söyle! Seni şimdi tepeleyeyim.» dedim. Eir lâf dahi yok. Bu iş böyle bitti. Ama fe¬ na sinirlendim. Ve artık Yusuf Kemâl’le selam ve sabahı kes. tim. Bir vagonda, bu halde bulunmak güç oluyor. Sinirlendikçe sinirleniyorum. Bir gün bir istasyona geldik. Silâh patladı. Sor¬ duk. Biri şimendifere yanaşmış, parayı muhafaza eden Rus as¬ kerlerinden biri iki kurşunla herifi yere yıkmış. Zavallı ne bil¬ sin! Bilse yanaşmaz. Hem yanaşsa da ne olur? Gitti, gider. Bakü’ye yaklaşmaktayız. Rostov’dan itibaren Baku’ya ka¬ dar istasyonlarda ora halkı Müslümanlar geliyorlar. Vagonları¬ mızın penceresine yanaşıp: «Bizi ne vakit kurtaracaksınız?» di¬ yorlar. Moskova’ya gidişimizde de Tiflis'den Baku’ya, Bakü’- dan Rostov’a kadar bunu işitirdik. Hattâ isyasvonda kendimiz, yerde bastığım toprağı eğilip öpeni gördük idi. Bunlar Çerkez, Asetin, Çeçen, Lezgi, ilh... Müslümanlardı. Şaşılacak şey. Biz¬ de muhacir olarak gelip yerleşmiş Abaza, Çerkez, Asetin, ilh... bilhassa Çerkez ve Abaza baş düşmanımız, Türk’ü öldürmek is¬ tiyorlar. Halbuki Kafkasya’dakiler bastığımız toprağı öpüyor. Ve bizden meded bekliyor. Herhalde bitaraf düşünen biri Kaf- kasya’dakilere hak verir. Çünkü, bizsiz onların istiklâli olamaz ve yine istiklâlleri bizimle devam edebilir. Bisdekiler müthiş ha¬ tâda. İstiklâl istiyorlar. Buna diyecek yok; haklarıdır. Fakat bizi yıkmakla istiklâl almak şöyle dursun, ona Rus dolayısıyla bbediyven veda ederler. Hem ne hakla Türk toprağında istiklâl isteyebilirler? Henüz elli-altmış yıllık bir misafirdirler, kadîm ahaliden değiller. Sokakta kalıp misafir edilmişler. Şimdi ev sa¬ hibine: «Sen defol! Evde biz oturacağız.» diyorlar. Bu sarih bir haksızlıktır. İstiklâli Kafkasya’da asıl vatanlarında istesinler. Türkiye de onlara vardım etsin. Makulü bunun, bııdur. Türkiye de oturunca, türkçe söylemek, Türk gibi düşünmek lâzımdır. Bir millet ve devletin selâmeti bundadır. Hayat ve baka kaygı ve sevkıtabiisi ile Türkiye bunu istiyorsa Çerkez’ler hak ver¬ meli ve kabul etmelidir. Ne çare mes’ele hayat me s’ele sidir, baş¬ ka türlü yapılamaz. Yahut Çerkez’ler Türkiye’den hicret edip gitmelidir. Ben sinirli bir adam oldum. Trende vakit geçiremiyorum. Seyfi iie konuşuyoruz, iskambil oymuyoruz. Birğün oynarken hiç yoktan adamcağıza fena sözler söyledim. Sebep hep Yusuf Kemâl’e kızgınlığını. Haksızdım, ama yaptım. O kadar fena şey söylediğim halde Seyfi hiç bir şey söylemedi. Pek terbiyeli adam¬ mış. Gittim. Düşündüm. Tamamiyle haksız olan benim. Hem de Seyfi’nin terbiyesini bozmaması beni büsbütün utandırdı. Gü¬ cendirdiğime pişman oldum, hemen gidip «Af et. Kabahat be¬ nimdir. Yaptığım şey çok haksızdır.» deyip af diledim. Bakü’ye geldik. Ben artık meşgul bile olmuyorum. Yusuf Kemâl bir şeyler yapıyor. Anladık, Azerbeycan’la muahede yap¬ mak istiyor. Bunun imkânı olmadığı evvelce anlaşılmıştı. Rus’¬ lar Azerbeycan’ı Moskova’daki muahedeye iştirak ettirmek is¬ tiyorlardı. Celbettikleri Behbud Şah Tahtenski’yi celselere sok¬ mak için uğraşmışlar, biz mâni olmuştuk. Yusuf Kemâl abes ile meşgul oluyordu. Yusuf Kemal, Memduh Şevket vasıtasıyla bir çok halı sa- tm aldı. Bunlar denkler teşkil etti. Ben Tiflis, Eakü, Moskova ve Petersburg’dan topladığım kitaplar ve kendime ve zevceme aldığım .kürklerden başka bir şeye malik değilim. AzerilerTe muahede tabii olmadı. Oradan hareketle Tiflis’e geldik Yusuf Kemâl’in suratına bile bakmayıp ayrıldım. Eatum’a inip, Bu¬ tum, sonra Trabzon, Rize, Ordu ve Samsun’u göreceğim. Bu¬ raları henüz görmemiştim. Oradan da Kavak-Çorum-Ankara yo¬ lunu yapıp bu mıntıkayı da görmüş olacağım. Yusuf Kemâl pa¬ ralarla Kars’a, gitti. Ben Tiflis’te kaldım. Şimdi Gürcistan bolşevik bir cumhuriyet. Hakikatte Rus¬ ların elinde. En mühim işler Rus’larda.. Gürcü milleti pek ras¬ yonalist, eski nasyonalist hükümeti istiyorlar, fakat çare yok. Hariciye komiseri Şivanitze adında bir gürcü. Stalin’in akraba¬ sından imiş. Gürcülerin en iyi müverrihi imiş. Bu hususlarda gö¬ rüştük. Gürcülerin aşklarının eski Arartûlar olduğu fikrinde. 808 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 809 iyi bir adam. Tiflis’te yapacak bir şeyim yok. Hemen Batum’a ineceğim. Palavracı Kâzım kaçınca yerine Şark Cephesi, Hüsa- meddin admda bir binbaşı göndermiş. Bu zât geldi. Terbiyeli bir zabit. «Kars’ta bir gürcü mühendis vardır. Hükümet hesabına çalışıyor. Rus’lardan kaçmıştı. Vaktiyle Batum limanı mühen¬ disi imiş. Harb-i umumide Sarıkamış - Erzurum şimendifer hat¬ tını da bu yapmış. Şark Cephesi yazıyor, haremini istiyormuş, kolayını bulup göndermekliğimi emrediyor. Bunu beraber gö¬ türür müsünüz?» dedi. Düşündüm. Bize hizmet eden birinin ha¬ remi. «Peki!» dedim. Bir gün sonra kadın mümessilin kartı ile otele geldi. Bir iki kat tüle bürünmüş, yüzü iyice farkolunamı- yor. «Peki! Yarın gideceğiz. Eşyanızı buraya yollayın. Sız de yarın şu saatte hazır bulunun.» dedik. Öylece oldu, istasyona Hariciye Komiserinin otomobili ile gideceğiz. Başka vasıta yok. Ben, mümessillikten Batum’a giden bir mülâzım, kadın bindik. Gidiyoruz. Bir aralık otomobü durdu, üç-dört silâhlı adam, ta¬ bancaları elde otomobile sıçradılar. Hayret içinde kaldım. «Aca¬ ba eşkıya mı bastı, bizi soyacaklar mı?» dedim. Sordum. «Çeka» dediler. «Ne istiyorlar?» dedim. «Çeka idaresine götürecekler.» dediler. Düşündüm, sokak ortasında rezalet. Gitmemek olmaz. «Peki.» dedim. Kadın bayılıp yıkıldı. Galiba bunda bir şey var dedim. Kadm bana otomobile binmeden evvel iki açık mektup vermişti. «Fena bir şey değil, hısımım akrabaya selâm sabahtır. Ama bunlar Rus’lardan kaçmış olduklarından yazanlara mes¬ uliyet gelebilir. Sizin cebinizde dursun.- dedi. Ben de ceketimin cebine koymuştum. Bizi Hariciye Komiserliğinin yanında olan ÇEKA dairesine soktular. Bavullarımızı da oraya koydular. Kadının bir sandığı var, bizim zabite benim el çantasını verdim. Muahedeye, muhabereye ait bende ne kadar evrak varsa, benim Rusya’ya ait notlarım, param hep bu bavulda: «Her ne paha¬ sına olursa olsun, ben hazır olmadıkça bu bavulu kimseye ver¬ me ! Bunda devlet esrarı vardır. Seni göreyim. Türk zabiti oldu¬ ğunu ispat et! Başka eşyayı ne yaparlarsa yapsınlar. Aldırma!» dedim. Beni yukarı çıkardılar. Ötekiler aşağıda bir odada kaldı. Kadım ayrı bir yere almışlar. Yukarıda beni bir odaya soktu¬ lar. Bir herif oturuyor. Koridorda tabancalı bir takım herifler dolaşıyor. Oturan herif fransızca bilmiyor. Bir kaç kelime türk- çe biliyor. Yerinden hiç kımıldamadı. «Evrağını ver!» dedp Mos¬ kova’dan çıkacağımız vakit, Moskova hükümeti bize Komünist Merkez-i Umumi’sinden kılımıza hatâ gelmemek suretiyle bü¬ tün Rusya’da serbest dolaşacağımıza dair birer vesika alıver¬ miş. «Bunları saklayın, lüzumu olur» demişti. Cüzdanımı çıkar¬ dım. içinden bu kâğıdı alıp, yine cüzdanı cebime koyduktan son¬ ra, kağıdı herife sundum, Açtı, okudu, durdu, durdu. «Bu değil kendi kağıtlarınızı» dedi. Belki vesikayı vermez diye elimi uza¬ tıp mezkûr kâğıdı alıp cebime koydum. «Bende başka kâğıt yok¬ tur. Hepsi Yusuf Kemâl’dedir. Olsa bile vermezdim. Ben bir murahhasım. Diplomatik muafiyetim var. Benden nasıl ikâğıt alabilirsiniz? Hem siz kimsiniz? Size Merkez-i Umumi emredi¬ yor, kâğıdı gördünüz. Dokunmayın diyor, nasü dokunuyorsu¬ nuz?» dedim. «Biraz oturunuz.» dediler. Dedim: «Oturmam, siz beni tevkif ettiniz. Bunun hesabım soracağım.» Dediler: «Tevkif etmedik. Biraz oturunuz.». «Ben gideceğim.» dedim. «Gidemez¬ sin!» dediler. Heyhâd!.. işin vahametini asıl şimdi anladım, dü¬ şündüm. Eğer bu adamlara teslimiyet gösterirsem... Bütün ev¬ rakımı alırlar. Zorları evrakımı alıp, muahede esnasında olan muhaberatı öğrenmek ve şifremizi halletmek olacak. Bunu ver¬ memek de benim vazifemdir.. Ucunda ölüm dahi olsa bile ver¬ memeliyim. Namus mes’elesidir. Ama ölünce alırlar, ne yapa¬ yım?.. Fakat bu adamlara pek zorunu gösterirsem beîki cesaret edip cebrî bir iş yapamazlar. Haricî bir mes’ele çıkmasından çekinirler. Bu da bir ümit. Buradan çıkmak ve bavulu kurtar¬ mak lâzım. Bu da cesaretle olacak. Başka çare yok. Düşünmeli ki, Çeka’dakiler ya ben giderken önüme dururlar ve tabancaya davranırlarsa, o vakit geri dönmek de pek rezilâne olur. Ve ba¬ vulu açarlar, ceplerimi ararlar. Şimdi kadının mektupları aklıma geldi. Ondan bile korkuyorum. Acaba fena bir şey mi var? Yok- sıo HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR Sil sa bu işe bu kadın mı sebep? Nihayet «Baht işi! Hayatın bir geçit yerindeyiz. Ne yapalım?» dedim. Hayat ile ölüm arası gö¬ züme gözüktü. Cebimde rovelverim var. Tabanca ile önüme du¬ rurlarsa çekip «Dokunmayın, kan olacak!» diyeceğim. Sert sert dedim ki : «Gidiyorum!» ve yürüdüm. Oradan, çıktım. Koridordan yürüdüm, bir kapıyı geçeceğim, önüme iki kişi durdu. Baktım tabancaları ellerinde değil. Şiddetle göğüs vurup birbirinden ayırdım ve kapıdan çıktım. Uzun bir merdi¬ ven. Hemen oradan inmeğe başladım. İçim hop hop ediyor, «Ha şimdi tabanca'sesi gelecek» diyorum. Bu ân hayatımın en mü¬ him ve nâzik anlarından biridir. Yarıya kadar, indim, bir şey yok. Biraz ferahladım ve zemin kata indim. Doğru zabitin olduğu odaya girdim. Baktım beni takip eden de yok. Zabit hakikaten erkekmiş, maatteessüf adı hatırımda kalmadı. Bavulu dizlerinin üstüne koymuş, kulpuna yapışmış, üstüne eğilmiş duruyor. Kim¬ seye vermemiş. «Aferin! Ben şimdi geleceğim.» dedim. Doğru yandaki binaya gidip Hariciye Komiseri Şivanitze'yi gördüm ve ağır bir lisan ile bana yapılan işten şikâyet ettim. Kusur dile¬ di: «Yanlışlık olmuştur; sorayım.» dedi. Öteki odaya gitti. Gü¬ ya sordu: «Sizin için değil, yanınızdaki kadın içinmiş. O, müt¬ hiş bir contre revolutioraire’mış» dedi. Dedim ki : «Size rica ediyorum. Benimle geliniz. Zabiti, eşyamızı verdiriniz. Kadının bir şeyi varsa diyeceğim yok. Onu da tahliye etsinler. Benimle Batum’a gidecekti. Ben de kabul ettim. Bunda ne var? Eşyası¬ nı da aldılar. Elbet arasmlardtr, bir şeyi yok ise, sizden bu ka¬ dını da isterim. Çünkü bu şimdi Türkiye Devleti’nin izzetinefsi mes’elesi oldu. Ben Türk-Rus dostluğu için bu kadar çalışmış bir adamım. Moskova’dakileri tanıyorum. Derhal yazacağım.» «Peki» dedi. Beraber Çeka’ya gittik. Bu sefeü Çeka’nın başı bizi karşıladı. Af diledi. Zabiti, bavulu, diğer bavulları aldım. Ote¬ le geldik. Hemen apdesthâneye girip, kadının bana verdiği mek¬ tupları yırttım. Kenefe attım. Suyu çektim. Bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Bastonumla onları da uğraşa uğraşa lağıma yol¬ ladım. Bastonun ucu pislendi. Suyu çektim, su yek. «Nedir bu başıma gelenler» diye kızdım. Geçen sefer Memduh Şevket bir kadın verdi, Saffet ırzına geçti. Bu sefer Tiflis mümessili verdi, Rus'lar başıma bu işi ge¬ tirdiler Ölümü göze alıp cesaretle yürümeseydim, rezil-ü rüsvav olacaktım. Devletin esrarı, bilhassa şifre ellerine geçecekti. Bu da pek fena neticeler verirdi. Şimdi kadım almak, Batum’a getirmek lâzım. Aşırmak ça¬ resini orda düşündüm. Akşam da olmuştu.- Erteli günü Şiva- nitze’yi yakaladım, «Bir sızıltıya meydan vermeyiniz. Bu kadım bıraksınlar.» dedim. Onu da çıkardılar. Şimdi Batum’a izin al¬ malı. Sancakbeyzâde Mehmet Bey Tiflis'te. Bu zâtı çok yıllardan beri tanırım. İstanbul’da idi. Sonra îttihad’çılar gücendirmişler, Batum’a kaçmış. Esasen Batum’un eski ve büyük bir ailesin- dendir. imanlı bir Müslüman; fakat aynı zamanda nasyonalist bir gürcü. Türkiye aleyhine orada gazete de çıkardı diyorlardı. Kendisi bu babta mâzeret beyân, ediyor ve aleyhdarlık etmediği¬ ni söylüyor. Bu gazetelerin koleksiyonlarım kendisinden aldım. Sinop’ta kütüphânededir. Bir tarafı türkçe, bir tarafı gürelice¬ dir. Gürcü Menşevik hükümetiyle iyi olduğundan şimdi Rus’lar onu batum’dan Tiflis’e götürmüşler. Batum’a yollamıyorlar. Bir sürgün gibi. Onu işbaşında olar. Gürcü ve Rus’lara yolladım. Hasılı kadının benimle Batum’a gitmesine müsaade de aldım. Hemen kadını ve eşyasını alıp yine aynı otomobille trene vardık. Emdik. Aynı zabit de beraber. Batum’a doğru yollandık, Rus’lar Bakü’dan Batum’a yâni bir denizden bir denize şi¬ mendifer yapmışlar. Aynı yol boyunca kaim borular da döşemiş¬ ler. Baku'dan petrolü bu boru ile Batımı limanına akıtıyorlar. Batum’a vardık. Konsolos’a telgraf çektim. Konsolos Deli Fah¬ ri. Geldiler, bizi aldılar. Beni Ahmet Bey adında birinin evinde misafir ediyorlar. Dedim: «Böyle bir kadın da var. Ahmet Be¬ yin yeri var mı? Ailesiyle beraber oturtabilir mi?» «Vardır» de¬ diler. Eve vardık. Eşyayı, kadir.ı bıraktık. Ecn gezmeğe çıktım. 812 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 813 Anlattılar: Bizimkiler Batum’a girince arkasından Rus as¬ keri de girmiş. Bir eve, bir mülâzim beş nefer koyup gitmiş. Rus’lar bunlara teslim olun demişler. Bunlar silâhla mukabele etmişler. Birkaç Rus askeri öldürmüşler. Rus’lar bunları bir ta¬ burla muhasara etmişler. Bunlar yine harbe devam etmişler. Rus’lar öleceksiniz teslim olun demişler. Yine aldırmamışlar.' Nihayet mülâzimleri gelip neferleri alıp götürmüş. Batum cidden güzel bir şehir. Rus’lar imar etmişler. Güzel sokakları ve evleri var. Hele etrafı bahçeler içinde. Bu bahçeler¬ de dilber villâlar var. Batum iki dağ arasında olduğundan sert rüzgârları görmüyor. Bu sebeple bizim Karadeniz sahilindeki bütün şehirlerimizden daha sıcak. Kışı yok gibi. Bahçelerinde memaliki harre nebatatı ve çiçekleri bile yetiştirmişler. Portakal, limon, mandalina, dolu. Muz ağaçları her yerde var. Keza hur¬ ma ağaçları. Fakat muz ve hurma meyva vermiyormuş. Çay yetişiyor. Şehirdeki evlerin çoğu, hele villâ ve bahçeler, güller ve çiçekler içinde. Hasılı Batum, Fransa’nın Nis’ine benziyor. Güzel bir liman yapmışlar. Bir de teneke ve tenekelerin konduğu sandık fabrikası var. Limanın rıhtımında boruların musluklarını açıyorlar. Tenekeleri gaz ile doldurup hemen yine orda, vapura yükliiyorlar. Ahali ekseriyetle Acar. Bunlar, gürcüce de türkçe de bili¬ yorlar. Gayet Müslüman adamlar. iri boylu, gürbüz, pehlivan adamlar. Sahiden acar insanlar. Eskiden Batum kamilen bun¬ larla meskündü. Sonradan hıristiyan gürcüler de gelmiş, Rus’¬ lardan da yerleşenlerden var. Bizde Acarlara Gürcü derler. Burada bunlara Gürcü derseniz size kurşun atarlar. Bu kelime¬ yi büyük hakaret sayarlar. İstiklâl veya iltihak istiyorlar. Türk¬ çe mektepler açmışlar, bizden de muallim getirmişler. Mektebi, muallimi gördüm. İyi işliyor; fakat gürcüler türkçeyi kaldırıp, tedrisatı gürcüce yapmak istiyorlarmış. Buna Menşevik hükü¬ met çalışmış, şimdiki Bolşevik Gürcü Cumhuriyeti de çalışıyor¬ muş. Zavallılara türlü engeîer çıkarıyorlarmış Bizim Moskova Muahedesinde kendilerine muhtariyet verdiğimizi, bir hükümet reisleri, millet meclisleri olacağını, valilerin ve emsalinin ken¬ dilerinden yapılacağını söyledim. Sevindiler. Anlattılar; Rus’lar girince hapislıâneleri nasyonalist gür¬ cülerle doldurmuşlar. Mahpuslar, sefalet, açlık, salgın hastalık¬ lar içindeymişler. Bir taraftan da Çeka kırıyormuş. Ahmet Beyin bir ticarethâresi var. Gittik, iyi ticaret ya¬ pıyor. Gürcistan’da da dükkânlar kapanmamış; fakat arada hükümet bir ticarethaneyi basıp ne kadar altın para bulursa müsadere ediyormuş. Ahmet Beyin de bir iki defa, üçer, beşer- yiiz altınını almışlar. Diyor ki: «iyi ticaret ediyoruz. Fakat ka¬ zandığımızı elimizden alıyorlar.» Bu zât bizim Arhavi’li. Baba¬ sı vaktiyle Batum’a gitmiş, ticaret yapmış, büyük zengin olmuş. Anapa’ya kadar sahillerde şubeleri, birçok binaları varmış. Mi¬ safir olduğumuz hâne de babasından kalma imiş. Güzel bir ev¬ di. «Biraz altınım, birkaç da halım var. Bari şunları müsadere¬ den kaçırsam. Bunlar-?. Trabzon’a filancaya götürür müsünüz? Başka türlü yollanamaz. Sizin muafiyetiniz var» dedi. Misafiri¬ yim, hem bir Türk’e bu hizmeti yapmak vazifedir. «Peki» dedim. Ahmet beyin evinde, ben, kadın, Ahmet Bey ilk yemek yi¬ yoruz. Şimdiye kadar kalın tüller içinde idi. Sofraya yüzü açık geldi... Hiç dikkat etmemiştim. Ve birkaç tülden görünmüyor¬ du. Bir de ne bakayım. Bizim eski şairlerin tarifi âfet-i devrân. Ne güzellik! Galiba Rusya'nın en güzel kadını bu imiş. Ben de bakıyorum, Ahmet Bey de hayran. Sordum anlattı. Anası Pole- nes, babası Rusya’daki milletlerden biri imiş. Rus köylüsü tatar suratlıdır. Şehirler de kısmen öyle; fakat bir sınıf, hele yüksek tabaka var ki, kadınları fevkalâde güzel. Dünyanın en güzel ka¬ dınları. Harpten evvel Viyanada idi. Uzun boylu, dolgun etli, sa¬ rışın, ak tenli, sanki süt. Harpten sonra açlıktan, zaruretten bunların kaybolduğunu Viyara’da gördüm Ben en güzel kadı¬ nın Viyana’lı olduğunu zannederdim. Meğerse Rus imiş. Bu da böyle. Muhtelif milletlerden seleksîyone olanlardır. Hele ana ve babasından biri Leh’li ise emsalsiz güzel olurlar. Sülün gibi boyu, sarışın, beyaz süt gibi bir deri. Tuhafı şu ki, mavi gözlü 814 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 815 ve san saçlı olanlarda kaş ve kirpik az oluyor. Bu karşımdaki kadında ise kaşlar yay, kirpikler ok gibi, Moskova’da da güzel kadınlar görmüştüm. Sonra öğreniyorum ki, Tiflis’te bu kadının üstüne güzel yokmuş. Kadın fransızca, İngilizce de biliyor. Ede¬ biyata âşinâ. Adetâ âşık. Petrograd’ta bir opera verdiler. Büyük bir palet oynadılar. Paris’te operada arada Rus balesi olur. Herkes koşar, fiyatlar fırlar. Görmüştüm; fakat buradaki hepsine üstündü. Bu tiyatroda bir pek güzel kadın, koridorda bir zabitle geziyordu. Hayran oldum. Dediler ki bu adam Çeka’dır. Bunu severdi. Kocasını itham edip öldürdü. Ka¬ rıyı aldı... Konsolos Deli Fahri ile kadının kaçırılmasını konuştum. Acarlar vasıtasıyle karadan yollamayı münasip gördü Tetkik ettirdi. O esnada Rus’lar hudutta sıkı tarassut yapıyorlarmış olmaz dedi. En iyi vasıtanın benimle ve vapurla olduğuna karar verdiler. Italyan vapuruna biniyorum. Ahmet Beyin parasını üstüme aldım. Eşyasını eşyama kattım. Kadın da yanımda, rıh¬ tıma geldik. Konsoloshanede becerikli ve tatarlardan biri var. Oradaki gümrükçü ve nöbetçilerle işi düzeltti. Eşyayı, beni ve kadını da geçirip vapura koydu. Tuhaf, pek kolay oldu ama, ya şimdi vapuru basarlarsa... Helecanlı bir saatten sonra, va¬ pur kalktı. Selâmet. Kadın sevincinden çıldırıyor. Öteye beriye koşuyor. Adetâ kuş g : bi uçuyor. Dedi ki, «Siz olmasaydınız be¬ nim hayatım tehlikede idi. Bolşevikieri hiç sevmem. Kaatil in¬ sanlar. Ben kocamı çok severim. Bir kavuşsam.» Trabzon’a gel¬ dik. Şehre çıktık. Kadını bir rum dul kadının evine pansiyoner koydum. Parası da yok. Derhal Kâzım Karabekir.e telgraf çe¬ kip «maiyetinde çalıştırdığın gürcü mühendisin harem’, Tiflis mümessili tarafından refakatimle gönderildi. Buradadır. Kendini almak üzere zevcini gönderiniz.» dedim. Cevap; «Mühendis mah¬ pustur.» Meğerse sonra bolsevik olduğu şüphe edilerek tevkif edilmiş. Şimdi ölür müsün, öldürür müsün? Eu adam Rus'lardan kaçmış, siz delâlet edip karışıra istetmişsiniz. Sonra da herifi hapsetmişsiniz, diye yazdım. Ve başımıza geleni bir nebze an¬ latıp, bununla bolşevik olmadıklarının aşikâr olduğunu söyledim. Tahliye ve izam edilmesini rica ettim. «Peki» cevabını aldım. Eenim duracak vaktim yok. Kitapları, kürkleri evrakımı Sinop’a yolladım. Ufak bir bavul ileyim. Kadına el harçlığı da bırakıp vapura bindim. İşte insan bir taahhüde girerse, namuslu yürü¬ yünce böyle belâlara, zararlara da uğrar. Kadın benim kendisini kahramanca müdâfaa ettiğimi, müşkülât karşısında bırakıver¬ mediğimi, bir bir zevcine söyledi. Tabii Türk’ler hakkında iyi bir fikir hasıl etti. Bu da kâr. Bu kadın gittikçe bana te’sir etti. Tiflis Güzeli diye bir şiir yazmama sebep oldu. Bu şiir sonra refikamın eline geçmiş. Çün¬ kü; ben Ankara’ya gittim O, Sinop’a gelmiş. Eşyamı, evrakımı karıştırmış, bu şiiri bulmuş Günlerce ağlamış, kıyametler ko¬ parmıştır. Halbuki ben kadınla, bir münasebete vakit bile bula¬ madım idi. Ahmet beyin para ve halılarım da bir sened mukabili birine teslim ettim. Trabzon’da bir iki gün kalabildim. Şehri gezdim. Eşrafı gör¬ düm. Kâhya da debdebesinde Müdâfa-i Hukuk Cemiyeti bana bir ziyafet de verdi. Reisi Ahmet Beydir. Ramazan imiş. Baktım ziyafette bir de arap var. Bir takım zırvalar, masallar anlatı¬ yor. Kıra olduğunu sordum, «Delildir» dediler. Heriften sıkıldım ve iğrendim. Orada duramadım. Hazırlara: «Şu fellâhlar bize bu Harb-ı Umumîde neler yaptılar da halâ bunların mavallarım dinliyorsunuz, halâ bunları besliyor, bunların cebine para koyu¬ yorsunuz?!. Bunu yapmak için insan ahmak olmalı. Bir daha bu dürtüleri şehrinize sokmayın!» dedim ve çıktım gittim. Giresun’a çıkıp gezdim. Osman Ağa'nm burada da dirayeti gözüküyor. Bir arahk belediye reisi olmuş. Birçok yerleri yıkmış, muntazam sokaklar açmış, geniş bir rıhtım yapmış, motor ta- mirhâneleri yaptırmış. Giresun bir küçük, minyatür Avrupa şehri olmuş. Giresun’da Rum’ların harpten evvel yaptırdıkları .muazzam bir âbide varmış. îşitirdim. Göremedim, Sordum. 816 817 HAYAT ve HATIRATIM «Osman Ağa dinamitle yıktı» dediler. Bu Topal bizden daha iz’- anlı nasyonalist. Aferin... Giresun'da Ağa’nın kardeşi bana zi¬ yafet verdi. Oğlu vapura dağ çileği getirdi. Daha on metreden misk gibi kokuyor. Ufak yabanî çilek; fakat misk, Giresun’a mahsus. Ağa’nın menkıbelerinden olarak zikredeyim: Birgün An¬ kara’da Ağa’ya rast geldim «Ağa, o sizin Giresun’daki âbide ne oldu?» dedim. «Dehşetli bir deniz oldu. Daha Giresun’da böyle şey olmamış... Heykelin, hepsini alıp götürdü.» dedi. «Ya Ger¬ ze’deki Harbioğlu’na ne oldu?», «Ha. firar etmiş!» dedi. Bu adam öldürdüklerine «öldürdüm» demez, «firar etti» derdi. Öyle ta¬ biî söylüyor ki, sanki kesilen bir serçedir. Ben de güldüm. O da güldü. Giresun’da azılı bir Pontus’cu doktor varmış. Osman Ağa bunu hastayım diye evine çağırmış. Kurnaz rum emniyetini te’- min için bir Türk doktorunu da alıp beraber gelmiş. Ağa terti¬ bini yapmış imiş. O evde Rumu öldürmüşler. O esnada Türk doktor keza ile gitmiş. Giresun’dan Samsun’a geldim. Bir otele indim. İnebolu meb’usu olup Samsun reji müdürlüğüne gelmiş olan Rüştü Bey ile görüştük. Bir iki defa yemeğe dâvet etti. Bu zât pek iyi bir adamdı; fakat pek sinirli, biraz vereme müstait galiba. Zaval¬ lı!.. İnebolu’lu, halis Türk’tür. Meclis’te ikinci grupta idi. Mus¬ tafa Kemal’in rezaletlerine tahammül edemeyip meb’usluğu terkederek bu memuriyeti almıştı. Otelde Ziya Gökalp ile sabık Adana meb’usu ve İttihad’çı- ların sergerdelerinden Ali Münif var. Malta’dan kurtulmuşlar, aileleriyle memleketlerine gidiyorlar. Ziya Gökalp’i şahsan da şeklen de ilk görüyorum. Alçak boyluca, şişmanca, değirmi çelı- reli, esmer, alnının ortasında kurşun yarası olan, gözleri sönük ve derin, dalgın, hareketleri yavaş biri. Kendisine ; «Diyarbe- kir’e gidip ne yapacaksın? Vatana hizmet lâzım. Seni Ankaraya götüreyim» dedim. Tereddüt etti. Sonra ikna ve razı ettim. Ziya îttihad’cıların içinde yegâne bir düşünür kafa ve âlim bir adam- Dr. RIZA NUR dı. Memleket ondan istifade etmeli. Vakıa on yıl muhasım saf¬ larda bulunduk. Ama vatan işi başka. Kıymetli adamları iş ba¬ şına koymalı. Yalnız pek az konuşuyor. Siz sormazsanız, hep somurtuyor. Lâf ağzından damla damla çıkıyor. Yaylılarla, beraber Ankara’ya gidiyoruz. Ziya, haremi ve kızıyle bir yay¬ lıda, önümde. Uzanmışlar. Üstlerine bir yorgan örtmüşler. Ara¬ da haremi yorganı Ziya’nm üstüne iyice Örtüyor. Ziya açıyor. Kadm yine örtüyor. Bu böyle devam ediyor. Ziya kızıyor, yor¬ ganı tepiyor. Yüzü hiddet şeklini alıyor ve söyleniyor. Pando- mima. Kadın eciş, bücüş, çirkin... Ben de bu hallere gülüyorum. Bir yere geldik, bir deve kervanı. Sorduk. Samsun’dan Anka¬ ra’ya Hilâl-i Ahmer’in gönderdiği malzemeyi götürüyor. İstan¬ bul’un Samsun’a gönderdiği malzeme imiş. Hilâl-i Abmer bazan bunların arasında mitralyöz dahi göndermiştir. Doğrusu çok hizmeti oldu. Dediler ki : «Gitmeyin. İlerde eşkıya var.» üç-beş mavzerle ilerlediler. Bir saat sonra döndüler. «Kaçtılar. Haduı artık gidebiliriz.» dediler. Beraber gittik. Talihimiz varmış. Bunlara tesadüf etmesek, eşkıyanın avucuna düşecektik... An¬ kara’ya vardık Maarif Vekiline Ziya Gökalp’i te’lif ve tercüme¬ ye almalarını söyledim. Oraya yerleşti. Sonra dinsiz diye zaval¬ lıyı atmışlar, o da Diyarbekir’e gitmiş, oradan uzun bir zaman sonra meb’us olarak gelmişti. Bizim eve geldim. Baktım odalar kilitli. Ev sahibini çağırt¬ tım. «Aç şunları!» dedim. «Anahtar Suat Bey’de» dedi. «O kim? Nerede?» dedim. «Hariciye Müsteşarı, kendisi bağdadır.» dedi. Sordum : «Ben gidince Kara Suat ve Acem Suat adıyla meşhur olan bu zatı, Muhtar Bey getirtmiş, Hâriciyeye müste¬ şar yapmış. Evi Muhtar Bey muvakkaten benden istemişti ya, eve Suat’ı oturtmuş. Ben henüz bu adamı tanımıyorum. Meb'- uslardan birini yolladım, anahtarı istettim. «Ben anahtarı vere¬ mem. Şimdi sayfiyedeyim, kışın oturacağım. Ev bana lâzım» demiş. Haber yolladım : «Ev bana da lâzım. Anahtarı yollasın. Ev benimdir, eşya benimdir. Ona bir iyilik edilmiş, muvakkaten buyurun denmiş, kira da vermeyerek şimdiye kadar bedava F : 52 818 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 819 oturmuş. Bu yetmiyor .mu?» Yine: «Veremem» demiş. BakLm olmuyor. Eve gidip asma kilitlerini kırdım. İçeri girdim. Bir büyük halı eksik, Yahudi, Suad’ın halıyı bağa götürdüğünü söy¬ ledi. Allah Allah, bu adamla uğraşmalı. Ne biçim adammış. Sa¬ hiden iyilikten maraz hasıl oluyor. Yanında birisi de varmış: Suat onu Hariciye’ye kâtip yapmış. İkisi çifte kumru gibilermiş. Bizim evde, bağda beraber oturuyorlarmış. Artık yolladığını adamları onlara gönderiyor, o da büsbütün edepsizleniyor. Hem parasız oturuyorlar, hem eşyamı kullanıyorlar, hem ev sahibi ben sokakta kalmışım. Onlar bağda keyifte. Eizim evi de kış için alıkoyuyorlar. Gönderdiğim adamlardan da sıkılmıyorlar. Cevapları «Ev ve eşya bize lâzım» Ha, demek bunlar zorba ve eşkıya. Anladım. Suat bir namussuz adam demek. Böylelerine mah¬ sus muamele vardır. Bir avukata gittim. Hariciye Müsteşarı Su¬ at Bey hânemden bir halı çalmıştır. Derhal polise ve adliyeye müracaat ediniz. Lâzım gelen vekâletnameyi şimdi size vere¬ yim.» dedim. Adamcağız şaşırdı. «Beyefendi böyle iş olur mu?» dedi. «Olmaz olur mu? Malımı istiyorum. Vermiyor. Bana ha¬ ber vermeden hânemden almıştır.» dedim. «Ben bunu yapamam» dedi. «Yapamazsanız, avukat yalnız siz değilsiniz ya. Şimdi ben polisi haberdar eder ve adliyeye bir istida verir, bir de işi takip için avukat tutarım.» dedim. Kalktım. Rica etti. «Beş dakika oturunuz. Ben kendisini göreyim. Halıyı verir» dedi. «Peki» de¬ dim. Gitti, geldi. Bir saat sonra da halı geldi. Gel zaman geç za¬ man Hariciye Vekâletine vekil oldum, Suat yanıma gelip ayak¬ larıma kapanırcasma dalkavuk’uk ediyor.' Başımı kaldırıp yü¬ züne bile bakmadım. Iş içm de bir defa çağırmadım. Doğrudan doğruya müdürleri çağırıp onlarla görüşüyorum. Aramızda şu hıısusı mes’ele olmadan evvel ben bu adamın böyle âdi, rezil ol¬ duğunu bilseydim şimdi derhal azlederdim. Mes’ele şahsıma alt. Yapmadım. Sonra tekrar yine vekil oldum. Lâtife hanım : «Siz Suat E oy i uevmiyormuşsunuz. Azledecekmişsiniz. Etmeyiniz. O benim süt ninemin oğludur.» dedi. Kendisine : «Merak etmeyi¬ niz. Azletmem. İsteseydim geçen seferki vekâletimde yapardım.» dedim. Bu vak'a bu adamın mahiyetini gösterir. Aynı zamanda pek cahildi. Galatasaray Lisesinin en gabi talebesi olarak meş¬ hurdur. Sonra Lâtife cnu Romanya sefiri yaptı. Bu adam sefir¬ dir!.. Bir iki aydır da Paris sefiri. Rusya’dan dönünce Yusuf Kemâl'i Adliye Vekili yapmışlar. Beni açığa çıkarmışlar. Adliye, Yusuf Kemal’in mesleğidir; fa¬ kat Adliye Vekilliğini hiç sevmez ve istemez. Önceleri îktisad Vekâletini seviyor, «Türkiye’nin iktisad mütehassısı olacağım.» diyordu, iktisad Vekilliği etti. Bir mahsiiî meydana, getiremedi. Galiba ondan da hevesi geçti. Şimdi sevdiği haricî işler. Adli- yeyi bırakıp Hariciye Vekili oluyor. Nasıl olmuş, bilmiyorum. Ankara’ya geldiğim vakit Hariciye Vekili idi. Azerbeycan bir sefir göndermiş. Düşündüm, Rus’lar bu işi nasıl yapmışlar?!. Çünkü Azerbeycan’ı Rusya eczasından sayı¬ yorlar. Bu sebepledir ki, bizimle münferit muahede yapmasına da mâni oldular, gimdi sefir göndermişler. Bu perhiz ne, bu turşu ne!.. Sefirin adı İbrahim Abilof. Kimdir, anlamadım. Bir gün de gördüm. O... Doktor Nerimanof’un evinde göbek atan, hepimiz aleyhinde casusluk eden, Azerîlerden Rus adamı, ah¬ lâksız biri olduğunu haber aldığım adam. Demek Rus’lar onu Azerbeyean’lı birinin bizimkilerin emniyet ve itimadını eelbet- mesi ziyade ihtimali olduğunu düşünerek İbrahim’i o sıfatla göndermişler. Yanma bir kaç güzel Rus karısı da almış, Çan¬ kaya yolunda Mustafa Kemâl’e yakınca bir'hâne kiralayıp yer¬ leşmiş. Mustafa Kemal, gece gündüz tbrahhn’in evinde İbrahim de çek içiyer. Beraber kör kütük sarhoş oluyorlar. Tabiî Mus¬ tafa Kemal karılara da tecavüz ediyor. İbrahim'in istediği sey. Kımbilir Mustafa Kemal’den nc evrak çalıyorlar, ne sırlar alı¬ yorlar, daha neler oluyor?.. Eunları Allah bilir. Merak ettim. Pevzi Paşa’ye Mustafa Kemâl’in kendisine İbrahim’in casus ol¬ duğunu söyledim. Mustafa Kemâl’e biri aleyhine bir şey söyle¬ mek de doğru değildir. Derhal o adama anlatır. Sebebi: Herkes birbirine düşman olsun. Biliyorum, fakat devlet ve millet işi. 820 H .YY AT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 821 Kendimi men edemedim. Söyledim. Bektim, hiç te’siri olmadı. Yine eski hamam, eski tas. Mustafa Kemâl Abilof’un evinden çıkmıyor. Bu hal yıllarla sürdü. Abilof Mustafa Kemâl'in eıı mahrem dostu oldu. Nihayet İzmir’de apandisitten öldü de kur¬ tulduk. Moskova Muahedesi esası dairesinde Ukranva ve Kafkasya Cumhuriyetleriyle muahedeler yapacağımızı Moskova’da Rus’¬ larla kararlaştırmıştık. Biz Moskova'da iken Ukranya General Frunze’yi göndermiş, onlarla muahede yapılmışmış. Simdi Mus¬ tafa Kemal ve Yusuf Kemal Kars’ta Azerî, Gürcü ve Ermeniler¬ le birlikte muahede yapmağa karar vermişler. Celsede Ruslar da bulunacak. Bu bizim prensibe mugayir. Biz herbiriyle ve Rus’suz muahede yapmak istiyorduk. Rusya da hep bu dâvayı gördük idi Yusuf Kemâl Tiflis’e bir hey’eti Murahhasa gönde¬ riyor. Bir resmî tezkere ile bana murahhas olarak bu muahede¬ nin müzakeresine iştiraki teklif etti Kendisine şu tezkere ile cevap verdim ki, pek ağır yazılmıştır :» (Tezkereyi buraya) Hasılı red’ettim. Yusuf Kemâl’de kuyruk acım var ama. ka¬ bul etmediğim prensibime mugayir olmasmdandı. Bu muahede yapıldı. Yusuf Kemal Acar’lara verdirdiğimiz muhtariyet işine bak¬ mıyor. Rus’lar orada muahedeye hiç bakmaksızın türlü zulümler ediyorlar, bir Rus vilâyeti imiş gibi teşkilât yanıyorlar. Halkı hiçbir işe karıştırmıyorlar. Meclls’te şikâyet ettim, söylendim. Meb’usları Yusuf Kemal’i vazifesini ifaya davete teşvik ettim. Ne olurdu bari bir defa bile bir nota ile Rus’lara bunları hatır- latsaydı ya... Elbet bir te’siri olurdu. Millet Meclisini eskisi gibi bulmadım. Pek ziyade taham- mür, kaynaşma var. Hemen herkes Mustafa Kemâlden soğu¬ muş. Onun bir çok foyaları meydana çıkmış, meb’uslar yüzde seksen Mustafa Kemâl’in aleyhinde. Muhalif bir grup meydana gelmeğe başlamış. Nutukta (S. 389 ilh...) bunu başka şekilde gösteriyor. Ankara’ya geldiğimin ikinci günü Darül Muallimat Müdire¬ si Şahende Hanım geldi. Bir vak’a anlattı. Meğerse biz Rusya’da iken pek çirkin bir vak’a olmuş. Diyor ki : «Bir gece yarısı bir otomobille Mustafa Kemâl, yaveri Salih, mektebin kapışma ge 1 - diler. Talebeden bir kızı alıp götürdüler. Ertesi günü Maarif Vekili Hamdullah Suphi Beye gidip şikâyet ettim. Bu çocukla¬ rın babası o demektir. Ama «Ne yapalım, olur ya. Kızı sevmiş, almış.» dedi. Hayret içinde kaldım. Sizi hatırladım. «O olsaydı kıyameti keparırdı, dedim.» Meb’uslara sordum. Bu iş Meclis’te gürültüyü mucip olmuş, istizah yapmak istemişler. Mustafa Kemâl korkup kızı birkaç gün istimâlden sonra yaverlerinden bir zabite nikâhla vermiş, o da almış. Sonra zabiti terfih ettirmiş. Bu vak’a çok çirkin ve namussuzca bir iştir. Devlet ve milletin başına geçmiş ve onun hayat ve namusunu kurtarmak için çalıştığını iddia eden şu adam, mektepten milletin mâsum kızlarını cebren alıp fiili şen’î yapıyor. Kız kaçırıyor, eşkıyalık ediyor. Bu iş, grubu epeyce vahdete getirmiş. Bir de bu arada Karabekir’in Teşkilât-ı Esasiye Kanununu rical-i askeriye ve mülkiyeden sormadığı itirafına şöyle cevap veriyor. (S-372): «Mâlûm-u devletleridir ki, bir hükümet şek¬ linde yaşıyoruz. Onun bütün mefhumlarına tebaîyyet mecburi¬ yetindeyiz. Kanunun hey’eti umumiyede tebellür edecek şekli üzerine uzaktan telâkki edilecek efkâr ile icrayi te’sire imkân olmadığı elbette teslim buyrulur.» Mübarek muz gibidir. Her işi kumandanlara soran, bunu âdet eaen sensin. Şimdi sorma¬ mışsın. Elbette itiraz eder. Hükümet teşekkülünden beri nice müddet geçti; o vakit hükümet şeklindr yaşamıyor muydun 9 !.. Karabekır’in de böyle bir müdahalesi pek çirkindir. 822 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 823 Millet Meclisi hiç tatil yapmazdı, Temmuz iptidalarıydı. Bîr gün Mustafa Kemâl Meclise geldi. Hususî bir içtima yaptı. Yu- nan’lılann yeniden taarruza başladıklarını söyledi. Al belâyı. Bütün meb’uslur tabiî fevkalâde telâş ettik. Mustafa Kemal de¬ di ki : «Yunandılar ordularını Bursa'ya yığmış; oradan İnönü. Eskişehir üzerine yürüyor. Afyonkarahisarı taraflarında hiçbir hareket yok. Demek yine muharebe şimaldedir. (İnönü) Aske¬ rimiz fevkalâde intizamlıdır. Çok yerde beton siperler, hendek¬ ler bile yapılmış; top, tüfenk, mesafeleri bile tesbit edilip nisan¬ lar konmuştur. Helecan ve meraktayız. İki gün sonra geldi. «Keşifler yap¬ tırdık. Tayyare keşfi de yaptık. Anlaşıldı. Blöf yapıyor. Ufak bir takım kıt’alar başka bir şey yok. Demek merak edecek tir şey değil.». Söyledikleri aynen bunlardır. Bu «Özleri kaydediyo¬ rum. Çünkü, bu muharebenin âtisini izaha yarar mühim sözler¬ dir. Düşündüm: Bu adam böyle söyledi. Ama, sözünde hiçbir mantık yoktur. Ne biçim asker. Yunandılar neden blöf yapsın¬ lar? İş eğlenmeğe kalmış da nisan balığı oyunu mu oynuyor¬ lar?!.. Bir kaç fırka sevkedip niye çekilsinler? Bunda ne fayda¬ ları var? Bunlar birer istifham işareti. Bizim palavracı atiye ı mutlaka.,. Nutukta (S-337 den itibaren) Sakarya harbinden bahsedi¬ yor. Bu harp ve vak’alarm içindeyim. Bu salıifeleri okudum. Gördüm ki, bir çok mühim vukuatı zikretmeden geçmiş. Yazdık¬ larım da tamami)-le başka kalıba koyarak yazmıştır. Bu nahi¬ feler, tarihi sahtekârlığa mükemmel vesika ve nümuneleıdü. Bütün yalan dolan... Bu mağlûbiyeti güya bilerek yaptığı, sev- külceyşi bîr ric’atmiş gibi gösteriyor. Mızrak çuvala sığmaz. Hem o lıalde İnönü’nde evvelce niye galip gelmiş?!.. Kasılı Eskişehir, Afyon cephesinde müthiş mağlûp olduk.. Bu öyle bir hezimetti ki, öyle bir kaçış kaçtılar ki, şimendifer köprülerini, rayları bile atmağa vakit bulamadılar. Yahut akü etmediler. Oralardaki sığır, koyun ve keçi sürülerini sürüp ge¬ tirmediler. Yunandılar bu hattan güzel istifade ettiler. Sakarya harbinde bu sürülerle beslendiler. Bu sürürler olmasa Sakarya’¬ da yirmi gün duramazlardı. Ben hakikati gördüğümü, yaptığımı ve bildiğimi yazıyorum: Biz Mustafa Kemâl’in sözlerine kanıp taarruz yok, mes’ele kapanıyor sanırken, birden Afyonkaralıısar tarafından bir pat¬ layıştır, patladı. Yunanlılar oradan bütün şiddetiyle taarruz et¬ tiler. Artık harp emrivaki. Şimale kadar bütan cepheye sirayet etti. En şiddetli taarruz sol cenahımız üzerine. Yâni Kütahya hi¬ zalarından Afyonkarahisar ve Seyyld Gazi istikameti:'e doğ¬ ru. Şimdi bütün meb’uslar aydık... Şimdiye kadar Yunan’lılar iptidada çeteleri püskürtmüşler, bir ciddî ve nizamlı bir harp görmemişlerdi. İlk İnönü’ne az.bîr kuvvetle gelmiştiler. O vakit ki vaziyeti anlayamadıkları anla¬ şılıyor. İkinci İnönü’nde yine kuvvetler müsavi idi, belki bizim daha çok askerimiz vardı. Bir kaç saat daha sabredebilselerdi, galip idiler. Çünkü iki taraf da ric’at ediyordu. Bu harplerde Yunandılar askerî hiçbir dirayet gösteremediler. Değerli bir düşman olmadıklarını, kıymetli bir askerlik hassasından mah¬ rum olduklarını ispat etmişlerdi. Şimdi büyük kuvvetler yap¬ mışlar, kıralları da başlarına geçmiş, mühim bir hareket yapı¬ yorlar. Bizim kuvvetlerimiz de İkinci İnönü’nden beri adam ade- dince, silâh ve cephânece çok terakki ettirilmişti. Sivas’a Ço¬ lak Selâhaddin’in yerine kumandan yapılan Nureddin Paşa bir düzıye orada fırka yapıp göndermişti. Ermeni Harbinden sonra Şark Cephesi kıt’alarından ve silâhlarından da bir çoğu Garp Cephesine nakledilmişti. Halâ geliyordu. Topal Osman da Gi¬ resun eşkıyasından bir fırka kadar ..asker yapıp, binbaşı Alpars¬ lan’ın refakatiyle tanzim etmiş, orduya iltihak etmişti. Rusya’¬ dan da birçok silâh ve mühimmat getirmiştik. Ermeni 1 erden zaptolunan şeyler de şark’tan buraya gönderilmişti. Biz de düş¬ man kuvvetine müsavi bir miktarda idik. Hattâ onlara şu te¬ fevvukumuz vardı: Üssüllıarekemizdeyiz. Hendekler kaznmış, metrisler yapılmış, buralara askerin içeceği su fıçıları bile yer- 824 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUH 825 leştirilmiş, top, mitralyoz menzilleri ölçülmüş ve nişanlar kon¬ muştu. Mustafa Kemâl’in Meclisteki beyanatı, harbin sonraki cere¬ yanı, kendisinin ve bizim kumandanın (İsmet) Yunan ordusu hakkında hiç bir malûmata malik olmadığını, tam bir gaflet içinde olduklarını, Yunan ordusunda başlayan hareketi aslâ an- lıyamadıklarını göstermektedir. Meğerse Mustafa Kemâl blöf yapıyorlar dediği vakit, Yu¬ nanlılar hakikaten blöf yapmışlar; fakat onun dediği gibi de¬ ğil. Bu bir setr hareketi imiş. Şimal kısmımıza Bursa’dan getirip az bir kuvvet koyup durmuş. Bu kuvvetin arkasından bütün şi¬ maldeki kuvvetlerini gizlice cenube kaydırmışlar. Zaten îzmir- Afyon arasında şimendifer olduğundan kuvve-i külliyelerini bu hat ile Afyon civarına getirmişmişler. Yâni İnönü’ne hücum edecek bir hareket gösterip, bizim kumandanı aldatmışlar. Ben kumandan dedikçe İsmet ve Mustafa Kemâl’i beraber anlamalı¬ dır. Çünkü, İsmet resmî kumandan ama, Mustafa Kemâl’in rey ve emri hilâfına, ondan emir almadıkça hiçbir şey yapmaz. Res¬ mî Kumandan îsmet’ti. Ama gayrîresmî ve hakiki kumandan Mustafa Kemâl’di. Afyon’daki taarruzun şiddetine rağmen bizim kumandan harp yine İnönü’de olacak, bu bir nümayiştir diye bütün kuvvet¬ leri İnönü'ne toplamış. İhtiyatları da Eskişehir’e ve şimaline al¬ mış. Bari ihtiyatlı davranarak ortalık bir yere alsa ya... Bu uzun cephenin cenubunu adetâ boş bırakmış... Hasılı düşman bizi aldatmağa tamamiyle muvaffak olmuştu. Ondan sonra sol cenahımıza pek faik kuvvetlerle çullanmıştır. Sol cenahımızda Deli Halit, onun sağında miralay Nâzım var. Yunan ordusu bunları kırıp doğruyor. Bunlar da delice, kahramanca mukave¬ met ve müthiş harpler yapıyorlar; fakat ne yapacaklar ? Pek faik düşmana birgün, iki gün, beş gün dayanabilirler. Nihayet ric’at mecburidir. Bunlar İsmet’ten imdat istiyor, yırtmıyorlar, İsmet «Hayır, harp orada değildir. Düşman orada (yâni sol ce¬ nahımızda) nümayiş yapıyor. İhtiyatlarımızı oraya çekmek is¬ tiyor. Bir nefer dahi gönderemem» diyor ve göndermiyor öte¬ kiler yine yırtmıyor. Olmuyor. Ismet’de tuhaf bir hal vardır. Benim gibi onunla çok temas edenler bilir : Bu adamın zihnine bir şey yerleşti mi bir daha onu çıkarmak imkânsızdır. Ama ne kalar saçma olursa olsun. Balçığa saplanır gibi, ona saplanır, kalır. Lozan’da da bu halini daima görür ve gülerdim. Bazan hiç mânâsız bir şeye fevkalâde ehemmiyet verir, bazan da mühim bir şeyi hiç ka’Ie almaz. Ona bir şeye ehemmiyet verdirmek için evhamını gıcıklamasını bilmelidir. Çok müvesvis ve vehimli bir insandır. Bu harpte de zihni sağ cenahımızdan gelecekler, asıl harp İnönü’nde olacak fikrine saplanmış. Bir türlü bundan çıka¬ mamıştır. Hattâ üç gün süren sol cenahın şiddetli harpleri de bu adamı saplandığı bu hatâ batağından çıkaramamıştır. Tabii Mustafa Kemâl de bu fikirde olmasa onu döndürürdü. Dediler ki, Fevzi paşa bu iki adama daha harbin iptidasın-, da taarruzun Afyon üzerinden olacağım söylemişti; fakat dinle¬ memişler. İnanmak lâzımdır. Fevzi paşa Tun bir iki hizmeti var¬ dır ki, askerlikte Mustafa Kemâl’e de, İsmet’e de pek faik oldu¬ ğunu göstermişti. 0 vakit Fevzi Hsy’et-i Vekili Reisi, ve daha birkaç memuriyeti de vardı. Derken zavallı Nâzım kahramanca döğüşerek şehid düştü. Askeri kamilen kırıldı. Şimdiye kadar hizmetler etmiş, değerli bir zabitti. Sonra cenazesi Ankara’ya getirildi; Hacıbayram Ve¬ li’de gömüldü. Nâzım’m yeri boş kaldı. Yâni delik açıldı. Nâ- zım'm sağında Çolak Kemal (Kemaleddin Sami, vardı. Yunan’- ■ lılar onu da tepelediler, kaçırdılar. Az kaldı esir oluyormuş. Be¬ reket versin yanında oralı bir nefer varmış. Dağda bir yol bili¬ yormuş. Bunları oradan kaçırmış. Delik büyüdü. Cephemizin sol cenahı mahvoldu. Bunlar Kütahya - Afyon hattında oluyor. Halit sol cenahın ucunda ayrı kaldı. Hem vuruşuyor, hem Sey- yîdgazi’ye doğru ric’at ediyor. Hali perişan. işte ancak bu esnadadır ki, ismet gaflet uykularından uyan¬ dı. Sağırın kulağı duymaz ama, bunun beyni de sağırmış. Kaç gündür harp oluyor, sağ cenahımızda bir şev yok. Kuvve-i külli- 826 HAYAT ve HATIRATIM yemiz orda, isurahatte. Kumandan vazıyeti kavrayamıyor. Ni¬ hayet sol cenahımız müthiş bir satır yeyip parçalanınca ani’yor. Şimale yığdığı ihtiyatları ve diğer kuvvetleri şimdi cenuba sev- kediyor. Bu bir gülgülü - ağlamalı sahnedir; Ev ateş alına;, ya¬ nıyor. İçindekiler «Aman itfaiyeci başı tulumbaları acele yolla!» diyorlar, yalvarıyor, bağırıyor, ağlıyorlar, itfaiyeci başı ; «Size hayâl olmuş, yargın orda değil, başka yerdedir. Bir hortum bile göndermem.» diyor. Derken günler geçiyor; bina yanmış, kül olmuştur. Başka yerde ise bir kıvılcım eseri bile yok. Hadi tu¬ lumbalar binaları yanıp, bitmiş, dumanı tüten yangın yerine gi¬ diniz. Can:m iş işten geçti, O evvel gerekti. Bunu da anlamıyor. Yolluyor. Bari kuvve-i külliye sağında, Yunandılar soluna hü¬ cum ederken, onları kurtarmak için sen de onun soluna çullan- sana. Hayır. Eğer bunu yapsaydı, Yunanlıları perişan etmesi muhtemeldi. Bu fırsatı da kaçırmıştı. Galebe pek mümkündü. Çünkü Yunan kuvvetleri hep solumuzdaydı, Askerler diyorlar ki, strateji hatâsı müthiş bir hatâdır. Buru harbin iptidasında irtikâp eden kumandan felâkettedir. Çünkü bu hatâ harbin sonuna kadar sürer. Kimse tashih ede¬ mez.. İşte bu harpta, Emet'in yaptığı budur. Cezasını millet çe¬ kecek, nice yerler kaybedeceğiz, binierce vatan evlâdı clüp, ka¬ ra toprakların alıma girerek, top, tüfek ve her türlü mal ve ser¬ vet gidecek. Az kaldı dâva da bitiyordu. Şimdi ihtiyatlar hadi cenuba; Bir süvari fırkası dörtnala şimalden cenuba koşturuluyor. Harp yerine geliyor. Harp bit¬ miş, düşman ilerliyor. Yapacak bir şey kalmamış. Yine dörtna¬ la geri dönüp kaçmağa çalışıyor. Eir piyade alayı cebrî yürü¬ yüşü, soluk soluğa geliyor. Harp bitmek üzere. Hemen harbe iş¬ tirak etse, belki terazinin gözünü lehimize çevirir. Fakat o ka¬ dar yorulmuş ki. o kadar aç ve hele uykusuz ki... Uykuya ya¬ tıyor. Çünkü gece gündüz yürüyüş, ayakta duramıyor. Bu iş düşman mevzii karşısında oluyor. Asker uyumaktan kendini alamıyor. Zabit men’edemiyor. Hasıl: dar geri kaçıyorlar. Ha¬ sılı yukardaki kuvvetler, aşağı şevke dildi. Fakat bâde harâböi Dr. RIZA NUR hasra... Harbe iştirak etmeleri mümkün olmadı. Hiçbiri harbe iştirak edemeden gerisin geriye döndüler. Ben bunları şu, bu rivayetlere güre söylemiyorum. Mağlûp o:: du, Sakarya arkasına kaçınca, Millet Meclîsinden orduya gön¬ derilen tahkik heyeti içinde idim. Kumandanlardan, küçük ku¬ mandanlardan, binbaşı, yüzbaşı, mülâzım gibi birçok sabitler¬ den dinledim. Bunları ayrı ayrı bana söylediler. Fakat yekmeal olarak bu harbi şöyle tarif ödiyorlardı ; «Harp değil, bîsut, ahmakça bir hareket mecmuası. Harp olmadı. Sade bîmana bir yol yürüyüşü oldu.» Ben de bu harekete : «Sina çöllerinde pusulayı şaşırmış Yahudilerin kırk yıllık seyahatleri» diyorum. Hakikaten ordumuz hiç harp edememiştir. 13 fırkamız köre- be oynar gibi iki gözü bağlı, sade ordan oraya dolaşmıştır. Bu harpten, evvel İsmet ve Mustafa Kemal orduyu gruplara ayıra¬ rak, bir bid’at yapmışlardı. Bir takım zabit ve kumandanlar, bu¬ nun tehlikeli bir şey olduğunu söyleyip itiraz etmişler, fakat ağalara dinletememişlerdi. Hele böyle harp esnasında bir ordu¬ da yeni teşkilât yapmak çok tehlikeli olurmuş. Bu gruplarda 18 fırkamız vardı. Bullardan harbe iştirak eden, cenupta, sol cena¬ hımızda bulunan yalnız beş fırkadır. Diğer 13 fırka îsmet’in, tabiî Mustafa Kemâl’in vahim hatası yüzünden harbe iştirak edememiş, harbin ilk haftasını istirahat, ikinci haftasını oradan craya yürümekle geçirmiştir. Yâni ha varmış, ha yokmuş gibi o’muştur. Yâni Yunan ordusu yalnız beş f ırk alı bir askerle harp edip muzaffer olmuştur. Aklı eren askerler diyorlar ki, harp beyle olur ca, artık ih¬ tiyatları da aşağı yollamak da hatâ idi. Çünkü esir düşebilirler. Hakikaten Yunandılar şimdi SeyVİdgazi’den Ankara istikame¬ tine doğru zorlanıyorlardı. Gayeleri biziuı ordunun bakayasını Bolu dağlarına atmak. Oraya atılmış bakiye artık bitmiş demek¬ tir. Halit, Allah için gayret ediyor. Yunan’lılara karış karış öl¬ çerek yer veriyor. Nihayet ismet Eskişehir’den bir mukabil ta¬ arruz yapıyor. Diyorlar kı, bu da pek hatâ idi. Ne ise, şükür ki, 828 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA KUR 829 bizim kumandan igi anladı. Bundan çabuk vazgeçip, umumî ric’at emri verdi. Vermese de ordu bozulmuş, çözülmüş, panik gelmiş. Harp mmtakası ve civarı ahalisi olan askerler, savuşup köylerine gidiyor, diğer askerler de alabildiğine kaçıyor. Mustafa Kemâl buna ric’at diyor. (S-37T) miitlıiş bir hezi¬ mettir. Sebepler gösteriyor. Hepsi yalan. Bu adam asla utanmı¬ yor. Onun bu sahifeleri kamilen yalan ve sonradan uydurma şeylerdir. Kara haber Ankara’da yıldırım gibi beynimize indi. Eyvah, bu kadar emeklere nice tehlikelerden atlatıp- meydana getirdiği¬ miz kurtulma hareketi bitiyor. Millet ve devlet yeniden batıyor. Ümit yine söndü. Gülen yüz kalmadı. Herkes yas içinde. Hükü¬ met Ankara’yı bırakıp acele Kayseri’ye nakle karar vermiş. Hey’eti Vekilede Mustafa Kemal bu kararı verdirmiş. Dosyaları oraya taşıyorlar. Bunların bir kısmı yollarda zayi olmuştur. İsmet, Mustafa Kemal, Fevzi de orduyu Yeşilırmağm arkasına nakletmeğe karar vermişler, onu yapacaklar. Mustafa Kemal cepheden kaçmış, Ankara’ya geldi. Süngüsü düşük, süt dökmüş kedi gibi. Cnür.e bakıyor. Yalan, doğru bir lâf yok. Her vakitki gibi yalan da söyleyemiyor. Palavra da atamıyor. Hemen şimdi şu ikisini mahkemeye çekmek lâzım ya.. Fakat iyi, kötü adama, askere ihtiyaç var. Dâvaya hizmet edecek karınca bulsak alıyo¬ ruz. Hem de o gün mü?.. Bir iş yapacaksan harici düşmana karşı yapılmalı... Ankara mahşer; bir ana baba günü oldu. Kayseri’ye ilk kaçanlar Maarif Vekili Hamdullah Suphi ve Yunus Nadi. Elham¬ dülillah sekiz on meb’us daha kaçtıysa da başkası kaçmadı. Hükümet, memur ve zabit ailelerini Kayseri’ye yolluyor. So¬ kaklarda, arabalar, atlar, eşekler, öküzler, kağnılar. Eşyalar arabalara yüklenmiş. Kadınlar eşyaların üstüne oturmuş. Bir tarafında bir kafes, bir tarafında bir oturak, bazısında üç dört tavuk da asılı. Çocuklar analarının kucağında ağlar. Kimsenin bir bildiği yok. Herkes meçhûlât içinde. Yalnız gâvur gelivor- muş. Kaçmayı düşünüyorlar ve acele. Hükümet bu sevkıyatı idare ediyor. Araba az. Kimi cebren araba zaptedip ailesini yer¬ leştiriyor. Gücü, gücü yetene. Hükümet meb’usları tahrik edi¬ yor, yollamak istiyor. Sokak, pazar insan dolu. Bir sürü insanlar koşuşup duru¬ yorlar. Ekseri yürüyüşler manasız, şaşkınlık eseri. Bu insanların çoğunun elinde eşya var. Kimi bir endam aynası gezdiriyor, sat¬ mak istiyor. Kimi sırtına bir dolap almış, müşteri arıyor, kan ter içinde. Kiminin elinde veya omuzunda halılar. Fiyatlar ölü pahasına; fakat yine alan yok. Kim başına dert alacak? Herkes canını taşıyamıyacak halde, Şaşkın, şaşkın, telâş ve acele için¬ de. Bir öteye, bir beriye koşuyorlar. Para küçük ve hafif şeydir. Taşınır ve saklanabilir. Eşyayı nereye sığdırmak?!, insanların benzi, ölü benzi... Tanrı böyle bir günü hiç kimsenin başına vermesin. Hattâ derler ki, düşmanıma vermesin. Doğru... ismet in bu harpteki mes’uliyeti pek ağırdır. Yaptığı is ço¬ cukça bir iştir. Böyle bir kumandan başka millette olsaydı, der¬ hal kurşuna dizerlerdi. Bizde mes’uliyet yok ki... Hem de ve hattâ böylesi Mustafa Kemâl gibi birine kul, dalkavuk olursa bu hatası tedbir ve zafer suretinde bile gösterilir,,. Bu harpten iki ay kadar evvel Temps gazetesinde General Delacroi adında bir Fransız generalinin bir makalesini okumuş¬ tum. Diyordu ki : «Yunan’hlar büyük bir hücum yapacaklar. Hazırlanıyorlar. Böyle büyük bir hücumu yapabilmek için, insan, silâh, azık ve cephane nakliyatını te’min etmek lâzımdır. Bunun için muhakkak bu hücumu Afyon’dan yapacaklardır. Çü"kü, oraya İzmir’den şimendifer var. Başka yerden yapamazlar.» Sonra Sakarya’ya kaçan ordu enkazında tahkikatım esna¬ sında İsmet’ın İnönü’nde harp beklemek hatasını öğrerdiğim vakit bu makale hatırıma geldi. Döğündüm. Bu adamlar bari bu makaleyi okusa ? ardı. Bari bundan ders alsalardı. Yâni bir asker böyle bir hücumun ancak Afyon’dan olabileceğini iki kere iki dört eder gibi bilecekti. Bizimkiler bu kadar basit bir şeyi bile¬ memişler, rezil olmuşlar ve olmuşuzdur. 830 HAYAT ve HATIRATIM Simdi bu ağalar orduyu Kızılırmak arkasına alacaklar. Han¬ gi orduyu? 120 bin kişilik bir ordu dağılmış, Sakarya’nın arka¬ cına sade yirmi bin kişi gelmiştir. Onun da elinde bir şiş yok. Malzemenin çoğu düşman eline geçmiştir. Bizim asker bozgun¬ lukta fena kaçıyor. Zaten harpten evvel de bir düziye kaçıyor¬ lardı.-Pek kahramanız diye övünmeyelim. Asker artık harpler¬ den bıkmış, fırsat buldukça silâhını atıp, bir kısmı da silâhiyle kaçıyor. Son zamanlarda bunun Önünü bir derece İstiklâl Mah¬ kemeleri alabilmişti. Bu firar hâdisesini izah eder bir hikâye söyleyeyim : Bu bozgundan evvel, birgün Hey’eti Vekile’de Maliye Vekili söylendi. Sebebi Müdâfaa-ı Milliye Vekâleti para istemiş; ar kere elbise lâzımmış. Fevzi paşa’ya dedi ki : «Daha bir ay evvel, el¬ bise parası verdik. Yeniden yine istiyor. Bunu ne yapıyorsu¬ nuz?» Fevzi Paşa su cevabı verdi: «Eh, ben ne yapayım? Bütün milleti giydirmeği taahhüt etmedim ya.» Şaştık, bu nasıl lâkırdı anlamadık. Hepimiz : «Nasıl?» dedik. İzah etti : «Yalnız orduyu giydirsem fazla para istemem; fakat orduyu giydiriyorum, bir kaç ay m içinde o neferler tedricen kaçıyor. Elbiseyi de beraber götürüyor. Yerine yeni efrad getiriliyor. Bunlar çıplak. Bunları da giydirmek. Böyle devam -der-e bütün mvV-i giydireceğim. Siz de ona göre para verirsiniz.» Buna hem güldük, hem ete müteessir olduk. Maatteessüf hakikat böyle içli. Şimdi bozgun¬ lukta ise dağılıvermişlerdi. Türk askeri müdâfaa azminde yek¬ ta bir askerdir. Fakat mağlûp olurca adetâ sıfır oluyor. Simdi darbe yiyince ordu erimiş. Ditmiş ti. Ric’zttc bir sevi iyi yaptılar. Hangi hamiyetli zabitler ise onlar ne yapıp yapıp cephane sandıklarının çoğunu şimendifer ile nakledip, Nallıhan’da Kızdırmağın arkasına yığdılar Gayet fena da iki şey yaptılar. Eskişehir - Ankara şimendifer raylarını ve köprüleri atmadılar. Mevcut koyun, keçi, sığır sürülerini sü¬ rüp bizim tarafa getirmediler. Gradolarda pek çok koyun ve keçi sürüleri vardır. Sonra bunlar Sakarya Harbinde düşmana Br. RIZA NUR gıda olmuştur. Düşman hat ile de Sakarya üzerine âlâ nakliyat yapmıştır. Halbuki Sakarvada bozuldukları sonra Yunandılar kaçarken bu rayları öyle atmışlardır ki, parça parça idi. Adeta her ray parçasının altına bir dinamit koymuşlardı. Sonra aylar¬ la tamir edemedik. Yaralılar geldi Askeri Sıhhiye Reisi İbrahim Tali’. Bunlara bir türlü münasip surette bakamadı. Azlettiler. Bu yaralıları araba ve bazılarını yaya olarak, Çankırı, Çorum taraflarına yol¬ ladılar. Düşünün zavallıları, sefaleti. Varalı yaya‘gidiyor Hat¬ tâ ayağından yaralılar, korkudan Ankara'da bırakılarruyor. Ya¬ ya yollanıyor. Arkara’da meb’uslar vaziyetten hiç bir şey bilmiyor. Mus¬ tafa Kemal’de de sadre şifa verecek bir haber yok. O, hükümet Ankara dan kaçma telâşında. Başka şeyi düşündükleri yok. Mustafa Kemâl eşyasını denk denk toplatmış, yolluyor. Mec¬ lisin. haline baktım. Herkes şaşkın tavuğa dönmüş, ne olacağım ve ne yapılması lâzım geldiğine dair k ; msede bir fikir, bir rey yok. Bekir Sami, otuz meb’us konuşuyoruz. Ekserisi Adana ve Mersin meb’usları îsmail Safa, Zamir, ilh... barca : «Ne yapa¬ lım? Sen ne dersin?» dediler. Dedim ki : «Vaziyet nedir? Bir bi¬ leniniz var mı?» «Yok» dediler. Arkadaşlara «Biz de, hükümet de, Mustafa Kemâl de bir şey bilmiyoruz. Arada Mustafa Kemâl meh uslara hasbıhal kılıklı hususî bir şeyler söylüyor. Tena¬ kuz içinde ve çocukça avutmalar. Anlaşılan o da bütün ümidmi kesmiş. Plem de kaçmak peşinde. Bunu da herkes biliyor. Elde bir erdu. kalmış mı, kalmamış mı, top, tüfenk hep zayi olmuş mu? Bildiğimiz yok. Mustafa Kemal’e sorsak bermutad yatan .r-ıAieyeeek. İptida bunları bilmeli, mimce bir şeyin yapılın ya¬ pılamayacağını kestirmek, Ümit varsa yapılacak şeyin ne oldu- £*dnu tayin ctıiıck nıüınkün enir. Bunun için îıonıen cdss ya- pm. Arkadaşlardan bir Tahkik Hey’eti teşkil edin. Beni de in¬ tihap edin. Orduya, gidelim. Görüp tahkik edelim, gelip size söy¬ leyelim. Bu işi çabuk yapın. Vakit kârdır. Yunan’hlar elbet An- 832 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 833 kara üzerine yürüyeceklerdir.» dedim. Pek münasip gördüler. Hemen resmi celse yapıp bir meb’us tahkik hey’eti ve beni de intihap ettiler. 14 kişi idik. İçimizde Çolak Selâhaddin, Kcnya’iı Vehbi Hoca, Abdullah Azmi, Erzurumlu Durak da vardı. Hükümete tebliğ edildi. îsmet’e yazmışlar. İsmet bizi kabul etmek istemedi Sebebi, hatâ ve rezaletleri meydana çıkacak. Bu adam yaman adamdır. Böyle günde, böyle şey düşünülebilir mı? Ama kabahat ve rezaletleri meydana çıkmasın da ne olursa ol¬ sun. Bilakis insan bir yardım olur belki diye ister. Hem millet¬ vekillerini nasıl men eder? İsmet : «Asker işme mebus, sivil karışamaz. Bu anarşidir, disipline mugayirdir.» diyor. Hem keı, hem fodul!.. Neler yapmış?-. Bir koca orduyu sıfıra indirmiş. Simdi bize ne diyor. Yaman hırsız ev sahibini bastırır». Canım niye telâş ediyor? Biz oraya gidip kumandayı alacak değiliz... Zabitleri, neferlerin önünde doğdiirmiyeceğiz. Askeri ihtilâle de teşvik etmiyeceğiz. Bunların sırası mı? Millet hali görmek istiyor. Hakkı değil midir?» dedim. Hasılı şiddetlendik, ısrar et¬ tik. İsmet razı olnıad. Alma biz yola çıktık. Cepheye vardık, mâni’ olamadı. Fakat, gözümüze gözükmedi de. Cepheyi bir başından baş'adık, ötür basma gidiyoruz. Ordu Sakarya’nın şark kısmında muhtelif tepelerde. Bu tepelerden cephenin vaziyetlerini,panoramasını görüyoruz. Bir yerde o ram- taka harita mütehassısı bir binbaşı var. Bize mevziyi gezdiriyor. Çolak Selâhaddin yanında asılı askerî haritasını çıkardı. Binba¬ şı izahat verdi. Selâhaddin: «Ha, anladım» dedi. Haritayı ufkî yapıp çevirdik. Tuttu. Tabii biz bir şey anlamıyoruz. Bize iza¬ hat vermeğe başladı. Baktım binbaşı dikkatle Sslâhaddinin gü¬ züne baktı ve elini tutup haritasını çevirdi. Selâhattin kıpkırmızı oldu. Hep anladık. O... Erkânıharp zabiti ve kolordu kumandan¬ lığı etmiş olan bu zât haritayı arazi üzerine tatbik edemiyor. Geziyoruz. Ben muhtelif rütbedeki zabitler, hattâ çavuş, on¬ başı ve neferler ile de, bir kenara çekip konuşuyorum. Malûmat istiyorum. Selâhaddin ise askerî merasim yapıyor. Elinde bir de kırbacı var. Tespih ile oynar gibi, onunla tuhaf ve daimi saplayarak oynuyor. Böylece safları dolaşıyor. «Düğmeni ilik¬ le!» diyor. Yaptığı bu. Diğer arkadaşlar bitaraf. Bunlara dedim: «Sarıklı mebuslar askere din gayreti versin. Bunun için böyle merasime lüzum yok. Neferin düğmesi çözülmüş veya yokmuş ne çıkar. O günde miyiz/? Salahadclin günü ve vaziyeti takdir edemiyor. Sizler askeri küme yapın. Dinden, Allahın kâfire karşı cenk emrinden, gayret etmezseniz gavurun geleceğinden, karı veya bacılarını alacağından bahsedin». Yine dine sarılırız. Fe¬ lâkette, bu kara günde yine en iyi işimize yarayacak olan din. Öyle yaptılar. Bense bunların hiç birine kanşmayıp gizli gizli zabit ve neferlerle konuştum, Evvelce tasvir ettiğim gibi, harbi anlattılar. Her grupta hepsinin sözii mütefikti. Sanki bütün ordu bir ağız. Müttefikan diyorlardı ki: «Bizim adedimiz, tüfek ve sair kuvvetimiz düş¬ mandan aşağı değildi. Bilhassa iyice yerleşmiştik. Hendekleri¬ miz mükemmeldi. Dünyada mağlûp olmazdık. Mağlûbiyetimizin sebebi cahilane sevk ve idare edildiğimizden. Biz, âhmâre idare isteriz.» Hele bu son cümle ve âlimâne tâbiri bir parola gibi herkesin ağzında idi. Devam ediyorlardı: «Bize, bizi âlimâne idare edecek bir kumandan ve Eskişehir - Afyon hatlındaki o eski silâh ve kuvveti de verin. Düşmanı burada mutlaka tepele¬ riz. Boşuna rezil olduk. Muharebeye giremedik... İsmet kuman¬ dan olamaz.» îşte İsmet’in orduyu teftişimizi istememesinin hik¬ meti Mustafa Kemal şimdi Nutkunda onun hatâlarım örtüyor. Çünkü işte müşterektirler. Bir yerde kimi yüksek rütbeli dört zabitle müctemian gö¬ rüştüm. Anlattıkları yine aynı şeyler. İstedikleri yine eski kuv¬ vet ve âlimâne sevk ve idare. Birden binnefsihi ; «Ah, yazık ol¬ du» demiştim. Zabitler ağlamağa başladılar. Harp erlerinin taill- hassa böyle günde ve ordugâhta, ağlamaları dertli ve müthiş bir manzara oluyor. Ben de ağlamağa başladım. Hem ağlıyor, hem F : 53 834 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 835 söylüyorlar. «Bize ne yapıp yapın eski kuvveti ve iyi bir kuman¬ dan verin! Milletin yüzüne bakacak halimiz, yüzümüz yek. Uta¬ nıyoruz. Dediğimizi yapın! Yunan’ı burda mutlaka tepeleriz. Bu lekeyi temizleyeceğiz. Bunun için karımızı akıtacağız.» dedi¬ ler. Yine onlar da ben de ağladık. Vaad ve teselli ettim. Zabitler çok hamiyetli, çok fedakâr ilk bir defa gönlüme ümit girdi ve doldu. Tahkikata devam ettim. Geceleri kâh toprakta yattık. Do¬ laştık. Daha türlü manzaralar gördük. Artık hep aynı şeyi din¬ liyorum. Demek tahkikata artık devama lüzum yok. Tebellüı etti ve tebellür eden şudur: «Ümit zail olmamıştır. Bilhassa zabitlerin hamiyeti gale¬ yanda, Mağlûbiyetlerinden utanıyorlar. Lekeyi temizlemek is¬ tiyorlar. Büyük bir gayretle harp edecekler. Hemen hepsi düş¬ manı yeneceklerini söylüyorlar. Hastalık da anlaşıldı. Şimdi bunlara âlim bir kumandan ve eskisi kadar ordu, tüfek, top, cephane vermeli.» Mes’ele bundan ibarettir. Bunları yapmak için hemen An¬ kara’ya gitmeli. Vakit vardır. Ya Yunandılar harekete geçer va¬ kit bırakmazsa... Demek pek acele lâzımdır. Arkadaşlara «Gi¬ delim!» dedim. Selâhaddin; «Henüz gezmediğimiz, ziyaret etme¬ diğimiz fırka var. Oraya gidelim. Sonra çocuklar gücenir.» Bu fırka Eskişehir Önlerinde piştar makamında. Oraya gidip gelmek için üç beş gün lâzım. Halbuki fevt edecek dakika yok. Buraya niye geldik Selâhaddin bilmiyor bir halde. «Canım biz buraya eğlenme ziyaretine, hatır ve gönül yapmağa gelmedik ki... Ne diyorsun? Gidip Ankara’ya iş yapalım. Bakıyyetüssüyûf ordu harbedefcilir mi hiç? Onu harbeden bir hale koyduralım.» dedim. Ordu vaziyeti şöyle idi : «Yüzyirmi bin kişilik ordu dağılmış. Yîrmi-yirmibeşbin ki¬ şi kalmış. Öyle kaçmışlar ki, yırmidort saatte seksen kilometre yapan nefer var. Bu neferi gösterdiler. Zabitler bunu söylüyor. Harp tarihinde bu sür’at nadirdir diyorlar. Askerin ayağında çarığı var zannediliyor. Ama. ayağını kaldırttm mı altı yok. Hattâ çoğunun tabanı da paralanmış. Zabitlerin anlattığına gö¬ re kaçarken askerler kaputunu, hatta eaketini atarlarmış. Bu, hafif olmak içinmiş. Bir mendil bile insana öyle zamanda pek ağır gelirmiş. Askerde üstte başta yok. Ama neyse Ağustostayız, pek sıcak. Bununla beraber yine lâzım. Buralar ağaçsız çır-çıp- lak yerler. Gündüzün bir cehennem sıcağı var, ölecek gibi olu¬ yoruz. Gece de pek serin. Askerde bir tane bile çadır yok. Hep¬ si gitmiş. Bütün orduda hepsi hepsi belki yüz çadır görmedim. Askerin bir kısmırda tüfek de yok. Hele süngülü tüfek pek az. Birkaç süvari alayı yok. Atları Anadolu’nun küçük atları. Bu bir şey değil. Fakat atlar açlıktan ve yoldan bütün lagar, yı¬ kılacak gibi. Hem de bunlar süvari, ama hiçbirinde kılmç da yok.» Buralarda köylerde bir tane bile ağaç yok. Bu da benim sinirime dokunuyor. Vatanın her parçasını yemyeşil görmek is¬ tiyorum. Ağaçsız gördüm mü hiddetleniyorum. Köylüye: «Niye ağaç dikmiyorsunuz?» diyorum. «Olmaz» diyorlar. Birgiin yine ayni mmtakada bir köye yaklaşıyoruz. Zümrüt gibi ağaçlar içinde. Gittik. Türlü eriklere kadar var. Bu köylü Rumeliden gel¬ me bir Türk muhacirmiş. Yerli Türk’ler bundan da ibret ve ders almıyorlar. Şu Anadolu köylüsü pek perişandır. Çolak Kemal’in (Kemaleddih Sami Paşa. Şimdi Eerlin Sefi¬ ri) karargâhını anlatayım Bir köyde. O gece meb’uşlar üst üste zemin katından ibaret bir evde ve toprak üstünde yattık. Çolak da kihö*’ ve azamet yolunda. Asker ya!.. Fakat bari o azamet bu hezimette olmasa... Asker dedikya, yeter. Hikâye ettiler. Ca¬ suslar tutmuşlar ve hapistir. Gidip gördüm de. Yur.an’lılara ca¬ susluk ediyorlarmış. Bunlar Eskişehir civarında yerleşmiş Ar¬ navut’larmış. Casuslar hep böyle, Arnavut, Boşnak, Çerkeş gi¬ bi şeylerdir. İbret!.. Tuhafı, asıl feciî şu ki, bu kumandan da Arnavut. Bu daha büyük ibret!.. Çolak Kemal da Arnavut’tur. Babası Sinop’ta hapishane gardiyanı bir Arnavut idi. Çolak Ke- 836 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 837 mal’e : «Canım niye bu casuslar, böyle ecnebi unsurlar?» dedim. Cevap vermedi ve somurttu. Tabii, Çolak Kemal’in askerleri ara¬ sında dolaşıyorum. Neferlere şunu bunu soluyorum. Üçer-beser etrafıma toplanıyorlar. Nasıl kaçabıldiklerini sordum. Anlattı¬ lar. «Beş altı topu da beraber alabilmiştik. Kaçıyorduk, Gâvur önümüzü tutmuştu: Kaldık. Esir olacağız. Bir nefer oradaki köyden imiş. Dağda gizli bir başka yol gösterdi. Gayret ettik. Topları o yoldan çıkardık. Selâmete erdik. Bu asker bizi, top¬ ları, kumandam kurtardı.» «O asker nerde?» dedim. «Burda» dediler. «Getirin.» dedim. «Sen orduyu kurtarmışsın. Aferin oğ¬ lum! Allah senden razı olsun! Senin köyün orda imiş. Niye gidip köyüne çoluğuna çocuğuna bakmadın da, orduyu kaçırmağa ça¬ lıştın?» dedim. Cevap verdi: «Efendi! Köy, çoluk çocuk ne ola¬ cak? önce millet kurtulsun.» Bu sözle gözlerim doluktu, Haki¬ katen kahraman imiş. Bizim neferlerde âdet, köyü yakın ise be¬ hemehal köyüne savuşmaktır. Türkte aile muhabbeti çoktur. Bu sebeple ora ahalisinden askerle, harp etmek felâkettir. Bu yapmamış. Cüzdanımı açtım. Yirmibeş liralık bir kaime varmış. Başka param yokmuş. Kendisine verdim. Birçok asker yığılmış¬ tı. Tabiî teşvik olur. Güzel sözler de söyledim. Sonra bizim ar¬ kadaş meb’uslara da anlattım. Onlar da aralarında para topla¬ yıp bu nefere verdiler ve kendini güzel sözlerle de taltif ettiler, îşte bir orduyu, bir mağrur kumandanı, kahraman bir nefer kur¬ tarıyor. Böyle neferleri altın yazı ile tarihe yazmalıdır. Y'azık ki, bizde kumandanlar, haysiyetleri kırılır diye vak’ayı örtbas ederler. Ne Harp Tarihinde, ne hatıratlarda adını basit bir su¬ rette bile zikretmezler. Bu harplerin nice büyük menkıbeleri ol¬ sa gerek. Mustafa Kemal Nutkunda böyle şeyler yazmaz. Bun¬ ları bilenler risaleler halinde ve gazetelerde negretmelidirler. Bu, millî vazifedir. Deli Halid’in Karargâhı: Gece Halid’in çadırındayız. Veh¬ bi Efendi Halid’e mağlûbiyetten dolayı serzenişli lâkırdılar söy¬ lüyordu. Halid kızdı: «Hoca! Öyle lâf atıp durma!» dedi. Gözü döndü. Sesinin hali fena idi. Vehbi Halid’in ne dedi olduğunu bil¬ miyor. Hoca dediğin zaten bir nevi avanaktır. Şaşırdı. Derhal l⬠kırdıya karıştım, işin önüne durdum. Vehbi’yi susturdum. Öte¬ ki de çıkıp gitti. Muhtemel felâketi giderdik. Hoca ısrar etse, beriki belki de tabancasını çeker vurur. Herif deli. Yalnız adı değil, hakiki deli. Hem pek kanlı ve zalim. Vehbi’ye: «Sen ne yapıyorsun? O delidir, sakın bir daha bir şey söyleme!» Anla¬ dı... O gece açıkta ve toprak üstünde yattık. Ömrümde ilk defa açıkta toprak üstünde yatıyordum. Bir sarı battaniyem vardı. Bekârlıığımdan beridir. Yanıma onu almıştım. Bir ucunu altıma, bir ucunu üstüme alıp yattım. Yarın mutlaka hastayız diye diye uyudum. Tuhaf!.. Bir şey olmadım. Hattâ yanlarımın ağrısı bile beni pek iz’aç etmedi. Ankara ve civarlarında çimen nev’in- den dikenli tohum gibi bir şey veren bir ot var, bir karış kadar büyüyor. Derhal bir ayın içinde sapsan oluyor. Bu ottan orda da vardı. Battaniyeye batıp içinde kalmış. Bunları yıllarla temizle- ye temizleye bitiremedik. Bu battaniyeyi Paris’e de getirdim. Hâlâ yanımdadır. Benim tatlı ve iftihar ettiğim bir hatıramın ve hizmetimin nişanıdır. Onu gördükçe bu günleri hatırlarım. Halid’in karargâhında zabitler, gizli gizli bana Halid’in zu¬ lüm ve cinayetlerini anlattılar. Yaka silkiyorlar. Meğerse bu adam, pek zalim, merhametsiz bir kaatil imiş. Hele söyledikleri bir vak’adan pek müteessir oldum. Bir genç, zeki, cesur zabite bir kurşun sıkmış. Zabit kabahatsizmiş. Sen ne haksızsın diye yaralı zabit söylenmiş. Vay bok, daha gebermemiş, deyip bir de beynine sıkarak öldürmüş. Bu zabite hepsi acıyorlar. Böyle vak’ aları çokmuş. Divan-ı Harb filân bilmezmiş. îşte ordunun geçirdiği felâket. îşte şimdiki maddî ve mâne¬ vi vaziyeti, * PolatlI’ya geldik. Vakit gece. Burası umumî karargâh. Bur¬ da şimendifer var. îllâ gidelim diyorum.Selâhaddin dönmek iste- 83S HAYAT ve HATIRATIM Dr. EISA NUR 839 miyor. Diğerleri de onunla beraber. İllâki pîştardakİ fırkaya gi¬ deceğiz. İsmet Paşa’nm karargâhında, yâni, Karargâh-ı Umu- mi’deyiz. Eir Tatar evinde misafiriz. Gidip gitmemek için müna¬ kaşa ediyoruz. Münakaşamız kavga halini aldı. Beni teskine ça¬ lışıyorlar ve sabır tavsiye ediyorlar. Dedim: «Gitmemiz lâzım¬ dır. Buraya eğlenceye, süse, resmîgeçide, çalım satmaya gelme¬ dik, ne duruyoruz? Siz dönmezsiniz ben şimdi dönüyorum. Vakit yok. Ya Yunandılar gelirse... Ankara’ya gidelim. Çalışalım. Yapacak mühim işimiz var.» Durak Bey de bana iştirak etti: «Dönelimi» derken, arkadaşlar birer birer dönmek fikrine gel¬ diler. Ben tetkikatımın neticesini ne yapacağımı kimseye söyle¬ miyorum. İfşa edip bir falso olmasın. Meclis’de bir âni darbe ile vaziyeti anlatmak, yapılması lâzım gelen şeyleri söyleyip, yap¬ tırmak istiyorum. Derken İsmet Paşa bizim eve geldi. Oturduğumuz odanın dört çevresinde sedir gibi minderler var. Ondördümüz sıralan¬ mış oturuyoruz, ismet yanıma oturdu. Halinde bir endişe, bir ihtiraz var. Hiç lâkırdı söylemiyor. Bir iki hoş beş lalardı yap¬ tı, fakat yavan. Kulağıma: «Seninle görüşmek istiyorum. Bize gidelim.» dedi. Kabul ettim. Geceyarısı yaklaşmıştı. Kalktık kendi evine gittik. Bana bir düziye muhtelif sualler soruyor: «E... Orduda ne gördünüz? Ne intiba hasıl ettiniz? Meciis’e ne diyeceksiniz? Meb’uslar benim çok aleyhimde mi? Bana bir gey yapabilirler mi sanki?., illi...» böyle şeyler. Anlaşılıyor ki, ismet yaptığı işlerden telâşta. Meclisken korkuyor. Benim ağzımı arıyor. Meğerse biz cephede dolaşırken Ankara’daki meb’uslar bu hezimetin faili olan Ismet’in Divan-ı Harb’e verilmesini istemişlermiş. Tabiî Mustafa Kemal de müş¬ terek olduğundan mani olmağa çalışmış, Tabiî ismet haberdar da imiş demek. Benimse bunlardan haberim yok. Tamam... Ya¬ nımıza gelmiş, beni evine götürmesi, bu mes’ele. Acaba biz de cnun Divan-ı Harbe sev öğrenecek. ini mi istiyeceğiz? içini kurt yiyor. Onu Açtım ağzımı yumdum gözümü. «Ordu bütün senin aleyhin¬ de. Cahil bir idare ile bu hale geldik. Yoksa mağlûp olmazdık. Alimâne idare isteriz diyorlar. Meclis sana bir şey yapamaz di¬ yorsun. Ben zannederim ki, seni tutar, Meclis’in kapısına asar bile. Bu kahkarî hezimetin mes’ulü sensin.» dedim. «Ben yalnız değilim ki, Mustafa Kemal Paşa’nın emirlerini yapıyorum.» de¬ di. «Onu da asarlar." dedim. Şafak söküyordu. Misafir olduğum eve döndüm. Yâni beş - altı saat hararetli münakaşa ettik. Hele bir şeye pek kızmıştım. Bunu bana iki zabit pek acıklı bir surette anlatmıştı. Sakarya’¬ ya vâsıl olunca ismet iki genç mülâzımın gösterilen mevzide dur¬ madılar diye idâm edilmelerini emretmiş. Bu ceza pek haksız imiş. Çünkü ordu mağlûp olmuş, çözülmüş, herkes kaçan kaçana olmuş. Bunlar da kaçmışlar. Bütün ordu zabit ve kumandanları îsmet’e yalvarıp affını istemişler. Zabitin biri pek değerli imiş. Sonra tamamiyle masum imişler İsmet dinlememiş, kurşuna diz¬ dirmiş. Diyorlardı ki, böyle kurşuna dizdirmek lâzımsa hepimi¬ zi, hele evvelâ İsmet’i kurşuna dizmek lâzımdır. Hep kaçtık. Ta¬ mamiyle doğru. Bu adam cehaleti ile kırdırdığı binlerce vatan evlâdı yetişmiyormu.ş da, üstüne bunları da yollamış. Bunu da acı acı söyiiyerek suratına çarptım. Lozan’da birgün bu konuş¬ maları unutmuş, bana bir kumandanın merhamet tanımaması lüzumunu anlatıyordu. Misâl olarak bu iki zabit vak'asıııı söyle¬ di ve dedi ki: «Mevzilerini ter ketmişler, idâm edin dedim. Çün¬ kü disiplin mes’elesi. O vakit orduya bir ders vermek lâzım. Hemen bütün ordu bu zabitlere acıdı. Ber.dcn aflarını rica etti¬ ler. Dinlemedim. Dişimi sıktım. İdâm ettim.» Vak’ayı ben unut¬ muş değildim, isabet oldu. Bir tarafı tenevvür etmemişti. Sim¬ di bizzat İsmet tenvir etti. Demek bunu İsmet gözdağı vermek İçin yapmış. Bunun için iki cana kıyıyor. Bunun da sebebi herkes korkup, kimse sesini çıkarmasın. Demek ona itiraz edip hata- 840 HA.YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 841 ları meydana çıkarılandasın, mevkiinden düşmesin diye insandan kurban kesiyor. Hattâ hırsı uğrunda insan ona serçe gibi geliyor O, bunu bana Lozan’da kendi kumandanlık meziyetini medih için anlattı. Halbuki bu vaziyet tamamiyle şecaat arzederken merd-i kipti sirkatin söyler idi. Şimdi azametinden yerlere sığ¬ mayan Ismet’i görenler, o zaman, yâni PolatlI’da görmüş olmalı idiler. Ankara’ya döndük. Nutuk söylemek için notlar hazırladım. Müdâfaadan ümitvarım. Çünkü zabitlerin maneviyatı yüksek. Hezimetten utanmışlar, bu lekeyi temizlemek için bütün gayret¬ leri yapacakları anlaşılıyor. Şimdi demek orduyu eski hale koy¬ malı. Fakat bunu nasıl yapmalı. Orada bir şeyden de şikâyet et- tilerdi. Erkân-ı Harbiye Reisi Fevzi, Ordu Sakarya’ya gelince yeni kur’a efradını silâh altma almış, orduya bu acemi efradı sevketmeğe başlamış. Bununla ordu açığını ikmal etmek istiyor¬ muş. Dediler ki : «Bunlardan fayda yoktur. Bil’akis, zarar var¬ dır. Nişan atamazlar, disiplin bilmezler. İlk top, tüfek patlama¬ sında kaçarlar. Diğer iyi askere de korku verip panik husule ge¬ lir. Bu adam bunları ne akılla yolluyor. Derhal geri alsınlar.» Şimdi Müdâfa-i Milliye Vekâletinden de malûmat toplamak lâzım. Halbuki sabah erken ve ben yatakta iken. Evime binbaşı Mehmed Said, Binbaşı Han, Yüzbaşı (Adım hatırlayamıyorum. İstanbul meb’usu Ali Rıza’nm kardeşidir. Zavallı ölmüş) geldi¬ ler. Said Harb-ı Umumide Alman’lar ile ordu dairesinde çalış¬ mışmış. Bu babta kur’a İşlerinde mütehassıs olmuş biri imiş. Şimdi Ankara’da İkmal Şubesi Müdürü imiş. Hâlâ Levazım iş¬ lerinde imiş. Tamam. Kendi kendime: «Allah yolladı.» dedim ve yanıma aldım. Yatağıma oturdum. Konuştuk. Said dedi ki : «Biz müşkülât içindeyiz. Yanlış işler yapılıyor. Bin yazdık. Söyledik. Öteye beriye başvurduk. Terter tepiniyo¬ ruz, anlatamıyoruz. Dedik bu işi siz yaparsınız. Size geldik. Aman bir çaresine bakınız. Sizde ümidimiz var. Yoksa mahvol¬ duk. Fevzi Paşa acemi kur’a efradım aldı. Orduya ikmâl neferi olarak gönderiyor. Bu felâkettir. Bunlar bir şeye yaramaz; üs¬ te, orduyu da bozar. Bunları derhal cepheden çektirip ordu ar¬ kasındaki efrad depolarına aldırın. Bunlara orada sade nişan atmasını öğretsinler, ilk hatta biri ölünce derhal bunlardan bir tane yollasınlar. Ölenin tüfeğini alsın, ateşe başlasın, ikmal ne¬ feri olarak 94, 95, 96, 97’liler var. Bunlar harp görmüş. Pişkin efraddır. Derhal bunları silâh altına aldırınız.» Bu malûmat pek kıymetli, işin can alacak yeri idi. Ben zaten bunu öğrenmek is¬ tiyordum. Ayağıma geldi. «Peki vakit dardır. Yarın bugün Yu- nan’hlar harekete geçer. Bu efradı on gün içinde orduya yetiş¬ tirebilir misiniz?» Dedim. «Teahhüd ediyorum. Bu iş benim va¬ zifem. Yetiştireceğim.» dedi. Bu adam mutlaka Hızır, işin can alacak noktası da bu. Bu da te’mın olundu. Bakalım yiyecek, mühimmat işi var. Sordum, «Bu ne olacak?...» Dedim. Halit «Bu da benim işimdir. Derhal Keskin’e, Çorum’a, Çankırı’ya doğru menziller yapacağım. Ali Rıza Bey (Meb’us) da levazım¬ dan yetişmedir. Bilir, o da oralara gider. Hasılı biz de ordunun erzakım yetiştireceğiz.» dedi. Eu da oldu. Teşekkür ettim. «Siz işe hemen başlayın. Ben yarın Mec- lis’ten bu kararlan alırım.» dedim. Çok sevindiler. Bu adamlar titriyorlardı. Ölecek gibi telâşta idiler. Ne kadar himmetli ve vatanperver oldukları görülüyordu, insanın içi, samimiyeti, böy¬ le kara günlerde belli oluyor. Hamiyetlerine hayrân oldum. Der¬ hal bu adamlan büyük bir muhabbetle sevdim. Halâ severim. Hakikaten bu adamlar ki, en mühim noktayı halletmişlerdir. Sakarya ordusundaki perişan bakiyeyi Eskişehir - Afyon önün¬ deki muntazam ordu ve o miktarda olacak neferleri ve yiyeceği vermiş ve zamanında yetiştirmişlerdir. Hele Mehmed Said Be¬ yin ki diğerlerinden daha mühimdi, işte bazan koca vak’alar içinde böyle nâçiz bir kaç şahıs ne mühim işler görür, mühim zaferlerin temellerini kurar; sonra da Mustafa Kemal ve ismet gibiler, bu zaferleri kendilerine mal ederler. Halbuki bu adam¬ ların hizmetlerini tesbit ve millete ilân etmek bilenlere vazifedir. S42 Vf HATIRATIM Dr. RIZA NUR 843 HAYAT Bu vazifeyi şimdi yapmakla vicdanım müsterihtir. Hattâ hiç ta¬ nımadığım Said Beyi ondan sonra en iyi dost saydım ye Anka¬ ra’daki bağıma meccarıen oturttum. O da iyi adammış, Ben Av¬ rupa’ya çekilince zaruretimi düşünerek kendi arzusu ile kira vermişti. Şimdi silâh meselesi : Tüfek yok diyorlar. Felâket. Tahki¬ kat yaptım. Hükümetin karşısında eski bir hamamda bizim Rus¬ ya’dan getirttiğimiz 35.000 Rus tüfeği olduğunu öğrendim. E-r- kân-ı Harbiye Reisi ve Müdâfaa Vekili Fevzi’nin haberi bile yok. Mal bulmuş Mağribi’ye döndüm. Halkın elindeki silâhlar da top¬ lanınca yüzbinp çıkacak. Süngü? Düşündüm, yok. Ama buna çare kolay: Bir demir çubuğunun ucunu sivriltsinler, diğer ucu¬ nu da halka yapıp, tüfeğin namlusuna geçirsinler. Ama bir da¬ ha çıkmayacakmış. Zararı yok. Süvari kılıncı. Ailelerde yatan ve bilhassa atalarımızdan kalma eski kılıçlar vardır; onları top¬ latalım. Bir de îsmet’in yerine kumandan. Bu da ne yapalım, Mustafa Kemal olur. Fakat bil'fiil kumandan olsun. Askerin yi¬ yeceği ne olacak? Para yok. Ekmek, fasulya, kahve, şeker, pet¬ rol. bez, kumaş, ilh... lâzım. Menba yok. Bütün dükkânlardan askere lâzım ne varsa cebren müsadere edilsin. Fena zulüm ama, ne çare, evvelâ vatan lâzım. Vatan ve devlet olmayınca mal ye¬ rin dibine batsın. Şimdi iş tamam. Demek her şey yolunda, her şey mümkün, Sakarya boyun¬ da zabitlerin bütün istedikleri oluyor; Yâni «Eskişehir - Afyon hattındaki tüfek, cephaneyi verin. Bu lekeyi kanımızla temiz¬ leriz» diyorlardı. işte verilebilecek. Henüz Yunan’lılar da hare¬ kete geçmedi. Vakit de var. Ne âlâ. Allah’a bin, bin şükür... Bana büyük bir ümit, hattâ mukavemete iman geldi. Neş’eler- dim. Nutuk için hazırladığım notlara yapılacak tedbirleri de il⬠ve edip, nutkumu yazdım. Bunları Meclis’e kabul ettirip hükü¬ mete yaptıracağım. Kabul edileceğinden eminim. Çünkü meb’- usîar bana bakıyorlar. Her dediğimi yapacaklarını vaad ediyor¬ lar. Bütün Meclis arkamda, ümitleri bende idi. Yunan ordusu kumanda heyeti cidden dirayetsiz, aşağı de¬ recede bir kumanda heyeti imiş. Bunu bu sefer de iyice göster¬ di. Büyük bir fırsatı kaybetti. Bizi bozup Eskişehir’e girdikten sonra bir ay kadar hareket etmeyip boşuna vakit kaybetti. Bize pek kıymetli bir vakit verdi. Eğer derhal yürüseydi, silâh omuz¬ da, askerî bir tenezzüh yapar gibi gelecek, hiçbir mukavemet görmeyecek, Ankara’yı da zaptedecekti. Yunan ordusuna karşı koyacak bir ordu yoktu. Ankara’nın zaptı büyük bir mânevi te¬ siri haiz olacaktı. Bu da bizim için inhilâldi» Kurduğumuz hükü¬ met, yaptığımız ordu bitecekti. Bizim için artık tutunmanın im¬ kânı yoktu. Zaten bunu Sakarya Harbinden sonra Anadolu’da yaptığım seyahatte, her yerde vali, eşraf söylediler. «Ankara'¬ yı tahliye etseydiniz, her şey bitmişti. Halk derhal İstanbul ta¬ rafını tutacak, sizi kesecek ve kovacaktı» dediler. Ytınan ordu¬ su böyle büyük bir fırsatı kaçırdı. Sonra da mağlûp oldu. Yu¬ nanlılar benim bu satırlarımı okuyup öğrenince kimbilir ne ka¬ dar döğünecekler. Kırallarına ve kumandanlarına ne kadar küf- redeceklerdir... Hasılı, Yunan ordusu gaflet edip bize yeni bir ordu yapma için vakit verdi. Ben işimi hazırladım. Meclise koştum. Mustafa Kemal beni koridorda bekliyormuş, telâşla karşıladı. Sapsarı bir beniz. İm- dad bekler bir gözle baktı; yüzü yerde. Hey gidi günler!... «Ne yapacağız? Ne yapacaksın?» dedi. Kuzu gibi olmuş, benden is¬ timdat ediyor. Dedim: «Hafi celse yapalım. Siz hemen celseyi açınız ve bana söz veriniz: «Peki» dedi. Koştu, celseyi açtı. Ve bana söz verdi. Kürsüye çıktım. îki-üç saat kadar süren bir nu¬ tuk söyledim. Bu nutuk birkaç kısımdır. Liibbü şudur: «1 — Ordunun hal ve vazıyeti «2 — Zabitlerin istedikleri ve bu lekeyi temizlemek için verdikleri vaad. «3 — Yapılacak tedbirler. «Ordu büyük bir mağlûbiyete uğramış, kaçan kaçana ol¬ muş, çil yavrusu gibi dağılmış. Sakarya gerisine gelebilen ba- 844 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 845 kiyye 20,25 bin kişidir. Tüfekleri eksik, hele süngü pek 'az. Sü¬ varide kılıç yok. Topların bir kısmı da zayi edilmiş. Askerde üst¬ te, başta yok. Çadır yok. Büyük bir perişanlık. «Zabitler mağlûbiyetten utanıyor, cahilane bir idare bizi bu hale koydu. Yoksa mağlûp olmazdık. Adedimiz kâfi, yerimiz iyi idi. Alimâne idare isteriz. Bize eski aded asker, silâh cepha¬ neyi veriniz. Bir de âlimâne idare edecek kumandan koyunuz. Muhakkak surette Yunanlıları püskürtürüz» diyorlar. «Arkadaşlar: Bahtiyarım, çünkü askerde maneviyat yük¬ sektir. Tetkik ettim, istediklerini vermek de mümkündür. Allaha şükür, henüz Yunanlılar da herekete geçmemişlerdir. Bu işi ba¬ şarmak için bize vakit verdiler. Çok büyük ümit vardır. Me’yus olmayın. Ümidi aslâ kesmeyin. Sakarya’da düşmanı bozmak im¬ kânı var. «Alınacak tedbirler: Millî hayatta en mühim ve fevkalâde ânı yaşıyoruz. Bunun tedbirleri de en mühim ve fevkalâde ted¬ birlerdir. Bunlar : «1 — Her vatan ferdi her işi bırakıp Sakarya’da müdafaa için bir hizmet görecektir. Nakliye işleri, ilâh... «2 — Bütün kağnılar, öküzler, atlar, ilâh... müsadere edi¬ lip nakliyat işine tahsis edilecektir. «3 — Orduya yiyecek, petrol, sabun, ilâh... lâzımdır. Her¬ kesin nesi varsa, dükkânlarda neler varsa derhal hükümet ta¬ rafından zaptedüip orduya verilecektir. Vakıa bu ağır... ve bun¬ da çok suiistimal olacak. Ne yapalım, millet kurtulsun da ne olursa olsun. Millet giderse malı ne yapacağız. «4 — Süngü de azdır. Derhal’ bütün demirci dükkânları çu¬ buk demirlerin bir ucunu sivriltecek, diğer ucunu halka yapıp süngü haline koyacak. Kâfidir. «5 — Herkesin elindeki mavzer ve emsali tüfekler ve fişek¬ ler derhal toplanıp, orduya en seri bir surette sevkedileeek. «6 — Süvariye kılıç için, evlerdeki eski eğri kılıçlar topla¬ nacak. «7 — Erkân-ı Harbiye, acemi efradı cepheye şevke başla¬ mış. Bu büyük bir hatadır. Derhal bunlar geride depoya alına¬ cak. Bunlara sade nişan tâlimi gösterilecek. 