Dr. RIZA NUR HAYAT VE HATIRATIM IV.CİLD ALTINDAĞ YAYINEVİ Bâyezid - Beyazsaray, zemin katNu: 39 İSTANBUL HER HAKKI MAHFUZDUR Nâşiri: Heidi Schmit 4100 Duisburg 11 Deutschland İSTANBUL 1967 Nachdruck: K.G.Lohse, Frankfurt am Main CUMHURİYET DEVRİ Cumhuriyet devrinde milletin, devletin iyilik ve kötülüğü¬ ne dair benim hiçbir dahlim yoktur. Yalnız meb’usum, ona da devam etmiyorum. Aldığım ve kaydettiğim haberler de sade meb’usluk sayesinde, tik zamanlarda kâh da Ismet’in, Mustafa Kemal'in ağzından. îki yıl sonra, büsbütün uzaktan ve kulak¬ tan. .. Vapur inebolu’ya geldiği vakit, oranın memurlarından gel¬ diler, Cumhuriyet ilân edildiğini, Mustafa Kemal’in cumhur re¬ isi, Ismet’in Başvekil olduğunu söylediler. Bana da ismet’ten şifre olmıyarak şu telgraf çekilmiş. Onu getirmişler : «Sinop Meb’usu Muhterem Doktor Rıza Nur Beyefendi Hazretlerine, Cumhuriyetin terakisi ve vatanın dahüen ve haricen selâ- bet ve itilâsı, Doktor Rıza Nur gibi nâdir evlâd-ı vatanın istina¬ dına müftakırdır. Bu kanaatim, Lozan’da ve Hey’et-i Vekilede arkadaşlığımız zamanından daha sağlam ve samimidir. Mezuni¬ yetiniz zamanının hitamına muntazırım. Daima muhabbet ve müzaheretinize arz-ı ihtiyaç ederim. Bilhassa gözlerinizden öpe¬ rim kardeşim. İsmet» Büyük medihli telgraf, derhal beni kuşkulandırdı. Malımı bilirim, huyu müthiştir. Methedince, fenalık etmiştir ve edecek¬ tir. Methi ne kadar çoksa, ettiği fenalık da o kadar çok olduğu- 1272 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1273 na hükmetmek lâzımdır. Meselâ : «Sağlam ve samimidir», diyor. Çürük ve gayri samimidir. Herif bizi Hey’et-i Vekile’den atmış¬ tır. Buna en maddî, en İyi delü bu. Daha diyecek var mı? Ama utanmaz, içi dışı başka adamdır. Benim mezuniyet almamdan da telgrafında istifade ediyor. Almasa idim de, başka vesile bu¬ lurdu... Lâtife boşandıktan sonra İstanbul’a gelince, derhal hare¬ mimi çağırtmıştır. Ona söylediği şeyler arasında şu da vardır : «Hey’et-i Vekile intihap edilirken, Gazi Rıza Nur Bey’i yine listeye koydu, ismet olmaz dedi. Gazi ve ben ısrar ettik, ismet de ısrar etti, onunla çalışmam dedi. Gazi canım Rıza Nur bu ka¬ dar arkadaşınız, bu kadar hizmet etti. Sonra yüzüne nasıl ba¬ karız dedi, ismet «olmaz, siz bana bırakın, ben onu idare ede¬ rim» dedi. Fakat mes’ele bu kadar değildir. Daha iç yüzü vardır, is¬ met Mustafa Kemal’in reyine muhalif aslâ bir şey yapamaz. Onlar evvelce İsmetle başbaşa listeyi yapmışlardır. Mustafa Kemal benim için ben Rıza Nuru da korum, sen isteme demiştir. İkisi de beni isteyemezlerdi. Lâtifenin hikâye ettiği şey, hama¬ mın namuslu gösterilmesi şeklindedir. Artık, devlet kurulmuş. Mühim işler yok zannediyorlar. Saha açık, artık zevk ve safa, fuhuş ve vurgun, favoritzm, asma, kesme, zulüm dörtnala gide¬ cek. Bu işler benimle olmaz. Onu onlar pek iyi bilirler. Hem de artık İsmet beni suyu emilmiş, posa kalmış zan ve farzetmiştir. Posayı attı. Vapurda miralay bir asker doktor vardı. Mektepte benden iki sınıf aşağı idi. Yanıma geldi. Bana dert yanmağa başladı : «Mustafa Kemal ve İsmet pek haris, namusuz adamlardır. Çimdi cumhuriyet de yapıp, devletin başına çöktüler. Milleti inim inim inleteceklerdir» dedi. Bu doktor görüşlü adammış. Devam etti : «Sizi elbet istemezler, fakat herkesin ümidi sizdedir. Herkes diyor ki; Rıza Nur nasıl Ittilıadcdarın ve İtiiâfcılann foyalarını meydana koyup, bellerini kırdı ise, bunları da yine o rezil edip yıkacaktır.» dedi. Bu söze cevap vermedim. Birçok tereddütten sonra henüz almış olduğum ismetin bu telgrafını çıkarıp gösterdim. Okudu. «Bu doğrudur ama, samimi değildir. Siz onlar gibi değilsi¬ niz. Sizi istemezler» dedi. Hakkı var... Ben de yine inebolu’dan Mustafa Kemal’e ve îsmet’e Cum¬ huriyet ve yeni mevkilerini tebrik eder birer telgraf çektim. İs¬ met derhal cevap verdi, diğeri vermedi. Sinop’a geldik, istirahat ettim. Türk Tarihi müsveddelerini aldım, uğraştım. Tâ çok yıllardan beri hayâlini kurduğum kü tüphâneyi yapmağa teşebbüs ettim. Nihayet İstanbul’a döndüm. Halâ merak ediyorum. Beni ilk hangisi attı. Çünkü Mustafa Ke¬ mal son zamanlarda bana çok ısınmıştı. Riayet ediyor, samimi¬ yet gösteriyordu.. îsmet’e bir mektup yazdım. Gazi’nin tebriki¬ me cevap vermediğini, teveccühünden galiba düşmüş olduğumu yazdım. Derhal Mustafa Kemal’den şu telgrafı, Ismet’ten de şu mektubu aldım : «İstanbul’da Sinop Meb’usu Rıza Nur Beye, ismet Paşa hazretlerine olan mektubunuzu okudum. Mu¬ habbet ve istifsarınıza teşekkür ederim, inebolu’dan tarafınız¬ dan telgraf aldığımı hatırlamıyorum. Sihhatimız iyidir. Gözle¬ rinden öperim. Gazi Mustafa Kemal Ismet’in mektubu ; «Kardeşim Rıza Nur, Mektubunuzu aldım. Beni ihyâ ediyorsun. Çok teşekkür ederim kardeşim. Ankara’ya geleceğini yazdığına göre, yazmak istediğim bir çok şeyleri yazmıyorum. Maahazâ, Adnan Beyden sordum. Teehhür ederse mufassal yazacağım. Reşid Bey için üzülme kardeşim. Şerefeddin Mağmumî için yazdığını da anlayamadım. Görüştüğümüz zaman nokta-i naza¬ rına. göre bir suret-i hal buluruz. 1274 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1275 Gazi Paşa’ya mektubunu göstermiş idim. Çok üzüldü. Telg¬ rafı arattı. Bulamamakla beraber, der’akap size bir telgraf çek¬ ti. Telgrafınız hem Sinop’a ve hem İstanbul’a gelmiş idi. Bu¬ gün aldığım, 22 teşrin tarihli bir mektuptan memnun olduğunu anladım. Çok sevindim. Bu akşam göstereceğim. Onlar da çok sevinecekler. Hanımefendi hazretlerine arz-i tazimat ederim. Sıhhat ve afiyetinize daima duacıyım. Ben yağmurdan kaçarken doluya tutuldum. İşlerim pek çok. Bahusus hiçbir mes’elede pamuk ip¬ liği ve benim tedbir ile hareket niyetinde değilim. Düşün ki, ne kadar meşgulüm. Gözlerinden öperim sevgili kardeşim.» 1 Kanunî evvel sene 39 İsmet Bunlarla bu noktayı halletmek mümkün olmadı. Sonunda «Adam bu da bir şey mi ? Hangisi olursa olsun. Zaten ikisi bir¬ dir» dedim. Cumhuriyet ilânını söylerken Mustafa Kemal Nutkunda (Sahife.488) sahifenin sonlarına doğru ne kibir ve azametle atıyor : «Yemek esnasmda yarın cumhuriyet ilân edeceğiz.»... «Tesbit ettiğim program, verdiğim tâlimatı şimdi göreceksi¬ niz»... «Karar vermek için bütün arkadaşları davete ihtiyaç görmedim. Çünkü onların zaten ve tabiaten benimle olduklarına şüphe etmiyordum.»...» Cumhuriyet ilânı için Teşkilât-ı Esasiye Kanununun bazı maddelerini tâdil etmişlerdir. Bu suretle Hey’et-i Vekile kabine şekline ifrağ edilmiş. Hey’et-i Vekile Reisi Başvekil ünvanmı almış. Artık Meclis vekil intihap edemiyor. Bu suretle Mustafa Kemal övündüğü ve kendi icadı olan Türk Süijeneral devletini rahnedâr etmiş, hâkimiyet milletindir diye haykırırken, bu h⬠kimiyeti, Meclis’in kuvvetini azaltmış, tamamiyle hukuk-u esa¬ siye kitaplarında mevcut Avrupa’daki devlet tarzma girmiştir. Zaten evevlkisi bir anomali idi, böyle olacaktı. Oldu, fakat yi¬ ne bizim cumhuriyet, bize mahsus ve benim icadımdır diye nasü övünüyor bilmem... Övünmesinde berdevamdır, devam etsin... Bu tadilâtta, yine kendisini kuvvetlendirmeyi unutmamış¬ tır. «Türkiye Reisicumhuru, Devletin Reisidir. Bu sıfatla Mec- lis’e ve Hey’et-i Vekileye Riyaset eder» cümlesini koymuştur. Zalemenin işi böyledir. Bu adam daima herşeyi pençesi altına sokmuştur. Devlet Reisi, Hükümet ve Hey’et-i VekileVekile Rei¬ si, ilh... Ben bu adama «Yedi başlı ejderha» diyorum. Mitolo¬ jide böyle bir hayvan vardır. Frenkler Hydre derler. Nâm odur. iyi ad koyduğumu zannediyorum. Bu maddede Türkiye’yi «Türkiya» yazmıştır. Bu tuhaf bir şey olu. Anlatayım : Resmî kâğıtlara da böyle damgalar koy¬ dular. Vekâletlerin kapılarına da aynı imlâda levhalar astılar. Mâlum, ahenk kanunu mucibince «Türkiye» dir. Köprülüzâde Fuad da büyük bir cehalet yaparak neşrettiği kitapta «Türki¬ ya» yazmıştır. Nihayet bu bir mes’ele oldu. İsmet benden sordu, anlattım. «Türkiye» yazdılar. Fuad’ın kitabının adı, mündereca¬ tına da uymuyordu. Adı «Türkiya Tarihi» Münderecatı Türki¬ ye’ye ait değil. Umum Türk'lere aittir. Buna «Türk Tarihi» de¬ mek lâzımdı. Sonra Nutkuna fırkadaki müzakeratı dercetmiş; Kendisini hâkem yapıp davet etmişler... Şüphe yok ki, ordaki Necati, Va¬ sıf, Recep, Yunus Nadi, Hamdullah Suphi ve Kemaleddin Sa¬ mi’nin sözleri hep müretteptir. Onlara Mustafa Kemal öyle talimat vermiştir. Nitekim “Recep şekilden bahsediyor, öğretme olmasa nerden bilecek... Kara cahilin biridir. Şekil dediği Cum¬ huriyettir. îsmet’in (Sahife 493) sözleri benim kendisine dediğim «münhali kapatmak lâzımdır» sözümün izahıdır. Bir de bu müzakeredeki, bunların adamlarının sözlerine göre Fethi kabinesi zayıflık ile itham edilmektedir. Çekilmesi sebebi de bu, ve yerine kuvvetli kabine gelecekmiş. Bu onların fikirleridir. O vakit İstanbul matbuatı gemi azıya almıştı. Müt¬ hiş tenkidler yapıyorlardı. Mustafa Kemal matbuatı Fethi va- sıtasıyle kanun harici şiddetle susturamıyordu. Bu iş de Muş- 1276 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1277 tafa Kemal’in İstediği matbuatın ağzına kilit vurmak içindi. Meclis'de Cumhuriyet kabul, Mustafa Kemal Reisicumhur intihap ediliyor. Edilince Mustafa Kemal bir nutuk söylüyor. Bunda Allah’ın inayetinden bahsediyor (Sahife 495) Kedinin sirke içmesine şaşılır. Hadi böyle yalanlan millî hareket zama¬ nında vaziyet müsaid olmadığmdan yapardın. Şimdi niye?.. Ay¬ nı zamanda İsmet kabine teşkiline me’mur, Fethi de Millet Mec¬ lisi Riyasetine intihap olunmuş. Fethi’yi büsbütün atmamış. Es¬ ki arkadaşlık var... Fethi nasıl olsa yine ona yâr... Nutukta «Bütün Millet Cumhuriyetin ilânına mesrûr oldu. Her tarafta parlak tezahürat ile ilân-ı şâdümanî edildi» diyor. Bunun birinci kısmı mahz-ı kizb, utanmadan alenen yazıyor. İkinci kısmı doğrudur. Çünkü tezahüratı yapan hükümettir. Millet zavallı aç karnmı düşünmekle meşgul... Mustafa Kemal bununla büyük bir inkılâp yaptığı fikrinde. Halbuki, cumhuriyet benim padişahlığı ilga eden takririmle be¬ nim tarafımdan yapılmış demekti. Şimdi sade adı telâffuz edili¬ yor. Kâzım Karabekir, Rauf ve arkadaşları bir taraftan, İstan¬ bul gazeteleri diğer taraftan Cumhuriyetin ilânı tarzmı tenkid ettiler. Beş-on dakikada bir Teşkilât-ı Esasiye değiştirilebilir mi? Mustafa Kemal sonraki sahifelerde Cumhuriyet ilânı üze¬ rine yapılan gazete tenkidlerine cevap vermeğe savaşmaktadır. İsticali mâzur göstermeğe çalışıyor. Fakat cevabı zayıf, saçma... Yine bu sahifelerde Rauf’u padişahlık tarafdarı olmakla it¬ ham ediyor. Bilmem bu adam nedense herkesten çok Rauf’la uğ- arşıyor ve onu bilhassa bu itham altına almağa savaşıyor. Biz evvelce 12 Teşrinisani kararını izah ederken Rauf’un ne taha- lûkle bu takrire imza attığmı söyledik. Rauf’un Padişah taraf- darlığı aslâ varid değildir. Ne koca yalan, ne yalancı adam!.. Sade Rauf’un endişesi Mustafa Kemal’in «Saltanat-ı ferdiye» kurmasıdır. Bunda da yerden göğe kadar hakkı vardı. Mustafa Kemal zaten şimdiye kadar müstebidâne idareye uğraşıyor, hep o yola yürüyordu. Şimdi tam yapmıştır. Gerek Kazım Karabe- kir, gerek Rauf ve gerek diğer bir takımları, tâ Erzurum ve Si- vas’tanberi Mustafa Kemal’in tahakküm ve zulüm yaptığından ve yapacağından korkmuşlar ve bu korkuyu izhar etmişlerdir ki, Mustafa Kemal’in büe Nutkunda neşrettiği vesaik bunu is- bat eder. Yine Rauf: «Rauf, Cumhuriyetin, milletin saadetinin mü¬ emmen olacağına itimat etmiyor». Mustafa Kemal doğru söylü¬ yorsa, Rauf, eski fikrinden dönmüş, padişahcı olmuştur. Rauf’¬ un bu sözü saçmadır. Ancak, şu var ki, Mustafa Kemal’in Cum¬ huriyeti bunu te’min edemezdi. Nitekim gördük, edemedi... * Cumhuriyet ilânı gününe kadar ben işlerde doğrudan doğ¬ ruya methaldar idim. Bu güne kadar bu devlete iyilik ve kötü¬ lükten ne yapıldı ise, hissem, şeref veya mesüliyetim