93, 94, 95, 96, 97’liler var, bunlar harp görmüş askerdir. Silâh altına alınıp cepheye sevkedileeek. Bunlardan biri öldük¬ çe depodakilerden biri gidip, onun silâhını alarak harp edecek. «9 — Mustafa Kemal, bilfiil Başkumandan olsun. «10 — Ordu harbi Sakarya’da yapacak. Kızdırmağın arka¬ sına çekilmeyecek. Hükümet ve biz de Ankara’da kalacağız. Gi¬ dersek inhilâldir. «11 — Bü işleri derhal karar altına alınız. Derhal hükü¬ met tatbik etsin. «Maateessüf bunlar bu hükümet ile yürümez. Bu hükümet atalet ve uyuşukluk içinde. Bu hükümetin mümeyyiz vasfı bu¬ du r. Meselâ Fevzi Paşa, hem hey’eti vekile reisi, hem Erkân-ı Harbiye Reisi, hem Müdâfaai Milliye Vekili, hem bilmem daha ne ve neler? Bu nasıl şey? Sade Erkân-ı Harbiye işi bir adamın vaktini alır. Bir adam kâfidir. Fevzi Paşa’ya hitap ediyorum ve soruyorum; bu kadar işi birden nasıl yapıyorsunuz? Muhakkak yapamıyorsunuz. Bu hırsın nedir? Üç beş mevkii birden pençen¬ de tutuyorsun? Orduyu yeniden tanzim için hâlâ bir iş, bir uya¬ nıklık gösterdiğiniz yok. Hâlâ uyuyorlar. Arkadaşlar! Ben bun¬ ların halini şöyle görüyorum: Yeni bir Ashab-ı Kehf!... Vaktiy¬ le bir Ashab-ı Kehf var imiş. Hikâyeyi bilirsiniz. Bir mağarada yıllarla uykuda kalmışlar. Uyandıkları vakit, dünyayı kamilen değişmiş gördüler. Bunlar da onlar gibi derin bir uykuda uyu¬ yorlar. Uyandıkları vakit Ankara’da, bakacaklar, başka ahali var. Mehmet yerine Mihal diyorlar, paralara kuruş yerine drah¬ mi diyorlar... Artık uykudan uyanın... Fevzi Paşa. Sen bütün mevkilerini bırak biraz hırsını yen! Sen durmaz çalışırsın, bili¬ rim; fakat bu kadar işe yetişemezsin. Mühim bir andayız. Sen yalnız Erkân-ı Harbiye Reisi ol! Sade ordunun işini düşün, dü¬ zelt! Resmî evrakı bitirdikten sonra şöyle bir sırtüstü yat! Is- 846 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 847 tersen ayaklarını da havaya dik! Yunanlıları nasıl mağlûp ede¬ lim diye imâl-i fikr et! Saatlerce düşün! İmal-i fikir çok mühim şeydir. Bu esnada insanın aklına mühim tedbirler gelir. Müdâ- faa-i Milliye’yi başkası alsın. Meselâ onu Refet Paşa’ya verin. «Demek kabineyi de tanzim etmek lâzımdır.» Fevzi kalktı, sırasından bana cevap veriyor. Ben gerisin- deyim. Dedi: «Ben haris değilim. Bana emrettiler, şunu uhdene al, aldım, bunu da al, dediler, onu da aldım. Ben kendim iste¬ medim. Ben ne yapayım?...» dedi. Zavallının hali perişan. Por¬ suk bir uzviyet ve söz... Sesi af diler gibi... Haline acıdım. De¬ vam etti: «Ben orduya nerden silâh bulayım... Ben uyku uyu¬ yamıyorum» dedi. Dedim ki: «Fevzi Paşa! Sen istemedin. Bu mevkileri sana verdiler demek. Sen düşünür bir madde değil misin? Bu kadar emir kulu bende misin? Vermek hata, fakat hatalı bir İşi kabul etmek de hatadır. Bunu bilmiyor musun? Uyumuyorum diyorsun. Mükemmel uyuyorsun. Bak söyleyeyim. Silâh nerden bulayım diyorsun. Haberin yok. Sana haber vere¬ yim. Şuradaki hamamda otuz beş bin Rus tüfeği var. Hadi, git al!» Zavallı daha fena oldu. Çenesi titremeğe başladı. Dudakları morardı. «Ben, dedi, cepheye gidip bir nefer gibi harbetmesini de bilirim.» Bu sözü doğrudur. Hakikaten sonra Sakarya Cep¬ hesine gitmiş, harp başlayınca Erkân-ı Harbiye Reisi olduğu halde ilk hatlarda Kur’an elinde dolaşmış, neferleri teşci etmiş¬ tir. Bu Fevzi tuhaf bir adamdır. Adı Mustafa Fevzi’dir. Kavak¬ lı Fevzi derler. Meşrutiyetin ilânı zamanında Manastıra hüm- yetperverleri vurmak için Abdülhamıd tarafından gönderden Boşnak Şemsi Paşanın evinde yetiştirdiği biridir. Bu te’dibe ge¬ len Şemsi Paşa ile beraber, onun erkân-ı harbi olarak Manastıra gelmiştir. Atıf, Şemsi Paşa’yı orada arabasında vurduğu vakit. Mustafa Fevzi de aynı arabada Şemsi'nin yanında idi. İttik ad¬ cılar Fevzi’yi yakalayıp tevkif etmişler. Fevzi: «Ben size de hiz¬ met ederim» demiş, serbest bırakılmıştır. Fevzi Paşa pek az l⬠kırdı söyler. Hiç dostu yoktur. Düşmanı da yok galiba. Kimse ile konuşmaz, ülfet etmez. Sade resmî işiyle meşguldür. Uzun¬ ca boylu, esmer, şişmancadır. Çok üşür. Kış oldu mu, kalın üç - dört fanila, üstüne yelek, hırka, ceket, kaput giyer. Bu kadar yükü nasıl taşır bilmem. Üstüne - başına hiç bakmaz. Pislik içindedir. Galiba saçını bile taradığı yok. Ay olur traş olmaz. Bıyık sarkık ve birbirine karışık. Bu hal ile yüzü tuhaftır. Hele kat kat fanila, hırka ve elbiseden vücudu hantal, porsuk bir manzara alır. Tırnakları uzun ve içi simsiyah pislik. Sigara, kah¬ ve, içki içmez. Beş vakit namazmdadır. Bir hikâyesini anlata¬ yım: Bir yâveri vardı. Bu yâ ver tanıdığım Demokrat Mustafa adında birinin kardeşi idi. Yaver bir gün bana anlattı: «Bizim Paşa bir iki aydır kaşmir. Gittikçe fazla kaşınır. Kaşınıyor, fa¬ kat bir şikâyet ettiği, bir şey yaptığı da yok. Kaşındığının far¬ kında değil gibi duruyor, gittikçe fazla kaşınmağa başladı. He¬ le geceleri iki vücudunda kürek çeker gibi, bir düziye harekette. Aklıma geldi. «Galiba paşa uyuz oldu» dedim. Kendisine söyle¬ mek istedim. Cesaret edemedim. Açıyorum da. Nihayet baktım ki, hali fena. Bir gün; «Paşa, siz çok kaşınıyorsunuz. Kendinizi hekime gösterseniz iyi olur,» dedim. «Sahi... Ben kaşınıyorum değil mi? Bir doktor çağır!» dedi. Çağırdım. Doktor uyuz ol¬ duğunu söyledi. Uyuz bütün vücudunu dehşetli kaplamış. Kü¬ kürt merhemi verdi. Kurtuldu.» Bu vak’a şayanı hayret bir şeydir. Fevzi’yi gayet iyi tasvir ve tahlil eder: Bu adam iki aydır kaşınıyor da, farkında değil. Hem uyuz kaşınması müthiş şey. Farkında olmamak, iz’aç ol¬ mamak mümkün olmaz. Buna göre, demek Fevzi, gayet duygu¬ suz, lâkayd, vurdumduymaz, bir işin farkında değil. İhmalci ini¬ siyatifi olan âri bir adamdır. Hakikaten bütün işlerinde haya¬ tında böyle bir adamdır. Ben kendisine Ashab-ı Kelıf'siniz diye hücum ettiğim vakit, verdiği cevap da onun ruhunu gösterir bir aynadır. O sözleri 848 HAYAT ve HATIRATIM Dr. HIZA NUR S 49 âni bir buhran ve ye’isli bir heyecan içinde söyledi. Ruhunun samimi bir aksidir. Binaenaleyh pek doğrudur: «Verdiler, aldım.» Çok doğrudur. Bu adamda zerre kadar benlik, mevcudiyet, iz¬ zeti nef s yok. Bir efendiye kul, köledir. Zannetmem ki, kuru mu kadîmde, esirlik devrinde bir orduya esir düşüp köle olarak sa¬ tılan hiçbir şahıs bile o vakit efendisine Fevzi kadar, sadakat¬ le ve itaatla hizmet etmiş olsun, Mustafa Kemal’e de böylesi l⬠zımdır. îsmet’i, Fevzi’yi tam bulmuştur. îkisi de emirber nefer, kör değneği, şer âleti... Hakikaten Mustafa Kemal, Fevzi’ye şu vekâleti al, diyor, alıyor. Sonra şunu da al diyor, alıyor. Sonra bırak diyor, bırakıyor. Daha ileri gidiyor, meb’usluğu.da tei'ket diyor, terkediyor. Sade Erkân-ı Harbiye Reisi ol, diyor, oluyor. Şunu yap diyor, yapıyor, yapma diyor, yapmıyor. Bugüne ka¬ dar hayatı hep budur. Hasılı halini güzel ve kendi ağzı ile tas¬ vir ve kabahatini itiraf etmişti, Meb’uslar daha evvel Fevzi'nin seciyesini kısmen öğren¬ mişlerdi. Bu hallerinden Fevzi’nin (F) si üstüne bir nokta daha koyarak, ona Kuzu Paşa diyorlardı. Adı artık budur. Kuzu Pa¬ şa aşağı, Kuzu Paşa yukarı. Amma iyi bulmuşlardır. Bir k:smi buna kanaat etmeyip, sonra Öküz Paşa adını verdiler. îtaatı vakıa kuzu gibidir; yine onun gibi düşüncesiz ve inisyatifsiz; fa¬ kat kuzu gibi sâf olsaydı, ben de bu adı münasip görecektim. Değildir. Vakıa bazı halleri öküz gibidir, ama öküz pek de mu¬ ti değildir, övendüreden korkar. Bu hiç övendüresiz itaat ediyor. Sonra Öküz gibi, kafasız değildir. Zekâsı yüksek değil, ama, za¬ rarsız bir zekâdır. Ve yine zararsız akl-ı selimi vardır. Biraz tarihten dem vurur. Bu bapta bazı şeyle okumuşa benzer. Sonra hemen herkes askerlikteki liyakatini söylüyorlar. Hakikaten Eskişehir - Afyon harbinde taarruzun sol cenahımızda olduğu¬ nu bilip, söylemiş ve fakat ağalar dinlememiş. Ne yapayım, böyle bilgiden bir fayda yoktur ki, ha bilmiş, ha bilmemiş. Ka¬ naat ettiği şeyi insan, kabul ettirmesini de bilmelidir. Tehdidi¬ ni ikaa muktedir olmalıdır. Böyle olursa bir şeye yaıar. Eıında öyle şeyler yoktur. Bir söyler ve susar. Nitekim Sakarya Har¬ binde de hakiki vaziyeti o görecektir. Fakat bu sefer yine dedi¬ ğini kabul ettirememiş, asıl kâr olmamışsa da büyük bir zarar ve felâketten kaçınmak suretiyle mühim kâr olmuştur. Yâni Mustafa Kemal’in ric’at emrini, o geri aldırmıştır. Lâkin birkaç gün sonra dediği yapılmıştır. Bunları izah edeceğiz. Şerir bir adama benzemez; fakat her şerre alet olur. Son zamanda Mustafa Kemal’e olan bir telgrafını gazeteler neşret¬ tiler. Bunda: «Ordu sizinledir. Emrinize, müdafaanıza hazırdır» diyor. Bu, orduyu bir zâlim,, hırsız, câni adamın kuvveti, şer ale¬ ti yapmaktır. Bu günah büyüktür. Bu esnada galiba Mustafa Kemal aleyhine bir kıyamdan korkuluyordu. Mustafa Kemal Eskişehir’de Temyiz Mahkemesi azasım da tehdid etti. Kez i milleti tehdit etti. Derken, Fevzi’nin de bu telgrafım neşretti. Yine Mustafa Kemal ona : «Sen şu mealde bir telgraf gönder bana» demiştir, o da yazıp göndermiştir. Yâni yine yap dediler, yaptı. Yusuf Kemal de bu kabinede Hariciye Nâzın. O da İhmalde, iş ğörmemekte, inisiyatifsizlikte Fevzi’nin eşi. Nutkuma devam ediyorum. Nutkumun son kısmı şöyledir: «Siz Ankara’yı bırakıp kaçıyorsunuz. Orduyu Sakarya’dan Kızdırmağın arkasına kaçıracaksınız. Siz, hükümet bu kararı vermiş, yapıyorsunuz. Ben diyorum ki, bu felâkettir. Eskişehir’¬ den Sakarya arkasına gelen ordu, yirmibeş bin kişi kalmış, or- dan Kızılırmak’m arkasına varınca ise, ikibin beşyüz kalacaktır. Büyük bir hatadasınız. Ankara’da kalacağız. Ordu Sakarya’da döğüşecek. Burada muzaffer olacağız. Sizinle taban tabana zıddım. Sizi Millet Meclisi men edecek. Burada ve Sakarya’da kalacaksınız. Ne olursa burada olacak...» Meclis bütün sözlerimi alkışlarla ve ittifakla kabul etti. O gün ve sonrki günlerde Meclis tamamiyle arkamda idi. Ne de¬ sem yapıyorlardı. Kürsüden indim. Celse bitti. Mustafa Kemal Riyaset mçv- F : 54 850 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 851 kiinden indi. Yanıma geldi: «Yahu! Sen ne yaptın? Sen ne müt¬ hişsin be!... Bilmezdim.» dedi. Sade güldüm. Tekrar celse açı¬ lınca, Durak kürsüye çıktı. Ankara’da kalmak, Kayseri’ye git¬ memek, ordunun Sakarya’da kalması için söyledi. Mustafa Kemal Meclis’te o günü yirmi - otuz meb’usun için¬ de bana : «Peki, kabinede sen de bir mevki almalısın,» dedi. Ga¬ liba benim, bunları bir mevki kapmak için yaptığımı zannetti. Çünkü, kendisinin bütün işleri mevki içindi. Güldüm. «Benim mevki ile işim, hevesim yok. Eğer hükümette yapılacak vazife olsa kabul ederdim. Yok işleri kumandan, Müdâfaa-i Milliye ya¬ pacaktır. Ben istemem» deyip oradan savuştum. Artık müzakere devam etti. Gittikçe münakaşa alevlendi. Çolak Selâhaddin, Hüseyin Avni, Hulûsi ve daha bir takımları Mustafa Kemal’e hücum ediyorlar. Mağlûbiyetin mes’uliyetini sırtına yükletiyorlar. Doğru, hakları var. Mustafa Kemal de bundan sinirleniyor, çıldıracak. Ertesi günü Doktor Adnan bana dedi ki : «Mustafa Kemal sana şaşmış. Bu ne müthiş adammış, diyor... Ben de sen onu henüz spesialitesinde görmedindi, Hest dans son ansiyete de¬ dim. Anlamadı. Onun kudreti, kuvveti muhalefette ve hücum¬ dadır. işte gördün. San’atı tu dedimA Derken Mustafa Kemal Başkumandanlığı kabul etmem, de¬ di. Ve bunda temerrüd etti. Dedik: «Yahu! etme, kabul et!» «Ben zaten daima idare ediyorum. Geri durduğum yok .ki... Ne lüzumu var, beni başkumandan yapacaksınız?» dedi. Ben de: «Yok, resmen ve mes’ul olarak başkumandan olmalısın. O va¬ kit daha iyi gayretle çalışırsın.» Her şey bitmiş, elde ordu di¬ yecek bir şey yok, Mustafa Kemal tamamiyle ümitsiz. Başku¬ mandanlığı asla istemiyor. Çünkü onca mağlûbiyet muhakkak. Başkumandan olursa kendi mağlûp olacak. Şimdiye kadar per¬ de arkasından elindeki ismet ve Fevzi adındaki iki kuklayı, na- cıvat’la, karagöz gibi oynatmaya alışmış. Mesuliyeti! iş olursa onlara veriyor, şeref olursa kendire alıyor. Resmen ve bilfiil kumandanlığı kabul etmeğe asla yanaşmıyor. Bütün Meclis de buna kızıyor. Meclis, pek asabileşti. O, kabul etmem diyor, baş¬ ka şey bilmiyor Ve dinlemiyor. Kızmışım. Bir aralık: «Peki! Se¬ nin vücudun âleme rahmet mi? Ne güne duruyorsun? Hangi işe yarıyacaksın?» diye bağırdım. Kızılca kıyamet koptu. Mustafa Kemal bana kürsüden küfürler ve tehdid yağdırdı ve bu arada yine dedi ki : «Mağlûbiyet muhakkak. Sen beni rezil olsun, şe¬ refim gitsin diye başkumandan yapmak istiyorsun. Bu söz bana öyle müthiş geldi ki, çıldıracaktım. «Yahu bu ne adam! Koca bir millet gidiyor; bu, şerefi düşünüyor. Bunu kim yapa¬ bilir? Hiç olmazsa insan haya eder de bunu söyliyemez. Of!... Ne âdi, ne belâ bir adama çatmışız!... Şeref!... Sanki Suriyede mağlûp olan da bendim,» diyordum, işte bu andadır ki, bu adam¬ dan tam nefret etmiş, ona büyük bir kin beslemeğe başlamıştım. Baktım kudurmuş köpek gibi olmuş. Herkes de bir şey söylüyor. Her söyleyen ile dalaşıyor. Galiba niyeti bozuk. Topal Osman’¬ ın kendisine verdiği muhafızları Meclise getirmiş. Onlara güve¬ niyor, imalı bir surette onlarla Meclisi tehdit ediyor. Bunlardan birçok herif Meclis koridorunda. Her iş oldu. Benim bütün tekliflerim kabul edildi; fakat kumandanlık meselesi hâlâ olamıyor. Üç gündür uğraşıyoruz, kabul ettiremiyoruz. Halbuki vakit dar. Nihayet bakmış ki, ola¬ cak şey değil. Meclis mu’sır, kabul etmezse hiçbir haysiyeti kal- mavacak. Ekseriyet zaten aylardan beri aleyhine dönmüş. Gel¬ di. Kesmen celsede şu teklifi yaptı: «Eğer Meclis bütün tesrii ve icraî selâhiyetlerini bana verirse başkumandanlığı kabul ede¬ rim.» Ben bunu işitince iki yumruğumu küt küt diye kafama vurmuştum. Ve: «Eyvah, bu adam ne istiyor? Bu nasıl iş? Bu verilir mi? Bu istenebil'r mi?» dîye bağırmışım, durmuşum. Ben farkında değilim. Sonra yanımdakiler söylediler. Kendi kendime düşünüyordum. Bu müthiş bir şey. Başkumandan olmak için böyle bir sa¬ lâhiyete lüzum yok ki... Başkumandan harbi başa çıkarmak içîn lâzım. Selâhiyetlere zaten maliktir ve onlar kâfidir. Demek bu 852 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 853 adamın zamiri kötüdür. İçinde kimbilir ne domuzluklar vardu\ Büyük bir müstebit olmak, milleti inim inim inletmek istiyor. Kendi kendine kanunlar yapacak. Şunu bunu asıp kesecek. Böy¬ le bir şeyi istemek ne müthiş bir küstahlıktır. Yahut bu adam bunu mahsus istiyor. Biliyor ki, Meclis kendi selahıyetlermde p e v hassas ve kıskançtır; vermeyecek, bu da bu şekilde Başku¬ mandanlıktan kurtulacak. Yahut Meclis verirse, bunlarla sonra bize, millete kıran salacak... Kendine köle gibi itaat etmıyenien imha edecek. Yapar mı? Yapar. Şaka değil. Kendisi ve keyfine göre kanun yapacak. Onunla istediğini mahkûm edecek. Tarih¬ te bunun yalnız bir misali vardır. Jül Sezar, Roma Senatosun¬ dan selâhiyetlerinin bir kısmını almış, kendisini ona «Yarı Al¬ lah » tanıtmıştı. Bu da buna benziyordu. Artık mecliste kavga (kıyamet kopuyor. Bu selâhiyetleri vermek istemiyorlar. Müthiş çorba olduk. Her kafadan bir 3es. Nihayet düşündüm: «Canım ismet askerliğini gösterdi. Fevzi bir kumandan olamaz. Galiba Ankara’da başka da yok. Musta¬ fa Kemal Anafarta’da iyi asker olduğunu göstermiş. Bundan mü¬ nasibi yok. Vahim bir iş ama, şu adama ne istiyorsa verelim de Yunan’ı def edelim. Sonra mümkün olursa çaresine bakarız.» dedim. Ve Meclis’e : «Zararı yok. Bunları mı istiyor, onları da verelim de gitsin, düşmanı defetsin. Bu kâfidir.» teklifini yap¬ tım. Nihayet Meclis kabul etti Kendisi de başka bir şey diyeme¬ di. Adnan bana, «Başkumandanlığa nasbi kanunu sen imzala!» dedi. Tabiî bu Adnan’ın fikri değildi. Mustafa Kemal’in idi. Bilmem bunun sebebi ne idi? Ne düşündü? Ben «Canım, şimdi böyle şahsî meselelerin zamanı mı? Vakıa teklif benim ama, kim imzalarsa imzalasın» dedim. Adnan ısrar etti. «Peki!» dedim ve imzaladım. Meclis bu kanun lâyihasını aynen kabul etti ve is¬ tediği selâhiyetleri de verdi. Bütün benim teklif ettiğim tedou- leri de Meclis aynen kabul edip, icrasını Başkumandana havale etti. Başkumandan bunları bir seri numaralı emirler Ue tebliğ ve icra etti. Yalnız ben herkesin bütün malını müsadere demiş¬ tim. Meclis bunu çok görüp, yüzde kırk nisbetine karar verdi. Bir de meclis başkumandanlığa merbut mebuslardan mürekkep bir teftiş heyeti teşkil, beni de bu heyete intihap etti. icraat başladı. Bir iki gün sonra her taraftan askerler sö¬ kün etmeğe başladı. Bunlar 94, 95, 96 ilâh... tevellüdlüler. Akın akın geliyorlar, doğru cepheye sevkediliyor. Sandıklarla tüfek¬ ler, kılıçlar geliyor. Demirci dükkânlarında demirlerden süngü¬ ler yapılıyor. Kağnılar, atlar geliyor. Büyük bir faaliyet. Sal d Beyi gördüm: «Yolunda. Birkaç güne kadar orduyu eski haline getiriyoruz. Hiç merak etme! Allah senden razı olsun,» dedi. Bu halleri gördükçe ümidim daha arttı. Yunanlılar da Eskişehİrden hareket ettiler. Mecliste artık askerliğe de karıştım ve; «Allah aşkınıza sol cenahınıza dikkat edin ve ihtiyatları merkezî bir yere alın!» demekten kendimi ala¬ mamıştım. Herkes de böyle söyleniyor. Çünkü Ismet’in Eskişe¬ hir’deki ağır hatâsı içimize kızgın çivi gibi işlemişti Bu benim için çizmeden yukarı çıkmaktı. Ama, zaten hepimiz zıvanadan çıkmıştık. Yunanlılar gelinceye kadar, ordunun tertibatı ikmâl edikli. Mustafa Kemal grup sistemini de ilga edip, eski usulü tatbik etti. Böyle bir zamanda orduda teşkilât sistemini değiştirmek, bir intizamsızlık, emir ve kumandada anarşi yapabilir, tehlike¬ li bir şeyse de yaptı. Bununla orduda iki defa teşkilât sistemi değiştirilmiş oldu. Zaten harp cephesinde eski sistemi bırakıp, grup teşkilâtı yapmak hatâ ve pek sersemlikti. Şimdi bu hata¬ nın neticesi olarak yeniden değiştiriliyordu. Demek Öteki türlü sökmeyeceğini şimdi anlamış. Zavallı millet, tecrübe tahtası. Hasılı evvelâ bu teşkilâtı bozup, grup teşkilâtı yaptı, şimdi de bunu bozup eski teşkilâtı yeniden kurdu. Bir taraftan da efrad akm akın hâlâ geliyor. Silâh ve sa¬ ire de böyle. Acemileri depolara çektiler. Orada nişan talimi si¬ ner almak usulünü öğretiyorlar. Sonra harpte biri öldükçe bun¬ lardan göndermişler, ölenin silâhını alıp harbetmiştir. Bu su- 854 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 855 retle cephelerde hiç eksiklik olmamıştır. Harp başlıyacak. Telâştayız. Gece uyku uyuyamıyorum. Benim gibi daha bir çok mebus var. Hükümette Müdafaa’yı Milliye’de dolaşıyoruz. Haber alıyoruz. Gece sabahlara kadar sokakta dolaştığımız, Mecliste bölüşüp kötü bir petrol lâmba ile dertleştiğimiz oluyor. Birçok mebuslar bu kara günde, bu buh¬ randa hamiyetlerini gösterdiler. Yazsam büyük bir liste yapar. Bilhassa Adana mebuslarından İsmail Safa, Muhtar, Zamir Bey ölüp - bitiyorlardı. Bunlarda büyük hâmiyet gördüm. Bu se¬ beple bunları sönmez bir muhabbetle içimden sevdim. Hâlâ bu adamları severim. Bende pek iyi ve silinmez bir iz bırakmışlardı. Dehşetli sigara içiyorum. Bir raddeye geldim ki, zehirlendim gibi. Derhal sigarayı terkettim. Bu esnada İdi ki, Çankırı me¬ busu Hoca Hacı Tevfik Meclis’te : «Allah iyi eder, zafer verir* dedi. «Herif! Daha hâlâ Allaha havale ediyorsunuz. Allah baba¬ nızın uşağıdır,» dedim. Pek sinirliyim. Kalktım, az kaldı adamı dövüyordum. Bereket versin araya girdiler de fenalık olmadı. Lâkin fena lâkırdılar söyledim. Ne yapayım? Herif çalışacağına, bir iş yapacağına, Allah’a havale ediyor. Kendi oturuyor. Ah bu yobazlar... Derken, Sinop’tan zevcemden telgraf. Nis’te durajnamış.. İstanbul’a, oradan Sinop’a gelmiş, «Derhal Sinop’a gel,» diyor. Al şimdi bir belâ daha... Ben bu buhranda burayı bırakıp Si¬ nop’a nasıl giderim? Bu vatan hizmetine karı koynunu tercih demek olacak... Bîr taraftan harp haberleri bekliyoruz, bir ta¬ raftan da bu püsküllü belâya telgraf çekiyoruz, söz anlataca¬ ğız. Dedim ki : «Vaziyet buhranlıdır. Böyle günde burayı terk edemem. Hizmet günüdür. Biraz sabret. Beş, on gün içinde bi¬ ter derhal gelirim.» «Hayır, gel!» diyo,r. «Olmaz» diyor. Bu sefer «Ben geliyorum» dedi. «Aman gelme! Herkes hurdan ka¬ çıyor,» dedim. Gelir mi gelir. Tehlike filân bilmez. Böyle bir is¬ liliği yapar. Böyle sevme de görmedim. Gelirse ne yapacağım? Sinop’ta mutasarrıf Zihni. O’nu da zorluyormuş. «Araba bul¬ dur gideyim» diyormuş. Hazırlanmış. Zihni yazdı. Ona yazdım: «Birader! Böyle bir kara günde ben vatan hizmetini terkede- mem. Burayı bırakıp Sinop’a gelemem. Onun gelmesi de ola¬ maz. Aileleri Ankara’dan çıkardılar. Neticenin ne olacağı ma¬ lûm değildir. Ne yap yap, şunu avut. Ve hele buraya gelmesine mutlaka mani ol! Bana yazacağı telgrafları, telgrafhaneye emir ver, bana gönderime. Beni müteessir ediyor. Çalışamam. Sen onun telgrafını alır, ona göre benden ona cevap uyduruverıv- sin.» «Merak etme, dedi.» Öyle yapmış. Ferahlardım Allah razı olsun. Serbest kalınca ne yapabileceğimi düşündüm. Elbet çok ya¬ ralı gelecek. Hastahaneler yapar, çalışırım. Madem müfettişim. Diğer askerî hastahaneleri de dolaşır, bir intizam veririm. Harp¬ ten anlamam. Bu iş bizim değil. Fakat, bir de şunu yaparız: Me¬ bus arkadaşlara tenbih ettik, halktan öteden beriden haber top. lasmlar. Ne işitirlerse bize söylesinler. Biz de icabına bakalım. Başkumandana bildirelim. İçinde işe yarar bir şey olur. Böyle haberler geliyordu. Hüsrev (Bulgaristan sefiri) de bu hey’ete dahildi. Yazıp zarfa koyuyorduk. Hüsrev askerî vasıta ile Baş- kumandan’a yolluyordu. Bana dolaşmak, bilhassa hastahane¬ leri gezebilmek için bir at lâzım. Bir de nefer verdiler. Ona da lâzım. Cihet-i askeriyede birkaç at var. Fakat her gün veremi¬ yorlar. Onların da işleri var. Mebuslardan birinde at varmış. İki at satın aldım. Birine ben, birine nefer biniyor. Dolaşıyoruz. Adnan’ın işi yolunda. Hilâl-i Ahmer’in bir arabası var. Onunla geziyor. Adnan’ı Hilâl-i Ahmer’den maaş da alıyor diyor¬ lar. Alırsa meşru değildir. Kendisine sordum. «Hayır!» dedi. Fakat arabayı kullanıyor. Hilâl-i Ahmer Reisi İsmail Besim Pa¬ şa. Şimdi mebus olmuş. Rusya’ya gitmeden evveldi. Cephede as¬ kere erzak verilecekmiş. Para da yok. Hey’et-i Vekile’de Hilâl-i Ahmer’in parasını alalım dediler. Bunu da bana, «Sen yap!» de¬ diler. «İsmail Besim’İ çağırıp al!» demişlerdi, Hey’et-i Vekile edasının yanma çağırıp, «Ne kadar para varsa ver» demiştim. Korkup, zangır zanğır titremişti. «Nasıl vereyim?» demişti. Ben de: «Korkma, iade ederiz» demiştim. «Siz şahsan teahhüt eder- 856 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 857 şeniz, vereyim» demişti. Parayı almış, orduya ekmek göndermiş¬ tik. Sonra parayı hükümet iade etmişti. Henüz harp başlamamıştı. İki ordu manevralarla meşgul. Bir mebus arkadaş geldi. Yahşıhan’dan geçerken gelmiş. Acele beni buldu. Dedi: Aman mühim. Cephaneyi dağlar gibi Yahşi¬ li an’da Kızılırmak’m şark geçidi köprüsünün yanına yığmışlar. Bir tane muhafız bile yok. Ne var bilir misiniz? Hep Rum’lar¬ dan mürekkep bir amele taburu. Ya hıyanet edip, cephaneyi oer- hava ederlerse, ne ile harp edecekler?» Hakikaten mühim haber. Canım ağzıma geldi. «Müdafaa-i Milliye’ye gideyim. Refet e ha¬ ber vereyim de tedbir alsın,» dedim. Hemen kalktım. Atlan is¬ tedim. Sokakta bekliyorum. Baktım ki, Adnan arabasıyla ge¬ çiyor. «Ne bekliyorsun?» dedi. «Refet’e gideceğim. At bekliyo¬ rum,» dedim. «Ben de ona gidiyorum. Gel bizim arabayla gide¬ lim» dedi. Gittik. Refet Müdâfaa-i Milliye erkânından beş altı miralay oturuyorlar. O vakit Müdafaa-i Milliye Vekâleti Anka¬ ra Lisesinde idi. Vekil için de binanın yanma ufak bir bina ya¬ pılmıştı. Bu binada Refet'i gördük. Ben; «Aman paşa, mühim bir şey var» diyerek hitaba baş¬ ladım, Hiç aklıma bir şey gelmiyor. Mühim bir hizmet yapıyorum zannediyorum. Kemali sadakatle koştum, geldim ve söylüyo¬ rum. Hepsi vatan için. Onu sevinecek, derhal tedbire tevessül ve¬ ya bana teşekkür edecek zannındayım. Anlattım. Bitince Refet biraz durdu. Gayet azametli ve şiddetli bir tavır aldı: «Sen çiz¬ meden yukarı çıkma!» Alıklaştım. Bu adamın Müdâfaa-i Milliye Vekili olmasını Meclis’te ben teklif ettim. Onu bir şey zannedi¬ yordum. Bir müddet sonra sersemliğim gitti. Dedim: «Sen ne de¬ din? Bana hakaret ettin?» Aramızda şöyle ve şiddetli bir kavga oldu : O : «Kendinden büyük işlere karışma!» Ecn: «Bu iş benden çok küçük. Hem bu benim vazifem. Mec¬ lisin intihap ve tayin ettiği Başkumandanlık Hey’et-i Teftişiye- sindenim. Böyle yolsuzluklar gördüm mü senin gibi vazifesini yaptıramıyanlara yaptıracağım. Bunu görmek, bilmek, tedbir aİmak senin en mühim vazifendir. Bunu yapamadığın anlaşıldı, fakat daha beıâsı var. Cephane ile amele taburunu bir yerde tu¬ tuyorsun. Bu, kedi ile peynir tulumunu bir araya koymağa ben¬ zer. Ya bütün cephaneyi ateşleseler ne yapacağız? Düşman si¬ lâh omuzunda gezinti suretinde mi Ankara’ya girsin? Buna da sen sebep olacaksın! Büyük mes’uliyetin var. O : «Çok geliyorsun?» Ben : «Az gelmekteyim.» O : «Böyle mühim bir sırrı faş ettin. Seni İstiklâl Mahke¬ mesine vereyim de görürsün?» Ben : «Sana gelip, böyle mühim bir şeyi haber vermek, sır ifşası mıdır? Sen casus musun ki, sır ifşa oldu? Nasıl yapma¬ lıydım? .. O : «Telefonla söyleyeydiıı. Ben : «Asıl o vakit faş olurdu. Şimdi neden faş oldu? O : (Yanındakileri gösterip) — Bunlar işittiler. Ben : «Onlar buranm müdürleri. Onlardan hu saklanır mı? Zaten bu işi sen emredeceksin, onlar düzeltecek. Anlaşılıyor ki, herif hiç sebepsiz bana kuruluyor, öküz al¬ tında buğazı arıyor. Azamet taslıyacak. Asker, üstüne general. Hem de bunlar arasında azametiyle meşhur. Sonra iyilik edip, Müdâfaa-i Milliye Vekili yaptırdık ya, kötülük edecek. Hem de müthiş olan şu kabahatim bastıracak. Bunun için beni itham ediyor; fakat ithamı saçma. Onu da beceremiyor. Dedim: «Şu ne âdi yürekli ve ne dirayetsiz adam.» Ortada bir müttehim var¬ sa, asıl kendisi, fakat olur ya haber alamaz. Ben onu hiç itham da etmiyorum. Namusumla te’min ederim ki, böyle şey aklıma bile gelmemişti. Sade saf bir vatan gayretiyle haber verip mas¬ lahatı selâmete erdirmek istiyordum. Bununla görülüyor ki, bu da bütün askerler gibi nemruttur. Sonra hırsı büyük ve içi fena. Hakikaten bu adamın şimdiye kadar bir iki şeysini bilirdim: Ta- mamiyle, cahil, azametli. Müthiş şarlatan. Konuşması, nezake¬ ti, tavırları tamamiyle anormal ve sahte. İnsanın bir elini sı¬ kar. Omuzunun biri yerde, biri gökte, yengeç gibi olur ve bu es- 858 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 859 nada yüzü sahteliği akıp duran ve müfrit bir gülme içindedir. Yüz değil, karikatür. Palyaço. İnsan halinden utanır. Simdi aza¬ metinin dehşetini de öğreniyorum. Haksız insan da. Daha sonra daha da gördük: Mustafa Kemal'in azameti, zulmü, istibdadı, vurgunu aleyhindeyiz. Hani, Allah fırsat verip de Mustafa Ke¬ mal’in yerine o otursaydı, milletin beynine de kan otururdu. Hep kan kusardık. Mustafa Kemal’i bize kıçı kırmızı balmumu ile arattırırdı. Allah kış görmüş yılana gün göstermesin derler. Doğrudur, Demirci Efe’yi te’dibe gönderdik. Efe bir şehrin ile¬ ri gelenlerinden yirmi - otuz kişiyi şehrin meydanında yere yatı¬ rıp gıcır gıcır kesmişti. Efe’den şıkır şıkır birkaç yüz bin lirayı alıp, işi tatldığa bağlatmıştı. Isyâıılar zamanında Çankırı’ya git¬ tiği vakit şehre elli bin lira cizye koymuş ve almıştır. Bunlar benim bildiklerim. Bunlarla beraber, zekâca ve iktidarca Mus¬ tafa Kemal’den yüz kere, aşağıdır. Hele pek cahildir. Ancak Millî Harekette ilk devrede aleyhimize olan isyanlarda cidden çok hizmet etmişti. Şu adamın beni böyle saçma ithamına, beni mahkeme ile korkutmasına, çizmeden yukarı çıkma gibi hareketine fena kız¬ dım. Ben ne samimî ve ne hizmet için zahmet etmiş, gelmişim. Bu bana ne muamele ediyordu. Gözüm kızdı. Dedim: — «Bana çizmeden yukarı çıkma diyorsun. Sen kendini her vccihîc benimle bir mukayese et! Bakalım, kendine no meziyet buluyorsun.? Sen bir sıfırsın ve benim kunduramın altındasın. Hadi bakalım beni İstiklâl Mahkemesine ver. Oraya sen gitme¬ lisin.» Yumıaığn şiddetle masasına vurdum. O, yerinde, ben ma¬ sasının önündeyim. Adnan, O masanın bir ucunda oturuyordu. Ayağa kalktım ve : — «Hadi! Göreyim seni!» diye bağırdım. Refet üzerime yü¬ rüdü ve elini cebine soktu. Tabanca çekecek vazıyet yapıyor. Ben de onun üzerine yürüdüm. Arada Adnan var. Bana sarıl¬ dı. «Aman doktor» dedi. Diğer zabitler oradan çıkıp gittiler. Refet’in sağ eli cebinde. Benim de tabancam var. Gözüm kızdı. Ne olursa olsun dedim. Adnan cılız adamdı. Yana ittim. Ara¬ dan çıktı. Refet’le göğüs göğüse geldik. «Hadi!» dedim. Duru¬ yor. «Adi herif!» dedim, duruyor, Adnan yine geldi. Refet çe¬ kildi, ben duruyorum. Refet yerine oturdu. Ben de oturdum. «Eğer sen namuslu bir adamsan, beni İstiklâl Mahkemesine ve¬ receksin. Başka çare yok.» dedim. Adnan beni teskine çalıştı. Baktım, «Refet : «Doktor, siz zeki, cesur, merd adamsımz- dır, bilirim. Ben size hürmet besliyorum. Süitefehhüm oldu,» dedi. Ne lahana turşusu idi, şimdi bu ne perhiz... Adnan artık bizi barıştırdı. Bu tarziye idi. İlerisine gitmedim. Refet’in bu hali beni kendisinden iyice iğrendirmişti. Artık hu adamla iyi konuşamadım. Refet geldikçe selâm vermesini bile gönlüm istemezdi ve çok defa vermezdim. İşte vatan için neler çektik, nelere maruz olduk. Millî Harekette böyle ne gün¬ ler geçirdik. Sanayi Mektebi büyük bir bina; Darül Muallimin de öyle. Bu iki binayı hastahane haline koymağa karar verdim. Birkaç gün sonra harp başlıyacak. Yaralılar gelecek. Ne hekim var, ne eczacı var, ne âlet var, ne ilâç var, ne yatak var, ilâh... hiçbir şey yok. Hattâ ilâç koymak için şişe bile yok iki bin kadar yatak tedarik etmeliyim. Sanayi Mektebinde bezler buldum. Birçok da kumaş kırkıntısı. Sokaklarda terziler¬ de yığılan bez kırıntısı var. Müdafaa-i Milliyeder. de bir takım bezler aldım. Biraz yün de buldum. Talaş da buldum. Hilâl-i Ah- mer’in de bir seyyar hastahanesi var, istasyon civarında. Orada da pansuman malzemesi çarşaf buldum. Alet yok. 1-Iilâl-i Ab¬ ra erden birkaç makas, pens, pense t gibi şeyler aldım. Bir ten¬ cere buidum. Kör, topal olan kur’a efradım aldım. Darül Mu¬ allim at mektebinden birkaç muallime ve kız aldım. Bezleri ya¬ tak halinde diktirdim. Bez kırıntıları, talaş, yün ve samandan bir mahlut yapıp bin yatak oldu. Bunları Sanayi Mektebine yer¬ lere serdirdim. Orada bir odayı da pansuman odası yaptım. Tah¬ tadan bir pansuman masası yaptırdım. Bir mangal, bir tencere, birkaç âlet bıraktım. Burası yara değiştirmeğe mahsus. Ameli- 860 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 861 yat lâzım olanlar için Darül Muallimin’! hazırladım. Zabitleri ve ağır yaralıları da buraya aldım. Müdâfaa-i Milliye’nin maran¬ gozlarına kerevetler yaptırdım. Bunlar karyola. Bir tane de tahtadan ameliyat masası yaptırdım. Bir odayı ameliyathaneye tahsis ettim. Alet takımı için tencere ve mangal bulup koydum. Kerevetlere yaptırdığımız yataklardan koydum. Muallim kadın¬ lar ve talebe kızlar birçok çarşaf ve havlu diktiler. Bunları ya¬ tak çarşafı yaptım. Her yatağa üç yedek çarşaf yaptım. Blüz- ler ve bunların üzerlerine numaralar diktirdim. Bunları sakat neferlere giydirdim. Hademe oldular. Her koğuşa ve onun ha¬ demesine aynı numarayı koydum. Her yatağın başına bir nu¬ mara koydurdum. Bir müşahede varakası çizdim. Millet Meclİ- si’ne gittim. «Arkadaşlar! Bundan bana iki bin tane yapın!» dedim. Çalıştılar ve yaptılar. Müşahade kâğıtları da oldu. Her yatağın başına astım. îlâç nerden alacağız? Para da yok. İstan¬ bul eczhanesi sahibi Hüseyin’e söyledim. «Ben meccanen veri¬ rim» dedi. «Allah razı olsun.» «Fakat şişem yok» dedi. Arattım. Ankara’da şişe bulmak mümkün değil. Meb’uslara söyledim: «Sizden rakı içenler çoktur. Rakı şişeleri evlerinizde yığılmış¬ tır, Gelecek yaralılara vermek için ilâç koyacak şişe yok. Şun¬ ları bana getirin!» dedim. Derhal getirdiler. Yüz kadar şişe ol¬ du. Ama pek iri şeyler. Zararı yok. Bu suretle hastahane de ol¬ du. Darülmuallimin’de beşyüz kadar yatak. Alâ. Şimdi parayı bekliyoruz. Bu ikinci hastahane muntazam oldu. Bir taraftan da orduya su fıçıları lâzım. Askere su taşı¬ mak için bir şey yok. Bunları bulup yolluyoruz. Kimin şarap fı¬ çısı varsa aldırıp yolladık. ■fi * * Yunanlılar sökün ettiler. Sersemler bize toplanmak, hazır¬ lanmak için bol zaman vermişlerdi. Daima vaziyetten haber alı¬ yoruz. Elimde Erkân-ı Harbiye Haritası var. Ona işaret ediyo¬ rum. Arkadaşlar etrafıma doluyor. Meclis’in Erkânıharbi oldum diye alay ediyoruz. Yunanlılar yine şimalden geliyorlar. Yine aynı oyunu oynuyorlar. Yâni sağ cenahımıza taarruz edecek gi¬ bi bütün kuvvetlerini oraya yığıyorlar. Bizimkiler yine aldanır. Ismet’in. aklı yine oraya saplanır diye ödümüz kopuyor. Bunu bütün meb'uslar söylüyor. Hâdiselerle zaten hepimiz yarı as¬ ker olmuştuk, ismet yine orduda. Olur şey değil!... Azli lâzım¬ dı. Bizimkiler Sakarya’nın şarkında mevzi aldılar, fakat Por¬ suk suyundan şimale doğru. Zaten Yunanlılar da buraya geli¬ yor. Hattâ daha şimallerden de gözüküyorlar. Bizimkiler de Sa¬ karya boyunca şimale doğru yayıldılar. Derken Yunanlılar bir¬ den Porsuk’un cenubunda gözüktüler. Bizimkiler de derhal ce¬ nuba doğru yayıldılar. Yunanlılar, gittikçe cenuba yayılıyorlar ve Katranderesi boyunca şark’a ilerliyorlar. Bizimkiler de on¬ larla beraber cenuba ve şark’a kayıyorlar. Sakarya ile bu dere bir kavis teşkil ediyorlar, iki ordunun da şimalî ucu Porsuk hi¬ zasına indi. Diğer ucu Haymana ovasının üstüne yayıldı. Anla¬ dık ki, bizimkiler bu sefer gafil değil. Keyiflendik. Müteharrik bir*sistem takip ediyorlar. Düşmana göre vaziyet alıyorlar. Alâ.. Cephe bir kavis halinde olduğu için, bizimkiler ihtiyatları da merkeze yığmışlar. Oradan her tarafa aynı mesafe var. Lüzum¬ lu yere kolaylıkla ihtiyat sevkedecekler. Alâ! Ferahlandıkça, fe¬ rahlandık.Keyiflendikçe, keyiflendik. Yunanlılar Eskişehir - Afyon hattında yaptıkları aynı pl⬠nı tatbik ediyorlar: Sağ cenahımızda gözüktüler, sol cenahımı¬ za toplandılar. Elbet o büyük muvaffakiyet hoşlarına gitmiş, ev¬ velki muvaffakiyeti onlara aynı plân vermişti. Cepheyi yine garptan şark’a uzanır bir hat haline getirmeğe çalışıyorlar ve âdeta getirmek üzereler de. Sonra getirdiler de. Zorları yine sol kolumuzu bozup bakıyyetüssüyufumuzu şarka değil, şimale at¬ mak, orada onları da armut toplar gibi toplayıp işi bitirecekler, işte bu devre, iki ordunun karşı karşıya gelişi, iki pehlivanın diğerini iyi bir yerinden yakalayıp oyuna getirmek için yaptık¬ ları harekete benziyor. Bugünlerin bir eğlencesi de var. Bazan ciddî ve facialı bir 862 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 863 takım tiyatrolar da bir Piyerro, Paskal, Soytarı-denilen bir ve¬ ya birkaç şahıs olur. Herkesi güldürür. Bu kanlı sahnede de var: Tuna’lı Hilmi. Bu dalkavuk, ahlâksız, değersiz, sarhoş adam bugünlerde azgın ve çılgın bir halde. Millche uğraştığı, Sakarya harbine baktığı, böyle şeylerle meşgul olduğu yok. Şi¬ ir yazıyor, mebusları topluyor, okuyor. Okurken de deli gibi zıp¬ lıyor. Herkes gülüyor. Bir gün beri yakaladı. «Bu gece bir şiir yazdım. Okuyayım» dedi. Beni bir odaya götürdü. «Bekle! Baş¬ kalarını da getireyim,» dedi. Eğlence tarafım tutmuş Dadım ki: «Peki, topiuyorsun. Sen okurken birer birer kaçıyorlar.» «Ya:.. Anlamıyorlar,» dedi. «Kafaları aşağı» dedim. «Ne bilirsin'.. » dedi. «Kaçıyorlar. Okumak zahmetine değmez» dedim. «Ne ya¬ payım?» dedi. «Hepsini odaya doldurunca kapıyı kapa! Önüne dur! Öyle oku!» dedim. «Sahi, iyi akıl!» dedi. Gitti, geldi. Otuz kişi kadar topladı. Kapının önüne durdu Bir kâğıt çıkardı Bİr şiir okuyor. Hem okuyor, hem de kâh tavana kadar sıçrıyor, kâh yere oturuyor, kâh küt diye kendini yere atıyor. Kâh ayak¬ larıyla dehşetli bir surette yere vuruyor, kâh tepiniyor Şunun halini gören mutlaka zırdeli olduğuna hükmeder. Yahut der ki, dünya düğün bayram içinde keyfediyor Bu hallerine güldükçe gülüyorum Herkes de gülüyor Birer ikişer kaçmak istediler. Bı¬ rakmadı. İnsan bu hale uzun zaman mhammiil edemiyor. «Ha¬ di siktir» dedik, hep gittik. İnsan tuhaftır. Ne haldeyiz, Meclis¬ te re kavgalar ettik. Ana baba günü yasadık ve şimdi .nasıl bir iğneli fıçıda oturuyoruz, sonra böyle de güldük. Bu manevralardan sonra harp, 23 Ağustos 1337'de başla¬ dı. Katranlıdere ehemmiyetsiz bir dere. Hele Ağustosta suyu kuruyor. Yunanlılar bunun boyunca yayıldılar. Ve şark’ta da¬ ha ileri de gittiler. Arkalarını Haymana'ya verdiler. Bizi bozar¬ larsa, doğru Ankara’ya girecekler. Nihayet dereyi geçtiler. Her tarafta hücum ediyolar. Bilhassa sol cenahımızı sıkıştırıyorlar. Bunu zaten harp başlamadan evvel Ankara da adetâ çocuklara varıncaya kadar biliyorlardı; fakat İsmet Eskişehir - Afyon hat¬ tında bilememişti. Düşman, ordumuzu öteden - beriden vuruyor. Vurup kırı¬ yor ve geriye itiyor. Hatlımızı ötede beride parçalıyor. Ordu¬ muz, karış karış; fakat mütemadiyen şimale atılıyor. Böyle hal¬ ler içinde sekiz - on gün kadar harp pek şiddetli oldu. Fena sinirliyim. Gece uyuyamıyorum. Birçok yaralı birden geldi. Gündüz hastahanelerde meşgulüm. Bir ishaldir beni ya¬ kaladı. Perhiz, ilâç, ne yapsam kesilmiyor; bir şey yiyemiyorum. Bu ishal ben sonra tâ Sinop’a varıncaya kadar kesilmedi. İğne - iplik oldum. Zayıfladıkça da insan sinirleniyor. Zabitlerimiz arslan gibi döğüşüyorîar. Neferler de aşağı de¬ ğil. Bu harpte zabitlerin gayreti adeta işitilmemiş bir şeydir. Bana cephede gezerken: «Eski kuvveti verin. Bu lekeyi kanı¬ mızla temizleyeceğiz. Düşmanı atacağız» demişlerdi. Hakikaten öyle yapıyorlar. Sakarya Harbi diye anılan bu mühim harpte, zabit telefatımız müthiştir. Bu da onların gayretini gösterir. Burada kırılıyorlar, tutunamıyorlar, biraz geri gidip yine harp ediyorlar. Yer veriyorlar; fakat karış karış. Kaçmak yok. Nefer öldükçe yerine depodan geliyor, ölenin silâhım alıp harbediyor. Bu harbi zabitler kazandırmıştır. îsmet’in Eskişehir’deki ceha¬ letini kanlarıyla yıkadılar. Kanlan ile o lekeyi temizlediler. Ni¬ hayet biz adım adım çekile çekile Ankara’n in cenubu garbisin¬ deki dağları Yunanlılar tuttular. Sonunda bu dağların en yüksek yeri olan Çal Dağı da aldılar. Ankara’da hastanedeydim. Artık çabayken top sesleri işitmeğe başladım. Artık harp meydanı An- karava bu kadar yanaştı. Vaktiyle Balkan Harbi zamanında Haydarpaşa’da Tıp Fakültesi Hastahanelerinde yaralılara ame- liyat yaparken, Çatalca’daki top seslerini de işitmiştim. Onun gibi. Bu Çal Dağının düşmesi bütün ümitleri bitirdi. Yeniden Türk milletinin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gi¬ diyor. Artık hep ölü halindeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımı¬ zı bıçak açmıyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal umumî ric’at emri vermiş. Bu haber de geldi. Haber geldi, onun Arnavut ve hususî hizmetlerinde kullandığı yaveri Salih de cepheden geldi. 864 HAYAT ve HATIRATIM Mustafa Kemal'in eşyalarım denk yaptı. Kaçıyorlar. Mustafa Kemal ata binmiş, sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de k - nlm Ben orduyu harbe hazırlamak için büyük bir gayret yaptım. Alınan tedbirler hep benim tedbirimdı. Bunu J Milletine pek büyük bir hizmet ettim ve bununla ıftıh - Hayatini en flhra değer işi buduvl/^at harp içû, 1ur iş ya¬ pamam ki... Bildiğim şey değil,... orduya g.< iktidarını haiz değilim. Teslimiyet üe beklemekten başka eaıe y ° k '^nan'mÇal üzerine ve sol cenahımıza son şiddetli çullan¬ ması meğerse 10 gündür söktüremediğini geren Yunan ordusu- nun ümitsizliğe düşüp ric'ata karar vererek, bunu setr içirmiş. Kyle yapıyor, bir taraftan da ağırlıklarını Sakarya'nın garp cephesine alıyormuş. Bunu Fevzi sezmiş ve MustafaJKenml demiş: «Aman ric’at etme! Çünkü düşman ricat ediyor. Rem emrini geri al!» Ne ise Mustafa Kemal rıc’atı durdurmuş. Işta Fevzi gayet vahim akıbetti bir vaziyeti kurtardı. Zabitlerin ka¬ ramanca döğüşiişleri, bu kadar kanlan, sekler.neferler „ verilen binlerce şehidler, yeniden ordu meydana getirmen edilen bu kadar emekler, masraflar az kaldı boşa gıdıyoıdu. Bu- nu Mustafa Kemal yapıyordu. Bereket varsın Fevzi ye. Fevzi bunu söylemiş, beriki de dinlemiş, fakat Fevzi aynı z, manda başka bir teklif daha yapmış : * Dwa “ Sağ cenahımızla Sakarya üzerine bir taarruz yapıp düşmanı ge Cirmiydim. Ağırlıklannı götüremez, bize kalır.» deımş. - - Sabunu dinlememiş. Kemafissâbık bu da kuzudur, yine sozu- nü kabul ettiremeyip susmuş. Halbuki askerler diyorlar ki, bü¬ yük bir fırsattı, kaçırıldı. Bu taarruz yapılıp Be^ık^.taJta- «a Kavuncu Köprüsünü tutsaydık, düşman a > r 1 ^ 1 düşer, şimendifer hattından uzak kalır, perişan olurdu. ' Meğerse Yunandılar on gün yaptıkları huyuz gayre.ıt cephelerini Ankara'nın cenubuna kadar sürdüler. Ama, şimen¬ difer hattından da uzaklaşmışlar. Ordularına yiyecek ve m.ı- Dr. RIZA NUR 865 himmat yetiştirememişler. Bizim Eskişehir ric’atmda gaflet edip bıraktığımız ve onların girip topladıkları keçi,, koyun sürü¬ lerinin etlerini yemişler. Ekmek bulamıyorlarmış. Keçi eti ishal yapmış, Yunan askerinde salgın halinde ishal zuhur etmiş. Tam sıcakların şiddetli ve malaryanın da zamanı olduğu bir mevsim¬ di. Malarya da bunları perişan etmiş. Nâçar ric’ate karar ver¬ mişlermiş. Ordumuzun on günlük mukavemeti harbi bize kazan¬ dırmışmış ; fakat büyük ümit ile tâyin edip gönderdiğimiz Baş¬ kumandan bunun farkında değilmiş, ric'at emretmiş... On günden sonra bir sükûnettir başladı. Yunanlılarda hiç bir taarruz yok, harp yok. Hayret! Anlıyamıyoruz. Bizimkiler de intizar halinde duruyorlar. Hiç kımıldamıyorlar. Meğerse Yu¬ nanlılar boyuna ağırlıklarını ve sağ cenahlarını Sakaryanm garbine naklediyorlarmış. Nihayet beş altı gün sonra Mustafa Kemal de anlamış ki ric’at ediyorlar Fevzi’nin dediği taarruzu bu sefer yaptı. Bir ik-i gün orada harp oldu. Halbuki Yunanlılar bütün ordularım zaten geçirmişler. Hatt-ı ric’atlerine vaki olma¬ sı muhtemel bir hücuma karşı orada kuvvetli bir dündar tutıı- yorlarmış. Onlar da ırmağı geçtiler, gittiler. Bu taarruzdan bir fayda çıkmadı. Salimen kurtuldular. Bu suretle Sakarya harbi de bitti. 13 Eylûl’de bittiğine göre bu harp yirmi gün sürmüş demektir. Millî dâvada en mühim harp, bu harptır. Bir defa yirmi gün sürmüştür. Meydan muharebelerinin üç-heş günde bitmesi lâzımmış. Saniyen ehemmiyeti, millî cidalin dönüm noktasıdır, âti zaferin müjdecisidir. Düşmanın hamlesini, mâneviyatını kır¬ mıştır. Bununla onun nükheti başlamıştır. Millî dâvayı, bıçak, sırtı kadar kalmış iken izmihlalden kurtarmıştı. Bizimkiler derhal iki fırka tertip ettiler. Yunan ordusu Porsuk suyunu takip ederek Eskişehir'e doğru ric’at ediyordu. Şimendifer bu suyu takip eder. Giderken raylara adetâ her adımda bir dinamit koyup hattı harab etmişler. Fırkanın biri şi¬ malden bunların sağ yanma, diğeri Haymana Ovasından cenuba yanlarına ve arkalarına doğru sarktı. Yukarıdan g'den bir şey F : 55 866 HAYAT vt HATIRATIM Dr. RIZA NUR 867 yapamadı. Cenubtan giden kuvvet Yunanlılardan bir takım esir ve eşya aldı. Yunan Kumandanının eşyası da bu meyan'da imiş. Hattâ rivayet ettiler : Kumandan da orada imiş. Eir yer bulup saklanmış, bizimkiler gidince yoluna devam etmişti. Bizim bu takibimiz Yunan ordusuna panik vermiş. Bunu sonra Times Gazetesinde gördük. Bu gazetenin o esnada orada bulunan bir muhabiri yazmış. Eğer cepheden de iki fırkacağız tahrik edilebilmiş olsaymış, Yunanlılar bir yıl sonra Afyon ve İz¬ mir’de uğradıkları tam hezimete o vakit uğrayıp, denize dökü¬ leceklermiş, mes’ele de o vakit bitecekmiş; fakat Sakarya’da or¬ dumuz öyle perişan olmuştur ki, kımıldamaya hali kalmamıştır. Herkes müthiş yorgun. Araba, otomobil, hayvan gibi nakliye va¬ sıtaları yok. Ancak yanlarda iki fırkaya hareket kabiliyeti ve¬ rilebilmişti. Harbin son günleriydi. Bizimkiler sağ cenahımızdan Yu¬ nan ordusunun ric’at eden dündarma hücum ediyorlar. Darüî- mallimîn’de ameliyat yapıyorum. Bir bomba patladı. Yarak za¬ bitler balkona koşmuşlar, ben de koştum, istasyonda vagon, tu¬ tuşmuş. yanıyor. Havaya baktık, gayet yüksekte bir tayyare, Meğerse Yunan tayyaresi bir yangın bombası atmış ve istasyon¬ daki trene tam isabetle indirmişti. Doğrusu pek mahirmiş. Maksat'arı demek, ric’atları esnasında Ankara’dan sevkiyat yapamayaimı. Tren yanıyor, kimse yok. Böyle giderse bütün vagonlar yanacak. Felâket... Hemen aşağı indim. Atları iste¬ dim. Darülmuallimîn ile Millet Bahçesi arasmdaki sokaktaydım. Geçenlerden biri: «Ayol, tayyare bomba atıyor, bir tane de lise¬ nin yanına düştü. İçeri gir. Herkes kaçıyor» dedi. Hiç bir korkum yoktu; derhal müthiş korktum ve içeri girdim, insan işte böyle- dir. Çok defa bir insanı cesur veya korkak yapan, arkadaş ve yanmdakilerdir. Biraz sonra at geldi. Doğrusu çıkmağa tereddü x ettim. Nihayet «Bu iş bina altında da olabilir. Hele istasyona koşayım» dedim. Dörtnala vardım. Birkaç kişiyi toplanmış bul¬ dum «Makasçıları arattım, iki vagonun işi bitmiş. Eğer bunlar diğer vagonlardan ayrılmazsa, onlar da yanacak. Makasçılaı ve diğer bir kaç amele, büyük bir cesaretle uğraştılar. Yanan va¬ gonların kancalarını çıkardılar. Sağlam vagonları uzaklaştırdı¬ lar. Bu iki vagon, yandı. Şükür iş bununla bitti. Yandaki vagona girdini- Ne göreyim: İçindeki zavallı memur çay iç.’ycrrnuş. Bir lokma ekmeği ağzına koymuş imiş. Bomba dm bir .parça kabur¬ ga kemiği arasından girmiş, orası delik. Biçare ekmeğin yarısı ağzmda. yarısı dışında öylece ölmüş. Cenazesin: kaldırttık. Bir bomba da liseye atmış. Orası o vakit, Müöafaa-i Milliye Vek⬠leti idi Dernek Yunandılar Ankara’dan hane-‘darmışlar. İşlerine yarayacak'rnüesseselerin yerlerini biliyorlarmış. Bu bomba mek¬ tebin yanma düşmüştür. Hedefe isabet etmemiş. Tayyare, bir bomba da bir tavlaya atıp savuşmuşlar. Bütün harp müddetin¬ ce yaralılar ile meşguldüm. Binden ziyade yandı birden geldi. Bunların işlerini görmek, geceli gündüzlü üç gün yedi. Muhte¬ lif nâsiyelerden birçok kurşun, misket, şarapnel parçası çıkar¬ dım. Hiç unutmam yirmi yaşlarında gürbüz bir nefer vardı. Beynine kurşun girmişti. «Beni çabuk iyi et! Gideyim gâvurlar¬ la döğüşeybn» diyordu, insan böyle asker iono iftihar ediyor. Kurşunu çıkardım iyi oldu. «Hadi iyi oldun. Cepheye gidecek misin?» dedim. «Hemen yolla efendi!» dedi. Fakat artık harp bitmişti. «Oğlum! Hacet kalmadı,» dedim. Sevindi. Çıkardığım kurşunları Lir camekâna koydum. Ameliyat yaptığım zabitler fotoğrafçı getirtmişler. Bana da rica ettiler. «Peki» dedim.Ortalarına addılar, iki grup çıkarmış- lar.Bıınları -sonra Tasviri Efkâr Gazetesine gönderip neşrettir¬ mişler. IJ-Tk es bu hastahanelerin yoktan böyle meydana gelme¬ sini. uıiızammı takdir etti. Refet de çelmiş, o da hayretle söy¬ lemiş. Tasviri Efkâr resimlerin altına benim, için İra adam ora¬ da hem siyasî çalışıyor, hem de yaralı tedavi ediyor, diyor. Bir makale yazıp Hâkimiyet-i Milliye Gazetesine gönder¬ dim. Başmakale olarak neşrettiler. Bunda Yunan’m dâülmeri- ebe uğramış, iştihası büyük, fakat midesi etek küçük bir mah¬ lûk olduğunu, midesinin alamıyacağı kadar yediğini, bu se¬ beple hasta olup kustuğunu, bunun da bu milletin böyle vasî 868 HAYAT ve HATIRATIM arazı zapt ve idare edecek iktidarda olmadığını ispat ettiğini, Yunanistan’ın istiklâlinden başlayıp bir asırdır besledikle!i ;.ıî- lûm helenizmayı kendi elleriyle Haymana Çölüne gömdüklerini, Anadolu ortalarının müstevli ordulara uğursuz geldiğini nite¬ kim Haçlıların mühim bir kısmının da. Kılıç Arslan tarafından bu Haymana’ya gömüldüğünü bu uğursuzluğa dair tarihin çok şahitleri olduğunu yazdım. Bu Yunan ordusuna mersiye maka¬ mında idi. Bir şey daha zikredeyim : Yunan ordusunun gelip gittiği gün bizimkiler derhal Ankara’nın etrafına havaya atar bir ta¬ kım toplar koydular. Ertesi günü ise bir bombardımandır başla¬ dı Pansuman değiştirmekle meşgulüm. Balkona koştum. Bizim yaralı zabitler de orda. Gösterdiler. Havada üç tayyare var. Ha¬ vada ötede beride beyaz duman oluyor. Zabitlere bunun ne ol¬ duğunu sordum. Yerden atılıp, patlayan şerapnall,erdir» dediler ve ilâve ettiler, «Hiç nişan alamıyorlar.» Hakikaten tayyareler nerede, bu dumanlar nerede? «Bu tayyareler nedir?» dedim. «Üç Yunan tayyaresi gelmiş, bizimkiler bombardıman ediyor» dediler. Tayyarenin bir tanesi amudî bir surette istasyondan ötede kıra indi. Dediler: «Bu vuruldu.» Alkışladık. Bir tanesi Etlik tarafına doğru gitti. Pek alçakta. Adetâ evlerin damları üzerinden uçtiyor. Ora ahalisi bu tayyare üzerine her pencere¬ den tüfekle ateş ettiler. Bu da orada indi. Dedik: «Bu da gitti.» Bir tanesi yükseldi, derledi, kayboldu. «Bu kaçtı» dedik. Derken haber geldi. Meğerse tayyareler bizim imiş. Yunan tayyaresi bir daha gelirse harbetmek için tecrübe yapacaklarmış. Topçular bunları düşman tayyaresi zannedip ateş etmişler, bunlar kendi maharetleri, bir de topçuların maharetsizliği sayesinde salimen yere inip kurtulmuşlar. Bu kadar top ve tüfek yaylım ateşi beş para etmemiştir. Hiçbiri vurulmamıştır. Bunda ayıp bir şey var: Topçumuz bizim tayyareyi bilmiyor Tayyarelerde işaret yok. Sonra bu işi tertip eden Müdâfaa-i Milliye’dir. Tayyaresine işa¬ ret konmamış, uçuruyorken topçusuna haber vermiyor. Buna Dr. RIZA NUR ggg. derler kör düğüşü. Her işi böyle ise, vah yazık!... Aferin Re- fet’eî... Meb’uslar bu zafere ait hatıra olmak üzere Yunan tüfeği istediler. Bize birer tüfek verdiler. İmalât-ı Harbiye dipçiğine adlarımızı yazmış. Tunaiı Hilmi, Mustafa Kemâl’e mürailik eder. Şiir yazdığı için Mustafa Kemal ona bir Laıis makineli tüfeği verdi. Diyecek yok. Benim zaten bir filintam vardır. Koç bey Ankara’yı basacağı vakit almıştım. Onun hatırası idi. Moskova’ ya götürmüş ve yine getirmiştim. Bu filinta güzel bir tüfektir. Fakat dipçiği yara içinde. Kimbilir neler görmüş? Kaç harpte bulunmuş. Onu kullanan kaç kişi ölmüş, o kaç kişi öldürmüş? Sinop’ta dipçiği düzelttirip cilâlattım. Yeni oldu. Sonra Yunan Tüfeği ile de Sinop’ta ve Ankara'da nişan attım. Bu tüfek filin¬ tadan daha iyi- Yunanlıların tüfekleri pek iyi imiş meğer... BU iki tüfeğin birçok fişekleri de var. Millî Cidalin iki aziz hatırası olarak bunları Sinop’ta saklıyorum. Mustafa Kemal Ankara’ya geldi. Büyük bir istikbâl ile kar¬ şılandı. Tak-ı Zaferlerden geçti. O mühim müzakerede ne olduy¬ du, şimdi ne oluyor? Binlerce insan öldü. Başkumandan olmak istemeyen, sonra da ric’at emri verip kaçmağa hazırlanan şan kazandı. Dünya bu!.. Mustafa Kemal şimdi döner dönmez, Meclis’ten gâzilik ün- vanı ve dört milyon lira mükâfat istedi. Meb’uslar yine köpürdü. Nihayet gaziliği aldı. Fakat para vermediler. Ne yüz!.. Kendi kendine istiyor. Gâzilik hadi... Para ne olacak?.. Hem de dört milyon lira... Müthiş bir yekun!.. Türkiye yeniden kurtuldu. Artık benim işim de bitti. Pek hastayım. Adetâ ayakta duracak halim yok. Tebdilihava ve te¬ daviye muhtacım. Zaten bizim hanım da sabırsızlıkla beni bekli¬ yor. Hemen Sinop’a gideceğim. Sinop’hı Hacı ömerzâde Hacı Murat da Ankara’da asker. O da kendini beraber sılaya götür¬ memi rica etti. Zafer şerefine ona da izin aldım Bizim atm biri¬ ne o bindi, birine ben bindim. Yola revan oldum... Şimdi Eskişehir - Afyon bozgununa, Mület Meclisindeki 870 S71 HAYAT ve HATIRATIM müzakereye, Başkumandanlığa tayin işine, Saik arya Harbine Mustafa Kemal ne diyor? Bir de ona bakalım. Nutkunda sahife 388 den itibaren bunlardan bahsediyor. Afyon - Eskişehir boz¬ gununu Yunan ordusunun üssülhar ekerin den mahsus uzaklaştır¬ mak için bir tertip olarak gösteriyor. Bu bir müthiş bozgunluk¬ tur. Ve ordumuz inhilâl edip, adetâ sıfıra müncer olmuştur. Bu adam doğruyu söyliyemez. Bu ne vahim yalan... Bu ric’at em¬ rini îsmet’e kendisinin verdiğini söylüyor. Bununla bir de askerî işleri de yaptığını, bir kumandanı uşak gibi oynattığını da itiraf ediyor. Bir kumandan mes’uliyetini deruhte ettiği bir ordunun işini resmî biryazifesi olmayanın keyfine nasıl bırakır? O adam¬ da hiçbir ızzetinefs yok mudur? İşte İsmet de böyledir. Aynı zamanda bu hezimetinin kendi eseri olduğunu da itiraf ediyor demektir. Mustafa Kemal bu sahifelerde saçmalarla bunu te’vil etmek istiyor. Fakat edemiyor. Saçmalıyor. Düşmanı üssülharekesin- den uzaklaştırmak için böyle müthiş bir bozgunluk mu yapılır... Başkumandanlık mes’elesi hakkında söyledikleri de kizbi- mahzdır, 1, 2 ilh... emirleriyle tedbirler aldığını söylüyor. Bun¬ lar bütün benim tedbirlerimdir. Nutkumda mevcuttur. Kendisi Meelis’in karan ile bunları icra etmiştir. Benden hiç bahsetmi¬ yor. Etmez... Aleyhime bir şey olsaydı bağıra bağıra bahseder¬ di. Sahife 282 de «Sol cenahımızdan ihata edeceğine hüküm vermiştik... Vekayı isabetimizi gösterdi." diyor. Bunu daha Yu¬ nandılar Sakarya’ya gelmeden evvel Ankara’da çocuklar bile bi¬ liyordu. Biz de bunun böyle olacağım Meclis’te söylemiştik. Onu sen Eskişehir - Afyon harbinde bilmeliydin. O dersle Ankara'nın kargaları bile öğrendi. Diğer sahifelerde hep kendini medh, kendine şeref vermek. Fakat hepsi yalan... Burda diğer bir vak’ayı zikredeyim. Bir takım casuslar ve aleyhimizde hareket edenler tevkif edilmiş, Eskişehir Hastaha- Dr. RIZA KUR nesinde imiş. Bunları harp başlayınca Ankaraya, oradan Ço¬ runda sevkediyorlarmış. Bunlara «Altıııdiş...» adında bir Çer kes baş olup, gece ansızın muhafız jandarmaları yakalayıp si¬ lâhlarım almışlar. Bir çete teşkil etmişler. Bu adam Ankara’nın şarkında ve pek yakınında yolları kesti. Firarı asker buldukça kendine uyduruyordu. Böyle gittikçe büyüyordu. Akın akın ge¬ len kur’a efradını tutup, «Ankara’dakiler gâvurdur. Onlar için kanlarınızı dökmeyin. Beni Padişah yolladı. Evinize dönün» di¬ yor. Bir daha Ankara’dakiler için harp etmeyeceklerine dair karıları üzerine talak-ı selâse ile de yemin ettirip geri yolluyor. Gelen cephane, silâh ve eşyayı da zaptediyördu. Bu adam başı¬ mıza bir belâ idi. Müdâfaa hazırlığına büyük sekte vuruyordu. Eğer hükümet, Mustafa Kemal, Ankara’yı Kayseriye nakilde de¬ vam etselerdi, bizi bu adam kesecekti. Ne ise, üzerine kuvvetler gönderildi. Güçlükle tenkil edildi. =îs SfiS Şimdi, yâni bu satırları yazdığım esnada, İstanbul’dan Mil¬ liyet gazetesi geldi. Başında kırmızı güneş şualarıyla süslenmiş ve çerçeve içinde bir yazı var «Büyük (!) Gazi’nin henüz neşre¬ dilmemiş hasbıhâl ve nutukları» deniyor. Siirt Meb’usu Mahmut bunlara bol propaganda yapıyor. Ayyuka çıkarıyor. «Türk tarihi için mühim vesikalar» diyor! Hepsi sıfır. Onunki de, Mahmut’un ki de şarlatanlık. Mahmut onun bir mahlûkudur. Velinimetine hizmet ediyor. Dalkavukluk vazifesidir. Asıl beriki utanmıyor. Galiba bir iki yıl daha geçerse bu adam aksırınca, onu da büyük hikmetler diye yazacaklar. Elâleme karşı ne çirkin şeyler... Za¬ vallı Türk’ü rezil edip duruyorlar. Baktım Mustafa Kemâl Bur- sa’da bir nutuk da söylemiş. Sakarya üzerine bir nutuk imiş. Bunu da buraya ibret için hülâsaten naklediyorum : «Milletle temasım benim için en kıymetli bir feyiz ve ilham şulesi oluyor. . Efendiler, hır noktayı hatırlatmak isterim. Hiç bir noktada en ufak ve en büyük mes'elelerde milletimi sözle¬ rimle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla müftehirim. Ya¬ pacağım, yapacağız, yapabiliriz dediğim zaman behemehal onda 872 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 873 kanaatim vardır. Beni ilk Başkumandan intihap ettikleri gün düşman ordusu Sakarya’ya geliyordu, İtiraf etmek lâzımdır ki; ortalıkta büyük bir bedbinlik vardı. Fakat, behemehal düşmanı mağlûp edeceğiz demiştim. Bu sözümü şöyle böyle ortaya atıl¬ mış bir söz telâkki edenler olmuştur. O sözü heyecandan müte¬ vellit bir lâftan ibaret zannedenler bulunmuştur. Ben ise o ni¬ sanlara behemehal muvaffak olacağız diyordum. Aklım, fera¬ setim milletteki bu istidadı görmüştü. Düşmanı mağlûp ettim.» Hakikati ben yazdım, gördünüz. Bu adam burda ne diyor : onu da görüyorsunuz. O celselerde Meclis‘te asla düşmanı mağ¬ lûp edeceğim dememişti. Bil’akis, ümitsizlikten Ankara’dan ka¬ çıyordu. Ve Başkumandanlığı kabul etmemek için günlerce uğ> raşmış, «Ümid yok, beni rezil olsun diye Başkumandan yap¬ mak istiyorsunuz» demişti. Şu «Aklım, ferasetim, milletteki bu istidadı görmüştü». Deveyi tuttu bir yılan bu da mı yalan? de¬ dikleridir. Ve ne iblisçe sinir... Nutkunda bu kadar azmamış, ama burda tam kîbr-ü azamet içinde. Bu ne gurur? Hem de kof yalan. Hem Bursa’da bunlara ne lüzum var. Bu adam ken¬ disine propaganda yapmakla meşgul. Kibri her gün artıyor. Ba¬ kalım nereye kadar varacak. Galiba yakında eski Romalıların diktatörleri gibi Allahlığım ilân edecek... ''fi ! i* Doktor Adnan iptidâ Sıhhiye, Dahiliye Vekili, sonra Millet Meclisi ikinci reisi. Yaptığı daima Mustafa Kemâl’in suyunda gitmek. Ne derse onu yapmak, ona muhalefet edenleri yumuşat¬ mak ve yola getirmeğe çalışmak. Başka bir marifet ve iktidar göstermedi. Yaptığı budur. Bir aralık Tevfik Rüştü, Hakkı Be- hic, Yunus Nadi ile beraber, Mustafa Kemâl’e âlet olarak müt¬ hiş komünist idi de. Bu adam yumuşak başlı, fikir sahibi bile değil, herkesle hoş geçinmek isteyen bir adamdır. Yaptığı hep dalkavukluk. Zaten îttihadçılara da aynı şeyi yapmıştır. Koca Türkiye’yi inkırazın uçurumuna atan beş-on ittihadçı kodama¬ nına bu adam on yıl dalkavukluk, âletlik etmiş, zahir olmuş.. İn¬ kıraz felâketinin, milletin zulümden, harpten çektiklerinin meşg¬ uliyetini sırtında taşıyan bir adam. Fakat zeki ve oldukça ma¬ lûmatlı, hem de şerir değil. Kimseye fenalık etmez. Elinden ge¬ lirse iyilik eder, Halide Hanım Ankara’da pek durmuyor, Ad¬ nan ile yaşamıyor. O, orduda zabitlerin arasında. Mustafa Ke¬ mâl’den onbaşılık almış. Gülünç şey. Mustafa Kemal de, Halide de fantazi ve maskaralıkla meşguller. Halide orduda, o çadırdan o çadıra gidiyor. Hele «S» mn peşini bırakmıyor. Bunlar Anka¬ ra’da herkesin ağzında. Meb’uslar türlü türlü bundan bahsedi¬ yorlar. Münakaşa ediyorlar. Kimi Adnan’ın zevcesi, kimi değil diyor. «Zevcesi olsa Halide Edip diye babasının adını taşımaz. Eski kocası zamanında nasıl Halide Salih adını taşımış ise, şim¬ di de Şalide Adnan olurdu. Metresidir» diyorlar. Kimisi Hali¬ de’nin «H.C.» ile mâcerasmdan bahsediyor, Adnan’ın da bun¬ lara şahid olduğunu söylüyor, kimi Halide ile birleşince Adnan’ı aüesinin reddettiğini, senelerce görüşmediğini söylüyor. Kimi Halide’nin babasının yahudi olduğunu, Müslümanlığı kabul edi¬ şini hikâye ediyor. Bir karışık ism-i fâü. Hepsi bir şey değü... Meb’uslar en ziyade onun orduda dolaşmasına kızıyorlar. Sakarya Harbinden evvelki meşhur celse-i hafiyede Adnan dalkavukça ters bir lâkırdı söyledi. «Böyle lâkırdı üe uğraşa¬ cağına... Karını ordudan buraya getirt de, asker rahat harbet- sin!» diye bağırdılar. Adnan geniş adamdı, babacan hiç darıl¬ madı. Şimdi aramızda Malta’dan yeni adamlar gelmişti. Bunlar Fethi, Rauf, Kara Vasıftır. Mustafa Kemâl Fethi’yi derhal İs¬ tanbul’dan meb'us yaptırdı. İntihap yolunda değüdir. Bütün müntehib-i sânilere imza ettirememişler. İntihap gizlice olmuş¬ tur. Kâfi görüldü, öteküer zaten meb'us. * Üt * Murat’la Sinop’a doğru gidiyoruz. Bizim atın iyisi Çankırı’¬ da kaldı. Pek hammış. Yürüyemiyor. Hem de tırnak kakıyor. Geceye kaldık, Gözgözü görmüyor. Canım ağzıma geldi. Bir çu¬ kura düşüp gitmek mümkün. Ne ise şehre girdik. Orada bırak¬ tık. Bir araba tutup yola devam ettik. Kastamonu’ya geldik. ST4 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 875 Muhiddin Paşa (şimdi Mısır Sefiri) orda kurnandan. Maiyetinde Sinoplu neferler var. Bir tanesi izin alıp kendisini de Sinop’a götürmemi rica etti. Aldım. Bu adam Çerkeş Tahsin eşkiyadan- dır. Üç kişi olduk. Taşköprü'den geçtik. Öğle oldu. Bir hanın önünde durduk. Zaten Anadolu’da bütün seyahatlerde Öğlen üzeri dururduk. Orada ateş yakar, ekmek peynir, pastırma gibi şeyler yeriz. Çay yapar ve içeriz. Biraz da sıcak tutan hususi kaplara koruz. Sonra yolda içeriz. Usul budur. Benim halâ isha¬ lim var. Sütten başka bir şey yiyemiyorum. Süt buldurdum, iç¬ tim, arabaya uzandım, Murat’la Tahsin de yemek yemek için gittiler. Bir aralık bir kıyamettir koptu. Baktım bir adam ko¬ şup kaçıyor, bizim tarafa doğru geliyor, arkasından bir jandar¬ ma zabiti elinde kaim bir sopa koşuyor, onun arkasında da elle¬ rinde tüfek beş altı jandarma koşuyorlar. Herif arabanın hi¬ zasını geçti. Benden elli adım kadar bir mesafede zabit yetişti. Kafası bu deyip sopasını vurdu. Kaçan adam : «Öldüm, can kur¬ taran yok mu?» diye bağırdı ve yere yuvarlandı. Jandarmalar¬ da yetişti. Görüyorum. Herifin kafasından kan fışkırıyor. Za¬ bitse boyuna hem küfrediyor, hem vuruyor. Mecrûhda ses yok. Zannettim ki, kafatası kırıldı ve Öldü, Nenin nesidir bilmiyorum. Vak’a ve manzara aklımı başımdan aldı. Halimi unutmuşum. Arabadan atladım. Koştum, bir de baktım ki, herifin kafasmdan avuç içi kadar bir deri (şerime) ayrılmış, kaıı yüzünü, her ta¬ rafım kıpkırmızı boyamış. Mazlumu zalimin pençesinden kur¬ tarmak hissi tabiîsi bende galeyan etti. Zabit’e dedim ki : «Bu nedir?» Cevaba vakit vermeden bütün kuvvetimle suratına bir tokat aşkettim, bir daha. «Seni zalim!» dedim. Zabit şaşaladı. Biraz şonra : «Sen kim oluyorsun ve ne hakla beni dövüyor¬ sun ? ;> dedi. Ben : «Sen kim oluyorsun, bir adamı kafasının pek¬ mezini akıtıp bu hale koyuyorsun?» dedim. «Ben jandarma za¬ bitiyim. Bu eşkıyadır. Bilmezsiniz ne lıır.zır eşkıyadır.» dedi. Ben : «Senin vazifen eşkıyayı yakalamaktır, kılına dokunamaz¬ sın, bir fiske vurmağa hakkın yoktur. Götürürsün adalet onu lâzımsa asar. O başka. Seni zalim, seni utanmaz.» dedim. Zabit kaçtı. Neferler de gittiler. Yerde yatan yaralı ayağıma sarılmış, ölüyor, bana bin dua ediyor. «Aman beni bu zalimlere teslim etme» diyor. Mendilimi çıkardım. Deriyi yerine getirip sıkı bir surette bağladım. Yüzündeki kanları yıkadım. Baktım benim adamların ikisi de gelmiş. Yanımda. «Bunu arabanın yanma gö¬ türün» dedim. Götürdüler. Şimdi düşünüyorum, bu adamı ne yapacağım? Eşkıya imiş, Derken bir yüzbaşı geldi. Dedi ki : «Siz benim mülâzımı döv¬ müş, bir eşkıyayı elinden kurtarmışsınız.» «Evet yaptım. Bir mazlumu, bir zalimin elinden kurtarmak her vatandaşın vazife¬ sidir. Siz jandarmalar insanları dövmeğe mi memursunuz? Bu adamın kafasını yarıp işini bitirmiştir. Siz vazifenizi böyle mi yapıyorsunuz? Kanun bu mudur?» dedim. «Siz kimsiniz?» dedi. «Ne yapacaksınız? Mes'öleye bakın» dedim, «Hayır isminizi bil¬ mek lâzımdır.» «Rıza Nur» dedim. Vaziyetini değiştirdi ve «Af ediniz beyefendi! Fakat bir zabiti halkın önünde döğmemeli idiniz» dedi. Dedim : «Doğrusunuz. Ama vak’a o kadar müthiş ki, elimde ihtiyarını kalmadı. Ani oldu.» Dedi : «Beyefendi, bu zabiti kumandanlığa ihbar etmeyiniz. Af ediniz. Rica ederim. Bu adam hınzır bir eşkıyadır. Çok iş yapmış, bizi çok yormuş¬ tur.» Dedim : «Peki, siz de namusunuz üzerine bana söz veriniz. Bu adama bir fiske bile vurdurmayacaksınız, Adliyeye teslim edin. İsterse mahkeme assın.» «Peki» dedi. Herifi aldı gitti. Biz de biraz sonra yola düzüldük. Yoldaşlarım meğerse pek kork¬ muşlar. Diyoriar ki : «Zabiti doğdun. Ya şimdi zabit ve jandar¬ malar silâha davranırsa ne yaparız? dedik, pek korktuk. Siz ne cessurmuşsunuz. Dağ başında böyle iş yapıyorsunuz? Ama bir daha yapmayınız» «Haksızlığa karşı insanın vazifesi budur. Mazlumu zalimden kurtarmalı» dedim. Arabadan ziyade ata biniyorum. Köhne bir at Ama pek rahvan. Üstünde kahve iç. Bu kadar rahat at görmedim. Ara¬ badan bin kere rahat. Hem yol yok. Arabanın devrilmek ihtimali var. Atın kafası filân yok. Boyabat’a geldik. Boyabat’lılar bizi ağırladılar. Ankara Sinop yolunu çok yaptım. Her yerde büyük 876 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 877 eşkıyalar gördüm. Bol ve güzel yemekler yedim, Boyabat’lılar- dan gördüğüm misafirperverliği unutamam. Bunların da başı eşraftan Şimşirzâde Hüseyin Efendidir. Beni bir iki saatlik me¬ safelerden karşılarlar, bir iki saatlik mesafelere kadar teşyi ederler. Güzel yemekler yedirirler. Boyabat küçük bir Mısır’¬ dır! İmar edilse pek zengin bir memleket olur. Güzel hindileri, güzel kavun ve karpuzları vardır. Bir tulum peyniri vardır, Av¬ rupa’nın en nefis peynirleri gibi güzeldir. Oraya mahsustur. Patlıcandan, yeşil fasulye ve sâireden bir turşu yaparlar. Fev¬ kalâde nefistir. Bunlar sterilize edilse konserve halinde kutu¬ lara konsa ne güzel bir ticaret ve servet olur. Taşköprü’den Boyabat’a kadar şose yoktur, Boyabat’tan Sinop’a bir şose var. Merhum Adliye Nazırı Abdurrahman paşa Kastamonu Valisi iken başında bulunarak bu yolu yaptırmış. Şimdi elli yıl var çok yeri bozulmuş. Bu adam ne himmetli, bü¬ yük adammış? O, yolu yapmış, biz sonra ve halâ onu tamir ede¬ miyoruz. Birçok köprüleri Italyan ustalar getirtip, kârğir yap¬ mış. Hâla sap sağlam duruyor. Cumhuriyet ricali utansın. Sinop’a vardık. Sinop’lular da bizi bütün halk kale dışına Çıkmış, karşıladılar. Eve girdik. Bizim karı beni bir yıla yakındır görmemişti. Görünce dondu, kaldı. Sonra anlatıyor : «Seni ta¬ nımadım. Başkası zannettim» diyor. Evet iğne iplik olmuş, ölü gibi sönmüş i dim . Ata binmekten de kıçım, oyluklarım yara ol¬ muş. Kaç aydır Ankara’da yıkanmak mümkün olmadı. Derim simsiyah, pislik içindeyim. Hanım evin üst katını pek iyi süsle¬ miş, bize tahsis etmiş, alt katları da diğer iki kardeşim, çoluk çocuklar ve babam var. Beni soydü, yıkadı. Çamaşırlarımı değiş¬ tirdi. Yatağıma uzandım. Bir rahatlık duydum. O gece rahat bir uyku uyudum. Of ne hale gelmişim, ben de şimdi anlıyorum. Mağlûbiyetler, harbin buhranları beni bitirmiş. îki üç gün son¬ ra ishalim kesildi. Hem de ilâçsız. Gerze’den acı su getirdiler. Bu su mide rahatsızlığı için fevkalâde bir sudur. O da midemi düzeltti. Bu sudan çok istifade ettim. Yazık ki, böyle bir su Allah versin boşuna akıp gidiyor. Bunu şişelerle her eczahanede bulundurmalı, hekimler hastalarına vermeli. Bu suya acı su. derler. Oraya oteller ve emsali ile Avrupa menba şehirleri gibi bir hale koymalı. Hastalar gidip istifade etmeli. Suyun çıktığı yer bir tepede olup, etrafı çamlıktır. Ve deniz ayağının altın¬ dadır. Yalnız henüz tabiatın bize ihsan ettiği şeylerden istifadeyi bile bilemiyoruz. Sinop’a vardığım gün bir Ingiliz tayyaresi şehrin üzerinde dolaştı. Evden gördüm. Pek alçak uçuyordu. Beyannameler attı. Saçma şeyler zikre bile değmez : «Padişaha itaat edin» diyor.. Zahmetlerine yazık!.. On gün içinde kuvvetim geldi. Her şeyi yiyorum. Alâ! Artık ata binip gezinti de yapıyorum. Bu en sevdiğim şeydir. Henüz: sonbahar iptidası, havalar da güzel. Yerlerde çimenler zümrüd' gibi. Sandal ile de geziyorum. Bu da pek sevdiğim şey. Niyetim bütün kışı Sinop’ta geçireceğim. Boş durmayayım dedim. Samson ile Dalila’yı bastırdım. Janet’in Düğünü’nü de matbaaya verdim. Bir kısmı basıldı. Diğer kısmı sonra ben gi¬ dince Sinop Sıhhiye Müdürü Sait tashih etmiştir. Bu sebeple onda birkaç fenâ tertip hatası vardır. Konferanslar tertip ettim. Geceleri Türk Tarihi üzerine muhtelif bahisleri halka anlatıyorum. Hükümete yakın ilkmek- tep binası geniş ve müsait. Konferansları orada yapıyorum. Halk hıncahınç doluyor. Bina belki çöker diye korkuyoruz. Jan¬ darmalar koyup, bir kısım halkı sokmuyoruz. Dışarda kalıyor¬ lar. Bu konferansların bir kısmın Sinop gazetesi neşretti. Sa¬ karya Harbine dair de bazı şeyler anlattım. Keza ermeniler ve tarihlerinden de bahsettim. Burda mühim bir şey anlatayım: Sinop’ta yegâne olarak bi¬ zim evde piyano var. Hususî kız mektebinden yirmi kadar kız ta¬ lebe getirttim. Faust’u türkçşye tercüme etmiştim. Yanımda idi. Başmdalki köylü Kız Şarkısı ile meşhur Zafer Marşını matbaada yüzer nüsha olarak bastırttım. Kızlara birer tane verdim. Oku¬ dular. Zevcem piyano ile bunlara musiki öğretti. Kabüiyetlerine hayrân oldum. Üç defa meşketmekle ÖğrendÜer. Ve türkçe giif- 878 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 879 te ile bu iki şarkıyı söylediler. Orta mektepten birkaç çocuğa da öğrettik. Bunları gece konferans yerine getirttim. İki tarafı¬ ma oturttum. Basılan nüshaların diğerlerini de oraya gelen sa- miine dağıttım. «Şarkı söylenecek. Söylenirken bu 'kâğıtlardan sizde okuyunuz!» dedim. Çocuklar bir ağızdan söylediler. Aha¬ liden bazısı da yarım yırtık iştirak etti. îşte böyle epeyce konfe¬ rans verdim. Sonra ahaliye : «Bu şarkılar size nasıl geldi? Ho¬ şunuza gidiyor mu?» dedim. Dediler : «Bize çok boş geldi.» Halbuki bu halk millî türküleri sever, bizim klâsik şarkıları bil¬ mezler. Sinop’ta bu sonuncuyu bilenler belki üç kişiden ziyade değildir. Alafrangayı da hiç işitmemişlerdir. Demek alafranga musiki bizim halka yabancı gelmiyor. İyi bir şey. Arası bir müddet geçti. Birgün sokakta gidiyorum. Bizim şarkıları işittim. Baktım üç çocuk sokakta oynuyor. Ve oynar¬ ken bu şarkılardan birini söylüyor. Hem mükemmel söylüyor. Keyiflendim. Sinop’ta bunlar yapılmıştır. Halâ söylerlermiş. Faust gibi edebî ve musikisi yüksek bir eserin parçasını Sinop’¬ ta sokakta oynarken çocuklar söylüyor. Sebebi bu havaların çok hoşlarına gitmiş olmasıdır. Zaten sür’atle yayılması da bunu gösterir. Halbuki Türk Klâsik musikisini sokakta çocuklar asla söyleyemez. Söyledikleri halk türküleridir, Demek alafranga musiki, Türk’ün tabiatına, klâsik musikiden daha muvafık geli¬ yor. Bu bir müşahadedir. Konferanslar esnasında bir şey de oldu. Zikretmeden geç- miyeceğim : Bir akşam, salon, dışardaki sofa dolmuş, kapıya jandarma koymuşlar, kimseyi sokmuyorlar. Sekiz-dokuz yaşla¬ rında bir çocuk gelmiş, içeri bırakmamışlar. Girmek için zorlan¬ mış. Kolundan tutup atmışlar. Çocuk demiş ki : «içeri bir takım insanları koyuyorsunuz. Bunlar orda söylenen sözlerden ne an¬ larlar? Sonra bir takım ihtiyarlar giriyor onlar ne yapacaklar? Yarın birgün ölecekler, beni bırakın ki, ben öğreneyim, bana l⬠zımdır.» Çocuğu bırakmışlar. Bana söylediler. Çocuğun zekâsına hayret ettim. Getirttim. Sevdim. Teşvik edici sözler söyledim. Gündüzleri eve hastalar doluyordu. Tellâl çağırttım. «Has¬ talar sabahları hastahaneye gelsin» dedim. Her sabah hastaha- neye gidiyorum elli-altmış hasta geliyordu. Köylerden, Boyabat, Ayancık, Gerze şehirlerinden hastalar vardı. Bunlara bakıyor¬ dum. Ameliyatlar yapıyordum, la paratomiler de vardır. Bu hastane benim işimdir. Meşrutiyet iptidasında hükümetten tah¬ sisat alıp yerlere linolyum döşetmiş, elimle âlet listelerini yapıp ısmarlamıştım. Ameliyathane ve laboratuvarma kadar her şeyi ikmâl etmiştim. Evim gibi severdim. Fakat bu aletleri iyi tut¬ mamışlar. Çok şey noksandır. Hem de çoğu paslanmış. Yeniden ameliyathâne binası yaptırmıştık. Ü vakit Said memurdu. Kâr- gir yaptırmasını çok tembih etmiştim. Alt katın kârgir üstünü derme-çatma yapmış. Ameliyathâne akıyor. Isıtması da güç olu¬ yordu. Bu sebeple ameliyat yapmak güçtü. Bir de Sinop’ta dok¬ torlar sızlanıyorlar. Ben Sinop’ta iken hiçbiri para kazanamı¬ yor. Hakları var; Ben de düşünüyorum. Ama hastalardan ken¬ dimi (kurtaramıyorum. Sinop ahalisinin hekimliğime, bana iti¬ madı pek fazladır. Hattâ bir takım hastalar, kendilerini hekime göstermez, benim Sinop’a gelmemi beklerler. Bir defa garip bir şey olmuş: Refikam Sinop’a gittiydi. Ben yokum. Bunu işiten iki hasta kadın Sinop’a gelir. Zevceme «Bize bak» derler. O da : «Ben hekim değilim» der. «Canım bu kadar yıl Lokman Hekim’ in karışısın elbet bir iki şey öğrenmişsin» derler. Sinop’ta çok rahatım. Keyfîm yolunda. Ömrümde adetâ böyle > rahat yüzü görmemiştim. Refikam anlattı. Sinop’a gelirken başlarına neler gelmişu Benden bahsetmiyen yalnız Şükrü Paşa’nın, kızı oldu¬ ğunu söyliyen bir kâğıtla bir Türk vapuruna binmiş. Diyor ki: inebolu’ya yanaştık. Uzaktan bir Yunan zırhlısı gözükmüş. Ka¬ marama gemiciler geldiler. Acele «kalk!» dediler. Kalktım. Ya¬ tağımı kaldırdılar. Ne göreyim, tüfek, rövelver, fişek dolu. Ödüm koptu. Büsem, bu yatakta uyumak değil, bu kamaraya giremez¬ dim bile. Vapurun her tarafı ve kömürlük de silâh ve cephânc dolu imiş. Kayıklar yanaştı. Acele bunları kayıklara yerleştirdi¬ ler. Sonra karaya çıkardılar. Hakikaten sonradan haber aldım. Bunları sür’atle karaya 880 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 881 çıkarmışlar. Bütün ahali de koşmuş. Herbiri götürebildiği kadar yüklenmiş. Hepsini yaran saatin İçinde İnebolu’nun dağımn ar¬ kasına taşımışlar. Halktaki himmet ve gayreti görmeli, li sanın hoşuna gidiyor. İftihar ettim, İnebolu kısmen yüksek bir dağın arkasındadır. İnebolu, kayıkçıları da dünyanm en cesur kayıkçı- larmdandır. Orası pek dalgalıdır. Liman yok. Denizin sakin za¬ manı da pek nâdirdi. Büyük dalgalarda kayıkları bir vapurun küpeştesine kadar yükselir, bir denizin dibine kadar iner. İner¬ ken yük alıp verirler. Yolcuları da denk gibi yakalayıp kayıkla¬ rına sokarlar. Bu vapur Karadeniz sahili adamlarının vapuru- ■dur. Bıu hamiyetli vapurcular böyle çok silâh ve cephane taşı¬ dılar. Mustafa Kemal nutkunda böyle şeylerden hiç bahsetmi¬ yor. Halbuki bunlar, millî mefahirimizdendir. İnsana ibret, ders ve vatan yolunda gayret için yazılmaları lâzımdır. İstanbul bize bir düziye silâh, cephane ve emsali yolluyor. Bunu da Ali Rıza Paşa, Harbiye Nâzırı Mersin’li Cemal gibi zât¬ lar gönderiyordu. Hilâl-i Ahmer’in pamuk, sargı, ilâçları arasın¬ da yolluyordu. Böyle mitralyöz bile yollanmıştır. Anadolu’dan İngiliz’lerin topladıkları, top, tüfek, mitralyöz, fişeğin küllisi İs¬ tanbul’da depolarda, İngiliz ve Fransız askerlerinin muhafazası altında idi. Para ile nöbetçilerden, zabitlerden alınır, Anadolu’ya gönderilirdi. Hilâl-i Ahmerin bu hususta çok hizmeti vardır. Ben bir se¬ ferine rast geldim. Evvelce hikâye ettiğim Ziya Gökalp’le bera¬ ber Samsun’dan Amkaraya giderken gördüğüm kervan. Onlara sordum. Bir düziye bu yoldan Arjkara’ya bu nakliyatı yapar¬ larmış. Bu millî harplerde şu milletin gösterdiği ve her müesse- senin ettiği gayret pek çoktur. Şimdi bu hizmetleri hep ve sırf Mustafa Kemal kendine mal ediyor. Fevzi ve îsmet gibi en iyi iki dalkavuğuna bile pek hisse vermiyor. Dünya bu!.. Benden evvel birgün Yunan donanması gelip, Sinop’u bombardıman et¬ miş. Fakat çok uzaktan atmış. Korkup yanaşmamış. Gülleleri sahile düşmüş. Bir zarar vermemiştir. Bizimkiler eski bir istika¬ ma ki, içinde bir top bile yoktur. Top şeklinde ağaçlar koymuş¬ larmış. Galiba onlardan korkmuş. Refikamın vapuru İnebolu’dan kalkmış, Yunan gemisi işa¬ ret edip durdurmuş. Bir motorla zabit ve neferler gelip vapuru muayene etmişler. Yolcuları sormuşlar, zabit aramışlar. Zorları zabit imiş. Refikam diyor ki: «Pek korktuk. Ya bizi esir diye alıp götürürlerse dedik. Çarşaflara sıkıca sarıldık.» Bir şey yap¬ mayıp zırhlılarına gitmişler. Talih, bir saat evvel gemiyi muaye¬ ne edebilselerdi, zabitler de, silâh da cephane de bulacaklardı. Tuhaftır bütün Anadolu Millî Hareketinde milletin işi dai¬ ma rast gitmiştir, insanın diyeceği geliyor ki, Türk’ün kurtul¬ ması mukadder imiş. Eğrisi, doğrusuna rast geldi, her şey yo¬ lunda gitti, kurtuldu. Sinop’a Rusya’ya gitmezden evvel gelişimde, Eczacı Altı- noğlu Vasil, kardeşi Yuvan ile beraber beni kandırıp İstanbul’a kaçırmak için pek ziyade uğraşmıştı. Saatlerle zorlandılardı. Vasil «Ben seni kaçırırım, Patrik’e yazarım. İstanbul’da da iti¬ bar görürsün., Paraca da sıkıntı çekmezsin» demişti. Tabiî din¬ lememiştim. Bu adam eski aile dostu ve kendisi de cidden na¬ muslu adam. Benim de na m usuma emin. Bu suretle bu sözleri bana söylemekten de korkmuyordu. Ben de bir fena şey söyle¬ yip kalbini kırmıyorum, tdare-i maslahat ediyordum. Bu sefer yine tutturdu, «tllâ seni kaçırayım» diyor. Artık beni âciz bırak¬ tı. «Canım Vasil efendi! Niye zorlanıyorsun?» dedim. Yine içi¬ ni döktü. «Sen Ankara’ya gitme! Bu adamların içinde bulunma! Bunlar iktidarsız adamlardır. Sen bunların hatalarını düzelte¬ ceksin. Mühim işleri sen yapacaksın. Sen olmazsan iki günde iflâs ederler. Yunanistan kazanır. Bunun için seni kaçırmak is¬ tiyorum.» Dedim : «Vasü efendi yanüıyorsun. Benden ne çıkar. Orda çok muktedir adamlar var. Ben olmasam da Yunanistan’ı bitirirler.» Büyük cesaretti. Adam beni Rumluk için kazanmak istiyor ve bana paça vaad ediyor. Vasil «Hayır, dedi, biz seni bi- üyoruz. En mühim işleri sen göreceksin. Sensiz onlar muvaffak F : 56 882 HAYAT ve HATIRATIM Dr. PISA NUR 883 olamaz.» Dedim ki : «Vasıl efendi, bu kanaatin doğru değil. Bun¬ ları bırak, başka şey var. Sen bir Rum'sun Rum'luk için çalışı¬ yorsun. Fakat ben Rum değilim. Bir Türküm, Türklük için ça¬ lışırım.» dedim. Vasii’i bilirdim. Ama bildiğimden müthiş imiş. Pontuscu- larm bası imiş. Hattâ, benden evvel Topal Osman onu öldürme¬ ğe gelmiş. Mutasarrıf Zihni mâni olmuş. Bu adam pek zeki idi. Eczacı idi. Tarih ve epey şey okumuştu Evlenmemişti. Pek cid¬ dî idi. Yüzü nadir gülerdi. Eczahâneye yakın bir bahçesi vardı. Oraya Paris’ten çiçek tohumları getirir, eker, onlarla meşgul olurdu. Nâdide meyveler ve çiçekler yetiştirirdi. Sinop’un Müs¬ lüman’ı, Rum’u, erkeği, kadım kendisine hürmet ederdi. Şahsan pek iyi adamdı. Fakirlere Müslüman da demez bakardı. Bu sefer ben evde iken, birgün eczahânesine biri girmiş, bı¬ çakla vurmuş. Beni çağırdılar, evine gittim. Beş altı yerinde ya¬ ra var. Biri mide civarında, kanımda nezef var. Bir şey yapmak da mümkün değil. Öldü. Cenazesinde bulundum. Mezarına kadar gittim. Adetâ ağlayacaktım. İnsanlık ve insanların münasebetleri gariptir. Fikirce, mil¬ liyetçe taban tabana zıddız. Fakat pek dostuz. Birbirimize hür¬ met ediyoruz, birbirimizi ihbar ve imha'etmiyoruz. Kaatili bulamadılar. Zannedersem Vasil’i şube reisi Cemal Bey öldürttü. Evvelce de bir Rum’u öldürtmüştü Pontusculan temizliyordu. Çok zorladım itiraf etmedi. Vasi! de böyle gitti. Ben hudud hârici ve Mısır’da iken, Harb-ı Umumi’nin o deh¬ şetinde ihtiyar babama kardeşlerim bakmamış. Vasil her ay ken¬ disine lüzumu kadar para ikraz etmiş. Mütarekede ben Sinop’a gelince borçlan kanuna bakmayıp yine altın olarak te’diye et¬ miştim. Bu dostluğu hiçbir türk yapmamış, hattâ oğulları da. Nasıl minnettar olrmyayım? Cliince eczahaııesini Boyabat’lı ec¬ zacı Naci Bey aldı. Defterinin arasında yüzlerce vesika çıkmış’ Bunlar hekimlerin fakirlere Belediye Eczahânesinden alınmak üzere verdikleri reçeteleri imiş. Aralarında benim de bir çok re¬ çetelerim varmış. Belediye. Eczahânesinden almamışlar Vasil’e gelmişler. Vasil onlara meccanen vermiş imiş, ölümüne sade Rum’lar değil, kadın, erkek Türk’ler de ağladılar. Ben bütün kışı Sinop’ta geçirmek istiyordum. Dört aydır Sinop’ta idim. Bir gün Ankara’dan bir telgraf geldi. «Büyük Millet Meclisince yapılan intihapta Sıhhiye ve Muaveneti Içtİmaiyye Vekâletine tayin buyruldunuz. Tebrik ede¬ rim. Derhal Ankara’ya teşrif buyurunuz. Yerinize kimi tevkil edersüıiz. İmza Hey’et-i Vekile Reisi Fevzi Sakarya harbi bitince ben hareket etmezden ev«el iki şey olmuştu, Mustafa Kemal hareket etmeden evvel, Meclİs’ten ken¬ disine gazi iinvanı ve müşirlik verilmesini istedi. Herkes «Canım bu adam ne oluyor? Neler istiyor? Bunları ne yapacak?» diyor¬ du. Ve yine «Galiba bu adam padişah olmak peşindedir. Şimdi¬ den onlar gibi tuğrasına «el gazi» yazmak için bu ünvam isti¬ yor. Hazır fırsattır diyor» diyorlardı. Şu adam müthiş bir mahlûktur. Ve Nutkunda «Meclis bana gazi unvanı verdi» diyor. Halbuki böyle şey kimsenin aklına gel¬ medi. Sakarya Harbinde verdiği ric’at emri, kaçmak için yave¬ rini yollayıp eşyasını denk yaptırdığı da herkesin malûmu idi. Kendi istedi. Meclis ise «Olmaz» dedi. Kıyamet koptu. Nihayet tehdid altında ve kendi adamlarının takrir ve şunu bunu ile gazi Unvanını aldı. Müşirliğe itiraz etmemişlerdi. Birkaç gün geçince de «bana Meclis dört milyon lira nakdî mükâfat versin» dedi. Herkes Meclis’te bir daha kızdı ve köpürdü, Tuhaf ve nedense Hamdullah Suphi de telâş ve çok itiraz etti. Bu para aleyhine çok propaganda yaptı. Kendisine gVüp «isteme! Bütün haysiye¬ tin gidiyor» dedi. Ben de hattâ îsmet’e Adnan’a söyledim. «Ca¬ nım şu adama söyleyin, para filân istemesin. Şeref ve haysiye- 884 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 885 tinden bir şey kalmaz, ölür» dedim. Bütün Meclis «Olmaz» ı bas¬ tırdı. Mustafa Kemal bir müyona indi. Yine «Olmaz» dediler. Hasılı Meclis «Para veremeyiz» dedi ve vermedi. Mustafa Kemal bir müddet uğraştı. Baktı olmuyor, vazgeçti. Hem böyle şey l⬠zımsa Meclis kendi verir. Yok, bu kendisi ister, âdeti budur. Sı¬ kılmaz. Nutukta bu para mes’elesini hiç söylemiyor. Sakarya harbi esnasında Fransız delegesi Franklen Buillon Ankara’da Yusuf Kemal ile müzakere yapıyor. Ekseriya Fevzi, Fethi ve Mustafa Kemal de müzakereye karışıyorlar. Bir gün Mustafa Kemal Franklin'e ziyafet vermiş. Beni de dâvet etti. Yusuf Kemal, Fethi, Ferit, Mustafa Kemal, Franklin Buillion yemek yedik, konuştuk. Baktım Buillon fevkalâde zeki bir adam. Ateş gibi. İçimden «Kimbilir Yusuf Kemal’i ne kadar dolaba koymuştur» dedim, itilâf iyice hazırlanmış, fakat sonunda Buil¬ lon «imzalamam» deyip gitti. Sonra yoldan çevirip dediğini ka¬ bul ettiler. «Ankara itilâf nâmesi» adıyla yâd edilen Itilâfnâme- nin müzakeresine devam ettiler. Bu esnada ben Sinop'ta idim. 21 Teşrinievvel 1338 de imza etmişlerdir. Mustafa Kemal (Sahife 386) da bu itilâfnâme ile çok şey kazandığını söylüyor. Ama İskenderun havalisi Türk’lerini kur- taramayıp, Fransız’lara bırakmıştır. Lozan muahedesi zama¬ nında Fransız’lar Ankara Itilâfnâmesine tutundular. «Bizimle hudud işiniz halledilmiş, bitmiştir.» dediler. Bu sebeple ellerin¬ den İskenderun Türk’lerini kurtarmak, bu iülâfnâme yüzünden bir türlü mümkün olmadı. Halbuki bu benim emellerimden biri idi. Olamadı. Bu itilâfın bir iyiliği oldu. Adana, Maraş, Ayintap işgalden kurtuldu. Fransızlar da oralardaki kamyon, çadır gibi eşyala¬ rını ve biraz da silâh bıraktılar. Eskişehir - Afyon hezimeti üzerine Enver, Doktor Nâzım, Kuşçubaşızâde Sami, Küçük Talat ve daha bir takımları Ba- tum’a doldular. Talât’la Enver'in arası pek açıktı. Moskova’da Enver bana Talât’ın aleyhinde pek çok söylemişti. Hattâ Talât’ın Irygilizlere adam olduğunu, Anadolu’yu te’dip etmek şartıyla sadrıâzam olmağı kabul edeceğine dair Ingiliz’lere söz verdiği¬ ni, ittihat ve Terakki Cemiyetinin Avrupa’da mevcut parasıyla kendisinin kalpol alıp .Anadolu'ya yollamak istediği halde Ta¬ lât'ın «para bize lâzım» diyerek razı olmayıp yollatmadığını son¬ ra Nâzım ün da onu bırakıp kendisine iltihak ettiğini söylemişti. Batum içtimai Nâzım’ın bu hareketini tasdik eder. Batum içtimai Rus’ların iştiraki ile yapılmıştı. Hattâ sonra Rusya’da öğrendiğim üzere «BudinovV un kumandası altındaki süvari kuvvetleri hududumuza tahşit edilmişti. Ve Enver’e Rus hükümeti Moskova’da 700 Rus Altını vermiş. Rustov civarmda hırsızlar Enver’in bu parasını çalmışlardır. Bu işin gayesi : En¬ ver arkadaşlarıyla Trabzon’a geçecek. Orda zaten Halil zemin hazırlamış, taraftarlar bulmuştu. Ezcümle Kâhya adamlarıydı. Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti de bizzat azâsıyla vaktiyle Trabzon’ da benim görüşüp anladığıma göre Mustafa Kemal’in şiddetle aleyhtarı, Enver’in muhibbi idi. Küçük Talât da Trabzon’da uzun müddet kalmış, Enver lehme çalışmış idi. Enver lehine bu esnada Trabzon’da fener alayı bile yapılmış «yaşasın Enver« diye bile bağırılmış idi. Trabzon’da yapılacak kuvvet ve Rus’¬ ların kuvvetiyle Enver hükümeti ele alacak ve Türkiye’yi komü¬ nist yapacak. Enver Rus’lara tamimyle komünist görünüyor¬ du. Fakat evvelce de söylediğim gibi zamiri başka idi. Yâni hü¬ kümeti ele alacaki, fakat millî dâva bitip Yunan Anadolu’yu alır¬ ken bu adam ne dâvada? Hem de bir ecnebi kuvvetle böyle şey yapmamın tehlikesini bilmiyor. Rus’lar gelirler ve bir daha çık¬ mazlardı. Hattâ sonra Enver’i de imha ederlerdi. Çok kafasız idi. Sakarya zaferi üzerine geçmediler. Batum’dan dağıldılar. Enver gözden kaybolmuş, arkadaşlarına da nereye gittiğini söy¬ lememiş. Diyorlar ki, Ruslar aleyhine isyan çıkarmak için giz¬ lice Türkistan’a kaçtı. Bolşevik idaresinde Batum’dan Ferga- 886 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 887 na’ya gizlice gitmek, hemen mümkün olmayan 'bir şeydir. Hele Enver gibi yerli olmayan, azeri, Türkmen, Özbek gibi bir ta¬ kım şiveleri ve yolları bilmeyen biri için asla mümkün değildir. Bunun hakikati şudur ; Rus’lar Enver’i kör besler gibi beslemi¬ yorlardı ya... Ondan hizmet bekliyorlardı ve icap ettikçe sevke- diyorlardı. Meselâ biz Moskovada muahede yaparken, hududu kendi lehlerine yaptırmak için bize yolladılar. Türkiye’yi istilâ için Batum’a yolladılar. Şimdi de Fergana’ya yolluyorlardı. Fer- gana da sarp dağlarda Basmacılar admda Türklerden Rus’lar aleyhine kıyam etmiş bir zümre vardı. Bunlar çoktan beri Rus¬ ları iz’aç ediyorlardı. Enver’in nüfusundan istifade edip, bun¬ ları nimet ile teskin etmeği düşünen Kuşlar Enver’i oraya yol¬ ladılar. Enver hazır oraya varınca, Rus’lara oyun edip, evvelce ben Rusyada iken bana söylediği ter tibatı ve teşkilâtı ile işe baş¬ ladı. Enver yerinde duramayan, kabına sığmayan bir haris idi. îllâ bir baş olmak istiyor; Eski saltanat çok hoşuna gitmişti. Türkiye’ye geçemedi. Bu ümidi zail olunca Basmacı hareketine iştirak etti, ikinci Rusya seferimde bu vak’anm tafsilâtı öğren¬ dim. Orda zikredeceğim. Sakarya zaferinden sonra yine işler eski hamam, eski tas olmuş. Mustafa Kemal yine Millet Meclisi Reisi. Hey’eti Vekile- yede istediği vakit riyaset ediyor. Eu sefer fazla olarak bir de Başkumandan. Fevzi’yi yine Hey’et-i Vekile Reisi yapmış. O da bermutad emri kabul etmiş. Mustafa Kemal’in üç tane kocabaşı var. Hakikatte her şey onun pençesinde. Şu adam müstesna bir mahlûk. Yedi başlı ejderha. Fevzi yine hem Erkân-ı Harbiye Reisi, hem Hey’et-i Vekile Reisi. Bu adama meşhur celse-i hafi- yede söylediğim vakit ettiği itirafı kusurunu, anladığım ve ac¬ zini gösteriyordu. Yine akıllanmamış. Mustafa Kemal yine em¬ retmiş, «al!» demiş, yine almış. Mustafa Kemale öyle lâzım. Fevzi gibi biri Hey’eti Vekile Reisi olacak ki, hükümet Mustafa Kemal’in avucunda dönsün. Rauf’u Nafıa Vekili yapmış. Biraz sonra Rauf istifa etmiş. Kara Vasıf’ı Fırka Hey’et-i idaresine koymuş. O da Fırka Hey' et-i İdaresinden istifa etmiş. Fethı’yi Dahiliye Vekili yapmış. Refet’in de zoru daima Erkân-ı Harbiye Reisi olmaktır. Bunu yine istemiş. Mustafa Kemal yine vermemiş. Refet de Müdâfa- a-i Milliye Vekâletinden istifa etmiş. Üç istifa mühim. Demek bunlar Mustafa Kemal’e muarız. Bu bir sarahatti. Rauf’un hayatı da Mustafa Kemal ile rekabet ve zıddiyet. Bunu daima yapıyor. Hem de çirkin bir şekilde. İki yüzlü. Mus¬ tafa Kemal’in yüzüne gülüyor, ona âlet oluyor, diğer taraftan da el altından şunu bunu Mustafa Kemal aleyhine kışkırtıyor. Bu Sivas’ta böyle, İstanbul’da böyle, şimdi Ankara’da da böy¬ le. Sonuna kadar da böyle olacak. KendiskMerdim» der. öyle de adını çıkartmış, fakat hareketleri hiç öyle değil. Nitekim sonun¬ da İkinci Grupu da onlardan görünerek aldatmış. Bir taraftan da Mustafa Kemal ile hoş geçinmiş. Nihayet İkinci Grupçular anlamışlar. Bunlar Rauf’a «İki Yüzlü Adam... Bize ne söylüyor. Mustafa Kemal’e ne söylüyor ve yaptığı ne?» diyorlardı. Sonra Rauf’la epeyce Hey’eti Vekile’de beraber bulundum. Hakikaten bu adamda açık iş hiç görmedim. Hey’eti Vekile içti- maında Mustafa Kemal’in yanma oturur, ikide bir onun kula¬ ğına bir şeyler fısıldar, ona dalkavukça güler, işlerin hakikatini hey’eti vekileden saklar. Demek bu adamda merdlikten eser yok. Bu adam böyle, fakat daima mağlûp. Uğraşıyor, didiniyor, fakat hiçbir şeye muvaffak olamıyor. Bu kadar mühim anlarda yapılacak işlerin pek bol olduğu zamanda aramızda, işbaşında bulundu-da hiç büyük bir iş yapamadı. Hattâ büyük değil, bir tane küçük bile yapamadı. Sebebi : Aklı zayıftır, cehli de derin. Meclis’te Mustafa Kemal aleyhine muhalefet arttıkça art¬ mış, Kara Vasıf da bunlara iltihak etmiş. Rauf ise yine İki yüz¬ lü kılıç halinde, iki tarafı da kesiyor. İkinci Grup iyice tebellür etmiş. Bunlar Mustafa Kemal’i fena sıkıştırıyorlar. «Artık uyu¬ dunuz, ordu işlerine bakmıyorsunuz. Orduyu yoluna koyup, ta¬ arruz etmiyorsunuz, orduyu bırakıp, buraya gelmiş keyf ediyor¬ sunuz?» diyorlar. Benim Sakarya taklidi olarak yine ordunun 888 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 889 ahvalini tetkik ve kontrol için bir hey’et intihap ve teşkil ettiler. Nihayet îkinci Grup alenî bir surette teşekkül edip meydana çıkmış. Hem de ikinci Grupa girmemiş, fakat Mustafa Kemal’e muarız bir çok meb’us daha var. Muhalifler ekseriyeti yapıyor¬ lar. Mustafa Kemal ne derse iyi veya kötü reddediyorlar. Bir vekil intihap olunacak, kanunen namzet göstermek Mustafa Ke¬ mal’in hakkı. Gösteriyor, Meclis onun namzetini reddediyor. Yahut istinkâf ediyorlar. Namzet gülünç bir halde kalıyor, işte bu esnadadır ki, Meclis istizahla Sıhhiye Vekili Refik’i düşür¬ müş. Mustafa Kemal namzet göstermiş. Namzeti intihap etme¬ mişler. Aciz kalmış, «bu haktan vazgeçiyorum. Meclis istediği¬ ni intihap etsin» demiş. Meclis beni intihap etmiş. O da namzet¬ liğimi kabule mecbur olmuş. Benim bunlardan haberim yok. Sonra Ankara’ya dönünce öğreniyorum. Hasılı Meclis Mustafa Kemal’in tahakkümünden kendini kurtarmış. Mütehakkim-i va¬ hide halini almış olan evde telâş ve bu vaziyet içinde. Böyle bir vaziyette Mustafa Kemal’e darbeyi vurmak kolay ve mümkün, olmuş, bitmiş bir iş, fakat, muhalefet edenler içinde değerli bir reis yok. Sakarya zaferi gibi mühim ve hayatî bir zaferin arifesinde Başkumandan’a böyle yapılıyor. Denmesi lâzımdır ki «Ne nan¬ körlüktür?» Fakat mes’elenin iç yüzü var. Başkumandan lâyık bir adam değil. Başkumandanlığı zorla kabul ettirmişiz, insan öyle bir günde derhal kabul ederdi. Bir defa herkes bundan do¬ layı Mustafa Kemal’den buz gibi soğumuştu. Sonra bu herif en can alacak anda ricat emrini vermiş, eşyasmı bağlattı kaçıyordu, Önüne durdular. Zabitlerin kanları bahasına Yunan ordusu def edilince Meclis’ten gazilik, müşirlik, milyonlarla paralar mük⬠fat istedi. Bunları Meclis biliyor. Son haddinde ayyaşlık, rezilâ- ne fuhuş, dalaverecilik ve emsalini de biliyorlar. Tabiî böyle bir adamı nasıl sever? Ona yapacağı muamele tıpkı budur. Hasılı ekseriyet şimdi Mustafa Kemal’in, şiddetle aleyhinde. Yazık ki bu hale gelmiş olan İkinci Grup makul işler yapa¬ cağına, başta herşeyden evvel Mustafa Kemal’i izale edeceğine, ekseriya saçma şeyler ile uğraşıyor; Meselâ Yunan cephesini bı¬ rakıp «radikal (!) bir hükümet olmak üzere Ingiliz’leri Irak’ta vurmak lâzımdır» diye tutturmuşlar, «Orduyu oraya sevkedip Irak’ı zapdedelim» diyorlar. Bu pek sersemce ve hem de pek teh likeli bir iş idi... Orduyu Yunan’ın önünden alıp ve bir kısmı çeker. Irak gibi uzak bir yere yollarsak Yunanlılar Anadolu- yu bir baştan öbür başa istilâ eder, isterlerse Erzurum’a bile varırlar. Ordunun Irak’ta bir şey yapabüeceği de kat’î değil. Yapsa da faydası yok. işte bunlar da böyle... Rauf ikinci grupu darbe-i hükümete teşvik ediyor, iyi ama, o, böyle olmaz. Darbe-i hükümeti iki üç kişi düşünür, kurar, bir takım askerî kuvvetleri buna hizmet ettirir, yapar. Bunun usu¬ lü budur. Teşriî bir grup bunu nasıl yapacak ? Siz birkaç kişi bir taburluk kadar bir kuvvet elde ediniz. İşi mükemmel yapın. İkinci Grup da Meclis’te seve seve işin kanunî kısmını yapar, bitirir, biter. Bilmem bunlar ne dereceye kadar doğru, fakat hep söylenmiş şeylerdir. O esnada ben Meclis'te bulunmadım. Son¬ ra meb’us arkadaşlardan dinledim. Bu âcizleri görünce insanın kalkıp böyle bir işi kendisi ya¬ pacağı geliyor. Bu iş aklımdan geçmedi değil, bilâkis çok geçti. Fakat daima ben kendim düşündükçe, kendime, bunu bana baş¬ kaları söyledikçe onlara ; «Aman böyle bir şey yapılmasın!» Nasihatim verdim. Çünkü, sulhsüz bir ân yaşıyoruz. Haricî düş¬ manla muhatız. Ya kuvvet, ordu iki takım olur birbirine durur¬ sa... Iş bir günde biterse bal şeker. Fakat ordu ikiye aynbr ve çarpışma uzun sürerse işte o vakit millete innellahi ve inna iley- hi raciûn’dur. Bundan pek korkuyorum. Sonra bir mühim şey daha var. Mustafa Kemal gidip de yerine kim gelecek? ismet mi? Zekâsı Mustafa Kemâlden aşağı, cehliyle beraber entrika, hırs ve yalanda ondan hiç aşağı değil. Askerliği de pek aşağı. Hem Mustafa Kemal’in kötülüklerine âlet olmuş, iştirâk etmiş, le¬ keli biri. Fevzi mi? İnisiyatiften ân, uyuşuk, bir kuzu. O da Mustafa Kemal’e âlet. Binaenaleyh lekeli. Rauf mu? Ismet’ten de aşağı. Hem pek aşağı bir kabiliyette. Cehilde onlara üstâd. 890 HAYAT ve HATIRATIM Hırs ateşinde o da onlar gibi yağlı paçavra, halinde yanan biri, ve iki yüzlü, Refet mi? O bir palyaço, soytarı, bir mülâzimlik bile ona çok. Hususî ahlâkında da öyle şey var ki, bu şerefe lâyık değildir. Sivillerden ortada kimse yok. Askerlerden belki Kâzım Karabekir lâyık, fakat onu da ben yakından bilmiyorum. Çoğu zekâsı basit ve yobaz ruhlu diyorlar. Hasılı Mustafa Ke¬ mal atılınca kimin geleceği ve onun ııe olacağı malûm değildir, iyisi mi böyle gitsin. îşte bu hususta ki mülâhazam hep bu idi. Mustafa Kemal (Sahife 392 illi...) bu hususlarda bir takım safsatalar söylemekte. Güya, hikmet saçıyor, ders veriyor, mil¬ letin kafasını düzeltecek. Bu da üç günde olacak imiş?!. * >:= * Gelelim bizim Sıhhiye Vekilliğine. Benim niyetim uzun zaman Sinop’ta kalmaktı. Gözümde Ankara bir lâğım halini alînıştı. Mustafa Kemal’in, İsmet’in yü¬ zünü görmek bile canım istemiyor. Hele Kuzu’nun riyaseti al¬ tındaki bir kabinede azâ olmak nefsime hakaret gibi geldi. ««îcra Vekilleri Hey’eti Reisi Fevzi Pa§a Hazretlerine Müstahak olmadığım halde bu âciz refikinize karşı ibzal buyurduğunuz iltifat ve tavsiyeden pek çok mütehassis ve mü¬ teşekkirim. Bütün Millet Meclisi riyaset-i sâmiyesine de arz et¬ tiğim gibi muhtac-ı tedavi oluşumun benî maiyeti devletlerinde i'fayı vazife şerefinden mahrum etmesine pek müteessifim.» Büyük Millet Meclisi’ne de Sıhhiye Vekilliğini kabul etme¬ diğimi bir telgrafla bildirdim. Mustafa Kemal bir telgrafla ka¬ bul etmemi rica etti. Aldırmadım. Cevap bile vermedim. Bu sefer Adnan meydana çıktı. O meyancı damı? Her vakitki gibi «İlle kabul et, gel!» diyor. Bir düziye telgraf çekiyor. Ben de «istemiyorum» diyorum. Mutasarrıf Zihni uğraşıyor, «kabul et» diyor. «Olmaz» diyorum. Mustafa Kemal ısrar ediyor ve makine başında mutasarrıfı sıkıştırıyor ve benden makine başında ce¬ Dr. RIZA NUR 891 vap bekliyor, cevap vermiyorum. Günler geçiyor, nihayet Mus¬ tafa Kemal’e şu telgrafı da gönderdim ; cMingayrül yakaza namzet irae edilmek suretiyle hakkı âcizâneuıde izhar buyrulan teveccüh ü sâmilerine arz-ı teşekkür ederim. Fakat maatteessüf rahatsız ve ameliyata muhtacım. Az zamanda çalışabilecek hale gelebileceğimi bilseydim sade bir müddet-i kasîre için daha ruhsatınızı rica ederdim. Halbuki tah- min-i âciziye göre tedavim en az iki ay süreceğinden bu vazife¬ den affımı ve evvelce arzettiğim gibi dört mah müddetle Avru¬ pa’ya azimetime müsaade buyrulmasın istirham ederim efen¬ dim. 26.12.1337» Benim hastalığım filân yok. Bahane ediyorum. Bu suretle kurtulurum diyorum. Tabii onlar da Mutasarrıftan hasta olma¬ dığımı öğrenmişlerdi. Onun üzerine Mustafa Kemal’den şu cevabı alıyorum : «Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur beyefendiye mahsustur. , 26.12.1337 şifreye. Hastalığınızdan pek müteessirim. Ciddî bir tedavi ihtiyacınız lüzumunu da kabul etmekle beraber Hey’ et-i Vekile meyanında ifa buyuracağınız vazİfe-yi mühim ve va- ziyet-i hazıramızda sebkedecek hizmet ve muavenetinizi elzem gördüğümden Ankara’da mümkün olan her türlü tedavi ve is¬ tirahatınıza rüfekaca da yardım edilmek üzere her halde teşri¬ finizi ve hareketinizin makine başında inba buyrulmadım rica ederim efendim. 28.12.1337 Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal» Zihni beni sıkıştırıyor. «Ayol adam makine başında bekli¬ yor. Cevap ver» diyor. «Yahu sen ne adamsın? Vekillik veriliyor da atıyorsun. Herkes ise buna can atıyor. Vekillik red edeni hiç görmedim» diyor. Aldırmıyorum.» İsterse beklesin, ben diye¬ ceğimi dedim. Kabul etmem» diyorum. Gittikçe de kızıyorum ve «Kuzu, Küçük Said (Yusuf Kemal) gibi insanlar ile çalışacağım da ne çıkacak?» diyorum. Kararını kafi. 892 893 HAYAT ve HATIRATIM Arası iki gün geçti. Ahaliden, eşraftan bir takım insanlar bizim eve dolmağa başladılar. Diyorlar ki : «Vekilliği kabul et» «Canım size ne? Bu benim bileceğim şey. Ben istemiyorum» di¬ yorum «Hayır, sizi biz meb’us yaptık. Vekil olman Sinop’un şe¬ refidir. Böyle bir şeref gelmiş, Meclis Reisi hep ısrar ediyor, yal¬ varıyor, kabul etmiyormuşsun. Olur mu? Hakkın yoktur. Hak bizimdir. Kabul edeceksin. Memleketine hizmetler edersin.» di¬ yor ve ısrar ediyorlar. Bir takımı gidiyor, diğer takımı geliyor. Bizim hanım da işe girişti. «Kabul et» demeğe ve zorlamağa baş¬ ladı. Aciz kaldım. Bilhassa eşrafın dediği doğrudur. Mutasarrıfı çağırttım. Dedim : «Kabul ediyorum. Şu telgrafı çekiver. Tel¬ grafta : «Kabul ettim. Geliyorum.» diyorum. Zihn i kıs kıs gü¬ lüyor. Gitti, çektirdi. Sonra anlattı. Meğerse ben adem-i kabul¬ de ısrar edince ve kendi ısrarını dinlemeyince Ankara ile sözle¬ şip halkı bana musallat etmişler imiş. Bizim hamını da eşraftan hanımlarla ikna ettirmiş imiş. Dirayetli adamdır ve çok sevdiğim iyi bir indandır. Becerdi ve beni kabule mecbur etti. Tuhaf bir şey oldu. Zihni beni kabul ettirdi. Memnun idi. Arkasından Bitlis’e vali tayin edildiği emri geldi. Galiba bu işin mükâfatı. Bu bir terakki idi. Fakat Sinop’un mutasarrıflığı Bit¬ lis’in valiliğinden çok yüksek idi. Zavallı istemedi. Hele ahali hiç. Dahiliye Vekili Fethi, Ona ahali telgraflar yağdırdılar. Al¬ dırmadı. Ben de yazdım. Dinlemedi. Köylüler şehre dolmağa başladılar. Şehirliler de dükkânlarını kapatıp telgrafhaneye gi¬ decek, Zihni’nin ipkasını isteyeceklerdi. Zihni bunu da isteme¬ di. Gelen vapura gizlice binip, Trabzon’a savuştu. Bu adam çok dirayetli validir. Sinop’ta hem eşrafı hem halkı memnun etmiş¬ ti. Bu, kimseye müyesser olmayan bir şeydir. Ahali bu adamı canını verircesine severdi. îki yaylı ısmarladık. Hanım, iki hizmetçi kız, ben bindik. Karakıştayız. Anadolu’da yazın nasıl olsa seyahat edilebiliyor. Fakat kışın iş başka. Ekseri yerde yol yok, araba çamura sapla¬ nıyor, güçlükle yol alıyor. Bazan atlar çamura kamına kadar batıyor. Söktüremeyip kalıyor. Her ırmak üzerinde köprü yok. Dr. RIZA NUR Köprüsüz ırmak, köprü -üstünde pek çok. Su, fazla geliyor. Bun¬ lardan geçilemiyor. Hasılı bin zahmet ve meşakkat, bin hayat tehlikesi. Gidiyoruz. Şoseler de bozuk. Yollarda bizi, yine istik¬ bal, iyi' hanelerde misafir ediyorlar. Yazın bir konaktan öbürü¬ ne altı saatte gidilirse şimdi çamur yüzünden 10-12 saat sürü¬ yor. Günler de kısa. Zifirî bir karanlık 'basınca olduğun yerde kalmaktan başka çare yok. Bir gün erken yola çıkıp Çankırı’ ya bir konak mesafede bir jandarma karakoluna varıp geceyi orada geçireceğiz. Oraya telefonla haber verildi. Yol da müthiş. Ortalık kararmağa başladı. Yarım saatlik mesafede bir su var. Köprüsü yok. Onu geçeceğiz. Karakol sudan sonra yarım saat ötede. Bulunduğumuz yerde eski bir han var. Arabacılar «Ge¬ ceyi handa geçirelim» dediler. «Niye» deyip hiddetlendim. Biz suya varıncaya kadar zifirî karanlık olacak. Karanlıkta bu suyu geçmek pek tehlikelidir. Sonra hepimiz boğuluruz» dediler. Bak¬ tım hakları var. Kabul ettim. Hana yanaştık. Topraktan ve sa¬ de, zemin katı bir şey. Murabba olup, ortası avlu. Arabaları av¬ luyu soktular. Avluda atlar, katırlar, arabalar dolu. Bir taraftan at gübre ve sidiği, hattâ insan pisliği, bir taraftan da yağmur ve at, insan arabanm hareketleriyle bütün avlu yoğurulmuş, öyle bir mezbele halini almış ki, basmak değil, manzarasını gör¬ mek insana gasiyan veriyor. Bu ne pislik? Ötede beride sidik ve yağmurdan hasıl olmuş gölcükler de ocaktan caba. Burda yürümek mümkün değil. Ne yapacağız? Bir dıh’dan diğerine ip gerip de ona asılarak gitmeli... Bu hanlar hep böyle olurmuş. Müslüman temizdir, deriz ama, şuna bakın. Ömrümde böyle pis¬ lik görmedim desem caiz. Nerede yatıp geceyi geçireceğiz? Hanın her dılı’nda odalar var Hancı bir oda gösterdi. Baktım mezar gibi basık bir şey. Biı kerevet, üstünde pis, yırtık, simsiyah 'bir 'keçe. Hanımı araba¬ dan indirdim. Odayı gösterdim. Daha kapısından girip görünce ok gibi dışarı fırladı. Çıktı. «A, ben burada yatamam!» dedi. Hakkı var. Ve arabamızda geceleyeceğiz. ■ Düşündüm: Açıkta 894 HAYAT ve HATIRATIM Dr, RIZA HUR 895 sabahlamak daha iyi. Hiç olmazsa insan bit, uyuz ve sair has¬ talık almaz. «Hakkın var, arabada yatalım» dedim. Kızları ken¬ di arabalarında yatırdık. Kar da yağıyor. Rüzgâr da var. Batta¬ niyelerimiz vardı. Arabaların üstünü bunlarla iyice örtüp bağla¬ dık. Benim bir muşamba paltom vardı, onu da bizim arabanın üzerine ilâve ettim. Yattık. Hanımla yanyaııa uzandık. Ama cen¬ dereye sıkışmış gibiyiz. Arka üstü yatmak mümkün değil. O da, ben de şişmanız. Yan yatıyoruz. Arabaya böyle sığabiliyoruz. Al¬ tımız rahat değil, az zamanda yanımız ağrıyor. Döneceğiz, gel de dön bakalım. Bu miihim bir mes’ele. Zaten soğuktan kol, ba¬ cak da kazık gibi. Dönmek için adetâ curgat istiyor. Ne ise söy¬ lene söylene dönüyoruz. Geceyarısı beni idrar sıkıştırdı. Saat¬ lerce sabrettim. Tabii uyku yok. Nihayet arabadan ineceğim; fakat pislikten basacak yer yok ki... Basarsam o ayakla ara¬ baya girilemez. Arabanın arkasından işedim. Ben de bana bir gölcük hediye ettim. İşte bu böyledir. Bir yerde ki iş bozuktur. Oraya gelen de böyle bozuk iş yapmaya mahkûmdur. Sabahla¬ dık. Ama ne çektik. Bunu biz biliriz. İşte Anadolu seyahati nedir bu anlatır. Ne ise, uzatmayayım, böyle türlü vartalardan sonra Ankara’ya vardık. Yine eski evimize yerleştik. Gazeteler bizim Samson ile Dalila’dan bahsettiler. Halide Edip bunun için medihkâr bir makale neşretti. Keza Celâl Nuri bir makale yazdı. Aka Gündüz o vakit Ankara’da. İki şiir yaz¬ dı. Bu şiirde beni şiddetli bir insan gösteriyor. Hakikaten ben böyle tamnmışımdır. Bir bakıma doğru, bîr bakıma yanlıştır. Haksızlık ve kanunsuzluğa, cahil, hırsız ve edepsizlere karşı cidden sertimdir. Şakam yoktur. Fakat namuslu, vazifesine dik¬ katli ve gayretli insanlara da son derece yumuşağımdır. Hüsnü muamele ve mükâfat ederim. Burasım tasrih etmiyorlar. Bu şiir¬ ler mizahîdir. Bunlarda Adnan’la da alay ediyor. îşe başladım : İlk iş olarak Sıhhiye Vekâletinde ne kadar Arnavut, Arap, Yahudi, ilh... bu makule doktorlar varsa onları azlettim. Zaten Maarif Vekâletinde de böyle yapmıştım. Ger¬ çek... Yazmağa unuttum. Şimdi yazayun, ibret olur. Ben Maa¬ rif Vekili iken Konya’da muallimlerden bir Arnavut Türk’leri sevmez, hakaret edermiş. Birgüıı o kadar ileri gitmiş ki, «Dün¬ yada Türk’lerden hıncımı almak kâfi gelmez. Ahırette sırat-ı müstakimin başında duracağım. Türk geldikçe itip Gayya kuyu¬ suna yuvarlayacağım.» demiş. Bana haber verdiler, Tetkikat yaptırdım. Doğru. Bu muallimi derhal azlettim. Ve kendisine şu¬ nu da tebliğ ettirdim : «Mademki Türk'ü sevmiyor, neye onun hizmetinde duruyorsun ? Mademki onun nimetini yiyor nasıl ona böyle düşmanlık besliyorsun? Demek alçak bir adamsın. Sen git Arnavut’larına hizmet et!» Aynı zamanda Valiye de emir verdim. Hudud haricine defetsin. Sıhhiye Vekâletinde işe başladıktan bir müddet sonra idi ki, vaktiyle bizim mektepten çıkmış, fakat Suriye’ye gitmiş bir dok¬ tor şimdi Adana’ya gelmiş, hizmet istiyor. Derhal hudud harici¬ ne def ettim. Bizde adam olmuş, gitmiş Suriye’ye hizmet etmiş, belki Arap’ların istiklâli zamanındanberi orda; belki de Türkiye aleyhinde ve Harb-ı Umumî esnasında olan isyana ıştirâk et¬ miş. Sonra aç kalmış, bize geliyor. Belki de casusluk için ge¬ liyor. Arası biraz geçti. Hilmi adında bir doktor Suriye’den Ada¬ na’ya gelmiş. Hizmet istiyor Bana bir takım pomat, ilh... bir şeyler de göndermiş. Bunlar da icadı imiş, Tiirkleri istifade et¬ tirecekmiş! Saçma şeyler. Şarlatanlığına hele cesaretine bak... Baktım, Mustafa Kemal da bana aynı şeyleri yolladı. Ona da yol¬ lamış imiş. Bu Hilmi’yi tanırım. Şam’lıdır. Askerî Tıbbiye’de bir sınıfta idik. Gayet ahlâksızın biridir ve mükemmel cahildir. Adana valisine şu emri verdim ve kendisine de aynen teb¬ liğ edin dedim : «Türk vatanının ekmeği, Türk evlâdına mah¬ sustur. Arap’lar kendi yerlerinin ekmeğini yesin. Hilmi gibi Arap şarlatanlarına hele bir lokma yoktur. O keşifleriyle Arap’¬ ları ihya etsin. Hemen kolundan tutup hudut haricine atınız.» Dediğim gibi yaptılar. Onu da hudut haricine attılar. îskân ve Sıhhiye Vekâletine ait Adana şehrinin etrafında Nasirîler var. Halâ arapça konuşurlar. Valiye bunları «kaldır, başka yerlere serperek iskân et» dedim. Vali Ref’et (Şimdi Mec- 896 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 897 lis Reis vekili) miskin bir şey. Emri icra edemedi. Türlü saçma¬ larla beni oyalıyor. Meclis’te herkes Yusuf Kemalden şikâyet ediyor. Diyorlar ki : Kayınbiraderlerini, hısım akrabasını Hariciye Vekâletine doldurdu. Hariciye'de hiçbir iş görülmüyor. Hariciye öldü. Ora¬ dan bir iş çıkmasının imkânı yoktur Evrak arayıp bulmak da mümkün değildir.» Soruşturdum. Hakikaten böyle imiş: Evet o, mes’uliyetteıı korkar, onun için hiçbir iş yapmaz, mes’eleler, işler yüzüstü durur, herşey uyur. Ben Sinop’ta iken İkinci Grup, Mustafa Kemal’e sulh ya¬ pılmasını teklif etmiş. Mustafa Kemal nutkunda bunun aleyhin¬ de söylüyor; fakat kendisi bundan bir ân hali değildir. Musta¬ fa Kemal de işi pamuk ipliği ile bağlamak istiyordu. Atiden ümi di yoktu. Hattâ Rumeli ve îstanbuldan da vazgeçmek fikrinde idi. Netekım İsmet de bu fikirde idi. «Nam alalım derken, son¬ ra işi paçavra etmiyelim.» diyorlardı. Ve yine bu sebepledir ki, Mustafa Kemal Meclis ve Hey’et-i Vekile’yi kandırarak, olmaz¬ sa, gizlice Bekir Sami’yi bir dîiziye Avrupa’ya yolluyordu. Nuri adında bir zabiti de Almanya’da bulunduruyordu. Bu Nuri, şim¬ di Kütahya meb’usu Nuridir. Bunları yapan adam nutkunda ikinci Grupun sulh istemesine kızıyor. Vakıa memleketimiz tahliye edilmek şartıyla sulh elbette iyidir. Lâkin Yunan’hlar ve İtilâf Devletleri bu şartı kabul ederler miydi. Bunsuz ise sulh muzırdı, Türk’ün ölümü idi. Biz Rus’lardan parayı aldığımızda, yüz bin altını Ali Fuad almıştı. Evvelce söyledim. Silâh ve saire alınsın diye bu parayı Saffet’e verip Almanya’ya yollamıştı. Saffet Almanya’da bu Nu¬ ri ile birleşmiş, bu altınları son santimine kadar mükemmel bir yemişler. Bizim bugünkü kâğıt para ile bir milyon yüzbin lira eder. Saffet Berlin’in, Paris’in, Roma’nm en büyük otellerinde yaşamış, Avrupa’nın her tarafında gezip dolaşmıştır. Ben ikin¬ ci seferimde Moskova'da sefarethanede Saffet’in eşyasını gör¬ düm. Bir oda dolusu eşya idi. En kıymetli bavullardan birçok bavul vardı. Saffet’in böyle en âlâ cinsinden bavullara malik ol¬ ması mümkün olacak bir şey değildi. Bu bahsi ileride göreceğiz. Mustafa Kemal, sulh için Yusuf Kemal’i Avrupa’ya gön¬ derdi. O da kayınlarını alıp İstanbul’a gitti. Orada padişahla gö¬ rüşmek için müracaat etti. Bu yaptığı Hey’et-i Vekile’ce, Mec- îis’ce büyük bir pot sayıldı. Kıyamet koptu. Bu adam her vakit böyledir. Hatâ hatâ üstüne yapar. Mustafa Kemal Nutkunda (Sahife 398) izzet Paşa ve arkadaşlarının Yusuf Kemal’i iğfal ettiklerini söylüyor, iğfal olunmak da kötü ya. Bahusus bir diplomat için en büyük kusurdur. Yusuf Kemal Paris ve Lond¬ ra’ya gitti. Hiçbir şey yapamadı. O henüz Ankara’ya vasıl ol¬ madan Avrupa’hlar bize Yunanistanla mütareke yapmağı tek¬ lif ettiler. Bunu gazetelerde gören Yusuf Kemal Hey’et-i Veki- le’ye acele bir telgraf çekti : «Ben gelinceya kadar sakın bir şey yazıp göndermeyin,. Bende mühim malûmat var» dedi. Arkadaşlar : «Ne olsa gerek?» dediler. Ben : «Ne olacak- Hiçtir. Biz işimize bakalım. Mes’elenin zaten beklemeğe taham¬ mülü yok. Sarih de.» dedim. Kararlar verdik. Mustafa Kemal Ankarada değil. Mustafa Kemal (Sahife 399) da bunları kendi yaptığını, kendi fikri olduğunu söylüyorsa da kamilen yalandır. O, Ankara’da bile değildi. Canım bu adam karıncaya bile bir ka- rmcalık miktar bırakmıyor. Hep kendi yapmıştır!.. Biz Heyet-i Vekile karar verip ona tebliğ ettik. Bizi Sivrihisar’a istedi. Ora¬ ya gittik. Orda da Hey’et-i Vekilenin yazdığı nota kabul edildi. Hattâ fransızcaya tercümesini Fethi ile ben yaptık. O vakit Ha- riciye’de Tevfik Kâmil vardı. Mütareke teklifini havi Avrupa notasnda bir iki yanlış tercüme yapmıştı. Hey’et-i Vekile’ve ça¬ ğırdık. Söyledik. Kızdı, bize bağırdı. Ben de ona fena bağırdım. Tevfik Kâmil’in bir kusuru vardı, ama iyi adamdı. Kusuru An¬ kara’dan savuşmak için uğraşması idi. Mustafa Kemal Sivri¬ hisar’da Ayıcı Arifin misafiri. Arif Miralay ve Fırka Kumanda- "i ve karargâhı orada. Beraber çapkınlığın her nev’iııi yapıyor¬ lar. Bundan Arifi pek seviyor. Sonra bu Arifi İzmir Suikasdı e ananesiyle astı. Çünkü Arif muhalif olmuştu. Sivrihisar’da Mustafa Kemal hasta. Yine böbreklerinde şiddetli ağrı var. As- F : 57 898 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 899 keıû bir doktor tedavi ediyor. Yeni bir idrar- tahlili yapmışlar, gonekoklar yine dolu imiş. Mustafa Kemal hem fuhuşta, hem çok içiyor. Kendisine İçmemesini, fuhuşla meşgul olmaması içir, nasihat ettim. «Bu hastalığın bunlar pek zıddıdır. Sonra yatağa düşer kalkamazsın» dedim. Yine aynı hale devam etti. Bu adam, içki ve fuhuştan ne de olsa kendisini alamıyor. Kararımızın bir esası mütareke ve sulh teklifini reddetme ■■ mek; çünkü reddetmek âleme bizi sulh istemiyor diye itimm et¬ mek için bir vesile vermektir. Frenkler mütareke esnasında or¬ dumuzu İtilâf Devletleri Askerî hey’etlerine kontrol etthmeğ: teklif ediyorlar. Bunu kabul etmek, ordumuzun ciğerini onlara göstermekti. Bunu kabul etmiyoruz. Bu Frenkler de sersemdir Bu kadar âdi tuzağı insan zahmet edip de kurmaz. Bizim ordu¬ yu görüp şüphesiz Yunan’a haber verecekler. Yunan dostları* nın ordusunun vazifesinden bize haber vermeyecekleri malum. Bunu kabul etmiyoruz. Anadolu’nun derhal tahliye ameliyssi- ne başlanmasını şart koşuyoruz. Diğer sulh şartlarını da diğer bir nota ile İtilâf Devletleri bize teklif ettiler. Ağır şeyler. Savr Muahedesinde size birazcık tadilât; başka şey yok. Yine Ermem yurdu da istiyorlar. Bİz mütareke notasına yazdığımız cevabî notaya mütareke şartlarımız kabul edilirse sulh için derhal murahhaslarımızı gönderir, konuşuruz dedik. 15 Nisan 1338 tarihli olarak Avrupacıların cevabî nota.-?: geldi. Bizim şartları kabul etmiyorlar. Muhabereyi kesmedik. Faydasız bir surette devam edildi. Bu işler oldu. Yusuf Kemal Ankara’ya geldi. Hev'et-i Ve¬ kile içtima halinde idi. Trenden Hey'et-i Vekile’ye koştum. -E., nedir bakalım mühim haberin?» dedim. Söyledi. Puankare u •- lalarındaki şartları kabul etmemizi dostâne kabul etmemizi tav- sive etmiş imiş. Hepsi bu imiş. «Biz cevabı yazdık, fcen Puan- kare’niıı sözüne inandın mı? Cevabımızı oku, yanlışı varsa »öy¬ le.» dedim. Cevabı Önüne attım. Yusuf Kemal’le Rusya’dan beri halen dargınız. Okudu, hiçbir şey söylemedi. Yüzü pek bozuldu. işte Y'usuf Kemal’in bu diplomasi seferi de böyle. İstanbul’da Padişahın, Paris’te Puankare’nin fakına basmak. İnsan değil, sanki zavallı bir kuşcağız... Mustafa Kemal sonra Fethi’yı de Avrupa’ya yolladı. Bun¬ dan da bir şey çıkmadı. Yusuf Kemal’in de Fethi’nin de Avrupa seferleri lüzumsuz şeydi. Mustafa Kemal bunları kendi kendi¬ ne düşünür, yapardı. O kadar paralar boşuna gitti. Sebebi illâ iyi kötü bir sulh yapmağa azmetmişti. Halbuki şimdi «Yunanlıları tâ İstanbul’da iken İzmir’den denize dökeceğim dedim ve dök¬ tüm!» diyor. Hem de İkinci Grupu sulh istediğinden ayıplıyor. Mustafa Kemal Başkumandanlığı bırakmıyor. Müddeti bit¬ tikçe temdid ettiriyor. Her temdidinde, Meciis.te kıyamet kopu¬ yor. Bu sefer de temdid etmek istemediler. Üçüncü temdidde istemeyenler o kadar çok idi ki, kanunun temdidi teklif edilmiş ekseriyet yapılamamış, kanun demek reddedilmiştir. İş bitmiş demektir. Fakat birgün sonra Mustafa Kemal Meclise gidip mebusların bir kısmını yine yalan dolan, kimini tehdid. ile elde etti. Uzun müzakerelerden, sonra yine Başkumandanlığını tem¬ did ettirdi. Hattâ bu sefer celsede alenî tehdidler yapmıştı (Sa- lıife 407) de söylediği sözler bütün yalandır. Lozan’a giderken bize «Bir şey zuhur eder de Edirne ve İstanbul’u alamazsanız zorlanmayın, terkedin. Musul’u verin.» diyen ve altı çizgili satır¬ larda mevki istemediğini, sîne-i millette serbest bir fert olmak istediğini söyleyen bu adam, bu sözlerini Allah için ne güzel is¬ pat etmiştir. Bugün milletin tepesine ahtapot gibi yapışmış, in¬ let iyor.v Sıhhiye Vekâletinde biraz teşkilât yaptım. Memurin ve sivil kalemini tanzim ettim. Türkiye hükümetinde ilk defa olarak ve müstakil bir şube halinde ve bir müdürün idaresi altında istatis¬ tik ve Neşriyat Şubesi yaptım. Vakıa bunu Maarif Vekâletinde de yapmıştım. O zamanki bütçe ve ahval icabı nem’alandıra- mamıştım. Müsteşar almayıp, bir kâtib-i hususî (sekreter) ile işleri idare ettim. Kâfi geliyordu. Millete masraf açmağa lüzum yoktu. Iskan Müdürlüğü ve Darül Eytam’lar Sıhhiye Vekâletine 900 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 901 bağlı idi. Başka vekil arkadaşlar ise, müsteşarlar, yaverler al¬ mış, kalem-i mahsuslar teşkil etmişlerdi. Her vekilin otomobili vardı. Ben sâde bir araba ile iktifa ettim. Halide, Adnan, Amerika Şark-ı Karip Cemiyeti ile uyuşmuş¬ lar, biz de yardım edersek Kayseri’de bir Dârüleytam açıp, ora¬ da Türk yetim çocuklarına bakacaklarmış. İsmail Besim de Hi~ lâl-i Ahnıer namına olarak 'bana geldiler. Canla başla kabul et¬ tim. Sıhhiye Vekâletinden bira., para temin ettim. Amerika¬ lılar açtılar, masrafa iştirâk ettiler. Amerika’lılar şimdiye ka¬ dar sade Ermeni çocuklarına bakıyorlardı. Ankara’da, Kayseri’¬ de memleketimizin her tarafını dolaşıyor, bu sırf Ermeni için. Harplerden birçok Türk yetimleri kalmıştı. Onlara bakmıyor¬ lardı. Bu da çirkin i<ü. Rirgün ismet gelmiş, bana Hamdullah Suphi’den şikâyet ediyor Ne olmuş? - Hamdullah orduya gitmiş, dolaşmış, ismet de kolundan tutup ordudan kovmuş «Ne oldu?» dedim «Ne ola¬ cak? Orduda nutuklar söylüyor. Hep kendisini meth ediyor. Or¬ duda propaganda yapıyor.» dedi. Bu da tuhaf!.. Hakikaten Hamdullah’ın başka bir işi yoktur. Bu adam iyi söz söyler, ha¬ tiptir. Yirmi kadar cümlesi vardır. Bunları toplamış ve kendi de uydurmuş, ezberlemiş. Her nutkunda hemen hemen bunları söy¬ ler. Bunlar fantazik söylerdir. Diğer tarafı üim ve emsali cihe¬ tiyle bir incir çekirdeğini doldurmaz. Türk’çü olur. Satıkı ana¬ dan, babadan yedi silsilesince Türk’tür. Yüreği Türk’lük için ateş içindedir. Bunu sırf şöhret ve mevki kazanmak için yapar. Türk harsmı canı gibi sever gösterir. Bu babda neler söylediler» neler yapar!.. Hepsi mevki içindir. Bu sayede Türkocağmın te¬ pesine çıkmıştır. Meb’us olmuş, vekil olmuştur. Türkocağmın parası onun kesesidir. Yer... Mevkide, yemekte kalmak için Türkocağını, bu koca müesseseyi Mustafa Kemal’e siyasi alet yapar. Henüz orta mektebi bitirememiş, cahü, müthiş şarlatan bir adamdır. Fransızlar farcaıns derler, tam odur. Bizde buna sahte vakar, yapmacık yapan gibi tabirler söylerler, idare ka¬ biliyeti de hiç yoktur. Kaç defa Maarif Vekâletinde bulundu ise, işleri çorba etmiştir. Akh, fikri fantazidedir. Süs yapar. Ankara’ daki Rum Mektebini benden Türkocağma istediler. Verdim, Tiİrkocağı yapıldı. îçi, dışı tamir edildi. Altında bir konferans ve tiyatro salonu yapıldı. Bir gün gittim geziyordum. Bu salonda yapılmış tertibat ve süsler «Türk tarzında oyma, alçı nakışlar ve emsali» yıkılıyor. Hayret edip sordum. «Hamdullah Suphi bey geldi, beğenmedi. Yenileri yapılacak» dediler. Halbuki bu yıkı¬ lan işler nasıl edilecek. Öyle bir zamandayız ki, bir lira kimya... Beğenmemiş beyim. Halbuki pek âla idi. Kusuru da olsa, ne za¬ rarı var? Bir müddet öyle gider... Esasen böyle süsiere lüzum yoktur, işte bu adam böyledir. Mevcudiyeti malâyâniden iba¬ rettir. Pek de cebindir. Rusya’dan dönüşümde Batum’da gör¬ düm. Yüzü kül gibi ve titriyordu. Sordum. «Gezmeğe geldim. Fakat bu idare müthiş, hemen dönüyorum.» dedi ve memlekete gitti. Sakarya Harbinde Ankara’dan ük kaçan da o idi. Ankara’ya muvasalatımın ertesi günü Çolak Selâhaddin evi¬ me geldi. Görüştük. Bana ikinci Grupa girmemi teklif etti. Mâ- zeret beyân ettimdi. Hakikaten şimdiye kadar, fırkalara gir¬ mekten, fıkralar yapmaktan çok canım yanmıştı. Fenalıklar yapıyorlar insan da manevi mes’uliyet altında kalıyor. Hattâ Mustafa Kemal’in Müdâfaa-i Hukuk fırkasına da girmemiştim. Sonra diğer bildikler de grupa girmemi teklif ettiler. Girmedim. Bunların haline bakıyordum. Ekseriya ayıltıyorlardı., Herşeye itiraz ediyorlar, haklı, haksız, mantıklı mantıksız demiyorlar. Çok defa kendilerini küçük düşürüyorlar. Çocukca, âdice işler yapıyorlar, içlerinde zeki, âlim, dirayetli, böyle işlerde tecrü¬ beli hiç kimse yok. Hattâ birkaç defa bunlardan, bazısına nasi¬ hat ettim ; «Öyle her şeye muhalefet etmeyin. Haklı şeyleri tas¬ dik edin. Muhalefeti arada bir yapın, fakat pir yapın!» dedim dinlemediler. Afganistan’a Fahreddin Faşa’yı sefir yaptılar. Hey’et-i Vekile’ye çağırdık. Talimatnamesini hazırlamıştık. Kendisine okuduk. Anlattık. «Gazetecilere filân hilâfetten bahsetmemesi¬ ni. Ingiliz’lerin bundan kuşkulanacağını söyledik. «Peki» dedi. 902 HAYAT ve HATIRATIM Gitti. Kastamonu’da gazeteye beyanatta bulunmuş. Diyor ki: -iBen Afganistan’a Hilâfet namına çalışmak için gidiyorum.» Hey’et-i Vekilede bu beyanat için münakaşa oldu. Dedim ki : «Bu Adama anlattık. Tembih de ettik. Ne yaptı? Ya tembih et¬ meseydik ne yapacaktı...» Herkes gülüştü. Azline kalkıştılar. Doğrusu da bu idi. Mustafa Kemal Hey’et-i Vekıleyi dinlemedi, yolladı. Eu adam, Harb-i Umurni’de Medine’de Faysal’a 30.000 tüfek, fişek ve para verdi. Herif Mekke’ye gitti. Bunlarla aleyhi¬ mize isyan yaptı. Fahri.Paşa çok müsıüman ve çok ahmak biıi olmasa böyle yapmazdı. Bundan sefir olur muydu? Yusuf Kemal de Buhara’da sefirlik ihdas etmiş. îttihadçıla- rm eski Emniyet-i Umumiye Müdürü Galip Paşayı sefir tayın et¬ miş. Tabii Yusuf Kemal kendiliğinden bir şey yapamaz. Mus¬ tafa Kemal emretmiştir. Galip adamıdır. Galip gidiyor. Veda ziyafeti yapıyor. Bir takım vekil, meb’us davet etmiş. Rus sefi¬ rini de çağırmış. Beni de dâvet etti. Bu adam cemiyet-i Hafiye mes’elesinde bana yaptığı şeyden sonra beni dâvet edemezdi. Etti. Ben de onun davetini kabul edemezdim, etmedim, nuyafe¬ tinde nutuk söylemiş «Ben oraya bir Türk milliyetperveri, Türk’cıı olarak gidiyorum. Sa’yim bu istikamette olacak. Eu uğurda fedaîyim.» demiş. Gazeteler nutku aynen dercetnüfer. Tabii Rus sefiri de buru dinlemiş. Okuyunca hayret içinde kal¬ dım. Ne toy... Bu söylenir mi? Böyle ise sakla, söyleme, yap! Bunu söylemek için pek ahmak olmak lâzım. Hey’et-i Vekile’ve dedim ki : «Bu adam Fahreödln Pnşa’dan müth : ş diplomat tip¬ tir.» Gazeteyi okudular onlar da hayret ettiler. Dedim, ki : «Bu¬ nun işi bitmiştir. Bu Rus’larım en sinirlenecekleri şey. Euha- ra’daki- Uç-dört muallimimizi bile çekemeyip bize iade ettiler. B ı adamı Rusya’ya sokmazlar. Hem Rus-Türk münasebatmı zehir¬ ler. Bunu biz azledelim de babayiğitlik .bizde kalsın. Hem di Rus’lar memnun olur.» Sözümü tasdik ettiler, fakat icra edilme¬ di. Yusuf Kemal Galip’i 'azletmedi. Sebebi, Mustafa Kemal’in adamıdır. O, himaye ediyor. Galip gitti. Eatum’a vardı. Ruslar kabul etmeyip, geri iade ettiler. Trabzon’a gidip oturdu. Aylar¬ Dr. RIZA NUR 903 la orada sefaret hey’etiyle oturdu. Sefir maaş ve tahsisatı ahp yiyordu. Yusuf Kemal de milletin parasını veriyordu. Sefir ce¬ naplarının keyfi hekâ idi... Yan gelmişti. Aylar geçti. Ben Rus¬ ya’ya gittim, döndüm. Bir aralık Yusuf Kemal’e vekâlet ettim. Hemen Galip’e şu emri tebliğ ettim : «Buhara Sefirliği lâğve¬ dilmiş, binaenaleyh memuriyetiniz Iıitam bulmuştur.» Verdiğim bu emri Hey’et-i Vekile’ye bildirdim. Emrivaki yaptım. Ama on¬ lar da memnun oldular. Bu sayede devlet bu belâdan kurtuldu. Fakat Rus’lara rezil olduk. Bu azilden tabii Rus’lar da mem¬ nun olmuşlardır. Daima Rus’ları mümkün‘mertebe memnun et¬ mek, bize esas siyaset olması lâzımdı. Heriflerden para, silâh, alıyoruz. Muhtacız. Sefirimizi Rus toprağına ayak basar bas¬ maz tekrar vapura götürüp iadeleri, Türkiye’ye büyük bir ha¬ karetti. Ve bu da bilinmeyecek bir şey değildi. Ama hüküme¬ te rağmen Mustafa Kemal göndermişti. Oldu... Ordu’dan fena haberler var: Yine asker adetâ tabur tabur kaçıyor. Bunun önüne durmak mümkün değil. Böyle giderse bir¬ kaç ay sonra ordudan eser kalmıyaeak. Bu muhakkak. Para da yok. Orduyu besleyeniiyoruz. Ne yapacağız. Yunan, ordusu ta¬ arruz etmiyor. Eskişehir - Afyon hattında oturuyor. Taarruz edeceği de me’nıui değil. Çünkü tecrübesini yaptı. Göbeğinin suyunu aldı. Ders acı. Yunanistan’da politika kazanı dehşetli kaynzvcr. iki taraf olmuşlar. Politika orduya da girmiş O .da iki parti. Böyle bir oıdu bir dal taarruz yapamaz. Yapamaz, a-.:- o' ı v kâfi. Eu iyi haber ama. bizimki za¬ manla mutlaka d s kıy ollar. Fevzi P: czk. kumandanlar buna kafi rıazaıla ba¬ da burnu Hey’et-i Veküe’de rç=’:;:~ söylü¬ yor-. Bir tarafta «İssizlik ordu Is: da askerin hakkı var. Boş duruyu . Askerler :£-"âl ettirir > deÛer. Değim. Görüvomn Sonra aç ve e.bıeceiz. Duşundu»:. <• Mustafa Kemal’den Hind’-ileıhı gön¬ derdiği parayı alalım.« dedik. İstedik. Vermedi. Zorlandık. Ol¬ madı. Maliye Vekili Haşan Fehmi. Doğrusu bu işe çalıştı. Ve bundandır ki, Mustafa Kemal’e turfa olmuştu. Bu iş İkinci Gru- 904 HAYAT; ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 905 pun ağzına düştü. Medis’e koymağa teşebbüs ettiler. Mustafa Kemal hem korktu, hem köpürdü. Hey'et-i Vekîle’de «Bu para benimdir. Hind’liler bana gönderdiler» dedi. Evet Hind’liler onun namına göndermişlerdir. Fakat «Türk Milletinin bu buh¬ ranlı ânında en mühim olduğuna hükmedilen mahalle sarf ediniz.» demişler öyle göndermişlerdi. Burasım söylemiyor. Hem, akıl var, yakın var. Ne diye Hind’liler Mustafa Kemal’e para yolla¬ sınlar. Ben Rusya’ya gidince hükümet bu parayı almış. Fakat beş - on gün sonra Maliye Haznesine ilk para girince Mustafa Kemal Maliye Vekili Haşan Fehmi’den parayı yine geriye al¬ mıştır. Halbuki bu paradan başka O’na, Cava’dan, yine Hind’- den, Amerika Müslümanlanndan, İstanbul’dan ve emsali yer¬ lerden daha böyle bir çok paralar gelmişti. Hepsi bir milyon al¬ tına yakındı. Şimdiki paramızla on milyon lira yapar. Mustafa Kemal hepsinin üstüne yattı. Hepsini yuttu. Bu açık ve büyük mikyasta bir hırsızlıktı. Eskişehir bozgunluğu olduğu vakit, Nevres’e Ankara’da rast gelmiştim. Yanında da bir çocuk vardı. Bir mektepli çocuk imiş. Bursa’dan ayartmış, yanında gezdiriyormuş. Tahkikat yaptım. Nevres Geyve’den gittikten sonra Bursa Sanayi Mekte¬ bi Müdürü çulmuş. Bu çocuk ora talebesinden imiş Bursa düşün¬ ce Eskişehir’e gelmiş. Eskişehir’de İstiklâl Mahkemesi bunu tevkif etmiş. Fena şeyler olmuş. Çocuk vasıtasıyla kurtulmuş. Eskişehir bozgununda Ankara’ya gelmiş. Sinop’a gittim geldim. Nevres’i yine Ankara’da buldum. Kendine Manavoğlu adını tak¬ mış. Meb’uslar ile ahbap. Keza hergiın Müdâfaa-i Milliye Vek⬠letinde imiş. Oradan çıkmıyormuş Mustafa Kemal’e de çocuk takdim etmiş. Dedim : «Alâ! Herif iyi malûmat topluyor. İçi¬ mizi dışımızı öğrenmiştir. Canım bu herif casus. Vaktiyle Gey¬ ve’de Mahmut beye söyledim, öldürteceğini söyledi. Bir şey > kı¬ pılmamış, sonra hey’et-i Vekİle’de tevkifi için uğraştım. Yapa¬ madım. Kimse beni dinlemedi. Çıldıracağım. Hey'et-i Vekilse-.: yine söylendim, zorlandım. Sözüme kulak veren olmadı. Biraz sonra Dahiliye Vekili Fethi’den resmen izin alıp İstanbul’a gir¬ miş. İstanbul’a varır varmaz, İngiliz Kumandanına bir rapor vermiş. İngüiz Karargâh-ı Umumisinde bizim de casusumuz vardı. Bu hamiyetli fedakâr adam Nevres'in raporunu! ! çalıp kopyesini Ankara’ya Erkân-ı Harbiye Riyasetine yollamış. Bir gün Hey’et-i Vekile içtimamda Fevzi fevkalâde bir tavırla dedi ki : «Yahu, ne olmuş bilir misiniz?» Hep birden kulağımızı, gö¬ zümüzü açtık. «Ne olmuş?» dedik. Dedi : «Nevres burdan İs¬ tanbul’a gitmiş. İngiliz Kumandanına bizim ahvalimizi musav¬ ver bir rapor vermiş. Raporun kopyasını bizim casus bize gön¬ derdi. ît ahvalimizi ne kadar iyi tetkik etmiş? Neticede onlara şunu tavsiye ediyor: Yunan ordusu taarruz etmesin, işi böylece bırakın. Dört - beş ay içinde Türk ordusu kendi kendine dağıla¬ caktır. Aç ve açıktır. Herif tam görmüştür.» Bunu işitince bomba gibi patladım : «Size bu adam casus¬ tur, şunu hapsedelim diye kaç defa söyledim ve burada yırtın¬ dım, dinlemediniz. Aldınız mı? İşte bütün sırrımızı faş etmiştir.» diye bar bar bağırdım. Fevzi Paşa kafasını önüne eğdi. Bir lâf dahi söyliyemedi. Pek dirayetsiz adam. Bari bunu ben var iken söylememeli idi. Nevres ayrıca İstanbul’da camilerde de Ankara aleyhinde de konferanslar verdi. Bu adamın kurtulmasının asıl sebebi, Mustafa Kemal’e çocuk takdimidir. Bu yüzden kendisine bir şey yapamadım. Bütün sırrımız da düşmana faş oldu. Malûmunuz, ordu ve Müdâfaa-i Milliyedeiki zabitlerden dost, ve vatanperver sıfatıyla en mühim malumatı toplamış, içimizi iyice öğrenmiş ve düşmana haber vermiştir. Yalnız bizim taarruz edeceğimizi bilememiştir. Taarruz etmezsek, dedikleri tamamiy- le doğru idi. Şükür ki, taarruz edeceğimizi Hey’et-i Vekile’den başka kimse bilmiyordu. Ben Nevres'i dolaba düşürüp bir daha Ankara’ya getirmek istedim. Kırşehir meb’usu Rıza’yı vasıta ettim. Mektuplaştılar. Rıza bana onun cevabî mektuplarını gös¬ terdi. Nevres diyor ki : «Ben bir dalıa oraya gelemem. Orada Rıza Nur vardır. O dediğini yaptırabileydi, şimdi benim etim toprak olmuş, sade kemiklerim kalmıştı.» Demek mel’un benim HAYAT ve HATIRATIM 906 Hey’et-i Vekile’de söylediklerini! bile haber almıştı. Demek Hey’et-i Vekilemizde de sır yok. Belki onu bana düşman olsun diye Mustafa Kemal söylemişti. Çok büyük alçaklık. Hasılı it ve lâin kurtuldu gitti. Sonra Ürdün’e gidip, Şerif Abdullah, a Harbiye nazırı olmuştur, Kürtler mes’elesi beni üzüyor. Bir şey yok ama, birgün vniili davaya kalkacaklar. Bunları temsil etmek lâzım. Tetkika- ıta başladım. Temsil usullerine dair kitaplar getirttim. Kürtler hakkında kitaplar buldurdum. Diyarbekir’de olan Ziya Gökalp e de para yollayıp kürtlerin coğrafî, lisanı, kavmî, içtimai ahva¬ lini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın bir Makedonya olmadan, kökünden mes’elerün halli idi. Ordunun hali Hey’et-i Vekile’de âti kaygısını arttırdı. Bir kaç defalar uzun ve hararetli müzakereler oldu. «Ne yapaca¬ ğız» suali var. Hal istiyor. Müzakerelerin hulâsası şudur ; «Yu¬ nandılar taarruz yapmıyacaklar, böyle durursak bu sonbaharda bizim ordu dağılacaktır. Buna çare taarruzu bizim yapmanız¬ dır. Askerler ile ordumuzda bu taarruz kudretinin mevcût olma¬ dığını söylüyorlar. Müzakere, müzakere taarruz etmemizden başka çaremiz yoktur. Ya taarruz yapar, perişan olursak. . Dursak da zaten ordu dağılacak ve her şey bitecek. îyisi mi ta¬ arruzu yapalım. Muvaffak olmak da mümkün, nihayet taarruz yapmamıza kat’i olarak karar verdik. Ya herro, ya merro;?.. «Bunu şimdiden hazırlayalım» dedik. Bana «Sen Rusya’ya git, silâh cephane alıp yolla! Fransa ve İtalya’ya da zabitler yollayıp oralardan da silâh ve cephane alalım.» dediler. Ve adamlar yol¬ landı, Mustafa Kemal (Sahife 408 de) bu taarruza haziranda ken¬ disinin karar verdiğini ve bu babda yalanlar yazıyor. Çok haya¬ sız bir yalancı. Buna tâ nisan içlerinde Hey’eti Vekile karar ver¬ miş idi. Ve beni Rusya’ya Hazirandan çok evvel yollamıştı. Ke¬ za İtalya ve Fransa’da silâh mübayaasma hey’etler gitmiştir. Bu esnada pek fena bir hâdise zuhur etti. Rus’lar Moskova sefi¬ rimiz Ali Fuadı kolundan tutup hudut haricine atıyorlar. Şimen¬ Dr. RIZA NUR 907 difere bindirmişler. Sefarethaneyi basıp bir kaç zabitimizi almış, götürüp hapsetmişler. Resmî evrakı almışlar. Biz ne düşünüyoruz? Ne çıktı? Rusya’dan silâh para ala¬ cağız, onlar sefirimizi kovuyorlar. Bu vak’a mühim bir vak’a idi. Hey’et-i Vekilede hararetli müzakereyi mucip oldu. Vak’anın sebebini de bilmiyoruz. Den: 1 .: ki; «Devletin haysiyet ve izzetinefsi kırılmıştır. Rusya’dan Dü¬ zine istemek lâzımdır» Derhal Rusya’ya bir nota verip tarziye istedik. Rusya tarziye vermedi, Hey’et-i Vekile’de bana dediler ki : «Bu işi sen halledersin. Bu adamları -tanıyorsun. Son der¬ hal git.» dediler. Ukranya Muahedesi de var. Zahirde onun mü¬ badelesi diye git. Tarziye verdir. İlk işin budur. Bu olsun ki, normal münasebet iade edilsin. O vakit para ve silâh iste» Rusya'daki sefarethâre ile konsoloshanelerin teftişi ve Me-> kova Sefarethanesinin muhasebesinin hesabatımn tetkiki me¬ muriyetini de verdiler. Bir lıey’et-i fevkalâde-i murahhasa teş¬ kil edip, beni reis yaptılar. Rauf, İzmit Meb’usu Süreyya ile, Ordu meb’usu Recaı’yi de murahhas olarak tayin etti. Bunların yalnız muahede mübadelesinden haberleri olacak. Ukranya t. m. payitahtı olan Harkof’ta memuriyetleri bitecek, geri dönecek¬ ler, ben Moskova’ya gidip öteki mühim işleri yapacağım. Bir kâtip ve şifre de verdiler. Bir de Y T akup adında binbaşı ve esa¬ sen ana dili gibi rusçayı bilir birini de tercüman yaptılar. Rus¬ ya’nın halini biliyorum. Evrakı almak için, adamı soyarlar, vu¬ rurlar da. Fevzi’nin bir muhafız neferi var. Adı Beyti. Sinop’la bir eşkıyadır. Kendisinden or.u da istedim, verdi. Memuriyetimiz Meclis’e kondu. Meclis Süreyya'yı sevmiyordu; cnu kabul et¬ mediler. Hakikaten bu adam bir sıfırdır. Bu kadar yıldır meb’us- tur. bir defa bile lâkırdı söylememiştir. Yaptığı hiçbir vazife de yoktur. Cahil, kıymetsiz bir adamdır. Sade poker oynar. Yunus Nadi baş dostudur, her gece beraber içer, kumar oynar¬ lar. Fakat gayet dalkavuktur. Bu sayede îttihadcılara ve Mus¬ tafa Kemal’e daima medyundur, abazadır. Bu sebepledir ki, p ’ ■ ra kazansın dîye Rauf onu murahhas yaptı. Rauf milletin gav- 903 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RI2A NUR 909 letini görüyor, böyle şeyler yapıyor ama, bunlardan sonra ken¬ disi de hep zarar ve düşmanlık görmüştür. Kendine adam bile yapamamıştır. Adamları hep Mustafa Kemal’e adam oluver¬ mişlerdir. Adamlarının birisi de Recep Zühtüdür. Bu Manastır çingenesidir. Sonra onu bırakıp Mustafa Kemal’e geçmiştir. Bu adamın yüzü hazâ çingenedir. Dudakları da onlar gibi kalın ve siyahtır. Bu Süreyya da sonra Rauf’un turfalığı zamanında aleyhine hareket etmiştir. Sonra Lozan’a da muhasebeci diye Fuad’ı kayırdı. O da îsmet’e pay oldu. Süreyya kendisini Meclis’te müdâfaa etmeği benden rica etti. Kabul etmedim. Zaten hiç sevmediğim bir adamdı. Evvelâ Abaza, sonra on yıldır îttihadcılara dalkavuk ve alet! Sonra cahil, gabi, değersiz adam. Tam parazit tipi. Süreyya murahhas olamadı ve bundan bana kızdı. Bu iş ve tahkikat mes'elesi Meclis’te uzun sürdü. Meclis’te pek kafasız adamlar da vardı. Onlar dediler ki : «Murahhaslara çok para veremeyiz. Beşyüz hra kâfi. İsterlerse ayaklarına de¬ mir çarık çekip gitsinler». Gülünç Ve çocukça şeydi. Ankara’dan Moskova’ya demir çarıkla gideceğiz. 6-8 ay sürmesi lâzım ge¬ len bir seyahat. Yol masrafları, tarafeynin birbirine vereceği resmî ziyafetler ilh... Bir çok masraf var. Meselâ Harkof’ta verdiğim ziyafetlerden büyüğü hatırımda iyi kalmadı, galiba bin lira kadar bir paraya mal oldu idi. Ne ise herşey oldu. Maliye’de hey’etin paralarını bana tes¬ lim etmek istediler. Kabul etmedim, paraya el sürmem, bir me¬ mura teslim ettiler. Bu paralar Rus altını idi. Sade kendirninki- ni aldım. Tercümanım Yakup, değerli, fedakâr, gayretli bir zabitti. Babası Rusya’dan Türkiye’ye hicret etmiş imiş. Kendisi o vakit küçük imiş. Bizim Harbiyede okumuş. Derhal otomobil ile aile¬ mi de alarak yola çıktım. Diğerlerine beni Samsun’da bekleme¬ lerini söyledim. îki günde inebolu’ya indim. Yaz, mehtap, gece de gidebiliyorduk. Akşam da İnebolu’dan bir motorle Sinop’a hareket ettik. Deniz pok sâkindi, Fakat tnceburun önünde mo¬ tor durdu. Çürük şey. Ödüm koptu. Çünkü buranın denizi meş¬ hurdur. Yâ şimdi bir fırtına koparsa. Ne ise iki saat çalışarak mctörü işlettiler. Mehtapta güzel bir safa içinde Sinop’a var¬ dık. Refikamı Sinop’ta bıraktım. İstanbul’a gidecek. Babamı da götürmek istiyor, 75 yaşında bir adam. «Buna dokunma! İhtiyar adam, yola dayanamaz, üşür, hastalanır» dedim. «Peki!» dedi. Ama ben gidince yine götürmüş. Bu kadına ömrümde bir defa söz dinletemedim. Sonra zavallıya İstanbul’da fena muamele de netmiş. O da bildiklere gidip namıma para almış, beni utandırdı. Zavallı biraz bunamıştı. Para yemiyor, yığıyordu. Benden de boyuna para isterdi. Bir gün kendisine «Baba para isteme! Sen¬ de para dolu. Yığıyorsun, iyi sonra oğulların yiyecek. Sen ye» dedim. Cevap veremedi. Nitekim ölünce birkaç yüz altın, bir ta¬ kım mecidiye, ufak para, birkaç bin kâğıt parası çıkmış. Kar¬ deşlerimden Şükrü şunları iç etmiş. İstanbul’da aldığı paraları sonra ben ödedim. Refikamın babasından, amcasından da iste- anig, onları iade mümkün değildi. Bu adamlardan utandım. Bizim karı, babayı kovunca, kardeşim Ahmed’e gitmiş, sonra babam hastalanmış. Sinop’a gelmiş. Yatağında aylarca kalmış, O es¬ nada Şükrü malı düşünmüş; tapu memurunu getirip babamın •emvali gayrimenkulesini de kendi zevcesi üzerine yaptırmış. "Bunda da kurnazlık etmiş. Kendi üstüne yaptırsa kanun marazı mevt diye kararı sahih ad etmiyor. Haremi üstüne yaptırmıştır ki, o vakit iadesi mümkün değildir. Bu alçak evlâd da zavallıyı ölümle uğraşırken, ona güzel bakacak yerde kartal leşin tepe¬ sine biner gibi binmiş. Bunu yaptırmış. Çok alçak bir adammış. Böyle bir adam en alçak insanlardandır ve bu işle alçaklığım is¬ pat etmiştir. Artık buna insan muamelesi edilir mi? Ben de ser¬ semim. Sonra Rusya’dan avdetinde kendisini sıkıştırıp diğer "biraderlerin hakkını iade ettirdim. Güya ahlâksızlığı izale edip temizledim. Buna kardeşçe muamele ettim. Kendi hissemi Sük- Tü’den almadım. Eline paralar teslim ettim-. Benim de beş - altı hin liramı dolandırdı. Mademki sersemim, cezamdır. Babamın 910 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA RUH 911 nakit paralarını da Şükrü iç edip diğer kardeşlerden saklamış. Onlara «Bir şey çıkmadı» demiş. Hattâ Sinop’a avdetimde Şük¬ rü cenaze masrafı diye benden, yüz eili lira da aldı. Halbuki yir¬ mi lira bile sarfetmemiş olduğunu tahkik ettim. İşte insanlar ne kötü şeylerdir. Kardeşim, ama hakikati söylemek insana vazife¬ dir. Kasılı Rusya’da iken babamı da kaybettim. Ölümüne acın" maz. Çok yaşamış, evlâd yetiştirmiş, namusu ile yaşamış, halk¬ tan itibar görmüş, hayat vazifelerini kamilen yapmış bir adam¬ dı; fakat babadır. Kaatili de bizim karıdır. Çok domuz şeydir. Adamcağızı reyim hilafı İstanbul’a getirmiş, sokağa attırmıştır- Sinop’tan hemen gideceğim. Vapur yok. İnebolu’ya telgraf çektik, «İlk gelecek Türk vapurunu Sinop’a uğratınız;» dedik. Bir vapur İnebolu’da hazırmış, uğrattılar. Samsun’dan hey’etİR bir kısmı, Recaide Ordu’dan bindi. Bu zât Orduludur. Bahriye zabitlerindendir. Yumuşak başlı, terbiyeli bir adamdır. Trab¬ zon’a, oradan da Batum’a vardık. Rusya’da bu esnada bilhassa tifüs salgını var. Her yer bit içinde. Seyahat tehlikeli. Ne çare? Biz zaten millî harekete ka¬ rıştığımızdan beri bir diiziye ve türlü şekillerde hayat tehlikesi altındayız. Tabiri ile kellemiz koltuğumuzda, Batum konsolosha¬ nesini teftiş ettim. Bakü’ya kadar gitmeğe vakit yok. Yalnız Tiflis’i görebileceğim. Rusya’dan avdetimdenberi Rusya’da ta- havvüller olmuştur. İki vaziyeti öğrenmek lâzım. Bunu da en zi¬ yade Memduh Şevket haber verebilir. Kendisini bir telgrafla. Tiflis’e davet ettim «Vesikalarla geliniz.» dedim. Tiflis’te mü¬ messil Eski Hariciye Vekili Muhtar. Ona da haber verdim. Bi¬ zim hey’eti Batum’da bırakıp Tiflis’e gittim. Memduh da ge'.dL Üçümüz görüştük. Mühim bir tebeddül yok. Mühim bir şey var¬ sa o da yalnız Rusl’ar bize emniyet etmiyorlar. İtimatları zail olmuş. Bizim Fransız’lar, Polonya’lılar ile Rusya aleyhine giz¬ li bir ittifak yaptığımıza, beraber Rusya’ya hücum edeceğimize kani’dirler. Buna sebep Bekir Sami’nin işleri. Diğer bir delil, olarak da Rus’lar şimdi Ali Fuad işini zikrediyorlarmış. Ali Fuad işinin içyüzünü Ankara’da bilmiyorduk. Muhabere müm¬ kün değildi. Telgraflarımıza Ali Fuad’dan cevap gelmiyordu. Şimdi öğreniyorum. Bu iş de şu imiş: Ali Fuad, Moskova’da İngiliz mümessili ile dost, onunla sıkı temasta imiş, kendisi biz¬ zat Rus’ların aleyhinde bulunuyormuş, Keza Polonya sefiri ile de pek sıkı münasebette imiş. Sefarethaneden hariç bir evi ate- şemilitere tahsis etmiş, bu zât diğer bir iki zabitimizle bu evde ■ctııruycrmuş. Bizim atcşemiliter casuslar bulmuş, Rus Erkân-ı Harbiyesi’nden Rus Ordusuna dair vesikalar ve haritalar çaldır¬ mış, Bunu Ali Fuad’m emriyle ve Polonya’lılar ile müşterek yap¬ mışlar, Ruslar da haber almışlar. Casus eve girip vesikaları teslim ederken kapıyı kürıp eve girmişler; casus ve bizim zabit¬ leri yakalamışlar, doğmüşler, evrakı, üstüne bizim evrakı da, za¬ bitleri de alıp götürmüşler, hepsini hapsetmişler. Ali Fuad’ı da trene bindirmişler, yollamışlar. Tiflis’ten avdetimde Ali Fuad'ı Batum’da buldum. Konuştum «Hata ettin» dedim. Doğrusu Ali Fuad’ın yaptığı pek vahim bir hatadır. Sefir bulunduğu mahalde muvaffak olamamak için bundan daha kö¬ tü hareket edilemez: Görüşülecek başka sefirler yok mu? Neye İngiliz ve Polonya sefirleri ile dostsun. Hem Rusya’nın askerî vaziyetinden bize ne? Bizim şimdi işimiz Yunan ve İngiliz. Bil’ .akis Ruslar bize yardımcı. Bunları öğrenince vazifemin güçleştiğini anladım. Tarziye alacağım. Halbuki kabahatli biziz. Hem de müthiş bir kabahat. Dest görünüp canına kastetmişiz. Tarziye alamayınca da mü¬ nasebet bozmak olamaz. Tarziyeden vazgeçmek, devletin haysi¬ yetini bitirir. Sefirimizi kovmuşlar, zabitlerimizi dövmüşler, hapsetmişler. Bu da tarziye ister. Ne yapacağım? Silâh, para da lâzım ve hayatî mes’ele halinde. Demek Rus’ların bize itimadı yok. Polonya’hlar ve Fransız¬ larla birlikte hücum edeceğimizi zannediyorlar. Bu Rus’ların can damarı. En korktukları şey. Ingiliz’lerle Polonyalı’lar baş düşmanları. Rusların bu fikri esasen Bekir Sami’nin ektiği fe- sad tohumudur. Ah, bu hain, bak ne mel’un tesirler vücuda ge- 912 913 HAYAT ve HATIRATIM tirmiş. Bunu geçen defa Rusya seyahatimizde temizlemiştik. Şimdi Polonya ile beraber evrak çalmamız yeniden diriltmiştir. Rus'ların hakkı var. Demek Bekir Sami’nin namına şimdi Ali Fuad tüy dikmiş. Batum’a döndüm. Dalgın dalgın düşünüyorum. Plân düz- mekle zihnim meşgul. Hamdullah Suphi Batum’da Rusya’da seyahat yapmak is¬ temiş, Tiflis’e kadar gidebilmiş, korkudan ödü kopmuş. Kendi¬ sini Batum’a dar atmış. Beti benzi kül gibi. Bana «Aman bu ne memleket! Aman memleketimize gideyim» diyor. Batum’da bir takım tahkikat daha yaptım. Rus’lar Acara muhtariyetine tatbikatta metelik vermemişler. Zavallılar zulüm altında inim inim inlediklerinden şikâyet ettiler. Gürcüler Türk- çeyi kaldırmağa uğraşıyorlar. Novorovski konsolosu Sabri’nin irtikâplarını anlattılar. Zaten oraya çıkacağım. Ordan şimen- düferi alacağım. Bir Rus vapuruna bindik. Pis bir vapur. Ba- tum’dan kalktık. Gece mehtap küpeşteye dayandım. Deniz nur içinde, bakıyorum. Hayalât içindeyim. Gözüme denizin içinde nûrdan, periler, melekler oynaşıyor gibi geliyor. Silâh-para ala¬ cak mıyım, yeni bir zaferle memleketi kurtaracak mıyız? Zih¬ nimde bunlar. Novorovski’ye vardık. Oradaki hikâyeyi evvelce yazdım. Yâni konsolos Sabri mes’elesi. Burada deniz kenarında bir çimento fabrikası var. Deniz kenarmda büyük bir fabrika. Arkası bir dağ, kamilen çimento mâdeni, fabrikayı gezdim. Harb-ı Umumi’de bizim donanma bu¬ rasını topa tutmuş. Yer yer yakmış, halâ duruyor. Gösterdiler, Çimento fabrikası görmemiştim. Bu iş muazzam bir iş imişj. Büyük üstüvaneler var, dönüyor. İptida öğütüp eliyorlar, sonra bu silindirlerden geçiriyorlar, tekrar öğütüyorlar, çuvallara dol¬ duruyorlar. Bu fabrika Rusya’dan başka İstanbul ve Türkiye sahillerine de çimento vermektedir, Rus’lar bir hususî tren hazırlamışlar. Bununla hareket et¬ tik Ukranya hududuna gelince bizi, Ukranya Hariciye Komi¬ serliği Protokol Müdürü ve saireden mürekkep bir hey'et kar- Dr. RIZA NUR gıladı. Beraber seyahate devam ettik. İstasyonlarda bizi asker ve musiki ile karşıladılar. Yemek zamanları ise istasyonlarda mükellef ve çiçekler ile süslü bir sofrada ziyafet veriyorlardı. Bir akşam bir istasyonda böyle bir sofrada ziyafet verdiler. Ben evrak ve para bavulunu Beyti’ye teslim edip «Canın gide¬ cek, bu bavul gitmeyecek. Uyurken de bununla uyuyacaksın. Gündüz de elinden düşmiyecek» dedim, öyle yapıyor. Gönlüm rahat. Sofrada votka, konyak, beyaz ve siyah şarap, şampan¬ ya var. Rus’lar yemek yerken sigara da içerler. Yiyor ve siga¬ ra da içiyoruz Yine âdetleri sofrada bol nutuk da söylerler. Nu¬ tuklar da söyledik. İçiyoruz. Rus’lar bizimle içme yarışı yap¬ mak istediler. Ben de «Pekiyi» dedim. İçtik. Bir düsiye bize ve¬ riyorlar, biz de içiyoruz. Bizim arkadaşlar sarhoş oldular. Ama iyiler. Cıvıklık yok. Rus’lardan da sarhoş olan olana, sarhoş olan çekiliyor. Sonra, sonuna doğru idi, sofra tenhalaşmiş idi. Bir Rus şarap diye bir büyük, bardağa konyak doldurdu; bana sundu. Hiç bozmadım. Alıp bir iki yudum içtim, önüme koy¬ dum. O beni hepsini içecek zannedip daldı. Hemen bardağı sof¬ rada önümdeki büyük bir çiçek kümesinin içine sokup sakladım. Bir kadeh şarap alıp devam ettim. Eğer konyağı bilmeyip içey- dim, beni sedye ile götürürlerdi. Derken hepsi körkütük olup biribirini götürdüler. Sağlam ben kaldım. Gidip trene yattım. Sabahisi oralı bir kaç Türk geldi Bunların dediklerine göre, Rus’lar demişler ki «Bu adam demirden mi ? İçkide bizi mat etti. Hepimiz fena sarhoş olduk, ona bir şey olmadı.» Ben buraya gelinceye kadar düşüne düşüne Rusya’da tat¬ bik edeceğim plânı tertip etmiştim: Her yerde müthiş bir ko¬ münist gibi, nutuk vereceğim ve söz söyleyeceğim. Rus-Türk dostluğu ebedîdir. Yazık ki, Çarlar ile Sultanlar asırlar ile bu iki milletin biribirini tanıyıp sevmesine mâni olmuşlar, birini diğe¬ rine kırdırmış!ardır. Artık tanıştık, ebedî dost olduk. Rusya emperyalizm aleyhinde; Türkiye de öyle. İki millette de bütün menfaatler müşterek. Tabii dostuz. Binaenaleyh beraber olup, F : 58 914 HAYAT ve HATIRATIM emperyalistlere karşı bir cephe yapacağız ki, bunun bir ucu Baltık, diğer ucu Akdeniz’de olacaktır. Bu seferimde Rusya’da istasyonlarda, mekteplerde, kışla¬ larda, merasimde, ziyafetlerde bir çok nutuklar söyledim. Bun¬ lar bütün bu esaslar dahilindedir. Kuşlar pek keyifleniyor, beni çıldırasıya alkışlıyorlardı. Ne yapayım? Türkiye paraya, silâha muhtaç. İstiklâlini kurtaracak. İçim komünizm ve Rus’¬ tuk düşmanı, müthiş Türk milliyetperveri, dışım böyle. Diplo¬ matlık zaten iki yüzlülüktür. Böyle nutuklar ile onların muhabbetin, itimadını kazana¬ cağım. Nitekim kazandım. Yalnız bu nutuklardan dolayı Varşo¬ va’da Polonya matbuatı aleyhime ateş püskürmüş. Bunu ba¬ na Rus’lar haber verdi. Ruslar keyifli. Ben de buna çok mem¬ nun eldum; demek Lehliler aleyhimde, demek onlarla beraber değiliz. Ruslar beni sevdiler. Bizim Recai de benim nutuklardan ve Rus’lara kendimi sev¬ dirmemden pek sevinmiş; bana «Bravo! Sen mühim hizmetler ediyorsun» diyor. Bütün İşler bittikten sonra da «Sen bu dev¬ letin en mühim reculüsün.» demiştir. Birinci plânım oldu. Bu kâfi değil, ikinci işim, Fransızlar ve Lehli’ler ile ittifak yaptığımızın, aslı olmadığına Rus’ları inan¬ dırmak. Onu da buldum. Sırası gelecek söyleyeceğim. Üçüncü işim, Ali Fuad’ın bu işi kendi kendine yapmış olmasını, hükü¬ metin asla haberi olmadığını Rus’lara anlatmak. Hakikat da böyle. Ben Türkiye’den hareket ettiğim âna kadar, sefarethane¬ nin basılması esbabını bile hükümet bilmiyordu. Bunlarda muvaffak olurca, para ve silâh çekmek... Harkof'a vardık. Bir kaç tabur asker ile büyük bir istikbâl yaptılar. Bunların bir kısmına dair bir fotoğraf albümü yapım 5- lar, hükümet hatıra olarak sonra bana verdi. Sinop’ta kütüp- hânemdedir. Bize bir hâne verdiler, yerleştik. Bizim kâtipten pek müştekiyim. Diyarbakır’Lı biri. Ölü gibi bir adam. Sade yatıyor. Gece gündüz yatıyor. Kendiliğinden va¬ zifesini yapmadığı gibi, söylenen işleri de yapmıyor. Tatlılık, Dr. RIZA NUR 915 sertlik para etmedi. Bu adama vazifesini gordüremedim, Birgün kızdım, trene atıp geri yolladım. Ukranva Reisicumhuru ve Hariciye Komiseri Rahofiski kumandan Tronze, Rahûfiski’nin halis Ukranya’lı bir genç mua¬ vini var. Rahofiski ile görüştüm. Muahede nüshalarının teatisinden evvel tarziye verdirmek için Ukraııya’lıyı Rusya nezdinde alet yapmak istiyorum. Tarziye işini buna anlattım. Bir cevap veı- meclî. Bilâkis Fransızlar ile Rusya aleyhine ittifak ettiğimizi söy¬ ledi. Bunu bizzat böyle kendilerinin açığa vurmasına memnun; cidum. Memduh Şevket’in söylediği gibi tahankuk etti. «Yalan¬ dır. Böyle yalanlara nasıl inanıyorsunuz? Düşmanlarımız ara¬ mızı açmak için uyduruyorlar. Ah, ne desem nafile te’sir etmi¬ yor. Anladım ki hu fikir bunlarda esaslıdır. Çok uğraştım, bir türlü kanmıyor. Bekir Sami’den ve Ali Fuad’dan bahsediyor. De¬ dim : «Bunlar bu işleri sırf kendi fikirleri olarak yapmışlardır. Hükümet kızdı. Bekir Sami’yi Millet Meclisi düşürdü. Ali Fuad. da menkûb olacaktır.» Hayır, inanmıyor. Bunun izalesi için mü¬ him bir tedbir hazırlamıştım. Dedim ki: «İnanmıyorsunuz, ben hükümetim tarafından sizinle îngilizler ve Fransızlara karşı tedafüi ve tecavüz! askerî bir ittifak da yapmağa memurum. Hadin bunu yapalım.» Bu, Rahofiski’ye müthiş bir tesir yaptı. Düşündü, düşündü. «Buna cevap veremem. Bir kere komiserler ile müzakere ederim, Mcskovaya da yazayım; fakat şimdiden diyebilirim ki, böyle bir ittifak yapamayız.» Zaten ben yapıve¬ rirler diye ödüm kopuyordu. Hükümet beni böyle bir şeye me¬ mur etmemişti. Selâhiyetim olmadığı gibi, Ankara’da kimsenin de böyle bir şey hatırından bile geçtiği yoktu. Kabul etseler, re¬ zil olurdum. Yapamazdım. O vakit Fransızlar ile de ittifakımıza tamamen inanırlardı. Ne yapayım Fransız meselesinde bu adam¬ ları tamamiyle mutmain etmek için başka çare yoktu. Bu kuv¬ vetli ve kat’î idi. Başka ne desem lâf idi. Masal gibi geliyordu. Lâkin tehlikeli bir tedbir idi. Bir delinin yaptığını dünyanın akıl¬ lıları bir araya gelse temizleyemez derler. Bekir Sami ve Ali Fu- 916 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 917 ad’ın yaptıkları böyle müthiş bir vaziyet yapmıştı. Yalnız ben evvelden biliyordum ki, Ruslar İngiliz'ler aleyhine harp edemez¬ ler, böyle bir ittifak yapamazlar. İktisaden Ingilizler ile uyuş¬ mak, bunlar için hayatî bir zarurettir. Bunu bana evvelki sefe¬ rimde Bolşevik ricalinden çoğu da hususî sohbetlerimde âşikâr söylemişlerdi. «Biz iktisaden Ingilizler ile uyuşmağa mecburuz. Bunu mutlaka yapacağız. Başka türlü yaşayamayız. Hattâ o bi¬ ze elektrik lâmbası vermezse karanlıkta kalırız» demişlerdi. Ben de buna mim koymuştum. Onların böyle bir ittifak ve nutukla¬ rımda dediğim gibi bizimle Baltık'tan Akdenize kadar bir cephe yapacaklarına yüzde seksen ihtimal vermiyordum, ittifak tek¬ lifimi, yâni bu tehlikeli işi, buna güvenerek yapmıştım. Ama yi¬ ne fena korkuyordum. Rahofiski’nin sözü yüreğime su serpti. Bu cesaretle iyi bir iş yapmış oldum. Diplomat iki yüzlü olmalı, ay¬ nı zamanda cesur da olmalı. Rahofiski RomanyalI 'bir Bulgardır. Memleketinde Türk’¬ ler çok olduğundan türkçe de. biliyor. Hekim, doktordur. Fran- sızcası güzel. Poligrad, zeki, münevver adam. Sonra Stalin bu¬ nu, Sibirya’ya sürüp harcadı. İki gün geçti. Yüreğim hopluyor. Sonra cevap verdi «İtti¬ fak yapamayız» dedi. Ferahladım. Fakat meyus bir tavır alıp «Pekâlâ! .Biz Fransızlarla ittifak etmiş miyiz? Galiba sizin İn¬ gilizlerle bir gizli ittifak hazırlığınız var. Bizi bir gün bırakıve¬ receksiniz. Bu ittifaka yanaşmamanız bunu gösterir. Böyle ise biz sizden evvel İngilizlerle uyuşalım» dedim. İttifak yapamaya¬ cakları cevabını alınca ben, büsbütün cesur oldum. Şimdi üste bir de böyle ocaktan çaba taarruz ve tehdid yapıyorum. «Hayır, hayır, şüphe etmeyin. Biz İngilizlerle ittifak yapıp sizi bırakma¬ yız. Bu mümkün değil. Ancak İngilizlerle süretâ hoş geçinmeğe mecburuz. Sizin Fransızlarla ittifakınız olmadığım şimdi tama- miyle anladık» dedi. Adamları kabahatli çıkardım, şimdi benden mazeret diliyorlar... Eh, plânımın birinci kısmı oldu. Bu olunca öte tarafı ken¬ di kendine olacak. Bu düğüm noktası idi. Çözdük. Çorapta sö¬ kük ucunu bulduk, ele aldık ve biraz da çektik; artık gider. He¬ men Ali Fuad’m işini söyledim. Bu iş her şeyden evvel hallol- malı. iki devlet arasında normal münasebet tesis etmeli. Sefa¬ rethaneyi basmak, zabitlerimizi dövüp hapsetmek, sefirimizi kov¬ mak izzetinefis meselesidir. Bize tarziye verilmeli. Başka türlü olamaz. Ali Fuad bu işi kendi kendine yapmıştır. Hükümetin ha¬ beri yoktur. Hükümet haber alınca onu zaten geri çekmeğe ka¬ rar verdi idi,» dedim. Rahofiski, «Evet tarziye verelim. Biz Moskova’ya Ukranya hükümeti namına yazalım da tesir icra edelim» dedi. Fronze’yi gördüm. Ukranya’da en nüfuzlu adam. Ona da aynı şeyleri söy¬ ledim; «Tarziye verilsin» dedim. Fronze dedi ki: «Şimdi mesele¬ yi anlıyoruz. Moskova ağır bir muamele yapmıştır. Türkiye’nin bunda bir kaabhati yoktur. Sefiri Polonya’lılar iğfal etmiştir. Tarziye verilmelidir. Ben bugün yazar yaptırırım» dedi. Fronze’- jıin Moskovaca pek nüfuzlu bir adam olduğunu, Stalin’le araları pek iyi değilse de Stalin’in ondan çekinip mümaşaat ettiğini bili¬ yordum. İki gün sonra, Moskova Ukranya Cumhuriyetine şunu tebliğ etti: «Rıza Nur beye söyleyiniz, Ankara’daki sefirimize emir ver¬ dik. Türkiye hükümeti ne tarzda istiyorsa, o tarzda yazsın, se¬ firimize versin, o da imza edecek» Olı, bu mühim iş de istediği¬ mizden âlâ olarak halloldu. Ben de bir şifre ile bunu Ankara’ya bildirdim. Sıra şimdi muahede teatisine geldi. Bir celse yapıp mera¬ simle onu da yaptık. Fronze de kendi işi olan bu muahedenin te¬ atisi merasiminde bulundu. Ukranya hükümeti bize, biz de onlara büyük bir ziyafet ver¬ dik. Bunlarda onlar ve ben gayet dostça ve ben bir mükemmel komünist gibi nutuklar verdik. Ukranya’da bana çok itibar ettiler. Birçok müesseselerini, mektep ve kışlalarım gezdirdiler. Beni her yerde merasimle kar¬ şıladılar. Harkof güzel bir şehir. Ağaç ve bahçe içinde, müstes¬ na bir hali var. Kışlalarını, askerlerini, amelelerini gördüm. 918 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 919 Harbiye Mektebine davet ettiler. Harbiye talebesi Ukranya’ea garkı söylediler, Rusça değil. Bu şarkılarda Rus’lar aleyhine sözler de varmış. Talebe bana hatıra olarak resimli bir ufak def¬ ter verdi. Sinop’tadır. Ukranyalılar Rusları hiç sevmiyorlar. Fek nasyonalistler. İstiklâl istiyorlar. Bolşeviklikleri de sahtedir. Hey'etimiz şerefine bir tayyare şenliği yaptılar. Tayyareler uç¬ tular. Takla atmak, heiezonvâri inmek gibi türlü hareketler yap¬ tılar. Mahir tayyarecileri var. At yarışları, pek sür'atli giden meşhur atlarıyla araba yarışları yaptılar. Birinci gelene santimi verdim. Rusya’ya eski seferimde gördüğüm haller Harkof’ta yok Dükkânlar açılmış, ticaret,'yiyecek var. İçki yasağı da kalkmış. Rahofski’nin genç muavini ile çok. ahbab oldum. Nasyonalist ol¬ duğunu sezdim. Gıcıkladım. Deşildi. Bundan iyi malûmat aldım.. Meğerse Ukranyalılar hep nasyolistmiş. Rusları sevmiyorlar- mış, Komünistlikleri lâftan ibaretmiş. Bir düziye Moskova’yı sı¬ kış! ırıyor! armış, Bu suretle Ukranya’nın parasını, zahiresini ar¬ tık Moskova’ya yollamıyor, doğrudan doğruya kendileri sarf edi¬ yorlarmış. Mekteplerden Rusça’yı kaldırıp Ukranya dilini koyu¬ yorlar. Bu adam bunları bana anlattı. Bunlar mühim şeyler, is¬ tiklâle doğru mühim adımlar.. Tıbbı müesseselerini gezdim. Bir opotherapie müessesesi var. Cidden mükemmeldir. Mühendis mektebini gezdim. Bu da pek mühimdir, Rusya’da iyi mühendis yetişmiş. Bunlar kıymetli mühendislermiş. Avrupa'da dahi iş buluyorlarmış. Bunlar t;u mektepten yetişmişler. Bu mektep bir büyük ve orman halinde bir bahçe içinde. Elektrik kısmı için-mühim binalar su kısm .1 için mühim ve ayrı binalar. Hasılı mühendislikte her şubesi için ayrı ve mühim bina ve her aleti ile beraber mühim laboratuvarlar- var. Meselâ su ile türbin göstermek için bir binada bilfiil bunu yapmışlar. Bunun için Harkof’tan geçen ırmaktan bir kana 1 ile su getirmişler. Su bu binanın İçinden geçiyor. Türbini işletiyor, işlettiler. Gördüm. Mühendis mektebi yapınca böylesini yapma¬ lıdır. Rusya’da büyük terakki vardır. Rus’lar hemen her şeyleri¬ ni yapmış, tanzim etmişlerdir. Meselâ Rusya nın av haritaSi bue yapılmıştır. Bu haritada sülün, samur illi... hayvanların resim¬ let! bulundukları mmtakalarda haritaya resmedilmiştri. Şehir¬ ler' Avrupa şehirleri halini almıştır. Fabrikalar vardır. Köyler zararsızdır. Rus köylerinde bir hususiyet var. Bir kütle halinde¬ dir. Evleri yolun iki kenarında yaparlar. 3u suretle köyler, iki hâne halindedir ve uzunca oluyor. İlim terakki etmiştir... Mek¬ tepler, kütüphaneler, müzeler, hepsi vardır. Bilhassa tiyatro çok terakki etmiştir. Mühim artistler yetişmiştir. Bu terakkiyat son altmış - yetmiş yıldan beri olmuştur. Bir akıllı vezir Alman âlimlerini getirmiş, Rusya’yı ilimce, ziraatçe, ilâh... bütün ilmi, İktisadî şubelere göre tetkik ettir¬ miş, sonra bunlardan çıkan neticeleri tatbik etmişler. Rusya bu hale gelmiş. Zaten el’an Rusya’nın meşhur âlimleri Baltık sahi¬ linde Rus teb’ası olarak bulunan Alman cinsi insanlardır. Rayon- 1 r>p”jv . Japonya’nın terakkisi de Alman âlimleri sayesinde olmuş¬ tur. Bence Türkiye’yi ihyâ etmek, iptida Alman âlimlerine mem¬ leketimizi her hususta tetkik ettirmekle olur. Bunsuz ne yapıl¬ sa, yanlış ve temelsizdir. Milleti, memleketi selâmete ve saadete götüremez. Mısır’ın saadeti de böyle İlmî tetkik neticesidir.. An¬ cak, bunu Fransız âlimleri yapmışlar. Mehmet Ali tatbik etmiş¬ tir Bir asır evvel öyle idi. Fakat o vakitten beri Alman âlim¬ leri, Fransızlarınkine yüz kat faiktır. Ukranya dilinde bizim dilde bulunan kelimelerden bir kı¬ sım ile, bilhassa bugüiı bulunmayan eski türkçe bir çok kelime vardır. Millî çalgıları var. Adına kopnera diyorlar. Bu bizim kapımdan alınma olacaktır. Şeklini'de gördüm. Telli bir âlettir. Halılarında, işlemelerinde Türk dekoratif motifleri var. Daha birçok Türk âdetleri var. Anladım ki, bu millet ile biz çok bera¬ ber yaşamış, birbirimize yaklaşmışız. Bizden onlara çok şey geç¬ miş. Çok Türk Ukranya’lı olup, kaybolmuş. Bizim Maarif Vekâleti için Harkof’ta Hükümetten iyi bir 920 921 HAYAT ve HATIRATIM matbaa da aldım. Gözümün Önünde ambalaj yapıp trene koy¬ durdum. Bu makineler Ankara’ya vardı. Kuruldu. İşletildi. Ma¬ arif matbaası yok. Vekâlette kendileri basamıyordu. Harkof’ta son zamanda basılmış birçok Rusça neşriyat da topladım. Sinop’¬ ta bizim kütüphanededir. Nitekim Moskova’dan da getirdim. Yine oraya koydum. Harkof’ta işlerim bitti. Hepsi de muvaffakiyetle oldu. Sim¬ di Moskova’dan para ve silâh dileneceğim Zemin hazırlandı. Uk~ ranyalılara bilhassa Fronze’ye söyledim. Bana bu hususta Mos¬ kova üzerine mümkün bütün kuvvetleriyle tesir edeceklerini va- ad ettiler. Hattâ Rahofski’nin muavini de bu iş için benimle be¬ raber Moskova’ya yollayacaklar. Bir hususi trenle ve Yakup ile Moskova’ya gittik. Recai ve diğerleri döndü. Sivastapol’a indi¬ ler. Sefarethaneye yerleştik. Hariciye Nâzırmı ziyaret ettim. Çiçerin Moskova’da değil. Karahan var. Bu sefer Karahan’la mükemmel ahbap olduk. Harkof’un iş'aratı, benim nutuklarımın tesiri olacak ki, Karahan beni pek iyi kabul etti. Ben de Sinop’¬ tan bir takım el işlemeleri almış, Samsun’da da on bin kadar gü¬ zel sigaralar yaptırmıştım. Bunlardan Harkof’ta hediyeler ver¬ miştim. Karahan’a da verdim. Bir şey değil ama, hediye çok gö¬ nül alıyor. însan denilen mahlûk hediyeye karşı zayıftır. Hasılı hele birkaç görüşmeden sonra Karahan’la pek samimî dost ol¬ duk. Hemen silâh ve para meselesine başladım. Karahan «Para veremeyiz» dedi. «Aman» dedim, «Sonra Yunanlılara yâni Ingi- lizlere mukavemet edemeyeceğiz. Paramız yok. Bizim Anadolu’¬ daki cephemiz, sizin. İngiliz ve Fransız’a karşı cepheniz demek¬ tir.» dedim. Karahan «Bizde, para yok, olsa memnuniyetle ve¬ rirdik. Son defa kiliselerdeki altın ve mücevheratı aldık. O da bitmek üzere. Başka da müsadere edecek bir şey yoktur» dedi. Baktım benimle samimi görüşüyor. Sır söylüyor. Hakikaten böyle yapmışlar. Bu paranın çoğunu da komünist propagandası uğrunda, Avrupa, İngiltere, Fransa ve Almanya’da, hattâ Mı¬ sır’da, Afganistan’da, Hindistan’da eritmişlerdir. Karahan, «Fa- Dr. RIZA NUR kat silâh verebiliriz zannederim. Görüşeyim size söylerim» dedi. Görüştü. Silâh verecekler. Beni Erkân-ı Harbiye Reisi ile tema¬ sa koydular. Harbiye Komiseri Troçki ile görüştüm. Bizimkilere şifre ile bildirdim. «Paradan ümit kesmeli. Yok. Fakat silâh ve¬ recekler. Erkân-ı Harbiye Reisiyle bunları tesbit etmeğe başla¬ dım. Listeler tertip ediyoruz.» dedim. Listeleri tertip ettik. Bun¬ ların tertibi epey sürdü. Gönderilmesi esbabına tevessül ettiler. Tam bu esnada idi. Karahan Corps diplomatiojıe’e bir ziya¬ fet vermiş, beni de davet etmişti. Yemek yedik. Karahan beni sofrada sağma aldı. Bütün davetlilerin ortasında idim. Yemek bitince beni bir köşeye çekti. «Ali Fuad yine sefir olarak bura¬ ya geliyor» dedi. Dondum, kaldım. Dedim: «Yalandır. Böyle şey olamaz.» «Hayır» dedi, «Şimdi sefirimizden telgraf aldım. Hat¬ tâ Ali Fuad veda’ ziyafeti vermiş, ziyafete bizim sefiri de davet etmiş, yola çıkıyor.» Durdu, durdu ve şiddetle dedi ki: «Geldiği anda, hududumuzda tutup, hakaretle iade edeceğim.» Al be’ây: şimdi... Biz neler dedik, iş yaptırdık, şimdi Ankara ne yapıyor?! Silâh işi de suya düşecek... Düşündüm, bunu yapan tabiî Mustafa Kemal’dir, Başkası¬ nın bir iş yapabildiği yok. Ali Fuad’ı Ankara’da istemiyor, ves- selâm. Yine def ediyor. Fakat bu akıl mıdır? Başka yer bulama¬ mış mı? Çocuk daha iyi düşünür. Mustafa Kemal’in şahsî işi. devlet milletin işinin üstünde. Ali Fuad’ın yaptıklarını yazdık. Rus sefiri de söylemiş. Rus’lar kovmuşlar. İki devlet münasebeti gerildi. Bundan sonra o, bir daha sefir olarak oraya gönderile¬ bilir mi? Yok Rusya’ya düşmanlık etmek istiyorsanız bundan alâ yol olmaz. Halbuki değil İşte Mustafa Kemal hırsı, mevkii için, gözünü duman değil, bulut bürümüş bir adamdır. Canım şunu Türkiye’den def etmek istiyorsan, başka yere gönder 'ni'. Ali Fuad’da tuhaf! Canım o gönderse bile sen nasıl gidiyorsun ’ Basma gelenleri, hakaretleri unutmadın ya... Kovulmuş bu •idamsın. Hem ortada taaruz işi, bunun için de silâh meselesi var ■:-:r de Mustafa Kemal böyle yapıyor... Gel de çatıauıa bakalım... 922 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 923 Tarziyeyi alınca, her şeyi unuturmuşlar, buyur!atmışlar, ama onu nasıl aldım, ne bildikleri, ne de düşündükleri var... İnsan böyle kafasız, şahsî menfaatlerini düşünen insanlara sefir ol¬ mak da iyi şey değildir. Onların yüzünden muvaffakiyet sizlik, haysiyetsizlik, hakaret gibi şeylere daima mâruz olur. Meselâ, ben Rus’lara ne dedim? «Türkiye işi bilmiyordu, öğrenince za¬ ten Ali Fuad’ı azletti» dedim. Memnun oldulardı. Tabii hiç aklı¬ ma gelmedi ki, bukadar işten sonra Ali Fuad’ı tekrar yollasın¬ lar. Bu haber üzerine yerin dibine geçtim. Karahan’ı «Ben şimdi yazarım, yollamazlar. Her halde bir yanlışlık var. Emin olunuz!» diyerek tatmin ve teskin ettim. Hakikaten hemen o akşam bir şifre yazıp gönderdim. Dedim ki: «Bana Karahan Alif Fuad’ı tekrar yolladığınızı şimdi söyledi. Bu kadar işten sonra Ali Fuad'ı nasıl yolluyorsunuz, Eğer yol¬ larsanız, hududumuzda kolundan tutup kemali hakaretle ataca¬ ğım diyor. Bunun neticesi hudur. Aman yollamayınız. Her şey altüst oluyor. Eğer bana inanmazsanız yollayınız.» Ne ise bu telgraf üzerine yollamadılar. Akılları başlarına gelmiş. Bir şifre ile de bildirdiler. Aynı zamanda Moskova Se¬ firliğini bana teklif ettiler. Mustafa Kemal derhal fırsattan is¬ tifade etmiş demek. Ali Fuad belâsını def edemeyince, bari Rı¬ za Nur belâsını def edeyim demiştir. Nazikâne bir surette red¬ dettim. «Oraya gelmem lâzımdır. Söyleyecek 'mühim şeylerim vardır. Yazamam. O vakit görüşürüz» dedim. Ali Fuad'm gelme¬ yeceğini Karalıan’a müjdeledim. Ben de bir kaç defa resmi ziyafetler verdim. Yine Türkül¬ üğe dair kitaplar topladım. Bu sefer tatarlar ile daha ziyade temas ettim. Beni yemeğe davet ediyorlar. Ben ele onları Sefarethaneye yemeğe çağırıyo¬ rum. Moskova da iki Tatar mahallesi var. Birbirinden uzak. Bun¬ lardan başua muhtelif memleketlerde de oturan dağınık Tatar¬ lar var. Tatar mahallelerinde birer cami de var. Birinin imamı Vedûd Hazret. Müşirdir. Evinde ziyafet verdi. El içi kadar açıl¬ mış hamura çiğ ve kıyılmış et koyup pişiriyorlar, yağ koyuyor¬ lar, sıcak sıcak getiriyorlar. Bir taraftan yenip, bir taraftan piş¬ mişler getiriliyor. Güzel bir yemek. Adım unuttum. Tatarlar da Rus'lar gibi çok çay içiyorlar, Sofraya semaveri koyuyorıar, d' 1 durup doldurup içiyorlar. Sıcak sıcak içtikçe terliyorlar. Her¬ kesin elinde uzun bir peşkir var. Bir düziye terlerini sıyorlar. Dcvdu mu, artık çay bardağını ağzı aşağı koyuyorlar, bu, aı- tık içmem demektir. Çaya şeker koymuyorlar. Bir keipebn gi¬ bi bir şey var. Onunla şekeri gayet ufak parçalar İmimde kesi¬ yorlar. Bir parçayı onun dişlerinin arasına kıstırıp çr.y içiyor¬ lar Şeker bittikçe yeni bir parça koyuyorlar. Bana içmiyorsan diye zorluyorlar. Ben bir, ve nihayet iki tane içebiliyorum. «Fazla içmem» diyorum. Bana gülüyorlar. Bizim o akup çavı bunlar gibi içiyor. Ama bunlardan da beter. Kaynaı * ir. a çayı fazla koyuyor. Böyle birçok kaynatıyor. Bir müddet ds bı¬ rakıyor. Sonra bunu bardağına koyup dişlerinin arasında şoke ile İçiyor. Simsiyah koyu bir şey oluyor. Başka türlü çay içımyoıt Geçen sefer kışta Moskova’da idim. Bu sefer tam yaz. oaca.*. da Petersburg camiî imamı Musa Carüllah geldi. Orda v, arıar, sen zamanda bir cami yaptırmışlar. Bizim fcelçuk mimar. Cidden güzel yapılmış bir san’at eseri. İçinde elektriği ve kalo¬ riferi de var. Onu ve camii evvelki seferimde görmemiştim. Kendisine riayet ettim. Bu adam âlimdir. Türk’cü ve Müslüman’- cı. Rusları sevmiyor. Rus’lar da ona fena gözle bakıyorlar. Ka¬ çıp Türkiye’ye gelmek, orada hizmet etmek istiyor. Hiç olmazsa kendisine biraz paraca yardım istedik. Halini matbaasını, kitap¬ larını bolşeviklerin zaptettiğini söyledi. Ankara’da basılmak Üzere bana üç dört sayfalık bir esefini de verdi. Dinî ve Rusya Tatarlarının istiklâline dair bir şey. Kendisine: «Ankara’da bu istediğiniz şeyler hakkında teşebbüsatta bulunurum. Muvaffak olduğum takdirde derhal iş’ar ederim.» Vaadimi yaptım. Haki¬ katen Ankara’da bu hususta çok uğraştım. Adliye Vekili Abdul¬ lah Azmi idi. Lâf-ü güzaf sözler söylüyor, beni avutuyordu. Bir 924 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 925 giin asıldım. Ne dese beğenirsiniz? «Musa Carullah içtihad ka¬ pısını açık tutan biridir. O, kâfirdir. Böylelerini burada hizmete alamayız.» Hayret. Ona da memuriyet ancak bu vekâlette olur¬ du. Başka türlü iaşesi mümkün değildir. Eserini kendim masraf edip bastırmak istedim. Fakat hem bizim yobazlar hücum ede¬ cek, hem de Rus’lar kendisini orda takip edecekler. Eserini öy¬ lece Smoptaki kütüphaneye koydum. Nitekim sonra kendisi Almanya ya yollayıp bastırmış. Bunun üzerine Rus’lar tevkif etmişler, öldüreceklerdi. Ne ise, hasiphâneden çıktı, canını kur¬ tardı. Ben de bizim Hariciye ile buna çalıştım. Musa Carullah galiba biraz tuhaf adam. Asabı, hisse tabi’ ve hiddetle ileriyi göremeyen bir kimse olsa' gerek. Bana darıl¬ mış. Halbuki kendisine Almanya’daki Tatarlar vasıtasıyla Fil- lândiya tarikiyle bunları izah eder mektup da gönderdim. Sefa¬ ret vasıtasıyla baza istediği eserleri de, Son zamanlarda Rusya’¬ dan bir hey’etle İstanbul’a gelmiş, beni aratıp bulmadığı gibi, bir mektupla benden bizim Türk Tarihinden istiyor. Bense ona vasıta buldukça intişar eden cildleri gönderiyorum. Mektubun¬ da tuhaf ve iyi anlaşılmaz, rumuzlu hem de saçma ve gayri vaki şeyler yazıyor. Bu da benim Tatarların ziyafetine gittiğimi, fa¬ kat kendisine istediğini yapmadığımdır. Ben Tatarların ziyafe¬ tine gittim, ama, ben de onları ziyafete, sefarethaneye davet et¬ tim. Rusya da büyük bir kıtlık olmuş. Bu memlekette takriben her on yılda hır kuraklık ve bunun neticesi kıtlık durmuş. Aç¬ lıktan çok adam kırılmış. Rus Hükümeti Volga boyundaki zahi¬ reyi cebren çekip almış, başka yerlere tevzi etmiş. Volga boyu ahalisi Tatardır. Tevzi edilenler Rus'tur. Tatarlar diyorlar ki: «Zahire elimizde kalsaydı, bizden bir adam bile kırılmazdı L⬠kin asıl kabahat bizdedir. Tatar komünistler zahirelerin saklan¬ dığı yerleri arayıp, bulup Rus’lara teslim ettiler.» Rivayet edi¬ yorlar ki, bu kıtlıkta beş milyon insan ölmüştür. Rus’lar bu sa¬ halarda kadid halinde bulabildikleri anası-babası ölmüş çocuk¬ ları toplayıp şehirde büyük binalara yerleştirmişler. Bunların içinde birçok muhtelif Rus Tiirkleri çocukları var. Bunlara Rus adı vererek, Rus terbiyesiyle büyütülüyorlar. Tatarlar bundan kan ağlayarak bahsediyorlar ve diyorlar ki: «Kıtlık en ziyade bi¬ zi kırdı. Kalan kimsesiz çocukları da Rus’lar aldılar. Rus yapı¬ yorlar. Bu da elden gitti. Cidden fecî. Tatarlar hükümet nezdin- de pek çok uğraştılar. Bu çocukları kurtarmak istediler. Muvaf¬ fak olamadılar. Bu yetimhanelerden bir kaçını gezdim. Birgün Sefarethanenin otomobiliyle, Moskova’nın parkında gezinti yapıyorum. Otomobilde Türk bayrağı var. Bu bahçenin içinde birçok bina, önlerinde küçük çocuklar var. Bundan, bu¬ raların da, toplanan çocukların bir kısmına tahsis edildiği anla¬ şılıyor. Bir tanesinin önünden geçiyoruz. Bir çocuk bayrağı gö¬ rünce durdu, bana selâm verdi. Selâmı diliyle de söyledi. Anla¬ dım ki, Tatar çocuğu. Bir kaç yıl sonra dilini de, milliyetini de, dinini de unutacak zavallı... Yüreğim sızladı... Bolşeviklerin mekteplerini gezdim. Gayet amelî ders veri¬ yorlar. iyi usûldür. Bizde mektepten çıkanlar, kalem tutar, evin¬ de bir çiviyi çakamaz. Ne fena şey. Hayatta bunlar çok lâzım¬ dır. Rus’lar çocuğu kalemden ziyade çekiç için yetiştiriyorlar. Tatarlar hikâye ettiler; Bizim Harb-ı Umumide, Rus’lara esir olan zabitlerimizden bir kaçı Taşkent’te mektepler yapmış¬ lar. Çocuklara Türk Millî ruhu vermişler, güzel şeyler okutmuş¬ lar, terbiye etmişler Tacik çocukları bile hânelerinde kendilerine farisî söyleyen ana ve babalarına türkçe cevap verir olmuşlar. Bunlara millî şarkılar ezberletmişler, askerî talimler göster¬ mişler. Bunlardan üç bin kadar çocuğu izci elbisesiyle ve şarkı ile sokaklarda dolaştırmışlar. Bunu gören Rus’lar telâş edip, zabitleri oradan kovmuşlar ve mektepleri kapatmışlar. Fergana’da Rus’lar aleyhine kıyam eden Türkler var. Bun¬ lara Basmacı diyorlar. Basmacı bizim kelimenin mânasında değildir. Bir yeri basan demek, bu da eşiti ya demek. Halbuki bunlar eşkiya değil, millî kıyâmcılar. Rus’lar böyle eşkiya di- 925 HAYAT ve HATIRATIM yarlar. Rus’ları çok zamandır İz’aç ediyorlar. Enver Batum'dan bunları teskine gönderiliyor. O da teskin edeceğine başlarına ge¬ çi'.yor. iptida basmacılar Enver’i Rus casusu zannedip, öldürmek istiyorlar. Ne ise sonra anlaşıp itimat ediyorlar. Enver 5-3 bin kişilik bir kuvvet yapıyor. Yanında Harb-ı Umumi’de esir olup, oralara scvkedihniş ve oralarda kalmış Türk zabitleri de var. IH; zamanda önünü boş buluyor, Buhara’yı, Hive’yi de zapîe- diycr. Beyannameler neşrediyor. Bunlarda kendi nâmına bü¬ yük b : r mühür vur. Bu mühürde kendisine Halife’nin damadı ve Bullara Emiri unvanını veriyor. Tabiî bu muvaffakiyet mu¬ vakkat idi. Rus’lar Enver’in üzerine, seksen bin kişilik bir kuv¬ vet gönderiyorlar, Envet çekileceğine Fergana dağlarına varı¬ yor. Ben Moskova’da iken iş bu halde. Eirgün Karahan bana dedi ki: Enver vurulup ölmüş. «Ni¬ çin gazetelerde neşretmediniz?