vardır. Bundan sonra sade meb’us olarak işleri yakından görüyorum. Bir takım işlerin içyüzünü bilmiyorum. Fakat çok şeyler meb’- uslar arasında kulaktan kulağa dolaşıyor. Ben ekseriya İstan¬ bul dayım. Türk Tarihi’nin tab ve tashihlerini yapmak ve eksik kısımlarını ikmal etmekle meşgulüm. Harb-i Umumi esnasın¬ da Mısır dan gelirken orada saklatıp bırakmağa meobur oldu¬ ğum bu tarihin Mısır, Hindistan gibi bir takım kısımlarını da getirtmeğe muvaffak oldum. Arada Ankara’ya gidiyorum, bir kaç gün kalıp haberler alıp dönüyorum. Cumhuriyet ilânından meb’usluğumun sonuna kadar üç-dört yıl zarfında Ankara’da cem’an yekûn üç-beş ay ya oturmuşumdur, ya oturmamışımdır. Meclis’teki müzakerelere karıştığım alâkadar olduğum yoktu. Bu müddet zrafmda söz de on defa ya söyledim, ya söylemedim. Demek Cumhuriyetten beri olan şeref veya mes’uliyetlerde aslâ hissem yoktur. * * * Gazeteler Cumhuriyetin ilânı tarzı aleyhine, hüâfet Maka- 1278 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1279 mmın muhafazası lehine yazıp duruyorlar. Lütfi Fikri de işe karıştı. Hilâfeti müdâfaa ediyor. Haklıdır, fakat çok ileri gidip. Cumhuriyet aleyhinde ve Padişahlık lehindedir. Bu hususta bir risale neşretmişti. Bir gün Lütfi Fikrİ’nin yazıhânesine gitmiş¬ tim. Orada Ressam Asaf Muammer de vardı. Lütfi Fikri çok münakaşacı bir adamdı. Benimle Cumhuriyet veya padişahlık mes’elesi hakkında uzun bir münakaşa etti. Hattâ kavga ettik. Bir iki sat sürdü. Onu en muknı deliller, vesikalar, mantıklar ile ilzam etmek mümkün değildir. illâ dediğini der. Çok defa cevap bulamıyor, fakat padişahlık iyidir, deyip işin içinden çıkıyor. Nihayet sebebini izah etti : «Padişahlık kalkınca Reisicumhur olmak için ihtiras meydan alır, millet birbirini yer.» İşte bu doğru. Fakat tam doğru değil. Dedim ki : «Bu sebep çok doğru ve çok mühim. Fakat padişahlık buna mâni’ olmuyor ki... Ay¬ nı ihtiras yine oluyor, işte Ittihadcılar devrini seninle bir safta yaşadık, ihtiras durmuş değildi. O vakit bu ihtiras Padişahlık makamı için değil, fakat başvekillik ve vekillik için oluyordu. Ittihadcılar Padişahı bütün kuvvetinden tecrid etmiş, onu ka¬ feste kuş yapmış, o makamın kuvvetlerini kamilen ve keyfema- yeşâ kendileri kullanıyorlardı. Sade bu sefer, ihtiras bu mevki için de olacak. Mevkiin, şeklin ne hükmü var? Mühim ve muzır olan ihtirastır. O da her şekilde aynen mevcuttur. Şu halde Pa¬ dişahlık veya Cumhuriyet rejiminde fark yok.Hiçolmazsa cahil, mütereddi bir aileden kurtuluyoruz. Hiç olmazsa mevki, tevel- lüd imtiyazından kurtuluyor. Hiç olmazsa Cumhuriyet maka¬ mına okumuş, Dünya görmüş insanlar gelebilir. Bu da büyük bir kârdır» Buna yine hakkı teslim etmemekle beraber tamamiy- le sustu. Demek ilzâm olmuştu. Kendisini severim. Değerli ve namuslu bir adamdır. Tuttu¬ ğu yol, bir gün kendisini mahve getirecek. Mustafa Kemal ne canavardır, bilmiyor. Kurtarmak istedim, bunun için nasihat ve hatâ tehdid ettim : «Lütfi Fikri! Çok rica ederim, bu fikirden vazgeç! Hiç ol¬ mazsa dilini tut! Sen Mustafa Kemal'i bilmiyorsun. Vicdansız, namussuz, pervasız, hunhar bir mahlûktur. Vallahi seni imha eder.»! dedim. Ayrıldık. Rauf’un gazetelerde aleyhdar beyanatı üzerine Mustafa Ke¬ mal Rauf’u fırkadan atmak istedi. Rauf da «Fırkadan çıkmam» dedi. Bu adam cidden akılsızdır. Vaziyeti bilmiyor, Mustafa Ke¬ mal’i anlamıyor. Fırka demek o demektir. Nice avenesi de var. Zaten fırkada ve hak huzurunda mağlûp olsa, derhal silâha mü¬ racaat eder. Nitekim emsali var. Bunları bilmeyecek ne var?.. Apaçık basit şeyler... Silâh da onda, Rauf.da bir şey yok... iyi¬ si mi, mâdemki iş bu hale geldi, fırkadan kendin çık da kabada¬ yılık sende kalsın. Gazeteler Hilâfetin ilga edilmemesi lüzumu hakkında harıl harıl neşriyat yapıyorlar. Mustafa Kemal bu fikre başlamış, nasılsa bu da ağıza düşmüş idi... Mustafa Kemal Rauf’u tepelemek için Rauf’la İsmet’: fır¬ kada bir hususî içtima yaptırıp tutuşurdu, ikisi arasında uzun münakaşalar olmuş. Bunları neşretiler. Okudum. Rauf yüıe ha¬ tâda. Gazetedeki beyanatından bir takım fikirleri inkâr etmiş. Hattâ, Rauf’un bu neşrolunan sözleri yavan, adetâ kusur diler gibi, ismet iyice dalına binmiş, ismet şimdiye kadar iyi söz söy¬ leyemiyordu. Bu defa hatip gibi söz söylemiş. Bilmem neşrolu¬ nan zabıtnâmeye rotüş mü yapmış? Adeti böyledir, yapar. ismet Rauf’a : «Fırkadan çıkıp muhalif fırka yapacak mı¬ sın, yoksa fikirlerinden dönüp fırkada kalacak mısın ?» diye sormuş. O da fırkadan çıkmayacağını, muhalif fırka yapmaya¬ cağını söylüyor. Müzakere salonunu terketmiş. Sonra da çıktı, muhalif fırka da yaptı. Ne kötü!.. Bu münakaşalarda İsmet müthiş bir surette Rauf’u mağ¬ lûp etmiştir ve yine diğer cihetle îsmet’in Rauf’a nisbetle çok yüksek olduğunu göstermiştir. Bu esnada Tanin Ağahan’m beyanatını neşretti, ismet küp¬ lere bindi. Ben bu esnada Ankarada’yım. Şimdi matbuatı imha İçin bunu vesile yaptılar. Bir istiklâl Mahkemesi teşkil edip, 1280 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1281 Topçu îhsan’m riyaseti altında İstanbul’a göndendiler. İstan¬ bul’a gideceğim. îsmet’e veda’ ettim. Ben orda iken Ihsan gel¬ di : «Gidiyoruz, Paşa hazretleri, ne emirleriniz var?» dedi. Ha¬ tırımda kalmayan bir şeyler söyledi. Fakat bunlardan birisi ha¬ tırımda kalacak şeydi yanından çıkınca defterime kaydettim, is¬ met : «Bak, Ihsan! Hüseyin Cahid’i asıp bu işi bitirmeli!» dedi, içimden dedim ki : «Iş müthiş...» Şimdi İstanbul’dayım. Lütfi Fikri’yi, Cahid’i, Ahmed Cev¬ det’i, Velid’i tevkif etmişler. Lütfi’ye ettiğim nasihatlar boş de¬ ğilmiş. Gidip" tevkifhanede Lütfi’yi, Cevdet’i, Velid’i gördüm. Teselli ettim. Mahkeme Fındıklı’daki Meclis-i Meb’usan binasın¬ da içtima ediyor. Topçu’ya bu işi hüsnü surette kapatmasını, cürüm denecek bir şey olmadığım söyledim. Baktım Ihsan da o fikirdedir. Velid beni Cumhuriyetçi olduğuna dair şahid göster¬ miş. Kabul ettim. Gidip resmen müdafâa ettim. Hem de belki bunlarla kurtulamaz diyerek, nevrasteniktir deyip, hekimce söy¬ ledim ki : O halde bununla kurtulur. Velid diğer beyanatından memnun oldu. Ama buna canı sıkılmış. Kendisine sonra izah eltim. Bir başka fikrim yoktu. Bil’akis Lozan’da yakından tanı¬ yıp, sevdim. Dindardır. Biraz bunda ifrâd eder. Ama dindar ol¬ mak lâzımdır. tsmet’e bir mektup yazdım. Hülâsatan bu mektupta dedim ki : «Bunları bırakın, beraet ettirin. İstanbul’a ve matbuata bir korku vermek lâzımdı, işte bu tamamiyle oldu.» Ne ise, bir kısmı beraet etti. Lütfi Fikri hapse mahkûm ol¬ du. Yine Ismet’e bir mektup yazıp Lütfi Fikri’nin affını rica ettim, ismet bana cevabında affını kabul ettiğini yazdı. Millet Meclisine affını verdiler. Af olup çıktı. Lütfi’yi mahkûm olunca mehterhâneye nakletmişlerdi. Yi¬ ne bu hapishanede de birkaç defa ziyaret ettim. Her gidişim¬ de birçok ziyaretçiler vardı. Birisinde göz hekimi Esad Paşa da geldi. Ben çıkarken herkesin elini sıkıyordum. Buna da sıra gel¬ di, elimi uzattım, elini çekti. Çok canım sıkıldı. Ne hakaretti. Tabii bir şey demedim. Sade yüzüne bakıp yürüdüm. Bu sefer kendi ilerledi. Elimi tutmak istedi.,. Ayol ben sana, seni sevdi¬ ğimden elimi uzatmadım ki... Umumî nezaket diye ve senin eli¬ ni sıkmasam hakaret ve terbiyesizlik olur diyedir. Sebep: Ben son zamanda Sıhhiye Veküi iken Esad doktor İsmail Besim Paşa ile beraber Ankara’da Vekâlete geldi. Benden birini Ha- midiye Etfal Hastahânesine müdür tayin etmekliğim için ısrar etmişti. Halbuki o adam o kadar ihtiyarlamıştı ki, turşu gibi idi. Yapmadım. Kızmış. Beni Tıbbiye’de muallimlikten atan, meb’us intihabım aleyhine çalışan, gayretli îttihadcı olup ba¬ na saldıran bu adam, asıl, şimdi el vermemek değil, o vakit be¬ nim ayağıma ricaya gelmemeli idi... Bu darbe ile matbuata biraz sükûn geldi ise de bir müddet sonra tekrar başladılar. îttihadcılann enkazı vardı. Cavit, Ca- hid, ilh... Bunlar ekseriye Küçük Said’in damadı Nuri’nin evin¬ de toplanıyorlardı. Orası muhalefet mahfeli olmuştu. Nuri Meş¬ rutiyet iptidasında îttihadcılara şiddetle aleyhtardı. Onların kuvvetini görünce, derhal îttihadcı oldu. Osmanlı Bankasına âzâ, ilh... yağlı kuyruklar kapıp keyfine baktıydı. O esnada Cavid’le canciğer olmuştu. Şair Yahya Kemal, Nuri’nin adamı¬ dır. Onun evinde yatıyor, yiyip içiyor. Bu içtima ve konuşma¬ ları görüyor. Gelip Ismet’e haber veriyor, ismet, Mustafa Ke¬ mal, Nuri’ye fena kızıyorlar. O esnada Mustafa Kemal’le îs- met’te bir fikir vardı. Bana bunu sarih bir surette çok defa ifa¬ de ettiler : «Aleyhimize hoca kitlesi var. Bu ölü bir sınıftır. Bundan pek korkulmaz. îtilâfcıları imha ettik, nâm ve nişan¬ ları kalmadı. Sade îttihadcı döküntüsü var. Bunların kuvvetli teşkilâtı vardır. Gizli duruyor. Her işin başı Cavit ile Kara Ke¬ mal’dir. Başta bunlar olarak İttihadcılardan beş-on kişiyi imha etmek, îttihadcılann kökünü kazımak lâzımdır.» Şimdi bu .fikri takip ediyorlar. Biına vesile arıyorlar veya kendileri vesile ya¬ ratacaklar. ismetle, Mustafa Kemal ile münasebetimizde henüz dışa F : 81 1282 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1283 vurmuş bir fenalık yok. Ankara’ya gittikçe ikisi de beni yemeğe çağırıyorlar. Ben de arada kendilerini ziyaret ediyorum. Birgün İstanbul’da gazetede baktım. Hilâfeti ilga etmişler. Çok müteessir oldum. Benim kanaatimce Hilâfet bil’akis kuv¬ vetlendirilecek, modernize edilecek bir müessese idi. Hânedân- dan kadın, erkek ne varsa, hepsini âni bir surette toplayıp hu- dud haricine attılar. Mallarını da birisine mühlet vererek tas¬ fiye ettiler. Bu fecî bir şeydi. Mustafa Kemal Hilâfet meselesini ve ilgasını nutkunda Sa¬ lı if e 511 den itibaren izah ediyor. îsmet’e olan telgrafındaki şu cümleler nazarı dikkatimi celbetti : «İstanbul’da milletin boğa¬ zından kesilmiş paralarla yapılmış bir çok saraylar ve içindeki bir çok eşya, ilh...» Hey gidi, bunu söyleyen adam!.. Uç-dört yıldır o saraylarda yerleşti. Keyifler içinde milleti soymakla meşgul. Her yerde çiftlikler, binalar elde etti. Ankara’da o ko¬ ca çiftlik gasplar ve miletin parası ile meydana geldi. Bunun için istida ile Ziraat Vekâletinden bile elli bin lira aldı. Ziraat Vekâletinin bütün traktörlerini Konya Ovasında halk için ça¬ lışırken, Vekâlete 20 bin lira nakliye masrafı yaptırarak çift¬ liğine getirdi. Amele, memur, benzin hep Vekâletten... Bunu bana Konya meb’usu Hoca Musa Kâzım yana yakıla anlattı. Ankara Ziraat Mektebinin talebe ve muallim hey’etini çiftliği¬ ne nakletti. Orada amele gibi çalıştırıyor. Bu esnada Konya meb’usları traktörlerin alınmasına söylendiler. Ama ne fayda?!. Ankara’daki çiftliği cebren halkın elinden arazisini alarak yap¬ tı. Çiftliğin uzunluğu önünden geçen şimendiferle yarım saat¬ tir. iki yerli hânedandan, Alişanzâdeler bizzat bana anlattılar. Bozok Salih gelip çiftliklerinin Gazi’ye satılmasmı söylemiş. Onlar razı olmamışlar. Birgün Salih tapu memuru ile gelmiş. «Çiftliğiniz iki bin lira kıymetinde imiş. Parayı alın, takriri ve¬ rin!» demiş. Razı olmamışlar. «Sonra mahvolursunuz!» demiş, imzayı basmışlar. Dereboyunda şimdiki cephaneliklere yakın bir yerde yerliden biri toprağında tuğla yapıyormuş, Mustafa Kemal gelmiş : «Bu yer benim, sen ne hakla tuğla yapıyorsun?» demiş. Adamcağız, kızmış ve dönmüş : «Paşa, Paşa! derenin or- tasmdayım ve başkalarının bu kadar yerlerini parasız zaptet¬ tin. Şimdi bunu da mı ? Bununla bir lokma ekmek yiyorum. Ek¬ meğime dokunma bari!» demiş. Mustafa Kemal bir şey söyleye- meyip çekilmiş, parasını Bahriye Vekâleti bütçesinden tami- rat-ı bahriyeye ait göstererek sarfettirmişlerdir. Bu çiftlikte Marmara Havuzu adiyle ve o şekilde bir havuz yapmış, boyu 280 metredir, içinde kayıklar geziyor. Suyunu uzak bir gölden getirdi. Müthiş masraf oldu. Sonra da Karade¬ niz şeklinde ve daha büyük bir havuz yaptırdı. Bunu haber alın¬ ca, dedim ki : «Ya bu adam birgün de aklına eser, bahr-i Mu¬ hitlerden bîri şeklinde havuz yaptırmak isterse... Felâket, Tür¬ kiye’yi suya bastırır» Yanımdaki adam gülmekten öldü. Bu adamda da, deniz şeklinde havuz yapma deliliği var. Zavallı Ab- dülhamid. Padişahtı.' 34 yılda Yıldız’da ancak bir havuz yaptı ki, .dairevî ve iki oda kadar büyüklüğündedir. O milletin boğa¬ zından kesilerek yaptığını söylediği saraylarda, kendi zevk, çal¬ gı ve fuhşiyat içinde.-İzmir’de, Adana’da, Bursa’da, Yalova’da ve her tarafta çiftlikler, portakallıklar, hâneler hesapsız... Milli hareket zamanında istasyon civarma Müdâfaa-i Milli¬ ye Vekâleti cephane fabrikaları yapmıştı. Mustafa Kemal bun¬ ları da kendi arazisi ad’etti. Vekâlete «Toprak benimdir. Ya sa¬ tın alın veya fabrikalarınızı kaldırın!» dedi. Vekâlet telâş etti. Nihayet Recep’i Müdâfaa-i Milliye Vekili yaptı. Recep bu ara¬ ziyi Mustafa Kemal’den ikiyüzbin liraya hükümete satm aldı. Yağma... Bu kadar da açık ve vazıhı görülmemiştir. Bir defa arazi onun değil, sonra da hadi hadi dört bin lira etsin. Hilâfetle beraber Şerı’ye Vekâletini de ilga ettiler. Bunu ben, daha ilk Ankara’da Hükümet teşkilinde söylemiştim. Ha¬ lide, Celâl Arif itiraz etmiş, Mustafa Kemal kabul etmişti. Fi¬ kir benimdir. Din ve devlet ayrılınca, bu, tabii idi. Tedrisatı tevhid de ediyorlar. Bu da benim Maarif Vekili iken yapmağa 1284 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1285 çalıştığım bir iştir ki, Millet Meclisindeki resmî beyanatımda da daima teknik bir tahsil ve terbiye diye bunu ileri sürmüşüm- dür. Bizden öğrendiği şeyler... Hilâfetin ilgasında en çok Seyyid Beyi kullandı. Kabine tebeddül etti. Onu kabineye almadı. Çünkü Ittİhadcı hadımların¬ dan diye ondan şüphe ediyordu. Halbuki Seyyid mükemmel bir yobaz ve bütün yobaz seciyyesine haiz dalkavuk biri idi. Kime olsa hizmet eder. Ankara’ya gelince, Seyyid’e dedim ki : «Za¬ vallı! Bu kadar gayret ettin, bu kadar seni kullandı, mükâfat olarak kabineden attı.» Düşündü, dedi : «Çok haklısın, bileme¬ dim.» Seyyid Bey, dilgir olmuştu. Meb’usluktan istifa edip, Da- rülfünun’a profesör oldu. Arası az geçti, öldü. Zavallıya bu dar¬ be ağır gelmişti. Cezasıdır. Mükemmel bir yobaz olduğu halde, Hilâfetin aleyhine ve lüzumsuzluğuna dair söyledi. Bunları güya şer’an ispat etti, işte Ittihadcıların bu büyük adamı da, böyle âdi bir dalkavuk, cerci yobaz idi. Şeriatı, lüzumuna göre her şe¬ ye âlet ederdi. Mükemmel Müslüman görünürdü. Ama işte, di¬ ni de böyle idi.. Şu îttihadcılar da ne maskara şeylerdi... Padişah ailesinin Türkiye’de ikameti bir kanunla men’edüdi. Antalya meb’usu Hoca Rasiiı, Hilâfetin İlgası zamanında Hilâl-i Ahmer’e para toplamak için bir hey’et ile Hindistan’da idi. Hilâfetin ilgasından on-onbeş gün sonra geldi. Konuşuyor¬ duk. Bana dert yandı : «Bize Hindistan’da çok hürmet ediyor¬ lardı. Mühim para toplanıyordu. Hilâfetin ilgası telgrafı gelin¬ ce Hindistanlılar perişan oldular. Çok keder ettiler, bize de ha¬ karet ettiler. Çaremiz kalmadı, kaçıp geldik» dedi. Bu iş bütün âlem-i Islâm’a derin bir tesir yapmış, onu ümidsiz bırakmıştır. Halbuki Padişahlığın ilgasına âlem-i Islâm hiçbir şey dememiş¬ tir. Ne vahim bir hatâdır... Zaman gösterecek. Mustafa Kemal’e göre, Hilâfetten hiçbir fayda yokmuş. Nutkunda delili de Hind’lilerin Harb-ı Umumî’de aleyhimize lıarbetmeleriymiş. Safsata... Bu adamlar esirdir, ne yapabilir¬ ler... Hadi sen ol da yap?!. Hem de aldatılmışlardır. Yine lehi¬ mize çok yardımlar yaptılar. Ingiltere’yi lehimize imaleye çok çalıştılar. Bu savaşlar, Montagü Mes’elesi meşhurdur. Bunların bizim iyi bir sulh yapmamıza muhakkak te’siri olmuştur. Bize bir çok para yolladılar. Biz Eskişehir’den Ingiliz’leri tard eder¬ ken, Hind’Ii taburlar kurşunlan havaya sıktılar. Daha ne isti¬ yorsun?!. Hele hür olsunlar da. gör. Süveyş’e taarruzumuzda Mısır topçusu bize kıyasıya ateş etti. Bir kipti zabit, bunun far¬ kına varıp, işi eline aldı. Ve bizi kayırdı. Bilhassa Hilâfet saye¬ sinde umum Müslümanlar bizi büyük bir muhabbetle seviyordu. Bu manevî te’sir büyüktür. Bil’ahare bu, maddî de olurdu. Hele biz, tâcir bir millet olsak, bütün Müslüman memleketlerinde bi¬ zim malımız, geçerdi. Bu da ne mühim fayda idi. Mısır’da Türk malına rağbet büyüktür. Rumlar ve ermeniler dükkânlarına bu sebeple «îstanbulî» yazarlar. Bu nokta âti için de çok mühimdir, istifade etmeliyiz. Hem bütün Islâmlara ait bir başı ne vicdanla, ne hakla kesersin? Zazaüı Âlem-i Islâm başsız kaldı. Ama bu kadar teceddüd etmiş Avrupa, Papa’yı kaldırmıyor. Mussolini bil’akis onu kuvvetlendirdi. Mustafa Kemal yine safsata yapıyor : «Hilâfetin bakası Türkiye düşmanlarının oyunudur» diyor. Ne aykırı mantık? Bu sözde Avrupa devletleri, bilhassa Ingiltere dahildir. Halbuki bence Hilâfeti ilga ettirmek, Müslümanların istinad direğini yık¬ tırmak için Ingiltere ve Papa milyonlar verirdi. Mustafa Kemal bunu bâd-ı heva yaptı. Gaflet, gaflet değil, sırf kendi mevkii korkusuyla... işleri hep şahsîdir. Devlet menfaati düşünmez. Necmeddin Molla daha ben Türkiye’de iken arada bana «Şu hilâfeti ilga etmek için Ingiliz’ler iki milyon Ingiliz lirası verirlerdi ya» deyip dururdu. Bunu böyle millî bir düşünce île değil, galiba hususî bir imâ ile söylüyormuş. Sebebini bun¬ dan bir yıl evevl öğrendim : Sultan Reşad’a mabeyincilik eden ve şimdi Nis’te oturan Reşid bey Paris’e gelmişti, beni gördü. Bir müddet Abdülmecid ile Nis’te sıkı temasta imiş. Bir gün sabık hâlife Reşid’e demiş 1286 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1287 ki, mühim yerden haber aldım, mevsuk malûmattır; İngiliz’ler Lozan’da İsmetle Rıza Nur’a hilâfeti ilga ettirmek için iki mil¬ yon altın vermişlerdir. O da söyleyeni sormuş. Bir Rus diploma¬ tı demiş... Olmaz hayâl? Ne adamdır şu?. Bir defa bu adamlar beni Hükümetten atmışlardır. Hilâfetin ilgası işinde Ankara’da bile yoktum. Sersem bu adam... Rus diplomatı aşikâr ki, onu İngiliz aleyhine sevketmek için mahsus söylemiştir. Ben Paris’ te üç yıldır nasıl yaşıyorum gelsin, görsün. Ne sıkıntılar çek¬ mekteyim, kendisine el’an Hind Nizamı ayda beşyüz İngiliz Li¬ rası maaş veriyor. Acaba Ingiliz’ler onun aleyhinde olsalar Ma- haraca Hâlife’ye maaş verebilir mi? Hizmet et, çalmayıp mem- neKeti terket, gurbete çık, çek, üste böyle bir de desinler... İşte kör talih buna derler. Ben Sinop’ta kütüphaneyi çok emekle vücuda getirdim. Çok para sarfettim. Ona bina ve çiftlik olarak irâdlar da yap¬ tım. Amele gibi çalıştım. İçine dörtbin cild kitap koydum. Bu kütüphane hakkında ayrı bir kitap neşredeceğim. Bu sebeple tafsilâttan vazgeçiyorum. Meclis’te birçok arkadaşlar büsbütün çekildiğimden şikâyet ediyor, benden faaliyet talep ediyorlardı. İkinci Meclis’in ikinci yılı esnasmda, refikamı alıp Ankara’ya gittim. Bir hâne tuttum. Meclis’e devam ediyorum. İsmet ve Mustafa Kemal’le aramız gittikçe soğuyor, fakat henüz bir şey yok. Patlak vermedi. Mustafa Kemal İkinci Mec. Iis’i istediği gibi intihap ettirmişti. Ama İçinde çok namuslu adamlar vardı. Bilememiş... Devlette artık işler fena gitmeğe başlamıştı. İstibdada doğru müthiş bir hareket görünüyordu. Korkmasalar, Meelis’in dörtte üçü, derhal âşikâr surette mua- raya başlayıp Mustafa Kemal'i ve îsmet’i devirecekler, fakat korku dağlan bekliyor. Bununla beraber hafif çapta itirazlar¬ dan da hali kalmayanlar da çok. Mustafa Kemal ve İsmet de Meclis’in kendilerine metbu’ olmamasından, her istediklerini kö¬ rü körüne kabul etmemelerinden sinirleniyorlar. Aşikâr olarak Meclis’i mutî' bir alet haline getirmek lüzumunu söylüyorlar. Bu esnada bu iki adama hiç durmadım, Meclis’te bir muha¬ lefet partisinin teşkiline mâni’ olmamalarını, bunun pek lâzım olduğunu, bunsuz demokrasi ve cumhuriyet olamayacağını söy¬ ledim. Diyordum ki : «Bu bir zarurettir. Zaten Cumhuriyet de böyle olur. Cumhuriyetin yegâne direğidir. Bunu men’ederseniz bu cumhuriyet değil, müthiş istibdattır, hâkimiyet-i şahsiyedir. Hem memleket, hem de sizin selâmetiniz için bu lâzımdır. Mec¬ lis’te muhalif bir fırkanın olması, bir emniyet supabıdır. Mec¬ lis’te bazan fikir imbisatları olmaması mümkün değildir. Bıı im¬ bisat tazyik ile mukabele edilirse imbisat kuvveti artar, patlar. Fakat söylenirse hafifler. İnsan içini dökünce sinirleri gevşer. Eğer Meclis’in ağzına kilit vurulur, matbuatın dili kesilirse, iş meşruiyetten çıkar. İş başka safhaya dökülür. O vakit, isyânlar, spıkasdler olur. Aman bu sahaya girilmesin. Yazıktır» Baktım asla kulak vermiyorlar. Bir gün Mustafa Kemal'e «Size ne? Sh zili mevkiiniz yüksektir. Kendinizi fırkaların fevkinde tutun! Bir hükümet düşerse, Öteki fırkanın hükümetini korsunuz. So¬ nunda o da düşer, yine evvelki geçer. Muhalifleri Hükümetten ted’ib hiç tedbir değildir. Bil’akis, onlara da verin. İki günde maskara ederler. O vakit bihakkın düşerler. İyi ders olur. Tık t ikiyi keserler.» Buna cevabı şu oldu : «Muhalif bir fırkaya değil, Meclis’te bir muhalif sese tahammül edemem.» Bu söz müthişti. Hazin hazin âtiyi düşündüm. Değil böyle yapmak, fır¬ ka reisliğinden bile çekilmedi. Vaktiyle bunu Tâlât da dediydi. Ama sonu ne oldu?!, Mustafa Kemal hunu da düşünmüyor. Ta¬ lat Almanya’ya kaçtıktan sonra «Çok hatâ ettim. Şimdi dev¬ leti eline teslim edecek adam yok Namuslu muhalifleri tepeleme- meliydim. Adam yetişmesine mani’ olduk.» demiştir. Demek çare yoktu İş sarpa sarmıştı. Artık bu bahsi bir da¬ ha tekrarlamadım. Görüyordum, Mustafa Kemal etrafına da Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Necati, Vasıf, Recep, Recep Zühdü, Saffet, Yakup Kadri, Kılıç Ali gibi adamları doldurmuştu. Es- 1288 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1289 ki kaatil yaveri Salih'i de, Recep Zühdü'yU de, Nuri’yi de meb’us yapmıştı. Kâzım Paşa’nın itibarı daha fazla idi. Demek klik teş¬ kil ediyordu. îşin fenaya gittiğine hükmetmemek için pek ser¬ sem olmak lâzımdı Bu adamlar fırkada «Gazi şöyle istiyor ' de¬ yip kötü şeyler yapıyorlardı. Hakikaten de onlar Gazi’nin tali¬ matını fırkaya yapıyorlardı. Bu suretle fırka kararım veriyor. Verince de Meclis’in hey’et-i umumiyesinde kabul, fırka âzasına zarurî idi. Tıpkı İttihadcılarm sistemidir. Demek Şeref sokağın¬ daki gibi, «Merkez-i Umumî» teşkil etmişti. Bu da Çankaya’da. Mustafa Kemal bütün îttihadcı sistemini daha şiddetlendire¬ rek tatbik ediyordu. Onu taklid etmişti. Bunlar bana ve çok meb’usa fena te’sir ediyordu. Âtiden korkuyorduk. Birgün kırda gezmeğe çıktık. İsmail Safa ile dertleşiyorduk. Yanımızda Yusuf Kemal ve daha birçok kişi de vardı. Safa’ya dedim ki : «Buna çâre bulmak mümkündür. Vakıa bu adamların dedikleri doğruydu. Fakat biz aGzi böyle istemiyor, bunlar ya¬ lancıdır deyip, işleri salim mecraya sevkedebiliriz. Sen arka¬ daşları ikaz et. Fırkada bir kontre parti yapalım. Bakalım ne netice verir. Bir deneyelim.» dedim. Yaptı. Çok adam buldu. Balıkesir meb’usu Süreyya, Hakkı Tank ve daha birçok meb’us dahil oldu. Maraş meb'usu Abdülkadir’in evinde geceleri üç-dört içtima yaptık. Derken ekseriyeti elde ettik. Hakikaten bu te- gekülün fırka müzakerelerinde te’siri görüldü. Bir gece içtima- da Süreyya müzakereyi not etmeğe başladı. Sebebini sordum. Şaşaladı. Baktım hem de müzakere esnasında aramıza fesad sürmeğe ve bizi dağıtmağa çalışıyor. Şüphelendim. Sonra tahak¬ kuk etti. Süreyya bizi Mustafa Kemal’e ihbar ediyormuş, Hak¬ kı Tarık da ayni fena rolü oynuyormuş. Fakat o, Süreyya gibi belli etmiyordu. Kurnaz. Mustafa Kemal Süreyya’yı sevmezdi. Çünkü Meclis’te daima tenkid yapardı. Bundan sonra göze gir¬ di. Hasılı bu iki adam casusluk