* dedim, «iyi tahakkuk etsin di¬ ye bekliyorum. Şahsını tanıyanlar gönderdik. Üç mitralyöz kur¬ şunu yemiştir. Şimdiki halde dört delil var ki, Enver olduğunu ispat ediyor; Kalpağı, Berlin’deki karısı ile olan, muhaberesi mührü, aşk mektupları.» Hakikaten bu adamın kalpağı tuhaf bir şekildeydi. Rusya’da böyle kalpak yoktu. Bizim kalpaklar gibi değildi. Kalpağını bile yekta bir şekilde yaptırmıştı. Kari¬ sinin imzasıyla olan türkçe mektuplar tabiî sade kendi üzerin¬ de bulunur. Mühür de keza.'Burda şimdi bir şey var Enver’in iffet hususunda gayet temiz olmak şöhreti vardı. Herkes, bil¬ hassa îttihadcılar Enver için «ömründe aslâ fuhuş yapmamış» derlerdi. Şimdi mektuplar aksini ispat ediyor. Sonra bana Ber¬ lin’de Profesör 'S) Fostdam’da hanesinde ziyafet verdi. Meğer¬ se Enver Berlin’de ateşe militer iken bu hanede pansiyon kal¬ mış, Profesörün karısı ile sevişmiş imiş. Diyorlardı ki, Profe¬ sörün küçük çocuğu Enver'indir. Profesör de karısını ve o ço¬ cuğu hiç scvmiyormuş. Üç gün sonra Erkân-ı Harbiye Reisinin yanında idim. Ce^ seüi bulunan adamın Enver olduğunun tahakkuk ettiğini söy¬ Dr. RIZA M UR 927 ledi. Türkiye’ye döndüğüm vakit bu haber gelmiş, fakat ît t ili ad¬ cılar aslâ-inanmıyorlardı. Ben teyid ettim. Yine inanmak iste¬ mediler. Cok zaman inanmamışlardır. Basmacılar orda Enver e bir türbe yapmışlardır. Şimdi ziyaretgâîı olmuştur. Pazubena takıp kendisine kurşun işlemez zanneden, pek cesur olan ve Harb-ı Umumi’de Türkiye’ye büyük fenalıklar etmiş olan Enver akıbet üç misket ile öteki dünyaya gitmiştir. Evvelki Rusya seferimde Enver bu plânını bana açıkça söylemişti. Ben de ona şöyle söylemiştim ve çok yalvarmıştım: Ruslarla baş edilemez. Perişan olursun. Hem de Tüık MîLetinı perişan edersin. Yapma! demiştim. Çok akılsız adam idi. Bu iş çocuğun bile yapamıyacağı bir işti. Bir - İki ay sonra Buhara’dan bir hey’et gelmişti. Bunlarla gprüstüm. Reisleri aklı başında bir adamdı. Mahrem olarak ko¬ nuştuk. Nihayet ona Enver işini sordum. Şunları söyledi: «Enver bize çok büyük zararlar verdi. Yaptığı iş deli işi idi. iptida Basmacılarla Buhara ve Hive’yi bastı. Bizim yetiş¬ miş adamımız yok. Biraz okur - yazar bir Tura bulurscs Nahi¬ ye Müdürü yapıyorduk, böyle memuriyetlere tayin ediyorduk. Mektepler açtık. Çocukları yeni usûlde okutuyorduk. Rus’lara komünist görünüp bu işleri beceriyorduk, ne yapalım? Enver Basmacılarla geldi. Bunlar cahil ve müteaassıp adamlar. Enver din ve taassupla bu adamları azdırmış, beyannâmelerinde bile taassuba ateş veriyor, medeniyet ve ver.i usûller aleyhine tah¬ rikat yapıyor. Eu nasıl adammış? Eu tahıik neticesi Basmacılar girdikleri yerde ııe kadar münevver Türk buldularsa kestiler. Bir mektepte yüz kadar çocuğu, kâfir oldular diye boğazlayıp öldürdüler. Elimizde birkaç münevver vardı. Bu mes elede Bas¬ macılar kâfir, komünist diye imha ettiler. Sonra Rus’lar geldi. Basmacıları kırdı; püskürttü. İş bununla bitmedi. Bunlar da geçtikleri yerlerde halkı soydular ve kestiler. Hele öyle soygun¬ culuk yaptılar ki, talan eşyayı pazarlara yığdılar, sattılar. Bu suretle memleketten iki çekirge sürüsü geçti. Biz terakki yolu- 928 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 929 nu tutmuştuk. Enver bizi tam kırk yıl geri attı. Bu adamın Bu¬ hara Türk’lerine ettiği kötülük çok büyüktür.» dedi. Zavallı bun¬ ları bin elemle anlatıyordu. Sonlarında ağlamağa başladı. Be¬ nim de gözlerim yaşardı. Enver hırsı ahmaklığı yüzünden hem kendi kafasını yemiş, hem ora Türklerine büyük fenalık et¬ miştir. Nitekim, Türkiye’ye de neler yapmıştı... Kafasızlığından. Türkiye’yi harbe sokmuştu. Cehaletinden Sarıkamış’ta mühim bir orduyu kırdırıp, mahvetmişti. Bunlar büyük ve millî cinayet¬ lerdi. Enver Harb-ı Umumi’de Harbiye Nazırlığında müthiş bir irtikâp yapmıştır. Şuna - buna binlerce altın vermiştir. Bunları sırf kendi emriyle Harbiye Bütçesinden vermiştir. Bu paralar bu adamların yed’i irtikâbında kalmıştır. Bilhassa Dönmeler çek paralar alıp yemişlerdir. Yaveri Şakir Nimet bir çok al¬ tın almış, Enver yalnız Ali Heba adındaki bir Mısırlıya üç mil¬ yon altın vermiştir. Enver bu mevkide kibir ve azametinin, en son raddesine varmış, su gibi herkese caizeler dağıtmıştı. Yal¬ nız para değil, mücevharat bile hediye edermiş. Yalnız kendi şahsına Harbiye Bütçesinden bir milyon altın almış. Kendisi de başkalarından kıymetli hediyeler kabul etmiştir. Meselâ çocuğu doğunca kendisine gümüşten banyo takımı hediye edilmiştir. İttihadcılar niçin düştüler, niçin mahvü perişan oldular, niçin memleketi inkıraz mezarına koydular? İşte recûlleri böyle ah¬ maktı. Hem ahmak, hem de cahildiler. Hem de dönmelerin, ya- hudilerin avucunda idiler. Meselâ Talat’ın en baş müşaviri ve sırdaşı Yahudi Metrsalem idi. En baş dostu, Yahudi Karasu idi. Yapacağını bunlara sorardı. Bu Yalıudilcrin ikisi de İtalyan hıra, ıh a ne <3 barı, satarlardı. İkisini de müthiş zengin etmiştir. khnlr .kova eskiri g kahvehâ neler i değil, Rusya bütün değişmiş. Şimdi dök¬ ermiş, ticaret var. Hattâ Borsa bile var. Ctedo beride la mir ve inşaat var. Ordu muntazam bir hale kon¬ muş. disiplin yeniden konulmuş gözüküyor. Bu mühim bir şey- oi. Çünkü, komünist akidesine zıd. irenin amelî hayatta komü¬ nistliğin bütün kaidelerinin sökmediğini görüp, solculara söy¬ lemiş ve sağa gidilmesi lüzumunu bildirmişti. Şimdi fi’len sağa gidilmiştir. Adetâ rejim, komünistlikten çıkmış, Menşevik (Sos¬ yal - demokrat) olmuş. Fakat, terör, Çeka yine ayni. Emniyet yok. Herkes korku içinde, ikide birde hükümet ticarethaneleri, borsayı basıp altın ve elmas yakalıyarak zaptediyor. Şimdi bir de Niştork diye haricî ticaret yapmışlar. Ecnebi tacirler me- talarmı Rusya’ya getirince ancak hükümete satabiliyorlar. Hükümet de istediği fiyatı veriyor. Bu da'daima malın serma¬ yesini korumuyor. Çürüyecek mal çürüyor. 'Yahut tacir inalını ölü pahasına verip işin içinden çıkıyor. Her komiserlik, meselâ Hariciye, Maarif Komiserlikleri de kendi namlarına ticaret ya¬ pıyorlar. Masraflarını bununla temin etmek istiyorlar. Bunlar ticaret değil, tacirin malını kapatma... Bu sebeple hariçten mal gelmiyor. Getirenler de pek şikâyette. Bilhassa bizim ta¬ cirler çok zarar ve şikâyette. Bazan tüccarın 'malını da, motörünü müsadere ediyorlar. Trabzon tarafından böyle felâkete uğramış birkaç adam da var. Moskova’da dolaşıp duruyorlar. Bolşevik mekteplerini gezdim. Rk mektepleri ekseriyetle bahçeler içinde, şehir civarmda yapmışlar. Çocukları buralara doldurup sırf bir pratik amele halinde yetiştiriyorlar. Küçük çocuk keser ve çekiçle işe başlıyor. Hendeseyi kendilerine tah¬ tadan şekiller yaptırarak öğretiyorlar. Aynı zamanda bunları komünist akideleriyle meşbû ediyorlar. Pratik kısmı doğrusu bizim mekteplerde tatbik . edilecek bir güzel usüldür. Moskova’ya vardığım gün trenden sefarethaneye inmiş, banyoyu hazırlatıyordum. Ben de soyunmuştum. «Cemal Paşa geldi, sizi görmek istiyor.»- dediler. Dedim: «Görüyorsunuz ki, soyunmuşum. Biraz beklerse banyoyu alıp, kendini görüıiim» Gittiler, geldiler. «Bekliyemem, şimdi göreceğim.» demiş. Hem bekleyemiyor, hem de kızıp gitmiyor, hem de şimdi görecek. Bu F : 59 930 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 931 adam da pek tuhaf adamdır. General... Bizarı generallerdeki umumî hastalık. Bunda da mükemmel var: Azamet ve kibir. Hele bu adam bu hususta hepsinden hasta. Misli görülmemiş¬ tir. Azametinden yere basamaz. Gökte uçacak... Kral mıdır, im¬ parator mudur? Nemrut mudur, Firavun mudur? Allah mıdır? Sanki yeryüzünü, insanları o yaratmıştır. Düşündüm, Bu adam vaktiyle beni doktor Nazım’a karşı himaye ediyordu. Fakat yi¬ ne bu adam vaktiyle Bahriye Nazırı iken Paris’e gelmişti. Ken¬ dini görmek için bir mektupla raudevü istedim. Aldırın adıydı. Şimdi ayağıma gelmiş, fakat ben de intikam alayım; kabul et¬ memeyim. Adam «O büyük olsun, küçüklük bizde kalsın!» de¬ dim. Banyo atmadan giyindim. Bulunduğu odaya indim. Yanın¬ da yâveri, emirber neferi var. Meğerse bu adamın başında bi¬ zim esir ve zabit ve neferlerden on beş kişi varmış. Bunları ken¬ disine yaver, emirber nefer ve muhafız yapmıştır. Yâni Mosko¬ va’da da karargâh halinde. Hepsini de Rus’lar besliyor. Ken¬ disini başka bir odaya aldım. Hüsnü muamele ettim. Bana Anka¬ ra’dan sordu. Nihayetinde Ankara’ya gitmek istediğini ve Ga- ri’ye yazdığını, Gazi ile muhaberede olduğumu Tiflis’e gidip ce¬ vap bekleyeceğini söyledi. Gazi ile mektuplaştığını biliyordum. Evet bir zamanlar bir düziye Cemal, Gazi’ye mektup yazdı. Mus¬ tafa Kemal cevap vermedi. Hattâ bir mektubunu bize göstermiş¬ ti. Bu mektupta Cemal «.Yahu! Bir satırcağız olsun baııa bir ce¬ vap yaz. Bununla iftihar edeceğim.» diyor. Mustafa Kemal do bermutad Cemaİ’e ağız dolusu yakası açılmadık küfürler etmiş¬ ti. «Bak, kerata benden cevap istiyor» demişti. Böyle dedi ama, sonra cevap vermiş, bir müddet mektuplaşmışlar. Evvelki sö¬ zünü unutan Mustafa Kemal bir gün bize, mektuplaştığını da söylemişti. Cemal’e nasihat ettim: «Boşuna gidiyorsun. Mustafa Ke¬ mal seni Türkiye’ye sokma 2 » dedim. Adam Türkiye’deki rakip¬ lerini temizlemek ve izâle ile meşgul. Başına Cemal gibi bir adamı alır mı hiç? Cemal’in hizmet için askerlik ve ne de sade¬ de bir kıymeti yok, fakat komiteci. Fırsatını bulursa Mustafa Kemal’i iktidar mevkiinden atar. Cemal beni dinlemek istemedi. Gazi ile pek seviştiklerini ve memlekete girmesine behemehal müsaade geleceğini söyledi. Su adama bari biraz tarizde bulunayım dedim. Sırasını ge¬ tirip, pek nazik bir tavır ve cümle ile : «Paşa! Bak! Vaktiyle suratıma kaleminden zehir ve kan damlıyor, dedin. Beni hudud haricine sürdünüz. Beni vatanımdan kovdunuz. Böyle dediğiniz adam bil’akis vatanına nâfi imiş. Kaleminden zehir değil, ilâç akarmış. Vatan öldü, diriltmek için başına koşanlardan biri de benim. Şimdi boyuna sun’î teneffüs yapıyoruz, serum şırınga ediyoruz.» dedim. Derhal bana şu cevabı verdi: «Fena mı ettim? Bil’akis iyi ettiğim işlerden biri de budur. Ben sizin kıymetinizi biliyordum. .Birgün bu memlekete büyük hizmetler eder diyordum. Bizim cemiyet size pek düşmandı. Bir gün sizi sokakta öldürecekler¬ di. Hayatınızı kurtarmak lâzımdı. Onun İçin sizi Avrupa’ya yol¬ ladım. T ahmin imde aldanmamışım. îşte... Vatana büyük hiz¬ metler ediyorsunuz.» Yaman adam!... Ne çabuk ve ne güzel de buldu. Yakıştırdı. Ben hiç zannetmiyorum ki, beni vatandan kovarken böyle dü¬ şünmüş olsun. Böyle düşünse, kaleminden kan ve zehir akıyor demezdi. Cemal câhil idi. Ama şüphesiz îttihadcılar içinde en zekilerden idi. Bu cevabı da zekâsına işaret eder. Bununla bera¬ ber beni hapishaneden çıkarırken, pek nazikâne muamele et¬ mişti. Avrupa’ya yolladıktan sonra da Doktor Nâzım’ın müma¬ naatına rağmen bana talebe maaşı bağlatmış ve kestirmemiş idi. Ben ona, o da bana mektup yazmış idik. Herhalde şahsan aleyhinde bulunmağa hakkım yok idi. Hattâ Türkiye’ye gire¬ mez. boşuna zahmet ediyor, girse dahi Mustafa Kemal birgün onun başında çorap örer diye kendisini siyaneten Tiflis’e git¬ memesini çok tavsiye edip ısrar etmiştim. Dinlemedi, gitti. Ermeniler Azeri Türk’lerden altı - yedi recûlü vurmuşlardı. 932 ' HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA I'TUR B33 Türkiye Türk’lerinden Talât, Bahaeddin Şâkir ilh... devrin beş recüiünü vurdular. Bu suretle Türk’lerden intikam alıyorlar¬ dı. Arası pek az geçti, Cemal’in Tiflis'te vurulduğunu ve öldüğü¬ nü işittim. Kendi kendime «ErmenUer yapmıştır* dedim. Fakat bu adam Harb-i Umumide Ermeni’îere hiçbir fenalık vapma- mıştı .Bil’akis bir çok Ermeni’leri Suriye’ye alıp onları ölüm¬ den kurtarmıştı, Lâekal elli bin Ermeninin canını kurtarmıştı. Bu halde Ermeniler ne diye bunu vuruyorlar? Bir muamma!... Karahan’a gittim. Malûmat istedim. «Çok müteessifiz Ka¬ til bulunamadı.» dedi. Kendisine bu hususta gayret edilmesini rica ettim. Y,e bunu kendime iş edip, bir müddet Karahan’a git¬ tim geldim. Hayır. Kaatil bulunamıyor. Sonra hususî malûmat aldım. Vuranlar Emenidir. Beş altı Ermeni müştereken yap¬ mışlardır. Bir tanesi de ekmekçi imiş. Vurduran da Rusya hü¬ kümetidir. Bu havadisin doğru olması lâzımdır. O zamanda Rusya’da Çeka kaatilleri bulamasın, yahut insanları katle tasaddi etsin mümkün olamayan şeydi, iyi de kötü de Hükümet eliyle olur¬ du. Sebep nedir? Bunun halli güçtür. Bu babta hiçbir rivayet de yok. ihtimal Enver vak’asıyla Rus’ların bunlardan tama- miyle itimadı kalkmıştı. Cemal’in de Enver isyanında malûma¬ tı olduğu bence şüphesizdi, ihtimal Rus’lar bunu- da öğrenmiş¬ lerdi. Cemai’i de ifna ettiler. Yahut Mustafa Kemal Cemal'in Türkiye’ye girmek istemesinden telâş etti. Çünkü Cemal mut¬ laka memlekete girmek istiyordu. Hah, daüssıla ile perişan bir adamın hali idi. Rus’lara Cemai’i izale ettirdi. Rus’larla Mus¬ tafa Kemal arasında müşterek cinayetler olduğu hakkında bü¬ yük şüphem vardır. Bizde bir iki Rus öldürüldü, kaatili meçhul kaldı. Son zamanda eski İzmir valisi Rahmi’vi Rusya Türkiye’¬ ye veriyordu; muhakkaktı. Halbuki siyasî bir cürümdür, tes¬ lime asla hakkı yoktu. Bereket versin Almanya ve Fransa’daki nüfüzlu Yahudiler, Moskova Yahudilerine adam gönderdiler. Rahmi Yahudi’lerin adamıdır. Kırabilir para işlerinde onlara ne yardımlar etmiş, meşru’ ve gayrimeşru’ ne servetler kazandır¬ mıştır. Yahudiler Rahmi’yi kurtarıp Almanya’ya yolladılar. Yi¬ ne son zamanda Stalîn, Trcçki’yi İstanbul'a yolladı. Burası Si¬ birya’dan daha âlâ ve emin bir menfa olmasa, Stalin onu Tür¬ kiye’ye emanet etmezdi. Halbuki Cemal evvelce Rus’ların pek keyfine gidecek bir İş peşinde idi. Afganistan’da ordu vücuda getiriyordu. Bu ordu ile Emanullah Han Hindistan’ı zaptedecekti. Hakikaten Afga¬ nistan’da ikîyüz bin kişilik, talim ve terbiyeli, her şeyi mevcü'c bir oıdu olursa Hindistan’ı zaptedebilir. İşte Ingiliz’lerin ölü¬ mü de böyle olur. Fakat Cemal orada o kadar azamet satmış, kirala o kadar tahakküm etmiş ki, adetâ kendisini kıral yerine koymuş, Kıral da tahammül edemeyip, Cemal’i Afganistan’dan kovmuş. Cemal’in sonra zoru hep Türkiye’ye girmek olmuştur. Sivastapol’dan Ordu meb’usu Recai’den bir telgraf geldi. Başından büyük bir kaza geçmiş. Hikâye ediyor: Sivastapol’a inmişler. Rus’lar bunlara bir hâne vermişler. Vapura bininceye kadar orda misafirler. Bir gece haneyi hırsızlar basmışlar. Bü¬ tün eşyalarım kaldırıp götürmüşler. Zavallının paraları, elbise ve çamaşırları iğneden ipliğe kadar hep gitmiş. Bunlar arasın¬ da şifre de varmış. Hey’etin şifresi bendedir. Hayret ettim. Ne Şifresi diye sordum. Trabzon Liman dairesinin bir şifresi var¬ mış. Eecai Rusya’ya gelirken onu almış, onlarla muhabere eder¬ miş!... Ukranya’lılardzn tersaneden baz: şeyler alacaktık, vaad ettilerdi. Recai Sivastapcl’da bunlarla da meşgul olacaktı. İş anlaşıldı. Rus Hükümet; evrak, vesika hırsızıdır. Recai.- yi şifre ile muhabere eder görünce, şüphesiz kendisinde vesikalar olduğuna hükmettiler. O vesikaları çalmak için bütün eşyayı çaldılar. Nitekim vaktiyle Tiflis’te benim de evrakımı alacaklar¬ dı. Evvelce hikâye ettim. Sivastapol’da bir gece sekiz - cn bavul ve sandık çalınıp götürülsün de hükümet haberdar olmasın, bu mümkün değildir. Bunu yapan Hükümettir. Nitekim tir kaç 934 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 935 gün sonra şifre kağıdını bir çocuk getirip Reea’iye vermiştir. Bu da işin istihzası... Bir hey’ette böyle iki şifre olması ve diğer murahhasın da şifre ile muhaberesi olmaz şeydir. Muhabereyi ve muhaberenin şifresini de ancak reis yapabilir. Evvelce haber¬ dar olsaydım, şifreyi alır, imha ve kendisini şifre ile muhabere¬ den men, ederdim ihtimal ki, bizim Bahriye İdaresinin Rusya’¬ dan gönderilmiş, tabiî Rus telgrafhanelerinden geçmiş bir takım .şifreleri ve bunlar arasında mühim malûmat, vardı. Rus’lar Re- cai’den aldıkları miftah ile bunları kamilen halletmişlerdir. Recai bunun cezasını çekti. İğneden ipliğe kadar nesi var¬ sa verdi. Bu işte bir iki - bin altın parası gitmiştir. Zavallı iyi adamdı. Fakat zekâsı pek basit idi. Bunun için de Karahan’a söyledim. Failleri meydana çı¬ karacağım vaad etti. Fakat ben va’da asla inanmadım. Bence bunun Hükümet tarafından yapıldığına asla şüphe yoktu, iki - üç defa söyledim. Ama çok uğraşmadım. Bu mes’ele de failleri meçhûl olarak kapandı. Rus’lar bize ziyafet verdikleri gibi, İran ve Afgan sefir¬ leri de vermişti. Ben de resmî bir - iki ziyafet verdim. Sefarethanede, bir Zeki adında İkinci Kâtip var. İnce, zayıf uzun, gözleri loş velfecri okuyan bir adam. Yirmisekiz yaş-arın¬ da biri. Haber aldım, gece - gündüz Polonya sefarethanesinden eıkmıyormuş. Kendisini iskandil etlim. Poionya’lılar dostu. On¬ ların siyasetindedîr. Bana da bu siyaseti tavsiye etti. Yâni Rus’¬ lar aleyhine olmak için. İçimden aferin dedim. Dün Polonya Se¬ farethanesi yüzünden, Ali Fuad mes’elesi ve iki devlet münu- sebatında müthiş bir gerginlik oldu. Biz bunu temizlemekle meşgul olduk. Bu bey de halâ o politikayı takip ediyor. Haline baktım, hiç doğru söz de söylemiyor. Oynak bir şey. Civa gibi kaypak bir mahlûk. Şehvete, içkiye de "pek düşkün. Câhil de. Zekâsı da basit. Ama, hokkabaz mı hokkabaz. Kendisine Polon¬ ya politikası yapmamasını, zaten politika kendi vazifesi olma¬ dığını, Lehistan Sefarethanesine gitmemesini söyledim Yine gidiyor, hem sık sık. Bu adama mim koydum. Birgün Harkof- tan Fronze gelecek... Bize silâh verilmesi hususunda teşebbüs yapacak. Bana hareketini bildirdiler Tabiî istasyonda istikba¬ line gitmem lâzım. Bizimkilere otomobili hazır bulundurmala¬ rını teııbih ettim. Moskova’da kolaylıkla başka nakliye vasıtası bulmak da mümkün değil. Bunu bildiği halde Zeki trenin vusu¬ lü mutadından bir saat evvel «Ben döner, yetişirim» deyip, 3e- farethânenin otomobiline binmiş, Polonya Sefarethanesine git¬ miş. Ordan da Rus kızını evine götürmüş. Vakit ge-ldi, otomo¬ bili istedim. İşi anlattılar. Vakit geçiyor, tepiniyorum, yok. Va¬ kit geçti: Zeki bir saat sonra geldi. Herifi yoldum. Ne ağzı, ne yüzü kaldı. Yalancı, sahtekâr, ilh... hepsini söyledim. Ve so¬ nunda dedim ki: «Bir daha Polonya Sefarethanesine gidersen, seni kolundan tutar, buradan atarım. Gidersin.» Otomobil ile istasyona koştum. İn - cin yok. Frcnze çoktan gelmiş, gitmiş. Şimdi bu adamı ben vurup öldürsem günah mıdır, yoksa se¬ vap mıdır? Yine küfürler ettim. Fakat herif utanmıyor ki... Anlaşılıyor ki, Polonya Sefarethanesinde, yemek, rakı, karı, belki para da vardır. Çünkü bu adam bu dört şeyin adamıdır. Başka gey bilmez. Bu malı kim buraya göndermiş!... Böyle adam memur, bilhassa hariciye memuru yapılır mı? Artık bana köpek gibi yaltaklanıyor. Hergün geliyor. «Bu¬ rada kadınsız yaşanmaz Size kadın getireyim.» diyor. Ben de «Ayıptır, böyle şey olmaz. Hadi...» diyorum. Görüyorum ki, herif mükemmel pezevenk de... Büsbütün iğreniyorum. Tür- kive’nin haline acıyorum. Yine içimin bu derdi kalktı. Zavallı Türkiye! Cok defa böyle adanYar.'n Cinde. Bundan hayır olur- mu? Bu iş görür mü? Sefereıhanenin bütün esrarını uç buçuk kuruşa satar. Zeki’nin hayatını eladakiler den sordum. Kelerini anlattılar. İğrenç. Meğerse fuhuş içinde yüzermiş. Hizmetçi ka¬ dınlar ile meşgul imiş. Güzellerini- getirir, onlar iie yatarmış. Bir vak’asmı hikâye ettiler: Birgün sabahleyin pijaması ile herkesin içine gelmiş. Heıkes kahkahayı koyuvermiş... Sebebi 936 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 937 pijamanın önü kâmilen kan imiş. Anlaşılmış. Hizmetçide 'aybaşı varmış. Ama pijamasının her tarafında değil. Al damgasıyle meydana çıkmış. Bu evvelce söylediğim askerlerin eşek ve kat¬ ran hikâyesine benzer. Bü esnada resmî işim yok. Bize verilecek silâhların tesli¬ mini bekliyorum. Tatar şairi Abdullah Tokayef’i tetkik ile meş¬ gulüm. Karanlık basmış ki, masamın üstünde elektriği yakmış¬ tım. Kapı açıldı. Zeki yine, Sefarethanede bir memuriyette olan Feridun adında bir çocuk girdiler. Yanlarında bir kadın da var. Alıklaştım. Dediler ki : «Bu madam sizinle biraz görüşmek is¬ tiyor!» «Peki» dedim. Oturdular. Kitabın sahıfesini bitireyim diye mazeret dileyip devam ettim. Bitirdim, kapattım. Başımı kaldırdım.-Zeki ve arkadaşı yok. Yalnız kadın var. Kadın fran- sızca bilmiyor. Çıktım, Zeki’yi diğer çocuğu arattım. Savuş¬ muşlar. Askere «Kadını yerine yollayınız» dedim. «Karanlıkta göndermek müşküldür. Hattâ bizim sokağa çıkmamız tehlikeli- 3 ir.» dediler. Kadım ne yapacağız? Kadın o akşam Sefaretha¬ nede yatırıldı. Sabahleyin erken yerine gönderildi. Demek ki, Zeki defalarca teklifine şiddetle mümanaatıma rağmen bana pezevenklik etti. Usta pezevenk. Şüphesiz bunun¬ la maksadı, beni de kendi işlerine bulaştırmak, kendis'ne sa¬ rar veremeyecek hale koymak. İçimden «Sen görürsün. Benim gibisi böyle şeyden anlamaz.» dedim. Sefarethanenin Tahsin adında bir muhasebecisi var. Her gün-yanında bir başka Rus veya Tatar kızı vc-ya kadını var. Hepsi de seçme güzel şeyler. Kendisi ise, çiçek bozuğu, çirkin bir adam. Bu da fuhuş içinde. Abaza Fuad mebusluğu bıraktı. Moskova’ya konsolos oldu. O da bir Rus karı yakalamış, onun¬ la. Başkâtip Aziz! bey var. Yalnız o bu işlerde değil. Kendi vazi¬ fesinde! Muhasebecinin bir gün ansızın basıp kasasını teftiş ettim. Açığı çıktı. Raporum üzerine bu adam azledildi. Yıllar geçti. Birgün İstanbul’da'İskân Muhasebecisi olarak dairesin¬ de tesadüf etmeyeyim mi? Bu bizim devletin hali böyledir. Ma¬ demki bu adam hırsızdır, azledilmişti, sonra nasıl oluyor da ce- vaz-ı istihdam karan verip tekrar kullanıyorsunuz? Bu cevaz-ı istihdam denen şeyi yakmalıdır. Kül edip savurmalıdır. Sefarethanenin bu fuhuş hali bana ilhâm verdi, «sefaret¬ hane değil, Zühre Masley» diye bir şiir yazdım. Sefarethanede bundan başka bir hal var ki, daha mühim daha muzir. Tatarlar dert yanıyorlar ve bana diyorlar ki: «Bu¬ rası Türk sefarethanesi mi, yoksa Çerkeş sefarethânesi mi?» «Niye?» diyorum. «Memurlar hemen umumiyetle çerkes ve son¬ ra burada ne kadar Rusya'lı hıristiyan çerkes varsa Sefarethâ- nedeler. Hem bunlar Çar taraftarıdırlar. Hükümetle siyasetinizi bozmaz mı?» diyorlar. Tamamiyle doğru. Bu adamlar siyaseti bizim memurlardan daha iyi görüyorlar. Çerkes Çarcılann Se¬ farethaneye geldiklerini bilmezdim. Tahkik ettim, doğru. Böy¬ le sürgün gibi Moskova’ya toplanmış, vaktiyle Çar sarayında hizmet ve zabitlik etmiş, hem de Hıristiyan Çerkesler bizim Se¬ farethane memurları Sefarethaneye topluyorlarmış. Bunlar ile millî müzakereler yapiyorlarmış. Demek bizim Sefarethane Çerkes komitesinin mahfeli halinde. Bu ne muzır siyaset! Ak¬ lım çıkacaktı. Zavallı Türk maaş veriyor, memur gönderiyor, onlar Türk’e değil, başkasına hizmet ediyorlar. Hem de Türk’e muzır oluyorlar. Umurlarında mı, olurlar ya. Fakat, Türk! Kabahat senin. Çerkesleri memur yapar yollarsan, böyle ya¬ parlar. Sen halâ akıllanmadın... Bunun bir misali de şu: Birgün Fuad geldi. «Rus’lar kırk hâne Asetin’e eza ve cefa etmişler. Onlar da Türkiye’ye hicrete kalkmışlar. Gidip yerlerinde kalmağa ikna edeceğim. Ne defsi¬ niz?» dedi «Ne diyeceğim. Bunlar Türkiye tab’ası değÜ ki, bize ne? Ne isterlerse onu yapsınlar. Hem bunlara niye enterese olu¬ yorsunuz?» dedim. Cevap yok. Aklı başında olsa bunu hem yap-- maz, hem yapacaksa bile benden gizlerdi. Tabiî haber alırım diye korktu söyledi, iki gün ; evvel de neferlerden biri geldi. Bana bir ricada b,u- 938 HAYAT ve HATIRATIM Dr, RIZA NUR 939 lunduydu. Sefarethane, çizim bir müfreze silâhlı asîlerimizle .muhafaza ediliyor. Bunlar Ankara’dan Ali Fuad’ın getirdiği Türk neferleridir. Dedi ki: «Efendim, Trabzonlu biri var. Moto¬ runu Rus’lar zaptetmişler. Zavallı aylardan beri burda uğraşı¬ yor, Buraya gelip - gidiyor. Efendilerden hiç biri bunun işine bakmıyor. Çerkeş olursa bakıyorlar. Siz Türk’sünüz. Siz de bu Türk’ün işine bakın!» elemişti. Fuad’a: «Motorcunun işi, asıl ken¬ di işinizdir. Niye buna bakmıyorsunuz? Böyle şeylerle uğraşı¬ yorsunuz?» dedim. Neferin bu müracaatı pek manidar ve mü¬ himdir. Zavallı Türk Çerkeslenn milli gayretlerinden kendi Türk’lüğü galeyana gelmiş... Kendi sefarethanesinde gariplik duymuş... O adamı çağırttım. Sordum ve işi için uğraştım, dur¬ dum. Vazifem değildi. Fakat Çerkeslere karşı gayrete geldim. Yine bir doktor var. Sefarethanede yatıyor. Tahk’k ettim. Çerkeş. Türkiye’den kaçmış. Çerkeş olduğu için buna bir hademe maaşı yapmışlar, bir de oda vermişler. Yatıyor, yiyip içiyor. Keka... İş de yok. Hemen maaşım kestim. Ve burası otel değil deyip, dışarı da attım. Çerkeslık gayreti artık bu kadar da ileri gider mi? Bu kadarına insan utanır. Hem de doktor, Türk’e hıyanet suretiyle alçak... Bundan daha fecî bir tecelli oıdu: Birgün bir kadın geldi. Aç ve açık imiş, Müslümanmış, Kırımlı imiş. Kırım Rus eline geçince, oradan bir takım Tatar aileleri, Kahartaylar ve Çerkesler içine kaçmışlar. Orada yerleşip Çer- kesieş inişler. Bu da onlardanmış. Vaktiyle Çar sarayı mükem¬ mel bir siyaset tutmuş. Kafkas Dağlan, asilzadelerinin, bilhas¬ sa Çerkeş beylerinden bir çoğunu Saraya zabit, nefer vesair hizmetlere alırmış. Bilhassa çocukları alıp Rus ve Hıristiyan ya¬ parak büyütürmüş. Bunlar Çar’m Hassa Alayında mühim yer¬ ler sahibi olmuşlar. Kızlarım da alıp, sarayda hıristiyan olarak büyütürlermiş. îşte bu kız da küçüklüğünde Saraya alııup büyü¬ tülenlerden biri imiş. İhtilâlde Saraydan dışarı atılmış ve kocası kesilmişti. Moskova’ya bir tekaüt maaşı alabilmek için gelmiş imiş. Fakat bir şey vermemişler. Demek ki, Çerkesler bizde ve OsmanlI Sarayında kadın ve erkeleri ile ne ise, Rusya’da da ayniyle öyle imişler. Demek bu hal, bu milletin kendi kanında olan bir şeydir . Kadın Kırım’a anasının yanma gidecekmiş. Ne parası, ne yatacak yeri varmış. Ne de şimendüfere bmebiliyormuş. Haki¬ katen Rusya’da seyahat böyle miişkil imiş. Ağlıyor. îki gözü çeşme. Onlar nihayet buna: «Burda Müslüman Sefarethanesi var. Sen de Müslümansın. Git sana Türk'ler yardım etsin» de¬ mişler. Haline acıdım. Sefarethanede bir oda, yemek verdirdim. Para verip biletini de aldırdım. Gitti. Bu kadın bana bir şey anlattı. Zıp zıp sıçradım. Kadın Rusça, Çerkezce, biraz Tatarca da biliyor. Sefarethanenin bir evrak memuru var. Adı Tahsin Rüştü. Abaza. Bu Sefaretha¬ nede diğer bütün Çerkeş memurlar, konsolos Fuad, hepsi bir kart bastırmışlar. Kartlarda bizim bildiğimiz adlarının kıçına birer Çerkeş adı takmışlar. Bu Tahsin de böyle yapmış. Tahsin adını istemiyor bile. Aralarında yalnız Çerkeş adı ile söyleni¬ yorlar. Yalnız Aziz böyle yapmamış. Tahsin Çerkeş diye kadın¬ la görüşmüş, ona İzzet ve ikram etmiş. Bir gün de Çerkesler i methederken şunları söylemiş : «Biz Çerkesler, asil, necip, büyük bir milletiz. Meselâ, işte Çerkesle Türk! Çerkeş karılarını çarşafla kapatmaz. Türk hay¬ van gibi çuvala kor. İşte bu hal Çerkesliğin büyüklüğünü gös¬ terir. Türk çok aşağı bir millettir. Hepsi vahşidir, çingenedir...» Kadın geldi. Bunu bana aynen anlattı. Şimdi gel de çıldırma bakayım... Kadın ona iyi cevap vermiş. «Dediğini ka-ul et¬ tim, fakat, sen böyle âdi bir milletin memurluğunu kabul edip, kendini niye küçük düşürüyorsun? Bunların ekmeğini nasıl ka¬ bul ediyorsun?» demiş. Bu cevap cidden yerinde. Tahsin buna cevap bulamamış. Canım bu Çerkeslerin azgınlığı nedir?. 7üık bunların kıçla¬ rına kazık mı sokuyor? Köylü Çerkeş böyle değil. Mektepleri- 940 HAYAT ve HATIRATIM 941 Dr. EEA MCTl .mizdc yetiştirdiğimiz, memur, sabit yaptığımız, mevkilere çı¬ kardığımız herif bumı yapıyor. Bu Tahsin, olacak, ahmak ve kafasız şey. Çünkü Türk’e hakaret ve düşmanlık etmekle, ken¬ disinin eline bir şey geçmez. BİT akis bundan müthiş zarar gö¬ rebilir. Be adam, sen Çerkesi evc-i âlaya çıkaracaksan, çıkar. İstediğin kadar methet. Fakat onu meth için, Türk'ü kötüle¬ mekte ne mâna ve buna ne lüzum var?. Türk’ü aşağılatmak, Çerkesi yükseltmez ki. Çerkeş’in yüksekliği, aşağılığı kendisine bağlı. Sonra haksız insan. Eğer bu İstiklâlleri için ise, bizden ne istiyor ? Gitsinler, Rus’lardan istesinler. Sonra ahlâksız adam ekmek yediği yere hiyanet ediyor. Bir insan birinin hizmetini kabul ederse, namuslu insansa, yakışan o vazifeyi dosdoğru ifa etmektir. Yok eğer o milleti âdi görürse memuriyetini kabul et¬ mez. O vakit istediğini yapmakta ve demekte serbesttir. Hem memuriyeti kabul ediyorlar, kabul değil, el etek öperek alıyor, lar, hem de nimetini yedikleri millet ve devlete hakaret ediyor¬ lar. insan bunu yapamaz. Utanır. Elâlem insana bu kadının de¬ diğini söyler. Bunlar utanmıyor. Bu Tahsin’e o günden itibaren büyük bir garez bağladım, hakaret ettim, ziyafetlere davet etmedim. Anladı, korktu, dal¬ kavukluğa başladı. Yüz vermedim. içlerinde bir adam var ki, bütün bunlardan beri. Bu adam, Başkâtip Aziz’dir. Nasyonalist bir abazadır. Ne fuhş, ne kartı¬ na bir Abaza adı, ne Türk’ü tahkir. Hiçbiri bunda yok. Bü’akis Tiirk memurunun vazifesi ne ise, o vazife ile meşgul. Kendisiyle görüştüm. Baktım ki, zeki, aklıbaşında, ağırbaşlı, malûmatlı bir adam da... Abazadır ama, Aziz’e bende halâ devam eden bir muhab¬ bet ve hürmet hasıl oldu. Her Çerkeş ve Abaza, hattâ Arnavut, ilh... Aziz gibi olsaydı, mutlaka ecnebî unsur aleyhinde olmaz dım. Ne yapayım ki, bu müstesna. Bizim sırf hakikat ile meşbu ve müteharrik olduğumuzu bu da gösterir ki, iyi gördük mü, Türk olmasa da itiraf ve takdir ediyoruz. Bir taraftan sıyası, hır taraftan Türk tarihi için bir düsiye çalışmaktan bir aralık fenalaştım. Ortalık da çok sıcak. Oku¬ yup yazmayı bırakıp bir sayfiyeye gitmek, bir kırda biraz vakit .geçirmek lâzım olduğu anlaşıldı. Bir sayfiye sordum. Tatarlar buldular. Moskova civarında «Pastaraçarin» köyü. Güzel, bü- yn u x ormanları elan ve yanında bir ırnıak geçen bir köy. Oto¬ mobil ile bir saat kadar gittik. Bir büyük bahçe içinde bir ev. Tatar evi. Pansiyon gibi imiş. İçinde on kadar kadın erkek pan¬ siyoner var. Hepsi de Tatar. Bir tanesi Miser imiş. Kaç - göç yok. Manzara güzel. Hoşuma gitti. İki - üç günde başım yerine geıdı. Ona İti yaşlarında bir Tatar kızı var. Bizim şive ile de ko¬ nuşuyor. . Meğerse çocukluğunda babası ile beraber İstanbul'da bulunmuş imiş. Kadınlar ile veya kadın erkek geziyoruz. Ev sanıci, yaş.ıca bir Tatar kadın. Zeki, Muhammediye başta ol¬ mak üzere Ahmed Yesevî’nin Hikmetleri, Yakurgan’ı Kesik- baş, ilh... kitapları var. Bunları okuyor, herkese va’z veriyor. Tatar kadınlarında okuyup - yazma bilmeyen adetâ yok. Şaşı¬ lacak şey. Türkçe huruf ile okuyup - yazıyorlar. Bu kadın şaka¬ lar da yapıyor. Bizi güldürüyor. Bir gün dediğim kız ile bir ırmağın kenarında oturuyoruz. Kız birden ağlamağa koyuldu. Hüngür hüngür ağlıyor. Ben «Ne var?» dedikçe daha ziyade ağlıyor. Merak ettim. Sordum. İsrar¬ da devam ettim. Bir çok uğraşmadan sonra söyledi. Zeki ile be¬ raber Sefarethanede benim odaya kadın getiren Feridun bunu bir gün Sefarethâneye götürmüş, odasına sokmuş. İzdivaç va’- dıyle iğfal edip, kızlığım bozmuş. Babası bilmiyormuş, anasına .söyîiyememış. Benden imdat umuyor. Yâni evlendireyim diyor Fakat na yapabilirim? Moskova’ya dönüşte çocuğa söyledim. İtirafa mecbur oldu, fakat evlenmem dedi. Yapacak bir şey yok. Mişer bir kadm da var. Bir de bunun beş yaşlarında çocu¬ ğu var. Böyle güzel kadın nâdir olur. Hele gözleri! Ne müthişi. 942 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 943 Şöyle bir dönüp yan gözle insana bir bakarsa, canına çengel takar. Buna bir şiir yazdım. Şiirin adı «Mişel Güzeli» dir. Bur- dâ diğer bir şiir daha yazdım. Sayfiyeden döndüm. Artık işler de bitti. Avdet hazırlığm- dayım. Rauf imzasıyla bir şifre aldım. «Dünkü gün taaruza başladık» diyor. Yüreğim hopladı. Hemen Karahan’a gittim, haber verdim; beni sür’atle yollamalarını rica ettim. Sivasta- pol’da bir tahtelbahir hazırlanacak. Yakup ve neferim Beyti ile trene bindim. Galiba iki günde idi. Sivastapol’a geldim. Ora¬ da bizi büyük merasimle istikbâl ettiler. Limanı gezdim. Ne güzel, ne mahfuz liman. İç tarafta Rus donanmasının bir çok vapurları duruyor. Bunlar çürüklüğe çekilmiş. Biz, İngiltere. Fransa ve Sardunya müştereken buraya asker çıkardığınız va¬ kit. harbin cereyan ettiği mevkii tabyeleri gezdim. Bilhassa Malakof Tabyasını olduğu gibi muhafaza etmişler. Metrisleri çitlerle tutturmuşlarmış. Öylece duruyor. Orda bir de güzel bir şey yapmışlar. Büyük, üstü örtülü, dairevî bir yer. Kenarlarına bütün bu harpleri yağlı boya resmetmişler. Bir de mücessem top, insan ve emsalini koymuşlar. İnsan ortadaki yüksek yere çıktı mı kendisini tam muharebe esnasında, muharebe -meydanı¬ nı bu istihkâmı seyrediyor zannediyor. Bir müze de yapmışlar. Bahriye Dairesini ve Tersaneyi de gezdim. Bahriye Dairesinde en büyük memurun odasına girdim. Masasının arkasında bir tablo nazarı dikkatimi celbetti. Sordum. Rus Donanmasının Si¬ nop’ta bizim donanmayı yaktığının yağlıboya resmidir. Bu tab¬ loyu fotoğraf ettirmek istedim ve çok rica ettim. Biz size gön¬ deririz' veririz deyip beni aşırdılar ve sonra da göndermediler. Eğer bunn alabilseydim ne iyi idi... Sinop’ta mevcut iki taştaki kitabeye göre bizim yanan donanmanın amirali Tufan Paşa imiş. O, bu levha, tarih için vesika olurdu. Tufan’m mezarı Si¬ nop’ta Seyid Bilâl’aedir. Diğer şehidler hükümetin yanında bir yere gömülmüş, etrafı duvarlarla Örülmüş. Yıllarca Öyle kalmış. Son yangından sonra orası yola geliyordu. Bunlara orada bir meydan yapıp gömmek, üstüne bir âbide yapmak istedik. Halâ yapamadılar. Mustafa Kemal’in heykelini diktiler de, bu şehid- leı m basit bir nişanesi işi hâlâ duruyor. Eski duvarlarım da yıkt-Iar. Meydanda bir şey kalmadı. Yâni eski hayrata da etti¬ ler. Ağlamalı mı, yoksa gülmeli mi? Sivastapoi’da Yunanlıları mağlûp ettiğimiz haberini ver¬ diler. Artık sevincimiz son dereceyi buldu. Evrak bavulunu Beyti’ye verdim. Çünkü Rus’ların evrak hırsızlığı mâ'ûrn! Gündüz elinde, gece yatağında olacak. Öle¬ ceksin, çaldırmayacaksın dedim. Öyle yaptı ve muhafaza etti. Bir kaç alay asker, iskeleye yakın meydanda beni selâmladılar. Alelusul kıtaları dolaşıp selâmladım. Oradan motörle tahtelbahi¬ re gidiyoruz. Rus donanmasının kabil-i istifade kısmı hareket elmiş. 8-10 küçük, 3-4 büyükçe gemi var. Hepsi harekette. Şerefimize manevra yapıyorlar. Olanca sür’atle gidiyorlar. Ne¬ ferler küpeştelere dizilmiş. Biz geçtikçe «Hurra!» diye bağırı¬ yorlar. Vapurlar düdükler çalıyorlar. Gemiler bütün bayrak içinde. Toplar da attılar.' Tahtelbahre geldik. Bavullarımızı bir delikten aşağı indirdiler. Bazı bavullar zorlukla geçti. Bana «gir!» dediler. Deliğe yanaştım. Baktım, demir çubuklardan bir merdiven. Bir insan sığar bir delik. Kuyu gibi derin. Dibi gö¬ rünmüyor. Gireyim dedim, giremedim. Korktum. Sanki girece¬ ğim, hapis, kalıp bir rıha çıkamayacakmışım gibi bir his geldi. «Yukarda dursam olmaz mı?» dedim. «İmkânı yok» dedi. Ha¬ kikatli bu bilinmeyecek bir şey değil. Fakat şaşırmışım söylü¬ yorum. Zarurî indim. Denizin dıbindeyiz. Zabitler, neferler, ■biz, eşya bir aradayız. Elektrik tenviratı var. Muvellidülhumu- za aletleri var. Ranzalar masa ve sandalyeler var. Tahtelbahir vermelerinin sebebi, yolda Ingiliz’lere, Yunan donanmasına rastgelip ellerine düşmemek içindi. 19 saat sonra sabah erken Sinop limanına girdik. Vakıa telgrafla hareketimizi haber ver¬ dik. Sinop’taki istihkâmlar bizi düşman zannedip, bombardıman etmesin dedikti. Ama ihtiyat olmak üzere büyük bir Türk Bay- 944 İIAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 945 rağı açtık. Hakikaten Sinop’ta tahtelbahir gören zabitler önce Yunan gemisi zannedip topbaşma gitmişler, bombardıman teh¬ likesine mâruz kalmışız. Fakat sonra bayrağı görünce tereddüt etmişler. Biz de o vakte kadar limana iyice girmiştik. Hemen sandala atlayıp karaya çıktım. Meğerse telgrafım gelmemişmiş. Bir tehlike daha geçirdik. Geminin zabıt ve neferlerine parkta bir ziyafet verdim. Dükkâncılara da tembih ettim. «Ne alırlarsa para almayın-. Ben vereceğim» dedim. Bazı şeyler almışlar. Paralarını ben verdim. Bu tahtelbahir kumandanı bir yüzbaşı idi. Ziyafette konuşurken diğer bir sürü zabitiyle aralarında münakaşa zuhun etti. Devam etti. Sonunda sordum. Anlattı. Konuştukları Türk’lük ile Rus’- luk mes’elesi imiş. Ve üâve etti : «Rusça bir darbımesel vardır : Bir Rusu biraz kazırsan, altından ya Türk ya Tatar çıkar der. Bu böyledir. Hep biz, bir Türk ve Tatar’dan Rus olma insanla¬ rız.» dedi. Aman, bunu öğrendiğime ne memnun oldum. Onlar yine Rusya’ya gittüer. Telgrafla oraya bildirdik. Ben eşyamı evde bırakıp hiçbir şey almadım. Sade evrak ile Beyti’yi aldım, tki ata bindik. Telgrafla Kastamonu’ya yazdım. «Taş¬ köprü’ye bir otomobil yollayın! Yarın orada hazır olsun!» dedim. Ordumuzun İzmir’e girdiği haberi geldi. Halktaki sevinci görme¬ liydi. Hakikaten bu büyük bir bayramdı. Dörtnala gidiyoruz. Boyabat’a uğramadık. Dağ içinde bir kestirme patikadan Taşköprü’ye civar bir yere indik. Orada geceyi geçirdik. Otomobüe atladık. Bir günde Ankara’ya geldik. Ağustos ayı. Günler pek uzun. Hasılı Moskova’dan. Ankara’ya beş günde geldim. Bu fev¬ kalâde bir rekordu. Ekser Anadolu’da şimendifer veya munta¬ zam şoseler, Sivastapol-Sinop arasında sür’atîi gemiler olsa bu- dört güne, belki üç güne indirmek mümkündür. Sinop ile Sivas- tapol arası Karadeniz’in en dar yeridir. Sinop’tan Emin Paşa'ya. hanemden çıkmasını telgrafla bildirmiştim. Eve gittim. Baktım. Bizim eşyadan eser yok. Ortalık pislik içinde. Bir araba pislik var. Ev sahibi Yahudiye sordum. Eşyayı Emin Paşa’nm bera¬ ber götürdüğünü söyledi. «Kira verdi mi?» dedim. Onu da ver¬ memiş. Emin Paşa’yı buldum. «Eşya?» «Veririm» dedi. Ben baş¬ kasında misafirim. Gün geçiyor, vermiyor. Birgün bir araba ve iki uşak alıp Emin’in evine vardım. Kapıyı bir hizmetçi kadın açtı. «Paşa burda mı?» dedim. «Yok» dedi. Uşakları içeri aldım. Eşyayı toplayıp arabaya doldurun.» dedim. Kadın «Ne demek, olmaz» dedi. «Sus!» dedim. Suratımı astım. Korktu. Sustu. Bi¬ zim eşya bütün tencere ve tabaklara kadar arabaya nakledildi. Yatağı, karyolayı kaldırıyorum. Emin paşa geldi. «Bu ne?» de¬ di. Dedim : «Göç ediyoruz». Yorgana sarıldı. «Bari bunu alma!» dedi. «Niye?» dedim. «İhtiyarım, üşürüm. Bana lâzım» dedi. Ben de «Bana da lâzım. Malsa benim. Şimdi ikimize lâzım olunca, mal sahibine düşer. Sen sıkılmadın mı? Bu kadar eşyamı buraya na¬ sıl getirdin? Ben ne yapacağım? Kaç gündür el evinde misafirim. Sana bu kadar iyilik ettim. Evimde oturdun. Eşyamı kullandın. Böyle teşekkür ettin. Benim evimi soydun. Zararı yok, Çerkeş adedi. Dağda, keza şehirde de hırsızlık, öyle mi? Senin hiç 'insaf ve vicdanın yok mu?» dedim. Yine «Ötekiler ne ise ama, şu yor¬ ganı bırak» dedi. Yorganı halâ sıkı sıkı tutuyor. Belinden yaka¬ ladım, kaldırdım. Sırtüstü karyolanın üstüne vurdum. Dedim ki : «Görüyorsun senden kuvvetliyim. Bir lâf dahi söyleme! Ve kımıldama!» Çektim yorganı da aldım. Yatak ve karyolayı da naklettirdim. Hiçbir söz dahi söylemedi. Arabanın yanında eve kadar gittim. Bu sefer de başımıza bu geldi. Emin Paşa denen adamı da gördük. Sefir Kara Sait ile eş. Mecüs’e gittim. Herkes sevinç içinde. Hey’et-i Vekile içti- maına iştirâk ettim. Rauf Hey’et-i Vekile Reisi. Benden seyahat ve teftişlerim hakkında rapor istediler. Dedim : «Yazı ile bir şey veremem. Sizin Hariciye Vekâletinizin bütün dosyalarını Rus’lar çalıyorlar. Dinlersiniz.» Yusuf Kemal Hariciye Vekili. Yusuf Akcoraoğlu ile Ağaoğlu Ahmet kendile¬ rini Hâriciyeye Müşavir gibi tayin ettirmişler. Bir taraftan da Rus sefarethanesinden çıkmıyorlar. Bu iki adam hakkında her¬ keste şüphe var. iki tarafla hoş geçiniyorlar. Galiba düşünii- F ; 60 946 HAYAT ve HATIRATIM Dr, RIZA NUR 947 ' yarlar ki, burada bir şey olursa Rusya’ya sığınırlar. Soysallı’nın Rusya aleyhine bizim Hariciye’ye verdiği ra¬ porlar, Moskova’da Rus ricalinin ağzında. Ben artık yazı ile ra¬ por verir miyim ? Bütün işleri anlattım. Bir kaç saat sürdü. Sabri, Zeki, ve arkadaşı ile Tahsin’in azillerini zarurî görüp, kabul ettiler. Hele Tahsin’in bir daha devlet hizmetinde kullanılmamasına karar verdiler. Yusuf Kemal’e icrasını havale ettiler. O da «Peki» de¬ di. Fakat haftalar geçti. Yapmadı. Çünkü kendisine düşman ka¬ zandırır mı? Bu zihniyet bizim bütün memurlarda vardır. Dev¬ leti düşünen yok. Ama, bu da pek haklıdır. Çünkü, bundan do¬ layı âmirlere şahsî, türlü fenalıklar yaparlar. Nitekim ben de böyle düşmanlar kazandım. Bana fenalıklar yapmak istediler. Fakat yapamadılar. Millet ve Devlet işinde aslâ böyle bir düşün¬ ce ile vazifemde tadilât yapmadım. «Düşman olacakmış, varsın olsun» dedim. Aksini de düşünmedim. Dost olacakmış, isteri olmasın... Belki hayatına da kastederler. Ne yapalım, vazife, bundan dolayı ihmal veya tâdil edilemez 1 . Hey’et-i Vekile Moskova sefirliğini bana yeniden teklif etti. Yine red ettim. £ * * Mustafa Kemal Sahife 408 den itibaren olan sahifeleri bu harp ve zafere tahsis etmiş. Bizim ordu, ben Rusya’ya gitme¬ den evvel iki orduya taksim edilmişti. Birine Y~akup Şevki Paşa, diğerine Ali Ihsan Paşa kumandan tayin edilmişti. Birincisi Es¬ kişehir'de, diğeri Afyon civarlarında İdi. Herkes diyor ki, Yakup Şevki kıymetli bir askerdi. Ali İhsan da ordusunu pek tanzim etti. Makine gibi bir hale getirdi. Bu adam jmuktedirdir. Harb-ı Umumi’de İran’da ve Irak’ta iktidar göstermiştir. Bilmem ne oldu, işin esası, ruhu söylenmedi, ismet ve Ali Ihsan arasında ihtilâf olduydu. Yine çekememek mes’elesi miy¬ di? Çünkü ismet muktedir ve hâkim birini görürse derhal te¬ pelemeğe kalkar, işin kolayını da bilir ve bulur. Yâni rakibini Mustafa Kemal’e şahsî düşman gösterir ve rakibini o yola sev- kedecek şeyler de yapar. Mustafa Kemal’i kandırır, O’na kendi¬ sini himaye eder ve ağır yazılar yazdırıp, rakibine göndertir. Rakip Mustafa Kemâl ile de takışır, bu da tam Ismet’in istedi¬ ği şeydir. Artık rakip tepelenmiş demektir. Bazıları dediler ki: «Ali Ihsan haris ve huysuz bir adamdır. İki cambaz bir ipte oy¬ nayamaz herhalde birinin onların yerine göz dikmesi, diğerleri¬ nin aman bunun yerimizde gözü var deyip tepelemiş olması l⬠zımdır. Bundan başka iş yoktur. Böyle mes’eieler hep hırs, mev¬ ki ve hased mes’eleleridir. İsmet, Mustafa Kemal, Ali îhsan’m ordusuna yaptığı bir tamimi Millet Meclisine verdiler. Bu tamime göre Alt Ihsatn adetâ isyan vaziyetine geçmiş bir halde idi. Derhal azlettiler. Herhalde Ali İhsan o tarza dökülmekle pek akılsızlık etmiştir. Mademki böyle yapacaksın, o halde daha evvel ordunu alıp, İs- met’i Mustafa Kemal’i fi’len tepelemeli idin. Bunu yapamıyacak- san, hiç sesini çıkarmamalı idin. Ali Ihsan’ı ben şahsan tanıma¬ dım. Bu’ da meslekî ağaları gibi iblis azameti savuranlardan, biraz da aklı zayıf galiba... Çünkü vaktiyle ben bu zâta benim Samson ile Dalilâ’dan bir tane göndermiştim. Nezakettir. Hem iptidaî terbiye mes’elesidir. Yâni İnsana iki satırlık bir teşekkür mektubuyla teşekkür ederler. Hem şeref bunlarca mevki ise, o vakit ben ondan aşağı değil, daha yüksek mevkide, yâni vekil idim. îsmet’e de yollamıştım, ismet Ali îhsan’m âmiri idi. Bana gayet tatlı bir mektupla teşekkür ettiydi. Nihayet Ali Ihsan tepelendi. İzmir zaferinden sonra îzmire gitmiş. Gazetelerde ma¬ kaleler yazıyor, beyanat yapıyor, hattâ komünistlik yapıyor. Bunu görünce doğrusu bu adama gıyaben hasıl ettiğim itibar zail oldu. Derken bana bir mektup geldi. Onda kendisine yolla¬ mış olduğum kitaptan bahs ve teşekkür ediyor. Benimle görüş¬ mek istiyor. Şimdi bu mektubu onu nazarımdan daha ziyade düşürdü. Demek yalnız yere düşünce terbiyesini takınıyor. Ki¬ taba teşekkür ediyor. Bir yıl sonra mektup yazıyor. Fakat geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye. Meseli mazmunu vaki olmuş¬ tu. Mektubuna cevap bile vermedim. Halbuki hayatımda iyi ko- 948 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR tü gelen mektuba kabul veya red, cevap vermemek nadiren dan şeydir, iste bu asker ilâhlar yıkıldıkları vakit insana benzerler. Mustafa Kemâl bu sahifelerde Ali İhsan’ı çürütüyor. Kay¬ makam Ilalit Bey'in Ali İhsan aleyhindeki raporunu neşrediyor. Eu raporun ithamatı ağırdır. Halit o vakit Kastamonu mob’usu oldu. Oldu, ama derhal Mustafa Kemal aleyhine döndü. Seki bir adamdır. Namuslu bir adam gibi de duruyordu. Birini uzun uza¬ dıya tecrübe etmeyince, namuslu veya namussuz demek doğru değildir. Bu sebeple kat’i söylemiyorum. Lâkin bu da asker de¬ ğil mı? Kibrü azameti öyle ki, gören insan, «Bu şüphesiz bir tanrı tealâdır» der. Nasıl oluyor da insanların içinde bulunu¬ yorlar? Hİç olmazsa iki adam yüksekliğinde, yari kürsü, yar; araba bir şey yaptırıp onım tepesine oturup, neferlerine çekti¬ rerek insanlar arasında gezseler... Yerine Nureddin Paşa’yı tayin eltilerdi. Mustafa Kemal Nureddinin aleyhindedir. Sivas’taki beceriksizliğini ballandıra¬ rak, yasıyor. Pekâlâ, böyle adamı nasıl bu mühim mevkiye ta- yin ediyorsun? Milletin taliini kat’i olarak tayin edecek mevki. Uzun zaman Nureddin Taşköprü'de inzivada yaşadı. Bu azamet¬ li adamın orada burnu kırılmıştı. O, Taşköprü’de iken ben An¬ kara'dan Sinop’a gidiyordum. Yol üstünde olan Taşköprü'den geçiyordum. Kendisi ile görüştüm. O vakit yüzüne «Herkes se¬ nin için pek kibirli ve azametli diyor. Bu halinizle hiç kimse sizi sevmiyor. Birçok kusurlarınızı da söylüyorlar.» dedim. Kıpkır¬ mızı oldu, hiç cevap vermediydi. Burnunun kırıldığı görülüyor¬ du. Bütün bu azametli paşalar en mühim iş olarak birbirini çekemiyor, herbiri en mühim makama geçmek hırsı, ateşiyle ya¬ nıyor, en mühim mevkilerde oturmuş olan büyük İlâhlar {Mus¬ tafa Kemal, İsmet) .de aman yerimizi kapmasınlar diye .bun¬ ları tepelemekle meşgul. Nureddin, kumandan oldu ya, derhal azameti yine kabar- dı. Zafer oldu, yine İsmet ve Mustafa Kemal ile aralarında ben¬ lik dâvası zuhur etti. Nureddin zaferi kendine maîetti. İlâhlar çıldırdılar. Küçük ilâhları tepelemeye karar verdiler. Mustafa Kemal bir karınca gibi bile rakip kabul edemeyen herif! Ateş püskürdü. Sonunda İzmit’d. Nureddin' icdi. Harp şöyle olmuş: Ordumuz yine düşman ordusuyla hemen müsavi vaziyette idi, bu miktar taarruza kâfi değildi. Bizimkiler gizlice bütün cephelerden kuvvetleri akp düşmanın sağ cenahına (Afyonkarahisan) yığmışlar, Diğer cepheler tâ Marmara’dan .Afyon’a kadar bomboş kalmış. İyi asker ve erkânı harbler de¬ diler ki : «Böyle bir hareket cinnettir. Bir parça aklı başında olan kumandan bunu yapamaz. Ya harp sılrı bir surette tutuş¬ tuğu vakit, düşman açık cepheden, meselâ Eskişehir’den bir ta¬ arruz yapsaydı bizim ordu mahvolurdu.» Bu tamamiyle doğru¬ dur. Mustafa Kemal - Fevzi - İsmet sehpası bunu deli gibi yap¬ mışlardır. Fakat zarurî idi, başka çare yoktu. Çünkü ordumuz durmakla eriyordu. Bu hareket ya heıro! Ya merro!. dedikleri hareketti. Ya altı,, ya üstü... Talih üstünü verdi. Demek millet yaşayacakmış. Büyük Zafer kazanıldı. Askerlikçe Öyledir. Fakai işin hakikati da böyle idi. Bunu söyliyen askerler Hey’et-i Ve- kiîenin, askerin firarı Iıakkmdaki telâşını ve verdiği taarruz ku- ı arını bilmiyorlar. Vaktiyle kiralın setr yaparak bütün kuvvetini sol cenahı¬ mıza toplayıp bizi perişan ettiği oyunu, bu sefer bizimkiler on¬ lara oynamışlardı. Oyun aynı oyundur. İsmet Paşa’dan bekle¬ dim. Yukarıdaki askerimizi alıp Afyon’a yığmışlar. Asker gece yürür, gündüz ağaç altında otururmuş. Bu sevkiyat oııbeş gün sürmüş. Aferin? Yunanlılar hiç gÖrmemi.ş. Ehına da bin şükür... Yunanlılar ne körmüş... Daha da beter olsunlar. Bereket versin ki, karşımızda kütü bir düşman vardır. Şim¬ diye kadar Anadolu harplerinde daima liyakatsizlik gösteren Yunan ordusu, bu defa daha büyük bir liyakatsizlik göstermiş¬ tir. Zaten orduları politika hastalığına tutulmuş. îki taraf ol¬ muş. birbirini yiyordu. Politika ordular için taun ve veba gibi bir şey. îşte bizim Balkan Harbindeki ordu. Sonra yine politika sebebiyle Yunan ordusuna cahil bir kumandan tayin edilmiş, he- 950 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA ı\'UR 651 ııf İzmir’de ve ordan kumanda etmek istemiş!... Demek Yunan ordusu çorba halinde imiş. Millî Harekette işimizi Allah yaptı di¬ yordum ya... 130 bin kişilik bir ordu kilometrelerce sahadan kal¬ dırılsın da, bir noktaya yığılsın, bunu karşısındaki düşman ordu¬ su hissetmesin. Olmıyacak şey. Şu adamlar ne derin bir uyku içindelermiş. Diyorum ya, işimizi Allah yapıyordu. Sezseler de bir mukabil taarruz yapsalar, felâket idi. Bizim Konya meb’usu Vehbi Hoca büyük bir akıl-i selime sahiptir Türk’te cibilli olan ve herkesin tsstik ettiği aklıselim adetâ onda tekasüf etmişti. Şivesi Konya şivesidir. Fakat sözle¬ ri kuvvetli, hoştur. Bir aralık Şer’iyye Vekili idi. Hey’et-i Veki- le’de taarruzdan bahsoldukça, Fevzi Paşa’ya derdi ki, insan düş¬ tüğü yerden kalkar. Biz Afyon’da düştük, ordan kalkacağız. Taarruzu mutlaka ordan yapın!» derdi. Bu adamı da Mustafa Kemal az zamanda tepeledi. Hem de akrabasını memuriyetlere kayırıyor diye leke sürmek şartiyle ve Meclis’te istizah yaptı¬ rarak düşürdü. Bu adam, namuslu, dürüst, sözünün eri adamdı. Sade yobaz zihniyeti! idi. Mustafa Kemal’in de aleyhinde idi. Sözünü saklamaz söylerdi. İyi bir mektep tahsili görseydi mü¬ him bir adam olurdu. Kendi medrese hallerini de bilir, ve sakla¬ maz söylerdi. Birgün kendisiyle medreseliler ahvalinden bahse¬ diyorduk. Kendisine : «Siz cahilsiniz. İlim nedir, dünya nedir, bir milletin bugünkü ihtiyaçları nedir bilmiyorsunuz. Şu milleti cehalet ve taassuba sokup, mahvediyorsunuz. Aklınızı başınıza ahn. İlim öğrenin. Asrı bir hale gelin. Yoksa sizin sarıkların : .zı biz sarıp yerinize geçeceğiz.» dedim. Bu adamın bir eğlencesi vardı, nargile içerdi. Seyahatlerinde de, isterse trenle olsun bir heybe taşır, heybesinin bir gözünde nargilesini yerleştirirdi. Y L ne nargilesini kurmuş, fokurdatıyordu. Dedi ki ; «Kendini yor¬ ma. Bu "dediklerinin hepsi doğrudur. Bizim adam olacağımız da yok. O geçti. Hocalar zaten inkıraz bulmuş bir nesildir.» Vazi¬ yeti görür adamdı. Hakikati soyliyen biri idî. Taarruz 26 Ağustos 1338, sabah erken topçu ateşiyle Ko- eatcpe’den vaki’ olmuştu. Yunan ordusunda tereddüd hasıl ol¬ muş, Başkumandan işi İzmir’den idare etmek istemiş. Kihayot cephede bulunan kumandanlardan, Trikopis başkumandanlığı deruhte etmiş. Beş günde Trikopis ve Yunan ordusunun bir kıs¬ ım esir düştü. Bir kısm-ı miihimmi de mıha edilmiş oldu. Esareti yapan süvari fırkalarırnızdır ki, düşmanın arkasına düşmüş ve hatt-ı rie’atı kesmiştir. Yunan ordusu etrafı dağlar ile muhat bir dere içinde kalmıştı. Dağlar bizim asker ile tutulmuş. Orda bulunanlar diyorlar ki, görülecek bir manzara idi. Yunandılar için ana baba günü idi. Şaşırmışlar, deli gibi, ordan oraya koşu¬ yorlardı. Kaçacak bir delik ycktu. Kırıldılar, esir düştüler..Dere clü, kırık araba, at leşleri, atılmış silâh ve cephane ile doldu. Eğer o esnada iki Yunan taburu yetişmeseymiş, tek kimse kur- tulamıyacakmış. Eu sayede bütün Yunan ordusundan bir fırka kurtulmuştur. ■ Bu. işi bitirince ordumuz süratle İzmir üzerine yürümüş. Bir kısım da Bursa üzerine çekilen Yunan kuvvetlerini takibe koyulmuş, İzmir’e girildi. Bu zafer, büyük bir zaferdir, Anadolu’yu, Türk Milletini kurtarmıştır. Evet, fenn-i harbe mugayir bir plândır. Fakat öy¬ le parlak bir netice vermiştir. Talihlerinin dönmesi Sakarya iledir. Bununla bu talih itmam edilmiştir. Ben İzmir’e girişimizden üç gün sonra Ankara’ya vasıl ol¬ muştum. Bizimkiler Bursa’ya da girdiler. Çanakkale Boğazına doğru ilerliyorlar. Orda İngiliz kuvvetleri var. Müşkilât başla d. 5 . Şimdi önümüze İngiliz kuvvetleri çıktı. «Gelmeyiniz! Vuru¬ ruz. Vurursunuz, bu da izzetinefs mes’elesi olur, İngiltere yeni¬ den bizjmle harp eder» dediler. İngiliz Kumandanlığı, mümes¬ silliği bize notalar mektuplar yolluyor. Ingiliz’ler behemehal Boğaz’ı etlerinde tutmak istiyorlar. Biz ise, Boğaz’ı almak ve İngilizlerle vuruşmak istiyoruz. Bunlar Hey’et-i Vekile’de görü¬ şüldü. Verilen karar; «Müfrezelerimiz ilerlesin. Sade silâh pat¬ latmasınlar. Zannediyoruz ki, İngiliz'ler de patlatamaz. Çünkü faik kuvvetlerin gittikçe tazyik dairesini sıkıştıracağını görünce harbetmez, çekilirler.» Aynı zamanda «Biz sizinle harbetnıek 952 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 953 istemiyoruz. Fakat toprağımızı işgal altında bırakamayız. Çe¬ kilin» diye de bir nota ile cevap verdik, Ingiliz’ler çekildi. Bu vak’a esnasında öyle korktuk ki, hâlâ unutmam. İngilizlerle harp patlaması hiç işimize gelmiyordu. Bir cesaretle orayı da iş¬ galden kurtararak işi bitirdik. , İşte bu esnadadır ki, Lloyd George İngiltere’yi tekrar aley¬ himize harp hareketine başlamak üzere sevketmek istemişti. Derken kabineden düştü. Sonra bana Lozan’da Lord Gürzon : «Lloyd Gecrge İngiltere’yi Türkiye ile yeniden harbe sokuyor¬ du. Baı mâni oldum. Lloyd George’u bundan dolayı ben düşür¬ düm. Binaenaleyh Türkiye ile dostluk taraftarıyım» demişti. Hakikaten Lloyd George’u düşüren Lord Gürzon’un manevrası¬ dır. Fakat bu, daha ziyade fırka mes’elesidir. Gürson’un Türki¬ ye ile harp istemediği de şüphesiz idi. Çünkü teşekkül eden yeni kabine -ki yine Gürzon Hariciye Nâzın idi- Türkiye ile harp yaptı. Bu hususta Ingiliz askerî partisinin de tesiri olmuştur. Bizimkiler İzmir'e girdiler. Mustafa Kemal de orda. İşgal sahasında ne kadar yerli Hum ve Ermeni varsa bunlar da Yu¬ nanlılar ile beraber kaçmışlar. Adapazarı civarından da 12 bin Abaza Yunan ordusuyla kaçtı. Bunlar başlarında Said Bey ola¬ rak evvelce Yunanın mandası altında Adapazarı taraflannda bir Çerkeş Devleti istemişlerdi. Bunları sonra Yunanlılar garbı Trakya’ya serpme suretiyle iskân etmişlerdir. Bunlardan üç alay süvari yaptılar. Tanassur etmeğe başladılar. Bir müddet sonra Yunan’hlaşıp biteceklerdi. Fransız Fevkalâde Komiseri general Belle İstanbul’dan İz¬ mir’e geldi. Fransa’dan da bir harp gemisiyle Frenklen Buillion İzmir’e çıkageldi. İzmir şimdi, diplomasi hareketi merkezi oldu. Mustafa Kemal Hariciye Vekili Yusuf Kemal’i İzmir’e çağırdı. Yusuf Kemal, Fethi ve Rauf da beraber gittiler. Hey’et-i Veki¬ le Hariciye Vekâleti idaresini muvakkaten bana verdi. Yusuf Akçura ile Ağaoğlu Ahmed’e «Artık hacet yok» di¬ ye izin verip ayaklarını Hariciye’den kestim. Nice saman oldu, Yusuf Kemal Hey’eti Vekilede, Rusya seferim hakkındaki iza¬ hatı verince, Hey’et-i Vekile’nin azillerine karar verdiği Zeki, Sabri ve Tahsin Riiştü’nün azillerim icra etmemiş idi. ilk iş olarak dosyalarım getirttim. Kendi elimle Bahrinin irtikâpları¬ nı yazıp, azlettim. Zeki için siciline : «Bu adam yalancı, sahte¬ kâr, haysiyetsiz, fuhuş ve zevkten başka bir şey bilmeyen biri¬ dir. Böyle birinin bir devletin Hariciye memurluğunda bulunma¬ sı tehlikelidir. Hele üerde büyük makamlara gelirse, büyük za¬ rarlar ika eder. Binaenaleyh bir daha Hariciye memuriyetinde bulunmamak üzere azledilmiştir» diye yine kendi elimle yazdım. Tahsin için de Çerkes’lik ettiğini, Türk’ü tahkir ile ömür geçir¬ diğini, evvelce zikrettiğim veçhile siciline yazıp azlettim. Hemen bu emirleri mahalline tebliğ ettim. Hepsi azlolunmuş, bir müddet sonra Ankara’ya gelmişlerdi. Maliye Vekili Haşan Fehmi de muhasebeciyi derhal azletmiş imiş. O, hepsinden evvel geldi. Bu işin yürekler acısı fecî ve bu millete ders ve ibret bir so¬ nu var. Biz Lozan’a gidince Hariciye Vekâleti işleri, vekâleten Başvekü Rauf’a havale edildi. Rauf derhal Abazalık gayretiyle kaynamış olacak ki, Tahsin’i Meşhede konsolos tayin etmiştir. Bu hem de birkaç kademeyi atlatarak terfihtir. Bu, açıkça de¬ mektir ki, Türk’ü tahkir eden bir Çerkeş azledilemez. Bilakis böyle mükâfata lâyıktır. Halbuki bu adamın bu halini ben hikâye ederken, Hey’et-i Vekile’de Rauf da vardı. Dinledi, azlinin kara¬ rını biliyor. Siciline de yazılmıştır. İşte Türk evlâdı! Ecnebi un¬ surlar ne yapıyor, görün! Ben doğrusu bu tayini işitince me’yüs oldum. «Bu devlete hizmet de etmek doğru değildir. Çünkü fay¬ dası yok. Ecnebi unsurlar her tarafı tutmuş. Bir şey yaptırmaz¬ lar. Sen yaparsan bozarlar. Netice yalnız kendine düşman ka¬ zanmaktan ibarettir.» dedim. Fakat gayret yine beni bırakmadı. Gönlümün dileği oluncaya kadar bırakmasın. işte Rauf açıktan Türk düşmanlığını himaye etmişti. I: j adam sonra Meşhet’ten irtikâbından dolayı Ankara’ya gelmiş, Mustafa Kemal’in evlâdhğmdan biri ile evlendirilmiş. * Derhal Başkâtipliğe Viyana’ya yollanmış, sonra Londra’ya, oradan Pa¬ ris’e müsteşar oldu. Paris’te casus teşkilâtı yaptı. Mustafa Ke- 954 HAYAT vc HATIRATIM Dr. RIZA NUR 955 maî’e curnal gönderdi. Paris’te işi budur. İş bununla da kalma¬ dı. Vasıf Prag’a sefir giderken Zeki’yi bulup, başkâtip olarak almış. Aîâ, Terfih ile. Bunu işitince dedim ki : «Aferin Vasıf’a. Ne de bulmuş. Tam kendisine biçilmiş kaftan. Hergün ona ka¬ dın getirir...» Bu da yeis verici şeydi. Böyle bir adamı onun gibi bir adam sırf hususî hizmetleri için alıyor. Siciline rağmen, me¬ muriyete, hem de terfian tayin ettiriyor. Vasıf kürttür. Türk Devletinin iyiliği ile ne alâkası var? Sonra işittik, hakikaten Ze¬ ki Prag’da Vasıf’a kadın ve çocuk bulmak hizmetinde pek dira¬ yet göstermiş, fakat birgün Vasıf’ın da gözdelerinden birine ken¬ di de fiil işlemiş, Vasıf duymuş. Kazıp, Zeki’yi azletmiş. Su tes¬ tisi su yolunda kırılır. Kadından memuriyet aldı, kadından az- lolundu. Bu adam pezevenklikte sabıkalıdır. Bekir Samive de Londra’da bir akşam bir kadın getirip odasına bırakıp gitmiştir. Feridun bir hami bulamamış, memuriyetsiz kalmış. Galiba Türk idi. Neden sonra bana’ geldi. «Beni siz azletmişsiniz.» dedi. «Kim söyledi?» dedim. «Hariciye Vekâletinde Memurin Müdürü söyledi.» dedi. «Hayır» diyerek savmak istedim. Tutundu. «Siz azlettiniz. Siz tayin ettiriniz» dedi. Bir suretle savdım. Yine geldi. İsrar ediyor. Nihayet «Peki, ben azlettim. Ne yapacaksın baka¬ lım?» dedim. Bir şey yapamadı ve diyemedi, gitti. Bunu da zik¬ rediyorum. Çünkü bu da bir derstir. Yaptığınızı oradaki memur¬ lar alâkadarlara söylüyorlar. Bu hiç câız olmayan bir şeydir. İşte bu da hükümetin hali. Bu yine bir şey değil, vaktiyle Nev- res’i tevkif ettirmek için yaptığım teşebbüsleri Nevre s haber al¬ mıştı. Tabii bunu ona söyleyen Hey’et-i Vekile azasından biri idî. Demek vazifenizi bihakkın ifa etmekle başınıza, belâ alıyorsunuz. Bu adanı gözü pek biri olsaydı, beni vurur, öldürebilirdi. Misali yok değildir. Sabri de beni vurmak, öldürmek ile tehdid etti. Me¬ telik vermedik. O da gitti. Bir daha ortada gözükmedi. Avrupa’lıîar, bilhassa İngiliz’ler telâşta. Bize net a nota üs¬ tüne yağdırıyorlar. Hattâ Trakya’yı bile bize iade edeceklerini. Yunan askerlerini oradan geri çekeceklerini söylüyor, ancak Boğaz’Iarda gayri askeri bir mmtaka ihdasım, oraya asker sok¬ mamamızı istiyorlardı. Anlaşılıyordu ki, en mühim işleri Boğaz mes’elesiydi. Bunu zihnime iyice yerleştirdim. Bu da tabii Ingil¬ tere’nin işi idi. Yunan onlar için bu kadar kan, mal, dökmüş, rezil olmuş. Şimdi bu kanlar hiç olmuştu. Yunan’dan bahseden bile yok. Bu Yunanlılara büyük derstir. Anladılarsa... Fakat, Venizelos anlamıştır. Çünkü Lozan’da muahede bittikten sonra, İsmet’le bana : «Bu Avrupa’lılar kötü insanlardır. Bizi İzmir’e yolladılar, bırakıverdiler. Para, yardım vermediler. Bu felâkete uğradık» demiştir. Avrupa’lılar notalarmda bizi sulh konferansına da davet ediyorlardı. Mudanya veya İzmit’te bir mütareke yapılması için tarafeynin müzakere etmesini de teklif ettiler. Müzakereye ma¬ hal olarak Mudanya kabul edilip bizden ismet Paşa, İngiliz’ler¬ den Ingiliz işgal Kuvvetleri Kumandanı general Harington ile bir Fransız ve bir de Italyan generali murahhas olarak Mudan¬ ya’da toplandılar. Orada Mudanya mütarekenamesi yapıldı. Yunanlılar şarkî Trakya’dan çekildi, biz Trakya’ya sekizbin ki¬ şilik bir jandarma kuvveti gönderdik. Bu kuvvet askerdi. Jan¬ darma dedik. Bizimkiler vapur ile otuz top da gizlice göndermiş¬ ler ise de bir Ingiliz harp gemisi bu vapuru yakalayıp topları zaptetmiştir. Sonra Lozan’da bu topları istedik. İngiliz murah¬ hası Rombolt bize «Hırsızsınız. O topları çalmıştınız.» diye ha¬ karet etti. İlerde tafsü edeceğim. Ben Rusya’dan avdetimden beri, meb'uslara Yusuf Kemal’in yolsuzluklarım, idaresizlik] erin i söylüyor, aleyhinde Millet Mec¬ lisinde propaganda yapıyordum. Bma yaptıklarının intikamım alıyordum. Bu ne egoist adam. Benim bu kadar hizmetimi unut¬ muştu. Moskova Muahedesini kendi dirayetine mal etmişti. Ben olmasam Moskovadan kaçıyordu. Muahede kalacaktı. Bunlar ol¬ mamış gibi bir tavırda, burnu kafdağmdaydı ve yine o sayeIe Hariciye Vekilliği ediyordu. Bir taraftan da Tevfik Rüştü’yU teşvik ettim, O da Yuusf Kemal’in aleyhinde müthiş uğraşıyor¬ du. Hey et-ı Vekile de de sırası geldikçe kendisine darbeyi vuru¬ yordum. Zaten Meclis’te meb’usiar Yusuf Kemal’in Hariciye’de- 956 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 957 ki idaresizliğini öğrenmiş, aleyhinde imişler. Şimdi Meciis’te aleyhine hareket şiddetlendi. Yusuf Kemal bunları öğrenmiş: nihayet bîzâr ve âciz kalınca, tehlikeyi görmüş. Birgün o aza¬ metli Yusuf Kemal Meclis bahçesinde yanıma geldi : «Doktor, bana çok yaptın, beni mahvettin, artık yeter. Tevfik Rüştü’yü de aleyhime kışkırtıyorsun. Gel barışalım» dedi. Dedim ki : -Se¬ nin bana azametin, yaptıkların ne idi, bu ne?.. Pişman oldun mu?» «Pişman oldum» dedi. «Sana ben de yapabilir raiymişim? Nasıl?..» dedim. Yusuf : «Hem müthiş yaptın.» Dedim : «Pes ini?* Dedi : «Pes» «Bir daha bana azamet satmayacaksın! Töv¬ be mi?» dedim. «Tövbe» dedi. Barıştık; fakat içim iyi barışmadı. İzmir’de general Pelle’ye bir nota yazmak lâzım gelmiş. Mustafa Kemal, Yusuf Kemal’e «yaz!» demiş, fransızca yaza- mamış. Mustafa Kemal pek kızmış, küfretmiş, nihayet Fethi yazmış. Bunu Fethi’den de işittim. Ankara’ya gelince Mustafa Kemal’in hâlâ Yusuf Kemal’e küfrettiğini gördüm. Demek artık Meclis’te, Mustafa Kemal’in nezdinde Yusuf Kemal’in işi bitmişti. Sersem adam, oraya gidiyorsun, kendin fransızcayı iyi bilmezsin, yanma bir bilen memur alsana... Ted¬ birsiz. Şurası da pak garip idi. Sanki hükümet, Meclis, hiçbir şey yoktu. Mustafa Kemal kendi kendine İzmir’de diplomatlık edi¬ yor, notalar yazıyor, bunları hep Hükümetin, Meclis'in haberi olmadan yapıyor. Kendi kendine kararlar verip icra ediyor. Saç¬ ma şeyler yapıyor. Bu ne tagallûp, bu ne istibdâö? Burası senin çiftliğin mi? Tabii Pley’et-i Vekile kızar Kendisine askerî vazi¬ fesinin hitam bulduğunu, siyasî vazifesinin Hükümete ait olduğu. Ankara’ya gelmesi, Key'ct-i Vekile tarafından tebliğ edildi. Bu¬ nu utanmadan kendisi de (S - 416) itiraf ediyor. İşte sade bu, bu adamın dürüst olmadığını, Türkiye’yi keyfî gibi, yâni çifl- liği gibi idare etmek hevesinde olduğunu gösterir. Böyle misâl¬ ler çoktur. Hele Lozan sulhûnden sonra bunu tamamiyle yaptı. Türkiye bir çiftliği mesabesinde oldu; vekilleri, meb'usları, me¬ murları. Halkı da hayvanat-ı ehliyesi makamına koydu, Mus¬ tafa Kemal Trakya’ya geçecek kuvvete Refet’i kumandan tayin etmiş. Bu kuvvet ve Refet İstanbul'da halk tarafından hiç misli görülmemiş tezahürat ile karşılandı. Kibirli ve azametli Refet bunu kendi şahsına yapılmış z anne İmiş. Kibri artmış, İstanbul’¬ da türlü delilikler yapmış, azamet satmıştır. İzmir Zaferi, Padişahı, Hürriyet ve Itilâfcıiarı İstanbul’da telâşa düşürmüş. Hele Refet’in askerle İstanbul’a girmesi bun¬ ları titretmiş. Hoca Mustafa Sabri, Ali Kemal ve emsali bir iç¬ tima yapıp kuvve-i askeriyye ile bize karşı koyup, bizi İstan¬ bul’a sokmamağa karar vermiştir. Mustafa Sabri Padişah’tan sadaret mührünü alacak, sadrazam olacak. Asker toplayacak¬ lar. Ermenileri de silâhlandıracaklar. Anadolu askerini İstan¬ bul’a sokmayacaklar. Mahmut Muhtar Paşa da Çankırı meb’ıısu Ziya’yı Mustafa Sabri’ye yollamış, «Beni Harbiye Nâzın yapsın¬ lar Ben onları tepelerim» demiş. Bilmem orası doğru mu? Fa¬ kat çok kişiden işittim. Biz Yunan’ı memleketten attık, şimdi demek îtilâfcılar Yunan’m yerine geçiyorlar. Ne hiyanet!.. O vakit İstanbul’da Kolçak denilen bakayası pek çok Ak Rus var. Bunlar da bizden korkmuş, bombalarla şimendiferi atacaklar. Kâmil Paşanın torunu Fuad İdris’de bunlarla beraber. Bu adam da ne hayindir ve ne müthiş dolandırıcıdır. Eşi yoktur. Alçak... Bu esnada Ali Kemal tevkif olunmuş, diğerleri derhal hayatları kaygısma düşüp, kaçan kaçana olmuştur. İngilizler vasıtasıyla Türkiye’den kaçmışlar. Birçoğunu bir İngiliz vapuru Selânik’e götürmüş, bir kısmını da Mısır’a. Bu iş de suya düşmüş. Demek Ali Kemal’i tevkif ettirmemiz keramet gibi olmuş. Vaktiyle Kâzım Karabekir Şark’tan vazifesini bırakıp An¬ kara’ya gelmişti. Mustafa Kemal bana : «Paşa’yı istikbâl ede¬ lim. Sen de gel!» öediyöi. Otuz kişi kadardık. İki saatlik mesa¬ feye kadar gittik. Karşıladık. Bu adam, kendisi isteyip orasını bırakarak mı geldi, yoksa Mustafa Kemal onu dalavereye getirip kumandanlıktan kaldırarak sıfıra mı müncer etti. Btı babta hiç malûmat yoktur. Bir şey de sızmadı. Ama iyi karşıladı. Za¬ rarı yok; entrikalarını örtmek için böyle şeyler de bol yapar. 958 HAYAT ve HATIRATIM Karabekir meb’us. Meclis’te bir sırada oturuyor, hiç sesi çıkmı¬ yor kimse ile de ihtilât etmiyor. Yunan cephesinde yukarıdaki teşkilât ve tertibat yapıldı. Mustafa Kemal Karabekir’e bir va¬ zife vermedi. Demek onun kuvvetini elinden almış, bitirmiştir. Ne adamdır? En mühim muharebeyi yapacak böyle en mühim kumandanları iş başma koyacak iken Karabekir, Ali Fuad ve emsalini koymamıştır. Ne yapsın sonra şeref kazanırlar. Bunlar rakiptir. Herif millet işi değil, şahsi mevkiini düşünüyor. LOZAN KONFERANSI Mustafa Kemal (Sh. 417) Sulh Konferansına murahhas ta¬ yini meselesini yazıyor. Fakat çok yerini uydurmuş, yanlış yaz¬ mıştır. Mesele şöyle cereyan etmiştir : 1 Konferansa davetliyiz. Murahhaslar tayin edilecek. Heyeti Vekile hu iş için toplanacak. Heyet-i Vekile odasında Mustafa Kemâl’i bekliyoruz. Yusuf Kemâl beni bir köşeye çekti: «Doktor, Mustafa Kemâl, Fethi’yi reis yapacak. Sen herhalde murahhas* sın. Herkes bunda müttefik. Fakat Fethi’nin reisliğine taham¬ mül edemezsin değil mi? Ben Hariciye Vekiliyim, reislik benim hakk-ı tabiimdir. Sen benim intihabıma rey ver, başkalarını da lehime kazan!..» dedi. Bu adam unutkan desem, hafızası iyidir. Akılsız demek daha doğru, ama aklı da iyidir. Ayol sen bana bir reislik davası yaptın. Rusya seferinde ensemde boza pişir¬ din. Sonra bilirsin ki, senin bir konferans idare edecek adam ol¬ madığını ben bilirim. Sende öyle kuvvetli sinir, cesaret, inisiya¬ tif nerede? Sen de kendini bilirsin, ne hırs bu?!.. Yapamıyacağı- m pek iyi bildiğin işi ne istersin. Kendisine dedim: «Yusuf Ke¬ mâl, devletin şimdi mühim bir iş var. Sen ise ne düşünüyorsun?... îllâ reis olacaksın!. Hep davan, hırsın bu, Halâ bu mektup. Vak¬ tiyle ben senin reisliğine tahammül ettim de Fethi’nin niye ede- miyeyim?!.. Bence müsavi. Kim reis olursa olsun» yanımdan çe¬ kildi. Bir daha da buna dair.birşey söylemedi. Mustafa Kemâl geldi, içtimaa başlandı. «Bugün sulh kon¬ feransına gidecek murahhaslarımızı tayin edelim.» dedi. Derhal bir nefeslik zaman bile vermeden Yusuf Kemâl «Reis Rauf Bey olsun» dedi. Mustafa Kemâl azaya birer birer sordu kâbul ettiler. 962 Dr. RIZA NUR 963 HAYAT ve HATIRATIM Ha, demekki Fethi’yi reis yaptırmamak için Yusuf Kemâl emri¬ vaki yapıyordu. Belki Rauf ile bunu kararlaştırmışlardı. Mus¬ tafa Kemâl : «Diğer murahhas» dedi. Beni söylediler. Herkese birer sordu, kabul ettiler. Yusuf Kemâl, intihab olunmadı. Mü¬ şavirlere geçtiler. İsmet Paşa’yı askeri müşavir olarak tayin et¬ tiler. Diğer birkaç müşaviri de tayin ettiler. «Kâtip!» dendi. Derhal Yusuf Kemâl : «Reşid Saffet» dedi. O da kabul edildi. Mesele de oldu bitti. Celse dağıldı. Ben bu intihaba kanaat edemedim. Yusuf Kemâl’in riyase¬ tine değil, murahhaslığına bile razı değildim. Tabansız, sinirsiz, inisitayif, aklı selimden mahrum bu adamın bir şey yapamayaca¬ ğına kaniim. Lozan Moskova muahedesi gibi değü. Adeta bütün Avrupa düşmanı olarak karşımıza çıkacak. Kimbilir nice mühim diplomatlar, âlimler, mütehassıslar gelecek. Bunlar ile başa çık¬ mak kolay iş değil. Lozanda Yunanlılarla ettiğimiz askerî harp¬ ten müthiş diplomatik bir harp olacak. Yusuf Kemâl, Rauf’u teklif etmekle kendisi intihap olunamadı. Alâ, fakat Rauf u da bizzat görüp öğrenmişim. Cahil, zekâsı basit, idaresiz bir adam. Hem de hiçbir şeyi mertçe yapmıyor. Şimdiye kadar hangi işte bulunmuş ise ağızına yüzüne bulaştırmış, bir defa diplomatik iş¬ te, yani Mondros mütarekenâmesinde bulunmuş, kendini dolaba koymuşlar. Bunu kendisine evvelce : «Yahu Rauf Bey o müta¬ rekeyi hele yedinci maddeyi nasıl imzaladın?» diye sormuştum. Bana : «Namussuz Ingilizler beni aldattılar. Söz verdilerdi, tut¬ madılar.» diye anlatmıştı. Amiral Galtrophe’a yalancı, namus¬ suz diye küfretmişti. Diplomasi zaten aldatmaktır. Niye namus¬ suz olsunlar? Böyle değil sen kendin dirayetsizsin. Hem daha bir şey var. Rauf abaza. Abaza gayreti güttüğünü gözlerimle gördüm. Türkün bu işini görecek bir Türk yok mu, Türkler bu kadar kabüiyetsiz mi de bir abaza böyle mühim bir işin başın¬ da bulunacak. Bunu hele asla hazmedemedim. Vekillerin bir kıs¬ mı gitti. Üç, dört kişi kaldık. Herkes gitmiş, ben bakıyorum; Mustafa Kemâl de kalktı gidiyor. Halbuki onunla yalnız konuş¬ mak istiyordum. Kapının yanından çekip, kenara aldım. Heye¬ can ve şiddet içinde dedim ki : «Paşa! Artık hiç değerli bir Türk yok mudur ki, bir abaza böyle mühim bir mevkie tayin edildi. Böyle bir şeref bir atoazamn mı olacak? Halâ Türk tahkir mi edilecek. Bu işi görecek bir Türk yok da bir abaza gönderildi mi denecek? Zaten ayni unsurların iddiası budur. Bunu yine tat¬ bik ediyoruz demektir. Bu bir lekedir. Hem de o adam bu işi yapamaz. Rezil oluruz.» Durdu, durdu; «Hakkın var. Ben bu işti düzeltirim. Kimi yapalım ama?» dedi. «İsmet hepsinden müna¬ siptir. Bir Türktiir.» dedim. Mustafa Kemâl : «Peki ben bu işi düzeltirim» dedi. Ayrıldık. Mustafa Kemâl gitti. Birgün sonra Yusuf Kemâl’e : «İstifa et, İsmet Hariciye Vekili olacak t ir» diye bir telgraf çekmiş. Yusuf Kemâl istifa etti. Mecliste Hariciye Vekili intihap edilecek İkinci gurup İsmet'i intihap etmek iste¬ medi. Kara Vasıf gurupları namına Hariciye Vekilliğini bana teklif etti. Ben kendilerine nasihat ettim ; «Yapmayın !Bu doğru değü. Ben Hariciye Vekilliği, Reislik filân istemem. O zamanda değiliz. Gidip bir iyi muahede yapalım. Lâzım olan budur. Siz her şeye itiraz ediyorsunuz. Doğru değil» dedim. İsrar ettiler. Kabul etmedim. Neyse İsmet pek güçlükle Hariciye Vekili oldu. Bu sefer Mustafa Kemâl, Heyet-i Vekileyi topladı. Sanki önce Heyet-i Murahhasa hiç intihap edilmemiş gibi, «Ee... Konferan¬ sa gidecek murahhasları intihap edelim.» dedi. Bu adam yaman adamdır. Ben olsam, ben değil kim olsa böyle söylıyemezdi. Herkes durdu, o devam etti : «İsmet Hariciye Vekilidir. O reis olmalıdır.» dedi. «Hayhay!» dediler. Rauf’a baktım, kıpkırmızı oldu. Sonra «diğer murahhas?» dedi. «Rıza Nur» dediler. Yine «Bir Maliye mütehassısı lâzım» dedi ve «Haşan Bey» i ileri sür¬ dü. Kabul ettiler. Mütehassısları, kâtibini yine eski gibi ibka et¬ tiler. Hayret!.. Bana dediğini yaptı. Ben de çek keyiflendim. Bir Türk reistir. Türkün işini Türk görecektir. Demek Türkün ada¬ mı var» dedim. Meğerse ben ne hata etmişim?!.. Bir abazanm atılmasına, fakat yerine bir Bitlisli Kürdün"geçmes?ne sebep ol¬ muşum!.. Bunu Lozan'da öğrendiğim vakit bana inme iniyordu. 964 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 965 Birgün Lozan'da İsmet bizzat kendisi Bitlisli olduğunu, orada Türk olup olmadiğmı benden sordu. O vakit donup kaldım. Ne bileyim? Bu adam kendini halis bir türk gibi gösteriyor. Sözle¬ riyle Türkçülük yapıyor. Türk Ocağına aza olmuştur. Pek içi dışı başka adamdır. Yandım ama, oldu. İntihap bitti. İsmet kulağıma eğildi. Dedi ki : «Canım bu Haşan on para etmez. Bunu murahhaslıktan çıkaralım. Müşavir olarak gelsin. Biz ikimiz murahhas kalalım». «Canım Paşa! Ne olacak? Ne sıfatla gelirse gelsin!» dedim. Bununla şu adamın hırsı ve hırs, mevki ve şerefteki kıskançlığı daha ilk adımd aanla. şılıyordu. Ben de hata ettim. Her vakit bu gibi şeylere lâkayd kalırım. Fenâ huydur. Hasan’ı murahhaslıktan çıkarttırmak idim. İhtimal bu suretle yükselemez. sonra o yaptığı müthiş dal¬ kavuklukları yapamaz. Mustafa Kemâl’e ve İsmete verdiği mü¬ cevherat ve emsali hediyeleri veremez. Yüksek mevkilere çıka¬ maz. Para çalamaz ve onların fenalıklarına alet olamazdı. Hem de itilâf devletleri bizden iki murahhas istemişlerdi. Bozanda da bu -bir mesele oldu. Sizden ikiden ziyade murahhas istemeyiz, dediler Bunun için uğraşmaya mecbur olduk. Bu adam için bun¬ lar değmezdi. Şimdi mecliste bize izin verilecek ki, Lozan’a gidebilelim, îkıinci grup izin vermek istemiyor. Bu adamlar işte böyle saç¬ ma muhalefetler yapıyorlar. Bu devletin mühim bir işi. Buna mani olunur mu ? Haricî iş. Çocukluk... Bunl ara hususi olarak dedim : «Etmeyin! bize ittifakla rey veriniz ki, kuvvetli gidelim. Frenkler Meclisçe kuvvetleri var derler. Buna dikkat ederler. Nasıl olsa gideceğiz. Zayıf bir ekseriyetle gidersek iyi olmaz. Bundan zarar şahsın değil devletin olur.» Hayır, dinlemedüer. İllâ itiraz edecekler. Tuhaf şimdi bütün savletlerini benim üze¬ rime çevirdiler. Benim için hatta bir kelime Fransızca bilmez bile dediler. Ne yalan. Ne insafsızlık; bunu aleni celsede söyle¬ mekten sıkılmıyorlar. Bari başka şeyler bulun! Benim Fransız¬ ca büdiğimi ispat eder nice eserlerim meydanda duruyor. Hayır gözleri dönmüş. Bu hale girince utanmayı da unutmuşlar. Se¬ bebi Hariciye Vekâletini kabul etmediğim. Ben de kızdım. Kür¬ süden , «Yahu bu sizin haliniz nedir? Dün hana Hariciye Ve¬ killiğini siz teklif ettiniz. Demek iyi. idim ki, teklif ettiniz Sim¬ di aleyhimdesiniz. Demek fenayım. Fakat sorarımbir günde na¬ sıl hem iyi hem fena oldum.?!..* Tabii lâfları ağızlarına tıkandı. İşte o gündür ki, Kara Vasıf bana darıldı. Halâ dargınız. Sebe¬ bini birkaç kişiye söylemiş : «Bu adama seni Hariciye Vekili yapacağız dedik. Bu bir sırdı; mecliste ifşa etti. Böyle adamla görüşülür mü?» A. efendim siz bana türlü tecavüzler yaparsınız hatta içinizden biri cehaletimden de, fransızca bilmediğimden bahseder. Siz bana herşeyi yaparsınız. Ben de susayım! Bu ne¬ rede görülmüş? Hem bu tekliflerinin sır olduğunu da bana söy¬ lemediler. Bu sır olur mu? Haydi sır diyelim. Ama, edepsizce tecavüzlerle adamı zıvanadan çıkarmazlar. Bu çocukça sözleri beni ittıham için aslı hırstan ibarettir. Neyse netice de meclis bize izin verdi. 28 Teşrinievvel 1338 de itilâf devletleri sulh konferansının. Bozan da olacağım bildirip bizi davet ettiler. Bizim murahhas- ar filan var. Hazırız. Ama dosya ve başka malûmat diye hiç bir şey yok. Müdafaamıza esas olacak istatistikler, diğer birçok ’ mı ve tarihî malûmat ve vesikalar lâzım, yok. Belki îstanbulda bırşey buluruz, dedik. Sonra oradada bulduğumuz şey hiç nevin¬ den oldu. Demek güç bir işe girdik. Büyük vazife ve yük altın - a iz onu götürmek için lâzım gelen kuvvet, yardım yok. He- yet-i Vekile’de bir içtimada bize talimat olarak on madde kadar kısa bırşey söyledi. İsmet bunları not suretinde kursun kalemle bir kağıt parçasına yazdı. Hepsi bu kadar. İstanbul hükümeti de frenkler tarafından davet edilmiş. Onlar da bir heyet-i murahhasa gönderecekler. Gayri tabii bir şey. Bir Türkiye değil, demek iki Türkiye var. Frenkler bunu mahsus yapıyorlar. Orada bizi birbirimize durduracaklar İs¬ tanbul de Ankara arasında bir muhabere ve münakaşa açıldı. Tevfik Paşa sadrazam Baktım ki, mesele mühimdir. İstanbul vazgeçmiyor. İki muarız heyet-i murahhasa düşmanın karşısına 966 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 967 gideceğiz. Düşmanla uğraşacağız,' birbirimizle uğraşacağız. Mec¬ lis bunun fecaatini anlıyor. Herkes telâşta. Mustafa Kemâl de Öyle, ne yapacağım bilmiyor. Mecliste hararetli müzakereler olu¬ yor. Meclis artık öyle heyecana diişdü ki İstanbul hükümeti aleyhine atıp tutuyorlar. Fakat yapılacak çareye dair söz yok. Düşündüm. Meseleyi ciddi bir surette halletmek lâzım. Suret~i halli buldum. Millet Meclisi burada ya. Padişahlığı lâğvederiz. Bu suretle Padişah da, İstanbul hükümeti de kalkar. Biz kalı- ıız. Kısa ve kolay bir hal şekli. Benim eski yıllardan beri bir mukaddes emelim vardı. Bu da devlet ile dini birbirinden ayır¬ mak idi. Bence Türkiyenin felâketlerinin en mühim sebebi lâik olmaması idi. Avrupadaki her devlet de terakki ve selâmet yo¬ luna girmek için evvelâ kilise, yani dinle devleti birbirinden ayır¬ mışlardır. Terakki için bu yoldan gelmişlerdir. Bu yol bizim için de zaruri idi. Hatta Ankarada ilk hükümet teşekkül ederken Meşihat'ın kabineye sokulmamasma yani Şer’iye Vekâletinin ihdas edilmemesine çok çalışmıştım. Sebebi dini devletten ayır¬ maktır; Din kendi mukaddes mevkiinde dursun. Hükümete ka¬ rışmasın. Milletin dünyevî ve uhrevi saadetine çalışsın. Hükü¬ met de dine karışmasın. O da bu sayede serbestlesin terakki et¬ sin. «Burada münasebeti yok ama bu işi de bu suretle hallede¬ rim, fırsattır.» dedim. Hilâfetin lağvını hiç hatırıma getirmiş değildim. Lağvını bilâkis muzır görürdüm. Yalnız onu hükümet¬ ten ayrı bir kuvvet haline koymak lüzumuna kaniim. Hatta onu takviye etmek lâzımdır. Bu sebeple hilâfeti müstakil ve dini bir halde ibka etmeyi düşündüm. İşte bu suretle iki kuşu bir taşla vuracağız. Hem artık hareketleriyle iler tutar yeri kalmayan padişahı bu hanedanı ve padişahlığı izale ediyorum. Bunlardan millî intikamı alıyorum. Hem din ve devleti ayırıyorum. Devle¬ ti lâik yapıyorum. Veliahd Abdülmecid’i Ankaraya davet etti¬ ğimiz vakit gelmediğini görünce bu aileye büyük bir düşmanlık ve intikam beslemeye başlamıştım. Onun cezasını veriyorum. Hem de İstanbul hükümetinin murahhas göndermesi imkânım kaldırıyorum. Celsede Tevfik paşa ile muhabere ile müzakereler oluyor. Ben hemen meclisin kapı yanındaki odasına çeküdim. Düşündüğüm takriri yazıyorum. Bir çırpıda yazdım. Ben yazar¬ ken birkaç mebus geldiler. Arkamdan okudular. Ben de bitir¬ dim. Dediler ki, bizde bu takrire imza koyalım. «Pekiyi!» de¬ dim. Koydular. Derken akın akın mebuslar geldiler. «Aman, bizde bu takrire imza koyalım. Bizim de böyle mühim bir tak¬ rirde imzamız bulunsun» dediler, imza seksen kadar oldu. Der¬ ken Rauf’d a geldi. Koşuyor. «Takririni göreyim. Şuna ben de imza koyayım.» dedi. Verdim. Okudu. Padişahlığın lağvı cümle¬ sini zayıf buldu. «Şöyle yazalım» dedi. Baktım kuvvetli bir keli¬ me, kabul ettim. Benim kelimemi çizip o kelimeyi koydu. Haline baktım pek keyifli idi. Odadan çıktım. Koridorda Mustafa Ke¬ mâl’e rastgeldim. Dedim: «Ben böyle bir takrir veriyorum. Ar- lık İstanbul hükümeti kalmaz. Mesele kolayca ve cezrî olarak hallolunmuş olur. Sabahtan beri niye uğraşıp duruyorsun?...» Okudu, bir daha okudu. Cevâp vermiyor, içimden «bu adam galiba buna cesaret edemiyor.» dedim. Nihayet ben de imza ede¬ yim dedi. Hatta imzası aşağılardadır. Hemen içeri koştum. Müzakere ateşli bir suretde devam edi¬ yor. Takririmi verdim. Derhal okundu. Reye kondu. Kafalar kız¬ gın idi. Böyle müthiş bir şeyi yapmak için en müsait bir an idi. Ittifak-ı ârâ ile kabul edilip şiddetle alkışlandı. Yapılan iş mü¬ him ve müthiş bir inkılâp idi. İstanbul Heyet-i Murahhasa me¬ selesi kökünden hallolundu. Celse de, mesele de bitti. Artık her¬ kes elimi sıkıyor. Beni tebrik ediyordu. Samiin locasında Fran¬ sız müjnessili Miralay Mojen’de varmış. Epeyce müddettir, Fran¬ sızların mümessilini Ankaraya kabul etmiştik. Mümessil Mojen idi. Celse dağılınca Locadan indi. Yanıma geldi. Elimi eline al¬ dı. Ve dedi. Dediği aynen şudur «Meclisin bugünkü hali müt¬ hişti. Havasında fazla elektrik vardı. Meselenin nasıl halledi¬ leceğini merakla bekliyordum. Bu celse Türkiye tarihinin en mühim celsesidir. Sizi tebrik ederim. Mustafa Kemâl îzmire gir¬ di. Büyük zafer kazandı. Evet, fakat, bu senin yaptığm ondan 968 Dr. RIZA NUR 969 HAYAT ve HATIRATIM çok büyüktür. Bu millet Mustafa Kemâl’i unutabilir. Fakat seni unutamaz.» Ertesi günü takririmde hilâfet meselesinin eksik olduğunu görerek buna dair birkaç madde hazırlayıp gazete ile neşrettim. Ve meclise yeni bir takrir ile vererek ilâvesini rica ettim, ikin¬ ci gurup buna da itirazlar yaptı. Nihayet bir encümen toplan¬ dı. Benim altı maddemi üç madde halinde hülâsa edip asıl tak¬ ririme ilâve ettiler. Ve bu maddeleri ikinci gurup zabıtnameye kendi marifetleri olarak geçirttiler. Ben kızdım. Encümende re¬ is bulunan Müfid Hoca ve Mustafa Kemâl : «Adam bırak, zara¬ rı yok» dediler. Ben de artık ses çıkarmadım. Zaten takrir Ük verildiği zaman o heyecan içinde ittifak ile kabul edilmişti. Üs¬ tündeki seksen imza ekseriyete yakın idi. Encümene bile hacet yoktu. Fakat ikinci guruptan birkaçı aksi propaganda yapıyor¬ du. Mustafa Kemâl bunları ölüm ile tehdit etti. Sustular. Bu karâr tstanbula tebliğ edildi. İstanbul hükümeti dağıl¬ dı. Artık padişahta kaçma tedarikinde. İngiliz kumandanlığının himayesini talep etmiş. Bizim takririnde adını ben koydum: «Teşrinisani Kararı» dedim. 