yapmışlardır. Bu teşekkülün rolü, te’siri o kadardı. Ziyade bir şey olamaz¬ dı. Çünkü Mustafa Kemal derhal silâha müracaat ederdi. Mak¬ sadımız da zaten bundan fazla değildi. Fakat ihbar vaki’ olun¬ ca, bunda da devam edemedik. Bu Süreyya mes’elesinden son¬ ra dağıldık, işi bıraktık. Vekâletten istifamdan sonra, İstanbul’dan Ankara’ya av¬ detimde Hariciye Vekâletinde İsmet bana, İstanbul murahhas¬ lığım teklif etti. Dedi ki : «Adnan Ittihadcılarla beraber. Kaldı¬ racağım. Orda senin gibi bir emin arkadaşın olması lâzımdır». Hakikaten Adnan İstanbul’da hep İttihadcılarla beraberdi. Es¬ ki tarikatını bırakmıyordu. Fakat düşündüm. Bir arkadaşın ye¬ rine oturmak ağırdı. Hem de bu vazife Türk Tarihi’ııe çalışma¬ ma mani’ olacak. «Beni mazur gör! Kabul edemem!» dedim. O galiba radde mâruz kalacağını hiç zannetmiyormuş. Birden ar¬ kasına yıkılır gibi yaslandı. İstediği olmayınca Öyle yapar. Şim¬ di beni kandırmağa başladı. Türlü söylüyor. Ben de bir düziye «yok» diyorum. Dedi : «Bir çok muahede yapacağız. Hepsini sana yaptıracağım» Yine : «Yok» dedim. «Canım bu kadar im¬ zan olacak» dedi. «Bu şerefleri başka arkadaşa ver!» dedim. Nihayet : «Canım ben bütün resmî muameleyi yaptırdım. Evrak yazıldı. Geri döner mi?» dedi. Bu nev’ama bir cebir gibi idi, kız¬ dım, dedim ki : «Geri döner. Çünkü sormadan adam.tayin edi¬ lir mi? Ben bir marşandiz sandığı mıyım? İstediğin yere yolla- yasın. Ne yapayım, evvelce kabul eder misin diye bana soray- dm, yazdırmazdın..» Fena kızdı, dedi ki : «Demek sen bizimle çalışmak istemiyorsun». İçimden «ha, şunu hileydin» dedim, i a- kat bir cevap vermedim. O da artık kesti. Sonra Hariciye Mü¬ şaviri Tevfik Kâmil’den öğrendim. Hakikaten beni tayiıı etmiş ve bütün muameleyi yapmış imiş... Bu sefer bana Berlin Sefirliğini şifahen teklif etti. Birim ş aydır, bir düziye gazetelerde benim kâh Berlin’e, kâh Romz'yz sefir tayin edileceğim yazılıyordu. Bir şey anlamıyordum. Bir şey var diyordum. Nihayet anlaşıldı. Bunu da reddettim. Dedim «Paşa, bilirsin ben, mevki ve şeref âşıkı değilim. Hiçbir şey is¬ temem.» durdum durdum, bakayım Paris’e niye yollamıyor, 1290 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1291 orası boş, şunu anlayayım dedim ve şunu söyledim: «Bari Pa¬ ris’i vereydin?!.» «Paris’e başkasını yollayacağız. Sen Lozan’ da Fransızlarla çok çarpıştın. Olmaz.» dedi. Meğerse orayı Fet¬ hi için açık tutuyormuş. Onun menfası Paris, benimki Berlin miş... Benim niyetim bu adamlarla artık kat’iyyen çalışmamak... Hiçbir memuriyetlerini kabul etmemek. Meclis’ten de çekilece¬ ğim. Fakat o vakit beni daha kolay tepelerler. O oldukça biraz garanti ve kuvvet. Arayı da tamamiyle bozmanın vakti değil. Türk Tarihi’nin tab’ını bitirmeli. O vakte kadar alargada dur¬ mak. Hele koparmadan memuriyetleri red etmeli. Bu mühim. Çünkü iş fena gidiyor. Çirkefe girmek doğru değildir. Bu kadar namusumla yaşadım, onlarla çalışmak rezaletlerine iştirak et¬ mek demektir. Kimbİlir ne kötü şeyler yapacaklar?!. Namusu¬ muzu kaybederiz. Mes'uliyetlerine müşterek olmaktan korku¬ yordum. .. Çankaya tamamiyle Yıldız Sarayı oldu. Etrafında Arna¬ vut, Arap taburları gibi, tabur tabur muhafaza kıt’alan var. Yıldız’m etrafında İki kat duvar vardı. Çankaya'nın etrafında hendek ve emsali tahkimat yapıldı. Vaktiyle Yıldız’a yanaşıla- madığı gibi, artık Çankaya’ya da kuş uçmuyor. Yollarda, bağ¬ larda müfrezeler geziyor. Her Çankaya’ya giden, yolda polis tarafından isticvap ediliyor. Yolda birkaç polis kulübesi yapmış¬ lar. Oradan telefonla Çankaya’ya gelene gidene dair haber ve¬ riliyor. izin gelirse bırakıyorlar. Mustafa Kemal kliği yanma toplamış, onlara Çankaya'da villâlar vermiş. Klikte neler yok : Abdülhamid’de Fehim Paşa vardı. Bunda Kılıç Ali var. Bozok Salih gibi, Kabasakal Mehmetler, Falih Rıfkı gibi Zülüflü İs¬ mail Paşalar var. Tertip yolunda. Tam cumhuriyet. Yaşıyoruz... Kılıç Ali, Cumhuriyet Fehim Paşası Salih Cumhuriyet Ka¬ basakalı, Falih cumhuriyet Zülüflüsüdür, Berlin sefirliğini red ettikten sonra ismetle aramız daha zi¬ yade soğudu. Artık ziyaretine gitmiyorum. Mustafa Kemal’e de gitmiyorum. Onlar da beni aramıyorlar. Tabii İstanbul murah¬ haslığı, Berlin sefirliği, Mustafa Kemal’in malumatı, hattâ ter¬ tibi tahtında baha teklif edilmiştir. Bu adamlar müthiş müste¬ bittir. Yalnız aleyhlerine harekete kızmazlar, ihsanlarının red¬ dedilmesine de tahammül edemezler. Bir havadis : Fikriye Hanım intihar etmiş. Sebebi ? Çanka¬ ya’ya gitmiş, kabul edilmemiş. Kederinden intihar etmiş. Gazi evlenince bu metresini para vererek Avrupa’ya yolla¬ mış. Kadın gezmiş, gelmiş, Lâtife kafa bu kadını çekemiyor. Tabii... Bizim oturduğumuz Leblebici Mahallesinde bir komşu¬ muz var, yerlüerden. Bizim hanımla iyi ahbablar. Çankaya’ya yakın bağları var. O hanım hikâye etti : Bir tabanca patladı, pencereye koştuk. Bir kadın sesi : «Aman beni vurdular. Can kurtaran yok mu?» diye feryâd ediyor. Sesi biraz snra kesil¬ di:» Demek Fikriye intihar etmedi. Vurdular. Bunu ya Mustafa Kemal, ya Lâtife vurdurdu. Mantık böyle. Fakat Lâtife böyle cinayete cesaret etsin zannetmem. Her ne suretle olursa olsun, fcu kadar metresliğini eden Fikriye de Gazi’nin cinayetleri liste¬ sine girdi. Tuhafı şu ki, mahkeme, kimse bu işi aramadı. Geçti, gitti... Adliye yeniden Fikriye’yi oraya getiren arabacıyı bulup, keza komşulardan tahkikat yapmıyor. Artık Mustafa Kemal’in yeni adamları (klik) arasında Mil¬ lî Harekette hizmet etmiş hiçbir kimse yok. Hizmet etmiş olan¬ ların hepsini attı. Klik âzası ve Hükümet âzâsı hep derme çat¬ ma şeyler. Dalkavuk, pezevenk, casus, kaatil, cahil, uşak mâ- kulesi... Tamam... Hepsini de kendi yeniden yetiştiriyor. Me¬ selâ bir hamala müşir forması takıyor, oluyor. Meselâ Recep'i Dahiliye Vekili yaptı. Bir yüzbaşı idi. Eskiden bu adam bizim yanımıza geldiği vakit, askerce selâmla bekler, yine selâmla çı¬ kardı. Oturmazdı bile. Dirayeti de ona göre. Murahhaslığı ben kabul etmeyince, Nusret’i, Berlin sefir¬ liğine de Kemaleddin Sami’yi tayin ettiler. Kemaleddin Sami orduda irtikâbı olan —ki, Ali Hikmet Paşa açıktan önüne gele- 1292 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1293 ne söylüyor— Hapishâne gardiyanı 'bir Arnavudun oğludur. Eskişehir Ordu merkezi iken, kardeşine askerî müteahhidlik yaptırıp, bu suretle para vuruyor. Bir takım irtikâbından evra¬ kı, Divan-ı Harbde. Halbuki Eskişehir’e kumandan İsmet de kardeşi Kambur Rıza’ya müteahhidlik yaptırıyor. Tabii yağlı kuyrukları İsmet kardeşine verdiriyor. Buradan aralarında zıd¬ diyet başlıyor. Bu sefer Kemaleddin Sami, Hükümet Dairesin¬ de îsmet’e gidiyor. Bağırıp çağırıyor, kavga ediyorlar. Bir gün de Kemaleddin adetâ hükümeti basar gibi, Hey’et-i Vekile içti¬ ma halinde iken, zorla içeri giriyor. İsmet köpürüyor. İşte de¬ mek. def’i lâzım gelenlerden biri daha... Hemen Berlin’e sefir yapıp sürdüler. Kemaleddin Sami de yerini buldu. Orda sefirlik değil, hâlâ tacirlik yapıyor. Kardeşi İstanbul ve Berlin arasında mekik dokuyor. Diplomatik koli nâmıyle ticaret eşyası kaçırı¬ yor. Bir defa da yakalanıyor. Bu mühim bir skandaldir, kapa¬ tıyorlar. Alman fabrika ve şirketlerine «Ancak bana müracaat ederek, Türkiye ile bir imtiyaz ve satış işi müzakere edebilirsi¬ niz» diyor. Alman şirketleri Alman Hükümetine şikâyet ediyor¬ lar... Hattâ Yunkers Şirketi Kemaleddin’e yazdığı bir mektupta «Yakamızı bırak!» diye bağırmıştır. Çirkin şey. Sefirler böyle şeyle meşgul olmaz. Konsolos, evet, başka işi yok. Kardeşi Tür¬ kiye’de zeytinyağı fabrikaları açıyor. Babalan ölünce, anaları evlerinin bahçesine zerzevat eker, sırtında çarşıya getirir, satar¬ dı. Sinop’taki evlerini de fakirliğe numune olarak görmek 1 lâzım¬ dı. Karısının eski kocası olan Abdülhamid’in oğlundan bir kızı var. Tıpkı prenstir. Bu aileye Türk toprağında oturmak kanu¬ nen yasaktır. Sefarethane Türk toprağı demektir. O da sefa¬ rethanede. Bu kanunu bu efendilerimiz yaptılar, ama buna mani’ olmuyorlar. Kemaleddin çok akıllı şeymiş, bu kadınla da evlenerek yağlı kuyruğa konmuştur. Kemaleddin sefirliğinden evvel Sinop’a gelmiş, meb’us sı¬ fatıyla dolaşmış, «Çerkesleri imha edeceğim» demiş. Arnavut¬ ları kim imha etsin bilmem. Ahaliye damızlık at hediye edece¬ ğini söylemiş. Ahali bunu bana sordular, durdular. At göndere¬ ceği yok! Söylemiş... Nitekim göndermedi. Vaadinden utanmak adeti yok. Şu adamı meb’usluğu için de adam sanıp bütün eşra¬ fa defalarca tasviyelerde bulunmuştum. Bunlardan başka sefirlik işini de iyi yapamadı. Bir aralık Ren tarafına gitmiş, orda nutuk vermiş : «Fransızlar zulmedi¬ yorlar. Yazık, yazık size Almanlar! Bizden ibret alıp isyan edip bunlan atamadınız» demiş. Bu nutuk günlerce Fransız matbu¬ atına sermaye oldu. Ne tedbirsizlik! Senin nene lâzım?!. Bir se¬ firin söylemeyeceği bir şeyi varsa o da budur. Böyle adam artık sefirlikte duramazdı. Ama Ankara’dan uzak durması ismetçe matluptur. Ve Kemaleddin, Mustafa. Kemal’in adamıdır. Kaldı. Rirgün Meclis’te Kâzım Karabekir, Ali Fuad ve Refet’in meb’us kalmak üzere askerlikten istifaları okundu. Hiçbir şeyden habe¬ rim yoktu. Baktım, bu mühim bir mes’eledir, ama nedir? Sonra anladık. Mustafa Kemal askerleri Meclis’e doldurmuştu. Bunun¬ la elinde Meelis’de mühim bir kuvvet olacağını zannediyordu. Bu" suretle müthiş bir militarist idare hasıl olmuştu. Hattâ Halit Paşa meb’us yapılmaması için benim yanımda Mustafa Kemal’e çok rica etmişti. Buna rağmen onu da yapmıştı. Bunlar ordu¬ nun bariz sımaları idi. Bunlar hem meb’us hem de orduda Ordu Müfettişliği gibi vazifeler yapıyorlardı. Nihayet Mustafa Kemal bunlardan korkmağa başlamış, hepsini siyasî sabâdan kovmak, sırf askerlikte bırakmak politikasını tercih etmiş. Bunlara tek¬ lif etmiş, Cevat, izzettin, Ali Hikmet, Şükrü Nail’le, Fahreddin, Cafer Tayyar Paşalar da bu meyanda. Her işte olduğu gibi, ip¬ tida muti’ öküzü Fevzi’ye söylemiş. O, derhal istifa etmiş. Bu numunedir. Onu göstererek diğerlerine de teklif etmiş. Cevat Paşa iptidâ meb’usluktan çekilmedi. Sonra Mustafa Kemal’in Ankara’da icbarı ile, bilmem ne yaptı, çekildi. Galiba askerlik vazifesinden azlettiler. Bu suretle Cevat sonradan dönmüştür. Mustafa Kemal’de hak, usûl yoktur. Kıçın bükme yapar. Kara¬ bekir, Ali Fuad, Cafer Tayyar, Refet kabul etmeyip, bil’akis as- 1294 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1295 kerlikten istifa ederek meb’usluğu tercih etmişler. Onları da bu müzakere esnasında Meclist'en dışarı çıkardı. Müzakereye iştirak ettirmedi. Bunu da yine Erkânı Harbiye Reisi vasıtasıy¬ la yaptı. Yaman adamdır. Bu gayet vahim bir işti: Ordu bir meb’usu Meclis’e girmekten men’ediyor. Millî Hâkimiyete müt¬ hiş bir darbedir. Başka yerde olsa Erkân-ı Harbiye Reisini par¬ çalarlardı. Mustafa Kemal bunu hem yaptı, hem de utanmadan nutkuna dercetti. İsabet. Kendi kendini rezil etti... O esnada içimden şu geçti. Üç adam Mustafa Kemal ile uyuşamıyorlar. Tabii uyuşamazlar. Fakat bunlar sersem. So¬ nunda herhalde aranızda can pazarı olacak. Bunu şimdiden as¬ kerlikte kalıp, ordular elinizde, yapıversenize... Meb’uslukta ko¬ layca ve mutlaka mağlûp olursunuz... Meclis binası sizin tür- benizdir. Şu adamlar kendi ayaklarıyla mezara geliyorlar. Dediğim olmuştur. İzmir Suikastında hapsolup çıktıktan sonra Ali Fuad’a bunu söyledim ve dedim ki : «Ayol mâdemki mücadele engagedir, zarurîdir, askerlikte kalıp, işi ordu ile bi- tirsenize» Dedi ki «Ne bilelim. Biz gayrimeşru’ bir şey yapmı- yalım. Bu işi usulü dairesinde Meclis’de görelim dedik». Dedim: «Gördünüz. İşte bu akıbete düştünüz. Bu adamı siz bu kadar va¬ kittir yine tanımadınız. O, meşru’ yol bilir mi? Silâha aynı si¬ lâhla mukabele edilir. O kuvevtten başka bir şeyle gitmez. Ne ise kıl kalmıştı. Canımzı kurtardınız». Mustafa Kemal bu mes’eleyi kemafissabık ve bir miktar kendine göre te’vil, tefsir ve tağlit ve hattâ uydurma yalan ile zikr ve tasvir ediyor. (Sahife 506) Hem de buna komplo diyor. Ah, komplo böyle mi olur? O askerlikte kalıp yapılırdı. Bu bü¬ yük bir fırsattı. Bu üç adam (Karabekir, Ali Fuad, Refet) di¬ rayet gösterip bu işi beceremediler. Böyle kanlı bir tiranı altına girdik, inliyoruz. Refet evvelce meb’usluktan istifa etmişti. Bu mes’ele esna¬ sında bu istifasını geri aldı. Tuhaf oldu. Anlıyamadık. Meğerse Nutka göre istifayı Rauf geri aldırmış imiş. Elcezire hududumuz açık idi. O tarafta asayiş yoktu. Nas- turîler, Geldanîler harekette idi. Bu esnada Meclis’te de meb’us Hoca Esat isyân hakkında bir sual yaptı. Nutkunda Mustafa Kemal bunları hep bu komplo üe alâkadar gösteriyor. Yavuz adam. Hem de hiç hayası yok. Bu kadar aşikâr yalanı herkes söyleyemez. Esad Hoca, içi temiz, sâfderûn dost bir adamdır. Beni çok severdi. Mes'eleyi biliyorum : O mübadele ile gelen muhacirlerin perişan halinden pek müteessir idi. Kendi de eski¬ den Rumeli’nden gelen muhacir olduğundan bu işle alâkadar oluyordu. İskân işlerinin pek fenalığından bana şikâyetler edi¬ yordu. Çocuk gibi bir adamdır. Hattâ bir kere anlatırken ağla¬ dı bile. İzmi r havalisinde bunların perişanlığım gözüyle görmüş¬ tü. iskân için bir vekâlet yapıp, bunu Sıhhiye Vekâletinden al¬ mışlar. Necati’yi İskân Vekili yapmışlardı. Necati’ye vekâlet bulmak için bu Vekâleti lüzumsuz olarak ismet ihdâs etmişti. Kendisine söylemiştim : «Yazıktır bu masrafa» demiştim de. Değer mİ? Evvelâ mevki, entrikası, sonra millet işi. İskân Sıh¬ hiye Vekâletinde idi. Ben Vekil iken Fethi kabinesi zamanında bir proje de hazırlamış, Hey’et-i Vekileye vermiştim. Kabul edilmişti. Fethi bu işi benim yapmamı teklif etmişti. Ancak ben bu işi deruhte etmek için lüzumu kadar para istemiş ve paranın evvelden elime teslim edilmesini, bütün vasıtaları hareket etti¬ rebilmek için askerlere ve valilere emir verebilmek selâhiyetini istemiştim. Çünkü, birden yüzbinlerce adam gelecek. Paraya lüzum olacak. Tahsisatı vermek için, sürgün yarına atılacak. Bizim devletin hali mâlûm. Muhacirler aç kalıp ölecek. Mühim mes’uliyet. Bunu Hey’et-i Vekile kabul edememiş ben de de¬ ruhte etmemiştim iskânı Sıhhiye’den aldılar. Dosyalar da oraya devredildi. Necati işi, ağzına, yüzüne bulaştırmıştı. Felâketti. Esad Hoca bunlan bana âeı acı anlattı. Hattâ bu hususta şiir bile yazmıştı. Bana okudu. Beni dahi müteessir eti. Ve ilâve etti «Bunlan Gazi’ye anlattım. Bana «istizah yap!» dedi. Ben de 1296 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1297 neme lâzım sual yapacağım dedim.» Mustafa Kemal ne yalan¬ cı!.. Bu adamı kendi sevketmiştir. Bunun geldanî işi ile komp¬ losu ne?.. Hocayı sok, sonra da bu yüzden turfa ve perişan et¬ tir. Bîçâre bu sual yüzünden meb’usluktan da oldu. Acıdır. Rumların bıraktığı evlerin çoğu, bilhassa İzmir’de şu bu tara¬ fından yağma edildi. Gelen muhacir açıkta kaldı. Bu yağmacı¬ lar içinde İsmet, Necati ve Gazi dahi vardır. İsmet Başvekâlete geçti. Fakat işleri alt-üst etti. İktidar¬ sızlığını gösterdi. Bütün Meclis aleyhinde meb'uslar birbirlerine şikâyetler ediyor. Hattâ birgÜn Meclis’de benim yanımda Ham¬ dullah Suphi bile, Fethi’ye İsmet ve Hükümet aleyhinde uzun şikâyetlerde bulundu. Ve Fethi’ye Gazi’ye gidip anlatmasını ve memleketi kurtarmasını bile söyledi. Hamdullah Suphi şimdi böyle söylüyor. Halbuki Vasıflar ve Necatiler grupundan ve İs- met’in pehlivanlarından idi. Demek efendisinin yıkılmak üzere olduğunu hissediyor. Bunlar böyledir. Hemen dönerler. Ben de bu fikre iştirak ettim. Fethi de Gazi’ye söyleyeceğini vaad etti. Zaten o da kızıyor ve pek şikâyet ediyordu... Mustafa Kemal (Sahife 518) iskân işlerinin bozukluklarını seyahatinde gördüğünü ve bu Vekâletin ilgasını söylediğini söy¬ lüyor. Peki ama, bunu ihdas eden sizsiniz. Bu çocuk oyuncağı im? Niye yaptınız? O vakit buna ne lüzum olduğunu da söyle¬ dik idi... İmdi Nutukta bu Vekâletin ilgasını tavsiye ettiğini söyliyerek bu hatâsını dirayetine delil haline koyuyor... Peki, mademki Necati böyle halt yiyor, âcizdir. Niye onu tekrar son¬ ra birçok vekâletlere vekil yaptın? Bu vekâlette fecî hırsızlık¬ lar, alçaklıklar olmuş, muhacirler perişan ve mahvolmuştur. Birgiin bunların hesabını görmelidir. Kâzım Karabekir, Ali Fuad ve Refet’in askerlikten istifala¬ rı Mecik’.’te okumu ken, diğer paşa ve kumandanların da meb’us- îukıan istifaları bunu takip etmişti. İkincilerin Meclis’te okun¬ ması doğru, bir in çiler inki lüzumsuz. Erkân-ı Harbiyeye ait idi. Yok, Gazi tertibi. Okundu. Çünkü iş çıkarıp onlara darbe vura¬ cakmış demek. Hattâ Esad Hoca’yı istizaha teşviki de bunu gösterir. Meclis Esad Hoca’nın beyanatından o kadar müteessir ol- duki, suali otomatikman istizaha tebdil etti. Ben de bir ay ev¬ vel Sinop’ta muhacirlerin perişan halini görmüştüm. Birçok¬ lan bana geldiler, hallerini anlattılardı. Çok müteessir olmuş¬ tum. Hele mübadele işini Lozan’da ben yaptığımdan ve bu hu¬ susta pek çok zahmet ve emeğim geçmiş olduğundan alâka ve teessürüm fazla olmuştur. Hele Sinop’ta Çakıroğlu’na muhacir yerleştirmişler. Buna pek kızmıştım. Çünkü'orası bataklık, mu¬ hacirlerin bir kısmı ölmüş, bir kısmı da Sinop’a kaçmış, perişan. Hem de üste ocaktan caba olarak Hükümet bunları iskân ye¬ rinden kaçıyorlar diye, zorla yine Çakıroğlu’na, yâni mezara yolluyor!.. Feci... Yüreğim yandı. Halbuki benim yaptığım ve iskân Vekâletine devredilen proje ve nizamnameye bir madde koymuştum ki, şu idi •„ «Bataklık mahalle her ne bahasına olursa olsun, muhacir iskân’ edümeyecektir.» Çünkü Çerkeş ve Abaza muhaciri arın bataklıklar kenarına iskân edilen kısımları, kami¬ len ölmüş, köyleri sönmüş, yıkılmış, oralarda şimdi yalmz me¬ zarlıklar bir nişâne olarak kalmıştır. Bunlardan bir kaçmı da ben Sinop köylerinde görmüştüm. Necati bu maddeyi ka’le al¬ mayıp muhacirleri sıtma ile kırdırıyordu. Pek cahil adamdır, an¬ lamaz. Sade martavalcı idi... icraatında da cesur. Kabahat on¬ da değil. Onu sırf bir kabadayı, icabında komitecilik eder diye oraya koyanlardadır. Sual istizaha kalbolunca dayanamadım, hemen söz aldım. Bir çok şeyleri izah ve iskân Vekiline ve Hükümete şiddetle hü¬ cum ettim. Meclis sarsıldı. Heyecana geldi. Nutkum bittiği va¬ kit, eğer o anda rey toplansaydı muhakkak Hükümete ademi iti- mad verilmişti.^Kürsüden indim, dışarı çıktım. İzmir’de asılan Abidin, zavallı, yanıma geldi. Elimi sıktı. Tebrik etti ve : «Biz seni artık sönmüş zannediyorduk. Baktım, yine on yıl evvelki Rıza Nur» dedi. Zavallı Abidin iyi, zeki, natuk, hukuk tahsü et- F : 82 1298 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1299 miş bir gençti. Muhalifti, Mustafa Kemal harcadı. Yazık!.. Ben¬ den sonra Yusuf Kemal de Hükümeti hukukî şekiller ile tenkid etti. Birçoklan söylediler. Ağalar bakmışlar ki, iş fena. Mustafa Kemal derhal terti¬ bat almış. Ertesi günü Meelis’e geldi. Locasında oturdu. Baktım gözleri şaşı olmuş. Demek fena gazapta. Sağ tarafa ön sıraya Kılıç Ali, Salih, Ali Saip (Urfa) gibi tulumbacı takımı oturmuş. Yunus Nadi, Vasıf, Necati, Recep gibileri de söz aldılar. Bunlar onun hatipleri. Ve bir tarafta durdular. Tulumbacı takımları tabancalarını takmışlar, ceketlerinin eteğinden, kıçlarından gözükmek üzere sarkıtmışlar. Arasıra kalkıp geziniyorlar. Ta¬ bancaları görünüyor. Ve belki görmemişlerdir diye, tabancala¬ rının bellerindeki kayışını bir, bir tarafa, bir diğer tarafa çeki¬ yorlar. Sarkan tabancalar gıcırdıyor. Herkes görüyor. Koridor¬ da muhalif meb’uslara çatıyorlar, kavga çıkarmak istiyorlar. O gün bunlardan biri Raif Hoca (Erzurum) ya da koridorda ta¬ banca çektiydi. Topçu İhsan, koridorda avazı çıktığı kadar ba¬ ğırıyor : «Yapmayın! Yapmayın! Siz bu Sarıoğlan’ı bilmez mi¬ siniz? Kızarsa bütün Türkiye’yi ateşe yakar» diyor. Sarıoğlan dediği Mustafa Kemal. Tehdid müthiş. Hatipleri birer birer söz aldılar. Bizim aleyhimize, daha ziyade Rauf, Refet aleyhinde ateş püskürdüler. Aleyhimize tür¬ lü yalan ve tezvirler söylediler. Meselâ Vasıf ve Necati benim yetimleri öldürdüğümü ve kör ettiğimi söyledi. Yine eski naka¬ rat... Bu kadar yalan söylenir mi? diye hayret ettim. Bunu söylemek için pek namussuz olmalıydı... Hattâ benim öldürdü¬ ğüm çocukların adedini de söyledi. Müthiş bir yekûn. Galiba bi¬ ni geçiyordu. Sonra Tasviri Efkâr'da gördüm. Bu yekûn doğru imiş, fakat benim cinayetim değil. Başkasının da değilmiş, Da- rüleytamların te’sisinden son güne kadar olan vefat yekûnu imiş. Darüleytamlar, Harb-ı Umumi’de teessüs etmiş. Tabii her yerde her yıl telefat olur. Bunları herif hep benim hesabıma ge¬ çirmiş. Körlüğe gelince : Bu çocuklarda ilk trahomu bulup ayrı bir hastahâneye teerid ve bir doktor tayin eden benim. Halbuki Vasif’m vekâleti zamanında Darüleytamlarm Iıali müthişti. Ço¬ cuklar açlıktan, hastalıktan ölüyordu. Kel, uyuz almış yürü¬ müştü. O esnada Kayseri meb’usu Ahmet bana gizlice bir rapor sundu. Bu rapor vaktiyle benim te’sîs ettiğim Kayseri Da- rüleyt aminin müdürünün Vekâlete, yâni Vasıf’a verdiği rapor. Sefaleti müthiş tasvir ediyor. Bunu celsede okuyacaktım. Tu¬ lumbacı takımı söz vermiyor, söyletmiyor, kapak vuruyor, ba¬ ğırıyor, küfrediyor. Zaten onları ilk hatta'yerleştirmişler. Va¬ zifeleri bu ve tehdid. Kılıç Ali de bir dimiye, fakat rica tarzında ve nazikâne bana «Rıza Nu bey, vazgeç! Söyleme!» diyor. Salih ise yerinden bana kudurmuş gibi söyleniyor. Recep de kürsüye çıktı. Türlü safsatalar söyledi. Batak¬ lığa muhacir yerleştirmenin fena olmadığını ispat için «Sinop’¬ ta tütün çıkar. Tütün-sulak yer ister. Tabiî muhacirler öyle su¬ lak yere iskân edilmiştir. Oranın meb’usu ise, tütün ziraatı bil¬ miyor. Buna itiraz ediyor» diye beni techil etti. Ah, hakikatler nedir ve şu Millet Meclisinde ne haltlar edilir. Bu da cevap is¬ tiyordu. Diyecektim ki ; «Recep bey Kütahya meb’usudur. Çini nasıl yapılır bilir mi, şurda izah etsin. Tütün ziraatını da bilmi¬ yor. Tütün sulanırsa yaprakları lahana yaprağı gibi olur.» L⬠kırdı söyletmediler ki... Hattâ bîr aralık kürsüye çıktım, l⬠kırdıyı boğazımda bıraktılar. Kapak vurma, gürültü, tehdid, ilh... Pek edepsizlik yapıyorlar. Meclis, Meclisükten çıkmış, ha¬ lis bir Tulumbacı koğuşu olmuştu. Ali Saip beni severdi. Geldi: «Beni Gazi sana yolladı. Ar¬ tık söz söylemesin diye rica ediyor. Diğer arkadaşlara da Rıza Nur bizim arkadaşımızdır, ona hücum etmeyiniz diye tembih etti.» dedi. Daha ne hücum edecekler?.. Ben yine söz söyleye¬ ceğim, ama söyletmiyorlar ki... imkân yok.. Gittikçe iş bizi ve istizahı bıraktı. Sırf Rauf ve Karabekir’- lere tevcih edümiş bir şekil aldı. Meğerse bütün bu tertip bu¬ nun içinmiş. Ben bir aralık, kürsüye çıkmağa fırsat bulabildim. 