1338 yılında bu tarihte olmuştur. Kabul edildi. Bu da bu devlet ye millete ettiğim hizmetlerin en büyüklerindendir. Mec¬ lis Mecid Efendi’yi Halife intihap etti. Benim fikrimce Halife memleketin en âlim ve namuslu birini yaptırmaktı. Mustafa Kemal (Sh. 418) den itibaren bu meseleden bahse¬ diyor. Bütün söyledikleri yalandır. Hem kuyruklu yalan. Bunun şerefini kendine alıyor. Benim adımı büe takrir sahibi diye zik¬ retmiyor, Bu kadar sarih yalan, söylemek için çok hayasız olma¬ lıdır. Bu ne hırs, ne şeref soygunculuğu, ne eşkıyalık.. ?! Fakat bir yerde de «O takrirde benim de imzam var.» diye kendisine şeref veriyor. Hakikaten bu işte onun şerefi sade diğer seksen mebus gibi bir imzası olmaktan ibarettir. Padişahlığın lâfvın- dan hele din ve devlet ayrılmasından hiçbir haberi bile yoktur. Şerefi imza koymak kadar sade ve küçüktür. Hilâfet işinde Mustafa Kemâl: «Ben lâik hükümet yaptım din ve devleti ayırdım» diyor. Bunu işte ben yaptım. Ben tak¬ ririmi yazmıştım da onun haberi bile yoktu. O lâik ne demek manasını bile bilmezdi. Kelimeyi büe işitmemişti. Diyor ki : «Hi¬ lâfet sarih bir hukuka malik olmaksızın bir müddet daha bıra¬ kıldı.» öyle değü. Sarih hukuk üe ben onu ipka ettim, istesey¬ dim o galeyan içinde hilâfet de giderdi. Ben hilâfetin şiddetle taraftarıydım. El’an ve el’an öyleyim, halbuki hilâfeti ilga etmek cinayet olmuştur., işte sade hilâfetin ilgasıdır ki, sırf Mustafa Kemâl’in işidir. Şimdi Roma’daki Vatikana, Mussolini’nin ona verdiği kuvvete bakam da Mustafa Kemâl ibret alsın. Hristi- yanlığm Papalığı olsunda Müslümanlığın buna mukabil odan Ha¬ lifeliği neden mahvedilsin! Bu çılgınlıktır. Müslümanlar kuvvet¬ siz, merkezsiz, ümitsiz, garip bırakıldı. Ancak Nasreddin Ho- ca’dır ki, bastığı dalı keser. Elindeki maddi ve manevî bir kuv¬ veti ancak dedi atabilir. Mustafa Kemâl, hilâfetin kuvvet olmadı¬ ğını iddia ediyor. Fakat bu iddiası yanlıştır. Bu sayede bu harp¬ te Hintlüerden maddi ve manevi çok yardım gördük. Bunu na¬ sıl inkâr ediyor. Hilâfet sade dini bir müessese değil. Devlet ve vatan için maddi ye manevi mühim bir kuvvettir. Filistin arap- lan bundan istifade edip Hindistandan miihim paralar topluyor¬ lar. , Mustafa Kemâl, nutkundu ; «Teşrisani tarihinden akdem meclis muhitinde muhalifler benim saltanatı lağvedeceğim hak¬ kında telâşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı* diyor. (S. 418) Tamamiyle yalandır. Hiçte öyle şey yoktur. Padişahlığın ügası kimsenin akimda olan şey değüdi. Benim de yoktu. Kim¬ seden de işittiğim yoktu. İstanbul hükümetinin Lozan’a gitmek Ankaraya gelmemesi beni onlar aleyhine sevfcetmişti. Bunu böy¬ le demesinin sebebi bu şerefi kendisine maletmek içindir. Olur düzenbaz sahtekâr değil. Mustafa'Kemâl biraz aşağıda Rauf’un kendisini Refet’in evine çağırdığını orada şöyle dediğiıii söylü¬ yor : «Meclis makam-ı saltanatın ve belki hilâfetin ortadan kal¬ dırılmak nokta-i nazarının takip edildiği endişesiyle müteazzi- dir, llh...» Bilmem Rauf bunu söyledi mi. Söyledi ise burada Ra* 970 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 971 uf Padişahlığın ilgası aleyhinde bulunmuş. Hayret ediyorum. Rauf’un ağzından söylüyor. Bu adam ve İsmet Cumhuriyetten sonra Rauf’u kötülemek için daima« Padişahçı, Hilafetçi» diye itham ettiler. O vakitkit matbuat bunları yazdı. İşte onun Rauf aleyhindeki baş ithamı budur. Sonra fırkadaki meşhur ismet - Rauf münakaşasında da ismet onu baş silâh olarak bununla vur¬ muştu. Bunların zabıtlarını neşrettiler. Halbuki Mustafa Ke¬ mâl’in bu satırlarının baştan aşağı yalan ve uydurma olduğuna hükmetmek için sebep vardır. Biz daima hakikati tespit ile meş¬ gulüz. Dostlarımızın iyiliğini söylediğim gibi kusurlar mı da nasıl söylüyorsam sevişmediklerimin de hem kusurlarını hem meziyet¬ lerini öylece söylüyorum. Ve bunu şeref bilirim. Hakikat ne ise onu söylemelidir. Ben padişahlığın lağvı takririni yazdığım vakit Rauf, haber almış koşarak geldi. «Bu memlekete nâfi ve şerefli takrirde be¬ nim de imzam bulunsun» dedi, imzaladı. Takriri bir daha okudu. Dedi ki «Padişahlığın lağvı cümlesi zayıftır. Bunu şiddetlendi¬ relim». Kendi eli üe çizip oraya kuvvetli kelimeyi koydu. Ben de beğendim. Takrirlerin Millet Meclisi dosyasında saklanmış olma¬ sı lâzımdır. Eğer bu takrir saklandı ise Ran- un çizip yazdığı yer aynen durur. Şimdi Allah için söyleyin böyle yapan bir adam padişah taraflısı olur mu? Allah kimseyi bu Mustafa Ke¬ mâl şeririnin eline, diline düşürmesin... Bu hakikat böylece du¬ rurken artık. Mustafa Kemâl’in bu sözlerine inanmanın imkânı tabiî yoktur. Bunları uydurduğunun sebebi padişahlığın ilgasını evvelden tasavvur etmiş gibi göstermek içindir. Yani bu şerefi kendisine alacak. Hiç zannedilemez ki, Rauf ona Refet’in evinde bu imzadan evvel böyle bir şey söylemiş olsun. Bu olsa olsa hi¬ lâfetin ilgasından biraz evvel hilâfet için olmuştur. Mugalata ya¬ pıyor, dolandırıcılık ediyor. Tevfik Paşa’nm telgrafları vesilesiyle nutkunda hilâfetten ayırmağa ve evvelâ saltanatı lağva karar verdiğim zaman ilâh...» (Sh. 419) diyor. Bu adam hiç utanmaz. Böyle bir şey hiç aklına gelmemişti. Haberi bile yoktu. Halbuki ayni sahifede biraz evvel ettiği itiraf üzre saltanat ve hilâfet aleyhinde hiçbir şey yapı- lamıyacağmı meclis kürsüsünden bizzat ilân eden adam kendisi¬ dir. Bunu şimdi Rauf’un sözüne (?) veriyor, istese acaba o Rauf filân dinler adam mıydı!.. Çevir kazı yanmasın. Biraz aşağıda da Rauf’un Padişahlığın ilgası gününün bayram yapılmasını kürsüden söylediğini fakat bunu kendi tehdidiyle söylettiğini söylüyor. Bu sözleri birbirini nakzediyor. Kılıfını iyi uydurama¬ mış. Buı sözlere göre Mustafa Kemâl Rauf’tan, Raufda Mustafa Kemâl’den korkuyor. Hangisinin kabadayılığına inanmalı!. Pe¬ kiyi amma, Mustafa Kemâl sen daha benim takrirden haberdar Olmadan Rauf gelip onu sevinçle imzalamıştı. Ve benden daha kuvvetli kelime koymuştu. Hakikat budur. Rauf’in fikrini ve onun hakkında Mustafa Kemâl’in nutkun¬ da söylediği sözlerin hakikatini bilmiyorum. Sahife 421 de «Efendiler; Osmanlı imparatorluğunun mün¬ kariz olduğunu yeni bir Türkiye Devletinin tevellüd ettiğini, teş¬ kilâtı esasiye kanuniyle hukuku hükümranînin millete ait bu¬ lunduğunu ifade eden bir takrir hazırlandı. Sekseni mütecaviz arkadaşa imza ettirildi. Bu takrirde benim de imzam vardır.» diyor. Bu sözlerden takririmin ruhunu daha hâlâ anlamamış ol¬ duğu görülüyor. O takrirde Osmanlı imparatorluğunu münkariz ettik, yeni bir Türkiye devleti doğdu demedik. Ruhunu değil cümlelerin bile manasını anlamamış. Hayır, kendi hesabına mu¬ galata yapıyor. «Takrir hazırlandı.» diyor. Rıza Nûr düşünmüş hazırlamış, demiyor. «Sekseni mütecaviz arkadaşa imza ettiril¬ di.» diyor. Güya kendisi imza ettirmiş... Canım bunlar imzaya koşarken senin daha haberin yoktu. Onlar imza ettikten sonra sana söyledim. Şükür ki, kendi namına kaş yapayım derken ken¬ di gözünü çıkarmış. «Bu takrirde benim de imzam var» diyor. Bu cümleyi gafletle yazmış. Çok iyi olmuş. Bu cümle meseleyi izah ve itiraf ediyor. Bunun bu takririn kendisinin olmadığım itiraf ediyor. Yok bunun da üstüne yatardı. Yatmağa çalışıyor ya... Kendisinin o&a imzası başta olurdu. Hem de «Benim de imzam var.» demek lüzumunu görmezdi. Demek hiç olmazsa bunu ken- 972 HAYAT ve HATIRATIM di lehine bir kâr saymış. Mecliste celsede resmen buna «Rıza Nûr takriri» adı verildi. Kürsüde okunurken «Rıza Nûr ve rüfe- kasının takriri» dendi. Bunlardan dolayı üstüne tamamiyle yat¬ mak imkânını bulamamış... Fikrinde yine kendisinin olmadığını yine bu cümle ile itiraf ediyor demektir. Fikir kendisinin olsa takriri kendi namma verirdi. Kendi namına bu adanı yüzlerce takrir vermiştir. Yine bu cümle ile bu takririn çok mühim oldu¬ ğunu itiraf ediyor. Çünkü böyle şerefli bir takrirde kendisinin de imzasının bulunduğunu kaydetmekten kendini alamamış, an¬ cak sade imza koymakla şeref buluyor. Bu şeref diğer seksen arkadaşının herbirinin şerefi kadardır. Kendinin bu sözlerine göre, demek Osmanlı İmparatorluğunu münkariz eden de, yeni bir Türkiye devleti doğurtan da, teşkilâtı esasiye kanunu ile hu- kuk-u hükümrânînin millete ait olduğunu tesbit eden de Rıza Nur’dur. Şu adam ne sahtekârdır. Ne şeref hırsızıd c Herkesin bil¬ diği, 300 mebusun gözü Önünde olan şu aşikâr hakikati bile bo¬ zup çalmağa çalışmış. Bu adamın gayet iyi bir miyarıdır. Her sahtekârlığı yaptığını, her iyi şeyi çalıp kendine imlettiğini ve hiçte utanmadığını gösterir. Her işi işte böyledir. Vukuat, hep Mustafa Kemâlin ekmeğine yağ sürüyordu, çiahsî emeline muvafık düşüyordu. Lozan’a murahhaslık mese¬ lesi padişahlığın ilgası neticesine vardı. Bu Mustafa Kemâl’in âti ■emeline muvafık düştü. İkinci guruptan itiraz edenler de zaten ■ İlerde bu adam Padişahlığım ilân edecek, bu da onun işini ko¬ laylaştırıyor.» mütalâası ile itiraz ediyorlardı. Bu korku Millî hareketin ük gününden beri çoklarında vardı. Fakat ne yapa¬ caksın? Padişahlarda buna mani olacak. Kabiliyet ve ahlâk yok. Meselâ Meeid’i Ankaraya davet ettik. Gelse idi. Mesele hâl olun¬ muştu, böyle olmazdı. Ne yapalım?... Bu netice zaruri olmuştu. Ben bir de bu ilga üe Mecid’den Ankaraya gelmemesinin intika¬ mını almıştım. Onun Ankaraya gelmemesi beni çıldırtmıştı. Bu aileden artık hayır gelmiyeceğine kani etmişti. Ve intikama sev- ketmişti. Bu esnalarda idi ki, birgün hey’et-i vekilede biri, Istan - Dr. RIZA NUR 973 buldaki Ferit Paşa ve İngiliz âleti hâinlerin tevkifini talep etti. Münakaşa edildi. «İstanbul Polis müdürü Es’at (Miralay) tutar, yollar.» dediler. Dahiliye Vekili Fethi idi. Onbeş yirmi kadar ad saydılar. Ali Kemâl başta idi. Fethi kâğıt kalem aldı, İstanbul’a taunların tevkifi ve Ankaraya gönderilmesi için emir yazacak. Arka tarafına geçtim. Dedim ki : «Şimdi bu kadar adamı tevkif ettireceksiniz, bu, dağdağayı mucib kusur, duyulur, ingilizler haber alır cebren bunları bizim polisin elinden alırlar. Hiçbiri ele geçirilmiş olmaz. Bunu yalnız Ali Kemal için yazın da bakalım onu tutup yollasın» muvafık gördüler. Övîe yazdı. Es’at’tan teîg- raf geldi. Alı Kemâl’i yakalamış, bir motora sokup İzmit’e yolla¬ mış. Bu esnada itilâfçı demlen vatan hâinleri canları kaygusuna düşmüş, telâş içindeymişler. Ne yapacaklarına dair bir içtima yapmışlar. Ali Kemâl’e de haber yollamışlar. Ali Kemâl Beyoğ- lunda bir yerde traş oluyormuş, gelmişler. «Aman tehlikedeyiz gel.'» demişler. O da : «Siz delisiniz, çocuksunuz. İngilizler bura¬ da, bu dritnotlar burada iken bizim kılımıza dokunabilirler mi?» demiş ve aldırmamış, biraz sonra birkaç polis Ali Kemâl'i zorla berber dükkânından alıp otomobile koymuşlar. Doğru Tophane¬ ye götürmüşler. Polis motoru orada hazırmış, içine atmışlar. İzmit e yollamışlar. Ali Kemâl motorda giderken de hâlâ bir İngiliz torpidosu gelip kendisini alacağını söylermiş. Zavallı dirayetsiz ve aklı az adammış. Biz artık yola çıkıyoruz. İsmet Ordu’ya gitmişti. Eskişehir de bize iltihak edecek. Gece yarısı trene biniyoruz. İstasyondayız. Bir telgraf getirdiler. İsmet Hariciye Vekâletinden ismini unut¬ tuğum bir kâtibi de götürmemi istiyor. Haber yolladım. Derhal geldi. «Hadi, İsmet Paşa istiyor» dedim. Gocuk eşya bile alma¬ ğa valrit bulamadı. Tren’e atladı. Yolda İsmet de bize iltihak etti. İsmet iki tane yaver, birkaç zabit, on tane de nefer almış. Bu askerler hep böyle. Böyle saltanatla gidecek. Be adam şim¬ di Hariciye Vekilisin, murahhassın, sivilsin. Bu kadar adam Lo¬ zan’a ne ile gider gelir ve orada ne yer? Az para mı? Bu fakir 974 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 975 millete yazık değil mi? Tabiî bu mülâhaza zihnimden geçti. Ken¬ dine hiçbir şey demedim. Daha ilk âdımda iş çıkacak, fakat on¬ ların böyle şeyler düşündükleri yok. Akşam üzeri İzmit’e vardık. Ortalık kararıyordu. Nurettin Paşa’nm karargâhı İzmit’te idi. Bizi istasyonda istikbâl etti. Bir tarafında İsmet bir tarafında ben gidiyoruz. Ali Kemâl’in geldi¬ ğini Ankara’da telgrafla Istanbuldan öğrenmiştik. Ali Kemâl’i görmek istiyordum. «Kaç yıldır iddiasını, dediklerini ve ona rağ¬ men muzaffer olunduğunu» söylemek ve sormak istiyordum. Nu- reddin’e Ali Kemâli sordum. «Şimdi görürsünüz.» dedi. «Nere¬ de?» dedim. Yine «Şimdi görürsünüz» dedi. Tuhaf cevap... Git¬ tik, gittik. Yanımızda miralay Mojen’de var. Bir meydan her ta¬ rafta maşalalar (meş’âle) yine Nureddin’e «bu ne?» dedim. Yi¬ ne : «Şimdi görürsünüz» dedi. Daha yaklaştık. Bir de Petrol il yoğurulup yakılmış kül toplarının alevleri ortasında bir seh¬ pa. Bir adam asılmış. Uzun beyaz gömlek, giydirilmiş. Göğsün¬ de de büyük bir yazı ile «Artin Kemâl» yazılı. Anlaşıldı. Nured- dîn sanki büyük bir marifet yapmış, bizi doğru bu şenliğe gö¬ türdü. Fakat benim de tepem attı. Daha yaklaştım. İyice bak¬ tım. Ali Kemâl. Bir ayağında kundura var. Diğer ayağında kun- yassılmış. Demek sopa ve taş üe öldürülmüş, başım ezmişler, dura da çorap da yok. Yüzü kan içinde. Kafası adeta yandan Sonra asmışlar. Fransız Miralayı bana soruyor : «Öldürdükten sonra mı asmışlar?» diyor. Adamdan utandım. Elbet Öldürül¬ müş birini asmak adiliktik. Hem kanunsuz öldürmek de. Dedim ki : «Miralay Efendi, öyle olur mu? Divan-ı Harp hüküm vermiş, asıp idam etmişler.» Ne yapayım?... Şimdi merak ediyordum. Nasıl öldürülmüş, ben Anadoluya gittikten sonra Ali Kemâl benim çok aleyhimde yazdı. Bu bir şey değil, millî dava aleyhine yazdı. Ve fiil ile elinden gelen her şeyi yaptı. Hakikaten millî hareketin güçleşmesine bu hareketi ittihatçı hareketi göstermesinden halkın bir kısmının iştirak et¬ memesine, isyanlara sebep oldu. Hatta bu hizmetlerinin hatıra¬ sı olmak üzere Ferid Paşa Ali Kemâl’e bir altuı kalem hediye etti. Bunlar vahim, fakat manzara feci. Çok bakamadım. Çekil¬ dim. Yemek hazırlamışlar. Oraya gidiyoruz. Fakat Fransız Mi¬ ralayı da beraber. Nureddin’e nasıl olduğunu sordum. Kemâl-ı fahr ile yüksek perdeden, göğsünü kabartarak hikâye etti : «İz¬ mit’e getirdiler. Aldım. İstintak ettim. Hakaret ettim sonra da asker ve ahaliden bir kalabalık, toplamalarını emirberlerime em¬ rettim. Topladılar. Beklesinler, Ali Kemâl’i çıkartacağım, he¬ men üstüne üşüşsünler, sopa ile, taşla, yumruk ile gebertsin¬ ler, dedim. Öyle yaptılar. Sonra da oraya'astım.» dedi. Oh... Bu bir cinayet idi. Hem de bunu bir ordu kumandanı yapıyordu. Bir kumandanın Türk askerliğine böyle bir leke sürmesini bir türlü çekemedim. Bu iş bana pek acı geldi. Düşünüyorum... Sofraya oturduk. Baktım bana anlattığı gibi Fransız Miralayı¬ na da anlatmıyor mu ? Hepsini ve geberttikten sonra astırdığını da anlattı. Baktım bu adam bununla iftihar ediyor. Hikâye et¬ mesinden bile keyif duyuyor. Cinayet olduğunun farkında değil. Fransızcası da kıt. Yarım yırtık olarak ve fakat büyük bir mu¬ vaffakiyet yapmış tavrıyla anlatıyor. Bari bu rezaleti şu ecne¬ biden sakla. Gördüm ki; aşağı bir adamdır. Hem de güya din¬ dar, bir mutaassıptır. Bunu nasıl yapar?!.. Açtım ağzımı yumdum gözümü. Dedim ki: «Be Nurettin Paşa! Ali Kemâl’i buraya Ankaraya gönderilsin diye yolladı¬ lar, Bu bir hukuktur. Ankarada muhakeme edilecekti. Orası hükümettir. Sen hiç hükümet var mı, yok mu, kale alma! Heri¬ fi tut, adam topla öldürt! Sen bir kumandansın, bu senin va¬ zifen mİ? Cellât mısın?? Bu bir cinayettir. Ankarada muhakeme edilecekti. Belki beraat edecekti. Belki idam cezası yiyip idam edilecekti. Mahkeme hüküm verir, idam edilir, Fakat siz burada İnsan öldüremezsiniz. Siz bir cinayet işlediniz. Hem hükümete âsisiniz. Hükümetin tevkif ettiği bir adamı öldürüyorsunuz, hü¬ kümete haber bile vermiyorsunuz. Bari, böyle bir çirkin cinayeti bir ecnebi zabitinden saklayınız. Pek sert ve bunu sofrada herkesin içinde söyledim. Sofrada yirmi kişi kadar vardı. O azametinden havalarda uçan Nured- 976 977 HAYAT ve HATIRATIM din kül gibi oldu ve hiçbir lâkırdı söylemedi. Eğer iyi bir hükü¬ met olsaydı. Bu adamı cani olarak tevkif ve idamederdi. Yazık ki bizde böyle hükümetler iş başına gelememiştir. Sofrada Istan- büldan gelmiş gazetecüer de vardı. İşittim bunlar bu işi herkese söylemişler. «Rıza, Nur Nureddın Paşa’yı fena haşladı» demiş¬ ler. Neyse vatan haini cezasını buldu. Yazık ki, diğer hainler cezasız kaldı. Oradan yine yola düştük. Kartal’dan itibaren halk sokaklarda, istasyonlarda büyük kalabalık halinde toplanmış bizi istikbal ediyor, alkışlıyorlar. Böyle Haydarpaşaya vardık. Şehremaneti bizi Şehir namına misafir etmeye geldiler. Tebliğ ettiler. Pera Palaa’ta bir dairede hazırlanmış. «Benim evim var! ^ehir niye bize masraf edecek ? Parası varsa kaldırım tamir et¬ sin» deyip kabûl etmedim. Reşid Safvet’in kaynanası ve hare¬ mimle gelip beni evlerine götürdüler, ismet Perapalas’a indi. Çamaşırım kalmamıştı. Çamaşır aldım. Dört beş yıldır kolalı gömlek giymemiştim, giydim, Rauf’tan bana bir telgraf. Zehir gibi. Diyor ki: «Siz be¬ nim haber ve iznim olmadan... Efendiyi nasil alıp İstanbul'a -götürdünüz?. Derhal iade edin.» Ateş kesilmiş. Bu İsmet’in ben¬ den telgrafla istediği ve beraber aldığım efendi. İsmet telgra¬ fımı okudu, küplere bindi. «Bunu ben istedim, ben hariciye ve¬ kiliyim. istediğimi alırım. Geri yollamıyacağım» diyordu. Bak¬ tım ilk a dımda, fena bir kavga çıkaccak. Ünümüzde görülecek mühim ve millî mesele var. Şahsı dalaşmadan Vatan, iş zarar görecek.. Türlü sözlerle Ismet’i yatıştırdım. O efendinin iadesine razı ettim. Efendiye söyledim. Bu sefer o «Gitmem» dedi. «Beni getirdiniz şimdi atıyorsunuz» olur mu ? diyor. Hakkı var- Arka¬ sını sığa-dım. Tatlı sözler söyledim. Onu da ikna edip geri yolla¬ dım. Vakıa Rauf’un telgrafı resmî ağıza sığmaz. Tarz ve bana hitap ama, mülî vazife namına sükût. ettim. Bu işte Rauf ta- mamiyle haksızdır, .istasyondayız. Tren kalkacak, ismet filânı getir diye telgraf Çekmiş. Çocuğu buldurdum. Gece yarısı Ra¬ uf’u da aratmak müşkil iş. Hem lüzumu da yok. Çünkü Harici¬ ye Vekili henüz Türkiye haricine çıkmamış. Hem îsmet’in hak- Dr. RIZA NUR kı olmadığım farzetsek bile böyle bir âdi şey mesele yapılır mı? Bu işin böyle büyük bir benlik meselesi olabileceği hiç aklıma gelmemişti. İşte bu adamlar, bu gibi şeylere ehemmiyet veren en mühim meseleleri böyle âdi şeyler olan insanlardır. Bana yazdığı telgrafı ancak bir uşağa yazılabüirdi. Hiç resmi bir ağız değildi. Ben devlet müsalemeti namına hazmettim. îsmet’e de hazmettirdim. Yoksa yenilir yutulur şey değüdi. Cevap bile vermez. Kâtibi alır giderdik. Hatta kendisine gayet sert ve ha- karetâmiz bir cevap da yazardım. Sonra bu iki adam arasında büyük nifak ve niza olmuştur. Benim büdiğim ilk çarpışmaları budur. Taaruzu Rauf yapmıştı. Hem de âdi bir surette... Necmettin Molla kardeşi Esat Molla ile geldi, Esat Mollaya hüsnü muamele, Necmettin’e surat ettim. Buna rağmen Necmet ¬ tin bana bazı tahvilâtın fiatlarını yükseltmek için Lozan Muahe¬ desine iki madde koydurmamı teklif eder. Hüsnü suretle sav¬ mak istiyorum. Israr ediyor. Artık sabrım tükendi. Dedim ki: «Yahu! sen ne müthiş adamsın? Devletin nice müşkil ve haya¬ ti işleri var. Benim onlar zihnimi perişan etmekte. Sen şimdi bunları bırakmışsın da şu'tahvilâtın fiatrnı yükselttirmeye ça¬ lışıyorsun. Çünkü sende bunlardan var. Sen sade cebini düşü¬ nüyorsun. Olmaz şeysin!. Ben böyle şahısların hesabı için ça¬ lışamam» dedim. Şu adama daha ziyade kızdım. Ve bir kat daha gözümden düştü. Zaten yanıma gelmesi de yüzsüzlüktü. Bana pek fena şey yapmıştı. Ve fena danldığımı biüyordu. Bu adamla pek eski dostluğum var. Çok zaman bu hukuk beni tuttu. Abdülhâmid zamanında onun gözdesi idi. Ihsan-ı şahaneler içindeydi. Ona pek mükemmel hizmet eder, ayni za¬ manda bizimle Abdülhâmid aleyhine söylerdi. Ben bununla onu pek sever, zarurî Abdiilhâmid’e' mümaşaat' ediyor» derdim. Me¬ ğerse iki yüzlü ve pek egoist bir adammış. Bunu sonraki vuku¬ atla çok iyi ispat etti. Serasker Rıza Paşa’yı pek çok ibram ile ikna edip Kalafat yeri işini vesair işlerini Necmettin’e verdir¬ dim. Necmettin bana bu lûtfumdan dolayı bir mektupla minnet- tarâne teşekkür etti. Bense biraz sonra serasker ve kayınpede- 978 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 979 rim Şükrü ile bozuştum. Necmettin de derhal onlar bile birleşip aleyhime yürüdü ve bana «Beni Serasker’e sen tavsiye etmedin. Ben bu âile-i muhtereme ile çok eski dostum» diye de yazdı. Halbuki öteki mektubu da bende mahfuz. Seraskerden 20.000 altın kazanmıştır. Anladım. Molla yalancı dönek ve kaypak bir adam. Sade menfaat biliyor. İttihatçıların en nüfuzluları İle ahbab. Onların adli işlerini görüyor. Meselâ Zeki Bey’in katli, Çerekes Ahmet’in beraatine kanunî yolu bulan Molla’dır. ittihat¬ çılar düştü. Derhal bana «Beni Sabahaddin’e prezante et! Fa¬ kat gizli kalacak.» dedi. Ettim. O da kendisine evkafa ait bir takıntısı olan bir mülkünün işine havale etti. Az sonra ittihatçı¬ lar mevkie geldiler. Gelince de Sabahaddin’ı ve işini bırakıverdi. Bizim hâne eşyasını evinde emanet olarak saklamış iken imha etti. Hatta bir kısmını adadaki eviyle beraber sattı. Para istedim. îki bin lira bedelini vereceğini söyledi. Ver¬ medi. Darıldım. Selâmı sabahı kestim. Nihayet Ankarada ve Lozan’dan sonra Çorum Meb'usu Münir’i vasıta ederek benimle barıştı. Yine Lozan’dan sonra idi. Vesile bularak 1500 lira aldım. Beni filân yıllarda Ankaraya gittiğimde evinde misafir ediyor¬ du. Yemek yediriyordu. Para vermek istedim, KaJbul etmedi. Beşyüz lirayı da ben ona saydım. Sonra Mustafa Kemâl’e de hulûl etmek istiyor. Nihayet Fethi vasıtasiyle kendisini meb’ us yaptırmıştır. Fethi’nin haremi üzerinde müessirdir. Fethi Malta’da iken Galibe Hanım, Necmeddin, Münihte imişler. Mol- la’nın bana söylediğine göre Galibe Hanım, parasız imiş. Ona pa¬ ra vererek yardım etmişler. Fethi Molla’mn aleyhindedir. Bana birgün Paris’te: «Necmettin sanki iyi bir adam mıdır, çok kö¬ tü insandır.» demiştir. Fakat buna rağmen onu o vakit meb’us yaptırdı. Zaten Molla Fethi’nin İktisadî işlerini teshil eder, sıkı ahbablık yapar. Halit Paşa’nm katli mes’elesinde bu meseleyi örtmek yolunu bulup, Mustafa Kemâl’e söyleyen ve zabıt vara¬ kasını o suretle bizzat kendi eliyle yapan bu Molla’dır. Bu aralık işleri çoktur Dünyada paradan, karıdan başka bir şey bilmez. Müthiş çapkındır. Vatan, onun için boş şeyler¬ dir. Mevkide bile gözü yoktur. Mevkî ister sebebi paraya basmak olduğu için. Türlü ve çirkin para dalaveraları yapmıştır. On parası yokken büyük bir zengin olmuştur. Bu adam kadar zeki de belki Türkiyede yoktur. Kimseye fenalık etmez. Prensibi herkes’e iyilik etmek, herkesi memuri¬ yetlere yerleştirmektir. Bu suretle kendine dost kılmak politi¬ kasını yapar. Sonra para dalaverasmda bunlardan istifade eder. Biz büyük bir teşyi ile Sirkeci’den trene bindik herkes mai¬ yetinde adamlar götürüyor. Bizim Pazarola Haşan dahi bir k⬠tip almış. Bende bir şey yok. Aklıma bile gelmiyor. Lüzumsuz. Millete boşuna masraf. Reşit Safvet bu çocuğu görmüş. Bana dedi ki: «Bu çocuk ailesiyle bir müddet bizim evin yanındaki evde oturdu. Bizim bahçıvanın paltosunu çalıp sattı. Bu gayet fena bir çocuktur. Söyle de bunu götürmesin» dedi. Haşan’a söyledim. Hiddetlendi «Hayır, bu iyi çocuktur» dedi. Canım şöyle de olmuş» deyip vak’ayı anlattım. «Söz dinle, bunu götür¬ me dedim. Israr etti, Çocuğun cevheri temiz olduğunu ve k adisini pek iyi bildiğini söyledi. Hasılı vaz geçirtemedim. Bu çocuk Lozan’da neler yapacak, sonra söyliyeceğim. Maattees¬ süf bu çocuk Avukat Ömer Farukî Beyin kaynıdır. Fanıkî Bey zeki, çalışkan, mücessem namusu ve çok daha meziyetleri olan bir zattı. Kaynı böyle. Halbuki haremi de iyi bir kadındır. Bu çocuk bugün Fransız zabitidir. Paris’te «Sen Piyer denilen meş¬ hur Harbiye mektebinde okuyor. Diğer kardeşi de Batum’da komünisttir. Bizden kaçmış komünist olmuş, orda gazete çı¬ karıyordu. Batum’da görmüştüm. Lozan yolunu tuttuk. Zevcem de yanımda anlatıyor: Meğerse biz îstanbulda iken Vahidettin’- in yaveri Zeki ilk defa bize gelmiş. Misafir olduğumuz baldızı¬ mın evi yeni mahallededir. Yıldıza iki adım. Baldızım Reşit Saf- vet’in haremi. Zeki bizim mahut Sinoplu Çerkeş ve Mısır’da ha¬ pishaneden kurtardığım Zeki’dir. Mütekaid Miralay Ali Bey Zeki’nin maksadını haber almış, bize koşmuş, refikama haber 980 Dr. RIZA NUR 981 HAYAT yo HATIRATIM vermiş. Beni yok deyip, Zeki’yi salmışlar. ^Meğerse Zeki. beni vuracakmış. Onun için gelirmiş. Padişahlığı ben ilga ettim, j a. Zeki Padişahın yaveri ya, onun intikamını alacakmış. Hakika¬ ten bizim bu esnada İstanbuldan geçişimiz, hayatımız içm bü¬ yük tehlike idi. Bana bundan hiç bahsetmediler di. Şimdi tren¬ de söylüyor. İnsan vatan hizmetinde nelere uğruyor,^ neler çe¬ kiyor... Bu Zeki’yi anlattım. Bu kadar ahmak ve ahlâksız adam nadirdir. Ben Ankarada iken bir aralık bana mektup yazdı. An- karaya gelmek istiyor. Hımbıl adam, halbuki Sinop ahalisini isyan ettirmeye çalıştığı malûm idi. Gelse derhal asılırdı. Belki de casusluk için geliyordu. Bunu da düşünmedim değil. Cevap bile verdim. Onun gibi ahlâksız olsaydım, «Gel» derdim. Gürül¬ tüye giderdi. Bunları düşünecek kadar bile aklı yoktu. Bundan bana pek kızmış imiş. Halbuki Anka raya gideceğim vakit. Ben; gitmekten men’e bile çalışmış. Hakikaten benim de hu takrirden sonra Vahidettîn ve zahiri îngilizler Istanbulda iken İstanbul’a gelip, Yıldız’m burnunun dibinde bir evde misafir oluşum cesa¬ ret, hattâ ahmaklık idi. İstanbul’da ecnebi siyasî memurları ile temas edecek bir memura şiddetle lüzum vardı Adnan Hariciye Murahhası ünva- nıyle İstanbul’a gönderildi. Onlarla temaslar yapıyor. Ankara ile bunların fikir ve işlerini birbirine tebliğ ediyor. Görülecek bazı işleri müzakere ediyordu. Bunlar oldu. Biz gittik. Vahidettîn,. İngiliz Harp gemisi ile kaçmış. Zeki de beraber gitmiş. Malta’ya oradan Hicaz’a Şerif Hüseyin’e gitmiş. Şerif biraz sonra Vahidettin’i koğmuş. Ora¬ dan San Remo’ya gelip yerleşmişler. Bir Lozan’da muahede ile meşgulüz. Zeki San Remo'dan da bana mektup yazdı. Diyor ki: «Size söyliyeceğim pek mühim esrar var. Oraya geleyim. Fakat bana yazacağınız mektubu şu adrese yazınız. İşi pek mah¬ ram tutmalıyım. Vahidettin haber almasın.» Bu adam casus da. Hem velinimetine hıyanet ediyor. Eder, çok ahlâksız bir çirkef- tir. Zaten kız kardeşi de Zeki’ye lanet okuyor. Diyor ki: «Beni sokağa atan Vahidettin gibi bir adama gitti de yaver oldu, ona hizmet ediyor. Benim kardeşim alçaktır.» Bu kadın Vahidet- tin’in müstefreşesi idi. Sinoplu ve Çerkesdi. Karısı da geldi. Sonra karışıyım diye Mısır’a gelmiş, kendisine evkaftan aylık bağlatmış, kendisini Nil’e almış, kurtarmışlar. Sonra Kahire’de evlenmiş, boşanmış, kerhane açmış, nihayet Zengibar’a gitmiş. Simdi orada Padişah karışıyım diyor ve bir kerhane işletiyor- muş. Zeki’ye mektup yazıp «gel» deaim. Nihayet «gelemiyere¬ ğim, sen gel!» dedi. Bunda şüphe uyandırdı. İhtimâl beni oraya getirip tuzağa düşürecek. Son bir mektup yazdım! «Verecek ha¬ berin varsa, buraya gel, yoksa dırlanıp durma!» sustu. Müthiş, kumarcı idi İçer, çocuk ile meşgul olurdu. Ama il¬ lâ kumarı müthişti. Vahidettin’den çok para almış. Bir defa iki bin İngiliz altını almış. San Remo gazinosunda hepsini bir gece de derhal kumara vermiş. Adam olsa bu ona iyi bir para idi. On yıl mükemmel yaşardı. İstanbul’da Abdüllıamit zamanında kumar oynar, yenerse iyi, yenilirse tabancasını çıkarıp paraları geri alırdı, Serasker’in yaveri idi, kimse sesini çıkaramazdı. Ya¬ ni küçük mikyasta bir Fehim Paşa idi. Seraskerin oğlu Süreyya ;!e maaş kırdırır, masraf nazırından paralan alırlardı. Avrupa- da bunları yapamaz. Vahidettin sonra bir müddet Mecid’in oğlu Faruk Zekiyi Nisde beslemiş. Yine kumardan baş alamamış nihayet aç kalmış. Odasına kömür yakıp, intihar ettiğine dair bir mektup da yazıp yatmış ölmüştür. Bir pislik ortadan kalk mış demektir. Lozan’a, vardık. 21 Teşrinisani 1922 (1338) de ilk içtima oldu. Bir iş yapacağız ki, muazzamdır: Türkiye İmparatorluğu¬ nun bu kadar asırlık tasvivesi. Devlet Kapitülasyonların pençe¬ sinde mahvolmakta. Ecnebi bir caniyi polisimiz tutamaz. Mah¬ kememiz muhakeme edemez, ecnebî’den vergi alınamaz. Gümrü¬ ğümüzü istediğimiz gibi arttıramayız. Bizim teb’a Hristiyanlara el süremeyiz, derhal Avrupa devletleri müdahale eder, onları himaye ederler. Ecnebî postalar var. îlh.. Hasılı devlet devlet 982 983 HAYAT ve HATIRATIM halinde değil. Devleti bunlardan kurtarmak hayatî bir mesele bunları def ederek devleti hakikî bir devlet haline koyarak sulh yapmalı. Hk içtima Ingiliz Hariciye Vekili Lord Gürzon, Fransız Baş¬ vekili Puvankare ve Italyan Başvekili Musolin’nin huzuru ile ya. pildi. Müzakereler « Leman» gölü sahilinde (Uşi) de eski bir şato ve şimdi otel olan tarihî bir binada devam etti. Binanın adı Uşi Şatosu. Château d’Ouchy’dir. Bizde ne hazırlık var, ne dosya var, hiç bir şey yok. Lord Gürzon gibi bir takım resmî diplomatlar burada. Hem bunların mükemmel dosyalan vardır. Ne yapacağız!... Hey’et-i Vekile bize giderken bir içtimada avuç içi kadar bir kağıda sığan bir talimat verdi. Mustafa Kemâl, ismet ile beni ıbir tarafa çekti, dedi ki: «Esaslannız budıır. Baktınız ki, hattâ Trakyayı alamı¬ yorsunuz, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, terkedip sulhü yapın, hattâ icabederse, Istanbuldan da vazgeçmek lâzımdır. Mu¬ sul için hiç uğraşmayın!» Mustafa Kemâl’in de şif al direktifi bu. Herife hayret ettim. Trakya ile İstanbulun bizi terki meselesi ol¬ muş bitmiş bir mesele halindeydi. Bu adamkn fikri neydi?. . Bilmem!... Galiba ne bahasına olursa olsun, demek ne olursa oolsun sulh istiyor. Doğrusu Trakya için zahmet çekmedik, ko¬ lay aldık. Sade Demetoka’yı boşuna kaybettik. Fakat ismet Lozan’da Musul için daima bana: «Canım gel şunu bırakalım da sulh yapalım.» der beni zorlardı. Ben «Olmaz, bütün muka¬ vemetleri yapalım» derdim. «Canım sonra boca ederiz. Sulhü kaçırırız. Verelim.».derdi. Boca onun tabiridir. Ne yapsın efen¬ disinin emrini icra ediyor, ihtimal îngilizler, Trakya ve İstan¬ bul İçin de Musul gibi yapsalardı oraları da vermek istiyecekti. Bereket versin îngilizler bunlara hiç itiraz etmediler. Yalrnz Edime havalisindeki hudut meselesi güçlük verdi. Bu hudut işi ile sırf ismet uğraştı. Oradaki hudut lehimize değildir. Bilmem iyisi mümkün olurmuydu? Bu müzakerelerin esasını yapan ko¬ misyon ve mütehassıs komitelerinde bizzat ismet meşgul Dr. RIZA NUR Yanında Keldanî Tevfik .(Sonra Cumhurreisi Başkâtibi) vardı. Ben asla bulunmadım, işte şimdi atıp tutan Mustafa Kemâl bi¬ ze Lozan’a giderken böyle talimat vermiştir. Celse başladı. Ben korkuyorum. «Bu adamlar çok yüksek¬ tir.» diyorum. Bunlar ile karşılaşmaktan, müzakereden fena çekiniyorum. Beş on gün müşahede ile geçirdim. Şahısları birer birer tetkik ettim. Bana cesaret geldi. Doğrusu evvelce bu frenk- lerden çok korkuyordum. Kendimi onlara nisbetle hakir görü¬ yordum. Vakıa Rusya’da böyle müzakerelere alışmış idim. Ama burada Avrupanın seçme diplomatları vardı. Mesaîyi tanzim et¬ mek lâzım. Biz de buna karışmak istedik. Bizi karıştırmadılar. İtilâf Devletleri herşeyi yapmışlar. Reisleri kendilerinden tayin etmişler. Bize tebliğ ettiler. Karşı¬ mızda ngiltere, Fransa, Amerika, İtalya, Japonya, Romanya, Sırbistan (Sırp - Hırvat - Sloven) ve Yunanistan olmak üzere sekiz devlet var. Dünyanın en büyük milletleri bunların arasın¬ da. Biz bir kişiyiz. Bunlar bize hr şeyi empoze etmek istiyorlar; fakat aşikâr göriilüyoor ki, bunlara da Ingiltere empoze ediyor. Hemen her şeyi Lord Gürzon yapıp, diğerlerine kabul ettiriyoor. Yâni konferansda sade Ingilitere hâkimdi. Diğerleri dekor ve figüran nevinden. Hepsi Ingilterenin direktifi mucibince hareket ediyorlar. Bk celse oldu. Gürzon celseye riyaset ediyor. Fransızca, İn¬ gilizce ve İtalyanca resmî dil olarak kabul edildi. Bu dillerde söz söylenebilecek, başka dil yasak. Bunlar yapdıkları mesai projesini, birgün evvel bize göndermişlerdi. Bizde ona göre bir cevap hazırladık, ismet bu cevabı aldı. Reis bu cevabı aldı. Reis sıfatıyla okudu. Biz bizimle görüşecek hükümetlerin adlarının burada da tasrih ve tahdidini ve boğaz müzakeresinde Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’m da davetini istiyoruz. Onlara göre, riyaset Ingiliz, Fransız ve Kalyadadır. Biz ise bazen konferansa bizim de reis olmamızı istedik. Bu lâfı kulak¬ larına bile sokmadılar. «Biz üç devlet konferansa daveti yapan 984 985 HAYAT ve HATIRATIM devletiz, hak bizimdir» dediler. Konferansa bir umumî kâtip ta¬ yin ettiler. Bu Masigli adında bir Fransızdır. Şimdi Fransanııı en iyi sefirlerindendir. İsmet bunun da Türk olmasını istedi. Doğrusu fazla ve lüzumsuz bir şeydir. Hem. de bizde bunu ya¬ pacak liyakate biri yoktu. Reşit Safvet kâtip sıfatıyla buna namzetti. Lâkin bu değerde değildi. Gürzon konferans müzakere ve kararlarının gizli tutulmasını, kimseye ve gazetecilere söy¬ lenmemesini, yalnız her celse sonunda bir tebliğ kaleme alınıp iki tarafın tetkikikne iktirandan sonra gazetelere verilmesini teklif etti. Fransız heyet-i murahhasası reisi Barrer, sonra Ital¬ yan Heyeti Reisi Marki Garroni, Gürzonu tasvip ettiler. Biz de «Tebliği muvafık görürsek pekiyi, görmezsek kendimiz neşre¬ deriz» dedik. Her celse sonlarında Masigli bir tebliğ hazırlardı. Celse biter bitmez, okurdu; tasvip olunurdu. Bu adamın diraye¬ tini daima taJkdır ederdim. Celse bittiği vakit tebliğini hazırla¬ mış olurdu, derhal okurdu ve müzakerenin esas noktalarım şa- yan-ı hayret bir surette toplamış ve hülâsa etmiş olduğu görü¬ lürdü. Garroni son zamana kadar İstanbulda İtalya Sefiriydi, ikinci delege Lui Montanya idi. Fransızların birinci delegeleri Roma Sefirleri idi, ikinci delegeleri Bompar idi. Bompar da son zamana kadar uzun müddet İstanbul da Fransız sefiri idi. Fran¬ sız ayamndandır. Ingilizlerin birinci delegesi Hariciye Nazırlari Marki Gürzon, ikinci düegesi Höras Rumbolt idi ki İstanbul da İngiliz favkalâde komserı idi. Amerikanın birinci delegesi Roma Delegesi Chüd ikincişi Gru idi. Bu ikinci murahhas şimdi Ame¬ rikanın Ankara Sefiridir. Yunan murahhasları Venizelos ile Yunanistanm Londra sefiri Kaklamânos, Romanya murahhas¬ ları Hariciye Nazırı Duka ile Paris Sefiri Diyamandi; Sırbis- tanınkiler Hariciye Nazırı Ninçiç ile Rapiç idi. Amerikalılar hiç bir rey vermek, hiç bir şey imzalamak is¬ temediklerini yalnız her komisyona girip müsavî hukuk ile bu Dr. RIZA NUR lunabilmeyi sade isterlerse bir şey izah edeceklerini bildirdiler. Sade bir «Müşahit» olacaklarını söylediler. Şunu söyleyeyim ki esasen Amerikalılarla Türkiye arasın¬ da ilân-ı harp olmamıştı. Müşavir ve ehl-i hibre ünvanı üe Ingi¬ liz ve Fransızların getirdikleri adamlar arasında mühim adamlar vardı. Sir William Tyrrel Ingilizlerin müşaviri. Bu adam Ingil¬ tere Hariciye .Nezaretinin en mühim adamıymış, Foreing Office «Ingiltere Hariciye Nezareti» demek o demek imiş. Gözlerinde zekâ parlıyoor. Temkinli, ağırbaşlı tam Ingiliz hasleti var, ken¬ disinde. Şimdi Pariste Ingiliz Sefiridir ki, bu memuriyet Ingil- terenin en mühim memuriyetidir. Adam Bloç (İstanbul da Ingi¬ liz Dayinler Vekili) de müşavir. Kezâ Nikolsun, Forri - Adam var ki, bunlar Gürzon’un en mahrem müşavirleri imişler, ikisi de, genç. Nikolsun’un babası vaktiyle İstanbul’da sefirlik etmiş. Forris - Adam muahededen sonra İstanbul İngiliz Sefareti Baş¬ kâtipliğine tayin edildi. Orada intihar etti. Karısı ile beraber spirtizma ille pek meşgul idi. Herhalde aklında bir şey varmış. Fakat zeki malûmatlı, giileryüzlü bir adamdı. Ahbab olmuştum. Ingilizlerin askerî müşavirlerinden bir General, bir miralay da vardı. Mütareke zamanında pek mühim rol oynamış ve bir ta¬ kım Türkleri millî hareket aleyhine şevketmiş olan Ingüterenin İstanbul Sefareti Tercümanı Rayyan da müşavirler arasında. Rumbolt İstanbul Ingiliz Komiseri. Fransızların ikinci murahhası ve eski İstanbul Sefiri Bom- bart, askerî müşavirleri general Veygan idi. Bu zat mühim bir askerdi. Umumî harpte General Foş’un erkân-ı harbiye reisidir. Sonra Suriyeye ve nihayet Fransız Erkânı Harbiye Reisliğine tayin edümiştir. Diğeri Viç amiral Lakas idi. Bir «Lâroş» vardı ki Fransa Hariciye Nezaretinin mühim memurlarından idi. Şim¬ di o da sefirdir. Fromajo vardı ki pek mühim hukuk âlimidir. Kezâ bir «Serrovis» var idi ki, Fransanın en mühim Maliye Mü¬ tehassislarındandır. Istanbuldaki Fransız Dayinler Vekili «Dek- loziyer» da vardı. 986 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 987 İtalyanların ikinci murahhasları Montanya İstanbul da Düyun-u umumîyede Italyan delegesi olan Nogar müşavir idi. Keza İstanbul Italyan Hastahaııesi Müdürü ve Karantinada Ital¬ yan Delegesi olan Doktor Şenini bir de Yahudi Metr Salem Ital¬ yan müşaviridir. İtalya İstanbul sefareti kâtipleri de mevcut. Bu yahudi Saleme şaştım. Bizim müşavirler: Münir, (Şimdi Bern Sefiri) Zekâi (Bir aralık Londra Sefi¬ ri), Mustafa Şeref, Veli, Tahir (Şimdi Darülfünunda müderris) Muhtar (Eski Nafia Vekili) Tevfik (Zabit ve şimdi Mustafa Kemâlin Başkâtibi), Şükrü Kaya (Şimdi Dahilliye Vekili), Se- nüyiddin, Hamid (Eski Hilâl-i Ahmer Reisi), Doktor Nihad Re- şad, Yahya Kemal, Ruşen Eşref, Nusret (Şimdi Şurayi Devlet Reisi) Şevket (Bahriye zabiti, Mebus Ali Şükrü’nün kardeşi), Hüseyin (îstanbulda Robert Kolej Muallimlerinden), Selânikli Cavit, Fuat (Sonra Divan-ı Muhasebat Reisi), bu sonuncusu aynı zamanda Heyetin masarifinin, parasının idaresine memur¬ dur. Hikmet (Şimdi Kâbil Sefiri) Şefik (Trabzon Mebusu), Zühtü (Şimdi Darülfünun müderrisi,) var. Viyanadan bana tav¬ siye ile Ahmet Cevat adında bir genç geldi. Onu da kâtip olarak aldım. Gayretli bir genç. Benim gittiğim içtimalara onu kâtip olarak götürüyordum. İstanbuldan Ahmet Cevdet (ikdam), Velid (TasviriEfkâr). Hüseyin Cahit (Tanin), Ali Naci ve Necmettin Sadık (Akşam) Ahmet İhsan gazeteci olarak gelmişler. Konferansı takip ediyor, gazetelerine malûmat veriyorlar. Lozan’a dünyanın her tarafından gazeteciler, politikacılar dökülmüş. Karınca yuvası gibi kaynıyordu. îstanbulda Şehremaneti bize bir ziyafet vermişti. Cavit de oradaydı. İsmet Cavit ile bana haber vermeden, gizli olarak bir iki defa bir odada konuştu. Hakkıdır diyecek yok. Nihayet' ba¬ na : «Ben Cavit’i müşavir olarak götüreceğim» dedi. Ben; «Beni dinlersen götürme! Bu adamdan istifade edilmez. Bu Fransızla- râ medyun bir adamdır. Belki zarar görürüz!» dedim. «Hayır, neden böyle olsun ? Fikrin doğru değil» dedi. Durdu, bir müddet sonra ilâve etti: «Maliye Mütehassısı yok. Hüseyin eşşeğin biri bir şey bildiği yok. Bu işi bizde bilen Cavittir.» «Ben bu adamı almamızın münasip olduğu fikrindeyim» dedim. Böylece kaldı. Trendeyiz, Lozan’a gidiyoruz. Bir gün ismet: «Düşündüm, Ca- vit’e gelsin,diye telgraf çektim.» dedi. Ben «Hata ettin. Yeni¬ den bir telgraf çek! Gelme de!» dedim. «Ne yapayım oldu; ar¬ tık geri dönülmez» dedi. Halbuki bu ismetin Ankaraya, dolap tarzıdır. Onu İstanbul da tayin etmiştir. Ben mümanaat edince sustu. Şimdi yolda beni güya emri¬ vaki karşısında bulunduruyor. Hamit son zamanlarda yani daha İzmir zaferinden evvel İstanbul da Ankaranın Konsolosu makamında idi. Ankara na¬ rama ecnebi devletlerle teması o yapıyordu. Bu zat pek korkak' biridir. Hele Frenklerden titrer. Onca frenkler pek yüksek mah¬ luklardır, onlara körü körüne hürmet ve itaat lâzımdır. Bu te¬ masları da hep bu seciye dairesinde idare etmiş, daima Ankara- nın tebliğlerini sert bulmuş, onu frenklere yumuşak şekle koya¬ cak tebliğ etmiş, bu suretle ekseriya Ankara'nın fikirlerinden aykırı bir tarzda hareket etmiştir. Hamid’in bir halini söyÜye¬ yim . Mütareke iptidasında îstanbuldaki Mebusan Meclisinde o da mebus idi. Birgün benim önümdeki sırada oturuyordu. Biri kürsüden Ingilizler aleyhine söylüyordu. Hamit derhal: «Aman bu nasıl şey» dedi. Telâşlı telâşlı iki tarafa baktı. Herkes otu¬ ruyor, hiç telâş eden yoktu. Hem de hatibin sözleri dehşetli sözler değil, ehemmiyetsiz adi şeylerdi. Kimsenin davranmadı¬ ğım görünce: «Bu olamaz, susturmuyorlar da» dedi. Ve iki kula¬ ğını birer parmağı ile tıkadı, kalktı. «Aman işitmiyeyim bari» di¬ yerek öylece yani parmakları kulaklarında müzakere salonun¬ dan çıktı. Bu vak’a bu adamın seciyesini izah eder bir miyardır. Bilhassa Fransızlar ile hoş geçinir, onların adamı idi. Cavit ile de pek sıkı dostluğu vardı. Kendisi de Maliyyûndaıı geçinirdi. 988 HAYAT v-ç' HATIRATIM Dr. RIZA NUR 989 Cah : tio de pek dost, üçü Lozan'da bir saç ayak.. Ekımİm-i sc- ‘•V--o . Dikkate ve kayda şayan bir şey dc şu: Salem de İtalyan müşaviri. Bu yahudi malûm. Metr Salem adıyla meşhurdur. Bi¬ zim çıfıtlardandır. İstanbulda Selanik Bankası İdare azasın- d andır. Selâniklidir. O vakit ora yahudiieri İtalyan tabiiyetine girerlerdi. Hem bizim teb a, hem de gizlice İtalyan teb’ası olur¬ lardı. Karasu adındaki meşhur çıfıtta böyledir. Saniyen yahudi - lerin hepsinde de her cebinde bir pasaport vardır. Salem pek zekidir. Türkçeyi pek iyi bilir. Fransızcası kuvvetli, hukukta malumatı çok. Hasılı muktedir bir adamdL. Talât’ın baş dostu ve en itimad ettiği adamı İdi. Devletin en mühim işlerini ona söyler, sorar, rey alırdı. İşte bu adam Lozan’da şimdi karşımıza düşman safında olarak çıkıvermiştir. Talât, ittihatçılar ne gafil ve ne cahil adamlarmış?!... Devletin sırrını böylelere söylü¬ yorlardı. Tabiî o da derhal îtalyanlara, hattâ Fransızlara gö¬ türüyordu. Çünkü Salem bütün Paris Maliye Mehafili ile de te¬ masta ve onların aletidir. Bu suretler ile pek zengin oolmuştur. Hadi bu vakte kadar neyse ne... fakat buradan sonra bu adam y İne Ankara ya şitmiş, Osmanlı Bankasının imtiyazının temditi işini, daha bir takım malî işleri halletmişti. Ondan sonra Anka- raya ayak bastırılacak adam mıydı?!... Hele Lozan’da aleyhi¬ mize gayet aşikâr, vahim bir hareket yaptı ki bu Türk vatanda¬ şı geçinen herif onunla artık tamamivle hain idi. Türkiveve bile girememeli idi. Sırası gelince zikredeceğim. . .. ..f? Lozan Paİ!ls ote]i ne “dik. Yüksekte, şehrin merkezinde uyak bir otel. Fransız ve Japon heyetleri de aym otelde. îngi- uzıerle Italyanlar aşağıda Üspe’de, gölün kenarında ve konfe¬ rans müzakerelerinin cereyan ettiği binaya yakın olan «Bu rivas - be au smager» otelindeler. Bu otel de pek büyük Lozan Palas’- ian daha süslü. Müzakerede sade Lord Gürzon İngilizce diğer herkes Fran¬ sızca söylüyor. Gürzon’un karşısında bir adam var. Söylerken o sıtenografya ediyor. Nutuk bitince onu Fransızca olarak okuyor. İngilizce olarak okurken ne süratle ökunursa Fransızca okunur¬ ken. de o süratle ve öyle dürüst okuyor. Bazan r ransızca bir nut¬ ku Amerikalılara tercüme ediyor. Çünkü bunlar i ransızca bil¬ miyorlar. Stenograf ettiği fransızca nutku süratle İngilizce ola¬ rak okuyor. Bizim Hüseyin Bey’e, Münir Beye soruyorum. Bun¬ lar İngilizce biliyorlar. Dürüst, pürüzsüz okuyormuş. Bu adam konferansta tercüman ismini taşıyor. Mütarekeden beri Gürzon hemen bütün konferanslarda bu adamı kullanmıştır. Şayan-ı hayret bir iktidar. Belki de dünyada eşi yoktur. Bizim Münir Bey¬ de Gürzon söylerken yine türkçe olarak not tutuyor. Ama her¬ halde kaçan cümleler çok.. Ve bu türkçeden Fransızca, İngilizce olarak söyle desek yapamaz. İsmet sağır, nutukları işitemiyor, işitse de İngilizce bilmiyor, fransızcayı da iyi anlamıyor. Münir onun solunda oturup not tutuyor. İsmetin gözü Münir’in notun¬ da. Bu suretle nutukları anlıyor. Ben de sağında oturuyorum. «Şöyle yap! Onu yapma! Söylediği şu, fakat böyledir, bizce böy¬ le olacak.,. Bu mühim. Buna cevap lâzımdır, ilâh...» gibi kağıda kurşun kalemiyle yazıyorum. Onlara da bakıyor. Lozan konferansı iki devre olmuştur. İkisi arasında bir in¬ kıta devri vardır. Hararetli ve şiddetli devir ilk devirdir. Dünya ayaklanmıştı. O devrede ben de kendimi müthiş bir harp içinde ve ateş altında gibi zannediyordum. Sinirlerimiz böyle gerilmişti. Hiç durdurak yoktu. Uykum bile pek azdı. 3ir gece bir çeyrek uyuyabildiğimi ve onunla kaldığımı hatırlarım. Şafak sökerken işi bitirip yatmıştım. Ekseriya böyle yatardım. Uyumuşum, ka¬ pı vuruldu. Yine iş. Kalktım. Baktım, bir çeyrek uyumuşum, ekseriya iki üç saat uyuyabiliyordum. Diğer zaman hep çalışma Ue geçiyordu. Yemeği dahi dara dar yiyordum İkinci devir sö¬ nük geçmiştir. Çünkü Cihanı alâkadar eden en mühim ve en pürüzlü işler birinci devrede halledilmiş; bitmişti. Birinci kısmın müzakere, kararları ve mesaisine ait fransızca Conferonce de 990 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 991 Lausanne sur les affaires du Proche - Orient (192? 1Ö23 tome I adlı Secret (sır) kaydını havi bir eser de vardır. Fransız hü¬ kümeti tarafından neşredilmiştir. Bu eser resmidir. Sinopta bir tane bizim kütüphanemizde vardır. 645 büyük sahifeden mürekkeptir. Konferansın mesaisi şu suretle tanzim olundu : Boğaz müzakeresine Kumlar davet edilecek. Şark işlerinde alâkalı olan diğer devletler de konferansta şifahen veya tahriren dinlenebilecek. Biz' bu sonuncuya çok itiraz ettik. Dedik ki : «Si¬ zin bizi konferansa davet eden notanızda müzakereye iştirak edecek devletlerin adları yazılı muayyen ve mahduttur. Devleti¬ mizden selâhiyetimiz bunlarla görüşmek içindir. Başka devlet ka¬ bul edemeyiz. Çünkü selâhiyetimiz yoktur. Müzakere edemeyiz.» bunu illâ dinlemediler. Sonra Bulgar, Belçika delegelerini de bazı işlerde müzakereye kabul etmişlerdir. Hatta devletten çıkıp şa¬ hısları bile getirmişlerdir. Ermeniler ve Geldanıler gibi. Avru¬ palIlar tahakküm ediyorlardı. Bazı istedikleri şeyleri haksız ola¬ rak da yapıyorlardı. Ben de ona göre tedbir alıyordum. Meselâ Ermeni yurd hadisesini ihdas ettim. İlerde zikredeceğim. Belçi¬ kalılara ses çıkarmadım. Çünkü mühim değildi. İki komisyon yapıldı : 1 Araziye ait (hudud) ve askeri meseleler. (Boğazların tabi olacağı rejim de burada. 2 — Türkiyedeki ecnebiler ve ekalliyetler meselesi (siyasî işler) 3 — Malî ve ekoonmik isler (Limanlar, şimendiferler, şir¬ ketler, ilâh... ve sıhhî mesele). Bu komisyonların her birinin reisi İngiliz, Fransız ve İtal¬ yan Başdelegeleridir. Birgün başdelege bulunmazsa yerine o dev¬ letin ikinci reisi, reis olacak. Her komisyon «Sû-komisyon» 1ar, ehl-i bibre ve teknikçi- lerden mürekkep komiteler yapabilir. Bunlar bir karara varır, bunu bir rapor ile ait olduğu komisyona verir. Bu suretle bütün meseleler bu sûkomisyonlarda hallediliyor. Bir raporla korniş- yon’a geliyor, o da onları tadil etmeksizin kabul ediyordu. Bu suretle komisyonların mesaisi tamamiyle kolaylaşmış oluyordu. Yani asü işler sûkomiayonlarda oluyordu. Komisyonlar ekseriya akademik bir halde olup işi resmen bir kabulden ibaretti. Hukuk şinaslardan mürekkep bir kitabet komitesi de teşkil edildi. Burada Fransızlardan Fromajo vardı. Biz Münir’i tayin ettik. Bu komite kararları güzel fransızca ve hukukî lisan ile madde halinde tanzim etmeğe memurdu. Bütün nihaî kararlar oraya gidiyordu. Orada yeniden kaleme alınıyordu. Buradan İn¬ giliz, İtalyan ve Japon mümessilleri de vardı. Ben zannediyorum ki; muahedenin bazı maddeleri burada yeniden kaleme alınırken biraz aleyhimize doğru kayırılmıştır. Münir Bey ciddeiı namus¬ lu, pek vatanperverdir ve gayretli bir adamdır, namusundan şüpheye hakkım yoktur. Muktedir bir adamdır da; bundan da şüphe caiz değildir. Ancak muahedeki Fransızcanın pek yüksek oluşu dolayısiyle farkına varılmayarak bazı şeylerin kaymasına sebep oldu. Bana öyle geliyor. Buna iyice hükmedebilmek için matbû ve resmî muahedenin maddeleriyle bende bulunan ve mü¬ zakere esnasında kabul dilmiş kararların kat’î suretleri olan notlar bir ehl-i hibre tarafından karşılaştırılmalıdır. Bu notlarım Sinop’ta kütüphanededir, Münir meziyetlerine rağmen büyük bir kusuru olan bir adamdır. Kendi, sinirleri gayet zayıf, müthiş korkak. Gölgesinden korkar. înisiyativten tamamiyle arî. Teh¬ didini açmağa kadir değildir. Bundan dolayı susmuş veya anla¬ mamıştır. İkiden biri. Komisyon müzakerelerini hemen umumiyetle Gürzon idare ediyordu. Sağında Fransız delegeleri, solunda İtalyan delegeleri otururdu. Fransızların sağında da Japonlar. Bunlar köşeli bir at nalı şeklindeki yeşil çuhalı müzakere masasının ortadaki hattı- nı işgal ediyorlardı. Her heyetin arkasında müşavir, eksper ve kâtipleri oturuyordu. Lüzumunda murahhaslarına dosyalar ve¬ riyorlar veya murahhaslar onlardan bir şey istiyorlardı. Masa¬ nın bu ota dıl’ı yan dıl'ından yarı derecesinde kısa idi. Yani ma- 992 993 HAYAT ve HATIRATIM sanın heyeti umumiyesi bir müstatil şeklinde idi. Gürzon’un mev¬ kiine göre sağ dıl’mda biz ve arkamızda müşavir ve mütehassıs¬ lar ve kâtiplerimiz. Bizim sağımızda sırp heyeti. Karşımızda yani Gürzon’un solundaki dal'ında baştan aşağı sırayla Amerika¬ lılar, Yunanlılar, Romanya’lılar oturuyordu. Boğazlar müzake¬ resinde Rumları RomanyalIların soluna yani altına oturttular. Ortadaki boşlukta umumî kâtip Masigli, Gürzon’un karşısında o söylediğim meşhur stenograf duruyordu. Delege, müşavir ve kâtiplerden başka hiç kimseye müzake¬ relere sokmuyorlardı. Hariçten birinin bu müzakere yerine gir¬ mesi mümkün değildi. İkinci içtimada Barrer bir nutuk okudu. Bunda : «Önümüze hal için 'konan meseleler büyük, vahim meselelerdir. îşte bunlar, Şark meselesi. Bundan yalnız ordaki millet alâkadar değildir. Alâka umumîdir. Ye cihan, sulhuniin muhafazası işine bağlı bir iştir, dedi.» Meseleler mühim şüphe yok; fakat bu adam Şark meselesinden bahsediyor. Bizce Türkiye Devleti ile muharip müt¬ tefikler var ve aralarında sulh yapılacak. Şark meselesi diye bir şey tanımıyoruz. Bu bizim işimiz. Bu adamların zihniyetleri başka .Yine eski kafa, eski hamam eski tas. Bizim yeni kafamı¬ zı bugünden itibaren yakından görecekler, göstereceğiz. Müzakerelerde bir şey açıkça görünüyor: Gürzon söylüyor, bitirince sözü fransızlara veriyor, onlar da Gürzon’u tasdik edi¬ yor, sonra Italyanlara söz veriyor. Onlarda da ayni nakarat, son¬ ra Japonlara da aynı şeyi söyletiyor. Bazen işi daha genişletip RomanyalIlarla sırplara da söz veriyor, onlara da aynı şeyi söy¬ letiyor. Demek evvelce böyle tertip ediyor : «Siz de beni tasdik edin, sen şöyle, sen böyle söyle diyor.» Öyle konferansa geliyor, böylece oluyor. Bu suretle ekseriyette olduklarını gösteriyor. Ve konferansı tesir altma alıyor. Anlaşılıyor ki, konferans de¬ mek, müzakere demek, hepsi İngiltere demektir. Diğerlerini uşak gibi kullanıyor. Demek konferansta basımlarımızın tabiyesini, metodunu da öğrendik. Hem gittikçe anladım ki, Gürzon şah¬ sen diğer devletler delegelerinden yüksektir. Zeki, âlim, natuk Dr. RIZA NUR bir adam. Tecrübeler ile yetişmiş bir yüksek şahsiyet. Barrer r - de, Bompar’da ben bir dirayet görmedim. Hele Rompar Istan- bulda Abdülhamit zamanı sefirlerinin zihniyeti ile -meşbû. Bir türlü fikirlerini değiştiremiyor. Halbuki vazyetler, zhniyetler ta¬ mam iyi e değişmiştir; bunu anlayamıyor. Garohi de onun gibi. O da o vakit bizde sefir imiş. Hem bir değeri yok. Yâlnız pek tatlı, hoş sohbet, güldürmeyi sever bir adam. Bize eski dost mua¬ melesi yapıyor. Fakat onu henüz burada tanıyoruz. Güya öyle¬ likle bizi sözlerinin tesiri altına alacak, dolaba koyacak!.. Ayan azasından alçak boylu, karnı vücudundan çak dışarıda olan bu şişman adam yapıma geliyor. Konuşacak. Bir defa kafalar ko¬ nuşacak, vaziyete gelmek için evvelâ karnını sizin karnınıza da¬ yıyor. Dans mı edeceğiz! Hemen «Dostum Rıza Nûr» hitabıyla teklifsiz olarak yaslanıp konuşuyor. Pek mösyö filân demiyor, ismete de bana da böyle yapardı. Bu esnada bize dostça nasi¬ hatler veriyor. Nasihat ama bizi kendi fikrine kendi arzusuna imale... zararı yok. öyle yapsın... öyle zannetsin, imam bildiği¬ ni okur. Biz de onu bozmuyoruz. îş böyle fakat onların ekseriyetinin bize hiçbir tesiri yok. Bu iş ekseriyet işi değil, öyle olsa pekiyi-parsayı toplayıp he- m^n kaçalım. Biz tekiz. Hemen bütün Dünya karşımızda, düş¬ man. Biz dediğimizi diyoruz. Biz onlara : «Bu ekseriyet işi değü. Sizinle aynı müsavi hukukla müzakereye geldik» dedik. Ve bunu kabul ediyorlar. Fakat ekseriya bizi tesir altma almak istiyor¬ lar. Yani tabirimce işi görüşüp gitmek fikrindeler. Bizde gürül¬ tüye pabuç bırakmıyoruz. Bu adamlar ile görüştükçe bunları işte gördükçe gözümde küçüktüler. Fakat Grzon bilâkis daima yükseldi. Hattâ Ingiliz heyeti de gözümde büyüdü. Tamamiyle gördüm ki, her ne denir¬ se densin Ingiliz Heyeti bütün diğer heyetlerden yüksektir. Bu ilimce, idarece, terbiyece, herşeyce böyledir. Gûyâ Ingİlİzler te¬ reddi etmiş, artık yıkılacakmış. Bu dünyada umumî fikir. Hele Harb-i Umumîden evvel Almanların en tabiî fikriydi. Denebilir F : 63 994 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 995 ki, tngilizler tereddi etmiştir. Grafiklerinin evc-i balâsını bul¬ muştur. Şimdi tabii dikecekler. Fakat ne vakit? Belki 50 belki 200 yıl sonra. Belki de yeniden regenere olmanın yolunu bula¬ caklardır. Her gece yansından sonra Ankara’ya şifreli telgraf veriyoruz. Bizim yarınki konferansa hazırlık işleri ekseriya ge¬ ce yarısı bitiyor. Bazan sabaha kadar da sürüyor. Ankaraya ma¬ lûmat işi de öyle, şifre kâtipleri o vakte kadar bekliyor. Ondan sonra da telgrafı şifre haline koyup telgrafhaneye veriyoruz. Bundan sonra uyuyorlar. Yani sabahleyin. Bunların çalışma gayretlerini zikr ve kendilerini takdir etmek vazifemdir. Muhaberatın bir kısmı da haftada bir gönderilen diploma¬ tik kurye ile yapıhyordu. Kurye Ankara'nın tahriratını getiriyor. Bizimkini alıp gidiyordu. Komisyonlardan bir numaralısı birinci komisyon yahut as¬ kerî komisyon, iki numaralıya ikinci komisyon yahut siyasî ko¬ misyon, üç numaralıya üçüncü komisyon yahut ekonomi komis¬ yonu adları da verüiyordu. Bu komisyonların her biri bir takım talî komisyonlara (sû- komisyon), mütehassıs komisyonlarına ayrıldı. Birinci komisyonda Veygand sûkomisyonu, Bonmarlar sû- komisyonu, ikinci komisyonda Ekalliyetler sûkomisyonu, ahalî mübadelesi sûkomisyonu, Harb işleri sûkomisyonu, üçüncü de Düyûnu umumiye, gümrük, fıâh... malî ve İktisadî meseleler için bir takım mütehassıs expert (ehl-i hibre) komiteleri yapıldı. Bu komiteler bir çok idi. Lüzurjı görüldükçe de yapılıyordu. Meselâ Karantina için General Pelle île ben bir komite yaptık. Birinci komisyona ait sûkomisyonları îsmet kendi aldı, ikinci komisyona ait sûkomisyonları ve emsalini bana verdi, İktisadî mütehassıs komitelerini Haşan ile Şefik, Muthar, Zekâi r Zühtî, Tahir ve emsaline verdi. Ben celselere giderken yanıma müşavir olarak Münir, Şükrü Kaya, Mustafa Şeref ve Veli Bey¬ lerden birini alıyordum.’ Üç komisyonun celselerine «Umumî Celse» adı veriliyor. Bunlara söz bilen murahhaslar gelir. Sûkbmisyon ve mütehas¬ sıs komitelerinde halledilen işler burada tetkik olunarak hall-i kat’iye iktiran eder. Birinci komisyonun işi zaten evvelce olmuş bir iş idi. Trak¬ ya zaten bize terkedilmiş idi. Sade hududunun kat’î bir tayini kalmıştı. Adeta bu iş bir hudut komisyonu işi mahiyetinde idi. Boğazların serbestisini de evvelden kabul ediyorduk. Zaten Mi- sâk-ı Millî de kabul etmişti. Esasen bunsuz muahede yapıla¬ mazdı. Olacak müzakere ise teferruatın tayini üzerinde olacak¬ tı Türkiyenin diğer hudutları zaten muayyen idi. Ankara iti- lâfnamesi Suriye hududunu da tayin etmişti. Maatteessüf bu itilâfnameyi yapanlar misak-ı millîye darbe vurmuşlardır. Yani İskenderun ve havalisi Türklerini Fransızlara bırakmışlardır. Bu misâk, yani Millî And Türkiye için Türklerle meskûn arazi¬ yi istiyordu. Olmuş, Lozan’da geri dönmek imkânı olmadı. Bu iş İskenderun havalisi Türklerini Fransızlara bırakmak gibi bü¬ yük bir yara olmuştur. Biz Moskova Muahedesini yaparken sı¬ kıştıkça Misak-ı Milliyi ileri sürer ve hu sayede davamızı kaza¬ nırdık. Burada da öyle yaptık. Yine işe yarıyordu. Fakat Lo¬ zan’daki Misak-ı Millî Moskovadaki gib sağlam değil, yaralı idi. Adeta can çekişiyordu. 1 Bu komisyonda bir mühim mesele vardı. O da Eİcezire hu¬ dudu yani Musul Mes’elesi idi. ikinci komisyonun işleri en pürüzlü, en dağdağalı, herkesi alâkadar eden siyasî meseleler idi. Ekalliyetler meselesi Tiirki- yeyı asırlardan beri giden ve inkiraza sürükleyen en mühim dert idi. Ahalî mübadelesi şimdiye kadar hiçbir muahedenin yapmadığı müthiş bir iş idi. Yüz binlerce halk vatanlarından alı¬ nıp başka topraklara gönderilecek. Ağır birşey. Bütün bu iş¬ lerde Hristiyanlık, Müslümanlık meselesi, mezhep imtiyazları meselesi, adlî mesele, kapitülâsyon ve AvrupalIların Türkiyeye müdahale meseleleri, yine AvrupalIların Türkiyede siyasî alet¬ leri, istedikçe kışkırtılan ihtilâl unsurları meseleleri yani Tür¬ kiyenin ve Türk Milletinin hayat ve memat meseleleri, yani bi- 996 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 997 zim de Türkçülüğümüzün saikleri ve canımızı kurtarma kaygusu var. Müthiş... En hararetli müzakereler bu kısımda oldu. Bu saha büyük bir meydan muharebesi gibi idi. İki taraf olanca kuvvetiyle hü¬ cum ve müdafaa ediyordu. Bu işler için dünyanın her tarafın¬ dan papazlar, hristiyanlar, komiteciler, politikacılar Lozan’a üşüşmüş, dolmuştu. Türlü yaygaralar koparıyorlardı. Bu işlere münhasıran ben bakıyordum. îsmet’in haberi da¬ hi yoktu. Üçüncü komisyonun işleri içinde halli güç işler olmasına, rağmen dağdağasızca idi. Bu kısıra tamamiyle mütehassıslar işiydi. Ne İsmet, ne ben bunda mütehassıs değildik. Tafsilâtına vakıf değiliz. Yalnız umumî prensiplere aklımız erebiliyor. Bu İşin başında Haşan, fakat birşey bilen adam, güya Avrupa d a Maliye ve İktisat tahsil etmiş. Sonra zekâsı da kâfi derecede de¬ ğil. Hele bir hali var, pek fena Dimağı normal değil. Çok inpuî- sif, kapıhp gidiveriyor. Duruşu ve hükmü muvazenesiz. Muarız onu derhal hüküm ve tesiri altına alıyor. Neyse bunlar da komi¬ telerde uğraşıyorlar. Burada en mühim mesele Düyûn-u umumi¬ ye meselesi. Bu mesele Türkün cebini deliyor, onu Avrupa muh¬ tekirlerine mükemmel soyduruyor. Hem de kapitülasyonlar na¬ mına dikilmiş en mühim ve azametli bir heykel. Bunu yıkmaln îngilizler kanaatim gibi sade Boğaz meselesine ehemmiyet verdiler. O olunca ekonomik işlere pek de kulak asmadılar. Sa¬ de Musul'a ehemmiyet verdiler. Ekonomik hususta tutunan,, inad eden Fransızlardı. Bu millet ve devleti paraya çok dikkatli¬ dirler. Santim diye takla atarlar. Milleti de, devleti de tam be¬ zirgandır. Tabiî hakları var. Para bu. Onlar tepiniyor. îngilizler hallerine gülüyor gibi duruyorlardı, istihbarat ve neşriyat işi en mühim bi iş. Bu işe bizzat çok ehemmiyet verdim. Malûmat almalıyız. Diğer heyet-i murahhasalar ve devletleri ne fikirde¬ dirler, anlamak en mühim şeydir. Sonra kendi fikirlerimizi neşir ve tamim etmek lâzım ki, bu da büyük bir ehemmiyeti haizdir. Bunun için bir kalem teşkil ettim. Buraya İngiliz ve Fransızlar- dan çok tanıdığı vardır diye Doktor Nihat Reşat'ı ve Yahya Ke¬ mâl ile Ruşen Eşrefi tayin ettik. Söylemek lâzımdır ki, bu ka¬ lemden hiç istifade etmedik. Halbuki Nihat Reşat çok zamandır Avrupaaa yaşayan adamdır. Mütarekeden beri de Ankaramn taraftarı olmuş, bir müddet adeta Ankaramn Avrupadaki mü¬ messili sıfatını takınıp hu rolü oynamıştır. Bunu kısmen kendi kendine sonra da Ankaramn muvafakati ile yapmıştır. Bu esna¬ da İngiliz ve Fransız ricalini, birçok mebus ve politikacılarını ta¬ nımıştır. Kendi de iyi fransızca ve İngilizce bilir. Bunlar verdiğim vazifeyi yapamıyorlar. Hiçbir eser-i hayat göstermiyorlar. Birkaç defa bunları sıkıştırdım. Direktifler ver¬ dim. Hayır birşey yok. Bunlara dedim ki : «Hiç olmazsa İngiliz¬ ce ve Fransızca gazeteleri derhal okuyacaksınız. Konferansı en- terese eder malûmatı derhal türkçe hülâsa edip bir deftere ya¬ zacaksınız. Ve hangi tarihli hangi gazeteden ise onu da basma yazacaksınız. Sabah erken içtimaa gitmeden evvel bize verecek¬ siniz. Bunu bile bir türlü yapmadılar. En sonunda pek fena söy¬ lendim. Neyse Yahya Kemâl beş on gün kadar Fransızca gazete için yaptı. Bunların diğer işleri bizim fikirlerimizi, müdafaaları¬ mızı, haklarımızı ecnebî gazetelerde ııeşrettirmekti. Hele bunu hiç yapamadılar. Vakıa güç ve paraya mütevakkıf bir iş... Keza ecnebî gazeteciler ile politikacılar ile konuşacak, beraber içecek, ağızlarından havadis toplayacaklardı. Bunu da yapamadılar. Hasılı dediklerimden hiç birini yapmadılar. İstihbaratımız sı fırdı. Halimiz güçtü. Adeta ummanda pusulamız yoktu. İşimiz Ali ah lıktı. Nihad’m kendilerine otelde kiralayıp kalem diye verdiğim odaya adeta geldiği bile yok. Lâzım olanda, arat yoktur. Nerde? Çok defa malûm değil, çek defada kadın peşinde. Gece ise dans¬ ta ve bir kadınla beraber. Ara sıra gözükür. Yanında ecnebî bir kadm veya erkek vardır. Arada Fransız ve İngiliz kadınları ge¬ lir. Ismet’e prezante olunmak istiyorlar. Bunları nihayet getiri¬ yor. Sanki Nihad kadın taciri. Gelen Ingiliz kadınlarından biri meşhur bir güzeldir. Adı Şidam’chr. Vaktiyle Moskova’ya git- 998 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 999 miş, onlara komünist görünmüş. Sonra Lozan’a dönmüş. Meğer¬ se Moskova hakkında malûmat almağa memurmuş. Bu kadını Nihad bir gece Ismet’e götürmüş. Kadın geceyi Ismet’in yanında geçirmiş. Saibah haber alınca tsmet’e : «Akşam keyfettin ha?!..» dedim. «Hayır, skandal olur diye korktum, dokunmadım» dedi. Lozan'a birçok ressamlar gelmişti. Delegelerin resimlerini yapıyorlardı. Bir tanesi pek meşhurdur, karikatürcüdür. Adı «Derso» dur. Bu adam resmini yapacağı adama bir defa bir iki dakika kadar bakıyor. Sonra gidip karikatürünü yapıyor Amma mükemmel yapıyor. Birçok resimler yaptı. Bir albüm vücuda getirdi. Bir tanesinde bu güzel kadının Çiçerin ve diğer Rus de¬ legeleriyle dans ettiğinin resmidir. Hakikaten Ruslar bu kadınla bir gece Lozan’da böyle bir eğlenti yapmışlar. Demek kadın Rusları da tetkik etti. Bu ressam benim karikatürlerimde mu¬ vaffak olamamıştır. Sebebini sormuşlar «Yüzünde izam edilecek bir fenalık yok» demiş. Venizelosla olan kavgamı ikimizi boks yapıyor ve ben Venizelosu yere yıkmışım, şeklinde tasvir etmiş¬ tir. Bu albüm Sinopta kütüphanemdedir. Nihad’m getirdiği erkekler de çok. Erkekler imtiyaz isti¬ yorlar. Ezcümle Musul Petrollerini. Meğerse bu adamlar hep İngiliz istihbaratının memurları imiş. Sonradan anlıyoruz. Bir tanesi de dedektif imiş. İki görüşüşte anladım. Ve herif bana rüşvet teklif etti. Kovdum. Bunun hikâyesinin nihayetini sonra anlatacağım. Nihad’ın getirip bize takdim ettiği adamların di¬ ğer bir tanesi Seliye adında bir geldanî. En mühim petrol tica¬ rethanesi tarafmdan geliyormuş. Bif dalaveracı serseri. Oda¬ ma bir kutu sigara yolluyor. Bıraktırmış, bir de gravat. Geri yolladım. Baktım hâli şüpheli bunu da kovdum. Şimdi bu adam Paris’te. Türk Ticaret Odasına da reis yapmışlar. Bu sefer hat¬ tâ Pariste benim tütünlerimi satmak istedi. Ben de istedim, fa¬ kat cesaret edemedim. fşte Nihad’m getirdiği şeyler, kadından, erkekten hep böy¬ le şeyler. Kendisi de imtiyaz almak zengin olmak peşindo. Hü¬ lâsa kan getiriyor, imtiyaz avcısı getiriyor, casus getiriyor. Bi¬ lerek veya bilmeyerek, orasını bilmem, Bu işler kötü iş. Hali Ni> had’ın şüpheli, Nihad rakıya da düşkün değil. Fakat kadın gör- dümü asla dayanamıyor. Hemen 'aklı oynayıveriyor. En ciddî İşte olsa derhşl işi bırakıveriyor, kadına gidiyor. Sözünde, ran¬ devusunda asla doğruluk yok. Hiç bir işinde, sözünde, halinde ciddiyet denen şeyden bir habbecik bile görülmez. Pek hafifmeş¬ rep bir adam. Bit durmuyor Paris sefirliği istiyoa*. Mektepte iken de hafifmeşrep idi. Askerî tıbbiyede bizden bir sınıf yukarıda idi. Mektepten sonra Avrupa’ya kaçtı. O va¬ kitten bu vakte kadar maişetini teinin edebilmiş kendi elinin ekmeğini yemiş bir adam-değüdi. Şerif Paşa ve bUıassa kansı Prenses Emine’nin paralan ile yaşamıştır. Şerif’in kadın işleri vekilidir. Çapkınlıkta beraberdirler. Hafif meşrepliğine bir va¬ kasını zikredeyim. Nihad çok zaman Sabahattin’in en has adamıydı. Ondan çok para almıştır. Adeta vücudunun mühim kısmı onun nimetidir. Harb-i umumide Cenova’da Sabahattinle Jperâber Fransızlara hizmet etmiş ve onlardan para da almıştır. Sonra felâkete düş¬ müş, Sabahattin’i terketmiştir. Mahmut Şevket Vak’ası için Sa¬ bahattin Mahmut Şevketi vurdurmak, ilâh... için Kâzım işini ve ihtilâl hazırlıyormuş. Nihad’ı da bu işte kullanıyormuş. Bifgün meseleye dahil üç bahriye zabiti Nihad’a bazı mühim' işleri gö¬ rüşmek için gitmişler. Nihad keman çalıyormuş. Bunlara «Biraz beklesinler. Bir morso meşkediyorum.» diye haber yollamış. Sa¬ bitler bir saat kadar beklemişler. Bakmışlar ki, halâ keman ça¬ lıyor, evden çıkıp gitmişler. Bu zabitler vaktiyle halaskarlar me¬ selesinde birkjhç torpidoyu ihtilâle iştirâk ettirip faryab ederek hazırlayan zabitlerdir. Yıllardan sonra bunlardan biri sırası gel¬ di de bu vak’ayı bana anlattı. Ve dediki: «Biz İhtilâl yapacağız. Ne ciddî ne kanlı iş!. Böyle iş yapacak olan bu beyin keman İle meşgul. İhtilâl işinin bir saat durmaya tahammülü olur mu? Sabahattin’e de acıdık, öyle hafif meşrep çocuklar ile inkılâp ya-- pacak?...» Hakları var. Hakikaten Sabahattİn bu mühim işleri bunlarla yapandı. Hiç muvaffak olmadı. Daima hıyanete uğradı. 1000 HAYAT ve HATIRATIM Sebebi Nihad, Saffet, Lütfü ve emsalidir. Nihad Lozan’dan sonra Ankaraya gelmiş, fakat istediğini alamayıp Avrupaya dönmüş. Franşızlar ona Fransada icrâ-yı tababet edebilmek için müsaade vermişlerdir. Bu mühim mese¬ ledir. Kanuna mugayirdir. Beyrut mekteplerinden diploma ver¬ mek suretiyle kitaba uydurmuşlardır. Bunu kimseye yapmaz¬ lar. Demek vaktiyle onlara casus gibi hizmetler etmiş. Sonra Şerif Paşa’ya vekil olarak Mısır’a gitmiş, orada Şerif’in hesabı¬ na ve zararına türlü çirkin para işleri yapmış. Bana bunları al⬠kadarlar Mısır’da anlattılar. Bu oğlan pisliklerin hepsini yapar. İnkıta olunca İsmet Nihad’ı Ankara’ya getirdi. Orada orta¬ da bırakıvermiş, ne aramış, ne sormuş, ne de «yiyeceğin var mı?» demiş. Nihayet Memuriyet istemiş onu da vermemiş. Ni¬ hayet İsmet ona Matbuat Müdürlüğünü teklif etmiş. Nihad’da kabul etmeyip Istanbula dönmüş. îstanbulda bana şikâyet etti durdu. Diyorlar ki, sonra Mustafa Kemâl’e çatmış, ona birgün «Dans -böyle oynanır» demiş, o da kızıp kovmuş. Reşit Saffet, Nihad’m can düşmanı imiş. Sebebini bilmiyo¬ rum. Belki de rekabet. Çünkü ikisi de hemen aynı şey. Bir düzİ- ye Nihad m fenalıklarını İsmete, bana söyler. Kovulmasını ister. Bu Reşit Saffetin vazifesi değil, aldırmadık. Bu sefer bizzat ha¬ karet etmiş, fena kavga etmişler, O Nlhad’ı, Nihad’da onu bana şikâyet ettiler. Yan tatlı, yan tehditli sözlerle ikisini de sustur¬ dum. Yahya Kemâl hantal bir adam. Kımıldamak kabiliyeti yok. ^Esasen lakayt bir insan. Asla iş, idare adamı değil. Sade bol Viski ve rakı içiyor Münevver bir adamdır. Hoş sohbettir. Tu¬ haf sözleri vardır. Şairdir. Mahcub, pek az ise de güzelce birkaç şiiri vardır. Şüphesiz namuslu adamdır. Şerir, muzır bir adam da hiç değil. Yumuşak bir insan. Son derece korkak. Görülüyor ki biraz dalkavuk. Ruşen Eşref hele bu adamdan hiç hizmet görmedik. Dün¬ yada yalnız bir işi var: Sabah kalkıyor viskiye sânhyor, ta öbür sabaha kadar içiyor. Hergün böyle idi. Bir sarhoş. Yalnız imdi değil, ezelî ye ebedi sarhoş. Çünkü babası da kendisi gibiy- Dr. RIZA NUR 1001 di. Kel tavil ahmak sözüne uyacak derecede uzun boylu ve kısa akıllı. Hem de pek cahil. Sade biraz düzgün Roman yazar. Ro¬ manları da fuhuş. Babası Eşref Rûşen Gülhânede emraz-ı cildi¬ ye muallimi İdi. Güya Almanyada da okumuş idi. Fakat tama- miyle cahildi. Ve son derecede ahmak bir adamdı. Boşnaktır. Vaktiyle Şer afettin Mağmumî vesair arkadaşlarını Abdülha- mid'e jurnal ederek külah kapmıştı. Bu bütün talebe alemince meşhur ve. malum idi. Ruşen’in hiçbir işe el sürdüğü yok. Sar¬ hoşluktan baş alamıyor ki... Yevmiyesini adeta hep içkiye veri¬ yor. Otelciye borcu yığılmış, bir iki defa ismet heyetin parasiy-, le kapatmış. Onun yaveri ve eski sefir Münir’in kardeşi olan bin¬ başı Atıfda müthiş sarhoş. O da bir düziye otele müthiş borç yapıyor, ismet heyetin, yani devletin parasından onun da üç bin, beş bin İsviçre frangı borcunu veriyor. Bu, heyet-i murah¬ hasa kesesi değil. Yarâna kazâ, belâ sandığı. Herifler körkütük 1 içmişler. Parasım mület vermiş. Aferin heyet-i murahhasa re¬ isine de!.. Tabii Ruşen Eşref Gazimizin gözdesi. Keyfetsin diye onu buraya o tayin ettirdi. Öteki de kendi kıymetli yaveri.. Ruşen karısını da getirmiş. Kadın hergün bir erkekle. Fran¬ sız ilâh... türlü milletlerden adamların kucağında dansediyor. Ruşen otelde sarhoş. Kadın başka erkek ile beraber, ya otelde, ya gezmede. Bunları herkes görüyor. Bizim heyette bu hususta dedikodu oluyor. Ruşen oralarda değil!.. Birgün holde bir fran- sızla görüşüyor. Ben de yakınında bir masada oturuyorum. Fransıza karısını methetmeğe başladı ve ilk söz olarak haremi¬ nin Mustafa Kemâl’in dostu (Amie) olduğunu söyledi. Hayret ettim. Fakat bunun daha fenası oldu. Birgün otelin holünde is¬ met ve müşavirlerden beş altı kişi oturuyoruz. Ruşen de geldi. Oturdu. Sarhoşça. Derken yine karısından bahsetti : «Salih an m burada canı sıkıldı. Mösyö .. Parise gidiyormuş. Saliha da Parisi görmedi. Gitsin Farisi görsün dedim. Mösyöyle yolladım.' Ön gün kadar kalacaklar» hepimiz biribirimize baktık. Bu ha¬ lis pezevenklik. Hem de bunu utanmadan söylüyor. Mösyö Fran¬ sız heyeti kâtiplerinden.- Vakıa kadmın her hali Lozan’da her- 1002 Dr. RIZA NUR 1003 HAYAT ve HATIRATIM kese malûı 1 !! oldu. Amma yine bu söylenemezdi. Eşsiz pezevenk imiş... Adı Saliha olan bu. kadın Çerkes’dir. Ankarada ilk yıl için¬ de kocası onu Mustafa Kemâl’e götürdü. Birgün Mustafa Ke¬ mâl'in yaveri Salih kadını Vurdu. Kurşun ayağına gelmiş. Ha¬ vadis yayıldı. Sebebi anlaşılmadı. Mustafa Kemâl’in adeti bir kadım beş-on gün bir ay tutar* sonra atar. Bu da atıldı. Lozan’¬ dan sonra kadın yalnız başına Nis’e gitmiş. Sonra bizim kayın baba Şükrü bana Saliha’nm Nis’e geldiğini, zavallının parasız kaldığını, kendisine ikram edip otomobil ile gezdirdiğini söylü¬ yordu, Dedim ki : «Ah Paşa! sen meşhur bir zamparasmdır. Bu sanatta bu kadar tecrüben var. Amma bu kadınla yatmamış in- ,şan kalmış mıdır acaba? Çok geç kalmışsın. Sen artık yalnız kaldığı zamanına düşmüşsün.». Lâkırdıyı kesti. Ruşen edip geçiniyor. Hiçbir eserini okumadım. Bilmem bu hususta bir kıymeti var mı? Benim bildiğim zekâsı basittir, ca¬ hildir. Şerir adam değildir, kimsenin ne etlisinde ne sütlüsiinde- dir. Sade iki mühim hasleti var : gayet dalkavuk, eşsiz peze¬ venk... Ruşen Eşref bundan iki yıl evvel Paris’e gelmiş. Biriyle görüşürken : «Mustafa Kemâl’e birşey olursa ben ne yaparım? Açlıktan ölürüz. Mebusluktan aldığım maaş sade Saliha’nm harçlığına yetmiyor. Mustafa Kemâl’e aman birşey olmasın» de¬ miştir. Bu söz bu adamı izah eder. istihbaratın yürütülemediğinden birkaç defa Ismet’e dert yandım hiçbir şey söylemedi ve yapmadı. Öyle görüyordum ki, bu işe ehemmiyet, vermiyordu, veya ben teşkil ettim diye aldır¬ mıyordu. Hasılı bizim istihbarat ve neşriyat teşkilâtından habbe-i va¬ hide istifade edemedik. îngilizlerin istihbarat bürodan ise mü¬ kemmel işliyor.^Ingiliz casus, dedektifleri, entelligence servis adamları Lozan’a dolmuşlar. Mükemmel çalışıyorlardı. Artık biz işlere iyice daldık. O kadar ki başımızı kaşımağa vaktimiz yok. öğle yemeklerini daradar yiyoruz. Zevcem orada kapandı kaldı. Yanında bir hizmetçi kız getirmişti. Ama sıkıl¬ dı. Bir dakika onunla oturmağa vaktim yok. Sinirlendi .Ne ya¬ payım? Gündüz neyse ama gecede sabahlara kadar kalem ha¬ line, müzakere odası haline koyduğumuz odalarda meşgulüm. Konferansın, Konferans bitinceye kadar. Nis’e büyük anasının ve babasının yanma gitmesini söyledim. Razı oldu. Yolladım Ondan da kurtuldum. Artık kendimi tamamiyle konferans işi¬ ne verdim. Geceleri kendi komisyonolanm için hazırlanıyorum. Sonra gerek benim komisyonum, gerek birinci ve ikinci komis¬ yonların umum! celsesi için lâzım gelen nutukları tertip ediyo¬ rum. Her akşam ertesi günkü içtim alarm saat ve müzakere mev¬ zuları umumî kâtiplik tarafından her hey’et-i murahhasaya teb¬ liğ ediliyor. Buna göre ismet Paşa’nm komisyonda söyleyeceği şeyleri müşavirler ile müzakere ediyoruz. Birkaç saat içinde mes’ele tenevvür ediyor. Bir kâtibe «Yaz!» diyorum. Söylüyo¬ rum, yazıyor. Sonra bir defa da okutuyorum, ilâve ve tashihe ihtiyaç varsa yapıyorum. Hikmet Bey’e veriyorum. O da Fran¬ sızca yazıp daktiloya veriyor, makinayla yazdırıyor. Bu Ismet’e veriliyor, ismet bunu umumî celsede okuyor, işte kendi nutuk¬ larını ismet kendisi hazırlayacak yerde onları da ben hazırlıyo¬ rum. Bu suretle zabıtnamelerde mevcut îsmet’in söylediği nu¬ tukları hep ben yazmışımdır, ismet bir tanesinin müzakeresinde bile bulunmamıştır, ismet geceleri hükümete ve Mustafa Kemâl’e şifre ve hususî mektuplar yazmakla meşgul oluyordu. Bunları bana göstermemeğe dikkat ederdi. Hemen hiç birini görmemi- şimdir. Bir usul de ittihaz ettik : Celsede anî olarak bizden mühim bir şeye cevap istenirse cevap vermiyoruz, «ilerideki celsede bu¬ na cevap vereceğiz» diyoruz', ö meseleyi de yine ayni müşavirler ile müzakere ve münakaşa edip yazdırıyorum. Ertesi günü söy¬ lüyor. işte Ismet’in söylediği bütün nutuklar böylece benim tara¬ fımdan kaleme alınmıştır. O sade celsede okumuştur. Zabıtna¬ meleri okuyanlar, görürler ki ismet daima «Gelecek celsede ce- 1004 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1005 vap vereceğim» der. Adeta her sahifede bu cümle vardır, işte onu ben hazırlarım, gelecek celsede o okur. Bunu bütün müşa¬ virler bilirler. Kuznameleri AvrupalIlar tertip ediyorlar. Bize hiç danışmı¬ yorlar. Bundan müşkül vaziyete giriyorduk. Hikmet çok ahlâklı, dürüst, dirayetli ve işe sadık, pek çalış¬ kan, nutukları mükemmel surette aynen ve güzel bir fransızca ile tercüme ediyordu. Lozan'da böyle işin üzerinde görerek Hik¬ meti sevdim. Nutuklar tercüme edilip, makinede birkaç nüsha yazıldıktan sonra bir nüsha da bana gelirdi. Birgün baktım. Bir iki cümle benim dediğim gibi değil, değiştirlmiş. Hikmeti çağırt¬ tım. Ve gösterip azarladım ve dedim ki : «Burada siz bir ma¬ dun memursunuz. Vazifeniz emrimizi ifadan ibarettir. Bu değiş¬ tirme çok fena bir şeydir. Ne vakit başta âmir olursanız o va¬ kit kendi fikrinizi yazarsınız.» Hiç bir şey demedi. Ve ağlar gibi oldu. Baktım terbiyesi de bu kadar mükemm û. Zaten kendisi Anadoluya ilk günlerde iltihak edenlerdendir. Ben o vakit H⬠riciyeye vekâlet ediyordum. Kendisini Adnan’ın tavsiyesi ile Harciyeye almıştım, incittiğime pişman oldum. Çünkü böyle na¬ muslu ve dirayetli adamları incitmek doğru değildir. Çağırdım gönlünü aldım, ihtimâl onu ismet değiştirmişti. Hikmet o kadar terbiyeli ki, onu dahi söylemedi, işi kendi üstüne aldı. Bu müzakereleri idare etmek de güç iş idi. Bir kısım müşa¬ virler iyi. Fakat bir iki müşavirde vardı ki, pek aykırı fikirlerde idiler. Sonra da illâ kendi fikirlerinin kabulünü istiyorlardı. Ba¬ zısı çok söylüyordu. Hem de saçma veya sadet harici. Vaktimiz ise hiç yoktu. Bir dakika bize bir saat kadar kıymetli idi. İşimiz tepemizden aşmıştı. Devlette dosyası hazırlanmış hiç birşey yok¬ tu ki, hepsini burada biz yapıyoruz, biz hazırlıyoruz. Meselâ, devletin düyûn-u umumiye borcu ne kadardır, onu bile bilmiyo¬ ruz. Ve vesikası yok. Herşey buna göre. Bunları birer surette idare ediyorum. Birgün bir müzakerede müşavirlerden birkaçı behemehal kendi fikirlerinin kabulünü istediler. Başka türlü mes’ûliyet kabul edemiyeceklerini bildirdiler. Bunlar vaziyet¬ lerini bilmiyorlardı. Ve murahhaslara tahakküm etmek istiyor¬ lardı. Vaziyetlerini nihayet anlattım. «Sizin hiç bir mes’ûliyeti- niz yoktur. Boşuna korkmayın! Mes’ûliyet biz murahhasların¬ dır. Sizin vazifeniz istişarîdir. Size sorarım. Beni tenvir eder¬ siniz. O kadar. Sonra söyleyeceklerimizi biz tespit ederiz. Gö¬ rüyorsunuz ki öyle yapıyorum. Yazdığım şeylerde çok yeri bam¬ başkadır. içinde müzakere ve münakaşalarda istifade olmuş şeyler olduğu gibi bambaşka şeyler de vardır.» Bunlardan biri Şevket’tir. Boğazların serbestisini kabul etmemize çok itiraz etmiş men’e kalkışmıştı, iyi vatanperverlik. Ama görülüyor ki işlerden haberi yok. Heyeti umumîyeyi kavrayamıyor. Birisi de Seniyüddin’dir. Evkaf mütehassısı idi. Bu hususta çok itirazlar yapmıştı. Zihniyeti yeni zihniyete tevafuk etmiyordu. İsmet sâde muhabere ile meşgul. Olan şeyleri Ankaraya ya¬ sıyor ve oradan yazılan şeylere cevap veriyor. Bana gösterdiği yok. Gizli tutuyor. Ne yazıyor, bilmem?... Benim de buna za¬ ten vaktim yok. Muahede işlerine ancak yetişiyorum. Hem bu kmı idi. Sade mühim ve pürüzlü bir muhabere olduğu vakit bana muahede işi değil, ehemmiyet vermiyorum. Fakat görmek hak- gesteriyor. Hem de fena bir adeti var. Yalnız hariciye vekâletine yazacakken Mustafa Kemâl’e de yazıyor. Bu ise Abdülhâmit za¬ manı sistemi, Saraya jurnal,, istibdat ve dalkavukluk usulü o zamanın en fena gördüğümüz adeti, ismet bu işle adeta bütün zamanını sarf ediyor. Çünkü bu adamın msvette yapması fevka¬ lâdedir. Bir müsvette yapar ki, gülünç bir şeydir. Kâğıdı kalem alır, yazar, hem yazar, hem çizer. Çizdiği satırların altına yeni¬ sini yazar. Bu suretle satırlar arasında boş yer kalmaz, fakat tashih bitmemiştir. Bu sefer kâğıdın kenarlarına çıkıntı yapar. Bu çıkıntıları da çizer, altlarına yenisini yazar.. Hasılı müsvet¬ te bittiği vakit kağıt simsiyah, her tarafı çizik, arap saçı gibi biışeydir. Okumak mümkün değildir, ilk yazdığı satırlardan çi¬ zilmemiş olan pek azdır. Bir çok cümleleri bir defa değil, birkaç defa çizilip yazılmıştır, saatler geçmiştir. Bunu heyet-i vekile- ■deki müsvettelerinden bilirim. 3006 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1007 Bunun iki sebebi vardır. Biri kitabet ve yazıdaki iktidarsız¬ lığı. Böyle hararetli bir çok tashihten sonra dahi îsmet’in yazı¬ ları mânâ çıkmaz bir şeydir. İkincisi evhamdır. Her cümleyi de¬ falarca tartar. Bundan şu çıkabilir, der, çizer, yenisini yazar. Ondan da bu çıkar der, yine çizer. Ama hiç birisi de çıkmaz ya. Bu adamın evhamı müthiştir. Ben hayâtımda bu derece evhamlı adama pek az tesadüf ettim. Bunu bir tahmin veya bir iki müşa¬ hede üzerine söylemiyorum. Ismet’le 'Anadolu’da bir çok temas ve münasebetlerim var. Sonra Lozan'da bir yıl kadar gece gün¬ düz beraber yaşadık. Her halini gördüm. Hem de o buhranlar içinde bütün hakikatiyle gördüm, müşahedeye alışkın hekim gö¬ züyle gördüm 1 ; Bunları yazacağım için, iyice dikkat ederek mü¬ şahede ettim. Sağırlar evhamlı ve alıngan olurlar. Biri birşey söyler, anlamazlar. Derhal kendi aleyhlerinedir, zan ve vehmine düşerler. Bunda da o hal var. Fakat bu evham sade sağırlıktan mı? Çünkü sağırlardakinden pek çok fazla. Zanmmca esasen hilkatinde mevcut bir şeydir. Dimağca mütereddi bir adamdır. Cimcimesinin teşekkülü normal değildir. Kafası cephesinden ba¬ kınca fevkalâde güzeldir; fakat arkasından.... Sanki yaratıl¬ dığı vakit kudret eli tutmuş ensesinin köküne bir yumruk aşket- miş, kafasını içeriye çökertmiştir. Azim kafanın hediyesi bu adamda yoktur. Kafasının bu kemiğe tevafuk eden kısmı yani arkası çukur halindedir. Nice ahmaklar, velâdî abtallar, müte¬ reddi kafalar gördüm. Arkalarında az çok çııkntı vardır. İsmet¬ te yoktur. Sağırdır. Burnu papağan gagası gibi büküktür. Bir kardeşi kanbur bir tanesi yine alil... Bir kardeşi de morfinöman.. Demek ailesi mütereddi. Bir gün Lozian’da zekâ ile cimcimenin teşekkülü üzerine ve zaviye-i vechiyeden bahsediyorduk. İsmet ile aramızda şöyle bir muhavere oldu : 1. — Gazinin başı çok biçimsizdir. Ben — Evet tamamiyle mütereddi bir cimcimedir. Onun kafası ortasından ve her tarafından bir çember ile çökertilmiş gibidir. Bu oluğun üstünde de bir kelek kavundan üç dört dilim vardır. 