1300 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1301 Şunu söyledim : «Bizim bir şeyden haberimiz yok. Zavallı mu¬ hacirlere acıyıp, biraz da onlar için söyleniyorduk. Meğerse İş başka imiş, iki hasım ordu var imiş, biz de ikisi arasında imi¬ şiz. Mütekabil bombardman başladı, gülleler haşamızın üstün¬ den geçiyor» diyebildim. Mustafa Kemal’in de locasından gül¬ düğünü gördüm. Mes’elenin ruhu sadece bu imiş. Nitekim iş or¬ taya döküldü. Tertibi yapan ve şimdi boğuşmayı seyreden bu izaha keyiflenmiş, zaar ki güldü... Rauf bu işte de kabiliyetsizlik gösterdi. Bocalıyor, sendeli¬ yor, istizahın teşmilini istemiyor. Bu adam zayıftır. Sıkıda, fır¬ tınada ya tornistan ediyor, ya kendini baştan vuruyor. Feridun Fikri mes’elenin «Anket parlamenter» ile hallini teklif etti. Tabii haklı ve pek münasip idi. Hükümet yanaşma¬ dı. Bu da Hükümetin kabahatini itiraf etmesi demekti. Bu mes’elede Mahmud Esat, Saraçoğlu da Hükümet lehi¬ ne işe karıştılar. Halbuki bunlar muhalif idi. Mahmud Esad, biz Lozan’da iken, vaktiyle Teşkilât-ı Esasiye Kanununun mü¬ zakeresinde Reisicumhura «Veto» hakkı ve Meclis’in feshi hak¬ ka verilmesi aleyhinde çok güzel sözler söylemiş. Bu sebeple meb’uslar kendisini seviyordu, fakat Mustafa Kemal’e de turfa olmuştu. Benimle bu esnalarda, yâni istizahtan evvel, Hüküme¬ tin fenalığı üzerine derdleşiyorduk. Birgün ona demiştim ki : «İsmet ve Mustafa Kemal de hepsi fena.» Dedi ki : «ismet çok aşağı şeydir, fakat Gazi’ye fena diyemem. Sen de bu fikirden vazgeç!» Bu çocuğu bir derece severdim. Çocuk dedim, başı kü¬ çüktür. İsviçre’de tahsilini bitiremeden Anadolu’ya gelmiştir. Hem de hali de öyle. Bu sözü üzerine soğudum. Çünkü, fenalık¬ ların başı, asıl habis Mustafa Kemal. Bunu kendi bilmeyecek adam değil. Demek Gazi’ye dalkavukluk etmek, yanaşmak fik¬ rinde. Haris çocuk. Vekil olmak istiyor. Vekillikten düşmek ağır gelmiş... Mahmud Esat bu istizahta kürsüye çıktı, Hükümeti müd⬠faa etti. Ve hiç sadette olmadığı halde «Reisicumhur’a veto da. fesih hakkı da verilmelidir.» dedi. Turfalık yemeğini kusuyor¬ du. Kaşar oluyordu. Hem de bunları söylerken ne kadar olsa kekeledi. Çünkü, yine aynı kürsüde ve az zaman evvel bunların şiddetle aleyhinde söyleyen biri idi. Bu cümleyi bir kaç kere tekrar etti. Unutmam. Birisinde şaşırdı. Şöyle demişti : «Veto, fesih hakkı verilmez, fakat verilir de...» Demek kİ, bunları söylerken vicdanı muazzepti, utanıyordu. Bundan sonra, bu adamdan artık tamamiyle soğudum. Bir daha münasebette bu¬ lunmadığım gibi, selâm da vermedim... Demek dalkavuk mevki harisi. Bu hırs için denaet yapmak kabiliyetinde. îki türlü kör kılıç. Alâmeîeinnas, yalancı... Mustafa Kemal’in hatipleri (Ekseriyetle vekil) bizim hükü¬ mete sorduklarımıza hiç cevap vermediler. Cevap verecek yerde başka meselelerle bizi ithama çalıştılar. Demek namusluca bir müzakerede değildik. Şu adamların yaptığına namussuzluk ve edepsizlik derler. Müdâfaa edecek yerde, mukabil taarruz yapı¬ yorlardı. Fakat burası, sahrada, dağda bilfiil harp meydanı de- ğü. Burda evvelâ cevap vermek lâzım. O yok, Meelis’te Kars meb’usu Vehbi güzel bir şey söyledi : «Canım, bu Meclis’in Hü¬ kümetten istizahı değil, Hükümet Meclis’i istizaha çekti» dedi. Hali, tam izahtı. Hep güldük!.. E... Yavuz hırsız ev sahibini bastırır... Şunu da söyleyeyim. Bu istizahta Recep çok uzun lâf söy¬ ledi. Fakat bu kadar da saçma ve mugalâta az görmüştüm. Hükûmetciler, o kadar işi azıttılar ki, nihayet her şeyi bı¬ raktılar : «iskân değil, memleketin rejimi, cumhuriyet mevzuu bahistir» dediler. Bu, müthiş bir sözdür. Bir kanlı sahne koku¬ su. idi. Hakikatte hiç de cumhuriyet aleyhine kimse yoktu. Kas¬ ten böyle diyorlardı. Demek bu noktayı ele alıp muhalifleri hi- yaneti vataniye İle itham edecekler. Meclis aleyhlerinde hüküm verse, onu da doğrayacaklar... Meclis’in havası yüdınm ao ] u idi. Herkes bunu hissediyordu... Herkese korku geldi. Bunları açıkça söyleyen Yunus Nadİ, tamamiyle Tulumbacı ağza takın- 1302 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1303 mıştı. Hattâ «Böyle adamların kafası ezilir» de dedi... Ben ilk sözlerimde Pendik taraflarına Yanya’lılann yerleş- ürediğini, orada yine rumca konuşzulduğunu söyledimdi. Mus¬ tafa Abdülhalik evvelce söylediğim gibi, İzmir’e Arnavutları dolduruyordu. Şiddetle muhalefet etmiştim. Bunun acısını çı¬ karacak... Koridorda bana geldi : «Sözlerinizi geri alın. Almaz¬ sanız, aleyhinize söyleyeceğim.» dedi. «Ben tükürdüğünü yala- lan sevmem» dedim. Çıktı. Aleyhimde şunu söyledi: «Yanya¬ dları Arnavut yapıyor. Hem kim yapıyor? Maatteessüf, öyle mücrim bir arkadaşım ki, altı senedir müteassıp bir milliyetçi olmuştur. Daha evvel değildi. Ben o Yanyalı dedikleri adam. Türk’lük için silâhla mücadele ederken, kendileri bil’âkis Arna¬ vutları isyâna teşvik ediyordu.» Mustafa Kemal nutkunda, aleyhime bu sözleri almış büâkis kelimesinden sonra da bir «Türklük aleyhine» kelimesi ilâve et¬ miş. Aferin!.. Müfessirinî kirâindandır!.. Abdülhalik’in ruhu ci¬ nmiş, izah ediyor. Ben altı yıldır Türkçü değilim. Bunları çok zamaııdanbeı i intişar etmiş eserlerimde yazmışımdır. Bunlardan biri de Türk Tarihi ki, vücuda gelmesi onbeş yıllık bir iştir. Her gören de anlar. Sade bu, benim eski bir Türkçü olduğumu ispata kâfidir. Buna en iyi cevap İzmir Valiliğinde onun orada bir Arnavutluk yapmak teşebbüsünü söylemektir. Bu, resmî muhaberatla sabit İdi. Söz söyletmediler. Söyleyemedim. Şu adamlar daha düne ka¬ dar alenen Arnavutlukları ile övünürler. Böyle bir cürmümeş- hut halindeki bir Arnavut, Mustafa Kemal bunu dercetmiş. (Sa- hife 536) altına da yine böyle bir adamın sözünden istifadeye yeltenmiş, şu satırları ilâve etmiştir : «Filhakika Rıza Nur Bey’in siyasî hayatta bir çok müca- delâta iştirak ettiği mâlûm idi. Bu iştirakleri milliyetperver ola¬ rak Büyük Millet Meclisi devrinde ona hizmet ve faaliyet saha¬ ları gösterilmesine mani telâkki edilmemişti. Fakat Türk’lerin Kümelinden çıkarılması gibi, her Türk’ün kalbinde ebedî ve elim bir hicran yaşatan o büyük felâket hâdisesinde müfrit mil¬ liyetperver Rıza Nur Bey’in Arnavut âsileri ile beraber Türk’ler aleyhinde faaliyette bulunduğunu bilmiyorduk. Buna ıttıla ha¬ sıl olunca, Büyük Mîllet Meclisini hakiki bir hayret ve dehşet istilâ etti.» Ben Türkiye’yi terkedip Paris'e çekilmesem, bu istizahtan sonra, sefirliğini, daha sonra verecekleri Maarif Vekilliğini ka¬ bul etsem, samandan adam, dalkavuk, mürtekip, mum söndür¬ mem olsaydım, Mustafa Kemal ne Abdülhalik’in sözünden bah¬ seder ne de bu satırları ilâve ederdi. Benim Arnavutları isyâıı ettirdiğimi o vakte kadar bilmiyormuş?!. Bunu ben «Hürriyet ve İtilâfın İçyüzü» adındaki eserimde bizzat yazmıştım. Bu eseri herkes okudu. Kendi de okumuştu. Hattâ İsmet de oku¬ muş, bu istizahtan evvel Lozan’da «Hürriyet ve İtilaf gibi bizim de birgiin içyüzümüzü yazarsın» demişti. Hadi kendi okumamış, diyelim. İsmet ona bunları söylemiştir ya. Bu eser mütâreke iptidâsında neşredilmişti. Evvelden bildiğine şüphe mi var? Ni¬ tekim Tanin gazetesinde Arnavutluk isyânı zamanında Hüse¬ yin Cahid dahi benim Arnavut âsilerle olan bir telgrafımı ele geçirip neşreylemişti. Bunları bilmeyen mi var? Sade Mustafa Kemal bilmiyormuş?!. Yazdığı gibi, benim birçok mücadelelere karıştığımı biliyordu, sadece bunu mu bilmiyordu? Ne sahte¬ kâr... «Hizmetlerde kullandım» diyor, peki niye kullanmış?.. Devletin mühim işlerinde bulundum, devletin muahedeler gibi en mühim işleri bana havale edildi. Niye edildi? Buna bir de ben Sıhhiye Vekâletini kabul etmeyince, Mustafa Kemal’in ba¬ na Sinop’a çektiği telgrafa bakan şaşar kalır. Ben Türk aley¬ hinde hareket edeyim?!. Bu mümkün mü? Bunu yanındaki bir Arnavut bile sarahaten söyleyemiyor da, Selânik’li biri, Ama- vudun sözünden bîr «Türk aleyhine» sözü ilâve ederek söylü¬ yor. Felek ne tersine dönmüş!.. Ben ki, ikiyüz yıldır Sinop’lu, ailesi mâlûm, ne anadan, ne babadan kanına hiç bir damla başka unsur kanı karışmamış bir Türk’üm... Mustafa Keml’in babası 1304 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1305 malûm değil... Hem Arnavutluk isyanının Rumeli’nin elimizden gitmesiyle hiç bir alâkası yok. Bu ne mugalâta?!, işte bu adam her şeyde böyledir. Esasen Kümelini elimizden gideren Balkan Harbidir. Balkan Harbi Arnavutluk İsyanının bitip, her şeyin hal-i tabiisine avdetinden nice zaman sonra olmuştur. Bu isyan İttihada Hükümetin yolsuzluğuna karşı olmuş, asla Türklüğe karşı yapılmamıştır. Nitekim Meşrûtiyetten beri Amavutlar îttüıadcılara birçok isyanlar yaptılar. Ittihadalarm Dahiliye Nâzın Hacı Âdil’i yaptığı teskin seyahatinde az kaldı öldürüyor¬ lardı. Arnavut'ların isyânı bu Hükümete karşı, bir değil, bir çok ve çok zamandan beri geliyordu. O vakit ve sonra kimse de bunlan Türklük aleyhine dememişti. Şimdi bunu Mustafa Ke¬ mal uyduruyor. Dahası var, ben bu isyanı körükledim, İstanbul’ da da hâlâskârlan yaptık. Selanik’te de Galip Paşa ile Mustafa Kemal Halâskârlara dahil oldular. Umumî ve alenî ve askerî bir içtima yaptılar. Hükümet alyhinde, âsiler lehinde bulundu¬ lar. Demek Mustafa Kemal de Arnavutlarla teşriki mesai etti. Neticeten o da benim gibi Türklük aleyhine hareket etmiştir ve Kümelinin elimizden gitmesine sebep olmuştur. Bu içtimada Mustafa Kemal bizzat ispatı vücud etmişti. Zaten her böyle vak’ada o, külah kapmak için, Enver Paganın dediği gibi hazır, dır.- Sonra yine Enver’in Moskova’da bana dediği ve benim de Ankara’ya avdetimde aynen Mustafa Kemal’e tebliğ ettiğim ve âlemin de bildiği gibi Mustafa Kemal daima orduyu siyasete sok¬ mağa, isyan ettirmeğe çalışmıştır. Hem bunu o vakit yaptığı gi¬ bi, daha vahim Harb-ı Umumî gibi bir tehlike zamanında da yapmıştır. Asıl hıyanet budur. Hem de sonunda komployu ar¬ kadaşlarını yakmak için Enver’e haber vermiştir. Adi casus¬ luk etmiştir. Ben birçok mücadelâta iştirâk etmişim. Buna rağmen bana millî hizmet verilmiş... Demek ki, itiraf ediyorsun ki, mazimde leke ve hizmete mâni’ bir şey yoktur... Bu halde bunları nasıl söylüyorsun?!. Belki de bu sözleri ile siyasî mazimi, hayatımı İekelı göstermek istiyor... Öyle ise, hizmet vermek haltını na¬ sıl yaptın, hem ben Arnavutları, Rumeli’ni düşmanlar alsın di¬ ye isyân ettirmedim ki. Zalim bir hükümeti devirmek için yap¬ tım ve muvaffak oldum. Bugün de bununla iftihar ederim. Ba¬ na büyük şereftir. Demek Türk Milleti için çalışmışım... Hem de canımı dişime alarak. Harb-i Umumî akıbeti tttihadcıları iz⬠le için benim gayretlerimin ne kadar yolunda olduğunu ve be¬ nim ne kadar Türkçü ve vatanperver bulunduğumu göstermiştir. Keşki o vakit ki gibi, genç olsaydım da, şimdi de eskilerden daha kanlı zalim ve pek namussuz olan Mustafa Kemal aleyhine milleti isyan ettirseydim, muvaffak olup onu devirseydim. Mil¬ leti kurtarsaydım. O isyanla ben ne kadar haklıymışım. H akkım îttih adcıların memleketi Harb-ı Umumî sonunda ne hale sok tuklan ile sabittir. Bu hakikati ben on sene evvelinden beri gör¬ müş ve bir düziye söylemiş ve yazmıştım Ve yine ovakit Arna¬ vut’lar ecnebi değildi ki, bu devletin teb’ası idi. Alem de bilir ki, Arnavut’lar Türk aleyhine kıyam etmediler, istiklâl istemediler. «Zalim hükümet istemeyiz. îttihadcılar çekilsin» dediler. Ve ît- tihadeılar devrilince dağılıp evlerine gittiler. Şurası da var : isyan başlarından Yakovalı Rıza Abdülha- mid’i tahtına çıkarmak istiyordu. Bunun için işgal ettiği Usküp ten Selânik’e iniyordu. Abdülhamid Selânik’de Alâtinî Köşkün¬ de hapis idi. Bunu da men’eden ben idim. Teşekkür ederim ki, bana müfrit milliyetperver diyor, if¬ tihar ederim. Kendisi Türk aleyhindedir. Millî Hareket zamanın¬ da benim Türkçülük icraatımdan pek sıkılıyordu. Bir şey de demiyordu. Bugün kendisi Türk’ün dinini, dilini, yazısını, âde¬ tini, millî müesseselerini, an’anesini her şeyini yıkmakla meş¬ guldür. Bunlar harstır, bîr miletin hayatıdır. Bu mu onun mü- liyetperverliği?!. Hani Türk’ün dinine, edebiyatına, folkloruna, mimarî âbideleri olan câmilerinin ihyâ ve muhafazasına dair he¬ nüz ne yaptı? Soruyorum. Sade hüneri, gayreti, milleti baştan aş'ağı, fahişe, meful, sarhoş ve mürtekip soyguncu yapmak.... 