1. Benim kafam ?!... Ben — Seninki önde fevkalâde teşekkül etmiştir. Fakat ar¬ kada çok fena. 1. — Senin kafan çok güzel. Ben — Benimkini ben göremiyorum... Fikir beyan edemem. Durdu durdu. Ben bahis bitti zannediyordum. Birden: «Ama Gazi çok zekidir. Zekâ kafanın teşekkülü ile. değil» dedi. Demek söylediği sözden vehim getirdi. Evhamına dokundu: Ya birgün ben : «İsmet senin kafana bozuk dedi» diye Mustafa Kemâl’e söyleyiverirsem... Onu «Çok zekidir» sözü ile tamir etti. Hem bununla kendi kafası da bozuk amma çok zekidir, demek de is¬ tiyor. Hakikaten İsmet Zekidir, fakat tamamiyle cahildir. Ze¬ kâsı entrikada mütehassıs zekâdır. Başka işe yaramaz. Çünkü evhamı zekâsını imha - eder ve onu daima yanlış fikirlere, işlere sevkeder, fena neticelere vardırır. Bu adamın her işinde nokta¬ yı azimeti, mesneti, evhamdır. Hattâ evham ve hayalâtür. Lo¬ zan’da nice saçma şeylere vehmederek ehemmiyetler vermiş, bo¬ şuna uğraşmış, korkusundan hasta düşmüştür. Evhamını tarif için şöyle izah ederdim : Bu adam sokakta gidiyor. Rüzgâr yok. Sağ taraftaki ağaçta beş - on yaprağın biraz kımıldadığım görüp. «Vay, rüzgâr yok bu yapraklar kımıldıyor. Bunda bir hile var.» der tutturur. O’- ca hile şimdi muhakkaktır. Fakat nedir ve kimler yapmıştır? Artık onu araştırır. Zihninde türlü vehim ve hayaller ile bunları da, «Ondan o, bundan şu çıkar» diye diye halleder. Bir yaprak kımıldamasını azım bir suikast tertibi haline kor. Pireyi deve yapar, derler, sahiden ismet bir pireyi koca bir deve yapar. Meseleleri birbirine karıştırmak için müzakereleri tarih sı- sırasiyle yazmayacağım. Bunu istiyenler fransızca zabıtnameler¬ den okusunlar. Bir komisyonun işlerini bitirip diğerine geçece¬ ğim. Birde bu zabıtnamelere geçmemiş şeyler var. Bu da bizim kâtip Reşit Safvet’in hatasıdır. Çünkü bizim nokta-yı nazarla- 1008 HAYAT ve HATIRATIM rımızı kendisi kamilen zaptedemcdiğinden Masigli’nin dediğini aynen kabul etmişti. Halbuki Masigli müzakereleri yazarken tabiatiyle bir derece kendi noktâ-yı nazarlarına uydurarak ya¬ zıyordu. Bazan bizim için mühim ve onların işine gelmeyen şey de yazıyordu. Yani Masigli bizim kâtip Reşit Safvet’i mükemmel dolaba koymuştur. Reşit Safvet vazifesini iyi ifa edecek bir ik¬ tidar gösterememiştir. Komisyonların ve sûkomisyonların za¬ bıtlarında hep bu kusur vardır. Bunda bizim heyetin kâtibinin kusuru, ihmali, iktidarsızlığı şüphesiz ise de en büyük kusur bizim ayrıca stenografimizin olmamasıdır. Bu netice benim ön¬ ce hatırıma gelmişti. Fakat bizde sitenograf yoktur. Vaktile mecîis-i mebusânda Ahmet Rıza’ya çok söylemiş ve bir türlü yaptıranıamıştım. Lozan’da bu noksanın cezasını çektik. Ben bu zabıtlara geçmemiş ve notlarımda tabiî mevcut olmayan frenklerle başbaşa yaptığımız müzakereleri koridor cereyanları, işlerin iç yüzleri, gayeleri, sebepleri, var ki, onlan da hikâye edeceğim. Keza arada müzakerelerden hariç olarak vaki olan menkibe ve vak’alan da hikâye edeceğim. BÎRÎNCÎ KOMİSYON Bu işlere ismet bakıyor : Biz Trakya hududu olarak bütün şimendifer hattını ve Edirne’nin mahallesi olan istasyonu, Karaağacı istiyorduk. Ve- nizelos Trakyada rum ekseriyeti olduğunu iddia ediyordu. Çok şarlatanlık ediyor, utanmadan hiç esassız yalanlar söylüyordu. Meselâ Izmirde bile Yunna ekseriyeti olduğunu iddia ediyordu. Keza Trakyanm Harb-i Umumiden biraz evvel Şarkî Trakya- dan ve Anadolu sahillerinden milyonlarca rumu kovduğunu söy¬ lüyordu. Bu mahz-ı kizb idi. Giden pek azdır. Utanmıyor söylü¬ yordu. Tabiî söyler. Ölçüsüz amma diplomattır. Millî menfaatle¬ rini istihsale çalışıyor. Bütün itilâf devletleri, Sırbistan ve Romanya'ya kadar hep¬ si Metiç’in garbına geçmemize asla razı olmadıklarını söylüyor¬ lar. Maalesef bizi konferansa davet eden noktada da hudut Meriç gösterilmişti. Mudanya müzakeresinde de ismet teferru¬ ata dikkat etmeyerek bunu böyle kabul etmiştir, ismetin diye- siiıe göre Mudanya’da vâkıa Ingiliz delegesi Karaağaç’ı da Edir¬ ne üe birlikte alacağımızı söylemiş ise de mütarekenamede kay¬ dı yoktu. Gaflet edip bu kaydı yaptırmamıştı. Lâfa itibar yok¬ tur, Bazan imzalarına bile itibar etmeyen Avrupa diplomatları lâfı dinlerler mi? ismet bunu söyledi. Lord Gürzon bunu İstan¬ bul’dan bir telgraf ile Harington’dan sordu. Cevâp ismetin de¬ diği gibi değildir. Yani nasıl Amiral Kaldrop, Mondros’ta Rauf’u dolaba koydu ise Harington’da îsmet’i Mudanyada dolaba koy¬ muştur. Ittihatçılaf da 1915 de Bulgarları Alman tarafında har¬ be sokmak için bu hudutta aleyhimize ve bulgar lehine tadilât F : 64 aoıo HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1011 yapıp bu mahalleri Bulgarlara terketmişler imiş. Ne denî ve ah¬ mak insanlarmış... Harbe girmek için Alınanlardan bize bir şey almadıkları gibi, Bulgarlara da onlar için bizden yer vermişler¬ dir. Şimendiferin bir kısmı Merıç’in garbında idi. İsmet sûko- misyonda bu kısımları kurtaramamıştı. Ben birinci komisyonun sûkomisyonlannın hiç birinde bulunamadım. Teferruatı bilmiyo¬ rum. Biz garbı Trakyada plebisit istiyoruz. Frenkîer buna asla yanaşmıyor. Garbı TrakyalIlardan bir heyet gelmişti. Galip Bahtiyar’da heyetteydi. Türkiyeye iltihak olamazsa muhtari¬ yetti bir idare istiyorlardı. Bura Türkleri evevlce silâhlı bir is¬ yan yapmışlar, Çeteler teşkil edip vuruşmuşlardı. Gayret gös¬ termiş bir halk idi. Bir aralık istiklâllerini de ilân etmişlerdi, ismet mütehassıs komitesinde birden bu babtaki mütalâamızı terkediyermiştir. Bunu bana da haber vermeden yapmıştır. Ga¬ lip Bahtiyar ve arkadaşları pek mey’us oldular, Ismet’e kızdılar ve Lozan’ı bırakıp gittiler. Ben bu işi sonuna kadar götürmek istiyordum. Belki birşey almak mümkün olurdu. Henüz pek az uğraşmış idik. Hem de bu işte haklı idik. Frenkîer plebisit iste¬ miyorlardı, çünkü ekseriyet Türkdedir, biliyorlar. Öyle bir yer ki, kesif Türk ahali ile meskûndur. Ancak bizim Meriç’in sağına geçmemize sırplar da tahammül edemiyorlar. Tarihin tekerrür etmek ihtimalinden yani Sırbistan’ı Türklerin yeniden istilâsın¬ dan korkuyorlar. Bu uzak bir ihtimal ama bu korkuları vardır. Nitekim Sırp delegesi ve Hariciye Naızrı Niniçiç bunu böylece açıkça konferansta söylemiştir. Vakıa Mudanyada bir kere Me¬ riç hududu kabul edilmişti. Yapacak birşey kalmamıştı. Fakat belki bir muhtariyet mümkün idi. Neyse ben hiç olmazsa ikinci komisyon müzakeresinde Frenklerin istedikleri İstanbul’a mu¬ kabil tutarak ahali mübadelesinden garbi Trakyayı istisna et¬ tirdim. Bu da bir kârdı. Bulgarlar Dedeağaç’ta mahreç istiyor. Lozan’a bir heyet göndermişler. Celsede resmen dinlendiler. Bulvar Başvekili ts- tanbulovski murahhas olarak gelmişti. Bu adam alçak boylu. pek şişman, tulumbacı kabadayıları tarzında biri. Yanında ter¬ cüman olarak bir Bulgar kızı getirmiş, konferansta yegâne ka¬ dın memur bu olmuştur. îstanbulovski pek cahil, yontulmamış bir adama benziyor. Muaşeret adabı filân de bilmiyor. Bir düzi- ye ve pek çok miktarda terliyor. Zaar münevver insanlar ara¬ sında sıkılıyor. Muhtıra hazırlamışlar, okudular. îstanbulovski Sofya’ya döndü, vurdular, öldü. Bulgarların Dedeağaç hakkın- daki davalarım öğrenmek İsteyenler bu muhtırayı okusunlar. Mahrem işaretiyle neşredilen zabıtnamede Sh. 22 ve Sh. 55 tedir. . Fakat Bulgarların başka davaları da vardı. Şarkî Trakyadan vaktiyle mübadele edilmiş Bulgarları tekrar Şarkî Trakyaya yerleştirmek. Bulgar heyet-i murahhasası bize ziyafet verdi. Tabiî biz de onlara verdik. Bu meseleyi ayrıca bizimle müzakere etmek istediler. Bize fevkalâde dost görünüyorlar. Bu adamlar akılsız şey¬ ler. Akıllarınca burada hazır bizi dost görünerek dolaba koyu¬ verecekler. Kendilerine dedim ki ; «Siz dostuz diyorsunuz. Ka¬ bul ettim, fakat Trakyaya Bulgar yerleştirmek istiyorsunuz. Bunun manası Bulgaristanm Trakyada gözü vardır, Trakya- yı istiyoruz, bu davadan vazgeçmedik, demektir. Bu da İstan¬ bul’u da istiyoruz demektir. Bulgarlar Tarihte mukayyettir ki. Bizanstan Trakya ve İstanbul’u istemişlerdi. Trakyaya muvak¬ kat olmak üzere birkaç defa girmişlerse de İstanbul’a hiç gire¬ memişlerdir. Binaenaleyh buralarda hiç bir tarihî hak ve kılıç hakkına malik değilsiniz. Etnik hakkınız da ne eskiden olmuş¬ tur, ne de şimdi vardır. Bu halde buraları nasıl istiyorsunuz. Çok haksızsınız. Yerimizi istemek, hem de hiç hakkınız olma¬ dan istemek Türkiye’nin düşmanı olduğunuzu ifade eder. Sizin tarihî hakkınız Sırbistan üzerindedir». Sustular. Bir daha da ne bu bahsi ettiler. Ne de bizimle görüştüler. Bununla da iz’açla- nndan kurtulduk. Güya harbe manidir diye Trakya hududunda Erenkler tarafından bir de bitaraf mıntaka kondu. Bu bir lâf ise de biz de istedik. Bu mıntakamn bîtaraflığının Avrupa büyük devletleri tarafından garanti altına alınmasını teklif ettik. Bu- 3012 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1013 Ku kabul etmediler. Kabul etmek için kendileri kontrol koymak istediler. Bu da bizim işimize gelmedi. Toprağımıza ecnebi kont- rolcu ağır. Edirne’nin bir askerî müstahkem mevki haline kon¬ ması faydasızdır. Hem de Türkiyeye ağır masraftır. Trakyanm müdafaası Lüleburgaz ve Çatalcada olması lâzımdır. Bu hakikat karşısında bitaraf mmtaka bize zarar değil, kâr idi. Zavallı Edirne ve Trakya âdeta bizden gitmeye mahkûm¬ dur. Bu sebeple ben oraya mübadele ile gelen muhacirleri bile yerleştirmek taraftarı değildim. Şimdi orası bizim eskilerin «Uç J> dedikleri şeylerdendir. Ve uç rejimine tabi olmuştur. Oraya pa¬ ra sarf etmek, ahali yerleştirmek boştur, hatadır. Lozan’dan son¬ ra bu fikri takib ettiğimden, Edirne mebusları aleyhime kıyam ettiler. Onlara hususî surette: «Buraya konacak ahalî bir daha hicrete mahkûmdur. Elimizden gitmese bile daima harp sahası olacaktır. Ahalî kırılacak, yapılan imâr yıkılacaktır.» dedim. Dinletemedim, Tabiî yurt sevgisi ile mütehassıs idiler. Hakları var, ama politika his ile idare edilmez ki. Şimdi Trakyada fab- rİKa gibi inşaat yapıyorlar. Paralara yazık. Bu arazi İstanbul'un örtü mmtakası ve harp meydanıdır. Bizden gitmese dahi harbin darbeleriyle ezilmeğe mahkûmdur. Türkiye için bir harp zuhu¬ runda Trakya’ya lüzumu kadar asker geçirmek bile tehlikelidir. Boğazlar düşerse bu orduyu geri alıp Anadolu’ya geçirmek mümkün olamaz. Devletin ordusu elinden gider. Bu da Anadolu- nun istilâsma sebep olur. Trakya ve İstaııbulda sade yirmibin asker bulundurabileceğiz, Boğazları serbest yaptık. Bu halde... Daima söylüyorum ve söyleyeceğim. Muahedenin imzasın¬ dan sonra tatbiki için bir komisyon ve gayeler için bir kitap l⬠zımdır Bu kitap gizli tutulacaktı. Burada bizim araziden br kı¬ sım şimendifer yapıp Edirne İstanbul’a Yunan toprağından geç¬ meden raptedilmelidir. Bir yunan taarruzuna karşı yirmibin kuvvet hazır. Edirne ve İstanbul’u süratle seferber edecek hal¬ de hazırlamalı. İlk iki günde yüzbin kuvvet hudutta bulunabil¬ men. ötesi sonra bir kaç gün içinde sevkedilir. Boğazın atî mü¬ dafaası tertibi de sulh zamanında hazırlanmış olursa geri ekal¬ liyette olacağından başka kuvvetler de geçirilebilir ve yunan taarruzuna karşı konur. Maamafih bu da şüpheli ve tehlikeli iş. Bitaraf mıntakaya ecnebi kontrolü koymak istiyorlar. Bu AvrupalIlar yamandır. Bunu kendi kefaletleri altına almıyor fa¬ kat kendileri kontrol etmek istiyorlar. Fakat şu da varki kefa¬ letleri araşma alırlarsa kontrol etmeleri tabiidir. Lâkin biz bu kontrole asla razı değiliz. Çünkü bir nevi kapitülâsyon demek, tir. Biz ise kapitülâsyonları devletin bu kara belâsını kö¬ künden sökmek azmindeyiz. Kontrolü kabul etmedik. Onlar da kefalet vermediler. Birinci komisyonun diğer bir işi de Adalar Denizindeki Ada¬ lar meselesidir. Bunların bir kısmı Yunanlıların, bir kısmı İtal¬ yanların elinde ahalî ekseriyetle rum. Vakıâ Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkiyalık, İktisadî vaziyet cihetiyle adalar mü¬ himdirler. Hattâ Anadoluya tecâvüz için mükemmel üssülhare- kât olabilirler. Fakat Tiirkiyede onları ne almak ne de sonra muhafaza etmek kuvveti var. Denizaşırı. Muhafazaları büyük masraflar ister. Yalnız Çanakkale Boğazının ağzım tıkyan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez. Yunan veya İtalyan kimin elinde olursa olsun bizde ol¬ mayınca kimde olursa olsun. İkisi de bize tecavüz edecek ma¬ hiyette ve hem de birinden alıp diğerine vermek te elimizde değil. Sade buraları gayri askeri yapabilirsek fenîmelmatlûb. Zaten Boğazların karşısındaki üç adayı da bize iade edeceklerini evvel¬ ce Notada söylemişlerdi. Bu husustaki siyasetimiz bu idi. Bize «Meis Adası sahilimize pek yakm olduğundan verilmesini» Rauf hükümet namına İsrar ile yazdı. Fakat bir ufak ve kayalık yer¬ miş neye yarayacak? îtalyanlara üssülhareke ise Rados ve Kuş adasıdır. Burası o işe yaramaz. Bu adaların hepsi de oniki ada¬ lardandır. Bunları 1912 de Türkiye Uşi muahedesi ile îtalyaya 2 aten vermiş. Bize şimdi burada tasdikinden başka çare yok. Bi¬ naenaleyh karasularımızdaki adaları aldık. Yunan elindekiler Limni, Midilli, Sakız, Sisam olup İtalyan¬ ların Trablusgarp muharebesi zamanında işgal ettikleri adala- 1014 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR . 1015 rmıız «On iki ada» adiyle maruftur. Sûkomisyonda Limni bizim müşavirler tarafından unutulmuş, Lord Gürzon komisyon cel¬ sesinde bu sebeple bizimle alay etmiştir. Hakkı var. Kendi men¬ faatimiz hususunda büyük, bir gaflet edilmiş idi. Bu müşavir de Tevfik (Reisicumhur kâtibi) idi. Gayri askerî kılınacak adalar Yunan hükmü altındakiler. Halbuki İtalyanların elindekileri de yapmalı. Buna yanaşan yok. ismet niye bunlarla uğraşmamış bilmem. Boğazların tabi olacağı rejim meselesinin Gürzon konferan¬ sın en mühim meselelerinden biri olduğunu söyledi. Bununla da bizim bildiğimiz şeyi teyid etti. Artık tereddüde mahal yok. Yani Ingilizler için mühim mesele boğazların tahkimattan ârî, yani serbest olmasıdır. Bu müzakerelerde Rus delegesi olarak Harici¬ ye Komiseri Çiçerin ile Rusyanın İtalya mümessili Varovski. Ukranya delegesi olarak Ukranya Hükümeti Reisi Rakovski, Gürcistan delegesi olarak da Medyevani iştirak ettiler. Rakovski ben Harkofta iken de Ukranya Reisicumhuru idi. Bunların Va- rovski’den maadasını tanıyordum. ismet Rusyanın bu müzakereye iştirakine- çok ehemmiyet verdi. Bunda İsrar etti durdu. Halbuki bundan bize bir fayda yoktu. Bilâkis zarar geldi. Fayda olmıyacağını bilirdim. Ama za¬ rar geleceğini tahmin etmemiştim. Ruslar bizi menfaatimiz için Ingilizler aleyhine hareket edecek iken istediklerini yaptırmak için bizim üzerimize çullandılar. Ruslar îngilizlere karşı ne yapa¬ bilirlerdi. Ne kuvvetleri var? Ingilizlerse bunları adam yerine koymuyorlar. Şimdi de görüyoruz, Gürzon bunlara bir düziye hakaret ediyor, ismet şapa oturdu, ilerde söyliyeceğim. Boğazlar işinde de her işteki gibi misâk-ı millîyi ileri sür¬ dük. Zaten misâk-ı millîde boğazların serbestisi umumî bir tarz¬ da kabul edilmişti. Ancak harp gemilerinin geçmesine dair hiçbir sarahat yoktu. Ruslar sulh ve harp zamanında boğazlardan tica¬ ret gemilerinin geçmesini fakat harp gemisinin geçmemesini is¬ tediler. Ingilizler harp gemisi de geçsin istiyorlar. Eski devirler¬ den beri Rusya bunu istiyor. Ingilizler Rus donanmasının Akde- nifce geçmesini kendi menfaatlerine muzır bularak istemiyorlar¬ dı. Şimdi vaziyet, siyaset aksine alt üst olmuştu. Rusların Kara- denizde donanma diyecek bir şeysi kalmamıştı. Yeniden yapma¬ ları da şimdi mümkün değildi. Ingilizler Karadenize donanmala¬ rım sokmak istiyorlardı. Romanyalıllar da bunu pek istiyorlar. Galiba Ruslar ile Romanya arasında vaki olacak bir harpte în- gilizlcrden imdat umuyorlar- Galiba da Köstence’yi İngiliz do¬ nanmasına istinadgâh yapacaklar.. Çiçerin beyanatında daha ileri gidip bizim boğazları tahkim edebileceğimizi de söyledi. Çiçerin de âlim, zekî bir adam. Za¬ ten Konferansta iki mühim adam vardı. Bunlardı. Birbiriyle tutuştular. Biz seyrediyoruz. Lord Gürzon : «Ben şimdiye kadar Çiçerin’le sade kâğıt üzerinde karşılaşmıştım. Böyle bilfiil kar- şüaşmağı da çok arzu ediyordum. Çiçerinin Türk müdafii, aynı zamanda Rus, Ukranya, Gürcüstan ve Türkiye delegesi de oldu¬ ğunu görmek hayreti muciptir. Çiçerin ismet Paşa’nm kalpağını giymişe benziyor.» diyerek ince bir istihza yaptı. Romanya dele¬ gesi Doka’nm beyanatını takdir etti. Bu da pek güzel gösterir ki Dok a’ya söyleyeceğini evvelden Gürzon öğretmiştir. Gürzon bir düziye bizi söyletmek, fikrimizi öğrenmek istiyor. Biz ise evvelâ onların fikirlerini öğrenmek istiyoruz, ismet yalnız Rus teklifi¬ nin muvafık olacağını söyledi. Söylediği bu kadar. Çiçerin bu hususta Gürzon’a iyi bir cevap verdi. Celsenin iptidasında mey¬ dan okuyan bir pehlivan gibi Çiçerinle karşılaştığına memnun olduğunu söyleyen Gürzon Çiçerinden darbe yemiş, mahvolmuş¬ tu (Fransızca mahrem kayıtlı zabıtname Sh. 114) Bu konferansta en mühim adam şüphesiz Gürzon ile Çiço- rin idi. Zekâ ve malûmatça ikisi de yüksek idi. Sonraki celsede ise Gürzon Çiçerin’e iyi bir darbe vurmuştu. Celselerde dikkatimi celbetti: Fransız delegesi Barrer serçe parmağını iyice, adeta birinci mafsalına kadar burnuna sokup karıştırıyor, çıkardığı pisliği iki parmağı arasında yuvarlayıp bir fiske ile fırlatıyor. Bunu bu kadar zatın ve terbiyeli adamın arasında hep yapıyor. GUrzonün sağında ve yanında gayet dik, 1016 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1017 dik değil vücudu arkaya mâil, alm ve burnu havada büyük bir gurur vaziyetinde oturuyor. Celselerde, sigara içmek memnu değü. Barrer’in ufak ve kiraz bir çubuğu var, sigarasını da sa- vura savura bununla içiyor ve sık sık ta hap yapıp celseye fır¬ latıyor. Bu adamın bu hali nedense sinirime dokundu. Muttasıl gö¬ züme ilişiyor. Gördüm diyorum, yine gözüme çarpıyor. Birgün o hap yapıyor, ben de onun seyrine dalmışım, baktım, bana bakı¬ yor, hem de hepsini gördüğümü anlamış bir nazarla bakıyor. Ben de bir tuhaf nazarla baktım. O daha ziyade tuhaf ve dik dik baktı., fakat hap yuvarlamaktan vazgeçmedi. Hapını fiskeledi, ve parmağını yeniden burnunun deliğine taktı. Bu sefer görülü¬ yordu ki, bilintizam yapıyor. Kendi kendime dedim : «Bu diplo¬ mat hem münasebetsiz hem de münasebetsizliğinden sıkılmıyor.» Birkaç gün sonra gözüme ilişti. Baktım, benim sağımda otu¬ ran Pazarola Haşan da hap yapıyor. Sağıma geliyor, Gürzon ve diğer söz söyliyenler hemen umumiyetile solumda olduğundan yüzü daima sola dönük duruyor. Bu sebeple görmemişim. De¬ mek Haşan daima yapıyormuş. Kimbilir şimdiye kadar yüz has¬ taneye yetecek kadar hap yapmış galiba. Hem nasıl yapıyor? Büyük bir hararetle parmağım belki Barrer’den daha çok so¬ kuyor. İkinci mafsalına kadar. Parmağı sanki artezyen kuyusu açan demir burgu gibi burnunu kazıyıp oyuyor, sanki beynine doğru yolaçmak gayretinde. Hapını yuvarlıyor, yuvarlıyor, mer¬ kezde bulunan Masigli’ye doğru havan topu mermisi gibi fırlatı¬ yor, Haşan adeta müzakerenin verdiği sinir harbini burnundan alıyor. Bunu görünce yüzüm kıpkırmızı oldu. Alemden utandım. Ben eğer Hasan’ı evvelce görseydim Barrer'e bakar mıydım ? Barrer’i görenler terbiyesiz, pis adam derler, fakat «Fransızlar böyîedir,» demezler. Bjzim adımız çıktı. Avrupalılarca aşağı bir millet tanınmışız. Hasan’ı böyle görünce Haşan demezler, «Türk Milleti işte böyle derler», demişlerdir. Demek ki, Barrer ve Ha¬ şan karşılıklı nargile içen ve dumanım puf puf ederek ve ciddî bir keyif yapar gibi hapı karşüıklı yapıyorlarmış. İçimden Barrer’e : «Bir sizden bir bizden» diye teselli bul¬ mak istedim. Fakat galiba onun hapçılığını gördüğümü anladığı ve yüzümün pancar gibi olduğunu gördüğü zaman bana dik ba¬ kışı «benim marifetime bakacağına yanındaki kendi san’atkârı- baksanai..» demek imiş... Şimdi de gözüm hep Hasan’a gidiyor. Mübarek hiç durmuyor, hap yapıyor. Bu kadar muzahrafat hiç bir burunda hattâ çöp tenekesinde bulunmaz, bitmiyor. Demek itiyad olarak yapıyor. Bu adamda böyle kaba şeyler çoktur. Esasen dimağı normal olmayan bir insandır . Baktım ki fena. Otele dönünce Ismet’e söyledim. «Çirkin şey, söyle de bir daha yapmasın» dedim. İsmet : «Een söyleye¬ mem, sen söyle!» dedi, ismet bu.Söyler mi?!. Böyle birşey düş¬ man peyda etmek demektir. Hadi Rıza Nûr’un baş na... Rıza Nû rda böyle şalisi şey düşünmez, müstahaktır. Halbuki bu ret. sin vazifesi İdi. Reislikte pek kıskançtır. Amma belâlı işleri Rıza Nûr’un başına sardırır. Nihayet Hasan’a: «Hap yapıyorsun, çok çirkin, Türklere ne derler. Yapma!» dedim. Yapmadı. Yine bu esnada bir celsede Gürzon nutuk söylüyordu. Sı¬ ğında Barrer ile Bonpar, arkalarına bir müşavirleri gelmiş konu¬ şuyorlar. Yüksek sesle de değil. Aramızda ancak üç metre ka¬ dar var. Biz dahi işitmiyoruz. Gürzon birden eliyle Barrer’in san¬ dalyesine vurdu ve «Susun!» diye hiddetle bağırdı’ Herkes duy¬ du ve dikkatle bakıyor. Gürzoiı’un suratı fena kızmış bir surat. Bu çocukları ve uşakları azarlar gibi bir şeydi. Bunu galiba cel¬ sede ve Dünya delegeleri içinde Fransız delegelerine yaptı. Fran¬ sız delegelerinin de bu muameleye mukabelesini görmeliydi. Der¬ hal lâfı kestiler. Elleriyle müşavirlerine git git işareti yaptılar. Bonpar ceketinin önünü kavuşturdu. İkisi de süt dökmüş kedi gi¬ bi durdular. Bu güzel misâldi. Gösteriyordu ki, Fransızlar îngi- lizler emir ve hükmü altındadırlar. * Gürzon bunlara metelik vermiyor. Hattâ uşak muamelesi yapıyor. Bizimkiler hep korku, içindeler. Sinirleri bozuk. İsmet aymca müşavirlere bir düziye cesaret, enerji aşılamak lüzumu var. Bunlan muhtelif sözler ile cesaretlendiriyorum. Hele Mü- 1018 1019 HAYAT ve HATIRATIM nir... Celseye giderken zangır zangır ve bilfiil titriyor. Celselere ismet, o, ben bir otomobilde beraber gidiyoruz. Otomobilde Mü¬ nir’e «Korkma, korkacak ne var? Sonra biz onları mağlûb ede¬ ceğiz. Korkma! Aslan gibi ol!» diyorum, önümde oturuyor. Ba¬ şım çevirip imdat diler bir nazarla yüzüme bakıyor. Münir’in si¬ nirleri çok zayıf. Harp ve darbe kadir değil. Bunlar bizim eski¬ lerin tabirleridir. Fakat çok güzeldir. Öyle,değil sertçe t}İr l⬠kırdıya bile gelmez. Gölgesinden korkan biri. Esasen vücutçada hafif. Takviyeye çök ihtiyacı var. Kendi haline bırakılırsa derhal ric’ât eder. Frenklerden fena korkmuş, ödü kopuyor. Bu sebep¬ le baş, askerî bir tabir kullanayım kumandan olamaz. Eşsiz bir Erkân-ıharptir. Bu kıymetli adamın vücudunun zayıflığından pek korkardım. Hasta oluverir diye adeta ödüm kopuyordu. Çünkü o çalışamazsa hukukî İşlerimiz çok aksayacaktı. Bizde bir iki asırdır ümumî bir zihniyet var: Frenklerden korkmak. Lozan’a bu kafalarla geldik. Şimdi bunu kırmağa çalışıyorum. Ve nihayet muvaffak oldum. Akşamları yemekten sonra Ismet’le bir iki saat lâf atıyoruz. Sonra çalışıyoruz. Benim Türkçülüğe ait tetkikatımi' soruyor. Kendisi hararetli Türkçülüğünden bahsedi¬ yor. Türk Ocağında aza olduğunu söylüyor. Bir akşam nasılsa gaflet edip bana şöyle dedi : «Babam, ben. Bitlisliyiz.» Bitlis’te Türk var mıdır? ismet pek kurnaz, içi dışına taban tabana zıt bir adamdır. Nasıl gaflet edip de bu lâfı, bu sırrım kaçırdı. O âle¬ me kendisini MalatyalI bir Türk gösteriyor. Halbuki babası Ma¬ latya’da sade mahkemede zabıtkâtibliği etmişti, O da az bir müd¬ dettir. Kendisine «Şehirde Türk vardır» diyerek teselli edici bir lâf söyledim. Fakat bu sırra vakıf oluşum behi aütüst etti. Vic¬ danımı bir gazap ateşidir kapladı, içimi yaktı, kavurdu. Demek ismet kürttür. Hem koyu Kürt. Türk değilmiş ha!. Biz bu he¬ yetin başından abaza diye Rauf’u attırdık. Türk diye bir halis Kürt getirmişiz vah, yazık... 6 Kânunu evveİ 1922 celsesinde Gürzon müttefikleri namına boğazlar hakkmdaki teklifleri yaptı. Teklifleri iki kısımdır. 1 — Ticaret ve harp gemilerinin boğazdan geçmesi, harp Dr. RIZA NUR ve sulh zamanında Türkiyenin bitaraf veya hâl-i harpte olması¬ na göre bu hususu tesbit eder bir nizam vaz’ını. 2 — Boğazın iki tarafından gayri asgarî mmtakalar ihdası. Bu arada eskiden İstanbul’da «îstasyoner» adiyle her dev¬ letin fevcut olan bir harp gemisinin yine aynı şartlar altında ib- kasmı da.istiyorlar. Bu ise bir kapitülasyon demektir. Hele bu¬ nun aleyhine şiddetle kalkındık. Bompar ibkası İçin telâşlı bir surette uğraştı. Fakat kaldırdık. Gayri askerî mıntakayı çok geniş tutuyorlardı. Adeta bü¬ tün marmara sahilleri gayrî askerî oluyordu. Bunu son haddine surette uğraştı. Fakat kaldırdık. Boğazların idaresi gayri askeri kesimlerin teftişi ve bu me¬ yan da sıhhî mesele, (karantinalara) da bakmak üzere beynelmi¬ lel bir komisyon ihdas ediyorlar. Biz Trakya hududundaki gay¬ ri askerî mmtakaları Avrupa devletlerinin kefaleti altına koy¬ mak istiyorduk. Şimdi de bunlar boğazlardaki gayri askeri mııı- takalan böyle yapmak istiyorlar. Çiçerin bu celsede beyanatuıda adeta Rusya Türkiyenin hamisi imiş gibi bir ifadede bulundu. Ve bu da hiç hoşumuza gitmedi Bir noktayı zikredeyim : İtilâf devletlerinin celseleri idare etmeleri, celse günlerini tayinleri, celselere riyaset etmeleri onları hakim bir mevkiye koyuyor. On¬ lara kâr bize zarar oluyordu, işleri istedikleri gibi tertib ediyor¬ lardı. Bizim elimizde birşey yoktu. Bu bir tahakkümdü. Meselâ bu celsede birşey oldu. Çiçerin cevabını sonraki celsede vere¬ ceğini fakat tetkikatı yapıp cevabını hazırlayabilmek için celse¬ nin iki gün sonra yapılmasını istedi. Gürzon birgün sonra dedi Neyse ismet Paşa da vakit isteyince verdi. Lâkin her zaman bize vakit verirlerdi. Çok oluyordu ki, cevabımızı gelecek celseye ve¬ receğiz diyorduk. Gürzon bize tetkikat için hiç vakit bırakmalı istemiyor. Celseyi ya o gün, o günden sonra veya ertesi gün ya¬ pıyorduk. Vakit yoktu. Keza celsede müzakere edilecek mesele¬ yi bildiren tebliği bize çok defa celseden bir iki saat evvel bildi¬ riyorlardı. Bunları bililtizam yapıyorlardı. îngilizlerin dosya¬ ları mükemmel olsa gerek. Bizim ise bir şeyimiz yok. Halbuki 1020 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1021 herkesten ziyade dikkat bize lâzımdı. Meselâ Hariciye ve Dahiliyi vekâletlerinde Trakya nedir? Etnik ve İktisadî vaziyeti nedir? Eskiden ve yeniden başından neler geçmiştir? Ondan bahseden ne muahedeler var. Dosyalar değil bir kelime bile yoktu. Bir Noyyi Muahedesini bile bulamadığımızı hatırlarım. Zabıtname¬ lerin .tertibinde kendilerine göre çok tadiller yapmışlardır. Ka- > sıh bu suretle türlü kârları ve bizim zararımız vardı. Boğazların serbestisi için bizim bütün müşavirlerden riyase¬ tim altında bir müzakere yaptım. Şevket, boğazların serbestisi ve gayri askeri mmtakalar ihdasına şiddetle itiraz etti. «Katiy- yen, olamaz ve yapamazsınız» dedi. Bu yapamazsınız bir tehdit idi. Tuhaf! Vakıa asıl bu işin mütehassısı da kendisi idi. Biri bo¬ ğazların serbestisini kabulden men'e çalıştı. Ve zorlandı. Haddini tecâvüz ediyordu. Nihayet : «Sizin bizi cebren men’e selâhiyetiniz yoktur. Yalnız fikirlerinizi beyan edersiniz» dedim. «Mes’ûliyet kabul edemem» dedi. Keza : «eğer yaparsanız sırf kendi reyiniz¬ le yaptığınıza dair bize imzanızla bir vesika vermelisiniz» da de¬ di. Ben : «Ne zorlanıyorsunuz. Boşuna üzülmeyiniz. Siz mes’ûl değilsiniz. Bununla beraber eğer bunu bir vesika ile tespit etmek istiyorsanız, aranızda bir zabıt vesikası yazıp alın» dedim. Bu suretle zorundan kurtulduk. Sustu. Kabadayılık ediyor ama dünyadan haberi yok. Bu serbesti Lozan’a gelmezden evvel ka¬ bul edilmiş bir şey. Vakıa boğazları eskisi gibi kapak tutmak pek alâ şeydi. Bunda sebat iie Şevket vatanperverlik ediyor¬ du. Fakat vaziyet o kadar değişmiş idi ki; buna imkân yoktu. Amerika bile konferansta bu serbestiyi talep etmiş ve bunun te¬ mini için Amerika-harp gemisinin de geçmesi lüzumunu söyle¬ mişti. Dünyadaki bütün bahrî geçitler, serbest oluyor ve beynel¬ milel bir vaziyete giriyordu. Hem koca Avrupa devletlerine kar¬ şı biz neyiz ki?.. Diplomatlıktaki muvaffakiyetin esası hemen umumiyetle silâh kuvveti işidir. Hem de bunu zaten misâk-ı millî ile kabul etmiş vaziyetteyiz. Hem de biz düşündük iki, boğazı ka¬ pamağa lüzum yoktur. Çünkü artık sabit ve azim masraflı istih¬ kâmlar ile iş olmuyor. Harp usulleri değişmişti. Dağlar arkasın¬ da saklanan seyyar bataryalar, torpiller, tahtelbahirler ve tay¬ yareler ile oluyor. Bu halde gayri askerî mmtakaların arkasında da böyle yapılır, herşey oraya konup hazn-lanır. Gayri askerî mıntıkada yollar yapmak olur. Deniz kenarında, da gayri askerî mmtakaların yanlarında torpil ve emsali depoları yapdır. Lüzu- zumunda bunları yerlerine koyup boğazı müdafaa haiine geçir¬ mek bir kaç saatlik iş olur. Benim bütün fikrim ve çarem bu idi. Hele muahedenin yapılabilmesinin anahtarı da boğazın ser- hestisidir. Herşey îngilizlerin elinde. İngilizlerce sade mühim bir mesele var. O da bııdur. Muahedeyi yapmak için buna razı ol¬ mak lüzumunu derketmiş idik. Ve payitaht artık An karadır. Anadoluda olması zaten birçok noktalardan zaruridir. Bu halde de serbesti meselesi o kadar vahim değildir İşte bu sebeplerden¬ dir ki muahede bittikten sonra îsmet’e beş cn defa söyledim: «Bu muahedeyi yaptık. Bunda türlü gayeler vardır. Ona göre maddeler husule gelmiştir Bunları senden benden başkası bile¬ mez. Muahedenin her maddesinin altında bir sır, sebeb, bir fikir, bir emel saklıdır. Muahedenin tatbikatının bu gayelere doğnı fii¬ len yürüyebilmesi için «muahedenin tatbikatı komisyonu» diye bir komisyon yap. Bir de bu gayeleri gizli olarak yazalım, bu V; misyona ver. Ona göre nezaret etsinler. Hariçte ve dahilde ona göre tatbik ettirsinler. Muahedeye mugayir türlü işler yapılacak¬ tır. Bu komisyon düzeltir. Bu şimdi boğazlar için. Dediğim pek gizli ve lüzumlu. Daha gizli olarak bir risale de cem edip komis¬ yon reisine tevdi et. Bunların yapılması için alâkadar vekâletler de uğraşsın.» Bunun ehemmiyeti, kıymetini bir türlü İsmet’e an¬ latamadım. Başvekil idi. yapardı, yapmadı. Halbuki bir yıl sonra Yunanistan buna benzer bir heyet yaptı. Beselâ Trakya işinde şimdi şimendifer’i sol yakaya almamız lâzımdır. Edirne müstah¬ kem mevki olamaz. Trakya İstanbul müdafaası için harp saha¬ fıdır, Trakyaya büyük imar masrafları yapılamaz. Trakyaya ordu geçirmekte boğazların tutulmasıyle hatt-ı ric’âti kesilece¬ ğinden tehlikelidir. Boğaz serbestisi ve gayri askeri mmtakalar. Boğazların müdafaası noktasından ehemmiyetsizdir. Sen sulh 1022 1023 HAYAT ve HATIRATIM zamanında bu mmtakalarm arka ve yanlarında depo yapılır. Top, torpil hepsi hazır bulundurulur. Yollar yapılmış olur. İca¬ bında her şeyin yerlerine konması pek az bir zamanda oluverir. Bir de buna karşı mühim tedbir payitahtın Istanbuldan kaldırıl¬ masıdır. Onu da Anadolunun ortasında tecavüzden masun bir yere götürmek hayatî bir meseledir. Zaten bu diğer birçok şey¬ lerle de zaruridir.» İstanbul artık Türk arazisinin merkezinde değildir. İstanbul payitaht oldukça Anadoluya bakılmıyor, harap kalıyor. Halbuki Anadolu halkı milletin esasıdır. Oraya imar ve halkmı terbiye etmelidir. Ruslar boğazların açılmasından pek telâ şt al ar. Çünkü Rus- yanın Karadeniz sahillerine îngilizlerin tecavüzünden korkuyor¬ lar. Bize ne? Biz Rusya’ya bekçilik edeceğiz. Kan, para dökece¬ ğiz... Bizim için aptallık olur. Nemize lâzım? ît dişi, domuz de- Yisi Yalnız İstanbul'dan harp gemilerinin geçmesi, mümkünse, bize zarar vermiyeeek hale konabilsin. Zabıtname Sh. 135 teki çerin’in nutku Rusya’nın bu husustaki telâşını gösterir. Bun¬ lar ve îngilizlerin söz ve teklifleri Boğazların Ingiliz ve Rus ara¬ sında nasıl bir rekabet mevzuu olduğunu gösterir. Nihayet biz fikrimizi celsede bildirdik. Bunda Müttefiklerin tekliflerini bazı tadilât ile kaoul ettiğimizi bildiriyorduk. Yanı Boğazların serbestisini harp gemilerine de kabul ediyorduk. An¬ cak şartlarda pazarlık yapıyoruz. Ruslar bundan memnun olmadılar ve telâş ettiler. Bize kız¬ dılar. Çıçerin celsede Boğazların açılmasının Türkiyenin istikl⬠linin sonu olduğunu söyledi. Rusların bize kızdıklarını itilâf dele¬ geleri de anladılar. Gürzon bunu açıktan ifade de etti. îngiiisler bir de mezarlık meselesi çıkardılar. Gelibolu şibih ceziresinde harpte ölen askerlerinin gömüldükleri toprakların bir şah'i mal gibi sahibi olmak istiyorlar ve bunda ısrardalar. Bu da İsmet’in fena halde vehmine dokundu. Şimdiye kadar bunca mühim teklifler ve kabuller oldu. Hiçbiri.bu kadar sinirine do- kunmamıştı. Bu adam tuhaftır. Gayet mühim bir şey onda ehem¬ miyetsiz geçiverir de bazen böyle onlara nisbeten pek ehemmi¬ Dr. RIZA NUR yetsiz birşey onun evhamım alevlendiriyor. Tutturdu. Bana di¬ yor ki: «Bunda gayet tehlikeli bir maksatları var. Bu mezarlık¬ lara sahip olacaklar, buralarını aleyhimize üssülharekât yapa¬ caklar: Ziyaretçi diye asker sokacaklar» dedi. «Canım, bunda bu kadar vahim bir şey olamaz. Beyhude yere kendini üzme. Burası¬ nı onlara Suriye’yi, Mısır'ı terkettiğimiz gibi, terkedecek deği¬ liz. Tabii öyle yapamayız. Mezarlık olsun, ziyaret etsinler. İnsanî bir* haktır. Ziyaret diye asker sokabilirler mi? Bizim gözümüz kör mü? Körse de zaten mezarlık vermesek te bırgün birden as¬ ker indirirler. Şoksalar dâ o miktar maksada kafi gel ir mi? Sade biz uykuda olmıyalım. İslahlarıyla sokmıyalım. Bu işin bu ka¬ dar değeri yoktur» dedim. Ah. Zihnine yerleştirdiği şeyi, bilhas¬ sa vehmi oriun zihninden çıkarmak mümkün değildir; ama ne kadar saçma olursa olsun. Zaten bu hali yüzündendir ki, Yu¬ nanlılar İnönü’nden gelecek diye saplanıp,Eskişehir - Afyon felâketine sebep olmuştu îsmet’in telâşına bakıp yeniden dü¬ şünüyorum. Bundaki vehameti öğrenmek istiyorum. Bir türlü anlıyamıyorum. Ve nihayet boş bir vehim olduğuna hükmediyo¬ rum. Nihayet Gürzon da bunun hakimiyet meselesiyle alâkası olmadığını söyledi. Bu da Ismet’in vehmini gideremedi, ismet boğazların serbestisi, harp gemilerinin geçmesi, bunların şartları gibi gayet mühim meselelerden ziyade bu mezarlık işiyle uğraş¬ mıştır. Sûkomisyonlarda münakaşalar neticesinde gayriaskerî mın- takalar onların istediğinden çok az bir miktara indirildi. Lehimi¬ ze pek çok şeyler ilâve edildi. Bunlar meydana gelen ve imzala¬ nan muahhedede görülür. Bunlara Ruslar’da iştirak etmek iste¬ diklerinden sûkomisyon avrupalılar tarafından bir daha içtima ettirilmeyip itilâf mütehassıslarıyla bizim mütehassıslar arasın¬ da hususî görüşmeler ile halledildi. Ruslar tabi! bıpa kızdılar. Çi- çerin beyanatında bunu itilâf delegeleriyle Türk delegeleri ara¬ sında vaki elandestine konuşmalar ile oldu diye tahkir edici bir tabir ile söyledi. Ne yapalım, karşımızdakiler konferansa hakim ve işlerde mütehakkim idiler. Bunu menetmek elimizde değildi... 1024 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1025 Hele Ruslar’a herşeyle, her vesilede hakaret ediyorlardı. Onları adam yerine koymuyorlardı. Zabıtnamede bile adlarım alfabe tertibinden hariç olarak en aşağıya koyuyorlardı. Ruslar bize : «Boğazları serbest yapamazsınız. Kabulünüz¬ den rucû edeceksiniz» dediler. Hatırımda kaldığına göre bu bah¬ ta bize nota da verdiler. Moskova muahedesi mucibince Rusya’- n:n rızası olmadan muahede imzalayamazsmız dediler. Halbuki o muahedede iki taraftan birine cebren kabul ettirilecek muahe¬ deyi, tarafeyn-i âkideynden diğerinin tanımıyacağı vardı. Bu mesele öyle değildi. Biz müzakere ve rızamızla muahedeyi kabul ediyoruz. Çiçerin safsata yapıyordu. Düzenbazlık ediyor. Rus¬ lar İsmet ile görüşmüşler onu tehdit etmişler. İsmet fena kork¬ muş. Bir gece yarısıydı. Ben müşavirlerle yarınki işleri hazırlı¬ yordum. İsmet beni çağırttı. Yanma gittim. Baktım, bitik bir hal¬ de. Gözler süzülmüş. Loş olmuş; yüzü süzülmüş çekilerek bü¬ yük bir korku ve ümitsizlik-içinde âciz kalan bir adamın siması halini almış. Başı sanki boynu tutmuyor gibi öne düşmüş. De¬ dim : «Yine yeni evham içinde perişan galiba!...». Çünkü evha¬ ma düşünce veya hakiki bir tehlikeli 1 iş karşısında kalınca böyle olur. Sinirleri zayıf, mukavemeti azdır. Dedi : «Kardeşim, bu Ruslar büyük belâ çıkardılar. Boğaz¬ ların serbestisin! katiyyen kabul etmiy e çeksiniz diyorlar. Mah¬ volduk. Rıza Nûr! bu işi sen halledersin. Bu adamları hiç olmaz¬ sa şimdilik susturmak. Büyük, müşkil işleri daima sen halletmi ¬ şindir.». Ne tehdit yapmışlar bilmem, onu söylemiyor. Kanepe¬ de yanmda oturuyorum. Düşünmeye daldım. Ne yapabilirim? Nasıl edeyim?!... İsmet boynuma sarıldı, yine : «Bu işi ancak son yaparsın» dedi. Dedim :«Çare düşünüyorum; fakat bulamı¬ yorum». Yüzümü şapır şapır öptü, «Sen bulursun» dedi. Bir müddet daha düşündüm. Bu adamların Vorovski’den maada hepsini de şahsen tanıyorum. Beraber işler yaptık. Nihayet ak¬ lıma geldi. Bir tarz buldum. «Peki!» dedim. Kâtibi çağırtıp Rus murahhaslarına telefonla hemen ziyaretlerine geleceğimi söylet¬ tim. «Gelsin» demişler. Otomobile binip gittim. Çiçerin, Rakovs- ki, Vorovski, Medivani beni odalarına aldılar. Meseleyi açtım. Münakaşa başladı. Hepsi birden pek şiddetli bir lisan kullanıyor- larlar. Hülâsa «Boğazları serbest yapmayınız ve yapamazsınız» diyorlar. Sebebini sordum. Çiçerin : «Bunun manası Rus dost¬ luğunu bırakıp, îngilizler ile dost oluyorsunuz demektir» dedi. Halbuki resmî beyanatlarında boğazlarının serbestisi ile Türki- yenin istiklâli gittiğini söylüyordu. Ne bu, ne de öteki doğru de¬ ğildi. Mesele Ingiliz donanmasının birgün Rusya’ya hücumunun kolaylaşmış olmasıydı. Bunu temin ettim. Reddedemedüer ama, kani olmakta istemediler. Münakaşa da pek hararetlendi. O va¬ kit evvelce zihnimde kararlaştırdığım darbeyi indirdim. Yani de- dimkı: «Peki bize boğazı açmayın, diyorsunuz. Bizim canımıza minnet, fakat îngilizler behemehal istiyorlar. Bunsuz kur yap¬ mıyorlar. Bizim ise sulha ihtiyacımız o kadar şiddetlidir ki haya¬ tımıza bedeldir. Behemehal sulh yapacağız.». «Sulh yaptırmayız» dediler. Şiddetli bir sesle siz ne deseniz, ne yapsanız, sulh yapa¬ cağız, Bunun için de sulhun düğümü olan boğazı açacağız ve bunun bütün kabahat ve mesuliyeti de sîzindir.» Bu son sözüme gözlerini açtüar ve hepsi birden: «Nedenmiş sanki?!...» dediler. Dedim ki: «Hele izah edeyim; Ben Rusya’ya ikinci gelişimde size hükümetim namına şu teklifi yapümdı AvrupalIlara karşı teda¬ füi ve tecaviizî bir muahede yapalım. Bizim paraya ihtiyacımız vesair böyle maddî yardımlara ihtiyacımız vardır. Kendi kendi¬ mize artık dayanamıyacağız, sonra sulh yapmaya mecbur olaca¬ ğız. Bu bir hakikat idi. Tamamiyle mantıkidir. Siz bu teklifi red¬ dettiniz. Para da vermediniz. Demek bizim sulh yapmamıza da o vakit razı oldunuz, işte aRkovski! söylesin.» dedim. Rakovski : «Evet bu teklifi yaptınız. Biz de kabul etmedik» dedi. Ben : Hat¬ ta o vakit bana Rusya'nın dahi îngilizler ile sulh yapmaya mec¬ bur olduğu resmî ağızla söylendi. Söyleyiniz! Rakovski!». Ra¬ kovski: «Evet!» dedi. Devam ettim: «Bu halde bugün ne hak ile, bizi sulh yapmaktan menediyorsunuz?!.. Bunu böyle olacağı şüphesiz idi.» dedim. Sustular ve önlerine baktılar. Bunun üzeri¬ ne işi tatlılığa vurdular, içki getirttiler, içtik; dereden, tepeden F : 65 3026 HAYAT ve HATIRATIM 1027 konuştuk. Nihayet : «Hakkınız var. Sulh yapmalısınız. Ne çare böyledir. Sizi temin ederiz ki aleyhinize hiçbir şey yapmayız. Siz de, biz de aramızda olan bu ihtilâfı' bu kavgayı, kimseye duyur- mıyalım. Bir sır olarak kalsın» dediler. «Pekiyi» dedim. Niha¬ yet kalktım. Beni asansöre kadar götürdüler. Asansörün başın¬ da da kulağıma eğilerek tekrar : «Aman bu işi îngilizler duyma¬ sın» dedi. En ziyade bunda İsrar eden Medivani idi. Teminat ver¬ dim. Mesele bitti. Ruslar Türkiyeyi Afo (koz) olarak kullandık¬ larından bu ihtilâfın îngilizlerin kulağına gitmemesine pek ehem¬ miyet veriyorlardı. Bunlara benim Harkof’ta tedafüi ve tecavüzî bir ittifak ak- ti teklifim evvelce zikrettiğim gibi. Türkiyenin talimatı ve arzu¬ su değildi. Benim uydurmamda O suretle aleyhimizdeki şüphe¬ lerini, Bekir Sami'nin rezaletini gidermiştim. O vakit pek işimize yaramıştı. Şimdi burada da işime yaradı. Koca yalan neler yap¬ tı. İşte diplomatlık. Ama yalanı sonra rezil olmamak Üzere yap¬ malı. Bizim otele geldim. Saat te üç olmuştu. îsmet’in odasına gir¬ dim. ismet bir aşağı, bir yukarı volta vuruyor. Kederden, düşün¬ mekten yorgun... Düşecek gibi. O zaten buhranda böyle olur, yemek bile yemez. Uyku bile uyumaz. Hep volta vurur. Beni gö¬ rünce merak içinde koştu. Kulağım ağzına yanaştırdı. «Mesele hallonuldu. Hiçbir şey yapmıyacaklar. Kuzu gibi oldular. Hatta herifleri kendime yalvarttım» dedim. Çok keyiflendi. Nasıl yap¬ tığımı sordu; anlattım. Boynuma sarıldı. Beni Öptü ve: «Yaşa! bütün Rus işlerinin üstadı sensin. Bundan böyle devletin Rus¬ ya ile münasebetini ancak sen idare edebilirsin» dedi. Bu sözle¬ ri iyi ama işi halletmeye gitmekten evvel söylediklerinden daha küçük. îş bitince derhal küçülttü. Adetidir. Ankaraya döndük¬ ten sonra da Rusya işlerinin üstadı olduğumu unuttu. Hep beni tepelemekle uğraştı. îsmet’in prensipi vardır. Ve bunu daima söylerdi; «Suyunu emip, posasını atmalı.» İsmet bu... Şimdi bunu da söylemez. Be- Dr. RIZA NUR ni hattâ kiindeden de atar, giderdi. Ama daha suyum bitmediği¬ ni, daha çok susuzluklar, kerbelâlar ollup suyumu emeceğini, şifa bulacağım biliyor. Nitekim Lozan’dan sonra benim suyuma ihtiyacı kalmadığına hükmedip, beni posa gibi atmıştır. Ruslar son celsede kendilerinin müzakereye iştirak ettiril¬ memesinden dolayı Boğazların serbestisini kabul etmediklerini ve böyle bişeye imza koymıyacaklarını beyan ettiler. Artık Trakya, boğaz meselesi de teferruatıyle bitti. Kara ağaç için zorlandık ama olmadı. Alamadık. Bu işler işte böyle bit. ti. ' Bu esnada idi ki, Varovski otelinde bir akşam yemek yerken bir isviçreli tarafından kurşunla vurulup öldürüldü. Yumuşak, terbiyeli bir adamdı. Kaatil kaçmayıp polise teslim olmuş. Ce¬ nazesine hiçbir delege gelmedi. Rusya ile yalnız bizim heyet var¬ dı. itilâf devletleri demek Rusları bu derece turfa etmişler!... Fakat ayıp şey!... Bu cenaze... Katil jüri tarafından muhakeme edildi. «Benim babam, kar¬ deşim Rusyada tacir idiler. Bolşevikler onları öldürüp mallarını aldılar. Bunun intikamım: aldım» dedi. Beraat kararı aldı! Bu doğru imiş. Evet, bolşevikler böyle yüzbinlerce cinayet ve soy¬ gunculuk yaptılar; fakat bunun babasını, kardeşini kimbilir kim vurdu. Şimdi onu Vorovski hayatıyla ödedi. Bu da 1 hakkı mı? Zavallının ne kabahati var? Hem de melek gibi halim bir adamdı. Belki de karmca bile Öldürmekten çekinir bir insandı. Bu, İsviçre mahkemesinin hükmü Selâhattin-i Eyyûbinin veziri Karakuşun hükmünden pek de aşağı değildi. Hey gidi... Hürri¬ yet, adalet, insaniyet yeri diye adı çıkmış memleket!... Bence bundan ziyade kabahat jüri denen usuldedir. Ben evvelce bu adlî usulün pek Iehindeydim. Sonra pek aleyhinde oldum. îsviç- rede jüri nasıldır bilir misiniz ? - Mahallelerde bakkal, çakkal, ka¬ sap ilâh, intihap ederler. Bunlar mahkemeyi kurup hüküm ve¬ rirler. Bu hal Fransada da böyledir. Bu hakimler cahil ve hisse tâbi insanlar. Hükümleri de tabiî bu neviden olur. 1028 1029 HAYAT ve HATIRATIM Bu vak’aya bakınca Dünyanın ne yaman işleri olduğu gö¬ rülür... Hele şu politika ne pistir?... Nice yıllar evvel, biri bir cinayet işlemiş, neden sonra onun yerine o işten hiç haberi oî- mıyan birini öldürüyorlar. Katil de cezasız kalıyor. İşte Ermeııi- ler de bizden ve Azerî Türklerinden nice adamları öldürdüler. Yakalananları da oldu, fakat beraat etti. Şimdi bu komisyonun işinden cenub hududumuz kaldı. Şark hududumuzu ne onlar karıştırdı, ne de biz. İsmet Şark hu¬ dudumuzu da mevzubahis etmek istedi. Bana söyledi. Sebebini sordum. «Bu sayede İran ve Rus hudutlarımızda bu muahede de tasdik edilir; yani Avrupa da bunu tanır» dedi. Ben bunu mevzubahis etmenin pek tehlikeli olduğu fikrinde olduğumu söy¬ ledim. «Ruslar ile hattâ acemler ile bir ihtilâf çıkarmıyalım. Olmuş, bitmiş ve uyuyan bir iş Hem de mevzubahis etmekten, hiçbir fayda yok. Hem bunlara taaluk eder bir iş değil. Bu hu¬ dutlarımıza bir şey olsa vazıül - imza hükümetler gelip bizi mü¬ dafaa ederler mi? dedim. Bundan vazgeçti. 23 Kanunsam celsesinde Gürzon cenup hudutları meselesi¬ ni mevzubahis etti. Bu da Suriye ve Irak olarak iki kısımdır. Suriye Fransızlar, Irak îngilizler ile olacak. Suriye hududu meselesi daha kimse tarafından ağıza alın¬ madan Bompar acele: «Böyle bir mesele yoktur. Ankara itilâf - namesiyîe iki tarafça kabul edilmiş bir şeydir. Sade konferans bunu tasdiken zikreder.» (Sh. 296) dedi. Diyecek yoktu. Musta¬ fa Kemâl ve Yusuf Kemâl bunu vaktiyle Franklen Buirilion do¬ labına girerek kabul etmişlerdi. Halbuki orada İskenderun ve Belen taraflarında ehemmiyetli miktarda halis Türk vardı. Bun¬ lar Adananın kurtuluşu savaşmda da mühim rol oynamışlardı. Hürriyet haklarıydı. Fransızların hükmü altında kalmamak için çırpmıyorlardı. Birşey yapamadık. Fransızlar onlara ver¬ meği taahhüt ettikleri İdarî muhtariyeti de vermediler. Güya memurları, muallimleri kendilerinden olacak. Türkçeyi hükü¬ mette, mahkemede ve mektepte kullanacaklardı. Bilâkis orala¬ Dr. RIZA NUR ra Fransızlar hâlâ Ermeni yerleştirmekle meşguldürler. Erme- nileri bu Türklerin başına musallat ettiler. Güyâ bununla Suriye ye muhtemel bir Türk hücumuna sed yapıyorlar. Boş şey. Fransızlara faydası yok ama Ermeniler Türklere zulmediyorlar. Türkiyenin hükûmet-i hazırası da bu işi kurcalayıp, muahede ahkâmının tatbikini istediği yok. Araplar da oralara Arap me¬ murlar koyuyorlar. Bu iş de böyle gitti. Ermeniler Kilikyada yapamadıkları Ermenistan-ı orada yapmak istiyorlar. Bir nüve olacak. Fırsat zuhurunda oradan Adana’yı alacaklar. Almak emelleri. Bilhassa Taşnaklar hâlâ Pariste bununla meşgüîler. Fransızlar da galiba bu Ermeni yurdunun Suriyenin şimalinde teşekkülünü kabul ettiler. Ermeni gayesi bir Ermenistan Ara- rat’da, bir de Adana da olacak. Birgün bu ikisi aradaki araziyi de alıp, büyük Ermenistan yapacaklar. Irak hududu Musul işiydi. Bunu ilk günlerdenheri hususî surette halle çalışdık. Gürzon ile ismet görüştüğü gibi birkaç defa da ben başbaşa Gürzon’un odasında kendisiyle görüştüm. Onlar Teril (Şimdi îngilterenin Paris Sefiri), Forps Adam, Ni- kolson, daha birkaç İngiliz ve İngiliz zabiti; biz İsmet, ben ve kaymakam Tevfik (Şimdi riyaset-i cumhur Başkâtibi) idik. Defalarca bizim otelde, onların otelinde toplanıp konuştuk. în¬ gilizler Bağdattan bir arap da getirmişlerdi. Biz onu müzakere¬ ye kabul etmek istemedik ve etmedik. Bu müzakereler bir müddet şifahen devam etti. Sonradan nota halinde tahriri halinde yaptık. İsmet mütamadiyen bana: «Gel, şu Musul’u verelim de kurtulalım» diyor. Ben de olamaz, Musul bizim en mühim yerimizdir. Orası höğrümüzdür. Böğrü- süne hücum oradan olur. Hem de başımıza bir Kürdistan fikri çıkar. Çalışalım. Kurtulmak ihtimali vardır diyorum. O da: «Et¬ me, sonra boca olur. Muahede, sulh kalır» diyor. Ben de bir dü- ziye mâni oluyorum. İngilizler «Musul’u size vermek demek. Sizin Bağdat’a in¬ meniz demektir» diyorlar. Anlaşılıyor ki, bundan korkuyorlar. 1030 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1031 ismet benden aciz kalıp Ankaraya yazdı. Hükümet Erkân-ı Harbiyeye sormuş, Fevzi Paşa «Musul’u almalı» demiş. Bu ba¬ na kuvvet oldu, ismet şüphesiz Mustafa. Kemâl’in bize Lozan’a giderken Musul’dan vazgeçin dediğini yapmak istiyor. Babası¬ nın çiftliği değil ya, efendisinin emrini yerine getirsin. Teveccüh kazansın ona kâfi. îngilizler ile hususî görüşmelerde epey terakki oldu. Bir gün îngilizler bize geldüer Yeni teklifte bulundular. Ellerinde haritalara da vardı. Hududu çizmişlerdi, «işte» dediler. Musul’¬ un hemencik şimalinden hududundan geçiyor ve Sülaymaniye sancağım tamamiyle bize bırakıyorlardı. Bu, büyük bir şeydi. Demek Musul’u da almak için ümid artıyordu. Bizim askerî mü¬ şavir Tevfik: «Süleymaniyeden ne çıkar? Buralar dağlıktır. Musul olmayınca oralara gidilemez bile. Başa belâ olur.» dedi. Ben oraları bilmem, asker de değüim. Görüyorum ismet de bun¬ ları ondan soruyor. » Bu adam tuhaf bir mahlûktur. Bu kadar dalkavuk nadir gördüm. Cahil de bir şey... Ismet’e öyle dalkavukluk ediyor ki, ■onun yerine ben utanıyorum. ^Esmet’de onu canı gibi seviyor. Mahremidir. Ve bana öyle geliyor ki, ismet Tevfik’in tesiri al¬ tında hakikaten bu adamın îsmet üzerine Ordu’da, Lozan’da ve sonraları çok menhus tesiri olmuştur. Araplar zamanında Tev¬ fik îsmet’in yanındaydı. Onun hassas damarlarını biliyor. Der¬ hal damarına giriyordu. Esasen Musullu imiş, Hakikaten yüzü tamamiyle Aşarî-- Geldanı simasıdır. Bu milletlere ait Baroriyeflerdeki insan re¬ simlerine, bir de' bunun suratına bakın aynıdır. Demek ki, Gel- dânî bozmasıdır. Ben ona geldânî Tevfik adım koymuştum. Ay¬ nı zamanda para dalaveresiyle de meşgul. Lozan’da iken bir aralık Almanya silâh fabrikası varmış. Onu satın almaya çalış¬ tı. ismet tarafından müzakereye memur oluyor. Böyle dalave¬ relere de giriyor. Herif hiç hoşuma gitmiyor. Haber alınca der¬ hal mani oldum. Sonra böyle para işlerini Ismet’de, o da ben¬ den pek gizli tuttular. Tevfik’i bir iyi haşladım. Ben «işinle meşgul ol! Para dalaverasıyla uğraşma!» dedim, ismet de mu- ahhede mi yapacak? Mübayaata mı memur? Sanki levazım mü¬ dürü. Tevfik nihayet bir sene evvel Hidiv’den ellibin lira rüşvet İstemiş. Mektubu ele düşmüş. Mustafa Kemal artık onu tuta¬ mazdı. Kovdu, ismet kurtarmaya çsüşmış ama, öteki razı ol¬ mamış. Tevfik Süîeymani’yeden ne çıkar sözüyle beni kandırdı. Böyle olsaydı da bari Süleymaniyeyi alsaydık, iki yıl sonra bu¬ nu da alamayarak ismet bütün Musul’u terketti. Bu işe Fethi’yi memur eltiler. îngilizler de Vilkons’ı. Mesele cemiyet-i akvama düştü. Reylerin ekseriyeti bizim tarafa dönmüş, fakat bizim Bern sefiri odan Cemâl Hüsnü azadan birine rüşvet teklif etmiş. Adam kızmış, aleyhimize rey vermiş. Pek az bir ekseriyetle în¬ gilizler kazanmış. Musul gitti Cemâl Hüsnü gibi, sarhoş, rezil, cahil birinden sefir olursa işler de böyle olur. Ama herif ağa¬ lara dalkavuk ya kâfi. Millet çeksin... Kime ne ?!... Musul için Lord Gürzon ile hususî temas ettim. Bu adam”' damarını, öğrenmiştim: Medhe çok hassas. Hakikaten de büyük adam. Bütün medihlere lâyık. Kendisini kendisine medhedi- yorum. Ve bunu kanaatımla ve ciddi surette yapıyorum. Bu adam gittikçe beni sevmeye ve kendisi beni davet etmeye baş¬ ladı. O herkese ve bize de sert olan Gürzon gittikçe yumuşadı; pek tatlı oldu. Her görüşüşte türlü mukaddime ve mükalemelerden Mu¬ sul’a geliyorum ve; «bunu bize bırakın!» diyorum, öyle hale geldi ki, adeta pekiyi diyecek gibi. Birgün ben böyle Israr eder¬ ken umum! politikaya geçti. «Ama siz RusJar’la berabersiniz. Nasıl olur?» dedi. Bu iyi bir ışıktı. Dedim ki: «Biz daima îngi- lizîer ille dost olmak fikrindeyiz. ■ Türk Milleti sizi sever. Rus’u sevmez. Rus Türkün tabiî düşmanıdır. Bu vaziyet eskidir ve bugün de değişmemiştir. Harbi umumî bunu bozamamıştır. Ruslar ile şimdi pek dostuz; fakat .bu sizin kabahatinizdir. Bize bir tekme vurdunuz, Rus’un kucağına attınız. Şimdi dost- 1032 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1033 luk kucağım açınız, size koşarız.» Zavallı ayaklarında ağrısı vardı; güççe ve değnekle yürüyordu. Hatta, resmî celseye de bu değnekle girer, onu masanın üstüne kordu. Tuhaf olurdu. Kon¬ feransın değnekli hocası derdim. Yerinden kalkıp yanıma geldi, oturdu. Demek ki, en hassas tele dokunmuşum. «Eğer dost olur¬ sak Ruslar’ı terkeder misiniz?» dedi. «Derhal» dedim. Memnun oldu. Yine dedim ki: «Bizim düşmanımız Rusya’dır. Biz artık arazi zaptından, harpten bıkmış ve vazgeçmişizdir. Toprağımız büyük. Yalnız emniyet istiyoruz, Yalnız sulh içinde harap mem¬ leketimizi imar ve milletimizi terbiye etmek emellimizdir. Bunun için bizim size ihtiyacımız vardır. Sizin de bize başka ihtiyacınız vardır Biz Rus’a karşı sizin için bir müdafaa siperi oluruz. Irakta masraf edeceğinize biz size bedava jandarmalık ederiz. Irak size isyan ederse biz size ordu dahi veririz. Panislâmizm, panturanizm bizden çok uzaktır. Size şarkta dost bir kuvvet lâzım. Yunan’ı bu kuvvet yapmak istediniz olmadı. Vukuat si¬ ze gösterdi ki. Yunan Milletinde bu kaabiliyet yok. Bu kaabiliyet şarkta yalnız Türk Milletinde vardır. Bu kuvvet ancak biz ola¬ biliriz. Mükaleme pek derine girmişti. Dedi ki: «Pekiyi! Bunlar çok güzel, doğru, ancak dostluğumuza garanti ister. Bu nasıl olabilir? Çünkü bir gün hükümet değişir, bu politika da deği¬ şir. Sizde müstakar hükümet, müstakar hükümet fikir ve si¬ yaseti yoktur.» Görülüyor ki, çok serbest ve samimi görüşüyorduk, ve ken¬ dimize emniyet ettiğim yok. Buna cevap bulamadım. Sade de¬ dim ki: «Bunu birden bulup söylemek mümkün değildir. İster¬ seniz ıbunun için bilâhare müzakereye gireriz.» Anladım ki, îngilizler bizim Rusya’dan ayrılmamıza ehem¬ miyet veriyorlar ve bunu pek istiyorlar. Nasıl ki, Ruslar umu¬ mî politikalarında bizim üzerimize spekülâsyon yapıyorlar. Biz de onlaıin üzerine yaparız ya. Hem de biz îngüizlere samimi olarak dost olursak bizim kuvvetimize muhtaçtırlar ve istinad edecekler. Tabiî bundan bizim de çok kârlarımız olacak. İktisadî, imar ve talim ve ter¬ biye kârları, hudutlarımızın emniyeti. Ancak bu samimiyeti ve istikrar hissini onlara verebilmek lâzımdır. Birgün beni yine çağırtmıştı. Yine konuşuyoruz., Benim zo r rum hep İngiliz dostluğunu kazanmak. Türkiyenin hayat ve saadetinin yalnız böyle mümkün olacağına pek kaniyim. Rus dostluğu muvakkat bir şeydir. İhtiyacımız vardı, aldık, bitti. Bu kadar dost geçindik yine Iben Ruslarda Türkiye istilâsı fik¬ rinin bakî olduğunu gördüm. Dostluğumuz bunu giderememiş¬ tir. Hem de Rus nedir? Kelin merhemi olsa kendi başına sü¬ rer... Onların da siyasetleri İngilizLerle uzlaşmak. Bana birkaç defa İngilizlere muhtaç olduklarını, onlarla sulh etmeyince ya- şayamıyaeaklarını itiraf etmişlerdi. Bilhassa, bizim ihtiyacımız idim ve teknik ihtiyacı, para, bizi tecavüzlerden manen koru¬ mağa kuvveti kâfi biri, ki, bunlar da hep îngilizler de var. Ben bu siyaseti Lozan’dan sonra da Mustafa Kemâl’e hele îsmet’e çok söyledim; fakat anatamadım. Mustafa Kemâl şahsi mese¬ lelerinden dolayı Kuşlardan vazgeçemez. Onlara bağlıdır. Dev¬ let işi de onca talîdir. Şahsına hadimse iyidir; yoksa şahsına muzır devleti ihya eder herhangi iş onca fenadır, reddeder. ■Eğer Lozan’dan sonra beni hususî olarak Londraya yolla- salardı ben, kuvvetle zannediyorum ki, bu dostluğu yapar, Mu¬ sul’u da kurtarırdım. Diğer taraftan Lord Gürzon’da Lozan’¬ dan sonra daima beni sormuş ve istemişti. Bunu muhtelif kimse¬ lerden, işittim. Birisi o vakit Londra Sefiri olan Yusuf Kemâl’¬ dir. Ankarâya avdetimde bana: «Lord Gürzon seni ne kadar se¬ viyor. Bana tsmet’i bir defa bile sormadı. Benim dostum Riza Nûr ne yapıyor. Niçin buraya gelmiyor? Rusyaya gidecekmiş, diyor» dedi. Beni vakıa neden sonra Londraya sefir yaptılar, fakat bizimkilere güvenemedim ki, nasıl bu sefirliği kabul ede¬ yim. Maksatları sade beni sefirlikle memleketten defetmek idi. İngilizlerle olan muamelede sözlerinden dönerek îngüizlere 1034 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUH 1035 karşı beni rezil ederler. Yazık ki, Lord Gürzon da ölmüştü. Onun¬ la pek iyi anlaşmıştık. Türk Mületinin talihi yokmuş... Gürzon’la konuşuyorduk dedim; «Başka şeye geçtim. Yine oraya gelelim» Ben yine ona bir düziye «Musul» diyordum. O da odasında değneği ile dolaşıyor, söylüyor. Nihayet pek güleı- rek yanıma geldi ve yavaş bir sesle: «Musul, musul... ne yapa¬ caksınız? Burnunuzun dibinde Suriye var. Onu alın! Bir darbe kâfidir» dedi. Bu da beni çok keyiflendirdi. Demek bana çok emniyet hasıl etmiş. Böyle mühim bir şeyi söylüyor. Beş yıllık kan içinde dostluk ettikleri ve hâlâ aziz ve samimî dostluk de¬ dikleri Fransızların Suriyesini almamızı teklif ediyor. Buna hay¬ ret etmedim. Zaten mütareke iptidasında Mısır da iken bilir¬ dim. îngilizler Suriyelilerden komiteler yapmışlar, müsellâh teş¬ kilât vücuda getirmişler, Fransızları Suriye’den defetmek isti¬ yorlardı. Bütün son Dürzi isyanları hep îngilizlerin tertibidir. Çünkü bu mesele Hindistan meselesidir Tarih bu babta fasih¬ tir. Birbuçuk asırdır süren İngiliz - Fransız Akdeniz rekabeti koloni rekabeti var. Nitekim Napolyon’un Mısır’a ve Suriyeye girmesi îngilizlerin bizimle beraber Fransızlar aleyhne harp etmesini mucip olmuş ve nihayet Fransızlar buralardan tarde- dilmiştir. Napolyon Suriye’den sonra Hindistan’a gitmek isti¬ yordu. Suriyede Fransız bulunması İngilizlere Hindistan’ın tehlikede olması demektir. Ben işte söylüyorum. İmkânı yok¬ tur ki îngilizler Fransız'ları Suriye’de bıraksınlar. Birgün na¬ sıl olsa tardeceklerdir. Bunları biliyorum. Gürzon’un teklifi ciddidir. Ve biz ister¬ sek Suriye hakkında gayet gizli bir müzakere ve bize yardım da yaparlar. Bununla da bizim gayelerimize ermek mümkündür. Bununla beraber «Bu adam pek zeki ve tecrübeli bir diplomat¬ tır. Belki bizim arazi işgali peşinde olup olmadığımızı anlamak istiyor» diye aklıma geldi. Bu düşünce ile şu diplomatça cevabı verdim ki, hem öyle bir sondalamaya karşı menfî cevap, hem de îngiltereye iki katlı hulûs çakmaktır: «Bizim yer almaya, bunun için kan ve para dökmeye hiç bir arzumuz yoktur. An¬ cak sizinle dost olmak ve samimiyetimizi maddeten ispat etmek için Suriye’yi Fransızlardan alırız size veririz.» Keyfinden öyle güldü ki, görmeliydi. Onun bu sırrını bugü¬ ne kadar sakladım. Şimdi bu hatıratım olan kağıda zarurî tev¬ di ediyorum. Bir müddet sonra izin istedim. Yine görüşmek arzusu gös¬ terdi. Ayrıldık. Biz önce Musul’u îngilizlerin petrol için istedikleri kanaa¬ tindeyiz. Petrollerin imtiyazlını verip Musul’u alacağımızı zan¬ nediyorduk. Bu teklifi yaptık. Gürzon asla yanaşmadı. Biz hâlâ' İsrardayız. Gürzon Musul meselesinin petrol meselesiyle hiç alâkası olmadığım söyledi-. Ve bunu îngilizler daima tekrar ettiler. Hele Gürzon bunda bir düziye İsrar etti. Çok şayanı hayret birşey. Bizde değil, herkeste umumî kanaat böyleydî. în¬ gilizler ise aksini söyleyip iddia ediyorlardı. Anlıyamadım ves¬ selam. Galiba buna mühim bir sebepte Musul’un stratejik nok¬ ta olmasıdır. Musul’u alan Bağdat’ı alır. Aralanndk dağ diye¬ cek bir dağ, bir müdafaa mahalli yoktur. Bu esnada Lozan’a bir takım, insanlar da geldiler. Bunlar muhtelif îngiliz petrol gruplan ajanı olarak geliyorlar. Bu ti¬ caret evleri pek zengin ve mühim imiş. Herbiri milyonlarının sitedeki nüfuzlarından, kabinedeki İngiliz nazırlarından, bunla¬ rın üçünün, beşinin kendilerinden olduğundan dan vuruyorlar. Hattâ bu petrol işi için Kutülemmare de elimize esir düşmüş olan General Tovsend’de geldi. Bunları bize hep Nihat Reşat ge¬ tiriyor. Bunlar diyorlar ki Musul petrolleri imtiyazını bize verin, biz Musul’u size verdirtiriz. Alâ şey! İstediğimiz zaten bu. Rüstem adlı bir geldanî de bu ajanlardan biri. Bu odama bir kutu sigara ile üzerinde ayyıldız resimli bir kravat yollamış, iade ettim. Mütareke zamanında İstanbul’da Türkler aleyhine fena hareketler yaparak meşhur olmuş İngiliz Yüzbaşısı «Be- 1036 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1037 net» de bunlar içinde. O da Osmanlı Hanedanı namına hareket ediyor. Daha var. ismet bunlara çok ehemmiyet veriyor. Ben ehemmiyet ver¬ miyorum. Lâkin ben de tamamiyle ehemmiyetsiz tutmuyorum; fakat hayret içindeyim. Hele Ingiliz hey’et-i murahhasasımn iddiası aklı altüst ediyor. Bu ajanlar bizden kağıt istiyorlar. Ellerine imtiyazı bah¬ seder kağıt verirsek Londra’daki ticarethaneleri derhal faaliye¬ te geçecekmiş, ismet bunlardan birine bir kağıt vermek istemiş. Münir Bey’i de çağırmış. Beni çağırdı: «Senin imzan ile olsun» dedi. Ben de «Yazılacak şey hiçbir taahhüdü tazammun etme¬ sin» dedim. Bu adam aklımda kaldığına göre evvelce zikretti¬ ğim gibi Rüstem idi. Herif bu kağıtla Londra’ya hereket ediyor, ismet Nihat Reşat’ı da eline harçlık vererek beraber yolladı. Gittiler, geldiler. Bir kağıt da getirdiler. Bunda ticarethaneleri bir taahhüdü tazammun eder bir kağıdı şimdiden İstiyorlar. Verdiğiniz kağıt bir şeyi tazammun etmiyor diyor. Bunların bu işi yapacakları lâf... Maksatları imtiyazı kapmak... istedikleri gibi kağıt vermedik. Yine evvelce hikâye ettiğim gibi güya Londra’da bir ticaret evini temsil eden bir îngilîzi yine Nihat Reşat getirmiş; benim¬ le, Ismet’le görüştürmüştü. ikinci konuşmada ve Nihad'm yanın¬ da herif bana işi yaparsam beni teşekkül edecek şirkete reis yapacağım ve para da vereceğini söyledi. Yani rüşvet teklif et¬ ti. Herif’i Nihat’ın yanında kovdum. Daha bunlardan türlüsü var. Anladım ki, bunlar boş şey¬ ler... Böyle Musul alınamaz. Bu adamlar sade imtiyaz avcısı bir takım serserilerdir. Kovduğum herif benden yüz bulamayınca müşavirlerden Hamid ile Cavit’i bulmuş. Benim haberim yok. Çok meşgulüm. Hem de benden gizlerlermiş. Birgün îsmet’in yanına girdim. Bir de baktım ki o Ingiliz, Hamit, Nihat, Reşat, ismet başbaşa. Münir Bey de masa başmda önünde kâğıt, birşeyler yazıyor. Ben girince bunlarda bir şaşalama oldu. «Ne o"» dedim, ismet; «Musul meselesi. Bu adam petrol imtiyazım şimdi bir kağıtla resmen verirsek Musul’u bize verdireceğini taahhüd ediyor. Ben de muvafık gördüm, imtiyazı veriyorum. Münir Bey’e onu yazdırıyorum.» dedi. Derhal Münir’in elinden kağıdı aldım. De¬ dim ki: «Bu adam bir dolandırıcıdır. Birşey de yapacağı yok. Birkaç gün evvel bana bu iş için rüşvet teklif etti; kovdum Ben kovunca bunlara gitmiş. Bunlar da sana getirmişler. Sen de im¬ tiyaz veriyorsun... Nasıl verirsin?!... Musul’u verdiremezse bunun garantisi nedir? Sonra siz Nafia vekili değilsiniz. Nasıl imtiyaz verirsiniz? Böyle şey olamaz.» dedim. Kâğıdı yırttım. Hamid’e ve Nihad’a da : «Siz buraya imtiyaz dalaverası için mi geldiniz? Hamid Bey! Nihad Bey! Sizi' bir daha böyle işlerde görmiyeyim» diye bağırdım. Ve çıktım gittim. Neyse bu çirkin k suya düştü; fakat ismet bu tarz hallin yakasını bırakmadı. Huy, ne diyeyim. Zihni bir şeye saplandı mı bitmiştir... Pet- rol’ü vererek Musul’u almak için Londra’ya Muhtar ile Musta¬ fa Şerefi göndermeye karar vermiş. Bunlara orada Nazırlar ile doğrudan doğruya temasa girip işi halletmeleri vazifesini ver¬ miş. Onlara harcırahlarını hazırlatıyor. Bana söyledi. Ben ka- tiyyen razı olmadım. «Gönderme! Bunda fayda yoktur... Görü¬ yoruz... Hem de aksi bir netice olmasın. Belki Gürzon’u kızdıra¬ cağız, Kaş yapalım derken göz çıkarmıyalım. Aykırı bir iştir.» dedim ve çok İsrar ettim. Dinlemedi, gönderdi. Bu esnalarda Musul’dan vazgeçmeyi bırakmış; almak için ismet olanca kuv¬ vetiyle uğraşıyordu. Galiba sebebi şudur; Bu işi tekrar Anka¬ ra’dan sormuş, hükümet Musul’un terkine razı olmadığını bil¬ dirdiği gibi Erkan-ı Harbiyenin mütalâsmı da bize göndermişti. Bunda Fevzi Musul’un ehemmiyetinden bahsediyor; terkedilmez diyordu. Demek hükümet Mustafa Kemâl’in fikrinde değildi. Bu adamlar Londra’da birşey yapamadılar. Ailâkis Gür¬ den derhal bize bir nota gönderdi. Nota’da diyor ki: «Siz benim üstümden atlayıp, başka makamlar ile iş yapmak istiyorsunuz. 1038 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1039 Bu çirkin bir iştir. Bu işlerin halline ben memurum. Vazife ba¬ na verilmiştir. Başka kimse yapamaz. Ancak ben yaparım.» di¬ yor. Kullandığı dil azametlidir. Kendine güveniyor. İsmet’e; «İşte aldın mı?» dedim. Nasıl demiyeyim. Heyetin gönderilme¬ mesi için çok ısrar etmiştim. Gürzon buiıu sonra umumî celsede de söyledi. (Sh. 295) ve dedi ki; «Türkler bana haber vermeden Londraya petrol imtiyazı vermek için adam gönderdiler. Bu efen diler çabuk döndüler. Çünkü benden habersiz bir iş yapılamıyaca- ğını'çabuk Öğrendiler.» Ve Londrada müzeleri onlara inşallah ben gezdiririm diye alay etti. Notasına cevapta İsmet onların Lon¬ draya petrol için değil, müzeleri gezmek için gittiklerim yaz¬ mıştı. Çocukça birşeydi. Bütün bu işlerden hasılı Gürzon'a bir alay vesilesi vermekten ibadet olmuştur. Hasılı Musul işi hususî müzakere ile bitemedi. Gürzon işi birinci komisyonun içtimaına tevdi etti. Biz ve Ingilzler Musul vilâyetim etnik vesair hususlarını zikrederek davamızı ispata çalıştık. Onlar fazla kürt gösterdiler; Türkmenleri bile Türk değildir diye Türk makamından ayrı yazıyorlar. (Sh, 280 ilâh...) Ben de bu babta tarihî malumatla bir muhtıra hazırla¬ dım. İsmet okudu. Bu içtîmada Gürzon Musıd meselesinin hüküm marifetiyle hallini, bu hükmün de Cemiyet-i Akvam olmasını tfeklif etti. Bunu kabul ettirmek için bizi tehdit etti. Artık işi cebre döktü. Kahve dökücünün hık deyicisi olurmuş, Gürzon’un da Fransızlar Italyanlar, Japonlar, ilâh... hık deyimleridir. Derhal Bompar söz aldı. Adeta Gürzon’dan ziyade bizi tehdit etti. Şimdiye kadar bilmezdim; Japonlar tamamiyle İngiliz âle- li imişler. Konferansta görüyorum. Fakat bu kadarsmı bilmez¬ dim. Daha iyisini Japon heyeti başkâtibinden işittim. Bunlar' bizim oteldeler. Ayrıca bize, biz de onlara ziyafet verdik. Bun¬ larda Asyalılık dâvası var. Bunu aşikâr konuştum, lüzumunu söyledim. Bu sebeple bizi seviyorlar. Bunlardan bazı malûmat almaya çalıştım, İngiliz-Japon münasebetini iyice öğrenmek istedim. Bu zat epeyce malûmat verdi ve hülâsa olarak dediği şudur; «Biz Ingilizler ne derse onu deriz. Sade burada değil, her şeyde böyledir. Ve başka yapamayız. Ingilizlerden korkarız.* Bu da böyle... Tehditler derhal Ismet’te tesirini yaptı. Bu teklifi kabul etti. Zaten Londra sefiriyle Musul işini sarpa sardırmıştık. Gürzon fena kızmıştı. İşi cebre döktü, bu şekle soktu. Bu suretle birinci komisyonun da işi bitti. Ingilizler istedik¬ leri her şeyi yaptılar. Musul işinin sonraya taliki bizim bunu kahııl etmemekdeki İsrarımız üzerine Gürzon’un bulduğu çare¬ dir. Sıılh yapılsın. Musul işi mani olmasın. O da sonra halledi¬ lir. Forbs Adam, huSusî olarak gelip bunu bana anlattı. Bizim de istediğimiz şey bu idi. Çünkü sulh muhakkak yapılmalı. Mu¬ sul işi de halledilir; Gün doğmadan geceden neler doğar... Bu işler öyle olunca artık sulh oldu demektir. Çünkü kon¬ feransa ve dünyaya hakim olan Ingilizler. İngiliz’in istediği boğaz İşi oldu. Bu olunca Musul’u sulh işinden ayırdılar. Artık sullı bir zaman ve dirayet işidir. Mani yoktur. Çünkü Ingilizler diğerlerini nasıl olsa yoola getirirler. Sulhu imza ettirirler. Dr. RIZA NUR 1041 İKİNCİ KOMİSYON 1 Kânunu evvel 1922 de aktolun an umumî celsede Gürzon gayet acele ve mühim bir mesele olarak Türk ve Yunan arasın¬ da harp esirleriyle ahalî mübadelesi meselelerinin hallini teklif etti. Ve: «Bu bahta Doktor Nansen bir rapor hazırlamıştı. Oku¬ yacaktır. Sonra delegeler fikirlerini bildirsin» dedi. Hâlbuki ruznamede yalnız, esir mübadelesi vardı. Hayrette kaldım. Bu mübadele benim Türkçülük noktasından ehas eme¬ lim idi; fakat böyle tarihte görülmemiş bir şeyi nasü teklif ede¬ ceğim diye ötedenberi düşünüp duruyordum. Şimdi kendi ken¬ dine ortaya geldi. Yani gökten düşmüş minkudret oldu. Cemiyet-i Akvam delegesi olarak Türkiyeye gidip tetkikat yapmış olan Nansen, epeyce uzun olan raporunda diyor ki: «Türk ve'Rum’un mübadelesi için fikrimi komisyona bildirmeye Hord Gürzon beni davet etti. Bu mesele iki aydan beri mütalea ve tetkik edilmektedir. Bizzat yaptığım tetehbuat ahali müba¬ delesinin yakın şarkta sulh ve ekonomi istikran için zarurî bir şey olduğunu göstermiştir. Cemiyeti Akvam beni siyasi mülte¬ cilere yardım İçin göndermişti,. İstanbuida dört büyük devletin mümessileri Türk ve Rum ekaliyetlerinin mübadelesi için bu iki hükümet nezdinde derhal icrası için teşebbüste bulunmamı söylediler. Bu iki hükümetle de temas ettim. Yunan hükümetinin resmen rızasını aldım. Ankara hükümetiyle müzakerem de epeyce ilerlemişti. Bu mesele vahim bir ekonomik meseledir. Mübadele tam ve acele yapılmalıdır.» ismet Paşa bu teklife hayret edip sırf şahsî bir şey telâkki etti. Bu telâkkisi hiç doğru değildi. Türkiye için ahali mübadele¬ si en hayati meseleydi. Vakıa heyeti veküenin bize verdiği tali¬ matnamede de bu yoktu ama bunu bizim teklif etmemiz lâzım¬ dı. Teklif olunca gökten inmiş kudret helvası gibi kabul etme¬ liydik. îsmet’e kağıda yazarak ekalliyetler ile beraber müzake¬ resi lüzumunu ve kabul ettiğini söylemesini bildirdim. Kâğıdı okudu. Ekaliyetler üe müzakere edilmesi lüzumunu söyledi, fa¬ kat kabul ettiğini söylemedi. Buna fena canım sıkıldı. Türkiye- yi asırlardan beri kendisine zaaf sebebi olan, İsyanlar yapan, ecnebi devletlere alet olan unsurlardan kurtarmak yeknesak Türk yapmak en mühim şeydi. Keza benim fikrimi işgal eden şeylerin de en mühimmi idi; fakat nasıl teklif edeceğimi düşü¬ nüyordum. Ağır ve emsalsiz iş. Kabul ettirilmesi, hattâ teklif bile pek güçtü. Allahtan onlar teklif ettiler. Bunu bizim teklif etmemiz lâzım iken Nansen’in teklif et¬ mesi tuhaftı. Onu şüphesiz tngilizler sevketmişti. İngüizlerin de böyle bir teklif yapmaları son derece dikkati ve hayreti cel- bedecek şeydi. Ingiltereye Türkiyeyi parçalamaya alet ve vesile olan bir unsuru Ingiltere Türkiyeden çıkarmak istiyor ki: Bu Türkiye denilen uzviyetin sağlam olmasını istemek demektir. Hâlâ maddî surette bunun hakikatine vakıf olamadım. Galiha hristiyanları bilâhare kesilmekten kurtarmak fikrindeydiler. Sade bu. Venizelos Nansen’in teklifini yani ahali mübadelesini kabul ettiğini beyan etti. Bu da şaşılacak şey. Yunanistan demek Tür¬ kiye üzerindeki istilâ gayelerini terkediyork. Galiba Türkierin artık bu sefer çok canı yandığından Rumları kesip imha ede¬ ceklerini zannediyorlar. Çünkü Yunanlılar Yunanistanda istik¬ lâllerinden beri oradaki Türkleri katliamlarla imha etmişler¬ dir. Bu sefer Türkierin de bu yola döküleceğinden korkuyor¬ lar. Bu kabulün mahreki belki de bu endişe idi. Bütün diğer heyetler de mübadelenin insani bir iş olacağım söylediler. F : 66 1042 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1043 ismet de ahali mübadelesini ekalliyetler ile müzakere etmek gibi bir şart beyan etmek suretiyle mübadeleyi nevemâ kabul etmiş demektir; fakat sözlerine göre bu kabul tam değildir, tş falso olur, geri dönüverir diye fena telâş etmeye başladım. Ni¬ tekim sonra Venizelos mübadelenin icbarî olmayıp ihtiyarî ol¬ masını, Istanbulun mübadeleden istisna edilmesini bildirdi. Ne ise sonunda Venizelos ihtiyarî ve icbarî hangi şekilde olursa ol¬ sun kabul edeceğini bildirdi. Yalnız İstanbul’un istisnasında ıs¬ rar etti. Gürzon bunun icbarî olmasını istedi. Buna pek mem¬ nun oldu; fakat o da İstanbul rumlarmın istisnasını istiyor. Bu¬ na mukabil de Garbı Trakya Türklerinin istisnasını teklif edi¬ yor. Zaten bu bizim talibimizdi. Gürzon’un zikrettiği Türk, Rum adetleri yanlış. Rum adet¬ leri çoğaltılmış, Türk adedi azaltılmış. Çünkü bu rakamlar Yu¬ nanlıların verdikleri rakamlardır. Fakat şurası garip ki, bizim Hİlâl-i Ahmer Reisi Hamit bey vaktiyle Doktor Nansen’le Şar¬ kı Trakya rumlarmın adedi üçyüzyirmi bindir demiş. Gürzon bunu bu celsede söyledi. Hayret ettik. Halbuki bizzat yunanlılar üçvüzbin diyerek daha az söylemişler. Trakyada hiç bir vakit bu kadar rum yoktu. İnsanın diyeceği geliyor ki, Hamid Yunan¬ lılardan daha Yunanla imiş. Şimdi de müşavir diye yanımızda! Hamid Yunanlı değil, Türktür ama bu ayrı bir tiptir, içimizde bir küçük sınıf vardı. Bunların zihniyetleri şuydu. «Frenk üs¬ tün bir mahlûktur. Onun her dediği doğrudur. Onu daima mem¬ nun ve hoşnut etmek lâzımdır. Yanhşlıkda olsa onun keyfine göre hareket etmelidir. Hattâ lâzımsa Türk aleyhinde olmalı ve Türkü zem ve tahkir etmelidir. Bunlarda milliyet duygusu pek zayıftır. Kozmopolittirler. İhtimâl Hamid de şu fikir vardı: Frenkler imtiyaz alıp, ticaret yatırıp para kazandıran insanlar¬ dır. Para keselerinin ağızlarını açar. Onlara hoş görünmekle para da kazanılır. Neyse... Bir sûkomisyon yapıldı. ismet bana, «Bu işleri sen yaparsın,» dedi. Fakat bunlar en gürültülü, dağdağalı, işler. Vakıa umumî politikadır; be¬ nim saham, tarzımdır. «Sûkojnisyon» a devama başladım. İtalya delegesi Montanya’yı reis yaptılar. Karşısında Yunanlılardan Venizelos ile Yunanistanın Londra sefiri Kaklemanos, birkaç müşavir ve burular meyanında general Mazaraki var; îngilizler- den Rombolt, E,avan, Forps Adam; Fransızlardan De la Fruva La port, Barjetuvan var. Evvelce sûkomisyon küçük olsun, Türk, Yunan ile diğer üç büyük devlet bulunsun denmişken sûkomisyon büyüdü; Romanya, Sırp, Japon ve Amerika da bulunarak konferansa iştirak eden bütün devletler geldiler, ta- mamiyle komisyon halini aldı. Ehemmiyetine binaen de zabıt¬ ları tutuldu. Sonra Fransızca neşredilmiştir. Halbuki ikinci ko¬ misyonun sûkomisyonlarindan başka diğer sükomisyonlarm za¬ bıtları tutulmamış ve neşredilmemişti. Bu ikinci sûkomisyonun müzakereleri gayet hareketli ol¬ muştur. Sert münakaşalar münazaalar, hepsi oldu. Yananın başdelegesi de ikinci delegesi de beraber devam etti. ' Sûkomisyonda bir aralık Venizelos’la çarpıştım. Bir ara¬ lık gelmedi. Kaklamanosîa (Yunanın ikinci delegesi) çarpıştım. Kaklemanos âciz kaldı. Venizelos tekrar geldi. O da sonunda benden bir darbe aldı. Celsede bayıldı. Ben yanıma müşavir olarak Münir, Şükrü Kaya, Mustafa Şeref, Veli, Nusret, Teyfik Bey’lerden ihtisasına göre birini alı¬ yorum. Tevfik’i askerî bir mesele için galiba bir defa götürdüm. Nusret’e baktım işe yarar hjr şey değil, bıraktım. Veli’yi de biraz sonra zikredeceğim vak’a üzerine kovdum ve bir t daha hiç bir işe karıştırmadım. Ekseriyetle “Mustafa Şeref’le Şükrü Kaya’yı yahut Münir’i götürdüm. Kâtip olarak da Ahmed Cevat’ı alıyordum. Sûko¬ misyon müzakerelerine başladı. Secdet işaretli zabıtname 442. ci sahifeden nihayete^ kadar (645) hemen münhasıran bu ko¬ misyonun müzakerelerini havidir, iptida ekaliyetler sûkomis- yonu, sonra ahali mübadelesi sûkomisyonu adını almıştır. 1044 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1045 iptida Moritanya bu sûkomisyonun yapacağı işlerim ehem¬ miyetinden ve bütün cihanın bunlarla alakadar olduğundan bahsetti. Ekaliyetler sûkomisyonunun göreceği işleri söyledi. Aff-ı umumî ve ekaliyetler: Zabıtnamelerde çok yanlışlık var. Bu zabıtları itilâf dev¬ letleri delege ve kâtipleri istedikleri gibi yapmışlardır. İşine ge¬ lenleri dercetmişler, işine gelmeyeni dercetmemişlerdiv. Ba¬ zılarını da tahrif etmişlerdir. Fakat bunlarm bir kısmı o vakit gazetelerin ağzına düşmüştür. Hattâ Derso bile karikatürlerini yapmıştır. Zabıtnamede bunlara dair bir kelime bile yoktur. Bizim Reşit Saffet bu vazifeyi hiç yap¬ mamıştır. İşte burada {Sh. 443 ve 449 a bakınız.) Ermenilere Ermeni davasının da ruznamede olduğu ve Montanva tarafın¬ dan zikr ve tadat edildiği yazüıdır. Tamamiyle yalandır. Erme¬ ni isinden asla bahsetmediler. Onu gizli tuttular. Sonra ansızın tulumbacı tabiriyle, dalaveraya getirerek celseye koydular. Ni¬ tekim bu bahta büyük gürültüler oldu. Bizimle Ingilizler arasın¬ da notalar teati edildi. Bunlar zabıtnameye konmamıştı. Birini zikredeceğim. Zabıtnamede sahife 448 de 12. ci satırdan sonuna kadar olan beyanat yalan olup kendi uydurmalarıdır. Bizim k⬠tip de bunu buraya kaydetmelerini men etmemiştir. Kâtibimiz pek çok kötü çıktı. Vazifesini hiç ifa edemedi. Frenkler bizde ekalliyet diye üç nevi biliyorlar: Irkça eka¬ liyet, dilce ekaliyet, dince ekaliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike. Aleyhimize olunca şu adamlar ne de¬ rin ve ne iyi düşünüyorlar... Irk tabiri ile Çerkeş, Abaza, Boş¬ nak, Kürt, ilâh... yı Rum ve Emeninin yanma koyacaklar. Dil tabiri ile müslüman olup başka dil konuşanları da ekaliyet ya¬ pacaklar. Din tabiri ile Halis Türk olan İki milyon kızılbaşı da ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp ata¬ caklar. Bu taksimi işittiğim vakit tüylerim ürperdi. Kıllarım sanki birer kazık oldu. Bilekleri sıvadım. Bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmağa verdim. Pek uğraştım. Pek müşkilât ile fakat kaldırdım. Bunun dersi: Vatanımızda başka ırkta, başka dilde, başka dinde adam bırakmamak en esaslı, en âdü, en hayatî iştir. Bu sebepledir ki, ben zaten Türkçülüğe şiddetli Türk Nasyonalist¬ liğine çok yıllardan beri dökülmüştüm. Eserlerimle,. makalele¬ rimle buna çalıştığım gibi, bulunduğum memuriyetlerde de bu¬ nu tatbike gayret ediyordum. Bu sebepledir ki, Çerkeş, Arna¬ vut, ilâh... köylerini dağıtıp bunları Türkler ile karışık olarak yerleştirmek en birinci iştir. Hâlâ Anadoluda Boşnak Arnavut, ilâh... köyü vardır ki, boşnakça, arnavutça konuşur, türkçe bil¬ mezler, Ecenebî devletler bunu mimlemişlerdir. Yalnız: Ekalli¬ yetler müzakeresi esnasında benim yanımda oturan Niniçıç bana pek şayan-ı dikkat bir söz söyledi. Bunu diğer Sırp delegesi cel¬ sede do resmen söyledi: «Sizin bizden alacağınız yok. Bizde Türk yoktur. Bizdeki müslümanlar sırptır. Ama bizim sizden alacağımız var. Anadolu’da 50 000 boşnak vardır. Onlar boşnaic ama, ırkça sırptl.r.» Nerden nereye?!... Rum, Ermeni, kürt pe¬ kiyi ama, şimdiye kadar Boşnak, hayalimden bile geçmemişti. Bin tehlike altındayız... Ecnebi devletler işte böyle bizim ciğe¬ rimize pençe atıyorlar. Biraz daha gayret ederlerse Türkiyedeki karıncalan da ekaliyet yapacaklar. Bu ecnebi unsur bir belâ ve mikroptur. Bunları ve keza kürtleri devamlı bir temsil plânı üzere ayrı dil ve ırklıktan tecrid etmelidir. Onlar bir proje verdiler. Ben de kontrproje verdim. Bu pro¬ jemde ilk olarak bizde ve konferansta lâik tabirini kullandım. Bunu sonra birçok defa tekrar ettim ve kanunu medenî yapaca¬ ğımızı, bunu Avrupadan alacağımızı, zaten dîni devletten ayıra¬ cağımızı söyledim. Bunları sonra kendi yaptığını söyliyen Mus¬ tafa Kemâl bu zabıtlara baksın da utansın. (Zabıtname Sh. 451) yazılıdır ki, benim ondan evvel söylediğimi ispat eder. O vakit kendisi lâik kelimesini bile bilmezdi. Medlulünden hiçbir haberi yoktu. Bunları söylediğimin sebebi çünkü frenkler «Szin kanun- 1046 Dr. RIZA NUR 1047 HAYAT ve HATIRATIM (arınız dîndir. Hıristiyanlara miislüman kamınu ile hükmettire- meyiz.» diyorlardı. Bu sözleriyledir ki, Rum Patrikhanesi im¬ tiyazları aleyhindeki tezimizi müdafaa ettim. Onlar Hıristiyanları hizmet-i askeriyeden istisna etmek is¬ tiyorlar ve buna çok ehemmiyet veriyorlar. Avrupa devletle¬ rine tatbik edilmiş muahedelerdeki dinî ve emsali serbestiden başka Rumların Fatih tarafından verilmiş imtiyazlarım da ib- ka etmek istiyorlar. Bunların tafsilâtı zabıtnamelerde vardır. Fakat maatteessüf söylenen sözlerin çoğu da yoktur. Müzakereye devam ediyoruz. Rumbolt Polonya, Çekosla- vakya, Romanya, Bulgarya, ilâh... devletlere tatbik edilen eka- liyetler muahhedelerinde herbirine göre hususî maddeler, me¬ selâ Romanyadakinde Yâhudüere âit, Bulgar ve Yunanlıların- kinde Bulgar ve nımlann mübadelesi gibi hususî maddeler ol¬ duğunu, binaenaleyh Türk muahedesine de hususî vaziyete göre muvazi maddeler konması lüzumunu bildirdi. Bunda hakki var. Doğrudur ama, bu arada kurnazlık edip büsbütün muzır şeyle¬ ri de araya kaydıracaklar. Bu adam Istanbulda mütarekeden beri yüsek komiser olarak bulunmuş, pek fena Türk düşmanı. Zekâsı çok az, hattâ sersemce, tahsili de orta bir adam. Bunlar zaten eskidenberi Avrupanm ve hristiyanlarm en nıühipa davası: «Si¬ zin 'kanunlarınız dindir. Dininiz müslüman. Müslümanlık ile hris- tiyanları idare edemezsiniz.» der. Bunda tabiî hakları var. Va¬ kıa Avrupa kanunlarında da kısmen Hristiyanlık tesir ve ah¬ kâmı varsa da bizimkine nispetle hadd-i asgaridedir. Bakıyorum, yine bu esas üzerine hareket ediyorlar. Ben daha evvelden ağız¬ larını tıkamak için Türkiyenin din ve hükümeti ayırıp lâik dev¬ let olduğunu bir kanun-u medenî yapacağını ve bunu da bu esas üzerine pek yakında yapacağını ve Avrupadan aynen alacağını söylüyorum. Zaten padişahlığı lağvederken takririme bu esası - da sokuşturuvermiştim. Din ve hilâfeti devletten ayırmıştım. Moskova’da misak-ı millî’den ettiğim istifadeyi bu konferansta bundan ediyordum. Bu ve Misak-ı Millî hızır gibi imdadıma ye¬ tişmiştir. Bir de Türk hakimiyetinin mukaddes olup tecavüz ka¬ bul edemiyeceğini söylerdim. Sıkıldıkça bunları ileri sürmüşüm- dür. Meskût olmuşlardır. Hararetle müzakerelere devam ediyoruz. Gittikçe hararet¬ leniyor. Bazen alevleniyor da. Reisin elinde çok şey olduğundan Montanya ile hususî mü¬ nasebete girdim. Güyâ şahsî dost oldum. Artık dost geçiniyo¬ ruz. Italyanlar ekseriyetle Rumların aleyh indedirler. Montan- yayı bu noktadan yokladım. îtalyanm Atina sefiridir. Açıldı. Anlattı. Gördüm ki Yunanlıları hiç sevmiyor, düşmandır. Alâ §ey... Fransızlar da bana güçlük veriyorlar. Ben kanun-u medenî •din ve devlet ayrılması deyince susuyor ve hattâ bazan takdir edip bizim teze iştirak ediyorlar. Fakat İngiüzler belâ. Rumbolt esasen Türk düşmanı. Tabiî Yunanlılar da ellerinden geldiği ka¬ dar şiddetle mukavemet ediyorlar. İngilizler ekseriya Yunanlı¬ lardan Yunanlı, oluyorlar. Zannederdim ki, bu kadar şiddetle¬ ri İngiliz hükümetinin değil Rumbold’un şahsî siyaseti idî. Ya- hutta İngiliz kilisesinin te’siri idi. Düşündüm, Rayan’la hususi temasa girmeyi, hususî müza¬ kereler ile tesir altına alacağımı, bu suretle tecavüz ve mukave¬ metlerinin şiddetini azaltacağımı tahmin ederek faydalı buldum. .Zannediyorum ki Rumbold’un akıl hocası Rayan, Ingiliz hey’e- tinin talepleri hep Rayan’ın öğrettiği şeyler : Onunla da hususi temasa girdim ve çok menfaat elde ettim ki; sırasında söyleye¬ ceğim. Bir akşam îsmet’in yanına girdim, oturuyoruz. Suratında bir sır var somurtmuş... Damdan düşer gibi, «Bu ne?... Sana ikinci delege diyorlar?. Bunu nerden çıkardın?.» dedi. Bense böyle şeyden haberim yok. İsmet’in lâfına ve kızgınlığına şaş¬ tım. Dedim ki : «Benim böyle bir Unvandan haberim yok. Kim dermiş, eğer beni öğretti zannedersen tahkikat yap!.. Öğrenir¬ sin. Benim böyle şeylere tenezzül ettiğim bile yok. Hatırımdan bi- 1048 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1049 le geçmedi. Esasen düşünmeğe vaktim yok. Zaar diğer devlet¬ lerin reisten sonraki delegelerine ikinci delege diyorlar. Bize de öyle dense gerektir? Benim bunda kabahatim ne?. Ben ne yapa¬ yım?.. Hem gücüne mi gitti?,. Bunu bana çok mu görüyorsun?.. Senin şerefini mi azaltıyor ?!... Frenkter kendi delegelerine, bi¬ rinci, ikinci diyorlar. Bana da kim demişse yalan dememiş. Sen birinci, ben ikinci, Haşan üçüncü delegedir. Öyle değil mi?.. Bi¬ rinci delege deselerdi haksızdır, o vakit kızmalıydm. Teessüf ede. rim, böyle şeyle uğraşıyorsun...» Yanından kalktım, gittim. Bu söz çok gücüme gitti, ve durdukça içime işledi. Düşündüm, nasıl bir adamla arkadaşız?!... Devlet ve Milletin beka ve hayatı için kanlı, bir kavgadayız. Saf da döğüşürken baş kumandan sıfatım haiz olan adam emri altında kumandan olan bir adamın mevkii¬ ni, ünvanmı.