1306 HAYATÎ ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1307 Bu satırları okuduğum vakit önce kızdım, sonra güldüm. Birgün Paris’te Fethi ile konuşuyorduk. Bundan bahsettim. De¬ di ki : Sevinsene... Demek aleyhine ithamlar yapmak istemiş, aramış, taramış, bunu bulabilmiş... Bu nedir ki...» Düşündüm, doğrudur. Ne ise, itimat reyi ile bu istizah bitti. Vaziyeti, istizahta olanları iyice gördük. Sonra düşündüm, fikrimden şunlar geçti : «Demek Mustafa Kemal bir cumhuriyetle Hükümet yap¬ mamış, bir tulumbacı koğuşu yapmış. Demek bu kadar kanlar ve emekler boşa gitmiş. Kurtulduk dedik, demek kurtulmadık, îstibdad rejimi, padişahlığı attık dedik, demek daha kara bir istibdada girmişiz. Daha kanlı, zalim bir canavar milletin tepe¬ sine çökmüştür. Yükselttik dedik, demek yüksele yüksele ancak bir tulumbacı koğuşu yapmışız. Vah... Vah zavallı millet!» de¬ dim. içim sızladı. Adnan yanıma geldi : «E, ne dersin?.. Gördün mu?» dedi. Dedim ki: «Bu kadar gayret, emek, Mustafa Kemal’in bir tu¬ lumbacı koğuşu yapması içinmiş. Mustafa Kemal yüksele yük- 'sele bu doğuşun damına çıkarılmıştır.» Dedi : «işimiz dumandır» Meb’uslar Salih ve Kılıç Ali takımına «silâhşörler» adını koydular. Yanlış değildi. Artık bu ad meşhur oldu. Bunlar Ab- dülhamid’in tüfekçileri yerine geçtiler. Meclis artık bir çocuk oyuncağı olmuştu. Hiçbir hükmü, kuvveti kalmamıştı. İşte Anadolu Hükümetinde hürriyete ilk büyük darbe bu istizahtır. Bu sebeple bu devletin Cumhuriyet ve teşrii hayatında bu hâdise pek mühimdir, düğüm noktasıdır. Hakimiyeti Milliye, Cumhuriyet duman olup uçmuştur. Mus¬ tafa Kemal’in yüzünde Cumhuriyet ve Hâkimiyet-i Milliye mas¬ kesi içinde, iblis, Neron suratı vardı. Milletin sözünü boğazına tıklamak için, yalana, tehdide, tezvire, her şeye, her şeye teves¬ sül ediyordu. Meb’usları susturuyordu. Bu hali tamamiyle klik, şirket, inhisariye, karanlık oda, tahakküm, tegallûp, oligarşi sistemi idi. Hem de bu öyle zalim ki, hem dövüyor, hem de ağ¬ lamaya hakkın yok diyor... Tabiidir ki, dövülen ağlar. Bari dö¬ vüyorsun, bırak ağlayalım. Bu kadar da mı ir.safın yok?!. Bu iş de böyle kapandı. Gazeteler Meclis’ten daha cesur çık. tilar. Susmadılar. Tanin, Vatan, Tasviriefkâr ve emsali gazete¬ ler istizahı ve Meclis’in bu halini tasvir ettiler... Tanin bir nüs¬ hasında şöyle diyordu : «Vatan düşüncesiyle hareket etmek yalnız mevkii iktidardaki zâtlara mı, mintarafillâh inhisar şek¬ linde bahşolunur bir fazilettir?» Ne doğru, ne doğru... Ancak Cahid bunu îttihadcılar zamanında da deseydi, ağzından öpmek lâzımdı. Maalesef bu nokta bizim siyasî hayatımızda mühim bir notkadır. Bizde mevkı-i iktidarda bulunanlar, derhal zannediyor¬ lar ki, kendileri millete hizmet eder, devleti Allah onlar için vücuda getirmiştir. Hattâ, bir çiftlik gibi onlara vermiştir. Muha¬ lifleri vatan hainidir. Cahid’le beraber îttihadcılar da böyle idi. Cahid bizlere ne kadar vatan hâini dediydi. ismet bunu resmî nutkunda da söyledi: «Bu vatanın mukadderatım kime inana¬ biliriz? Hükümeti kimseye veremeyiz.» Bu cümle pek çırçıplak- tır. Sıkılmadan nasıl söyledi bilmem. Gaflet edip söylemiştir. Yoksa bu en saklanacak vahim bir suçtur. Onun ruhunu, hırsını ve her şeyini izah eder. Bu söze göre, demek ondört milyon Türk’ün içinde ikisinden başka vatanperver, âlim, zeki kimse yoktur. Öyle ise millet «Ört ki ölem» desin, işte, mevki-i iktida¬ ra ge'çenler vatana yalnız kendilerini (iki üç kişi) sadık bilip, diğer bütün milleti hain sanıyorlar. Bu bizde müthiş bir dimağ hastalığıdır. Tedavisi lâzım... Yahut mahsus mevkide kalmak için böyle diyorlar. Yine Cahid «Cumhuriyet, peki!.. Hükümet adım değiştirmek faydasızdır. Mes’ele iştedir» diyor ki, bu da pek doğru. Yine O, «trsî hükümdar yerine, zorla riyaset-i cum¬ hura çıkmış bir mütegallibe, reisicumhur adım taşıyan bir müs¬ tebit, keyfemâyeşâ idare-i hükümet eder. Bir hükûmdar-ı mut¬ lak gibi, keyif ve hevesinden başka bir kanun tanımaz» diyor, işte Mustafa Kemal, işte vaziyet bu. Ne güzel ifade etmiş!. «Yine O, Cumhuriyet nâmı altında, hükûmet-i mutlakalann, hü- 1308 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1309 kûmferma olması, askerî riiesa yüzün dendir» bu da mahz-ı ha¬ kikat. Cahid demek bunları pek iyi bilir, pek güzel anlarmış. Ne diye Ittihadcılar zamanında bilmemiş, anlamamış... Halbuki biz muhalifler bunları îttihadcılar zamanında bin kere söylemiş ve yazmıştık. Neden bizden olsun öğrenmemiş?!. Bilip de arka¬ daşlarını yola getirip de, Harb-i Umumî akıbetine devleti uğrat¬ madaydı ne büyük hizmet etmiş olurdu. Bildiği halde arkadaşla¬ rım men’etmemiş, demek para ve mevki için millete hıyanet et¬ miştir. Şimdi, Cahid’in şu sözleri isbat ediyor ki, Cahid görür anlar bir adamdır. Îttihadcılar zamanında gördüğüne şüphe yok. Ve yine bu sözler ispat eder ki, Cahid vatanperver değildir. Menfatine uygun olunca susar, yalnız susar değil, binbir yalan¬ la onları müdafaa eder. Demek haris, para peşinde samimiyetsiz biridir. Türk ve Türkiyeyi düşünmez, zaten Arnavuttur. Cahid’in şu söyledikleri tamamiyle mevcuttur. Bu zihniye¬ tin ve militarizmin milletler için ne belâ olduğunu çok yerde ve bu eserde de söyledim. Kumandanları ve ihtilâl yapmış şefleri aslâ bu meykiye getirmek değü, politikaya büe sokmamalıdır. Nitekim İsviçre’de istibdâd ve diktatörlüğe mâni olmak için ge¬ nerallik büe lağvedilmiştir. Fakat idrak sahiplerine meçhul değildir ki, bu zihniyet, y⬠ni vatanı başka ellere emanet edememek samimi değüdir. Mev- kiye geçenler, sırf mevkiyi bırakmamak için böyle bahane, ve¬ sile bulurlar. Cahid bu esnada böyle çok güzel şeyler yazdı. Derken beni de müdâfaa etti. Müdâfaası güzeldir. Fakat bunu yapmamalı idi. Bugünlere kadar bütün hücumunu on beş yıldır, hep bana tev¬ cih eden, daha dün bana yalan yere, cıvık, sarhoş diyen biri ar¬ tık beni müdâfaa edemezdi. Demek bu adam hiç samimi değil¬ dir. Zemmi de methi de zamana, vak aya, kendisinin menfaat veya zararma, temasına göredir. Şimdi beni müdâfaa menfaa- tma, gayesine muvafıktır, ediyor, eskiden menfaatına hizmet et¬ medim, kardeşi oğluna para verdirmedim, sarhoş dedi. Yine Cumhuriyette de Ittihatçüar zamanındaki gibi muha¬ lefet, hiyanet, muhalif vatan haini oldu. Yine mürtecilik bun¬ ların elinde silâh yapıldı. Bakalım ne olacak!... Âvane bu vazi¬ yetten keyf içinde. İstizah bitince pek sevinmişler. Âvaneye mü¬ kâfatlar verildi. Mahmud Esad bile derhal mükâfatını gördü. Adliye Vekilliği il e çerağ buyruldu. O gece Çankaya’da toplanıp mükemmel içtiler. Nafia Veküi Süleyman Sırı öldü. Mustafa Kemal ailesine hıdremat-ı vataniye tertibinden bol maaş bağlattı ve nakten top¬ tan külliyetli bir para da verdirdi. Bu adam Selânik’lidir. Değer¬ siz biri idi. İstanbul’da Nafia Nezaretinde itrikâbı dolayısıyle kovulmuştu. Üsküdar Gaz Şirketinin gizli hesap defterinde bu¬ nun aidatı olduğunu bilirim. Anadolu’da Millî Hareket zamanın¬ da yoktu. Sulhtan sonra geldi. Sanki hizmet-i vataniyesi için bu tertipten maaş?!’. Fakat Selânik’lj ve Mustafa Kemal’in ak¬ rabası imiş. Zaten meb’us ve vekil yapan da odur. Of... Zavallı aç Türk Milletinin parasından ihsanlar, eh, favoritizmler de yo¬ lunda... Daha nice vahimleri olacak... istizah sebebiyle, îsmet’le aramız tamamiyle açılmıştı. Bi¬ raz sonra biraz düzeldi. Ben İstanbul’da iken bir mektupla ba¬ na Londra sefirliğini teklif etti. Ben de bir mektupla red ettim. Mektubum ağırca idi. Bilhassa «Canım ben sizden bir şey iste¬ miyorum. Zorunuz ne? Beni niye böyle memleketten uzaklaş¬ tırmağa çalışıyorsun?» dedim. Bu pek manalı idi ve tayinimin ruhu da benden hizmet değil, bu idi. ismet buna pek kızmış. Bir mektupla «Böyle bir fikrimiz ve buna da hâcet yoktur» diye ba¬ na cevap verdi. Bu vakte kadar haremlerimiz de muhavere edi¬ yorlardı. Onu da kestik. Lâtife Hanım da artık haremimi ara¬ mıyor. istizahtan sonra pek az bir müddet geçti. Ispıet Paşa’ya hastalığı bahane edilerek istifa ettirildi. Vakıa itimat reyi aldı. Ama hakikaten ismet ve hükümet paçavra olmuş, Ismet’in ve Hükümetin tutunacak bir yeri kalmamıştı, istizah onun kötü 1310 1311 HAYAT ve HATIRATIM idaresi ve vaziyetini çırıl çıplak ortaya dökmüştü.. Zaten o vakit düşmesi lâzımdı. Fakat Mustafa Kemal, Meclis’in bir hükümet düşürmesine tahammül edebilir mi? O müstebit kendi düşürme- li, kendi nasbetmeli. Hâla Cumhuriyet tarihinde Meclisin âdem-i itimadı ile düşmüş bir hükümet vak’ası yoktu. Nitekim îttihad- cılar devrinde de olmamıştır. Zavallı devlet!... O vakit düşme¬ sine mâni oldu. Biraz geçince, îsmet’i atıp yerine Fethi’yi koy¬ du. Bu sefer başta Vasıf ve Rıfkı olan îsmet’in adamları «yine biz geleceğiz. Bu intikal kabinesidir. Bu kabineyi yaşatmıyaca- ğız» demeğe başladılar. Demek ihtiras kazanı daha ziyade kay¬ nıyordu. Necmeddin Molla’ya Fethi’nin söylediğine atfen, bir- gün bana Molla’nın dediğine göre, kabine teşkilinde âzâyı kami¬ len Mustafa Kemal intihap etmiş, Mahmud Esad’ı da bu kabi¬ neye Mustafa Kemal sokmuştur. Bunda biraz yanlışlık olsa ge¬ rek... Fethi’nin kabinesinde Diyarbekir’li Fevzi de Nafıa Vekili oldu. Bu, onun Malta arkadaşıdır. Hiç olmazsa onu kendi almış¬ tır. ismet İstanbul’a Heybeliada’ya, kardeşi kambur Rıza’nın köşküne çekildi, ismet. Lozan’dan avdetinde Çankaya’da Mus¬ tafa Kemal’e yakın bir yerde bir bağ aldı. Bağda pek entipüf- ten bir bina vardı. Birgün bana dedi ki: «Bina oturulacak gibi değil. îyi bir tamir yapıp yanına da ilâveler yapacağım. Pa¬ ram yok. Bana para verebilir misin?» Verebıeceğimi söyledim.. «Ne kadar?» dedi. «Kütüphane yapıyorum, biliyorsun bana da lâzım. Sana iki bin lira verebilirim» dedim. Sonra bu parayı benden istemedi. Mükemmel bir bina yaptı. Tamamiyle Avrupa tarzında. Banyolar, abdeshâneler, sular, kalorifer hepsi vaı. Hattâ binaya kapı gibi bir takım malzemeyi Viyana’dan getirt¬ miş. Müthiş bir masraf idi.. Hattâ birgiin bana şikâyet etti «Sa¬ de kalorifere haftada yüz liralık kömür gidiyor.» dedi. Bu pa¬ rayı benden niye istedi bilmem. Galiba parasızlığını göstermem istedi. Öyle ise derhal inşaata parayı nerden buldu? Hakikaten Dr. RIZA NUR şimendüfer hattından dolayı Ankara’da bir ton maden kömürii veya kok elli liradan aşağıya mal olmuyordu. Halbuki bu ada¬ mın aldığı maaş sade bu kömüre yetmezdi. Evine ise, kalori¬ ferci, aşçı, iki tane ayak hizmetinde uşak, otomobiline şoför vardı. Bunlar neferdi. İçerde de kadın hizmetçiler vardı. Asker¬ likle alâkası kalmamış, halâ asker hizmetçi, askeri kamyonlar kullanıyordu. Şimdi bu paraları nerden bulduğunu düşünmek tabii hatıra ilk gelen şeydir. Benden para istemesi, beni kendisinin parasız olduğuna zabip etmek içindi, ya hakikaten yoktu. Sonra alma¬ ması parasız olmadığını gösterir. Yahut Mustafa Kemal verdi. Çünkü Mustafa Kemal vekillerine Abdülhamid gi¬ bi, maaş, ihsan, villâ verir, onları bu suretle medyun ve kendine boynu bükük kılar. Hem nimet hakkı, hem de bir nevi irtikâp ve yolsuzluk olduğundan vekiller sesini çıkaramaz. Müs- tebidler için iyi usûl. Gazi’nin bu da sistemidir. Kötüleri, irti¬ kâp ve emsali ayıplan ve bunlara dair kendi elinde vesikalar olanlan işbaşına kor, yoksa böyle bir şeye sokup lekeler. O va¬ kit onun sadakatinden emindir. Elhamdülillâh bizim vekilliği¬ miz zamanında bunlar yoktu. îsmet’in Rıza adında kambur bir kardeşi vardır. Bu aile mütereddi bir âiledir. Kimi sağır, kimi topal, kimi kamburdur. İsmet sağır, bir kardeşi topal, bir kardeşi kambur, küçük karde¬ şi de kokain çeker. Rıza pek cahil, bayağı bir adamdır. Ancak rüştüye tahsili görmüş. Mütareke hidâyetinde direkler arasında bir manifaturacının yanında ayda on lira maaşla bir işçi idi. Bez ve kumaşları arşınlar, satard- îsmet Eskişehir’de kumandan olunca onu oraya aldı. Müteahhitlik ettirdi. Şimdi ise Rıza avu¬ kat Resai’yi yanma almış, imtiyaz, teahüt, iltizam işleriyle meşgul. Şuraya buraya adam tayin ettirip para alıyorlar. Şir¬ ketlere kanca takıp para alıyorlar. Unkapa’mndaki o muazzam un değirmeni müzayedesiz aldı. Değirmenin oluklarından cep¬ lerine un halinde altın akıyor. Ve yine Şehremanetinin soğuk 1312 