çekemiyor ve onu yüzüne karşı söylüyor. Soruştur¬ dum, meğerse bizim gazeteler bana ikinci murahhasımız diye ya- zıyorlarmış. Ne bizim gazetecilere böyle yazın dedim ne de böyle bir şey aklıma geldi, ve ne de bizim gazeteleri okuyabildiğim var?.. Vaktim yok, bizim gazeteler, Avrupa gazeteleri benden bir çok bahsediyorlarmış. Bunları sonra haber alıyorum. Ben, işten tırnağımı kesmeğe vakit bulamıyorum. Türkçe gazeteler beni methediyormuş. Alman ve Avusturya gazeteleri de öyle Resimlerimi de dercediyorlarmış. Fransız ve İngiliz gazeteleri ise aleyhimde imiş, tabiidir... Düşman, düşmana maval okumaz ya!.. Mısır gazeteleri de benden çok bahsetmişler. Harbi umumî¬ de M ısırdaki hayatıma ait makaleler yazmışlar. Bunları hep sulhden sonra öğrendim. Demek bizim gazetelerin medihlerinden. ismet beni çekememiş... Onu söyleyemedi, işi ikinci murahhaslık vesilesine döktü... Bu da yalan değil doğru bir şeydi. Baş mu¬ rahhas dememişlerdi ya!.. Bü adamın bu âdüiği, bu müthiş hırsı beni derin bir surette müteessir etti. îsmet’ten pek soğudum. Artık bu adilik aklımdan çıkmadı. Konferans dolayısiyle Lozan’a bir çok ressamlar da gel¬ mişlerdi demiştim. Bunlar bizim resimlerimizi yapıyorlardı. Poser etmekten bıktık, vaktimiz yok, bin rica ediyorlar. Üç dört defa¬ dan fazla duramadık. Artık yemek yerken geliyorlar, resmimizi yapıyorlardı. Bunların içinde en mahiri Derso idi. Bütün murah¬ has ve müşavirlerin, karikatürize ederek resimlerini yapmış ise de benim simamı yapamamıştı. Venizelos’la beni resminde boks yaparak tasvir etmiştir. Bu resimlerin bir tam kolleksıyonu ben¬ de vardır. Sinopda kütüphanededir. Ancak ikiyüz nüsha kadar basılmıştır, nâdirdir. Müzakerelerde çok güçlük vardı. Bilhassa tngilizlerden ve Yunanlılardan. Herkes onların fikirlerini türlü sözle teyid edi¬ yor, ben yalnızım. Beni âciz bırakarak kendi istedikleri şeyleri kabul ettirmek için her türlü vasıtayı kullanıyorlar. Tabiriyle be¬ ni sersem tavuğa çevirmek istiyorlar. Fakat benim bir düziye mukavemetim artıyordu. Şimdi düşünüyorum da ben o vakit ne imişim, nasıl o kadar mukavemet etmişim. Bende ateşli bir Türk¬ çülük ideali vardı. Galiba bütün kuvvetim ordan geliyordu. Bu aralık hiç olmazsa hristiyanlann askerlikte müstakil ta¬ burları olmasını, biraz sonra da geri hizmetinde kullanılmasını teklif ettiler. Benim zorum : Behemehal asker olmalılar, ve is¬ tenilen yerde kullanılmalılar. Bunda kararlıyım. Israrımın sebebi şu : Türkler askere gidiyor, dükkânını kapatıyor, ticareti gidi¬ yor. Hıristiyan ise, kalıp zengin oluyor Türk karısının koynun- da kalamıyor. Çocuk yapamıyor, hıristiyan yapıyor. Türk harp- de kırüıyor, rum kırılmıyor, çoğalıyorlar. Tükiyenin çok yerinde eskiden rum yok veya çok az iken hu suretle çoğalmışlardır. Beni nihayet celsede fena sıkıştırdılar. Ben de resmen söyledim. Hem cevap bulamadılar, hem de çocuk yapma mes’elesine güldüler. Keza Rum ve Ermeni askerlikten pek korkuyorlar. Hele Harbi Umumide yapılan amele taburları gözlerini pek yıldırmış. Demek askerlik olursa, gençler askerlik çağı gelince Yunanistana kaça¬ caklar, Yirmiden yukarı yaştakiler de ecelleriyle öle öle bitecek¬ ler. Demek kur’a yaşı hıristiyanlar için bir hendektir. Bu suret¬ le mübadele ile atamayacağımız hıristiyanlan da otuz yılda her 1050 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1051 yıl safra döker gibi dökeceğiz. Kırk elli yıl içinde, bu askerlik onları bitirecektir. Bu hesabı yapıyorum. Bu sebeple bu nokta üzerinde tutundum durdum. Asla sarsılmadım. Beni yerimden sökemediler ve nihayet muvaffak oldum. Hakikaten sulhten son¬ raki beş yıllık pratik, askerlik çağma gelen rum, ermeni, ve ya- hudilerin ekseriyetle kaçtıklarım gösterdi. Bir asker kaçağı da tabiî ceza korkusuyla bir daha dönemiyor. Bin şüküı... Bu mu¬ vaffakiyetimden pek memnunum 22 Kânunuevvel celsesi sonunda Montanya : «Bulgar hey’eti ekalliyetler hakkında dinlenmesini rica etti. Davet edeceğim.» Dedi. Anî ve hesapta olmayan şey!... Bulgarlar bizimle hal-i harpte değildi, ve onlar sulh yapmak için davetli değil. Konfe¬ ransa gelip bu hususta söz söyleyemezler. Hem evvelce bizim¬ kiler Bulgarlar ile Şarkî Trakya için mübadele yapmışlar. Bizde bulgar yok. Bunların sancaklarına lüzum yoktur. Düşündüm, dü¬ şündüm, manasız şey. Derken bir hayal suretinde aklıma erme- niler geldi. Acaba bu vesile ile onları mı sokacaklar?!.. Hemen kat’î bir tedbir olmak için bulgarlarm dinlenmesini kat’iyyen ka¬ bul etmemeye karar verdim. Montanya’ya kabul edemeyeceğimizi celsede resmen söyledim. Montanya ; «Bunu kendi istemediğini, hatta aklında olmadığını, fakat bulgarlarm istediğini ve isteyin¬ ce de reddetmenin mümkün olmadığını» söyledi. Montanya ile hususî görüşmelerimde anlamış idim ki, bu adam entrikacı, ya¬ lancı, dalaverecidir. Yine yalan söylüyor. Tabiî, diplomattır, kim- bilir ne tuzak kuruyor. Dedim ki, «Eğer konferansa davetli ol¬ mayan bir hey’eti dinlemek isterseniz, Türk Hey’eti o celseye iştirak etmez.». Fransız delegesi : «Türk Hey’eti bunlara iştirak etmek istemiyorsa, diğer hey’eti murahhasaların onları dinle¬ melerine itiraz edemez.» Dedi. Bende dedim ki : «Bizim iştiraki¬ miz olmayan celseler resmî mahiyette olamaz. Binaenaleyh, ke- enlemyekûndur ve zabıtnamelere giremez.» Bütün bunları da* zabıtnameye yanlış ve kendilerine göre dercetmişlerdir. (S-486) Şükrü Kaya, ilk celselerde münakaşa şiddetlenip bize hü- çum edildikçe bütün manasıyle zangır zangır titriyordu. Benzi kül gibi oluyordu. Elimle dizini tutarak : «Titreme! Herkes gö¬ rüyor, cesur ol!..» Diyordum. Gitgide alıştı. Kendisine bir iki def’a da söz verdim. Pek âlâ da söyledi. Mütehassısa muhtaç hukukî mes’ele olduğu vakit Münir Beyi götürüyordum. Bir sabah beni uykudan kaldırdılar. Gece, çok çalışmış, geç yatmıştım. «Hayrola!..» Dedim. Polis müdürü gelmiş, anlatmış: «Gece Zekâi, otelindeki hizmetçi kadına tecavüz etmiş. Kadın razı olmamış. Zekâi işi cebre dökmüş. Kadın Zekâi’nin yüzünü yırtmış, parmağını ısırmış. Elinden kurtulunca doğru polise mü¬ racaat etmiş. Polis Müdürü bir hatır yapmak için işi resme dök¬ memiş. Kadını davasmdan feragate razı edebilmek, bu suretle vak’anıh önüne geçmeğe vakit bırakmış.» Kalktım. îsmet’i gör¬ düm. Anlattım. Kızdı küfür savurdu. Hakkı var. Çünkü pek çirkin bir şey. Türk Hey’eti neler yapıyor?!.. Kadın işi Avru-, pada çirkin değil. Erkek ister, kadın razı olur veya olmaz. Bir şey değil, fakat cebren tasallut gayet çirkindir. Eşkıyalık, vah¬ şilik sayılır. Doğrudur. Zaten Türklere vahşi deyip duruyorlar. Al, güzel bir İspatı. Zekâi Türk değil, boşnak, ama kim bile¬ cek?.. İsmet: «Bir çaresini bul da hallet» dedi. Reşit Saffet’i ça¬ ğırdım : «Git kadına bir miktar para ver!. Davasmdan vaz ge¬ çirt!!. Ellinden buna dair bir kâğıt alıp polis müdürüne teslim et!., Zekâi’yi bana yollasınlar.» Dedim. Gitti. Para ile kadmı vazgeçirtti. Zaten kadııi bunu para için yapmıştır, Zekâi geldi. Baktım fena haldedir Yüzü yırtık içinde. Parmağına pansuman yapmış. Yani rezaletinin nişanları üstünde. Korkuyor. Dedim ki : «Ayol, burada kadın kıthğı mı var?.. İstedin, vermedi. Pe¬ ki!.. Diğerinden iste, o da vermezse diğerinden iste. Mutlaka biri verir. Vermedi diye canavarca kadına hücum edilir mi? Şimdi bu rezalet yayılırsa halimiz ne olur?» Hiç lâf yok, önüne bakı¬ yor. Vakıa polisin lütufkârlığıyle iş kapandı. Ama herhalde ağız¬ dan ağıza vaik’a yayılmıştır. Çünkü böyle bir kadın vak’ası Ital¬ yan hey’etinde de oldu, yayıldı. Bütün heyetler işittiler. 1052 1053 HAYAT ve HATIRATIM Müzakere hararetle devam ediyor. Bugünlerde birinci komisyonun işlerinde ve ikinci komisyo¬ nun işlerinde sıkı şeyler oluyordu. Burnumuzdan soluyorduk. Bizi korkutmak için itilâf heyetleri, yeniden aleyhimize harp aça¬ caklarını işâa ederek tekliflerini, bize kabul ettirmeğe çalışıyor¬ lardı. Bazan alenen celsede böyle tehditler yapıyorlardı. Bu esna¬ da yine böyle bir tehdidi biri İsmet e söylemiş, İsmet «Sulh ya¬ pamayacağız. Herşey boca olacak» diye tutturdu. Bana «Canım, çok ileri gitme, ne olursa olsun. Bir sulh yapalım da iş bitsin» diyor. Ben de «Yok, iyi bir sulh yapmak için son hadde kadar uğraşacağız. Böyle şeylere kulak asma!..» Diyorum. Bugünler¬ de sinirleri tamamiyle gevşemiş, kendine malik değil. Ne kadar da zayıf sinirli adammış. Nasıl kumandanlık etmiş, insan şaşar. Kuvvetli olduğu vakit zayıf değildir, bil’akis kaplan gibi saldı¬ rır, tecavüzü sever. Fakat sıkı karşısında eli ayağı kesiliveriyor. Hiç bir işle meşgul olmadığı gibi, kimse ile de konuşmuyor. Ye¬ mek de yemiyor, odasında gezinip düşünüyor. Gece uyku da uyu. yamıyor. «Etme!. Gitme!., Boşuna kendini yiyorsun!.» Diyo¬ rum. Nasihat da kâr etmiyor. O, buhranlarda hep böyle olur. Yahya Kemal, onun bu hali zamanında bir akşam üzeri ba¬ na dedi ki; «İstanbuldan bana rakı geldi, şunu gidip senin odada içelim. Şu şartla ki, bize havyar ısmarla!..» «Peki!.« Dedim. Havyar vesaire mezeler ısmarladım. Bir iki kişi ile geldi. Ismet’İ de getirmeye ben gittim. Gelmek istemedi. Zorla getirdim. İç¬ tik, yedik, konuştuk, güldük. Böyle bir fırsat Bozanda henüz ilk def’a zuhur etmişti. îsmet’e o kadar zorladık, ne bir kadeh rakı içirebildik, ne de bir lokma meze yedirebildik. Gezindi, dolaştı. Nihayet şezlonga uzandı, gözünü kapattı, düşündü. Bir def’a bile lâkırdıya karışmadığı gibi bir kerecik de gülümsemedi. Hal¬ buki bu adam rakı içmesini seviyor. Çok da gülünecek lâflar söylendi. Bilhassa Yahya Kemal, tuhaftır, nükteli söz söyler. Bunlar îsmet’e vız geldi. îsmet’in bu hali, tam üç gün üç gece sürdü. Sonunda bitap düşüp bir uykuya yattı. Bu uyku bir gece. Dr. RIZA NUR bir gün devam etti. Bu hali geçti. İşte yeniden harp olmak ihti¬ mali vehmine dokunmuştu. Bir defa bir şey onun vehmine do¬ kundu mu, artık iş bitmiştir, böyle olur. Avrupa otellerinde insanı nasıl soyarlar anlatayım da ma¬ lum olsun. Bir defa gelen havyar bitmişti. Bir daha getirttik. Hepsi ikiyüz elli gram kadar vardı. Hafta sonu hesap pusulasın¬ da hunim için yüzkırk türk lirası kadar para istiyorlar. Abalı¬ dan yanımda Ahmet İhsan vardı. Dedi: «Bu soygunculuk!. Verme!..» Kâğıdı aldı. Müdüre gitti. Bu sayede para kırk lira¬ ya kadar indi ve müdür de gelip yanlışlık olmuştur diye benden mazeret diledi. Böyle yapılmasa yüz kırk lira gidecekti, Ahmet İhsan işgüzar bir adamdır. Son zamanda O’nu da bizim neşriyat ve istihbarat kalemine memur ettik. Doğrusu hizmetler gördü. Esasen gayet egoist bir adamdır. Paradan baş¬ ka bir şey tanımaz. Diğer İnsanî ve vatanî bütün hisler onda t⬠lidir. Fakat işde dirayetli bir adamdır. Türk Matbuatına hizmet¬ ler etmiş bir kimsedir. Rauf bana Ankaradan kurye ile bir mektup yazmış. Bir Avrupa gazetesinin Bozana ait makalesini de kes'p leffetmiş. Bu makaleye dair mütalea yazıyor. Ben de cevap olarak, aslı olma¬ dığını yazıp mektubu Reşit Saffet’e kurye içine koyması için verdim, İnkıta’ oldu. Ankaraya gittik. Bir gün Rauf bana : «Mektup gönderdim de bana cevap yazmadın.» dedi. İyi kötü be¬ nim gelen mektuplara cevap yazmak âdetindir. Hatırladım ve cevap yazdığımı söyledim. «Hayır, gelmedi.» dedi. Derhal hatı¬ rıma geldi. Bir gün Bozanda İsmet bana : «Rauf’a mektup yaz¬ mışsın. Ne yazdın!» diye sormuştu. Ve manalı manalı yüzüme bakmıştı. Anlaşıldı. Reşit Saffet bizim mektubu İsmet’e vermiş, o da okumuş ve göndermemiş... Halbuki fena bir şey de yaz¬ mamıştım. İşe dâir sordukları şeylerdi. İsmet buna tahammül edememiş. Halbuki kendisi her gece Mustafa Kemal’e mektup yazıyordu. Nedir?, ve benden neye gizli ve niye yazıyor diye be- 1054 1055 HAYAT ve HATIRATIM nim hiç hatırıma gelmemişti. Hasılı İsmet mektubu çalmak gibi adiliği ve hırsızlığı da yaptı. Reşit Saffet ne kadar bozuk ve ahlâksız adam?.. Gittikçe iğ¬ reniyorum. Lozanda Cavid’i bırakmış, selâm bile vermiyor. Be¬ nim yanımda Cavİd aleyhine îsmet’e neler söylüyor. Halbuki ben Ankaraya gitmeden evvel Talât ile Cavid’in fotoğraflarım yatak odasında karyolasının basma asmıştı, Cavid onun velini¬ metidir. Bakıyorum, ikide bir hey’etten bazıları aleyhine de Is- met’e lâflar söylüyor. Adeta casus bu. Bir taraftan da gururu var, baş olmak istiyor. Kendi kendine politika yapıyor. Bir dü- ziye, İngiliz, Rus, Fransız, Italyan, ilh... hey'eti mürahhasaları- nı ziyaret ediyor. Karışık bir iş... Beni de hergün zorluyor. İllâ Ismet’e kendisini hemen Paris sefiri tayin ettireyim. Rica edi¬ yor. Israrından tekrarından bıktım usandım, o usanmadı. Ben bir defa bile bunu îsmet’e söylemedim. Sonra Parisi bıraktı, Bükreş sefMiğitıi istedi. Nihayet bir gün Reşit Saff et’in yanında «Bak, Reşit Bey sefirlik istiyor.» Dedim. O da aldırmadı. Hey’etler birbirlerine resmi büyük ziyafetler veriyorlar. Bu ziyafetler yüz kişilik kadar oluyor. Biz şimdi nazırız ve Avrupada delegeyiz. Adımız gazeteler¬ de. Bizim kahrın pedere, kaynanaya makbul olmuşuz. Şükrü Pa¬ şa, Nis’den bana tatlı mektuplar yazıyor. Konferansa dair mü¬ him malumat istiyor. Tabii bu çocukca ve terbiyesizce bir iste¬ me. Böyle şey istenir mi?!. Bu öyle mühim bir sır ki İsmet’le benden başka kimseye söylediğimiz yok. O'na bir iki cümle ilr şöyle, böyle ve mana çıkmaz bir şey deyiveriyorum. Lozana geleceğini yazdı. Bir oda tuttum, O esnada biz de diğer delegelere ziyafet veriyorduk. O’nu da yemeğe davet et¬ tim. Artık keyifli, meğerse gelmesine sebep varmış. Bana türlü imtiyaz işleri, ve bunlar için rüşvet teklif etti. Canım, ne biçim adamdır?!.. Paraya doymuyor!... Ben böyle şey yapar mıyım?.. Yapmadığımı bilmeyen?. Yapsam kendime yaparım. O’na ne?!. Zorluyor. Zayıf ve cahil mantığı ile beni iknaa çalışıyor. Hiç öl¬ ür. RIZA NUR mazsa şunu düşünse : Ben bu adamdan on para ve on paralık iyilik görmedim. Bilâkis hakaret gördüm. Ve beni îsviçrede ha¬ pis bile ettirdi idi. Kızına da on paralık iyiliği yoktu. Nihayet umudunu kesti. İnkıta zamanında îstanbula gelmiş, Çâmlıcadaki köşkünü hastahane yapmak üzere Sıhhiye Vekâleti namına sa¬ tın alırsam kızma büyük bir taş pırlanta yüzük hediye vereceği¬ ni va’d etmiş. Kızı bana söyledi. Dedim ki : «Baban sana ve da¬ madına rüşvet veriyor. Bu baba hediyesi değildir. Hediye olsa böyle bir tavassutla (?) vermezdi. Sen bilirsin ki, ben rüşvet ye¬ mem.» Ben şimdi mevkideyim ya, benden paraca istifade etmek için herif çıldırıyor. Halbuki Seraskerden milyonlar yemiş bir adam. İşte bizim kayın baba!.... Bir kaç gün sonra gitti. Şükrü’nün bu esnada Reşit Saffet’- 3e arası açık imiş. Onunla görüşmüyor. Kendisi sebebini anlattı. Reşit Saffet, kazançlı iş diye bunu bir kaç ticarî İşe sokmuş, ser¬ maye diyç para almış ve yemiş. Şükrü Paşa’yı zaten herkes böy¬ le dolandırır. Bu suretle bir kaç yüzbin lira kaybetmiştir Yal¬ nız ben ona böyle oyun oynamadım. Bozandan sonra tütün tica¬ retine başladım. Kendisi de ticarete iştirâk etmek istedi. Bana on sekiz bin lira verdi. Tütiin satılır satılmaz parasım derhal ken¬ disine iade ettim. Reşit Saff et’in haremi Nis’de büyük anasında imiş. Şükrü kızını zorluyor, boşatmağa uğraşıyormuş. Adeti öyledir. Bu ziyafette bir şey oldu. |Ne İsmet’in, ne benim haremim Lozan’da değil, İsmet ziyafete riyaset ettirmek için bir kadın olmasını istiyor. Ferid o vakit Pariste mümessil ünvanile bulu¬ nuyor. O’nun karısı Müfide’yi getirtmeye kalkıştı. Dedim ki; «Ferid de gelecek mi?» «Hayır!.» Dedi. O halde kocasız bir ka¬ dının böyle .resmî bir ziyafette riyaseti münasip olmaz, hatta çir¬ kin bir şey zannederim.» Dedim. Hem de o esnada Ferid Puan- kara’ya yalan söylemiş. Puankara Fransa Hükümetinin Baş¬ vekili ve Hariciye Nazın sıfatıyla Ankaradaki mümessili mira¬ lay Moje’ne: «Ferid âdi ve yalancı bir adamdır. Böyle bir adam- 1056 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1057 la münasebette bulunamayız. Bunu Türk hükümetine böylece söyle!.» Demiş. Mojen telgrafı Rauf'a göstermiş. Rauf'da aynen Ismet’e gönderdi. Hakikaten Ferid yalancıdır, düzenbazdır. Pu- ankara'mn dediği doğrudur. Rauf ile Ferid’in arası pek bozuk¬ tur. Millet Meclisinde kürsüde bir defa Rauf, Ferid’i rezil etmiş¬ tir. Şimdi de bunu fırsat büip telgrafı aynen göndermiş. Ferid'ın kaldırılmasını teklif ediyordu. Hakkı da vardı. îsmet’e bunu da söyledim. «Mademki Rauf teklif ediyor, Ferid’i kaldırmam.» Dedi. Bu adam müthiştir. Bunlarda şahsî iş, menfaat ve his, devlet ve millet işinden yüksektir. Beni de dinlemedi, Bakdım, Müfide Hanım geldi. Ya’mz başına bir kadın bizim otelde ziyafetten ön¬ ce ve sonra günlerce kaldı. Pek de serbest. Ziyafette pür dekol¬ te giymişti. Sofrada otururken arkasından mübalağasız elpeleri- ııin üst kısmı ve arasmdakı pizayenin ucu da görülüyordu. Zi¬ yafette bu derece açıklık hiç bir Avrupalı madamda yoktu. Hem de tavırları da kaba, soğuk. Lüzumsuz ve kaba bir surette çok ve kahkaha halinde gülüyordu. Bizim sûkomisyonda hıristiyanların evlenme, miras işleri vesaire hakkında Yunanlılar ve diğerleri kıyamet koparıyorlar. Ben bunlara Avrupa kanunu medenisini aynen tatbik etmek üzere olduğumuzu söyleyerek cevap veriyorum. Bu cevap mes- kût oluyor. Bilhassa Fransızlara çok tesir ediyor. Fransız dele¬ gesi Lâroş : «Avrupa kanunu medenisini tatbik edeceklermiş. Bu halde bu hususlarda bir takım imtiyazlar istemek doğru de¬ ğildir. Hıristiyanlar da ona tabi olmalıdır.» Diyor ve diğerlerini susturuyor. Bu suretle fransız delegesinin bize çok yardımı ol¬ du. Fakat rumların Fâtih’ten aldıkları dîni imtiyazlarını muha¬ faza ettirmek için yunan delegeleri olanca gayretlerini sarf edi¬ yorlar. Ben de bunları kâmilen kaldırmak azmindeyim. Memleke¬ tin siyasî ve idari ahvalini anladığım bir yaştan beri Rum Pat¬ rikhanesine ve imtiyazlarına pek düşman idim. Hele türkçü ol- duğumdanberi bu düşmanlığım artmış da artmıştı. Bu imtiyaz¬ ların memleketi kapitülâsyon altında tuttuğunu, yıktığını görü¬ yordum. Zaman bana Lozanı ele geçmez bir fırsat olarak ver¬ mişti. Bütün gayretimle uğraşıyordum. Bütün gayret kesilmiş¬ tim. Ben âdeta bu işlerde kendime mâlik değildim, içimden coş¬ muş bir maneviyat beni yürütüyor ve sevk ediyordu. Bu fırsatı kaybeder miyim?.. Bunların imhasına uğraşıyorum. Bu esnada ismet, İstanbul Hükümetinde Adliye Nezareti Mezâhip Müdürü ve bu memuriyette uzun zaman bulunmuş olan Baha Beyi getirtmiş. Geldikten sonra bana söyledi. Bu zatın fikirlerine müracaat edeceğiz. Patrikhâne işini iyi biliyormuş. Birkaç gündür Şatoya celseye gidip gelirken bizim otelin ko¬ ridorlarında ciğer gibi kırmızı ve büyük bir fesi ayağında arka¬ sı mahmuzlu fotin kundura, uzun boylu ve ihtiyar birini görüyor¬ dum. Nümunelik bir şeydi. Nazarı dikkatimi celb etmişti. Tabii frenkler ona bir turist olarak bakacaklardı, işten bunun kim olduğunu sormağa bile vakit bulamamıştım, iyi mostra idi Baha Beyi getirttim. Baktım o mostra adam Münir, Şükrü, Veli, Se- niyüddin gibi bir kaç müşavirler ile beraber onunla müzakere¬ ye başladık. Reyini sordum. Bu zatın patrikhane işinde mütehas¬ sıs olması lâzımdı. Hakikaten de bir takım malumatı vardı. Kendi de iyi adama benziyor. Kanunu medeni mes’elesine şid¬ detle itiraz etti. «Sonra türk kızlan da hıristiyanlar ile evlenir, bu ne vahim şey?!.. Din gitti.» Dedi. Ben de : «İstediğim budur. Eğer kaç asırdır böyle türk kızlan hıristiyanlarîa evlenebilse- lerdi türk erkekleri de hıristiyan kızlan ile evlenirlerdi. Bugün Türkiyede hıristiyan kalmamış olurdu.» Dedim. Sustu. Fakat bu zat pek mutaassıp imiş. Böyle lâflar kulağına gir¬ miyor. Patrik mes’elesinde, patrikin yine eskisi gibi imtiyazla¬ rına sahip olmasını, Devletin vükelâ derecesinde bir memuru olup asker ve polislerin ona yine selâm durmasını ve emsalini şiddetle iltizam etti. Altık zırvalıyordu. Gördüm ki beyni bit pazarından başka bir şey değil. Ne zihniyet, ne ahmaklık. Ko¬ layına Türkiye gibi koca bir imparatorluk yıkılmamış. Bu zat F : 67 3:058 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1059 çok eski kafalıdır ve dünyadan bihaberdir. Nasıl balık sudan çı¬ kamazsa, eski vaziyetten dışarı çıkamıyor. Bir kaç celse gös¬ terdi ki, ondan istifade mümkün değildir. Dediler ki, «Geldiği günden beri domuz sürülmüştür diye yemek hatta ekmek yemi¬ yor. Sade rafadan yumurta yiyor.» Haline acıdım. Zayıf da. Aç¬ lıktan ölecek. Ismct’e dimağını halini anlattım, bu adamı iade etmesini söyledim. Dinlemedi. Neyse bir müddet sonra kendi gitti, işte Ismet’in bir saçma işi daha... ismet benim kanunu medeni işime kızıyor. Halbuki bunda büyük iyilikler vardı. Kızlarımıza erkeklerimize Türk ruhunu verirsek hıristiyaıılarla evlenince karı veya kocalarını, hiç ol¬ mazsa çocuklârını türk yaparlar. Mutaassıp rumlar, kızlan ye¬ tişince türkle evlenmesinden korkarak kızlarını alıp yunanista- na hicret ederler. Bu suretle îstanbulda kökleri kesilir. Vaktiy¬ le Şeyhülislâm Vânî Efendi zamanında Türkler hıristiyan kızla¬ rı ile müslüman etmeksizin evleniyorlarmış. Rum patriki gör¬ müş ki rumlar bitiyor, Vânî efendiye rüşvet vermiş, ondan şöy¬ le bir fetva almış : «Bu kadınlar gebelik esnasında domuz eti yiyip şarap içtiklerinden bu çocuklar müslüman olamaz.» Bu suretle bu evlenmeyi hükümet men etmiş. Bu mel’un Şeyhülis¬ lâm bunu yapmasaydı, Türkiyede bugün hıristiyan bulunmazdı. Devlet çektiği binlerce belâları görmez ve böyle yıkılmazdı. Fe¬ cisi şu ki buna yanan ben şimdi de bunun faydasını anlatamıyor- dum. 20 Kânunuevvel içtimamda Amerika delegesi Ermeniler için Ermeni Yurdu istedi ve bunun insaniyet namına lâzım ol¬ duğunu söyledi. Ha!... Bulgar derken ermeni hayalini görmüş¬ tüm. Şimdi galiba hakikat oluyor. Ben de : «Madem ki, Ameri¬ kalılar insaniyet için ermenilerin rahatlarını istiyorlar ve kendi¬ leri insaniyete hizmet gayretindedir. Bu halde onlara Amerika- da yurt versinler.» Dedim. «Niçin?...» Dediler. «Çünkü, Türki¬ yede henüz konfor yoktur. Amerika tamamiyle teşkilâtı yapıl¬ mış, rahat ve saadeti yerinde zengin bir memlekettir. Ermeniler orada çok rahat olurlar.» Dedim. Hepsi güldüler. Amerika de¬ legesi de güldü. Zabıtnameye bunu da koymamışlar. Montanya : «Yarın yılbaşıdır. Bunu yılbaşı hediyesi olarak ver!..» Dedi: «Bizde yılbaşında hediye vermek âdeti yoktur. Hem bu Hristı- yan yılbaşısıdir hem de bu âdet sizde var, siz veriniz,» dedim. Buna da güldüler. Biz de güldük. Celse de kapandı. Bunu da zabıtnameye koymamışlar. Bununla ben ermeni işini böyle hafif bir şey ile geçti gitti zannettim, sevindim. Üstümden ağır bir yükün kalktığını his¬ settim. Meğerse sonu varmış... Günler geçti. Ekalliyetler işi ile meşgulüz. Bir gün rûzname, ekseriya bize yaptıkları gibi, celseden bir saat evvel geldi. Bu-; nun gayesi bize cevaba, hazırlaıımağa, tetkikat yapmağa vakit vermemek, türkçesi bizi gaflette yakalamak. Rûznâmede ; «Bu¬ günkü celsede Ermeni, Asurî, Keldanî hey’etleri dinlenecek.» Deniyor. Hayret içinde kaldım. 22 Kânunuevvel celse sonunda reisin : «Bulgar Hey’etini dinleyeceğiz.» Dediği vakit, bulgar- ların arkasında Ermeni Heye’tini görür gibi olup şiddetle hare¬ ket etmiş, «Böyle celselere iştirak edemiyeceğimizi ve bunların resmî celse olup zabıtnamelere geçemiyeceğini» söylemiştim. Me¬ ğerse hakkım varmış. Ermenüer Lozaııa dolmuş, Ermeni yurdu diye paçaları sıvamışlar, çalışıyorlardı. Hem de ben yalnız Erme¬ ni görmüştüm, şimdi bir de hiç bilmediğimiz ve aklımıza gelme¬ yen Asûrî, Geldaniler varmış.. Hayret... Alıklaştım. Derken pek kızdım. Demek bize oyun ediyorlar. Behemehal bunları dinle¬ yeceklerine hükmettim. Ben de onlara oyun ile mukabele edeyim de görsünler dedim. Celseye iştirak etmeyeceğim, fakat bunu anî yapacağım, İsmet’e de İliç söylemedim. Çünkü ihtimal veh¬ mine dokunur, beni zorla plânımdan vazgeçirtlr, celseye iştirak ettirir. Yazık olur. Bu adam daima posa olmayın deyip boşalt¬ mak ve vermek sisteminde. Vakit de vermeden yapacağım ki, frenkler İsmet’e müracaat edip korkuturlar. Bekledim, içtimaa yarım saat kala bir nota yazdım. Kendi imzam ile imzaladım. 1.060 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1061 Bunda diyordum ki : «Ben size söylemiştim, bunları dinleyemez* siniz. Dinlemek isterseniz biz gelmeyiz. Hem ermeni, Asûrî dev* let değil ki.. Biz devletlerle müzakereye geldik, illi... Bu sebeple celseye gelmiyoruz.» Tam on dakika kala kâtip Ahmed Cevad’ı çağırdım «Al şunu!. Kimseye gösterme ve söyleme!.. Otomo¬ bili al, Uşi’ye git!... Celse zamanı gelsin, delegeler yerlerine otursunlar. O esnada içeri gir, bu notayı Montanya’ya ver ve derhal dışarı çık! Sakın orada kalma!..» Çünkü odada kalsa bu adamlar bizi celsede hazır addederler. Bu kabiliyette insanlardır. Böylece yaptı. Celseyi yapamamışlar, fakat hususî mahiyette diye bulgarları, ermenileri ilh... dinlemişler. Ancak bunları za* bıtnamelere geçirememişlerdir. Hasılı emrivaki’ yaptım, ismet sonra haberdar oldu. İş, ne Ismet’den güçlük, ne de frenklerden bir itiraz ve aksülamel olmaksızın geçti. Bense azim bir vak’a hadis olacağına zâhiptim. Şükrettim. Bu mes’eleyi fransızea zabıtnamede görüyorum. Ama işle¬ rine gelmediğinden doğru zikretmemişler. Yazdıkları tamamiy- le yanlış. Sahtekârlıklar yapmışlardır. Maatteessüf bizim umu¬ mî kâtip de buna dikkat edip Türk hukukunu muhafaza etme¬ miş, vazifesini yapmamıştır. Yine ben 22 Kânunuevvel celsesinde böyle bir müzakereyi zabıtnameye sokamazsınız de¬ miştim. Zabıtnameye, bu cümleyi de geçirmemişler. Benim ise o vakit neşrolunacak zabıtnamelere bakmağa asla vaktim yok. Hasılı frenkler her şeyle istedikleri gibi oynuyorlardı. Pek âdice işler yapıyorlardı. Bizim kâtipde ise bir duygu, bir gayret, hiç bir varlık yoktu. Artık Montanya bu işi tatlılıkla, beni hususî mülakatlarla kandırıp aldatarak yapma peşine düştü. Bu sefer plânlarını de¬ ğiştirmişler, artık ermeni vesâireden hey’et dinlemeyecekler. Bu¬ nu bana vadediyor, yalnız kendileri medhedecekler, «çok çek¬ tiler, lâyıkdırlar, insanidir. Bunlara Ermeni Yurdu verin!..» Di¬ yecekler. Montanya bana geliyor, beni kendi odasma davet edi¬ yor, beni böyle bir celseye razı etmeğe çalışıyor. «Canım mütte¬ fikler ermenileri harpte çok kullandılar, buncağızı olsun söy¬ lemesinler mi? Bir vazife olmuştur.» Diyor. Mojıtanya’yı şimdi¬ ye kadar olan hususî temaslarımla anlamıştım ki, mevkiine mü¬ nasip vekar, centilmenlik gibi şeylerden bir zerreye bile sahip değil. Görülüyor ki beni dolaba koymak istiyor. Bu işe zaten başlarken dalavere ile başlamışlardı. Bu Ermeni Milli Yurdu işi de pek dallanmış, bütün Avru¬ pa ve Amerika bunu bizden istiyor. Demek bu iş büyük ve gü¬ rültülü Toup theatrel halinde bir darbe istiyor. Ancak böyle bir darbe ile kapanâbilecektir. Başka türlü yakamıza bırakacakları yok. Ben Montanya’nın bu teşebbüsünü böyle bir darbe için ve¬ sile yapacağımı tahmin ettim. Çünkü bir kancıklık eder, bana vesile verir. Montanya yine : «Canım, îngilizler ve Fransızlar bu adamları kendi işlerinde, menfaatlerinde kullanmışlar, bu su¬ retle kırdırmışlar. Şimdi bu adamlar için yurt istemeye {kendile¬ rinde ahlâkî bir mecburiyet görüyorlar. Ermeniler 0 vakit vaad- lere inanmışlar. Etme, kabul et!. Bunu yapsınlar!.» Diyor. «Na¬ sıl olur?. Asla!. Bunlara yurt mu vereceğiz?. Bu babda bir lâkır¬ dı bile söyletenleyiz!..» Diyorum. Dedi ki : «Canım, böyle değil, yalnız lâf olsun diye söyleyecekler. Yoksa yurt yaptırmağa ıs¬ rar etmeyecekler.» «Olmaz!..» Dedim ve başka demedim. Zor¬ landı, yalvardı. Bize yaptıkları onları celsede dinlemek mes’elesi bütün hınç ve kinimi kaynatmış, halâ ayakta durduruyordu. O vakit bir hâdise çıkarmak istedim. Çıktı. Bu iş için yaptıkları dolapların intikamım almak istiyorum. Hem de bu iş azim bir hâdise olmadıkça ortadan kalkmayacak. Artık fazla ısrar eder¬ sem fırsat belki kaçar, fırsatı fevt etmek doğru değil. Kabul etmezsem onlara oyun edemeyeceğim, istediğim sahnevî dar¬ beyi vuramayacağım. Yoksa bu red ve ısrarlarım hep nazdan ibaret, dolap tanjam olmak için lâzım. Dedim ki: «Eğer hepsi namına yalnız sen reis sıfatiyle iki satın geçmemek üzere «Er- menilere yazık olmuştur. Bunlara yurt verin!..» Dersen razı olu¬ rum. Bunu da size şahsan hürmetim vardır, sizin hatırınız için 1062 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1063 kabul ediyorum» Dedim. «Peki!..» Dedi. «Namusunuz ile bunun böyle olacağım temin ediyormusunuz?» Dedim. «Evet!.» Dedi. Biliyorum ki yalan söylüyor. Zaten bu sayede benim ekmeğime yağ sürecek. Çünkü kıyameti koparıp ermeni işini bitireceğim. Hem de koparacağım kıyametin mes’uliyetini de Montanya’ya yüklüyeceğim. tki katlı ekmek kadayıfı.. O, beni dolaba koydu¬ ğunu zannediyor, keyifli... Ben de ona dolaba girmiş gibi görü¬ nüyorum. Ben ona dolap yapıyorum. Iş böyle kararlaşıp bitti. İnsanlar çirkin mahlûklardır. Kimbilir içinden o bana : «Ne aptal!. Dolaba koydum» Diyor. Halbuki ben içimden pek keyif¬ liyim. Ben onu dolaba koydum. îş olmuştur... Tasavvur etti¬ ğim plânı mevkii fiile koymak için Montanya’nm bana vesile ve¬ receğine iki kere iki dört eder gibi kaniim, eminim. Çünkü, da- laveracıdır. fhtimal benimle olan kararımızı bile müttefiklerine başka türlü söylecektir. Bu işlerden yine îsmet'e birşey açma¬ dım. Açsam mutlaka beni «Aman, boca edeceksin» diye men edecektir. 6 Kanunîsani 1923 celseleri sonlarında Montanya Ermeni Yurdu mes’elesine geçti. Bunun için yazdığı şeyi okumağa baş¬ ladı. Baktım uzun bir şey. Montaııya’da ben hiç aldanmamış idim. Sanki benim bildiğim gibi müdâfaa yapıyordu. Yine halktım benim daha aklıma gelmeyeni de ilâve edip yapıyor. Me¬ selâ evvelce bulgurları dinlemişler ya. Biz o celseye gitmedik, sözleri zabıtnameye geçmedi. Onu da «Türkler maatteessüf cel¬ seye gelmedilerdi. Ben vekâleten onların taleplerini Türk hey’e- tine iblâğ edeyim» diye işe girişti. Demek üste tüy dikiyordu. Montanya tasavvur ettiğim tipin en mümtaz mahluku demek, itiraz ettim, kulak asmıyor. «Dinleyenleyiz, böyle mi olacaktı» Dedim. Aldırmıyor... Sade devam ediyor. Sanki adam anadan doğma sağır olmuş... Demek bizim plân oldu. O bitirdi Rombold başladı. Yine itiraz ediyorum. Söz istiyorum. Hiç aldırmıyor¬ lar... Devam ediyorlar... Uzun, uzun okuyorlar, sâde yüzleri kıpkırmızı, telâşları var. Demek bir uygunsuzluk çıkmasından korkuyorlar. Ben bir düzüye söz istiyorum. O bitirdi Fransız de¬ legesi başladı. Bu sefer talebimi şiddetlendirdim. Ayağa kalktım. Ben de Montanya gibi «Bir kaç kelimecik söyleyeceğim.» Dedim. Söze Fransızlardan evvel başladım. Dedim ki : «İtilâf devletleri ermenden kendüerine siyasi âlet yapmışlar, ateşe saldırmışlardır. Kendi devletleri aleyhine isyan, ettirmişlerdir. Bunun neticesi onların te dibi olmuştur. Tedip ile sâri hastalık açlık ve hicret ile kırılmışlardır. Bunun bütün mes’uliyeti bize değil, itilâf devletlerine aittir. Ermenilere mükâfat lâzımsa siz verin!.. El malı Ue dost kazanılmaz. Erme- niler mazlum imiş, onlara yurt, istiklâl vermeliymiş. Biz bunla¬ ra kaniiz. Ancak dünyada mazlum millet bir tane değildir. Mısır hürriyeti için bir kaç defadır ve daha dün kan içinde çalkandı. Hindistan, Tunus, Cezayir, Fas hürriyetini, yurdunu istiyor. Hatta îrlandahlar yurtları, istiklâlleri için kaç asırdır, ne kadar kan döktüler?!.. Siz bunlara istiklâllerini, yurtlarını verin, biz de ermenilere derhâl verelim. Bütün bu okuduklarınız keenlemye- kûndur. Bu şart dahilinde burda duramayız. Celseyi terk ediyo¬ rum.» Dedim. Ayağa kalktım. Bu sözlerim çok ağırdı. Hepsi pancar gibi kıpkırmızı idi. Hele Rumbold!... kâh al, kâh mosmordu. Zannımca Ingiltere, İngiltere olalı diplomaside böyle şiddet¬ li itham ve ağır söz işitmemişti. Kudret ve kuvvetin evc-âlâsmda bulunduğu bu günde bir Türk delegesinden bunu işitmek, bu ki¬ birli ingilizlere ne ağırdı... Zğbıtnâmeye sözlerimin bu son kısmını da geçmemişler. Za¬ bıtnameler ile istedikleri gibi oynuyor, tağşiş yapıyorlardı. Ne kadar sahtekârlık?!.. Halbuki bu sözlerim o vakit gazetelerin ağzma. düşmüş, aynen yazmışlardır. Birkaç gün sonra bana İr¬ landa istiklâlcileri bir mektup yazarak : «Hürriyetini isteyen mazlum milletler arasında îtrlandalılârı da zikrettiğinizden size teşekkür ederiz.» Diyorlardı, işte bizim kâtibi umumînin de va¬ zifesini ne kadar gördüğünü bu gösterir. Hatta biz çıktıktan 1064 HAYAT ve HATIRATIM sonra fransız delegesi de birşey okumuş, onu bile zabıtnameye sokmuşlar... işte frenklerin dostluk numunesi ve konferansın umumî katibine, yani Avrupa devletlerine ettiğimiz itimadın na¬ sıl suiistimal edildiği görülmektedir. Montanya pürtelâş : «Celseyi terk edemezsin!.» Diye bar bar bağırmağa başladı. Yırtınıyor... Dedim ki : «Celseyi terk edemeyiz mi?» Montanya : «Evet, edemezsiniz!.» Diyor. De¬ dim : «Türk Hey’etini burda tutmağa kadir bir kuvvet var mı? Celseyi terk ederiz ve nasıl terk ediyoruz görünüz!..» Bizim müşavir ve kâtiplere : «Haydin, kalkın!..» Dedim. Kalktılar. Kâtip Ahmed Cevad önümde duruyordu, şaşırmış, «Beyefendi ben de çıkacak mıyım?» Diye bağırıyor : «Ne duruyorsun, kalk!...» Dedim. Çantası ve kâğıtlarım topluyor. Acele ve tel⬠şından kâğıtlarını düşürdü, yerlere" dağıttı. Topladı, o da kalktı. Ben başta, diğerleri arkamda hat yaptık. Montanya’ya : «işte bakınız, nasıl gidiyoruz? Bonjur Mösyö :» Dedim. Yürüdük. Montanya halâ bağırıyor : «Celseyi terk edemezsiniz» Diyor, tepiniyor. Diğer delegeler, birbirine karışmış herkes hayrette. Biz çıktık, gittik. r Otomobildeyim. Tasavvur ettiğimi tamamiyle yaptığıma hükmediyorum, keyifliyim. Bakalım ne netice verecek?. Otele geldik Ismet’e «Yine ermenilerden bahsettiler. Ben de celseyi terk ettim. Celseyi terk etmemek için çok gayret ve telâş etti¬ ler. Dinlemedim.» Dedim, Diğer tafsilâtı anlattım. Bana sarıldı ve : «Seni bin kere tebrik ederim. Ermeni mes’elesini işte topra¬ ğa gömmüşsündür.» Dedi. Yüzümden öptü. Ben korkacak zan¬ nediyordum, bilâkis cesaretle karşıladı ve çok keyiflendi. Ben de ferahlandım. ismetin keyfi çök sürmedi. Montanya, Rumbbld, doğru Gür- zon’a gitmişler, işi hikâye etmişler. O da müttefikler namına kendi imzası ile bir nota yazmış, bize göndermiş. Bu notayı alın¬ ca ismet telâş etmiş. Beni çağırtmış. Gittim. Telâş içinde : «Ya şimdi ne yapacağız? Çok fazla ve ağır iş yapmışsmdır.» Diyor. Dr. RIZA NUR 1065 A, demin beni takdir edip «Fevkalâde hır iş yaptın. Ermeni mes’elesini öldürdün diyen adam şimdi ne diyor?. Tamamiyle değişmiş. «Rıza Nûr’un yaptığı iş pek ağır ve vahimdir, itilâf devletlerine hakarettir. Ermeni Yurdu hakkında söz söylenme¬ sine evvelce zaten kendisi razı olmuş. Montanya’ya söz vermiş. Bu suretle söylenmiştir. Onunla artık müzakere edemeyiz.» Bir de bir Makyavellik yapmış, îsmct’e hitaben diyor İki, «Sen iyi, tatiı, yumuşaksmdır. Rıza Nûr senin gibi değü,. sen olsaydın, böyle yapmazdın... ilh...» Bununla da aramıza fesat koymak bizi birbirimize düşürmek istiyor. îsmet’e dedim ki : «Ne telâş ediyorsun? Hiç bir şey yok. Şimdi buna cevabı ben yazacağım. Sen imza et. Mes'ele biter» Derhal bir nota yazdım. Bu notada dedim ki : «Bunda kabahat Rıza Nûr’un değü, Montanya’mndır. Çünkü Roza Nûr, Montan- ya’nm ricası üzerine sade reisin, Ermeni Yurdu hususunda ye ancak iki satırlık söz söylemesine razı olmuş ve bunu Montanya namusu Ue te’min etmiş. Hâlbuki celsede buna mugayir olarak herkes uzun kâğıtlar okumuşlar. Evvelce defalarla bu mesele¬ nin müzakeresini asla kabul edemiyeceğimizi size büdirmiştik. Ben de Rıza Nûr’un yerinde olsa idim, böyle yapardım. Maama- füı mes’ele yoktur, kapanmıştır.» Ben de öyle yazdım. Notayı Ismet’e imzalattım. Yolladım. Bir ses çıkmadı. Hakikaten mes’¬ ele kapandı. Hem bu mes’ele kapandı hem de, ermeni mes’elesi. Artık bir daha Ermeni lâfı edilememiştir. Bu bir taraftan Ermenüere de derstir. Çünkü AvrupalIlar onlara kendi menfaatleri için Ueri sürüp kırdırıyorlar, sonra on¬ lara bir şey vermiyorlar. Bu bir değü, bir çok olmuştur. Harbi Umumî üe Ermenilerin felâketi doğrusu pek büyüktür. Sebebi de Ingütere, Rusya ve Fransadır. Bu kadar kı nlım ve felâket¬ ten sonra bu üç devlet mutlaka bunlara yurt vermeli idüer. Hatta kendi iş ve menfaatlerini terkedip yerine bunu almalı idüer. Bilâkis kendi işlerine baktüar. Sade ermenilere lâfla «yurt lâzımdır» deyip geçtüer. Bu söyledikleri ermeniliğe Avrupa dip- 1066 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1067 lomatlan tarafından söylenmiş bir mersiyedir. Bir kitabe-î. seng-i mezardır. Hiç olmazsa bu kadarını yaptılar ya!.. Ekmeni Yurdunu demek biz Avrupa diplomatlarıyla beraber gömdük. Onu konferansa koyup da bu suretle bitirmemeleri âdeta hort¬ lamasın diye üzerine taş koymaları demektir. Sade mersiyesini onlar okudular. AvrupalIlar dâima Ermenileri doktorların lâ- boratuvarlarda ada tavşanı, hind domuzu, harcamaları gibi har¬ camışlardır. Ermenilere AvrupalIların işi sade bu bir defa de¬ ğil, bir çok ve dâima böyledir. Ama o millet bunu hâlâ anlaya- mıyacak kadar akılsızlık gösterir. Hem de ermenilerin Türkiye- de tarihi bir hakları yoktur. Eğer Adanada eski küçük erme- nistanı hak s anıyor lama orada Türkler Ermenilerden çok otur¬ muşlardır. Hatta Hetom Ropen ve Loziyon Naharar ve aüele- rinin sonuncusu fransızdır. Nitekim Fransa Hariciye Nâzın Pi~ şon bunu Fransız meb’uslar meclisinde açıkça söyleyip Kilikyada fransız hakkını ileri sürmüştü. Ora ahalisi ise Türktür. Ermeni- ler hiç bir vakit ekseriyet yapamamışlardır. Selçuklular «Ani» yi alınca ermenilerden bir kısmı Bizans C'OilCİ et etmişti. Bizans bunları Abbasîlere karşı Toros Dağlarına yerleştirmişti. Bun¬ lar 20.000 kadar insandı. îtşe ermenilerin Adanada zuhurunun menşei budur. Hem bir millete iki yurt ne oluyor?.. Ararat da var ya. Konferansın ilk içtimamdan az bir müddet sonra idi, er¬ menilerin ismet’i, beni vuracakları şâyi olmuş idi. tsvıçrede po¬ lis Fransa ve Belçika polislerinden malûmat alıyor. Bunları bize de söylüyordu. Bunlara göre ermeniler birini öldürmek için Lo- zana ermeni yolluyorlar. İsviçre polisi bu hususta pek dikkat ve gayret gösteriyordu. Ermenilerin bir mühim komitesi Brük¬ sel’de biri Paris’te, biri Cenevre’de imiş. Brüksel’den Harbiye Nâzın merhum Nazım Paşa’nm oğlu gelmişti. O da bu hususta malûmat getirdi. Bu malûmat arasında şu da var : Ermeniler «Rıza Nûr da başımıza nerden çıktı, bu Talâtı da geçti.» diyorlarmış. İsviçre polisi bizimle meşgul. Lozan Polis Müdürü ekseri bizim otele geliyor, oraya sivil polisler koymuş geleni, gideni tetkik ediyor, iki sivil polis de bize verdi. Bunlar ismet Paşa sokağa çıkarken arkasından gidiyorlar. Celseyi terk edişimden birkaç gün sonra idi henüz de Ce- nevrede Comite Philormenir adında bir cemiyet varmış. Onun azasından dört kişi beni görmek için Cenevreden Lozana gelmiş¬ ler, görüşmek istediler. Bir odaya aldım. Bunların içinde Ame¬ rika, isviçreli mühim şahsiyetler varmış. Gelenlerden biri de Amerikalı, Fransız, ikinci Cenevre Darülfünunu muallimlerin¬ den imiş. Görüşüyoruz, bunlar Ermenilerin mazlumiyetinden, hürri¬ yet ve yurt istediklerinden, bunun İnsanî ve zarurî olduğundan bahsediyorlar. Yani ayni nakarat... Hulasa Ermenilere Kilikya¬ da yer vermeliymiş. Dedim ki ; «Bu, olmaz bir şeydir. Türk Mil¬ leti bunu yapamaz.» Terbiye dairesinde tatlı tatlı bu hususta ce¬ vaplar verdim. Amerikalı adam kızdı, terbiyeyi bıraktı ve sert sert dedi ki : «Siz eğer Ermenilere yurt vermezseniz sizi vura¬ caklar!» Ben yine terbiye ve sükûnetle dedim ki, «Bizim kaba¬ hatimiz ne? Türkiye denen bir hükümet var, vermeyen odur. Biz memuruyuz. Biz olmasak başkasını memur eder.» «Hayır, sizin, de kabahatiniz vardır, sizi vurunca başka şahıs yurt ver¬ memeye cesaret edemez.» Dedi. Meğerse bu adama insanca söz söylemek gelmezmiş. Bir tuhaf şeymiş... Söylediği sözler vahim¬ di. Bizi Ermeniler namına ölümle tehdit ediyordu. Kızdım ve ona lâyık olur surette cevaba başladım. Dedim ki : «Mösyö!.. Dünyada hiç kimseye, hiçbir millete badiheva insaniyet namı¬ na, lâf ile yurt vermezler. Bunun tarihte misali yoktur. Yurt ve hürriyet almağa lâyık bir millet bıum kan dökerek alır. Nitekim Türkler yaptılar. Ermeniler de şimdiye kadar bu yolda idiler. Bir çok defa isyan ettiler. Türkleri kırdılar geçirdiler, harplerde Türk’ün düşmanına iltihak ettiler. Sokaklarda Türk ricalini vur¬ dular. Vâkıa kan döktüler, bu usulü tecrübe ettiler, ama kudret¬ leri yetişmedi. Her isyanlarında tedip edildiler. Demekki bu mil- 1068 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1060 letin yurt ve hürriyet almağa henüz kuvveti yani hakkı yoktur. Yaptıklarının hiçbiri fayda vermedi. Yine fayda vermiyeceğini ben size şimdiden söyliyeyim. Şimdi bu kadar kan ile abnarmyan şeyi siz bizden insaniyet namına diye lâf ile almak istiyorsunuz. Kuvvetle, kanla almamıyan lâfla alınabilir mi? Bunu düşünmü¬ yorsunuz. Sözle olmayacağını benden aldığınız cevapla öğrenince beni ölüm ile tehdit ediyorsunuz. Sizi bir âdi katil, eşkıya tabi¬ atında görüyorum. Efendi!.. Pek sevdiğin Ermenilere söyle!.. Şimdiye kadar Türk devlet ricallerinden bir kaç kişi vurdular. Bundan böyle bir türkün canına k'ysınlar, Türkiye’de bu bir türk yerine on bin Ermeni katliam etmeğe ahali yemin etmiştir. Cihan ve insaniyet de buna bir şey diyemez. Tamamıyla meşru- dur. Sen ermenilerini çok seviyorsan bunu anlat. Ermenileri sui- kastten vazgeçirt!. Bu suretle binlerce ermeniyi ölümden kurta¬ rırsın!..» Herif şaşaladı. Fakat komiteci bir şeymiş galiba, belki de bizzat bir ermeni idi. Daha sert bir tavırla «Katliam yapamazsı¬ nız. Bir kişi yerine on hin kişi ne hakla kesilir?» Dedi. Dedim ki : «Ermeniler yurt diye mazlum bir zavallı diplomatı nasıl ne hakla keserlerse, onbin ermeni de o hakla kesilir.» .Cenevre Darülfünunu profesörlerinden ihtiyar bir adam olan delege benim hiddetimi ve cevabımı görünce bu adamı azar¬ ladı ve susturdu. Kendisi mülayim bir kaç söz söyleyip müzake¬ reyi bitirdi ve gittiler. Millet hizmetinde insan ne belâlara uğ¬ ruyor. Namuslu olunca para gibi bir şey de kazanmıyor. Bâdi- hevâ belâ. Bu sözlerim ermenilerde büyük bir intiba bırakmış. Bunu bu sefer Pariste öğrendim. Baş komitecilerden Derminasyan ile görüşüyordum. Yanımda birisi de vardı. O, ermeniye Mustafa Kemali vurmalarını tavsiye etti. Ermeni : «Sonra tstanbuldaki ermenileri katliam ederler. Yapamayız.» Dedi. Çok memnun ol¬ dum. Bunları tabiî ermeniler yollamışlardı. Ermeniler her vasıta¬ ya müracaat ediyorlardı. Bizi öldürmeğe teşebbüs ediyorlardı.. Hiç olmazsa bunu tehdit olarak işaa ediyorlardı. Fakat tehdit¬ ten ziyade sahih olarak kabul etmelidir. Çünkü misâller dolu. Sûikasd Ermeni Milletinin spesiyalitesidir. Yine bunlar bu yol¬ da devam ederlerse türkler de bir gizli komite yapıp ermeni po¬ litikacı, komiteci vesâir ileri gelenleri mukabele bilmisil olarak öldürmelidir. Benim tabii bu vaziyet içinde ermeni süîkasdinden korkmam, hiç olmazsa tedbir alıp ihtiyatlı bulunmam lâzımdı. ismet İsviçre hükümetinden istediği iki muhafız polisten- başka beraber getirdiği muhafız on neferi ve zabitleri vardı. Ekseri sokağa îsmet’le beraber çıkıyorduk. Kendi muhafazası sayesinde ben de muhafaza olunuyordum. Fakat yalnız sokağa Çıkacak olsam benim muhafızım yok. Yalnız dolaşıyorum. Ni¬ hayet içime korku girdi. Bu öyle bir iş ki, tecrübe edilemez. İh¬ tiyatlı olmak evlâdır. Bir gün Ismet’e dedim ki: «Ben sokağa çı¬ kınca arkamdan birişi muhafaza etse iyi olur. Bu ermenilerden korkmalıdır.» Dedim. Bütün bu hikâye ettiğim şeyleri bilen is¬ met bana ne dese beğenirsiniz : «Ermeniler seni vurmazlar.» Bu arkadaş mı? Bu adamdan bir kat daha soğudum. Belki de öldürüldüğümü istiyor... Arası biraz geçti. Nuradonkyan bizi ziyaret etmek istedi. Kabul ettik, geldi. Bu zat bizim ayan azasından idi. O vakitten tanırım, görüştüğüm adamdı. Hatta ittihatçılar Cemiyeti ha¬ fiye bahanesiyle beni hapsettikleri vakit lehime bir makale neş- retmişti. Evinde zengince bir kütüphanesi de vardı. Kitapların¬ dan da istifade ettiğim olmuştur. Geldi, ihtiyar adam, ismetle beraber içeri aldık. Oturdü. Büyük bir heyecan içinde idi. Söylemeğe muktedir olamadı. Ba¬ yılır gibi oldu. Görülüyordu ki kalbi müthiş çarpıyordu. Hüsnü- muamele ettik. Nihayet sükûnete geldi ve şöyle söze başladı: «Benim bütün vücudum Türk nimetiyle vücuda gelmiştir. Yalnız ben değil, babam, babamın babası da böyle. Pîep Türk memuru Bu sebeple Türk’e minnettarım. Sadıkım...» 1070 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1071 İçimden dedim ki : «Dediklerinin birinci kısmı doğru, ama ikinci kısmı tamamiyle yalan. Türk'ün memuru, ayan azası. Ha¬ riciye Nazın iken ona elinden gelen lıer ilıaneti ettin. Türk keşki seni de babanı da memur yapmasaydı. Mütarekeden beri de Av- rupada kapı kapı dolaştın, bütün devletlere müracaat ettin. «Türk’ü mahvedin!, yerinin bir kısmını ermenilere verin!..» De¬ din. Doğrusu çok sadıksın. Yediğin ekmeğe şükranını güzel ifa etmişsindir... Durdu, ağzında bir şey geveledi, geveledi, söylemedi. Niha¬ yet söyledi. Hulâsası şu : «Ermeniler pek perişan imiş. Onlara Cebeli Bereket havalisini yurt olarak vermeliymiş.» Bütün vücudunun Türk ekmeğinden yapılmış olduğunu beş dakika evvel söyleyen bu adam şimdi Türk’e en büyük ihaneti önümüzde yapıyor. Bu adam kemali hakaretle kolundan tutulup derhal dışarı atılmağa lâyık, fakat, ihtiyar, eski aşinalık, onu Türkiyenin mühim mevkilerinde görmüş olmak... Böyle bir şeyi yaptırmadı. Fakat insanın kızdığı, adamı aptal yerine koyuyor. Ancak pek de aptal zannetmesin diye dedim ki : «Bu Cebeli Be¬ reket neresidir?» izah ediyor. Dağlık, saçma b£r yermiş... «Niye Kilikya demiyorsun?» dedim.- Acele bir tavır alıp : «Yoo... Ki- likya değil... Kilikyayı istemiyoruz.» dedi. Kahkaha ile gülecek¬ tim... Bu adam sersem. Çocuk oyunu yapıyor. Karşısmdakileri sersem zannediyor. Dedim ki : «Nuradonkyan Efendi!.. Cebeli Bereket Kastamonu vilâyetinden değil ya! Kilikya denilen Ada¬ na vilâyetindendir. Şimdilik onun köşesine yerleşirsiniz de¬ mek...» Lâf yok!... Bu adam yıllardan beri bu kadar dolaşmış, uğraşmış, ermeni yurdu alamamış. Biz de Lozanda bunu türlü şiddetle reddettik. Şimdi gelmiş de bizi, burası Klikya değildir, Cebeli Bereket diye kandırıp alacak!... Ermeniler ilk görünüşte zeki gibi görünürler, ama esasında kafasızdırlar... Baktı ki ol¬ muyor, tekaüd maaşını istedi. Bunu istemek için de yüz surat olmalıydı... Hem yurt, hem de tekâüd maaşı, iki katlı ekmek ka¬ dayıfı, Yurt, arpalık... Alâ şey. ismet Nuradonkyan’a hiç bir cevap vermedi. Nesine lâzım. Yine ermenileri kızdırırsın. Bütün husumeti üstüne Rıza Nûr alsın... O, onun kaza belâ sandığıdır. Lozanda Ingiliz hafiyeleri kaynıyor. Baktım bizim otelde Koningam da var. Bu zat vaktiyle Harbi Umumîde beni muha¬ keme eden Ingiliz divanı harbinde idi. Oradan tanışmıştık. Güzel Türkçe bilir. Kıbrısta öğrenmiş. Mütareke bidayetinde Istanbula gitmiş, orda çalışmış ve Türklerce maruf olmuş. Bizim ise hiç istihbaratımız yok. Bu yüzden müşkül vaziyetteyiz. Ekalliyetler işine devam ediyoruz. Bu bahsin bir çok yerle¬ rini istediğim şekle soktum, kabul ettirdim. Beş altı şey var ki, uyuşmak mümkün değil, olmuyor. Hıristiyanların askerlikten istisnası, ekalliyetlerin dinî, ırkî, lisanı diye taksimi, mübadele¬ den evvel bize gelmiş türklerin Yunanistandaki emlâkinin o va- kıtki vaziyetine göre ve altın olarak Yunan Hükümeti tarafın¬ dan tediyesi, ilh... Bunlara dayandık, kaldık. Uğraştıkça uğraşı¬ yorlar. Ben de dayandıkça dayanıyorum. Bunun için türlü şekil¬ ler gösteriyorlar. Hıristiyanlardan müstakil taburlar yapılması, hastahanelerde kullanılması, askerlikten istisna edilip buna mu¬ kabil meb’us olmak gibi siyasî haklardan da tecrid edilmesi, be- del-i nakdî gibi muhtelif şeyler. Ben de : «Mademki türk vatan¬ daşıdırlar, onlar gibi vatanın hem nimetini tatmalı, hem de der¬ dini çekmelidir. Kanun huzurunda müsavat en esaslı prensiptir.» Diyorum. Münakaşa uzayıp, dallanıp gidiyor. Bir aralık bu mad¬ deyi, yani askerlik işini Cemiyet-i Akvamın takdirine havale et¬ mek şekline sokmak istediler. Ona da razı olmadım. Hasılı bu askerlik işi ile, afvı umumi işi ve daha bir iki şey halledilemeyip kaldı.. Vatana ihanet edip işgal zamanında, işgal kuvvetlerine hizmet etmiş yüzelli müslümam afv-ı umumiden istisna etmeyi ingilizler ile hususî görüşerek hallettim İngilizler bu adamları kullanmışlar, bu hale koymuşlar, şimdi de onları himaye etme¬ diler. Ben hurda adedi kararlaştırdım. Şahıslar yoktur. Sonra Mustafa Kemâl istediğini bu adede dahil etmiş. 1072 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1073 Askerlik ve diğer müşkülleri sonunda Kalpison ile hu¬ susî müzakerede hallettim. Mübadele bahsinde söyleyeceğim. Yoksa zabıtnamede görüldüğü gibi kolayca olmamıştır. Bu münakaşalar esnasında bir hâdise vardır. Bu da bazı peylerin muahedeye konmayıp sade zabıtnameye dercedilmesi- dir. Bunlar mühimdir. Lüzûmûnda zabıtnameler hâkimdir. Ve o iş o veçhile yapılır» îşte Lozan Muahedesinin imzasından sonra îsmet’e muahedenin tatbikatı için bir heyet teşkilini söyleyip ıs¬ rar etmiştim. Sebeplerini yazmıştım. Bir sebep de budur. Yazık ki, bunlar, yani bin müşkülât ile temin ettiğim nice kârlar tabiri veçhile güme gitmektedir. Hasılı ekalliyetler bahsi kamilen karargir olarak bitti. Buna ait afv-ı umumî beyannamesi de uyuşularak yapıldı. Montanya bir rapor ile bunları ikinci komisyona verdi. Bu müzakerelerin henüz ilk devrelerinde idik. Hukukî işler için müşavirlerden Veli Beyi beraber götürüyordum. Sağımda oturtuyoıdum. Sekiz devlet birden üzerimize çullanıyor. Adeta yetmiş iki buçuk millet veya mahallenin bütün köpekleri üzeri¬ mize saldırıyor. Zabıtnameler okunurken, o kadar müessir olma¬ yan bir şey bilfiil celsede pek tesirli oluyor. Biri bırakıyor, biri söylüyor, insanı sarsıyor ve şaşırtıyorlar Birgün hararetli bir münakaşada böyle bir umumî hücumda ben bütün kulak kesil¬ mişim, bir şey kaçırmayıp cevap vereyim diye herbirini dinliyo¬ rum. Masa olmuş bir haldeyim. Tabiî sinirlerim de gergin. Bir aralık sagunda bir şey oldu. Beni çekiyorlar, başımı çevirdim. Baktım Veli. îki eliyle omuzumdan yakalamış, beni çekiyor. Yü¬ züne baktım, elîm bir felâkete, müthiş bir Ölüm tehlikesine düş¬ müş, ödü kopmuş bir sima ile: «Beyefendi, ver de kurtulalım» deyip yalvarıyor. Deli gibi olmuş omuzumu bırakmıyor. Bu man¬ zarayı frenkler şüphesiz gördüler. Hücumlarının te’sini anlayıp zafer neş’esine düştüler. Bir an mukavemetimin sarsıldığını, hissettim. Müthiş bir cenge girmişsiniz, döğüşüyorsunuz. O kadar dalmışsınız ki, kor¬ ku aklınıza gelmek için vakit ve duygunuzdan, dimağî kuvveti¬ nizden işsiz ve boş kalmış bir zerre bile yok. Tam bu esnada ya¬ nınızdaki güvendiğiniz ve icabında bir kuvvet ve size istinadgâh zannettiğiniz arkadaşınız : «Teslim ol!..» Deyince insanın dizinin bağlan çözülüyor. Çok fena şey. Bu hal anî oldu. Bereket ver¬ sin derhal aklımı başıma topladım. O’na «Sus!, cidale devam ede¬ yim.» Dedim. Aklıma geldi ki bir defa sinirleri sarsılmıştır. Yi¬ ne yapar, cezri hareket lâzımdır. Sert bir sesle : «Sen ne hafif adammışsın!. Şimdi burdan dışarı çık!..» Dedim. Çıktı gitti, kur¬ tuldum. İşime devam ettim Onun halini gören frenkler, bunu da gördüler. Bu münasebetle Veli’yi nasıl gördüğümü kısaca zikredeyim. Çünkü bu adam halâ Hariciye Vekâletinde mühim bir memuri¬ yette imiş. Bu zat fevkalâde bir zekâ sahibi değilse de zeki de¬ nen insanlardandır, okumuştur, hukukî malûmatı vardır. Ter¬ biyeli, nâzik ve yumuşaktır. Zannımca iyi yürekli, namuslu bir insandır. Duruşu öyle intiba vermektedir. Fakat fevkalâde za¬ yıf, tabansız, bozguncu, menfi zihniyetti bir adamdır. Münakaşa¬ nın şiddetine dayanamadı. Sinirleri, çözülüverdi... Gördümki, beraber götürmekte bir fayda yoktur. Bir daha yanıma alma¬ dım. Bu hilkat mes’elesidir. Kabahat değildir. Fakat diğer bir mes’ele oldu, onda kabahatlidir. Birgün kendisini bir sûkomisyona memur ettim. Hukukî bir mes’ele idi. «Bunu şu suretle müdafaa et, Iböyle bir netice kabul ettir!.» Dedim. Bana : «Ben bu mes’eleyi böyle müdafaa edemem.» Dedi. «Niçin?...» Dedim. «Çünkü haksızdır.» Dedi. Fena kızdım. Hem tabansız, hem de zihniyeti yanlış. Dedim ki ; «Ayol, burada hak mevzuubahs değildir. Burada devletlerin, menfaatleri mevzüubahistir. Frenkleri görmüyor musun?. Nice haksız işleri bizden istiyorlar. Hem hak dediğin nedir?. Bu za mana, devre, ilim ve fennin dereee-i terakkisine, muhit ve zih¬ niyetlere göre değişir. Biz buraya biri tarafından menfaatlerinin müdafaası için ücretle tutulmuş avukatlar olarak gelmişiz. Ma- F :^68 1074 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1075 dem ki bu memuriyeti kabul ettik* onun menfaatini haksız da olsa müdafaa edeceğiz Avukatlar mahkemede bir caniyi de mü¬ dafaa etmiyorlar mı? Siz de avukatsınız...» Tekrar ; «Ben haksız dava müdafaa edemem.» Dedi. «Bunu böyle deme!.. Haksız bir davayı müdafaa için delil ve senetler bulmaktan âcizim dersen daha doğru olur. Bunu da başka arka¬ daşlarla müzakere eder, bulursunuz. Hem bizim davamız haksız değil, hepsi bize göre haklı.» Dedim. «Hayır, haksız dava müda¬ faa etmem» dedi. Temerrud ettti Fena kızdım. Demek zihniyeti de bozuk. Memuriyetini ve vazifesini idrâk edememiş demek. Dedim ki : «Madem ki böyle, müşavirliği ne diye kabul ettin?. Sana anlatıyorum. Hak değil, menfaat müdafaası mevzuubahis diyorum, onu.da anlamıyorsun. Görüyorum ki sen hiç bir işe ya¬ ramazsın. Bir daha hiç bir işe elini sürme!. Hatta bizim hususi müzakerelerimize de iştirâk etme!._ Çünkü zaaf unsuru oluyor¬ sun.» Bir daha hiç bir işe karıştırmadım. Oturdu, gezdi. Galiba bu adam bir def’a da bir sûkomîsyona gitti. Ve verdi¬ ğimiz emre mugayir olarak derhal verip işin işfnden çıktı idi. Notlarımda bu kaydı bulamadım. Fakat hafızamda böyle bir şey mühim bir surette var. Veli işi iyi bir derstir. Enternasyonal konferans müzâkere, müdafaa ve emsaline gönderilecek adamlar cevval zeka, malû¬ mat ve emsali meziyetlerinden daha evvel sinirleri gayet kuvvet¬ li, cesur, mukavemeti yüksek insanlardan olmalıdır. Bu bir harp¬ tir. Hangi kumandanın sinirleri kuvvetli ise o zafer kazanır. Ve hele bunların türçülük ideali olan kimselerden olması kat’iyyen lâzımdır. * $ Artık ahali mübadelesi komisyonuna başlıyorum : Yine tekrar edeyim. Ahali mübadelesini ben konferansın en zor ve dağdağalı işi olacağını zannediyor, nasıl teklif edece¬ ğimi düşünüyordum. Bir gün kudret helvası gibi ayağımızı,' ucuna düştü. Halâ şaşıyorum, işlerden biri oldu. Neler çektim, istediğim hale koydum. Fakat hepsi bitmiyor. Bozanda müzakere esnasında öğrendim. Frenklerde esaslı bir zihniyet var. Bunun haricinde iş yapamıyorlar. Bir şey al¬ mayınca asla bir şey veremiyorlar. Birşey, meselâ elli kuruş ve¬ recekleri vakit hiç olmazsa ellerine bir kuruşluk bir şey sıkıştır- malıdır. Tuhaf insanlar. Bu sebeple mutlaka pazarlık yaparlar. Yahudiden daha iyi pazarbkçı. Bir de ilk hamlede bunlara bir şey vermek, ne kadar ufak olursa olsun tehlikelidir, uğraştırarak verirsen onlara kıymetli oluyor. Bir de verirken pek dikkatli olmalıdır. Derhal hududunu geçerler. Meselâ parmağının ucu¬ nu uzatır verirsen, derhal elinden ve bileğinden yakalarlar Eğer elini verirsen hemen kolunu ve omuzunu yakalarlar. Bunlara on vereceksen mutlaka bir uzatmalısın. Pazarlık payı bırakmayı unutmamalıdır. Bu çok mühimdir. Gerek ekalliyetler işinde, ge¬ rek ahali mübadelesinde mühim ve hayatî noktalar var, mual¬ lâkta kaldı. Aylardan beri askıntıda duruyor. Bir türlü bizim ar¬ zumuzu kabul ettiremiyorum. Düşündüm, bir pazarlık payı l⬠zım. Frenklerin zihniyetini okşamak yani onlara bir yem gös¬ termeli. O da pek kıymetli bir şey de olmalı ki ağızlarının suyu aksın, bunları yola getirebilsin. Bu da patrik’i ve Patrikhaneyi Istanbuldan kovmak .Kovmaktan feragat edince bu müspet ve¬ riş değü, menfî veriş olur. Tam münasip. Bütün Hıristiyanlık Alemini çalkalayacak bir şey. Sonra bunu almak için istediğim o muallaktaki şeyleri derhal verirler. Mes'eleyi iyice düşündüm. Halbuki, Patrikhanenin Istanbuldan gitmesi bizim zararımıza- dır. Çünkü bu yılan yuvası pençemiz altında durmalıdır. O vakit deliğinden çıkarmayız. Eğer kovarsak Aynaroz’a yerleşir, iste¬ diği gibi zehrini saçar. îyi bir koz, fakat tehlikeli oyun, iyi idare etmek lâzım, idare edip istediklerimizi alarak tardından vaz geç¬ meli. Bu onlara tarafımızdan verilmiş milyonlar yerine geçecek, keyiflenecekler. Benim istediklerimi de bana sevine sevine verip müşküllerimi halledecekler. Ancak ya tardına razı olurlarsa... 1076 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1077 Patrikhanenin tardı bize hükümetçe verilen talimatnamede yok. Akla gelmiş şey değil. Başka çarem de yok ama. Bu noktayı ben dallanmasın diye bizimkiler ve hiç kimse¬ ye söylemiyorum. Birgün Ya Allah!.. Deyip Patrikhanenin İs- tanbuldan tardını celsede resmen teklif ettim. Ve bunda şiddet¬ le devam ve ısrar ettim. îş o kadar şiddetlendi ki, tam manasiy- Je kıyamet koptu. Dünyaya yayıldı. En mühim mes’ele oldu. Sonra tarddan vaz geçtiğim vakit f renkler de hatta bizimki¬ ler de şaştılar. Bana : «Bu şiddet ne idi. İş muvaffak olmak ka¬ biliyetini de göstermişti. Sonra birden böyle vaz geçiverdin?...» Dediler. Ne yapayım askerlik, ırkı, dinî, lisanı ekalliyetler ve em¬ sali daha mühim. Bu müzakerelerde müşavir olarak yanımda bu¬ lunan Mustafa Şeref bir gün celse nihayetinde bana şöyle de¬ mişti : «Sizin sinirleriniz mutlaka çeliktendir. Bu kadar heyeca¬ na nasıl dayanıyorsun ? Fakat bugün anladım ki, Patrik sallan¬ dı gidecek.» Halbuki biraz sonra birden patrikin kalmasını ka¬ bul ettim. Ben Patriki def için şiddetle hücum ediyordum ama bir taraftan da kabul ediverirler diye yüreğim hopluyordu. Bir¬ den Patrik’in tardından vaz geçişimin sebebi var, söyleyeceğim. Bir konferansın resmi zabıtları, muahede maddeleri her şeyi ifade etmez. İşlerin o kadar içyüzleri var ki, onlar neler olmuş¬ tur, gösterir. İşte Lozanı iyi anlamak, bizden neler istemişler, biz bunları nasıl red ve def etmişiz, muahede ne hale gelmiştir, orada neler olmuştur, bilmek için muahedenameyi, zabıtnameyi okumakla beraber, benim bu yazdığım hatıratın Lozan bahsin¬ deki hususî müzakereleri ve iştin iç yüzünü, keza her mes’ele için bize verdikleri projeleri, bizim mukabil projelerimizi, inkıtadan evvel bize imza ettirmek istedikleri muahede müsveddesini oku¬ mak mukayese etmek lâzımdır. Bahsettiğim projeler ve emsali Sinop’ta benim kütüphanemdedir. Orada konferansa ait bir çok resimler de vardır. Yunanlılar istilâ ettikleri yerlerimizde eşraftan bir çok in¬ sanı almışlar Yunanistanda zindanlara doldurmuşlar, bekleti¬ yorlar. Bir kısmını da ötede beride öldürmüşler, vatanımızda müthiş tahribat yapıp şehirler ve köyler yakmış, yıkmışlardı. Bunları vilâyetlerde tespit edip peyderpey bize gönderiyorlar. Ben de celselerde bu listeleri resmen veriyordum. Bunlara rehine sivil esirler diyoruz. Bu listeler ile bunları kurtarmak hem de Yunanlıların bunlardan ne kadaruıı öldürdüklerini bütün ciha¬ na göstermek millî gayesini takip ediyorum. Yunanlular da gö¬ rüyoruz ki bundan çok korkuyorlar. Bu işi kapatmağa çalışıyor¬ lar. Bir kaç celse ve münakaşa ile esirler mübadelesi istediğim gibi oldu. Bir itilâf name de vücuda geldi. Ben bunları kitabım uzun olmasın diye söylemiyorum. İsteyen muahedeye ve icabın¬ da zabıtnameye müracaat etsin. Bunda bizim esasî maksadımız Yunanlılar bizim bütün esirlerimizi İzmire getirip çıkarsınlar. Biz kontrol edelim. Doğru ve tam ise onlarınkini o vapurla yük¬ leyelim idi. Böyle oldu. Fakat tatbikatta bizimkiler bunu yapa¬ bildiler mi bilmem. Bunu yapamadılar ise hükme yazık... Artık ahali mübadelesi müzakerelerine başladık. İstanbul rumları ile Garbı Trakya türkleri mübadeleye tabi olmayacak. Onlar İstanbul u teklif ettiler ben de mukabeleten Trakyayı. Ben¬ ce hesap şöyle idi. Askerlik evvelce de izah ettiğim gibi Istan - bulda da Hıristiyan hatta yahudi bırakmayacak. Garbi Trak- yada ise türkler kesif kitle halindedir. Kalsınlar şimdilik kâr bizde. Rayan fesat sürdü. İstanbul denince Kadıköyünden itiba¬ ren ta İzmit’e kadar varırmış, saydı. Al bir belâ daha!... Uğraş, uğraş sökmez. Onunla başabaş hususî müzakereler yaptım. Bu hududu Erenköye indirinceye kadar canımı çıkardı. Bir mühim mes’ele de Yunanlıların muhtelif zamanlarda Türklerin arsa çiftlik ve binaları ellerinden almak için yaptıkları muhtelif istimlâk kanunları oldu. Bunlarla bu malları sudan ucuz almış, hem de bu parayı da vermemiş. Bu da bin savak Da¬ yandı kaldı. Bu esnada adını bildirmeyen biri bana posta ile bu kanunları, numaralarını ve tarihi neşirlerini gönderdi. Bizim, 1078 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1079 hükümetin ve hey’et-i murahhasının bundan haberi bile yoktu. Bu adamdan Allah razı olsun. Kimya gibi geldi, hızır gibi yetiş¬ ti. Yunanlılar Türkleri imha için ikide bir kanun yapıp mallarını ellerinden bedava almışlarmış. Hemen işe giriştim. Bu kanunları hükümsüz telâkki ettirmeğe ve böyle ellerinden mallan alınan türklere o vakitki piyasa mucibince ve altun olarak paralarını tediye ettirmeye Yunan Hükümetini mecbur etmeye çalıştım. Yunanlılar buna asla yanaşmak istemediler. Bu esnada Venize- los yok. Kaklamanos ile cenkleşiyorum. Bu adam zekâca yüksek değil. Hem de pratikten ziyade akademik bir adama benziyor. Bir iyi müdafaa da yapamıyor. Sade müşkülât çıkarıyor, kabul etmemekte ısrar ediyor. Israrda çok kuvvetli. Bu kanunları num- ro ve tarihlerde celsede okudum, saydım. Yaptıkları şeylerin ceb¬ rî müsadereden ve Türkleri iktisaden imhadan başka bir şey ol¬ madığım söyledim. Bunlar komisyon üzerine pek tesir etti. Bizim hakkımızı tasdik ettiler. Montanya, fransız ve İngiliz delegeleri Kaklamanos’u sıkıştırdılar. «Bu adamların mallarının hakîki bedelini tesviye etmelidir. Türk delegesi de Türkiyede bu hal varsa mütekabilen tesviyesini kabul ediyor.» Dediler. Evet öyle söyledimdi. Çünkü bizde böyle istimlâk kanunları yoktur. Bunu da celsede «Biz böyle şey yapmadık. Türkiye hak, insaniyet hm kametidir.» Dedim. Bu esnada tuhaf bir şey oldu. Daima celsede bulunan ve hiç bir lâf söylemeyen Yunan delegesi General Mazarakis dedi ki: «Bizde bu istimlâk kanunları var, Türkiyede yokmuş. Bu halde nasıl mütekabiliyet olur. Bu sebeple kabul edemeyiz.» Galiba General bir cevher yumurtluyorum zannetti. Acele bunu söyle¬ di. Halbuki bundan âlâ hamakat ve aleyhlerine delil ollam azdı. Derhal cevap verdim. «General tasdik ediyor ki, biz bu kötü şeyi yapmamışız. Bunu kendi lehlerine delil zannediyor. Müteka biliyet olmadığından tekliflerimizi kabul etmiyor. Madem ki, mütekabüiyet lâzımmış, o halde teklif ediyorum. Sûkomisyon o işi on gün talik etsin, on gün beklesin. Şimdi biz Ankaraya yaza¬ rız. Türkiye de bir istimlâk kanunu yapar, bütün Rumların mal¬ larını bedava elleîinden alırız. O vakit mütekabiliyet olur. Mes¬ eleyi bu suretle hallederiz.» Mazarakis kıpkırmızı oldu. Celseye devam edemedi. Beş on dakika sonra savuşup gitti. Demek fena utandı. Zabıtname Sh - 588 de bu mes’ele yazılmış ise de aynen bunu iyice izah eder tarzda yazılmamıştır. Ben bu günlerde Montanya ile çok dost geçiniyorum. Onu bir düziye Yunanlılar aleyhine tahrik ediyorum. Ermeni mes’- elesi hâdisesinde ona verdiğim ders, indirdiğim darbe de çok iyi tesir etmiş, bana âdeta yaltaklanıyor. Eski büyüklük tas* lama ve âmîrlik tavırları yok. Celselerde de bana cemileler ya¬ pıyor. Benim sözlerimi kabul ve müdafaa ediyor Hakkımda na¬ zikâne tabirler kullanıyor. Ben hususî hayatımda birine pek güçlükle darılırım. Çok sabrederim. Fakat bir defa da darılınca bir daha barışmam. Barıştığım nâdirdir. Halbuki Bozanda dev¬ let işinde tamamiyle başka türlü olmuştum. Şahsı haysiyetimi ayak altına almıştım. Bu gibi, müzakere ve işlerde şahısları bilhassa hususî gö¬ rüşmelerde tesir ve nüfüz altına almak Juggeston yolunu bilip yapmak, onlara manen tahakküm etmek pek mühimdir. Bu da zekâ, malumat dirayet ile olur. Bu sebepledir ki, delegelerin şahıslarının çok ehemmiyeti vardır. Meselâ Gürzon gibi ki der¬ hal tesiri altına alıyordu. Montanya bu istimlâk işinde Yunanlılar ile uğraştı, durdu. Kaklamenos da temerrüt ettikçe etti. Bütün delegeleri de lehi¬ mize kazandım. Hatta Rayan’ı bile... Fakat Kaklamenos bir türlü yola gelmedi. Çünkü Yunanistanm bize çok altın vermesi lâzım geliyordu. Orda kalmış Türk serveti mühimdi. Muslihiddln Âdil adında biri Lozana gelmiş. Benimle gö¬ rüşmek istedi. Görüştük. Bir müddettir bizim otelde gördüğüm bir adam. Kendisinin bütün Makedonya Türkleri, namına mu¬ rahhas olarak geldiğini ve bu Tiirkler namına bize teklif ve re- 1080 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR- 1081 cada bulunmağa memur olduğunu söyledi. Buyurun!... Dedim. Dereden tepeden türlü mukaddemelerden sonra Selanik vilâyeti müslümanlannm ahali mübadelesinden istisna edilmesini, rica etti. «Bu makul bir teklif değil ama İsmet Paşa’ya söyleyeyim tekrar görüşürüz.» Dedim. Kim olduğunu soruşturdum. İstan¬ bul Darûlfünûnunda profesör olup Selanik dönmelerinden imiş. Burasmı söylemiyor. Tekrar görüştüm. Bunun sebep ve men¬ faatlerini kendisine sordum. Dedi ki, «Biz Türkler Makedonya’¬ da ekseriyet yapıyoruz. Orda kalırsak istiklâl yapacağız. Bir Türk Hükümeti teşekkül eder. Bu büyük bir menfaattir.» De¬ dim ki, «Nüfusunuz bu işe kâfi değüdir. Şimdiye kadar biz¬ den İstanbul ve Anadoluya hicret etmiş olanları da yine kâfi nüfuz olamaz. Hem o, Türkleri tekrar Selanik Ve civanna nak¬ letmek imkânsız bir şeydir Hayaldir. Hem Yunanlılar da bunu yaptırırlar mı? Bir de Yunanlılar size istiklâl veya muhtariyet verirler mi? Böyle şey kan ve kuvvet ile alınır. Buna da iktida¬ rınız kâfi değildir. Fikriniz gayeniz yanlış. Bilâkis siz bu müba¬ deleyi şiddetle istemelisiniz. Çünkü Yunanlılar orda kalanları birer suretle ve tedricen imha edeceklerdir.îptida iktisaden mahvederler. Sonra canınıza kasdederler. Bir asırlık bir tarih var. Moradan beri bu böyle. Mora ihtilâli z amanın da. Morada Türkler ekseriyet teşkil ediyorlardı. Beş on yıl içinde orada Üâç için aransa bir Türk kalmamış oldu. Sona Atina, sonra Tesalya meydanda. Şimdi sıra Trakya ve Makedony adadır.» Dedim. Baktım sendeledi. Dâvası, mantıkî değil, kamilen saçmaydı. Ce¬ vap bulamadı. Fakat beni illâ mübadeleden istisna fikrine ircaa çalışıyor. Gittikçe de daha ziyade saçmalıyor, «olamaz!» Deyip kesmekten başka çare bulamadım. Bu adamın teşebbüsü dediği gibi değildi. Bana müessir ve kuvvetli bir yalanla yahudi dolabı yapıyordu. Makedonya da istiklâl filân hep bizim gözümüze boya idi. Kandıracak... Gayesi sırf Selanik dönmelerini mübadeleden istisna ettirmekti. Demek dönmeler yol masrafını vererek onu bu iş için Lozan’a gönder¬ mişlerdi. Makedonya Türk’lerinin mümessüi olması yalandı. Demek ki, dönmeler Selânikte kalmak istiyorlardı. Hatta îstan- buldakiler de tekrar Selânik’e hicret edecekler. Demek Türki- yede bunlar da Türk’ten başka türlü düşünen ve zıd menfaat sahibi bir zümredirler, işin felâketi bunlar Türk görünüyorlar. Rumlar, Ermeniler, bunlardan çok iyi. Çünkü hiç olmazsa onla¬ rı rumdur, ermenidir biliriz. Bu ecnebî unsur, bu parazit kanımız¬ da saklanıyorlar. Yüzlerini gözlerini kanınızla boyuyorlar. Böy¬ le bir zümreden birini sivriltmek, Darülfününa profesör yapmak fena şey!... Bu adamlar kendi hesaplarına da hata da idüer. Çünkü Yunanlılar onları orda rahat bırakırlar mı? Hele ticari bir unsur olduklarından Yunanlıların herkesten evvel hücum ve mahvedecekleri zümredir. Yahut da derhal tanassur etmeleri Rumca konuşmaları lâzımdır. O halde büe yine madun muame¬ lesi görürlerdi. Karaman Rumlarının bile gördükleri böyledir. Bu arada yani Türk’ün can, baş kaygusunda Sabatay Sevi’nin oğulları da bu iğde idiler... işte Frenklerle resmî müzakerelerle, bizimkilerle uğraş. Bir¬ de, ikidebir, türlü emellerle böyle adamlar da geliyor, bizi uğraş¬ tırıyorlardı. Bir müddettir İstanbul eski Hahambaşısı Naum bizim otelde görülmeğe başladı. Baktım bir gün ismetle görüşüyor. Ne yapmış yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem, Ismet’e yanaş¬ mış. Yaman yahudi!... Artık ismetten ayrılmıyor. Yemek za manim biliyor ya asansörün kapısında bekliyor. Derhal Ismet’- in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. Ismet’i lü¬ zumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İs¬ met le şakalaşıyor, gülüyor Anlaşılıyor ki herkese İsmet be¬ nim samimi teklifsiz arkadaşımdır diye göstermek istiyor,, ve gösteriyor. Nihayet bütün yahudi sırnaşılığı ile yanaştı. Ismet’- in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor, ismet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Hey’eti murahhasa çiftliktir, keyfi gibi kullanı- 1082 1083 HAYAT ve HATIRATIM yor. Ne diye kandırdı bilmem. Bu sadedil İsmet, Yahudinin do¬ labına girdi. Derken Hahambaşmı soframıza da aldı. Bu vakte kadar sesimi çıkarmamıştım. Ismet’e dedim ki: Bu yahudi de başımıza nerden çıktı? Se¬ nin böyle bir yahudi ile laubali görüşmen haysiyetini ve Türk Milletinin, hey'etin in haysiyetini kırar. Bu kadar yüz verme! Hiç olmazsa herkesin içinde yüz verme! Bana kızdı. Herif derken azdıkça azdı. Hey’etten şuna buna herkesin içinde kumanda ediyor. Benim önüme geçip önümde yürüyor. İhtimal ismet benim sözlerimi ona söyledi. Fakat ben durur muyum? Zaten yahudileri hiç sevmem. Hahama önüme geçti¬ ği vakit hakaret ettim ve kolundan tutup arkama çektim. Bir daha burada yürü! dedim. Bunu otelde holde yaptım. Herkes gördü. Herif bitti. Bir daha önüme geçmek de¬ ğil, ben varken îsraet’in yanına bile yaklaşmadı. Bunu esasen ismet yapacaktı. Hadi beni çekemiyor, bir yahudiye ha¬ karet ettiriyor, ama düşünmüyor ki, bu işte benim şahsım de¬ ğil, mevkiim de var. Bir Türk Nazın ve delegesiyim. Bu mevkii yahudinin pis ayağına çiğnetmese ya... Adam, o’nun böyle şey¬ ler umurunda mı? Yahudi ile kimbilir nesi var? Ismet’e tekrar dedim: Bu bir yahudidir. Yahudüer çok âdı şeylerdir. Bunun kimbilir ne fena işleri vardır?!... Bundan bir hayır bekleme!... O’nun tanıdığı muhit yahudi sarraf âlemidir. Bunun gayesi imtiyaz gibi bir para dalaveresidir. Kendini kü¬ çük düşürme.! Hele bu herifi yemekte istemem. Yahut ben ayrı sofraya çekilirim.» Yine dinlemedi. Başka sofraya geçtim o va¬ kit yahudiyi sofradan yolladı. Yemek yerken kendisi samimiyet muhutimizdeyiz diye gayretle düşünmeden bir lâf kaçıracağız, yahudi derhal düşmanlara yetiştirecek. Aramızda bulunduğunu herkese göstererek para dalaverasini yürütecek. Hahambaşı Ismet'e bütün Ingiliz ve Fransız ricalini tanı¬ dığım, hepsi ahbabı olduğunu, işleri istediği gibi yaptıracağım söylüyormuş. Tabiî îngüiz, Fransız ve Italyan delegelerine de Dr. RIZA NUR İsmet avucunda olduğunu söylüyordu. Derken dediğim oldu. Bizim hahambaşı ismet'ten İzmirde bir imtiyaz, istikraz işi, daha türlü para dolabı istemiş. Nihayet Waşington sefirliğini de istemiş. Lozan muhitinde dolaşıyor. Herkese İsmet teklifsiz ahbabımdır, sözümden dışarı çıkmaz. Diyormuş. Haberi aldım, ismete «gördün mü?» dedim. Cevap yok. «Kov bu herifi!..» De¬ dim. ismet bu imtiyaz ve emsali işleri bana söylememişti. Şimdi ben söyleyince sözlerimin doğruluğuna inanmıştır. Fenalaştı. Bu haham sonra Mısır’a gelip Ayan âzası olmuştur. «Rıza Nûr ma¬ rn olmasaydı Lozan’da çok iş yapacaktım» demiştir. Doğrudur. Cepleri orda dolacaktı. Bu esnada idi. Bir sabah yataktan kalktım. Ismet’in odası¬ na girdim. Baktım suratı karma karışık, gözleri dönmüş ve ye¬ rinden dışarı fırlamış. Loş nazar, odasında hırçın adımlarla volta vuruyor. Bağırıp küfrediyor. Beni görünce «Bu senin Reşit Safvet’ini asacağım. Casus bu. Ve terki vazife etmiştir. Burası harp meydanı demektir. Sullı henüz olmadı. Harp za¬ manında casusluğun cezası idamdır» dedi. Hayret içinde kal¬ dım. Oturuyorum. O esnada Gürzon imzalı bir nota geldi, ismet okudu: «İşte bir delili daha.» Dedi. Ve bana verdi. Okudum. Gürzon notasında diyor ki, «O haberi bize veren Reşit Saffet Bey değildir. Onu bigünah olarak itham ediyorsunuz, ben buna daha ziyade hayret ettim Vak’a olmuş, İsmet köpürmüş, Reşit Saffet odasma kapanıp kapıları kilitlemiş. Demek ki odasından erken telefonla Gürzon’a Vak’ayı anlatıp ondan imdat rica et¬ miş. Gürzon’da acele bu notayı göndermiş. Bu nota İle evvelâ anlaşılıyordu ki, bizde olanı biteni Ingilizler derhal öğreniyorlar. Hem de Reşit Saffet’i himaye ediyorlar. Neden icab ediyor?!.. Anlaşıldı. Hiç bir şey sormadım. Sade, senin Reşit Safvet diyorsun, benim değil şenindir. Vakıa benim bacanağım ama henüz ya bir veya iki defa görüştüğüm bir adam. Hey’eti Vekı- lede kâtipliğe intihabini de ben teklif etmedim. Teklif eden Yu¬ suf Kemâl’dir. Hatta ben itiraz edecektim. Bacanak olması beni 1084 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1085 müşkül mevkie koydu. Leh ve aleyhine söz söylemek mümkün değildi. Sen bu intihabı hey’etin reisi sıfatıyla kabul ettim. Reşit Safvet pek ödlek adammış. Yahut kabahatinin veha- melini biliyor da onun için fena korkmuş. Odasına kapanmış, ar¬ kasından kilitlemiş. İsmet’in yaverleri «Gel!.» Diyorlar, «Aç!» Diyorlar, kapısına vuruyorlar, tekmeliyorlar, kıracak gibi omuzluyorîar, cevap bile vermiyor. Telefonla söylüyorlar yine cevap vermiyor. İsmet 1 'de: «Şimdi namussuzu bağlayıp yollaya¬ cağım astıracağım.» Diyor, tepiniyor. Kıyamet kopuyor. İsmet’i daha hiç böyle hiddetli görmemiştim. İki gün böyle kapalı kal¬ dı. Bana «Sen bu işi hallet!..» diyorlar «Karışmam» deyip te- merrüd ettim. Bir şefaat edecek yeri yok ki... Nihayet herkes üstüme düştü. Kapısını vurdum ve «Benim, aç!...» Dedim. Aç¬ tı, girdim. Yine kilitledi. «Sen ne hallettin.?» dedim. Cevap yok. «Odadan çık» dedim. Çıkamıyacağını, korktuğunu söyledi. «Korkma!. Ben kefilim!...» Dedim. Ben bunu deyince şimdi ka¬ fa tutmağa başladı. Haline hayret ettim. Dedim ki, «Hem kel hem fodulsun, kabahatin müthiş. Hem de tepeleniyorsun. «Bana ne yapabilir?» Dedi. «Ne yapacak?» İsterse asar...» Dedim. «Türkiyeye gitmem» dedi. «O halde bunlar mevkide iken sen de memlekete giremezsin.» Dedim. Yumuşadı, çıktı. Derken bir kaç gün geçti. îsmet’in etrafında kuyruk sallamakta olduğu¬ nu gördüm, ismet yüz vermiyordu. Fakat Reşit Safvet dalka¬ vukluğa dev a mdan vazgeçmiyordu. Tahkikat yaptırdım, Reşit Safvet işi ile meşgul olacağına zabıtnameleri doğru çıkarttıracağına Rus ve îngüiz Hey’etleri ile sıkı münasebette imiş... Daima onların otellerinde, onların yanında imiş... Bu ziyaretler lüzumsuz şeylerdi. Bu adamda tu¬ haf şeyler vardır. Lozanda biricik vazifesi vardı. O da zabıtna¬ melerde Türk Hey’eti lehindeki şeylerin çıkarılmamasına söz¬ lerde tahrifat yapamamasına dikkat idi. Onu da yapmamıştır. Bu hal inkıta, zamanına kadar sürdü. O esnada artık is¬ met, buna yüz vermiyordu. Ankaraya kadar davet etmiş Reşit Safvet bana söylemedi. Fakat Ankara’ya geldi. Bir ay kadar kaldı. Bu esnada ismet bunu bir defa bile yanına kabul etmemiş Reşit Safvet bir gün bana dert yandı. Ismet’in kendisini Anka¬ raya davet ettiğini, geldiğini ve harcırah alması lâzım olduğunu söyledi. Alınmasını bana havale etti. Ben de hakikaten bunu al¬ mak istedim. îsmet’e söyledim. Bir lâ ve naam demedi, paıayı verdirmedi. Bu adamlar hepsi tuhaftır. Hem herifi davet et. Ankara’ya gelince sokakta bırakıver. Harcırah hakkıdır. Onu da verme... Olur şey değil. Reşit Safvetde o kadar dehşetli bir veto var. En müthiş hakareti gördüğü adama şimdi dalkavukluk edi¬ yor. Reşit Safvet’in zoru Paris sefiri olmaktı. Nihayet Bükreş sefirliğine yattı idi. Nihayet ismet Reşit Safvet’i muahedenin ikinci devresine götürmedi. Fakat Reşit orada mı? Lozan’dan sulhu imza- ederek avdetimizde îsmet’in, Mustafa Kemâl’in en büyiik dal¬ kavuğu oldu, ismet Büyük Ada’da otururken hergün ziyaretine gitti. Gazetelerde gayet dalkavukça, bunlan ilham sahibi yüksek hilkatlar diye makaleler yazdı. Nihayet Mustafa Ke¬ mâl’in koca nutkunu Fransızcaya tercüme etti. Bunun öl emeği olarak meb’usluk ile çırağ çıkarıldı. Dalkavukluğu şimdi daiıa artırmıştır. Avrupa ve Türkiye matbuatında ulu Gâzî, yüce reh¬ ber, güneşe bakıyoruz. O güneş Gâzî’dir, diye makaleler yazı¬ yor. Avrupada seyahatlar yapıp oralarda Mustafa Kemâl lehi¬ ne konferanslar veriyor. Gayesi vekil olmaktır. Olur tam ehli¬ dir. (!) Burda ahlakî bir ders var: Bu vak’adan sonra ismet ve Mustafa Kemâl onunla nasıl görüşürlerdi? Onu nasıl meb’us yaparlar? Reşit kendisine edilen o hakaretten sonra bir daha bu adamların yanına nasıl gider?!... Bir gün îsmet’in odasına girdim. Baktım İsmet masasında bir şey yazıyor. Arkasında da Ruşen Şeref var. Ne yazdığını sordum. «Hüseyin Cahid’in kardeşi Hüseyin Su ad’m oğlu Lo- 1086 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1087 zanda tahsilde imiş. Kendisine talebe maaşı bağlıyorum.» Dedi. Bir ay evvel de 400 İsviçre frangı vermiş imiş. Bu para bizim para ile 150 lira kadardır. Hüseyin Cahid gazeteci sıfatiyle be¬ raber, Bu adam ömründe paradan başka bir şey düşünmemiş¬ tir. Burda da hemen dalavere. Cahit'le Meşrutiyetten evvel tanışırız. Meşrutiyetten beri birbirimizin baş düşmanıyız. Bura¬ da şimdi lütfen bana selâm veriyor. Fakat Harbi Umumî esna¬ sında «Men-i ihtikâr» komisyonuna reis olup ihtikârı men değil tevsi ve bizzat kendi müthiş surette icra etmiş. Keza Mal- tadan arkadaşlarını bırakarak kurtulmuş ve hapishaneden çı¬ kınca fesini ayağı altuıa alıp çiğnemiş. «Lanet olsun bir daha bunu giyersem... Ben Türk değilim...» Demiş. İstanbul’da bun- ian da işitince ondan çok iğrenmiştim. Hakikaten Türk değil, Arnavuttur. Şimdi şurda ettiğine de şaştın. Biz ne belâlar ile uğraşıyoruz, bu ne ile?!. Kaşla göz arasında bu para işini becermiş. Kızdım. İsmet’e dedim ki: «Sen buna para veremezsin. Bir defa sen bir hey’eti murahhasa reisisin, Maarif Vekili değil. Bu paradan tahsü pa¬ rası veremezsin. İkincisi, bunlar zaten zengin adamlar. Eğer tahsü ettirmek için tahsis olunmuş bir para varsa bir fakir ço¬ ğunu getir. Hem bunlar Arnavut Türk çocuğu olsun. Bence da¬ ha iyisi fazla para varsa Sıhhiye Vekâletine ver. de bu kadar şe¬ hit çoocuğu var, karınlarını iyi doyuramıyorlar. Onlara bir lok ma fazla ekmek verelim. Mide dimağdan evveldir.» Dedim. ismet parayı veremedi. Bundan sonra da artık para işini benden sıkı sıkıya gizledi. Bu para işinde çok suistimal ve is¬ raf olacak... Çünkü Mustafa Kemâl’e, haremi Latife’ye, bir ta¬ kım elmas, elbise, çamaşır, hediyeler alındığını ve daah türlü şeyleri gizli olarak bana haber verdiler. İsmetin parası yoktu. Bir gün sonra idi Hole indim. Cahit koluma girdi. «Seninle biraz görüşeceğim.» Dedi. Beni bir tehna köşeye çekti. Oturduk. Dedi ki: «Bizim biraderin çocuğunun maaşına mâni olmuşsun. Mani olma!.» Demek işi kendisine haber vermişler. Âlâ... Veren şüp¬ hesiz Ruşen Eşreftir. Bu işe delâlet ediyormuş. Cahid'in bana böyle bir ricada bulunması da maziye nazaran pek aykırı idi. Yüz surat isterdi. Kendisi için büyük bir zül idi. ittihatçılara benim canımı aldırmağa çalışmıştı. Bu adam para için herşeyi yapar. Aramızda aynen şu muhavere oldu: Ben — Niye? O — Çünkü tahsil edemiyerek, öksüz kalacak. Ben — Kalırsa kalsın. O — Etme, tahsil etsin. Ben — Etsin niye etmesin?!. Babası şimdiye kadar mas¬ rafını nasıl vermiş ise şimdi de versin. O — Babasının on parası yok. Ben — Ya, her gece kumarını mükemmel oynuyor. Ona nasü para buluyor Kumarı bıraksın o parayı oğlunun tahsiline sarf etsin. O — Diyorum, parası yoktur. Ben — Nasıl olamaz?!. Peki hadi yok farz edelim. O vere¬ miyorsa sen amcasısın. Sen ver!. Sana düşer. O — Bende para yok. Ben — Canım Cahid Bey, bunu nasıl söylüyorsun?. Senin yalnız meşrû surette Dâyinler VekUliğinden, meb’usluktan, ga¬ zetenden, ve sonunda onu hükümete satarak aldığın paralar bü¬ yük bir servet teşkil eder. Gayri meşru aldıklarında caba... Son cümleye çok kızacak, tokat tokata, kavga edeceğiz zannediyordum. Ona hiç bir şey demedi. Sade dedi: O — Ben kazandığım parayı hep yedim. Mütarekeden beri bereket versin Cavid Düyunu Umumiyeden aldığı paradan bana beşyüz lira veriyor da onunla yaşıyorum. Ben — Yine bahtiyarsın. En dar dediğin zamanda büe ben¬ den zenginsin. Ben ömrümde beş yüz lira maaş almadım. Meb : - usum ve Vekilim maaşım yüz kâğıt liradır. Hem Cahid Bey bol kumar oynayacağına, fuhşiyyatta buulnacağma böyle günlere 1088 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1089 para saklayaydın... Beyoğhmda, Kulüpte Serklide, Yalovada, Pariste, Arkende, Montekorlo da etrafında kadınlar, kumar masasında banknotları avuç avuç savuracağına, düğmeleri pır¬ lanta tek taşlardan sokakta yelek giyeceğine aileni düşüney- din... O — Sana çok rica ederim. Bu çocuğun tahsiline mani olma! Ben — Bütün kuvvetimle mani olurum. Mukaddes vazi¬ femdir. Çünkü bu bir fakir millettir. Parası varsa şehit yetimle¬ rini okutsun. O da lâzım değil. Benim idaremde Anadoluda bir takım darûl eytamlar var. Babaları vatan için harpte ölmüş, senin gibi kumar masasında kadın kucağında yaşamamışlar. Bu çocuklar ekmek istiyor. Kâfi derecede veremiyoruz. Bugün onların dimağ gıdası için değil daha evvel vatan evlâdını ölüm¬ den muhafaza için ağızlarına bir lokma ekmek sıkıştırmak l⬠zım. Devletin parası varsa bu ekmeği verdiririm. Önümde böyle feci bir manzara varken sizin çocuğunuza para verdiremem. Verdirirsem en alçak adamlardan olurum. Bu adamın böyle bir susturucu kara vaziyet bile kulağına girmiyor, illâ kendi menfaatini düşünüyor. Ve yine diyor, bana zelilâne yalvarıyor. O — Etme, sana çok rica ederim. Bu çocuk öksüz kal¬ masın. Ben — Olmaz. Mutlaka mani olurum. Nafüe kendini yor¬ ma, dedim ve kalktım. Artık Cahid benden selâmı sabahı kesti. Üç dört gün geçmişti. Ben işlerin sıkısından bunu unutmuştum bile. Bir gün İsmet kızmış, bağırıp çağırıyor. «Ne oldu?» De¬ dim. Söyleniyor ; «Bu köpeğe haddini bildireceğim. Ben Türk Devletinin mümessüi olayım, bana ayağa kalkmasın, olamaz. Ben geçerken mutlaka onu ayağa kaldıracağım» «Kim bu?» Dedim. Söyledi. Cahit imiş. Cahid paradan kızmış, azmış, îsmet’e kin bağlamış... İsmet holden geçiyormuş. Cahid bir masada o turu yor muş. Ayağa kalkmamış. Halbuki îsmet’in hiç kabahati yoktu. Hatta bir defa vermiş. Yine bu sefer de devam¬ lı olarak veriyordu. Mani olan benim. Bunu Cahid de biliyor. Nitekim bana müracaati de Ruş£n Eşrefin ona İşi olduğu gibi anlattığını ispat ediyor. Fakat adamın şahsî infialâtı müthiş... Berikinde de kibir müthiş. Tutturmuş, «illâ ayağa kaldıraca¬ ğım.» Diyor. Bu mühim bir mes’ele oldu. Günlerce sürdü. Müşa¬ virlerden araya girenler oldu... Cahid işi bununla da bırakmadı. Taninde ismetin, benim ve hey'eti murahhasa aleyhine yazmağa başladı. Zaten îngihz, Fransız matbuatı aleyhimize ateş püskürüyor. Şimdi de bizden. Bu pek vahim idi. Böyle devletin en mühim davasının görüldü¬ ğü harici bir mahkeme esnasında kendi adamlarımızın dava aleyhine hareketleri davanın müdafileriııi ve avukatlarını ter¬ zile çalışması tamamiyle hıyanetti. Bunu Dünyada kimse yapa¬ maz. O zamanki tâmımleri şimdi kim okursa bunu anlar. Hem de bizi batırıyor, frenkleri müdafaa ediyor. Sade bu iş Cahid’in mahiyetini göstermeğe, onca para ve şahsî ihti¬ rastan başka bir şey olmadığını, Vatan ve Millete 400 franklık bir menfaat mukabelesinde beş paralık kıymet vermediğini is¬ pata kâfidir. Ufak bir vatan duygusu olan ne kadar menfaatin¬ den hatta gayri meşrû bir surette mahrum edilse, büyük bir haksızlığa uğrasa o esnada bu hücumu yapamazdı. İntikam için fırsat beklerdi. Konferans biter, ondan sonra yapardı. Bütün bu denaetleri 400 frank için yapmıştır. İsmet buna da kızdı. Za¬ ten matbuata çok ehemmiyet veren, onun ufak bir serzenişine tahammül edemeyen bu adam, «Cahid’i imha edeceğim» Deme¬ ye başladı. Bu vak’adan bir müddet sonra idi. Bir akşam Yahya Kemâl geldi Ben Hasan’la oturuyordum. «Bu akşam İnönü zaferinin yıldönümüdür. Otelin barını toptan kapattık. Bizden başkası giremiyecek. Arkadaşlar hep orda. Siz de gelin» Dedi. Gittik. Hakikaten bizim müşavirler, kâtipler, zabitler, hep orda. İçiyor¬ lar. Yabancı kimse yok. Sade İsmet gelmemiş. Yahya Kemâl F : 69 1090 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1091 büfeye girmiş. Oradan kâh şiir okuyor, kâh tuhaflıklar yapıyor. Herkes gülüyor. Arka safta biz de oturduk. Biz de güldük. Vis¬ ki verdiler, iki tanede viski içtim. Hüseyin Cahid de orada idi. Beni görünce suratını astı. Baktım içiyor. Meğerse içmezmiş. Fakat başka menhiyattan her haltı bol bol yiyor. Me¬ selâ otele bir fahişe getirmiş. Onunla yatıyor. Onunla bir masada yemek yiyor. Frenkler çok şey yaparlar ama böyle âşikâr bir fahişe ile malum olduğu bir otelin lokantasında ye¬ mek yemezler. Bu adanı onu da, bu da herkese mâlum. Biz bar¬ da bir çeyrek kadar kaldık, işim vardı, kalktım. Hatta gitme¬ mem için beni zorladılar, Gittim. Bir hafta kadar sonra idi, Taııin gelmiş. Bizimkiler bana getirdiler. Cahid’in bir makalesi. Bana: «Barda bir düziye içen cıvık sarhoş» Diyor. Hayret!... Ben sarhoş muyum?. Cıvık mı¬ yım?. Burda bizden kırk elli kişi var. Herkes biliyor ki büyük bir yalan, pek hayasızca, ahlâksızca ve edepsizce bir iftira. Her¬ kes hayret etti. Cahid’in büyük bir edepsiz olduğunu, cümlenin gözü önünde olan bir şeyi ne şekle soktuğunu söylediler. Cahid bunu pek habisçe yapmıştı. Barda diyor. Bizim İstanbul halk* bar deyince gayet âdi bir meyhane ve fuhuş yeri zan¬ nediyor. Halbuki Avrupada -her otelin, en mühim, büyük ve ki¬ bar otellerin barı vardır. Burda bar demek oturup kahve ve iç¬ kiden bir şey içerek konuşma yeri demektir. Lozan Palas da, buranın en kibar ve namuslu otelidir, içinde böyle bir barı var. Meselâ, Ingiliz, Italyan ve Amerika murahhaslarının oturdukla¬ rı otelin de barı var. Ingiliz, Italyan ve Amerika murahhasla- rı, geceleri bu otelin barında oturarak, içer, konuşur, bilardo oynarlar. Hatta bir defa Amerikan murahhası Amiral Bris- tol, bir defa da Marki Garoni, Ismet’le beni oraya da¬ vet etti. Bir bilârdo oynadıkve viski içtik. Hüseyin Cahid'in en mühim haslet ve kabüiyeti habisliktir. Hem bir Türk delegesini frenklere maskara etmek ne vatansızlık.!. Bütün makalelerinde bir vak’ayı arzusuna göre habisâne bir surette tebdü-i şekil ettirmekte büyük dirayet göstermiş bir adamdır. Doğrusu bu iftira bana çok acı geldi. Ne haksızlık ?. Sebebi de ne kadar habis?. 400 frank!... Bilir misiniz böyle bir yalan okuyan halk, aslım bilmez. Ne kadar tekzip etseniz ve hakikati gün gibi gösterseniz de yine bir iz bırakır. Bu bir verem balgamıdır kİ, yapışır, sirayet eder. Yalanı okuyanlardan bir kısmı tekzibin çıktığı gazeteyi de olur- ya okuyamaz. Hasılı bir iz kalır. Nitekim o esnada Münih’e gi¬ dip avdet eden Ahmet İhsan anlattı. Münihteki Türk talebesi Ahmet Ihsam davet etmişler. Benim sarhoşluğumu söyleyip «Rıza Nur çok gayretle çalışıyor, iftihar ediyoruz. Fakat pek sarhoşmuş. Âleme karşı Türklük namına utandık. Türk’ün mu¬ rahhası böyle cıvık sarhoş olsun» demişler. Ahmed İhsan da vak’ayı anlatmış. Ve kimsenin beni içerken görmediğini içme¬ diğimi söylemiş. Bunun üzerine talebeler Cahid’e lanet okumuş¬ lar. Bunun bir misalini daha söyleyeyim, inkıta oldu. İstanbula döndük. Refikamı Istanbulda bıraktım. Ben Ankara ya gittim. Avdetimde refikam hikâye etti: Bir gün vapurda gidiyormuş. Hanımlar varmış. Biri zevcemi tammış. Diğerleri de bu suretle tanımışlar. Bir tanesi: «Hanımefendi; Beyefendi bu kadar hiz¬ metler ediyor, yazık çok içiyormuş.» Demiş. Refikam da ner- den bildiğini sormuş. Cahid’in makalesini söylemiş. Zevcem: «Tamamiyle yalandır. Benim kocam içmez. Ben onbir yıldır evliyim, beraber yaşadım. Bir gün bile içtiğini görmedim. Bizim evimizde kadeh bile yoktur... Demiş. Hakikaten öyleydi. Ve sonra; «Size bir hikâye anlatayım» demiş. Şu vak’ayı anlatmış. «Herkesin kocası İçermiş, işitirim. Ben sarhoş nasıl olur, bilmem. Kocam sarhoş olursa nasıl olacağını merak ederdim. Bundan iki yıl evvel Ankaradan Sinop’a gittik. Evde kocamın kardeşi de çoluğu çocuğuyla beraber. O her akşam içiyor. Ben¬ de kocamı içmesi için zorladım. Bir türlü razı edemedim. Bir ak¬ şam bir çok mezeler hazırladım. Kaynımdan rakı da aldım. Ak¬ şam eve gelince önüne koydum. Kızdı. Zorladım, ; yalvardım. Nihayet içirdim, iki kadeh içince bağırmağa başladı. Ve bıçak Dr. RIZA. NUR 1092 HAYAT ve HATIRATIM getirin!. Burada kim varsa hepsini keseyim dedi. Hap kaçtık Biz üst katta, kaynım alt katta oturuyor idi. Eltim ile beraber zemin kata kadar kaçtık. Sesi kesildi. Ben yanına çıkmağa kor¬ kuyorum. Eltime beraber gelmesi için yalvardım. O da korku¬ yor, Diyor ki; Ben bu kadar sarhoş gördüm, böylesini görme¬ dim, Kocam her akşam içer, hiç bir şey yapmaz. Senin kocan sade iki kadeh içti. Nasıl şey? Keşke içirmeseydin. Ne ise ya¬ vaş yavaş çıktık. Baktık yatmış. Derken bizi sezdi. Tekrar bı¬ çak verin!, diye bağırdı. Hadi paldır küldür yine aşağı kaçıp odanm kapısını kilitledik. Sabaha kadar yanma gidemedim. Bir daha da kendisine rakı içirmeğe tövbe ettim, iki yıl geçti. Bir gün o günden ^bahsediyordum, Bana bir daha rakı içirmiyeceğine yemin et, sana bir şey söyleyeceğim dedi. Zaten o vakit tövbe ettimdi. Dedim ve yemin ettim. Dedi ki onu ben sana mahsus, yaptım. Yoksa iki kadehle hiç kimse sarhoş olmaz;. Çünkü yu¬ muşak olsam her zaman içirecektin. Sana bu oyunu oynadım, ilkten kurtuldum dedi, işte kocamın sarhoşluğu® Hanımlar gülmekten kırılmışlar. Sonra Cahid’i pek ayıp¬ lamışlar, fakat onun makalesini okumuş binlerce insanı bulup kaziyeyi nasıl anlatırsın?!. Hem Cahid frenklikten, medeniyetten dem vurur. Frenk- yazdı. Çünkü onlara zıt ya. Bu sefer Cahit’den daha ziyade iğ¬ lerde içmek ayıp değüdir ki... Onlarda yemek yemek gibidir. Hem de yalan. Hem bir insana, birinin şahsî ahvalini gazeteye geçirmek ne ayıp şeydir!... Hücûm edeceksen iş Üzerinde et. Onu yapamıyor. Bulamamış, işte böyle âdilik, edepsizlik ve ah¬ maklık etmiştir. Ben İstanbul gazetelerinde bu işi ve sebebini izah eden bir makale ile Cahid’e cevap verdim. Zaman geçti. Ben ismet ve Mustafa Kemâl ile muarazaya mecbur oldum. O vakit ise Cahid lehime bir baş makale yazdı. Çünkü onlara zıt ya. Bu sefer Cahit’den daha ziyade öğ¬ rendim. Demek bu adamda hak, vatan, haysiyet mes’elesi yok¬ tur. Kendi menfaatine göre hareket eder. Başımızda bir de Fuat vardı. Bunu mâli müşavir ve hey’- 1093 etin para işini idareye me’mur olarak Rauf musallat etmişti. Eskiden Istapbulda Bahriye Nezaretinde muhasebeci imiş. Or- dan tanırmış. Bir lüzûm yoktu. Dostu para kazansın ve gezsin diye yaptı. Nitekim o vakit böyle müracaatlar olmuştu. Bun¬ lardan birisi de mevlevı çelebisi ve meb’us Abdülhalim müşavir olmak için uğraştı. Herkesi dolaştı. Bana da geldi. Ben lüzum olmadığını söyledim. O : «Canım ben de bilirim! ki bana lüzûm yoktur. Ancak MÜletin sayesinde ben de Avrupa’da bir eğlene¬ yim.® Demişti. Bu adam, yani : Fuad, kimsenin yevmiyesini vaktinde vermez, herkes şikâyet eder, işine bakmaz, bir mâli encümene gidip çalışmaz, ve yerinde durmaz, zaten bir şey bilmez de. Ba¬ na şikâyet ettiler. Azarladım, yine olmadı. Bir defa kayboldu, hep parasız kaldık. Polisle arattık. Cenevrede bir kadınla bir otele kapanmış, bir hafta kaldı. Sonra Lozan’a getirdiler. Bu paralan bankada Türk parasından Ingilize, Ingiliz’den İsviçre frankına lüzûm olmıyarak tebdil edip bundan da vuruyor. Lo¬ zan konferansı bittikten sonra’ Aankara’da bu adama' İsmet hey’etin hesabatım toptan mahsup ettirdi. Bu sayededir ki, gö¬ ze girdi. Divanı Muhasebat reisi ve meb’us olmuştur. Daha kim- bilir neler olur? Maliye Vekili de olur. Hey zavallı Millet!... Bu Lozan Hey’eti Murahhasasmın parası hesaplarım bir gün yeni¬ den görmelidir, ismetin çok irtikâbı vardır. ikinci komisyona ait işlerde bir takım mühim mes’eleler muallakta kalmıştı, feu işlerin müzakeresi herşeyden dağdağalı ve gürültü oluyordu. Hıristiyanlık âlemi ayağa kalkmıştı. Lo¬ zan’a her taraftan papaslar dolmuştu. Amerika’dan dört mil¬ yon hıristiyan namına telgraf geliyor, Amerikan delegesi ko¬ misyonda okuyordu. Hulâsa hepsi patrik behemehal îstan- bulda kalacak diyorlardı. İş gerildikçe gerildi. Lozan havası siyasi elektrik ve bulut ilie doldu, itilâf murahhasları beni müt¬ hiş surette sıkıştırıyorlardı. Bizi her vasıta ve suretle tehdit edi¬ yorlardı. Bir aralık itilâf devletlerinin konferansı terk edecek- 1094 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1095 leri, üç büyük devletin Anadoluya ordular yollayıp harp ede¬ cekleri şâyiası ortalığı tuttu, ismet yine korktu, vehmi büyüdü. Yine yemek ve içmekten kesildi. Uyuyanı: yor. Odasında bir düziye volta vuruyor; Bir akşam üzeri idi Lozan sokaklarma büyük yazılar ile konferansın kesileceği ve AvrupalIların Tür¬ kiye aleyhine yeniden harbe başlayacakları hakkında ilânlar yapıştırdıklarını haber verdiler. Bizim müşavirler de korkmuş, Aman ne yapacağız diyorlar. Hepsine : «Bunlar blöftür. Bizi korkutup mukavemetimizi kırmak için yapıyorlar.. Sakın korkmayın. Mukavemetimizden bir zerre bile azaltmayın!...» Di¬ yerek cesaret veriyorum. Gece yarısı oldu ismetin odasından çıktım. Koridordan ya¬ tak odama giriyorum. Önüme Mister Salem çıka geldi. «Sizi görmek istedim.» Dedi. «Hayrola!...» Dedim. Titriyerek ve büyük bir heyecan içinde: «Aman, vaziyet pek vahim. Frenk- ler konferansı terk ediyorlar. Ingilitere, Fransa ve İtalya, Tür¬ kiye aleyhine harbe başlayacaklar. Ben Türküm. Italyan mü¬ şaviriyim ama bakmayın!. Türklükten ayrılamam. Bütün vü¬ cudum Türk nimetidir. Türkleri ne kadar severim, siz biliyor¬ sunuz. Müzakerelerinde bunları İşittim. Usulca geldim. Size ha¬ ber veriyorum. Bu bana bir mukaddes vazifedir. Haber aldınız mı sokaklara yafta da yapıştırılmış.» Dedi. Salem öyle bir halde ki cidden korku içinde ve korkusundan helak olacak. Cam içine sığmıyor. Lâfı heyecanından yarım yanm, korka korka söylü¬ yor. Nerdeyse ağlayacak... Tamamiyle samimi. Mutlaka insan sözlerine inanmalıdır. Dedim ki : «Size çok teşekkür ederim. Türkiyeye muhabbe¬ tinizi ispat ettiniz. Peki, bu vartadan kurtulmak için ne yapma¬ lı?» Derhal dedi «istediklerini verin, biter.» Şu adam ne çıfıt imiş!.,. işi o kadar tabii bir surette sah¬ neye koydu ki, haline bakan samimiyetinden asla şüphe etmez. Üstatmış... Ben zaten yahudilerı bit kadar bile sevmem. Bun¬ larda babalarına, evlâtlarına bile muhabbet yoktur. Cihanda pa¬ radan başka şey bilmezler. Bize mi yâr olacaklar?!.. Bunlarda namus, ahlâk, insaf, vicdan, izzetinefs, vekar ve emsali hiç bir şey yoktur. Dünyanın en alçak mahlukudurlar. Şüphesiz bunu itilâf murahhasları yollamışlardı. Bizi korkutuyorlardı. Şayia¬ lar, yaftalar, hep onların işiydi. Bizden isteyipte alamadıkları ve yığılıp kalan şeyleri böyle almak istiyorlardı. Bu da bu oyunu gayet güzel oynuyordu. Tuhaf... Bu uğursuz da Noiradonkyan gibi Türk’e hıyanet etmek için, ihtida vücudunun bütün Türk nimetinden yapıldığını söylüyor. Zahar bunu söyleyince insan hıyanetinden nasıl şüphe edecek!— Ah dönmeler... Halbuki bir gece evvel îtalyanlar, mutad verilen resmî ziya¬ fetlerini vermişlerdi. İstanbul, Italyan Hastahanesi müdürü dok¬ tor Şenini hakikaten Türk dostudur. Muhtelif vesilelerde gös¬ terdi. Bu adama bir iyilik edemedik. Türk dostuna karşı böyle- dir. Bu bir kusurdur. Ama kimse sonra dost olmaz. Ziyafetin so¬ nunda onunla konuşuyordum. Lâf almağa çalışıyordum. Tehdit¬ lerden şikâyet ettim. Karısı kulağıma eğilip dedi ki: «Hiç kork¬ mayın!. Harp yapamazlar. Size göz dağı veriyorlar. Davanızda cesur olun!, (bir kelime çizilmiştir) lâfı benden ilk!» Dedi. Bu kadın heni pek çok ferahlandırmıştır. Türke büyük bir hizmet etmiştir. Nazik ve pek güzel bir kadındır. İstanbulludur. ' Yahudive kızdım ve dedim ki : «Ulan, domuz yahudi!. Ye¬ diğin Türk nimetleri gözüne dizine dursun, Git o seni yollayan¬ lara söyle!. Türkler diyorlar ki batmış geminin direği olmaz, Türkiye batmış bir gemi idî. Ya tam kurtulur, yahut batsın. Bataf-sa kaybedilecek bir şey yok. Çünkü batmış idi. Nesine kor¬ kalım... Harp mi?. Buyursunlar. Anadoluya gelsinler de bir arslanca vuruşalım. Hadi defol!.» Dedim. Evvelâ yumuşaklığım üzerine bu sert sözleri işitince şaştı. Yahudide hoşafın köpüğü kesildi. Odama gittim. Aklıma geldi. Ya şimdi bu herif ismet’in yanına giderse... O’nun evhamını mutlaka uyandırır. Başıma belâ çıkar, ismet her şeyi kabule kalkar, bir de onu teskin için uğraşmalı veya kavga etmeli. Hemen odadan fırladım. Koşarak 1096 HAYAT ve HATIRATIM geldim. Bir de Salem’i Ismet’in yanmda bekler görmiyeyim mi? «Burda ne arıyorsun?..» Dedim, Hiç sessiz durdu. îsmet’in ka¬ pısında nöbetçi bekleyen nefere dedim ki, «Şu adam} gördün ya» «Evet» Dedi. «Hah, bunu paşanın yanına sokma!. Paşa bana tenbih etti, ben de sana tenbih ediyorum. Sana Paşaya haber ver derse, Paşa uyudu, bize de kendisini uyandırmamamızı ten¬ bih etti, olmaz de. Hemde nöbeti değiştirirken yerine gelene ay¬ niyle anlat!.» Pedim. Temenna edip «Peki!.» Dedi Gittim. Ya¬ hudi îsmet’in yanına giremedi. Salem’in ver dediği muallakta olan bütün bu şeyleri ben sonra frenklerden aldım. Ne inkıta’ oldu, ne de harp!. İnkıta’ neden sonra umumî sulh projesinden olmuştur. îşte Türk’ün ekmeği ile beslenen ecnebi unsurların marife¬ ti!.. Mel’unlar... Yezidler... Türk’e ders, ders!... Maatteessüf evvelce zikrettiğim gibi bu adam sulhden sonra defaatle Anka¬ ra’ya gelmiş, imtiyaz ve para işleri halletmiş, paralar kazanmış, rüşvetler vermiş, bizimkilerden itibar görmüştür. Hâlâ Paris Searethânemizin en imtiyazlı ziyaretçilerindendir. Sefir Fethi’- nin baş ahbapları yahudi Menâşe bu Salem, ermeni Devlet Efen¬ didir. Zannımca oradan haberler alıp Fransız ve Italyanlara götü¬ rüyorlar. însan böyle vâk’alarm şahidi olup da sonra da bun¬ ları görünce me’yus oluyor... Böyle şey, duygusu bitmiş, yani batacak milletlerde olur. Acı, ye’s verici şey... Şu Salem vaktiy¬ le Talât’ın en baş dostu ve sırdaşı idi. Devletin en mühim işle¬ rini ona danışırdı. O’da tabii frenklere haber verirdi. İşte herif karşımıza İtalyan Müşaviri olarak çıkmıştır. Bu zavallı milletin ciğerini böyle dost sıfatında nice kurtlar yemiştir. Bugün haber gelmiş. Mustafa Kemâl, Lâtife ile evlenmiş. İsmet bana söyledi. Dedim : «Çok iyi oldu.» «Demek memnun oldun.» Dedi. «Evet» Dedim. «Niye» Dedi. «Çünkü artık uslu ve dürüst olur, yaptığı işler mevkiine yakışmıyor, Milleti de rezil ediyor.».Dedim. Dik dik yüzüme baktı. Manasını anlamadım. Ahali mübadelesi müzakeresine hararetle devam ediyoruz. Dr. RIZA NUR 1097 Yine istimlâk kanunu mes’eleleri,.. Kara belâ... Rayan’ı husu¬ sî görüşmelerde iyice yumuşattım. Bana celselerde epeyce yar¬ dım ediyor. Yanya tarafı gibi arnavud ahalinin mübadeleye tabi olarak bize gelmesini hiç istemiyorum. Bunlar memleketimizde birer eşkiya ve zorba olup köylerimizin canını çıkarıyorlar ve güzel soyuyorlar. Eski asırlarda da bu böyle. Bunu Montanya'ya hu¬ susi surette rica ettim. Onun da işine geliyordu. Italyanın Arna¬ vutluk üzerindeki emellerine muvafıktır. Montanya bunu celsede teklif etti. Kabul ettik. Bu sebeple maddedeki tabiri «Mübadele edileceklerin Türk ve Müslüman Dininde olan Yunan teb’ası ol¬ ması» şekline koyduk. Ben bundan memnun ve müsterih idim. Halbuki mübadele olurken Yanya amavutlan «Biz Türküz, ev- iâd-ı fâtihaniz» deyip mübadeleye dahü olmuşlar. Bunu da ya¬ panlar şimdi Müdafaa-i Müliye Vekili olan Mustafa Abdülhalik ve Besim Ömer Paşa ve emsalidir. Halbuki bu adamlar eskiden arnavutluklariyle iftihar ederlerdi. Hatta Besim Ömer’in babası Arnavutluk istiklâli içtimama iştirak ettiğinden Kastamonu’ya sürülmüştü. Yanya amavutlanndan olan bunlar, dalaverelerini uydurup bu halkı Türkiyenin en güzel yeri olan Erenköyünden Kartal’a kadar olan mmtakaya yerleştirmişler. Kendilerine de yalan vesikalar uydurarak, güzel, geniş arazi ve evler almışlar. Benim bu entrika ve yağmalardan haberim yok. Sulhu imzala- ladık. Arkasından da hükümetten çekildik. Bir gün Ankara’ya gidiyorum. Bu istasyonlarda hep rumca konuşuyorlar. Hayret ettim, sordum : «Bu rumlar niçin mübadele edilmedi» Dedim. Dediler ki, «Bunlar rum değil, yanyalılar. Rumlar gitti. Yer¬ lerine bunlar kondu.» Bunların ana dilleri rumca. Bu kadar gay¬ retim ve bin belâ çekişimden sonra burada rumca işitmek pek gücüme gitti. Buraları mübadeleye dahil edebilmek için neler çekmiştim!.. Sonra iskân hakkında Millet Meclisinde istizah olurken bu hali söyledim ve «Hiç sahih Türk yokmuydu da Tür¬ kiyenin en güzel yeri bunlara verildi? Halbuki ırlübadele mua¬ hedesinde bunlann mübadelesi men edilmişti.» Dedim. îşte o 1098 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1099 vakit Mustafa Abdülhalik «Sen Türk aleyhine Arnavutları isyan ettirdin.» Demişti. Bunu da Mustafa Kemal, mal bulmuş mağribi gibi nutkuna aldı. Hey gidi zaman...! Dağdaki bağdakini ko¬ vuyordu. Mustafa Kemal’e gelince memnunum bana kabahat di¬ ye aramış, taramış, bunu bulabilmiş... Nitekim Fethi de bana «Memnun olsana! Demek aleyhine yürümek istemiş. Bunu bula¬ bilmiş. Bu da sıfırdır» Dedi. Mustafa Abdülhalik ile geçmişimiz var. Benim geçmişim şahsî değildir. Hep Millet işi üzerinedir. Millet işi ile başıma be¬ lâ alırım. Bu adam her devrin mühim bir dalkavuğudur. Bu su¬ retle mühim mevkilere geçer sonra para vurur. Tam arnavut- tur. İttihatçılar da böyle idi. Şimdi de böyle. Lozanda inkıta’ olup avdet ettiğimiz vakit Abdülhalik îzmirde vali idi. Ne yap¬ mış yapmış çatmış, İzmir’e vali olmuş. İskân İşleri Sıhhiye Ve¬ kâletinde bir müdürlük idi. Konya’dan Bursa’dan Eskişehir daha bir kaç yerden valilerden telgraflar yağmaya başladı. Diyorlar ki : «Buralarda eskiden iskân edilmiş olan arnavutlar, aileleri¬ ni, eşyalarını alıp İzmir’e gidiyorlar. Ne yapacağız?» Derken İz¬ mir polis müdüründen de bir şifre. «Buradaki dayı arnavut bü¬ tün Türkiyedeki amavutları İzmire topluyor. Burasını Arnavut¬ luk yapacak.» Diyor. Bu adam hakikî bir türk olacak. Telâş edip tedbir rica ediyor. Bu hal bana gayet şiddetli bir surette etsir etti.' Ben . ki ecnebi unsurların kesif bir surette yer¬ leştirilmiş bulunmalarmdan hasıl olan tehlikeleri görüp du¬ ruyorum ve bunu bu sefer Lozanda elim bir surette müşahede etmişim. Aklııp, fikrim yıllardan beri bu kitleleri dağıtıp mün¬ feriden iskân suretiyle temessül etmek ve Türkiyeyi mütecanis yapıp ırk belâsından, bunların AvrupalIlar elinde âlet olmasın¬ dan, bu isyan ve inkiraz unsur ve sebebinden kurtarmak. Frenk- ler, boşnaklara, kızılbaş türkmenlere bile pençe takıyorlar. Lo¬ zanda bunun için vurunmuş durmuşum! Şimdi bir arnavut vali, arnavutları toplayıp bir kesif kitle yapıyor... Bu devletin valisi... Hem bu ne cesaret?!.. Bu adam hem hâin, hem küstah!... Herife karşı bende büyük bir düşmanlık hasıl oldu. Her tarafa şiddetli ve acele telgraflar ile emirler verdim. «Arnavutları müsaliah jandarma kuvvetleri ile tekrar eski yerlerine getirip iskân edi¬ niz!.. Yollardan çeviriniz!.. Dönmezlerse cebren çeviriniz!...» Dedim. Konyada jandarma kuvvetiyle bir kafileyi çevirmek için büyük müşkülât çekilmiştir. Meğerse bu iş gizlice çoktanberi oluyormuş. İzmir’e epeyce Arnavut toplanmış imiş. İzmir Vali¬ sine bir telgraf çektim. Dedim ki : «Her taraftan arnavutlar İz¬ mir’e toplanıyormuş. Bu nedir? Oraya gelmiş olanları, yerleri¬ ne derhal iade et!..» Abdülhalik cevap yazıyor. «Böyle bir şeyin a3İı yoktur.» Diyor. Görülüyor ki bu adam namussuz bir ır.e'- mur. Yalan söylüyor ve utanmıyor da. Elimizde maddî ve resmi delillerimiz var ya... yazdım : «Her taraftan kafileleri geri çe¬ virdik. Bunu toplayan sensin. Türkiye’nin Türk’ün gayri unsur¬ ların kütlevî bir surette bulunmasından ne zararlar çektiğini bi¬ liyor musun?.. Oralarda olanları derhal dağıt!. İzmir’de Arna¬ vutluk mu yapıyorsunuz?.» İşte bu adamın bana garezi bu. Sonra meb’us da olmuş. Ya¬ pılan meşhur istizahı benden intikam almak için fırsat bilmiş Ben ondan bahsetmiyerek Yanyalıların Pendik mmtakasma yer¬ leştirilmesine itiraz etmiştim. Bu işi yapanların başında olduğu için tabiî alındı. Abdülhalik bana teneffüs zamanında geldi: «Bu sözünü geri al!. Yoksa aleyhine hücûm edeceğim» dedi. «Ne ya¬ pacaksın?» Dedim. «Arnavutları isyan ettirdiğini söyleyeceğim.» Dedi. «Bu bana kabahat değil, şereftir, zalimlere karşı halkı ayaklândırmışım. Ben sözümden dönenlerden değilim. Söyle!..» Dedim. Söyledi. «Rıza Nûr Arnavutları Türk Milleti aleyhine is¬ yan ettirdi. O bu isyanı yaparken ben tüfek elimde Balkan Har¬ binde harbediyordum.» Dedi. Edepsiz adam. İşi Türk aleyhine isyan şekline sokmuş. Bu iş Türk aleyhine değil, zalim bir hükü¬ met aleyhinedir. Hem Arnavutluk isyanı Balkan Harbi başlama¬ dan epeyce evveldi. Tuhaf şey!.. Bir Arnavut, lıalis bir türkü arnavutları Türk aleyhine isyan ettirmekle itham ediyor... Hale ııco HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR .1101 bakın!.. Ayol, harpte sen silâh altında idin. Ama kumandanlar çadırında mihman idin. Ateş gördün mü? O harpte bende vazife başında idim. Elimden binlerce yaralı geçti. Sen bir hizmet yap¬ tın, ben yüksek bir hizmet yaptım ve gece gündüz çalıştım. Hem bir arnavutbir türkü Türk Vatani için itham etmek hakkma ma¬ lik midir? Çoğunuz Arnavutluğa gidip me’mur oldunuz. Sen de Toska olmayıp, gega işkitpar olsaydın bir dakika Türk Yur¬ dunda durmazdın. Arnavutluk'ta Gegalar asildir ve bunlar Toskalara aşağı bir cins sayıp hakaret ederler. îşte Türk için çalışmamızdan neye uğradık?!. Adeti bunun budur. Mecliste o vakit bunları izah etmeye de bize vakit ve söz vermediler. Çün¬ kü Mustafa Kemal kabadayı meb’uslannı, Cumhuriyet tüfekçi¬ lerini dizmiş, bizlere tenkid için, müdafaa için lâf söyletmiyor¬ lardı. Talihin cilvesi... Lozanda Arnavutları memlekete sokmıya- lım dedim, onun için kayıt koydurdum. Ben Türk Müslüman kay¬ dını koyduğum vakit bu yanyalılan kastediyordum. Bunların kendilerine Türk ve Evlâdı Fatihan diyebileceklerini asl^ hatırı¬ ma getirmemiştim. Onlar çaresini buldular ve gelip Türkiye'nin en iyi yerine oturdular... Nice halis Türkler, bataklıklara, ço¬ raklıklara,. dağ tepelerine itildiler, helak ve perişan oldular. Bu da Necati adlı hâlis bir türk fakat ahmak ve edepsiz birinin ri¬ yaseti altında gaflet ve cehaletten istifade edilerek oldu. Bir aralık Kaklamanos, ahali mübadelesinin mecburi olma¬ yıp ihtiyari olmasını teklif etti. Mecburiyetten geri dönmek is¬ tiyorlardı. Bu hususta şiddetli davrandım. «Bu bir def’a Yuna¬ nistan ve bütün komisyon tarafından kabul edilmiştir. Geri dö¬ nülemez» Dedim. Geri dönülüverir diye aklım gidiyordu. Neden¬ se sonra Yunanlılar ahali mübadelesinden caymak istediler! Bu¬ nu Venizelos’da sonra komisyonda teklif etti. Tabii gaye Ele- nizm mes'elesidir. Birgün sükomisyonda Frenkler beni o kadar sıkıştırdılar ki, sabahtan öğlene kadar savaştım. Celse bitti. Yemeğe otele gi¬ diyoruz. Kendimde son derece bir yorgunluk hissettim. Lâkırdı elemeğe değil, dinlemeğe bile mecalim yok. Hani derler sersem tavuğa döndü. Hakikaten öyle idim. Kafamın içi bana bir boş kutu hissi veriyor. Demek bütün dimağım durmuş. Otele varın¬ ca Ismet’e : «Benim halim bitti. Ben bugün artık celseye gide¬ mem. Pek yorgun düştüm.» Dedim. Hakikaten bir kaç aydır uy¬ kum üç dört saate münhasır ve uyanık zamanlarım hep çalışma ve frenklerle didişme ile geçiyor Yemek bile daradar yiyorum’ Esasen bir kaç gün işsiz ve kozandan hariç, bir yerde istirahata ihtiyacım vardı. Bugün ise frenkler beni mütemadi iıücumlariy- le bitik bir hale koymuşlardı. «Niye?..» Dedi. «Herkes şiddetle hücum ediyor. Sekize karşı bir kişiyim. Kendimi yokluyorum. Cevap bulacak olsam bile verecek halim kalmamış.» Dedim, «is- leddelerini verdin mi?» Dedi. «Hayır, hiç bir şey vermedim.» Dedim. «O halde sen galipsin!» Dedi. «Peki galibim ama, bugün yemden döğüşmeğe mecalim yok. Gidemem. Yerime başkasını yolla!» Dedim. «Yok bu işi kimse yapamaz, sen gideceksin!» De di. «Gidemem, Öyle ise sen git!.» Dedim. «Hayır, ben de yapa¬ mam. Bunu yalnız sen yaparsın. Nitekim bugüne kadar (löğüşe döğüşe bu çetin işlerin çoğunu hallettin.» Dedi. Israr ve niha¬ yet beni razı etti. Fakat diyorum ki; «Bugün rezil olacağız» Ye¬ mek yiyoruz. Halâ sersem bir haldeyim. Kafam düşüyor. Boy¬ num çekiyor. Halim yok. Söz de verdim. Gideceğim, fakat ne yapacağım? Bir şey söyleyecekler, benim cevap vermek için dü¬ şünmeğe bile halim yok. Kafam durmuş. Nihayet buldum. Ken¬ di kendime dedim : «Ne söylerlerse söylesinler. Kulağıma bile koymam. Sade sükûtu kabul saymasınlar diye arada kabul et¬ miyorum derim.» Dedim. Gittik celse başladı. Söylüyorlar. Çok hayrete şayan birşey!... Sözlerini kulağıma bile koymuyorum. Hakikaten birşey söylüyorlar mı, işitmiyorum bile. Sade arada ıça me reserve y refuse gibi şeyler söylüyorum. Bu da yerinde :mi yoksa deli saçması gibi mi oluyor onu da 1 bilmiyorum. Mutta¬ sıl önüme bakıyorum. Bir aralık canlandım. Kendimde kuvvet 1102 HAYAT ve HATIRATIM J>r. RIZA NUR 1103 ve düşünme kabiliyeti duydum. Demek iyice zaman geçmiş din¬ lenmişim... Frenkler de bu halime şaşmışlardır. Belki deli oldu demişlerdir. Nitekim bizim müşavirler de işi biliyorlar, bana Şükrü Kaya bu vak’adan dolayı ye refuse adını koymuş. Hatta Mustafa Kemal’e de anlatmış ve Venizelos'un bayılma vak’asım anlatırken «Fakat kızmca gayet fasih Fransızca söylüyor.» De¬ miş. Eh, herkes aklı erdiği kadar söyler. Bu iyi bir ta’biye oldu. Benden hiç bir istediklerini yine ala¬ madılar. Bu celse böyle geçti. Gece erken yattım, dinlendim. Sonra ateşli münakaşaya yine devam ettik. Bu adamlar demek ki hücumlariyle beni öyle yordular ki. sersem tavuğa çevirdiler. Zavallı ancak yine celsede kulakları¬ mı tıkayarak dinlenmeğe vakit bulabildim. Artık demek son de¬ rece Sürmene idim. Dur durak yok ki... Gece de muttasıl çalı¬ şıyorum. Uykum az. Ekseriya şafak sökerken yatıyorum. Bir defa şafakla yattım. Geldiler uykudan uyandırdılar. Saate bak¬ tım, ancak bir çeyrek uyumuşum. Şurası garip ki bunların mükâfatını îsmet’in ve Mustafa Kemâl’in düşmanlıkları ile gördüm. Bana günde sekiz İngiliz veriyorlardı. Otel, yemek parası gibi masraflarım vardı. Biz¬ den sonra keyif ve vahşet devrinde adî işlere gidenlerin kâtip¬ lerine bile oniki İngiliz yevmiye verdiler. Bugünde Pariste vatan- cüda, maişet sıkıntısı içinde garip yaşıyorum. Bir çok işler hallolunmuş, fakat askerlik, istimlâk, Patrik¬ hanenin imtiyazlarının kamilen ilgası gibi bir takım mühim şey¬ ler muallakta kalmıştı. Bunlara pazarlık payı olarak Patrikhane¬ nin Istanbuldan tardını teklif etmişim, kıyametler kopmuştu. Hele Patrikhanenin imtiyazlarından hiçbirini bırakmamak az- mindeyim. Bunun için rumlarla şiddetle vuruşuyorum. Üstüne ocaktan caba gibi ikide birde rumlar mübadeleden vazgeçmek istiyorlar ve bana diyorlar ki ; «Terzi, kunduracı, dıvarCı bütün san’at ehli rumlardır. Onlar giderse, elbisesiz, kundurasız, ka¬ lırsınız. iktisadi buhrandan perişan olursunuz. Bende : «Gitsin¬ ler de tek çıplak ve aç kalalım. Zararı yok. Hem iş Öyle değil, bir iki yıl içinde bunlar türklerden yetişir. Bu dahi bize kârdır, di¬ yorum. Ben Kaklamanos’u âciz bir hale sokmuşdum. Adeta ce¬ vap veremez hale gelmişti. Bu sefer Venizelos tekrar gelmeğe başladı. Ama ne geldi? Pür hiddet... Baştan aşağı gazap kesil¬ miş. Şimdi onunla başabaş çarpışıyorum. Bir haşlıyor, uzun uzun söylüyor, illâ Patrik ve bütün Fatih’in verdiği imtiyazlar kalacak diyor. Bu adam şüphesiz zeki, fakat ne kadar olsa Rum. Rum şarlatanlığı var. Şarlatanlık ediyor. Edince de sözünün te - şirini kaçırıyor. Ma’lumatlı, fakat yüksek ve ciddi malumat de¬ ğil. Fransızcayı iyi söylüyor. Fakat söylerken çok Declamation yapıyor. Gülünç oluyor. Bize ateş yağdırıyor. Türk’ü barbarlık, Rum'u katliam etmekle itham ediyor. Pek kızıyorum. Birşey söyleyeceğim, fakat sıra3i değil. Sade reise arada : «Rica ede¬ rim, Türk Milletini tahkir ediyor. Buraya tahkir olunmak için gelmedik Müzakere adabına muvafık değildir. Buna tahammül edemeyiz.» Diyorum. Reis de o’da aldırmıyor. Bilâkis daha azı¬ yor. Görülüyor ki mağlup olduklarını hissediyor, küplere bin¬ miş. Düşündüm. Bu da bir sahne istiyor, ve bir darbe indirip işini bitirmeli. Fakat evvelâ bütün delegeleri onun aleyhine sevk etmeli ve onu haksız yapmalı ki, herkes bana hak versin. Yok¬ sa ipi koparırız. Hem de kabahatli biz oluruz. Sabıkam da var. Büyük bir kaidedir : «Germeli fakat koparmamalı.» Yani dar¬ beden evvel zemini hazırlamalı. Şimdi bunu nasıl yapmalı? Bir türlü bulamıyorum. Üç cel¬ sedir. Pek şiddetli ve tahkirâne hücuma sabrediyorum. Benim adım hiddetli ve şiddetli çıkmıştır, ama ben sabretmesini de bi¬ lirim. Sırası gelince ve hak edince şiddetle hücum ederim. Bura¬ sı doğrudur. Derken hiç akla gelmeyen fırsat zuhur etti. Atinada Yu¬ nanlılar Gonaris ile ordu kumandanım kurşuna dizmek istemiş¬ ler, Ingiltere, Fransa ve İtalya müdahale ve şefaat etmiş, din¬ lememişler, kurşuna dizmişler. Gürzon Venizelos’u çağırmış, pek 3104 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1105 fena şeyler söylemiş. Bunu işitince dedim, fırsattır. Yarın iste¬ diğimi yaparım. Ertesi günü celse oldu. Venizelos yine Türk'leri katliamla itham ediyor, fena şeyler söylüyor. Ben mazlum bir tavır alıp bir düzü ye : «Reis Efendi!. Susturunuz!.. Bir Millete burada hakaret edilemez. Adaba mugayir.» Diyorum. Ben söy¬ ledikçe Venizelos azıyor. Azdıkça kendini kaybediyor ve daha fazla söylüyor. Fena coştu. Montanya ihtidaları benim sözüme aldırmıyordu. Ben söylememi sıklaştırdım. «Tahammül edeme¬ yiz. Susturun!..» Diyorum. İhtida mazlum tavrını takındım Yal¬ varma eda ve tarzıyle söylüyorum. Gittikçe sert söylemeğe baş¬ ladım. Bendeu, canı yanmış olan Montanya galiba korktu. Sö¬ züme aldırmazken şimdi ben söyledikçe Venizelos’a nazikâne : «Yavaş olun, heyecanı bırakın!. Böyle şeyler söylemeyin!.» De¬ meğe başladı. Venizelos zaten kendini kaybetmiş gibi taşkındı. Bu sefer reise söylenmeğe başladı. Bu adam zararsız diplomat¬ tır. Ancak büyük kusurları var. Kendini tutmasını bilmiyor. T'a- şıp gidiyor. Bu suretle benim istediğim tuzağı kendi eliyle kuru¬ yordu. Reise Venizelos : «Bana söz söyletmiyorsunuz!» Dedi, hiddetlendi. Reis kızdı, o kızdı. Atışmağa başladılar. «Ha, iste¬ diğim oluyor» Dedim. Diğer delegeler de Reisin tarafını tuttu¬ lar. Venizelos ekmeğime yağ sürüyor. Tam kaynak tavına gel¬ diğine hükmettim. Reise ; «Sizden söz istiyorum, hâlâ vermedi¬ niz! Söz benim,» dedim. Reis : «Söz Sör Ekselâns Rıza Nur Beyin» Dedi. Venizelos yine susmuyor, söylüyor. Onun sözünü kesmesini beklemedim, söze başladım. Büyük bir şiddetle söylü¬ yorum. Venizelos sustu. Demek herifi şirretlikle bastırdım. De¬ dim ki : «Kaç gündür Türk Millerini barbar, katliamcı gibi söz¬ lerle itham ediyor. Barbar da katliamcı da Kumlardır. Türkler açık sözlüdür. İtiraf ediyorum. Efendiler hep işitin, biz Yunan¬ lıları kesdik, fakat kabahat kimin?.. Onlar bizi kestiler biz de onları kestik. Tabiî can müdafaası. Hırsız gibi gelip evimize gir¬ diler, yaktılar. Oraları gezen İsviçre Salibi Ahmeri delegesi va¬ tanımızı Pompeiye benzer bulmuş. Bunu tabiat değil, bunu yir¬ minci asırda maatteessüf hıristiyan elleri yapmıştır diyor. İşte Salibi Ahmer’in raporu. Bu müthiş cinayetlerin kabahati Yunan Milletine!edir. O da değil, bunda mes’ul olan Yunan Hükümeti¬ dir. O milleti bu belâya o sevketmiştir. Hatta da o’da değil, Efen¬ diler, Yunan Millet ve Hükümetini, sevk eden ve bu facianın ye¬ gâne mes’ulü vardır. Bu eâni kimdir biliyor musunuz?, (elimi uzattım, göstererek) işte bu Venizelos Efendidir. Yunan Milleti¬ ni faciaya şevketti, kırdırdı. İki taraftan bu kadar kanlar döktü. Bunu yapan budur. Bu kanlar hep onun boynundadır. Gonaris’i kurşuna diziyorlar. Yunan Milleti, Venizelos’u kurşuna dizsin. Bir gün gelecek o millet, bu adamı lânet ile yâd edecektir.» Benim gözlerim dönmüştü. Bir telâş oldu. Baktım Venize- los’un başı bükülmüş. Masanın üstüne yıkılmış. Yüzüne baktım benzi kül gibi olmuş. Herkes telâş edip ayağa kalktı. Öldü zan¬ nettik. Ben de korktum. Birkaç dakika, sersem, alık alık durduk Bakdım başını kaldırdı. Ferahlandım. Dedim ki : «Böyle terbi¬ yeye mugayir söz söyleyenle müzakerede bulunamayız.» Montan- yada Venizelos’a elini uzatıp : «Aldın mı?. Sana kaç defa sus dedim..» Dedi. Celseyi kapattım dedi. Müthiş bir sahne ve darbe oldu Artık Venizelos bir daha ağzını açamadı. Sonraki celsede de gelmedi. Vaka Dünyaya ak¬ setti. İtilâf Devletleri de bize bu sefer nota filân da vermediler. Çünkü ben işi yerinde ve zamanında yaptım. O’nu onlarla kav¬ gaya tutuşturduktan sonra sahneyi açtım. Bu bir Coup de cou- teau oldu. Bunu Dünya gazeteleri yazd 1 . Ve işte bunun üzerinedir ki ressam Derso derhal bir resim yapmış. Bunda Venizelos’la ben boks yapmışım. Ellerimizde eldivenler Venizelos sırt üstü ipin üstüne yıkılmış. Ben köşede sandalyeye oturmuşum. İsmet bir havlu ile beni yelpazeliyor. Gürzonda elindeki saate bakıyor. Bu bizim gazetelere de aksetmiş. Bütün millete yayılmış. Bu da halk beyninde ben müzakerede Venizelos’un kafasına san¬ dalye ile vurmuşum suretine dökülmüş. Bütün Millet bundan F : 70 1106 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1107 keyf duymuş. Çünkü bizim millet mütarekeden beri olan bütün felâketlere sebep olarak Venizelos'u biliyordu. îyi bir intikam alındığına sevinmişler. Artık benden bahsettikçe O Lozanda Venizelos’u döğdü derlermiş. Bu büyük acının intikamının alın¬ ması bana nasib olduğu için bahtiyarım. Bunları da hiç zabta geçirmemişlerdir. Frenkler yamandır. İstediklerini kor, istemediklerini komazlar, veya tahrif ederler. Bizimkiler de kör. Hakkım görüp müdafaa etmez. Germeli fakat koparmamalı. Gergin tutup beklemeli.. Bu güzel bir usuldür İyice gerdim. Bakalım?.. Nihayet bundan pek az sonra bir gece yarısı Lord Gürzon’un en mühim müşaviri ve mahremi Nikolson bana telefon ediyor. «Gelip sizi göreceğim.» Diyor. Bu mühim bir şeydir, fakat nedir?.. «Buyurun!..» Dedim. Geldi. «Yalnız bir odada başbaşa konuşalım.» Dedi, Öyle yap¬ tık. Nikolson güzel, sevimli yüzlü, pek zeki, sözleri mantıklı genç bir adam. Ayni zamanda pek ateşli imiş ki, şimdi görüyorum. Aramızda şöyle bir muhavere oldu : O — Beni Lord Gürzon yolladı. Bu Patrikhanenin tardından vaz geçmeni senden rica ediyor. Ben — Bu çok mühim bir mes’ele. Hükümetimiz bundan vazgeçmez. Az oturunuz. Teklifinizi İsmet Paşaya söyleyeyim. O — Gürzon beni sana yolladı, ismet Paşaya değil. Ben — Ben bir şey yapamam. O hey’etin reisidir. O — Ben Tranc adamım. Açık konuşurum. Biz her şeyi mü¬ kemmel biliyoruz. Bunu sen yaparsın. Bütün işleri idare eden sensin. Sen olmasan şimdiye kadar çoktan istediğimiz gibi bir muahede yapmıştık. Onu da söyleyeyim: Ben Grecophele’m Bu¬ nu da bilerek benimle konuşuruz. (Baktım hakikaten - franc adam.) Ben — Çok yanlışınız var. Herşeyi ismet Paşa yapar. Fa¬ kat o da hükümetten izin aldıktan sonra. Hükümetimiz bu tale¬ binden asla vazgeçmez. . O_ Etme, sen yaparsın. Gürzon bunu bizzat senden rica ediyor. O büyük ve kibirli bir adamdır. Kolay kolay rica etmez. Ben — Bunu yapamayız. Gürzon başka bir şey istesin yapa¬ lım... O — Fakat işin ehemmiyeti vardır. Ben — Ne ehemmiyeti olacak!.. Bırakın bunu. O — Seninle pek açık konuşuyorum. Dedim ya, sebebini de söyleyeyim. Cantanbury Piskoposundan bütün Ingiltere Klişele¬ ri namına Londra’da hükümete bir tebliğ yapılmış. Mes’ele Pat¬ rikhane mes’elesi değil, Ingiltere’de parti ve hükümet me¬ selesi olmuştur. Kilise diyor ki : «Patrik’ı mutlaka İs¬ tanbul’da bıraktırmağa muvaffak olmalı. Bunu hükümet yapamazsa önümüzdeki intihapta hükümete rey vermeye¬ ceğiz» Hükümet bunu Gürzon’a yazdı. Behemehal istiyor. în- gilterede intihap âdeta klişelerin elindedir, Gürzon bu işe mu¬ vaffak olamazsa hem kendi, hem partisi ve hükümet düşecek... İşte sizden rica ediyor. Ben bu kadar mühim bir etapı elime aldığımı biliyordum. Mühim diyordum ama bu kadar mühim olduğunu takdir edeme¬ miştim. Şimdi anladım. Pek keyiflendim. Görülüyor ki, Nikoi- son’un sözleri de açık ve samimi şimdi daha ziyade cesaretim arttı. Pek kuvvetliyim demek. Elbet kuvvetimi pahalıya har- cederim. Daha ziyade nazlanmağa başladım. Hemde anladım ki, bizim Patrik’i Ingiliz küsesi tutuyor. Bu pek fena bir şey. Ey¬ vah!. Ben — Anlıyorum vaziyeti. Hakikaten m ü him. Ben Lord Gürzon’u çok severim. Cidden hürmet ettiğim bir adamdır. Fa¬ kat maatteessüf ricası öyle bir şeye tesadüf etti ki olmaz iş Bunu bırakın, başka ne isterse yapmaya çalışayım. (Nikolson kızdı. Yüzü kan kırmızı kesildi. Ne kadar da kanlı adammış. Fakat görüyorum*ki kendini tutuyor. Terbiyeli adam. Zaten îhgilizler terbiyeli insanlardır.) O — Etme bu işi yap!. 1108 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1109 Ben — Olmayacak bir iş. O — Yap!. Ben — Elden gelmez bir şey. (Derken daha kızdı. Galeyana geldi ve başladı. Görüyorum ki, kendine malik olmayarak söylüyor.) O — Siz Türkler azdınız. Burada yaptığınız işler, ağırdır. Neler istiyorsunuz? Hiç yola gelmiyorsunuz, tngilizlere sen ne hakaretli sözler söyledin. Ingütere bunlara tahammül eder mi sanırsın?.. Evet... Evet... Fırsatı buldunuz, yapın!.. (Ben hiç bir şey söylemiyordum. Sade bütün kulak kesil¬ dim, dinliyorum. Bakalım, bu heyecan içinde neler söyleyecek. İstifade edeceğim bir şey söyleyecek mi? Benim için eri mühim burası. Çünkü ilerdeki işlerde isime yarayacak mühim nokta¬ lardır. ) O — Ben sana anlatayım. İngiltere bir hayvandır. Yıllar¬ dan beri harp etmiş, uğraşmış, uğraşmış. Fena halde yorulmuş, yere yatmış, derin ve uzun bir uykuya dalmış. Siz de bunu böyle dermansız bulunca üstüne çıkmışsınız, dans ediyor, tepiniyor¬ sunuz, Edin, tepinin... Fakat... Bu hayvan nedir, bilir misin?... Bu bir Arşlarıdır. Uykudan kalkınca sizi paramparça eder... (Bütün yüreğini söylüyordu. Bu sözleri işittiğime memnun olduğum kadar bir milyon lira bulmuş olsam memnun olmaz¬ dım. Çünkü Ingiltere’nin vaziyetinin yorgunluk ve harp isteme¬ mek olduğunu tahmin ediyor ve biliyordum. Fakat yine tereddüt ve şüphe ediyordum. Korkuyordum. Ya bizim türlü taleplerimi¬ ze, mukavemetimize kızar, yeniden bizimle harp ediverirse. işi¬ miz dumandır. Bu korku içimden hiç çıkmıyor. Bütün celselerde bu korku hep gözümün Önünde. Mukavemet ediyorum, türlü şeyler istiyorum, kafa tutuyorum ama içim de hep hopluyor. Bizde artık harbe hal kalmadı. Bunu şimdi bir îngiiizin, İngiltere Hâriciyesinin mühim bir mevkideki adamın ağzından işitmek büyük bir ferahlık, geniş bir nefestir. Demek İngiltere harp edemez. Bu hayvan fena yorgun ve derin uykuda. Bize de bu lâzım. Ben şimdi üstünde tepineyim, istediklerimi alayım da sonrasına Allah Kerim. G vakit dostluğa çalışırım, işte bu döğüş bana büsbütün kuvvet vermiştir. Bundan sonra çok zaman evvel¬ kisinden daha çok kuvvetle ve azimle yürüdüm. Artık muhave¬ re de haddinde idi. Daha naz etmek, güçlük göstermek işi boza¬ caktı. Tavrı değiştirdim.) Ben — Bakınız siz şimdi yorgunsunuz. Ben istediğimi yapa¬ bilirim. Fakat Türkler, zebûnkeş değildirler. Bu mes’ele olmaz. Bizim Hükümet için çok mühim bir şeydir. Fakat Gürzon’a mu¬ habbetim ve hürmetim o kadardır ki, istediğini yapmağa çalı¬ şacağım. S L rf onun hatırı için buna teşebbüs edeceğim. Bana müsaade ediniz. Ankaraya derhal yazalım ve onlan iknaa çalı¬ şalım, ümid ederim ki, ikna ederiz. Ancak onları ikna için bazı avantajlar göstermeli Bizim bir takım muallakta ve ufak tefek işlerimiz var. Bir türlü halledilemiyor. Onların hallini va’d edin. Bu suretle Ankaraya bu teklifi yapmağa yüzümüz olsun. O — Peki!. Nedir onlar? (Askerlik işi, istimlâk işi, ırk ta’biri. ilh... Saydım. Bir de Patrik kalsın. Devlet içinde devlete tahammül edemeyiz. Gür- zon zabıtnameye geçmek üzere «Patrik yalnız dini kalacaktır. Hiç bir vakit siyasete karışmayacak;, İdarî bir iş görmeyecek, si¬ yasî müessesese ve âlet olmayacak. Türk Hükümeti böyle bir şe¬ yini sezerse tard etmek hakkını haizdir.» desin, dedim. Hepsini riot edip kabul etti.) Bu suretle Patrik ve müessese gitmeden ve pençemiz altın¬ da kalarak onu bütün imtiyaz ve kuvvetlerinden teerid edip sı¬ fır haline getirmiş oldum. Zaten Anadolu Rumları gideceklerin¬ den Patrikhanedeki meclislerini teşkil edecek Canoniguz adette metropolit kalmayacak. Bu suretle de dinî bir teşekkülî bile ola¬ mayacak. Mahvolmuş demektir. Bu noktayı da buraya kaydedeyim : Bilmem hükümet şim¬ di buna dikkat edip meclislerini teşkil ettirmiyor mu?. Yoksa Patrik yine eskisi gibi Amasya Metropolidi Trabzon Metropolidi nıo Dr. RIZA NUR. 1111 HAYAT ve HATIRATIM diye ilh... Malum bir surette yoktan metropolitler tayin edip, meclislerini teşkil ediyor mu?. İşte benim gayretim ve gayem, yapılan muahedenin ruhu budur. İşte bunlardan dolayı ki İs¬ mete bu sebeple sulhden sonra Lozan Muahedesinin tatbiki için bir komisyon ihdasına mütemadiyen ısrar etmiştim. Burada Musulu'da isteyecektim. Fakat Musul işi halledilmiş bulunuyordu. Nikolson sevinerek gitti. Ben de o gece o kadar sevindim ki, artık tamamiyle istikbale eminim. Emin adımlarla yürüyeceğim. Çünkü Ingilizler harp etmiyorlar. Bütün muallak¬ taki şeyleri de hallettim. Ertesi günü sabahleyin, erken ben yatakta iken Nikolson telefonla : «Cevap aldınız mı?» Dedi. «Hayır!..» Dedim. Halbu¬ ki Ankaraya yazmadık bile. Ankara’nın Patrik işinden haberi de yok. Gece ismete Nikolson ile olan mükâlemeyi söyledimdi. Ni¬ hayet öğlen üstü yine telefon etti. Yine sordu : «Hayır!.» Dedim. Yanımda olan İsmet bana dedi ki : «Canım adamı çok üzme. Bitir. Evet, deyiver. 3. Dedim : «Güçlükle olunca kıymetli olur.» Birkaç saat sonra yine telefon ettim. Artık ziyade üzmeyeyim dedim : «Cevap geldi. Muvafakat ettiler. Gürzon’a söyleyiniz!. O’na hizmetimden çok memnunum.» Dedim.. Keyiflendi. Artık düğüm çözülmüş, Eükcmisyonda bizim işler mükem¬ mel yürüyordu. Askerliği ve hepsini kabul ettiler. Yalnız istim¬ lâk işinde yine Kaklamanos mızıklanıyordu. Hele altın esasını kabul etmiyordu. Celse bitince Rayon’a söyledim. Rayon: «Ben şimdi onu yola getiririm» dedi. Kaklamenos’u çağırıp bir köşe¬ ye çekti. Bizim kâtibe : «Uzaktan dinle bakalım ne oluyor?» De¬ dim. Rayon Yunan delegesine demiş ki;.«Bunu derhal kabul ede¬ ceksin.» O : «Edemem.» Demiş. Rayon kızmış, söylenmiş ve de¬ miş : «Seni şimdi Lord Gürzon’a söyliyeyim de görürsün!» Mer¬ divenden inmeğe başlamış. Onun-üzerine Kaklamanos da mer¬ diven başına koşup ve rica edip «Söyleme!. Kabul ettim.» De¬ miş. Nihayet bu da oldu. Bütün işler yolunda oldu, bitti. Gürzon’da umumî celsede Patrik hakkında : «Siyasî ve idari kuvvetlerden tecrid edildiği¬ ne,.. İlh...» dair beyanatta bulundu Zabta geçti, işte bir pazar¬ lık payı aylardan beri göbeğimizi çatlatıp lıalledilemiyen bu ka¬ dar ve sarp mes’eleleri bir anda yağdan kıl çeker gibi kolaylıkla halledip bitirdi. Montanya, yapılan işleri birer rapor halinde Lord Gürzon’a verdi, ikinci komisyonda umumî kabulü için okunuyordu, ikinci komisyona Fransız üçüneüye Italyan bâşdelegeleri riyaset ede¬ cek iken bu sefer Gürzon riyaset etti. Herhalde ondaki sevk ve idare kabiliyetinin ve otoritenin kendilerinde olmadığını on¬ lar da biliyorlar galiba ki haklan olan riyaseti Gürzon’a terkedi- yorlar, yahut «siz yapamazsınız!..» Diyerek ellerinden alıyor işte bütün bu vak’alar gösteriyor ki, îngilizler, Fransız ve em¬ sali bütün delegeleri ile oyuncak gibi oynuyorlar. Ve işleri is¬ tedikleri gibi yapıyorlar. Yunanlılar aleyhine deliller arıyoruz. Bilhassa Yunanlıla¬ rın Anadoluda yaptıkları katliam ve yangınları iyice göstermek sevdasmdayım. Evvelce söylediğim gibi beynelmilel Salib-i Ah- mer’in Cenevre’de olan merkezi Anadoluya iki adam gönderip tahkikat yaptırmışlar. Onlar cemiyete bir rapor vermişler, bu ra¬ por, cemiyetin Revüsünde neşrolunmuştu. Bu nüshayı Cenevre- den Salibi Ahmerin merkezinden istedim, verdiler. Orada Yunan¬ lıların Anadolu’yu Pompei gibi harap ettikleri yazılıdır. Bunu hem ben sukomisyonda söyledim, hem îsmet’in komisyonda söy¬ leyeceği nutka soktum. Çünkü çok mühimdir. Hemde b.iz değil, hıristiyanlar ve daha var, Salibi Ahmer gibi İnsanî ve bitaraf müessesenin resmi tahkikatı bunu söylüyor. Gürzon 12 Kânunuevvel celsesinde bize şiddetli bir lisanla taarruz ettiydi. Bunda mübadelenin mecburî olmamasını istedi. Scnra Venİzelos büsbütün mübadele aleyhine kalkıştı. Bundan sonra iki celse için Ismet’e yazdığım nutukta «Ingiliz arazisi çoktur. Ermenilere kendiniz yer veriniz, keza Türk eli, bütün dünyadaki eller ile mukayese ve imtihana hazır bir temiz eldir. 1X12 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1113 (Zabıtname — ISO)» Dedim. Yani Türk eli, Ingiliz elinden temiz¬ dir demektir. Bu sebeple bu nutuk heyecanla ve biraz şiddetli bir lisanla yazılmıştır. Bü celse Gürzon ile bizim tam çarpışma ve boy ölçüşmemiz celsesi olmuştur. Rumbold’un komisyonda beyanatına göre (Sh. 187) îstan- bulda işgal zamanında ecnebi fevkalâde komiserleri, Anadolu- dan Rumlar îstanbula gelmeğe başlayınca bir içtima yapmışlar. O esnada doktor Nancy de mültecilere yardım için Salibi Ahmer Cemiyeti tarafından gönderilmiş, Istanbulda imiş. O’nu da içti- malarma çağırmışlar. Ondan bu işe çare sormuşlar. O da Rum ve Türk ahalinin mübadelesini söylemiştir. Demek mübadele fik¬ ri ilk Nancy’mndir. Allah razı olsun. Biz o yakıtlar Anadoluda ki Rumların askerliğe yarar yaşta olanlarını Harput ve Sivas ta¬ raflarına sürüyorduk. Sahillerdekileri de içeri aldık idi. Bunla¬ rın kadın, ihtiyar ve çocuklarım vapurlara bindirip İstanbul'a yolluyorduk. Demek bu, bunlar üzerine şiddetli bir tesir yap¬ mış. Mübadele fikrini doğurmuştur. Komisyonda da ekalliyet ve mübadele işlerinin en mühim ve müşkül iş olduğunu Gürzon ve diğer delegeler de bir çok defa söylediler. Hakikaten konferansın en mühim ve pürüzlü işleri bunlardı. Bu işler sûkcmbyonda halledilmiştir. Komisyonun müzakeresi daha ziyade akademiktir. Sukomisyonun münakaşa¬ ları da Darrer (Sh — 241)'in de herkesin de dediği gibi, bu iş¬ ler gibi dağdağalı idi. Nitekim müzakereler pek şiddetli, güç, uzun ve birkaç defa da müzakerede büyük gürültü ve bayılma olmuştur. Neler çektim. Bütün bu' işleri yalnız yaptım, ismet bir tarafına karışmamıştır. Sade kendisine hazırladığım nutku umumî komisyonda okumuştur. Lord Gürzon (Sh — 243) son celse de : «Çok mühim rae- vaddır. Sûkomisyonu tebrik ederim. 6 celse yaptı. Kendisine ha¬ vale edilen işlerin vahametini anladı. Sarp bir savaşla çalıştı.» Dedi. Patrik mes’elesini ,Sh. 263 te Gürzon hikâye ediyor : «Mon- tanya, halledemeyip hallini kendisine rica etmiş, ilh... okun¬ masını tavsiye ederim. Bu nutukta Gürzon Patrikhanenin bü¬ tün İdarî ve siyasî hukuk ve işlerinden tecrid edildiğini müttefik¬ leri namına beyan etmiştir, ismet Paşa da premke acte yapmış¬ tır. (269) ve Patrik Istanbulda kalsın demiştir, işte bunlar Ni- kclson mülâkati neticesidir. Gürzon «Patrik’in Istanbulda bıra¬ kılmasının konferansça büyük bir sevinç ile karşılandığı gibi bütün Dünyada da büyük bir tesir yapacaktır.» Dedi. «Venizelos’unda canına minnet imiş. Mademki Patrik’i bı¬ rakıyorlar, artık hiçbir güçlük kalmamıştır» Diyor. (280.) Ön¬ ce şiddetle müdafaa ettiği Patrik’in siyasî ve İdarî hukukundan sevine sevine vazgeçmiştir. Hem geçmesin de Gürzon onu ne yapar, görsün!... Bu mes’ele ne tesirli bir iksir, bir deva-yı kel imiş... Venizelos’un büyük bir dikkat ve itina ile uzun uzun ip¬ kasını müdafaa ettiği Patrikhanenin imtiyazları kâğıttan bina gibi yıkılıp gitti. Patrikhane ve Patrik basit bir hane ve şahıs gibi kaldı. Patrik artık âdi bir papasdır. Şu muvaffakiyet gön¬ lüme bir ferahlık ve genişlik vermiştir ki ömrümü on yıl artır¬ mıştır, diyebilirim. Eğer hükümetimiz, bu Patrikhane işini iyi halledip nihaî tasfiyeye varamazsa yine bu başımıza belâ olur. Şimdi bununla bu tasfiyenin bütün hazırlıkları ve vasıtaları vücuda getirilmiştir. Ne idi bilmem?. Bir aralık Yunanlılar mübadeleden caymak istediler. Herşey olup bittiği, mukavelenameler imzalanmak için hazırlandığı halde en son celse de bile Venizelos bunun aleyhin¬ de söyledi ve mecbur edildiğini ilâve etti. Galiba o vakit ki Yu¬ nan hükümeti mübadelenin aleyhinde idi. Hey’eti Murahhasa- smı bir düzüye sıkıştırıyordu. Fakat Ingiliz isteyince ne yapa¬ caklar?!.. Her işin anahtarı Ingiliz... Bu hal Yunanlılarda hâlâ Anadolu istilâsından, Bizans hülyasından vaz geçmemek, Pane- lenizm ruyalarıyle tatlı tatlı sevinmek zihniyeti vardı demek¬ tir. Bu esnalarda başımıza birde birşey çıktı. Istanbulda fırsat 1114 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1115 buldukça İngiliz askeri ve zabiti öldürüyorlar. Gürzon bunu bize söylüyor. Cevap vermek güç oluyor. Başka maddeye tesir edi¬ yor. Halk vakıa çok çekmiş. Bazı çapkınlar intikam alıyorlar ama tabiî çirkin şey, Lozan müzakeresine zarar veriyordu. Bi¬ zim halk tabakası münevverlerden hamiyetli ve gayretlidir. Tu¬ lumbacılar, mahalle külhanbeyleri yiğit insanlardır. İngiliz'lere tahammül edemiyor, fırsat buldukça öldürüyorlardı. Hiç ol¬ mazsa bu kadarcık yapıyorlardı. Nihayet esir ve ahali mübadelesi mukavelenamelerini Yu¬ nanlılar ile imza ettik. Diğer itilâf devletleri bunlara imza koy¬ madılar. Esir mübadelesi konvansiyonu imzayı müteakip derhal, diğeri yani Ahali Mübadelesi Mukavelenamesi 1 Mayıs 1923 ten İtibaren tatbik ve icra edilecektir, öyle yapıldı. Fakat Kumlar¬ dan harbe kabiliyetli olanları biz ancak sulh imzasından sonra iade edeceğiz. askerliğin ilga edilememesine teessüf etmiştir. Bende dedim ki : Bunların Postec’sini onların tahmininden daha pek çok geniş ve şamildir. Askerlik, Rumluk, Ermenilik ve Yahudilik için bir hendektir. Çünkü asker olmamak için kaçacaklar, kaçıp da bir daha gelemiyecekler. Türkiyede bitecekler. * * * îşte iki komisyonun işleri tamamiyle bitti. Herşey hallolun¬ du. Bunlar tamamiyle lehimizedir. Vakıa tam istediğim gibi ol¬ madı. Meselâ Suriyenin şimalindeki Türkleri alamadık. Ne ya¬ palım ki Mustafa Kemal ile Yusuf Kemal’in bizzat yaptıkları Ankara itilâfnamesinde verilmiş, bitmiş, emrivaki olmuştu Bu¬ nunla Misak-ı Millî böğründen yaralanmıştı. Ekalliyetlerde pek ufak tefek, bir iki şey var. Fakat bunlar Avrupa Devletleri için yapılmış muahedelerde daha şiddetli bir surette var! Bü Avrupa muahedelerini de ıpisakı millî ile zaten kabul etmiş bulunuyor¬ duk. Buna rağmen bunların bir kısmını da kaldırabildiğim gibi bir kısmım da pek hafiflettim. Hele biri askerlik, biri de Pat- riklik’in siyam ve İdarî hukuk tecridi olarak iki maddeyi kabul ettirdim ki, bunlar Rumluğu öldürmüştür. O ufak tefek şeylerin hepsini bu iki madde kökünden söküp atıyor. Yunanlılar ve Av¬ rupalIlar bunların ehemmiyetini bilip çok uğraştılar. Hatta Gür¬ zon dahi askerlik meselesinden son celsede yana yakıla bahsedip Dr. RIZA NUR 1117 ÜÇÜNCÜ KOMİSYON Şiırtdi yalnız iktisadı mes’eleler (Düyûn-u Umumiye, Güm¬ rük, mevcut ecnebi kumpanyalar, ilh...) Adlî iş, karantina işi, ve emsali var Burda mühim bir mes’ele var, o da kapitülasyon¬ lar. Bu devletten asırlardan beri silip geçiren ve ekserisi Padi¬ şahların ocaktan caba ihsanlarından doğmuş olan bir bela. Bunlar mali, İktisadî, adlî ve sıhhî olarak üç nevi. Bu rezaleti herçehadabat atmak lâzım, ismet, Allah için kapitülâsyonları kaldırmak hususunda pek heyecanlı ve gayretli. Bunlar için bi¬ zim müşavirlerden muhtelif encümenler yaptık idi. Encümen¬ lerden her birine bir mes’eleyi verdik. Haşan da başlarında, iki komisyonun işleri yürür olurken bu işlerde frenklerin müşavir ve mütehassısları ile bizimkiler arasında müzakere edilerek yü¬ rüyordu. Fakat hemen de hiç bir şey bir neticeye iktiran ede¬ medi. Şaşılacak şeydir. Ben hem kendi işimle yani ikinci komis¬ yonla hem lismet’e nutuk ve cevap hazırlamakla meşgulüm. Hem de fırsat buldukça bu ecnebilerdeki müşavirler ile görüşüyor, onlara talimat ve bilhassa cesaret veriyorum. Frenkler zavallı¬ ları pek hırpalıyorlar. Maneviyatları, cesaretleri kırılıyor. Sulh yapılamıyacak, harp oluverecek diye korkuyorlar. Bu da muka¬ vemetlerini kırıyor. Onları fedâkârlık edip vermeye sevk edi¬ yor. Görüyorum ki cesaret en lüzumlu ış: Veriyorum. Gayrete geliyorlar Bu sebeple bu vazifeyi unutmuyorum. Benim bu münasebetle temasım az. Vaktim yok.' ismet benden ziyade uğraşıyor. Bu iş tamamiyle ihtisas ve teknik işi. Ben anlamıyorum. Nitekim Gürzon ve diğer delegeler de anla¬ mıyor. Her devlet hey’eti bunlar için bir çok mütehassıslar getir¬ mişler. Bizde gittik. Haşan başlarında. Benim bildiğim, bunla¬ ra söylediğim şeyler umumî şeylerdir. Tabiî sade asker olan îs- met’de bundan bir şey anlamıyor, itiraf edeyim ki, bizde bu sa¬ hada mütehassıs diyecek kimse yok. Frenklerin ise. eksperleri mükemmel şeyler. Düşünüyorum da üçüncü komisyonda henüz hiç bir şey ya¬ pılamamış olması sırf Hasan’m cehalet, dirayetsizlik ve ahmak - lığındandır. Ben bu kadar sersem, sonra müthiş ihmalci ve in¬ tizamsız adam görmedim. Eğer Haşan dirayetli biri ol saydı bun¬ lar da diğer iki komisyonun işleri gibi biterdi veya çok şey hal¬ ledilmiş olurdu. Frenkler de aşikâr söylüyorlar; «Türkler lıer- şeyde iyi, fakat iktisat ve mâliyede sıfır.» Lozan âdeta frenkler nezdinde Türk Milleti için bir miyar da olmuştur. Kabiliyetimizi, kusurumuzu da göstermiştir. ismet şiddetle Hasan’m aleyhinde, ikide bir : «Bu eşek he¬ rifi nerden başımıza aldık.» Diyor. Türlü küfürler ediyor. Yerden göğe kadar hakkı var Meselâ bir gün ismet dedi, ki, : «Haşan Bey!. Düyûn-u umumiyenin borcu ne kadar liradır.» Haşan : «Hesap yapayım, söyleyeyim.» Dedi. Gitti. Bir müddet sonra gel¬ di, «yüz elli milyon» dedi. Bir hafta sonra ismet bir daha sordu. Yine : «Hesap yapayım.» Dedi. Gitti, Yapmış, geldi. «Doksan dokuz milyon lira» Dedi, ismet kızdı ; «Canım Haşan Bey!. Ge¬ çende yüzelli milyon dedin. Şimdi doksandokuz diyorsun! Bu na¬ sıl iş?.. Bunun hangisi doğru?.. Fark, yüzler, binler, haydi yüz- binler de olsa ne ise? Müthiş.. Milyonlar var!» Dedi. Haşan ne cevap verse iyi?!.. «Ben ne yapayım! O vakit hesap öyle çık¬ tı. Şimdi de böyle çıktı....» Şu adam güya iktisât ve maliye mü¬ tehassısı. Hadi görülüyor ki san’atmda sıfır, fakat verdiği şu cevap ne kadar âdi ve ahmakça şey?... Bu cevap kargısında in¬ sanın çıldıracağı gelir. Çıldıracaktır. Sinirden kahkahayı lcoyver- dim. ismet bu adama ahmak diye her gün küfretti : «Başıma ner¬ den getirdim?» Dedi. Ama konferansın ikinci devresine de yine getirdi. Fakat yine bir düzüye küfretti. Onun için ilk ve baş ta- 3118 HAYAT.ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1119 biri şedde vererek «Eşşek» idi. Hatta sulhteıı sonra Haşan bir düzüye nazır, meclis reisi, Avrupa heyetleri reisi oldu. Ve ol¬ dukça zevcem bana : «Canım ismet Paşa bu adam için Lozan’¬ da bir düzüye eşek ve türlü sözler derdi. Nasıl oluyor da bunu bu mevkilerde kullanıyor?!.» Derdi. Hakikaten İsmet zevcem ve zavcesi yanında Hasan’a küfrederdi. Fakat Haşan gelince, hatta beş dakika sonra gelse yüzüne gülerdi. Sanki en sevdiği ve hür¬ met ettiği adam Haşan’dı. îsmet’in haline şaşardım. «Şu ada¬ mın içi dışı ne kadar birbirine zıd» Derdim. Refikamın anlama¬ dığı sebep Hasan’m samandan insan, emir kulu, dalkavuk ve mürtekip olmasıdır. Keza bol hediye verir. O’da seviyor. Keza bu kadar dağınık ve ihmalci adam da yoktur. Nasıl iş başında bulunur bilmem? Zaten maliye vekâletlerinde bulun¬ duğu zamanlar orasını perişan etmiş, Vekâletten iş çıkmamış, her şey yıllarca uyumuştur. Bir misali : Birgün ben Sıhhiye Ve¬ kili iken Tokat Mebüsu Mustafa geldi. Birinin tekâüd muame¬ lesini takip ediyormuş. Usul üzere Maliye kâğıdı ve raporu sıh- hiyeye yollar, Sıhhiye Vekâleti de tetkik ve tasdik eder. Musta¬ fa bana : «Altı aydır şu adamm raporunu bekletiyorsunuz!» De¬ di. Ben «Yanlışın olacak» dedim. «Hayır!» Dedi. Arattım, Yok Dedim: «Sen bunu Maliye Vekâletinden ara!.. Başka da varsa getir!.. Zavallılara yazıktır. Bu ihtiyar mâlûl adamlar tekâüd maaşı almak için aylar, hattâ yıllar aç beklerler. Hepsini yapıve¬ reyim.» Gitti. Bir yığın evrakla geldi. Ve dedi ki : «Orda imiş» içinde bir yıldır, Sıhhiye Vekâletine gelmek için Maliye Vekâle¬ tinde bekleyen evrak da varmış. Seksen kadar zavallının tekâüd muamelesi. Bu ihtiyarlar ve hastalar maaş alamıyorlar. Acıdır. Yüreğim parçalandı. Şayan-ı hayret hemde fecî şey. Zavallılar devlete bu kadar hizmet etmişler. Bir ihmal yüzünden bir yıldır, maaş alamıyorlar. Ordaki me’murun nasıl gözünü oymazsın?. Ne vicdansız me’mur. Ve buna bakmıyan müdür ve Maliye Ve¬ kiline ne dersin?., «öbürüsü gün gel;., hepsini al!..» Dedim. Bütün muameleyi yaptılar. Geldi, aldı, gitti. Diğer misâl: Bir gün çok teknik bir şey var. ismet Hasan’a «Bunu umumî celsede sen müdafaa et!.»' Dedi, içtima günü Haşan söz söyliyecek. Cel¬ seye oturduk. Hasan’ın san, dokuz aylıkki gibi şişkin bir cüz¬ danı da var. Önüne masanın üstüne koydu. Müzakere başladı, içinde dosyayı aradı, yok. Telâşla arıyor, yok.. Hasan’ı herkes söylesin diye bakıyor ve bekliyor. Lüzumsuz kimbilir neler dol¬ durmuş?!.. İçinde ne var, kendisinin de bildiği yok. Biz de telâş ettik. Ayıp şey. Cüzdandaki kâğıtları karmakarışık ediyor. Aramasını da bilmiyor. Herkes de görüyor. Utandım, yerin di¬ bine geçtim. Bereket versin Şefik arkadan «Ben getirdim.» De¬ di. Ve dosyayı verdi. Haşan hiç bir veçhile beş para etmez. Bereket versin Trab¬ zon mebüsu Şefik’e. O muntazam adam. Hem ondan çok malu¬ matlı, Hasan’ı bir derece idare ediyor. Haşan zaten kaç defa îs- ıriet’e ve bana Şefik için ve Şefik’in de yanında «Şefik benim aklım, malumatım, dosyam ve ciizdanımdır.» Demiştir. Gördük, hakikaten de öyle. Zaten Hasan’m bir meziyeti var; safderundur, içini, düşündüğünü söyler, saklamasını bilmez. Hele kızdırırsa¬ nız mutlaka en sır şeyleri de bir çocuk hiddet ve safiyetiyle ifşa eder. Nitekim frenkler bunun bu halini öğrenmişler. Ağzından lâf kaparlardı. Hele Italyan Düyunu Umumiye Dâyinler Vekili Lo- zanda müşavir olan Nogara şeytan gibi bir adam. Hasan’ın pe¬ şini bırakmazdı. Arar, bulur, ağzından lâf kapardı. Bereket ver¬ sin biz sırları, mühim işleri Hasan'a söylemezdik. Sade Ismet'le ben bilirdim. Zaten Haşan birinci ve ikinci komisyonların işleriy¬ le hiç alâkadar olmamıştır. Haşan dimağan mütereddi bir hasta¬ dır. Bazan gözleri deli gibi bir manzara bile alıyor. Tahriş ve ten- bih ettikçe hayvan sevkı tabiîsi gibi hareketler gösteriyor. Çok ve pek çok impulsif adamdır. Akıllıdır, güzel ve mantıkî söz söy¬ ler, fakat bir müddet sonra ayni mes’elede sözü deli saçması ha¬ lindedir. Gelgeç deli derler, evet deliliği arasıra gelip az müddet de geçen ve sonra normal olan adamlar vardır. Bu da gelgeç akıllıdır. Bunıin akıllı zamanı az. Zannediyörumki Hasan’m ye- 1120 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA KUR 1121 rinde dirayetli biri olsa idi, ilk devrede bu işlerin de çoğu bir su¬ reti hal bulmuş olurdu. İşte bu vaziyette İktisadî işleri de bizim sevk ve idare etmemiz zarurî idi. Fransızların en alâkadar oldukları ve ehemmiyet verdikle¬ ri iş malî ve İktisadî işler. Bunların da en mühim ve başta olanı Düyûnu Umumiye. Düyunu umumiye halledilecek. Harbi Umumî neticesinde elimizden giden yerlerse hissesi verilip Türkiyenin borcu azaltı¬ lacak. İsmet bu işler için benim şiddetli ve defalarca olan müma¬ naatıma rağmen ve sonunda benden habersiz Cavid’i de getir¬ mişti. Cavid’de malî bir mütehassıs geçiniyor. Haşan, Cavit, Ca- hid Düyunu Umumiye işi ile meşguldürler. Bu üçü bir Trinite halindeler. Bir saç ayağı yaptılar, gece gündüz beraberler. Bir¬ birlerinden hiç ayrıldıkları yok. Hem de daima ve hususî olarak da transız hey’eti azası ile dost, halde onlarla oturuyorlar. On¬ lar ile yemekte ve gezmekte beraberler. Adeta bizimle hiç te¬ masları yok. Sanki Fransız Hey’eti Murahhasası azasındandır- lar. Halleri şüpheyi dâi bir hal çünkü Fransızl'ar hu işte ilk saf¬ ta düşman. Bizim onların cephesi karşısında koyduğumuz müfre¬ ze ise onlar ile Tratisme etmiş bir halde zaten mütarekede Ca- vld’i Fransızların himaye ettiğini, Maltadan kurtardıklarını, vak¬ tiyle Cavid, Maliye Nazırı iken Fransız Maliye mahafili ile pek sık temas edip ahbab olduğunu, Düyunu Umumiyede dâyiııler vekilliği ettiğini de biliyoruz. Nasıl olsa Frcnsızlara minnettar¬ dır. Onlara karşı hiç olmazsa yüzü tutmaz. Bunlar da şüphemi artırıyor. Bir adam sık sık bana geliyor. Düyunu Umumiyenin Lo¬ zan’a iki milyon lira yolladığını, bu iş için bu parayı rüşvet ve¬ receğini söylüyor. Galiba bana rüşvet teklif etmek istiyor, fakat cesaret edemiyordu. Biraz sonra bu para ve rüşvet verilmek is¬ tendiği herkesin ağzına düştü. Ayni zamanda Cavid’e Cahid’e rüşvet verilmiş olduğu da söyleniyor. Müzakere, müzakere Cavid, Haşan Cahid düyûnu umumi- yenin sermaye değil faizinin taksimi esası üzerine karar vermiş¬ ler. Bu benim havsalama sığmadı. Borcun esasını, sermayesini taksim edip de Türk’e. «Senin borcun şudur. Bunun da senevi faizi ve amortismanı şudur. Her yıl bu miktarı vereceksin.» De¬ miyorlar da bütün borç Türkiyenin sırtında duracak. Sade faizi senevisi bizden arazi alan devletlerle Türkiye arasında taksim edecekler. Ya bu devletler : «Borç bizim değil, veremeyiz borç ahden Türkiyenindir. O versin...» Deyiverirlerse... Felâket!... Nitekim Berlin muahedesinde de sermaye değil, faiz taksim edil¬ miş. Sırp vesâir devletler vermiyormuşlar. Türkiye’ye haksız olarak o hissederi de ödetmişler. Böyle vahim bir misal de" var. İsmet, Haşan, ben görüşüyoruz. Dedim ki, yine sermaye taksim edilmiyor. Faizi senevi taksim ediliyor?» Haşan : «Çünkü ser¬ maye taksimi fennen mümkün değildir. Onun için.» Dedi. Şaşı¬ lacak şey... Aklımda bu işe hiç ermiyor. Ya Hasan’ın dediği doğ¬ ru ise.... Fakat bu da aklıma bir türlü yatmıyor. Hasan’la uzan münakaşa ettim. Bu münakaşalar bir değil, birçok defalar te¬ kerrür etti. Haşan sebep de gösterip izah edemiyor. Sade : «Fen¬ nen mümkün değildir, diyerek kesip atıyor.» Bu nakarat da be¬ ni ikna için kâfi gelmiyor. İsmet hiç fikir beyan etmiyor. Sade dalgın bir surette düşünüyor. Müşevveş, şüpheli bir hali var. Bu hususta Haşanla çok süren münakaşalar, hatta kavgalar yaptım. Davam şu; ben diyorum ki; «Ortada bir yük var. On kişiyiz bize taksim edilecek. Meselâ yüz elli okkasının ilh... Ben de bu seksen okka yükü benim hissem, ufak ama ne çâre!.. Yük¬ leyin sırtıma!... Diyeyim. Yüklesinler taşıyıp götüreyim. Başka şey’e aklım ermez. Başkalarına ait yük benim sırtımda dura¬ maz.» Nihayet Cavid’e sorduk; «Sermaye taksiminin fennen as¬ la imkânı yoktur» Dedi ve onda durdu. Söylendik. Biz söylen¬ dikçe Cavid kızıyor. Pancar gibi oluyor, «olamaz!» Diyor. Bu adamda herşeyde ve çabucacık kıpkırmızı oluyordu. Hatta F : 71 1122 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1123 mağrurane «sizin akimız ermez!...» de dedi. Bu beni tahkir idi. Lâkin hakkı var. Hakikaten aklım ermez. Fakat sonra pratik gösterdi ki, o Türkiye’nin yegane mühim ve mağrur maliye âlimi Cavıd’de bilmezmiş. Yahut suikasdi varmış. İkinci şık doğru ise. Şüphesiz en büyük hâindir. Düşman ile beraber çalı¬ şıyordu. Cahide ayrıca sordum. Ondan da ayni nakarat. Ha, Fransız!ar bunu istiyor, Cavid böyle diyor. Demek Cavid de Haşan da Cavid’le müşterek... Felâket!... Ne yapacağız?... Bazan düşünüyorum. Bunlar bu işi bilirler ben cahillik edip itiraz ederek işi büsbütün güçleştirmeyeyim. Vazgeçeyim. Bil¬ dikleri gibi yapsınlar Diyorum. Fakat yine düşünüyorum; kas- den böyle diyorlarsa... Para daleveresi oynuyorsa... iş de pek mühim. Cavid’e bir gün yine holde sordum. Ayni temerrüt. Ni¬ hayet düşündüm ki, bitaraf Avrupalı maliye mütehassısı bulup ona fikir danışmak hepsinden doğrudur zaten ismet Cavid’i ge¬ tireceğine böyle birisini bulmalıydı îsmet’ten habersiz Ahmet Ihsan’a böyle birisini bulmasını söyledim. Anadolu şümendiferi mes elesi için Lozan'a gelmiş olan «Günter»i getirdi Ona sor¬ dum. Bu adam sermaye taksiminin pek âlâ mümkün olduğunu söyledi. «Maamafih ben iyi bilmem tahkikat yapabiliriz.» Dedi. Bu cesaretle Cavid ve Cahid’i aradım. Holde imişler «Bir mü¬ him Avrupalı mütehassıs bulduk, Sermaye taksiminin fennen kabil olduğunu söyledi.» Dedim. Cavit kızardı. Pancar oldu. Bu adam pek kibirli idi. Ufak bir itiraz karşısında bile kan başına çıkar kıpkırmızı olurdu, «Mümkün değil ya, olsa bile tahvilâtı yeniden bastırmak milyonlara mütevakkıftır. Bu da astan yü¬ zünden pahalıya gelir.» Dedi. Bu sözü bir gedik idi. Demek ge¬ dik açtım. Cesaretim de arttı. Demek Cavid bunun fennen ka¬ bil olduğunu biliyor. Kasden olmaz diyordu. Hâindir. Giinter’i bu işi bütün tafsilâtı ile tahkik etmek için Zürih’e yolladım. Ordaki bankerlerden tahkik edip geldi. Dedi ki: «Ser¬ maye taksimi teknikçe tamamîyle mümkünmüş, Tahvilât k⬠ğıtları parçalanıp taksim .edilemiyeceğinden, yeniden basılması da pahalı olduğundan yeniden birer kâğıt bastırılarak ilâve edi¬ lirmiş. Bu da pek, pek yanın milyon liralık bir iş imiş.» Yerim¬ den zıpladım. Doğrusu bu büyük bir hizmet olmuştur. Ismet’e anlattım, ismet yine bir fikir söylemiyor. Hasan’a söyledim. Ve sözüme ağır lâkırdılar da ilâve ettim. Hole indim Cavid’le Cahid’i buldum. Onlara da kâğıt ilâvesi meselesini söy¬ ledim. Cavid, «o da milyonlarca masraflı olur» dedi, hayır aza¬ mi «yarım milyon olurmuş» dedim, çenesi tutuldu. Bu iş için Hüseyin Cahid de gazetesinde Cavid’in sözünü müdafaa ediyor, bizim aleyhimize yaz'yor. Bizi cahillik ile itham ediyor ve bizimle alay ediyor. O da Dâyinler Vekili idi ya!... Bu efen¬ diler yıllarla Düyunu umumiyedeıı çöplenmişlerdi. Halâ da çöp- lenmekteler... Biri yahu di, diğeri amavut Türk çalışsın frenk¬ lere para versin, umurlarında mı?... Artık benim bu teslisden büsbütün sıdkım sıyrıldı. Bu iş¬ lerin başında Fransızlardan Bompar, Dekloneyer, Şerre bos var. Bompar’a behemehal sermaye taksimi olacağın söyledim, «si¬ zin delegeleriniz (Cavid, Cahid, Haşan) Anninte taksimi kabul ettiler, bile. O geçti. Geri dönülemez.» dedi. «Yok onlar kabul edemez, murahhas biziz» dedim. Hale bak dedim, hale bak!... Meğerse bizim reyimize danışmadan murahhasımız Haşan, mü¬ şavirlerimiz Cavid ve Cahid, bunu kabul etmişler. Felâket, vazi¬ feşinaslık, hiyanet... Eunun üzerine Fransızlar tarafından bir kıyamettir koptu. Telâş ve hararetli münakaşa, tehdit. Herşey var. İsmet’in si¬ nirleri yine zayıfladı. Uyku uyuyamıyor. Yemeden içmeden kesildi, edasında volta vuruyor. Adeta ne yapacağım şaşırmış. Nihayet bu iş için bizim umum müşavirlerin iştiraki ile büyük bir içtima yaptı. Münakaşa edildi. Dinledim, dinledim, nihayet ayağa kalktım. Dedim ki; «Bu iş mutlaka sermaye taksimi esa¬ sı üzerine yapılacak!... Katiyyen başka türlü olamaz. Asla baş¬ ka şekil kabul etmem» Haşan başını kaldırdı yan gözle bana ba¬ karak (bu hali hiç gözümün önünden gitmez) «Sermaye taksimi 1124 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1125 fennen mümkün değildir.» Dedi. Dedim. «Mümkündür, başka türlü olamaz.» Dediki; «Hayır!...». Dedim: «Sen bilmiyorsun. Arkadaşlar hepiniz işitin!... Sermaye taksimi olmayan bir mua¬ hedeyi ben imzalamayacağım. İsmet Paşa, Haşan Bey, imza- lasa da ben imzalamayınca muahede olamaz» Haşan masanın üstüne çok yatar, Adeta burnu önündeki kağıda dokunur. Adeti böyledir. Bu vaziyetten telaşla doğruldu. «E, sonra ne olacak 7» Dedi, «Ne olacak?» Dedim. Böyle müthiş bir hadise zuhur et¬ memesi içih şimdiden Ankaraya yazarız. Hükümet sizin fikirle¬ rinizde ise bana öyle emir verir, ya ben kabul etmez istifa ede¬ rim, yahut da hükümet beni kaldırır. O vakit siz imzalarsınız. Yahut seni kaldırır.» Haşan cevap vermedi. Ben de oradan çık¬ tım. Pek tuhaf şey!... İsmet beni bu içtimaa çağırmamıştı. İç¬ tima zamanını bana söylememişti. Haber alıp yetişmiştim. Bu sözlere de İsmet lâ ve naam demedi. Bu işte İsmet mütemadi¬ yen fikirlerini sakhyordu, İsmet pek izdırap içinde. Hali perişan. Bana da bir şey söylüyemiyor. Nihayet döküldü: «Cavid, Cahid, Hamid başımıza bela olmuştur. Bunları nerden getirdim?!...» Dedi. Sana demedim miydi? Diyecektim. Ama sırası değüdi. Çok perişan olmuş, acıdım. Fakat bu sözü çok isterdi. Taşı gediğine koymak lâzımdı. Devam etti: «Bunlar düşmanla bir olmuşlardır. Hem düş¬ manla uğraş, hem de bir de bunlarla uğraş. Bunlar hıyanet edi¬ yorlar. Kendi elimle ettim. Sen ise bana Cavid’i getirme diye çok söyledin. Bunlardan kurtulmadıktan sonra bu işi hallede¬ nleyiz. Engel oluyorlar. Haşan aptalını da bunlar iğfal ediyorlar» Dedi. işte dosdoğrusu bu idi. Benim de hissi yatım onlarm hıya¬ netinde idi. Bizim Haşan ahmağım da bilmem ne suretle elde etmişlerdi. Bizi içimizden de bombalıyorlardı. Bunlardan kur¬ tulmak lâzımdı. Muhakkak. ismet bana dedi ki «Ben bir çare düşünüyorum Paristen Ferid’i getirtelim. Ona sermaye taksimi üzerine bir proje yap¬ tıralım. Fransızlar ile müzakereye onu memur edelim.» Dedim ki; «Münasiptir. Ancak bu adam huysuzdur, yalancıdır, ahlâk¬ sızdır. Bu suretle tehlikeldir. Puankara’nm tebliğinin mürek¬ kebi de henüz kurumadı. Eğer söz dinler ve bir şey çıkarmazsa Pekâlâ» «Ben idare ederim» dedi. Hakikaten Ferid muktedirdir. Bunu Maliye Vekâletini yoluna koymakta göstermişti. Münasip idi. Yine dedim ki, «Bir tedbir raha var. En esaslısı budur. Bu Cavid’ler zehir neşreden bir menbağ haîindelerdir. Cezri hare¬ ket lâzımdır. Bu menbaı -kurutmalı. Bunun için Cavid, Cahid, ve Hamid’i Lozandan göndermeli. Buna Hahambaşını da ilâve etmeli. Keza Nihayet Reşat da imtiyaz ve kadiri işinden başka bir şeyle meşgul değil ve frenklerle çok temasta. Bize de henüz hiç bir hizmeti görülmedi. Pek hafif meşrep bir adam. Çalış¬ mıyor da. Hiç bir sözünde de durmuyor. Bu beşini Bozandan gönderelim. Saha açılır.» ismet «iyi ama ben bunu yapamam!...' Dedi. «Niye?. Pekâlâ yaparsın. Sen reissin.» Dedim. Dedi ki: «Sen yap!...» ismet bü!... Kendine düşman kazanır mı?... Mil¬ let, devlet işi ikinci, derecededir. Evvelâ şahsı. Entrikacı bu?. Hiç merdane açık iş- yapar mı?... Ben «Peki, ben yaparım.* Dedim. Rıza Nur Türk için menfaatini, hatta başını derhal or¬ taya kor. Derhal bunlara tebliğ ettim. Müşavirlikten, azledildiniz. He¬ men bu akşam Lozaııı terk, edeceksiniz!... Etmezseniz bunun akıbeti ağır olur. Hepsi gittüer, Sade Cavid bir kaç gün izin is¬ tedi. Bir kaç gün sonra o da gitti. Nihat Reşat’a ismet bil¬ mem neden ve benden gizli bir memuriyet süsü verilerek gön¬ derilmiştir. Cahid müşavir değildi. Müşavir olmadığından Ca- hid’e bir şey diyemedik. Bu unsurların kaybolması fransızlara ağır geldi. Söylen¬ diler. Bompar bundan bize şikayet etti. Tabii işin lehimize tesiri oldu. Hakikaten bundan sonra işte hafiflik hissettik. Ferit geldi. Projeyi bizim verdiğimiz esaslar dairesinde yap- 1126 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1127 tı. Fransızlar ile müzakereye başladı. Fransızlar, «Bu yenidir. Başka esaslar kabul edilmiştir, tekrar dönemeyiz.» Dediler. Fe¬ rit cidden huysuz, dirayetlidir. Fakat idaresizdir. Kendini derhal düşürür. Ne idi notlarımda kaydı yok, iyi de hatırlıyamıyorum, bir pot kırmış, franklerle kavga etmiş. Frenkler bir nota ver¬ diler. «Böyle bir adamla asla müzakereye tenezzül etmeyiz» De¬ diler. Ben freıiklerle bu kadar kavga ettim, iş asla buraya düş. medi. Ferit bir hamlede kopardı. İsmet nihayet Ferid’i gerisin geriye göndermeye mecbur oldu. Fakat biz yeni esas 1 koyduk ya. O esas üzerinden müzakereyi -bizim müşavirlerle devam et¬ tirdik. Ve Nihayet sermaye taksimi bakul edilmiştir. Bu bü¬ yük bir zaferdir. Bunu hatırladıkça doğrusu göğsümün kabar¬ dığını hissederim. Hamit bana, bir sene evvel Pariste Porse civarında rast- geldim anlattı : «Sulhden sonra Lozandan avdet ederken Istan- bulda îsmet'i ziyarete gittim. Beni büyük bir muhabbetle ve güleryüzle karşıladı. Kucaklayıp şapur şapur yüzümden öptü. Benim Hamidciğim» Dedi. «Lozan hadisesini unutmuş.» Dedim. Birgün sonra Ankaraya gitti. Mecliste nutuk vermiş. Bizi hıya¬ netle itham etmiş Bu adam nasıl içi dışı başka bir adamdır?» Dedi. Güldüm. «O öyledir kimi en çok sevmezse, ve o aralık ona fenalık yapacaksa en çok ona muhabbet ve samimiyet gösterir. Eğer birine bir gün çok muhabbet gösterirse, o adam bilmeli ki, o esnada O'na müthiş bir düşmanlık yapmakda, felâket hazır¬ lamaktadır.» Dedim. İsmet bu!... Topçu İhsan’a da büyük (!.) hizmetlerine dair imzasiyle vesika vermiş, üç gün sonra irtikâb maddesinden onu hapse soktu. Beni Mustafa Kemal’in arzusu¬ na rağmen «onunla kafiyen çalışamam» diye kabineden atmış. Mustafa Kemal : «Nasıl oldu?. Arkadaşmızdır.» Demiş. İsmet : «Ben onu idare ederim.» Demiş. Ayni gün bana Sinopa «Sen fürkiyenin en değerli evladısın. Senin hizmetinden vareste ola¬ mam. İstirahat müddetinin bitmesini bekliyorum» diye telgraf çekmiştir. Ismet’in böyle misalleri hesapsızdır. Ekseriya ben, muhtelif encümenlerimizi müzakereleri es¬ nasında dolaşırdım. Haşanın Bozana getirdiği benim Sirkecide Hasan’a : «Bu çocuk ahlâksızdır, hırsızdır, bunu götürme!» De¬ diğim ve Hasan’m «Pek namuslu bir gençtir» deyip götürdüğü cocuğu her encümende ve daima görüyorum. Dikkatimi celbetti. Bunun böyle heryerde bulunması lüzumsuz, niye sanki?.. Şüp¬ helendim. Bu çocuğa dedim ki; «Senin bu encümenlerde ne işin var? Bir daha seni buralarda görmiyeceğim. Hiç bir encümene girmeyeceksin. Bir daha görürsem ayağım kırarım. 31 Fakat her gün herşeyle uğraşmağa imkân vakit yok ki... Hatta unuttum, gittim. Düyun’u Umumiye için meşhur büyük içtimada son sö¬ zümü söyleyip çıkarken yine bu çocuğu orada Vr köşeye sıkış¬ mış gördüm işi yok. Dinliyor... Ben hiddetimden ve başka işim de var. Çıktım ve çocuğu unuttum da... Bir kaç günler geçti. Otelci bu çocuğun (adını hâlâ bilmi¬ yorum) üç gündür meydanda olmadığını, kapısını açtıklarım, içinde eşya olmayan kötü bir bavulunu bulduklarını, otele 600 frank kadar borcu olduğunu söyledi. Bu para iki bin Türk lira¬ sıdır. Meğerse bizim müşavir ve kâtiplerden de ödünç diye pa¬ ralar almış yemiş. Onlar da çocuğu aramağa başladılar. Çocuk yok. Polise haber verdik. Aradı. Polisin tahkikatı bitmesinde verdiği malumat şudur : Bir gece Bozanın bir fena meyhanesin¬ de tsviçrenin en mühim hırsızlarından biri ile görülmüş. Bir ge¬ ce yarısı Venizelos’un otomobilinde görülmüş. Fransız Hey’et i i*e temasta imiş. Geceleri sık sık Rus Hey’eti Murahhasasına gidermiş. Hele son günlerde hep orada imiş. Bizim otelde gece¬ leri kumar oynarmış. Üç gün evvel İsviçre hududundan çıkmış, Viyana civarında trende birinin bavulunu çalmış. Ordan Rus¬ ya’ya geçmiş. Hasan’a dedim ki : «Gördün mü? Sana bunu Sirkecide söy¬ ledim. Bu oğlanı götürme dedim. O namuslu bir gençtir dedin. Nasıl namusunu beğendin mi?» Hasan’da lâf yok. ilâve ettim. «Bari akim ermiyor, lâf dinle!.» înnellahe maassabirin. Bu eşek 1128 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1129 Haşan’dan hakikaten çok çektik. Çok işleri berbat etmiştir. Te¬ mizleyinceye kadar göbeğimiz çatlamıştır. Kimi pisliği de temiz* lenememiştir. Bu borçlan, devletin namusu olarak beyet-i murahhasa bütçesi tesviye etti. Rezil olduğumuz da üstüne caba kaldı. Ben reis olsam bunu Hasan’a ödetirdim, tşin asıl fenası demek bu namussuz oğlan bir düzüye hafiyelik etmiş, ne gördüyse, ne işit- tiyse, muhasom safa haber vermiştir. Fransızlar, îngilizler ba¬ na muarız idiler. Ve bir düziye «sulha bizzat sen mani oluyor¬ sun Mukavemet hep şendendir.» Diyorlar. Demek bu ve daha başka içimizdeki casuslar ile olanı biteni elifi elifine haber alır¬ larmış. tsmet sağır.. Ne kadar kulağına da sokulsam yüksek sesle söylemeyince anlamıyor. Halbuki bu mahzurdan dolayı, konuşmalarımıza duymasınlar diye odasının iki yanın da ki odala¬ rı da biz kiralamıştık. Meğerse ayaklı casuslar varmış... işte kazan insan işi şüphelenir, hatta iyice üstüne de kondurabilir. îşın tedbiri kolaydır. Almak ister. Fakat söz dinletemeyince, yaptıramayuıca faydasızdır. Belâyı def edemez. Bu oğlan mes’e- lftsi de böyle oldu, işte Hasan’m dirayetine bir delilde budur. Bu esnada idi bir gün asansöre bindim, Senyos'da bindi ba¬ na dedi ki : «işler nasıl?..» «iyi..» Dedim, «iyi değil, sulh olma¬ yacak» Dedi. «Niye?» Dedim. «Sebebi sırf sensin. Ne ağır meşg¬ uliyet altındasın ne cesaretle bu mes’uiiyet altına giriyorsun?» Dedi Beni korkutmak istiyor. Aldırmadım. Yine bu esnalarda fransız, İngiliz matbuatı şiddetle benim şahsun aleyhine neşriyat yapıyorlarmış. Bizimkiler haber ver¬ diler. Ben aldırmadım bile. Tabiî düşmana düşman maval oku¬ maz yş.:... Menfaatlerine hizmet etsem yapmalar. Aksine met¬ hederler. Bir gün Bompar holde yanıma geldi. Pek terbiyeli ve nazik bir adamdır. Hoş beşten sonra «Matbuat ne kadar aley¬ hinde.» Durdum. Cevap vermedim. «Haberin yok mu?» Dedi. Galiba haberim yok zannediyormuş. Çünkü harekâtımda bir te¬ sirini görmemiş anlaşılıyor, şimdi haber vermeğe gelmiş. «Ha»- berim var» Dedim. Hayret işmizazı gösterdj ve «Canım niye ya¬ pıyorsun? Bak bütün fransız İngiliz matbuatı senin aleyhinde,, Kendine niye fena dedirtiyorsun?» Dedi. «Canım benim ne kaba¬ hatim var?.. Niye benim aleyhimde yazıyorlar?» Dedim. «Çün¬ kü sulhun olmamasına sen sebepsin..» Dedi. Hayretti bir tavırla «Niye?» Diye sordum. «Çünkü ayni tabirini söyleyeyim Pruf de la resustance (mukavemetin mihveri, esası) sensin. Sen mu¬ kavemet etmesen çoktan muahedeyi yapıp halletmiştik. Muka¬ vemetten vazgeç de bu aleyhindeki neşriyattan kurtul!.» Dedi; Demek ki bu adamlar mukavemetin benden geldiğini aynen celselerde gördükleri gibi bir kısmım da casuslarıyle öğrenmiş¬ ler, beni korkutup mukavemeti kırmak için aleyhime neşriyat yapıyorlar. Zaten malûmdur ki gazetelere böyle harici şeyleri Avrupada hariciye nezaretleri verir. Emreder. Halbuki böyle şeyle bana vız idi. Bunu bümiyorlar. Ben gürültüye pabuç bıra¬ kanlardan değilim. Kendisine şu cevabı verdim : «Mösyö Bom¬ par!. Ben aleyhimdeki bu neşriyat üe iftihar ediyorum.» şa¬ şırdı. «Nasıl olur? Bununla iftihar edüir mi?» Dedi. Dedim ki : «Siz düşmanımızsınız. Burada karşı karşıya durmuşuz, harp ediyoruz. Düşman düşmanı metheder mi? Sizin matbuatınız be¬ lli zemmettikçe Türkiyede derler ki : «Bravo, Kıza Nur’a dernek milletin hukukunu iyi müdafaa ediyor ki bunlar onun aleyhin- dedirler.» Bompar manâlı bir surette'yüzüme baktı. Elimi sıktı ve hiçbir şey söylemedi, gitti. Birkaç gün sonra da aleyhimdeki neşriyat dindi. Demek ki bunun da fayda vermediğini Bompar bizzat görüp faydasız yorgunluğu bitirdüer. Bu neşriyatla Fransa ve Ingilterede benim adımı şedid, uyuşmaz, birotal hatta vahşi çıkarmışlardı. Bir gün 1 Tan Gaze¬ tesi baş muharriri bizim sefire (Ferid) Pariste söylemiş, o da sonra hana söyledi ki şudur : Bu baş muharrir Lozandan avde¬ tinde (inkıta’ zamanı) Bompar’a beni sormuş : «Bu burotal adam nasıl adamdır?» Demiş. Bompar da «Bil’akis nazik, centil¬ men bir adam. Sade mukavemeti pek...» Demiş. 1130 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1131 Halbuki Almanya, Avusturya gazeteleri benden çok bah¬ setmişler ve bana takdirler yağdırmışlardır. îşte zem ve medih vaziyet ve menfaat mes’elesidir. Bompar’m ve diğerlerinin mukavemeti benden görüp, bun¬ ları söyleme ve yapmaları bir de ismet Paşa’nm onların dedik¬ lerini dâima kabul ettiğini göstermektedir. Yine bu esnada îngilizler otellerinde resmî ziyafet vermiş¬ lerdi. Bu otelin salonu kenarlarında biiyük direkler olan güzel bir yerdir. Yemekten sonra herkes dans ediyordu. Ben de bir direğe yaslandım. Seyrediyorum. Kadınlarda müthiş elbise, tu¬ valet var. Her biri bir melek gibi, üstlerindeki mücevheratın hepsini toplaşan Türkiye’nin bir senelik olmasa büe altı aylık bütçesidir. Halimizi düşünüyorum. Türkiye iki üç asır evvel ne idi, şimdi ne?.. Dalmışım. Biri kolumdan tut¬ tu. Kendime geldim. Baktım madam Bompar. Bu İhtiyar bir madam- Boynunda on taşlı bir gerdanlık var ki, teker taş her biri fındık gibi. Pür hiddet. Beni dövecek gibi bir tavır almış. «Bu¬ yurun madam» Dedim. Başladı. O — Siz Türkler nankörsünüz. Sen kötü bir adamsın, (içim¬ den «lâ havle velâ kuvvete... Her belâ da beni mi buluyor?. Bu kadına ne oluyor?. Ne ağır söz? Hemde ilk sözü böyle. Kocası terbiyeü karısı ne halde?!..» Dedim. Devam etti.) , O — Siz iyilik bilmezsiniz. Ben — {Kemali nezaketle) Pardon madam. Ne var, ne ol¬ du?. ■v O — (Şiddetle) Ne olacak? Sulhü sen yaptırmıyorsun. (Hoppalâ al bundan da...) Ben — Hayır madam. Yanlışınız var. Biz hepimiz sulh için, can atıyoruz. Hep ona çalışıyoruz. O — Hayır bizzat sen mani oluyorsun. Ben — Niye?.. O — Mukavemeti yapan senşin. Sen mukavemet etme sulh derhal olacak, (içimden hâ, anlaşıldı. Yine mukavemet mes’e- lesi, diyorum) Ben — Yanlış madam. Affedersiniz madam. (Demek bun¬ lar benim mukavemetimi kırmak için herşeyi yapmışlar : Aleyh- de de neşriyat, tehdit, rüşvet verme tecrübesi. Tasiri olamayın¬ ca artık ümitsiz kalmışlar. Şimdi Madam Bompar korkmuş kan¬ cık kurt gibi bana saldırıyor. Ve demek frenkler, ben olmasam ismetle sulhü derhal yapacaklarına eminler. Demek ismet on¬ lar ne derse kabul ediyor. Ben mâni oluyorum.) O — Hayır, hayır, sen mes’ulsun. (Diyor, bağırıyor. Etrafıma bakmağa başladım. Herkesten utandım. Kan beni ve Türk Milletini müthiş tahkir ediyor. Kan beynime çıktı. Fakat ne yapayım? Kadın. Nezaketi elden bırak¬ mıyorum. Fakat kendimi pek güçlükle tutuyorum.) Ben — Madam, lütfediniz. Hadi beni tahkir ediyorsunuz. Hatırınız için kabul ediyorum. Tek keyiflenesiz, fakat zavallı Türk Mületi’nin ne kabahati var? Bir milleti tahkir ediyorsu nuz! Rica ederim, bari bunu yapmayınız!.. O' — Evet, evet. Türk milleti nankördür. Adidir. İsbat ederim. Dinle : Biz İstantoulda sefir iken Balkan Harbi sama¬ nında cemiyet teşkil ettim. Para topladım. Hastahanelerı do¬ laştım. Yaralılarınıza bu kadar baktım. Bunun kadrini bilmi¬ yor, şimdi sulhü yapmıyorsunuz?.. Bu nankörlük değil mi?.. (Ne kadar olsa kadın... îşte zaafı, akü ve mantığının cılızlığı sı¬ rıtıyor. Hastalarımıza bakmış. Bende bunun şükranı olmak üze¬ re devletin bütün hak ve hayati menfaatlerini bırakıp sulhü is¬ tedikleri tarzda yapıvermek imişiz... Bu terbiye de değil, insan hayrat ve hasenatım başa kakar mı?.) Ben — Peki madam!. Mademki siz arzu ediyorsunuz, böyle bir velinimetlik de yapmışsınız. Sulhü yapalım. Peki... (Baktım keyiflendi ve «yapıverin!.» Dedi. Ben — Yapalım, fakat sulh nasü olur, bilmiyorum. Ne ya¬ palım ki sulh olsun? 1332 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1133 O — O pek kolay... Mukavemet etmedinnen olur, biter. Ben — Öyle mi? öğrendim. Mersi Madam... Fransanın bu fgte hayati bir mes’elesi yok. Nihayeti bir kaç frank. Halbuki Türkiyenin hayatı mevzuubahs. Bizim için mukavemet etmemek Türkiyeyi ölüme mahkum etmek demektir. Madem ki sulhün tılsımı mukavemet etmemektir size pek rica ederim madam, kocanıza söyleyinde istediklerini istemesin. Bizim teklifimize mukavemet etmesin. Sulh derhal olur. (Şüphesiz bu söz senet idi. Fakat bir aşk macerasında ka¬ dınlık izzetinefsi fena halde yaralanmış bir kadın gibi Madam Bompar yaralı -bir kaplan tavn aldı. Durdu... Lâkırdı bulamıyor Geriledi... Gidecek gibi idi. yine bana ilerledi. Ben o’na bu sözleri söylerken sol elimi kal¬ dırmış, serçe parmağımı inbisat, diğerlerini inkıbaz haline koy¬ muş söylüyormuşum. Sağ elini uzattı. Sebabe parmağının ucu¬ nu bu uzanmış parmağımın üstüne koydu ve dedi :) Ö Siz vahşisiniz. Hem bu, işte. Bu damarlarınızda var, ırkınızın kanından geliyor. Bonjur bile demeksizin savuştu. Şimdiye kadar fransız ka¬ dınında bu kadar terbiyesizini görmemiştim.. Kadın.. Hem resmi delege değil, nesine lâzım... öyle kızdım ki kendi kendime : «Ka- drn doğülmez derler Gelde döğme... Böylesi döğülmez mi?... Bu nasıl saçından tutup ayağın m altına alıp da çiğnenmez... Yer ve vaziyet müsait değü ki, hadi yap!.. Bir kıyamettir ko¬ par. Türk vahşileri kadın dövüyor diye avazları çıktığı kadar bağırırlar. Sanki bu Avrupa denen toprakta yaratıldığından beri kadın dövülmemiştir. Halbuki hergiin kocalan, başkaları kadınlan düğerler. Bunlar vahşi olmaz. Bize gelince vahşi olu¬ ruz.» Dedim. Bu kadın son zamanlarda bir sinir nöbeti geçiriyordu gali¬ ba. Hayızının kesüme zamanımı idi bilmem! Bizim otelin holün¬ de bizim müşavirlerden birini yakalıyor, onlara sulh dersi veri¬ yor. Diğer birini yakalıyor, haşlıyor. Bu işi kendi heyetleri k⬠tiplerine de yapıyor. Bu faaliyeti herkesin nazarı dikkatini cel- cediyor. İşittim ki, Fransızlar ya bizzat kendileri kadının adına Madame le fout, kırbaç madam koymuşlar. Bu da