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1313 hava depolarını aldı. Her eti mutlaka oraya sokuyor ve okka başına müthiş bir para alıyor, ilh... Bizde kamburluk uğurdur derler. Galiba öyle. Bu basmacı uşağı birden böyle oldu. İnsa¬ nın basmacı, yahut kambur olacağı geliyor. Heybelide, Kala¬ mış’ta, Maltepe’de, Büyükaöa’da, daha bir çok yerlerde köşk¬ ler aldı. İlerisini biraz ilerde söyleyeceğiz. İsmet Heybelide iken Vasıf da hergün yanında Ismet’in Ankara’daki köşkünde de yaranının resimleri var. Bunlar ara¬ sında Vasıf’m resmi en büyük levha olarak salonun en mutena bir yerinde. Alâka hemcinsler arasındadır. Demek birbirini bul¬ muşlar, tam Uygun düşmüşler. Bunlar, ikisinin de bir seviye ve ahlâkda olduklarını gösterir, tabii kürtlük de buna yardım et¬ miştir. Çünkü, Vasıf da Bedirhanzâdelerdendir. Türkiye’de kürtlük dâvasını ilk çıkaran bu ailedir. Halâ da bu işi bu aile takip eder. Meselâ, Vpıf’ın yakın hısımı ve onun gibi îzmir’li Süreyya Harb-i Umumiden beri Mısır’da Kürdistan Gazetesini çıkarır, kürtlük için uğraşır, Ermenilerle müttefiktir, onlardan para alır, ecnebi devletlerden para alıp casusluk eder. E, İsmet de kürt, bu sebeple yaranı arasında en çok Vasıf’ı sevmiştir. Mevsuk haberlere göre Fethi, kabinesinde Mahmud Esad’ı çok seviyor. Mahmut Esad İsmet’in aleyhinden ateş püskürü¬ yor. Alâ... Vasıflar bu sefer de Fethi Hükümeti, aleyhine uğraşıyor¬ lar. Bizim dağılmış mahut hizip Fethi’yi tutmağa karar verdi. Meclis’te Fethi aleyhine yine aynı klik hücumlara başladılar. Fethi Kabinesinde Doktor Mazhar, Sıhhiye Vekili idi. Maz- har bana İstanbul’da toplanacak karantinanın tasfiyesine mu¬ rahhaslık teklif etti. Reddettim. Sonra, Fethi söyledi, yine red¬ dettim. Bu iyi bir işti. Zahmetsiz birçok para alırdım. Nitekim uzun sürdü. Buradan mükemmel paralar, aldılar. Ben böyle şeylerde değilim. Ama, bugün gurbette sıkıntı çekiyorum. Za¬ ten Mustafa Kemal’in Hükümetinde bir memuriyet almağı leke sayıyorum. Ne yapayım?... Elcezire Cephesi iyi değil. Kürtlerde kaynaşma var. Bir- gün fırkada Dahiliye Vekili Recep, Bitlis Valisi Zihni ile olan ihtilâfını mevzubahis ediyormuş. Gittim. Zihni Sinop Mutasar¬ rıflığından Bitlis’e giden adamdır. Namuslu, dirayetli biridir. Orada bir kürt çetesi soygunculuk etmiş. Zihni bir müddettir yazarmış : «Kürt aşiret reisleri toplanıyor. Hükümet aleyhinde müzakere ediyorlar. Bunları yakalayım. Sonra fesat çıkacak diyormuş. Dahiliye Vekili de aldırmıyorır.uş. Bu sefer soygun¬ culuk vak’ası olunca, yine Zihni bu tezi şiddetle ileri sürmüş- «Ben sana emrediyorum. Sen sade eşkiyayı tut!» demiş. O da «Bunu yaparım, fakat bundan bir şey çıkmaz. Bunu yaptıran reislerdir. Onları da tutayım.» demiş. İki taraf ısrar etmiş. Zih¬ ni : «Ben yanlış iş yapamam. İçtihadım beyledir. Bu halde istifa ediyorum» demiş ve etmiş. Sonra Şeyh Said îsyânı oldu. Demek Zihni haklı imiş. De¬ mek bu işte Recep’in büyük bir kabahati vardı. Vekâlet vazife¬ sini hüsnü ifa edecek dirayet gösterememiş. Başka memlekette olsaydı, vak’adan sonra Şeyh Said’i asmadan evvel Recep’i mes’ul ederlerdi. Fakat onun Mustafa Kemal’e sadakati var ya kâfi. Her kabahatini, ayıbım örter. Takrir-i Sükûndan sonra idi. Artık Mustafa Kemal, keyf ve hevesine serbest yol bulmuştu. Bir gün Mustafa Kemal ba¬ şına şapka takıp seyahata çıkmış. Kastamonu’da akima esmiş, bir kanunla fesi yasak edip şapka giydirdi. O, din gidiyor diye en ufak, yahut en lâzım ve dine hiç zararı olmıyan şeylere ku- durmuşçasma saldıran hocalar sustular. Hattâ tuhafı şu ki, kanun yapılmadan evvel de ilk şapkayı giyen yine bir hoca müf¬ tüdür. Bu da bizim mahut Kızıl Sakal Gürcü Haşan Fehmi’dir Mustafa Kemal seyahate çıkarken Ankara istasyonunda ilk şap¬ ka giymeyi buna teklif etmiş ve bir şapka da vermiş. Bu da giymiş... Benim Türk Tarihi’nde şapkanın günah olmadığına, Fa¬ tih’in ve diğer mühim padişahların, kumandanların şapka olan F: 83 1314 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1315 miğferlerinin resimlerini de koyarak, bir bahis yazmıştım. Mus¬ tafa Kemal'in teşebbüsünden çok evvel intişar etmişti. Hattâ kanundan sonra bir gün müze müdürü Halil Bey bana: «Sen ondan evvel bunu kitabında söyledin.» demiştir. Bizim kitabı okumuş, bunu kendi marifeti gibi yapmıştır. Ben bunu yazdım ama, kanunla, cebren tatbik edin demedim. Onun elinde bir kuvveti, bir marifeti var. Sade kanun. Her şeyi bununla yapı¬ yor. Lâkin her şey bununla olmaz. Lâtife’nin verdiği habere göre Mustafa Kemal benim Türk Tarihi’ni dikkatle takip ediyormuş. Masasınm üstünde ve dai¬ ma elinde imiş. Bir düziye işaretler yapıyormuş. Demek şapka hakkındaki bahsi gördü, huylandı. Kendine büyük şeref ve in¬ kılâp sandı, yaptı. Benim kitaptan ders aldığını anlıyorum. Bu sebeple kitabıma sırası düştükçe, bilhassa OsmanlI’lar bahsin¬ de istibdadın çirkinliklerini çok defa ve uzun uzadıya tasvire gayret ettim. Sebebi, yapacağını bildiğim bu fenalıkların belki önüne bu suretle geçilir ümididir. Hep ona derstir. O sahifeler okunsun. Kendisi bunlardan ders alacağma, fena kızarmış. De¬ miş ki; «Rıza Nur tarihi alt edip, bütün kuvveti kalemine ver¬ miş, beni tenkid etmiştir.» Hakikaten bütün o tenkidler onun yaptığı ve âtiyen yapacağı fiil ve hareketi tenkiddir. îyi anla¬ mış. Tabii bana artık daha ziyade diş büiyor. Şapka işi olsa da, olmasa da olurdu. Çünkü, şapka kafası¬ nın içini değiştirmez ki... Asıl lâzıhı olan da budur. Bu da tah¬ sil ve terbiye ile olur ve zaman işidir. Bu adam bir kanun darbe¬ siyle bütün işleri hallettiğini zannedecek kadar akılsız ve ca- hüdir. Fakat bu adamda bir mani var: Kendisine müceddid densin. Tecedüd için inkılâplar yapıyor densin. Mes’ele bundan ibarettir. Halbuki bu, kendi marifeti değildir. Bundan çok ev¬ vel Kadıköy’de gördüm. Bir takım gençler şapka giyiyorlardı. Milletin de bir şey dediği yoktu. Zaten bu evolosyon, hattâ Ab- dülhamid zamanında başlamıştı Ekseriyetle aileler, nattâ pek müteassıplar bile çocuklarına şapka giydiriyorlardı. Gittikçe ilerliyordu. Birgün umumîleşecekti. Darbe ve sarsıntı da olma¬ yacaktı. Nitekim tesettürü de kendi kaldırmış gibi gösteriyor. Yardakçıları da öyle diyor. Adam bu, Ittihadçılar zamanında başlamış, Harbi Umumîde Türk kadını, temamiyle Avrupa’lı kaim gibi sokağa çıkmıştı. Bunlar zarurî tehavvüllerdi, nasıl olsa olacaktı ve kendi ken üne oluyordu. Zaten Anadolu’da Türk köylüsünde tesettür yoktu. Bu sade şehirlerde idi. Halbuki gösteriş yapmak, dahilik taslamak için Mustafa Kemal bu şapka işini darbe ile yaptı ve bunun müthiş zararla¬ rı oldu: 1 — Vicdanlara tahakkü u, İnsan ne isterse onu giyer. Ki¬ min ne karışmak hakkdıır. Yu kadar da hürriyet olmazsa o ha¬ yat mıdır? Bu istibdattır. Çvkln. îslâmiyetin muamelât-ı hâs na¬ mıyla insanların yediğine, içtiğine kadar karıştığım söylerler ve bunu tenkid ederler. Bu fikir yayılmış, revaçta bir fikirdir. Bu zalim de milyonlarca halkın giydiğine bile karıştı. Bir gün Fransa’nın cenubunda «Kan» da Fransız Âyan âzasından Şe~ rabo ile görüşüyordum. İstanbul’dan sordu. Ben de : «Biz de artık sizin gibi şapka giyiyoruz. Soracak bir şey kalmadı» de¬ dim. Şerabo: «iyi ama, insanın giyeceğine kadar karışılır mı? Bu çirkin bir istibdad» dedi. 2 — Halkta büyük bir inkisar oldu. Mâneviyatı kırıldı. Gâvur olduk zanettiler. Hükümete diş biliyorlar. Birgün harp olsa, bu millet gayretle harbetmez. 3 — îtisadî müthiş bir zarar. Milyonlarca lira harice aktı, gitti. Bundan da Yahudiler istifade ettiler. İtalya ve Fransa’¬ da mevcüt yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular, iki - üç frank kıymeti olan bu şapkalar, en aşağı on liraya (Yüzyirmi Frank) a satıldı Bunlarm çoğu zımpara kağıdı ile temizlenmiş şapkalardı. Bugün bıı adamlar (Mustafa Kemal ve ismet) harice para gitmemesi ve iktisad edilmesi zarureti karşısında çırpmıybrlar. Peki! Bunu beş yıl evvel düşünüp bu milyonları gidermeseydiniz ya. Beş yıl sonra akılları başlarına 1316 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1317 geldi diyelim, fakat bu milletin göğsü tecrübe tahtası mı? Beş yıl sonrayı düşünmeyenler, devlet recûlü olur mu? Bunlarla bu günkü buhranın olacağı aşikârdı. Şunu yapacaksın, bari evve¬ lâ bir şapka fabrikası yapsaydın ya... Her şeyi evolosyon ya¬ par. Erbab-i akıl her şeyi ona bırakırlar. Bu suretle sadmesiz. olur biterdi. Yapılacak şey sade evolosyonu süratlendirecek şeylerdi. Bir de bizim millet fakirdir. Bu sebeple şapkanın cebrî tat¬ biki hatâ idi. Herkes bir fes alıyor, işte, sokakta, düğünde de, bayramda da, merasimde de giyiyordu. Şimdi melon, yumuşak, silindir, ilh... türlü şapka ve bunların türlü renkleri var. Mera¬ simde silindir, siyah melon giyiyorlar. Üstüne smokin, frak ilh.. elbiseler de zarurî oldu. Bu zavalılar bu kadar parayı nerden verecekler?!. Biz öyle milletiz ki, parayı sade ekmeğe, havaic-ı z'iruriyeye verebiliriz. Türk’ler bu fantazi masrafını ailelerin refahına, çocuklarının terbiyesine sarfederlerdi. Böyle fantazi Avrupa’nın zengin milletleri içindir. Şapka mes’elesinin gülünç ciheti de var: Halk istemiyerek korkudan giydi. Fakat çoğu âdi kasket giyip şemsisiper yerini yukarıya büküyor, ya yana veya arkaya getiriyor, gülünç olu¬ yor. Bu belki de alnında ziyaya mâni’ bir şeye alışmamış olan insanlara güç geliyordu. Ondandı. Bunların fotoğrafı alınsaydı eğlenceli bir tarihî vesika olurdu. Hattâ bunu o vakit Sinop’ta sürgün bulunan gazeteci Zekeriyya’ya söyledim, güldüktü. Şap¬ ka giymemek için yıllarla başı açık gezen sofular oldu. Hattâ şapka giymemek için nesi var satıp savıp Suriye’ye hicret eden¬ ler görüldü. Feci... Köylü şapkayı hâlâ giymediler. Sinop’ta şehre bir saatlik köyde bile adi bezden üç - dört şapka yapmış¬ lar, şehre gelen giyiyor, avdetinde misafir odasına asıp fesini ve sarığım başına geçiriyordu. Her şehre giden köylü bu şap¬ kayı başına takıyordu. Memurları merasime mahsus şapka ve elbiseyi giymeğe mecbur tuttular. Paraları yoktu. Alamadılar. Hükümet onlara avans yaptı. Şapkadan sonra birgün Meclis’te Hoca Raif’le görüşüyor¬ duk. Dedim ki: «Siz nerdesiniz, hocalar her şeyi küfür der, kı- yameti.koparırdınız. Buna iptida siz isyan etmeliydiniz. Mükem¬ mel giydiniz. Hattâ içinizden şapka en iyi serpuştur diyenler de oldu. Siz Türk Milleti içinde en çürümüş bir smıf imişsiniz.» «Hakkın var» dedi. Bu iş aksülâmallerde kalmadı. Sivas'ta, Erzurum’da, öte¬ de beride halk, şapka aleyhine kıyam etti. Mustafa Kemal der¬ hal Kel Ali’nin riyaseti altında bir istiklâl Mahkemesi dolaştır¬ dı. Epeyce adam astılar. Sayısını bilmiyoruz. Halk yıldı, iş bit¬ ti. Asılan bir hocaya pek acırım. Adım hatırlayamıyorum. Za¬ vallı kanundan evvel şapka aleyhine bir risale neşretmiş, hem de bunu Maarif Vekâletinin izniyle neşretmiş. Adamcağızı An¬ kara istiklâl Mahkemesine çektiler. «Ben bunu kanundan bir yıl evvel neşrettim. Maarif Vekâleti resmen izin verdi» dedi. Dinlemediler. Astılar. Yahu!... Mademki bu asılıyor, ona izin veren Maarif Vekilini de assanız ya!... Hem de mes’ele sapkı kanunundan evvel Kanunların makabline şümûlü olmaz vc bu en mühim hukukî bir esastır. Burda daha feci bir şey olmuş. Kel Ali bu esnada Mustafa Kemal’in baş cellâdı. Muavini de Kı¬ lıç Allı. Kel Ali fena adam değildir. Cidden vatanperverdir. Fa¬ kat cahil ve safderun. Mustafa Kemal onu istediği gibi bu ci¬ nayetlerde kullandı. «Şunu as!» diyor, o da asıyordu. Kılıç Ali ise mel’un, habis bir şey. Onun bir merakı vardı, mahkûm et¬ tiği adamların asılmasında da bulunurdu. Bu kanlı hünerini sey¬ retmek ona zevk veriyordu. Herif mühim çingene imiş... Bu Hoca’nın asılmasında Hoea’nm boynuna ip geçirilirken, Kılıç Ali de başma bir şapka geçirmiş. «Giy, domuz!» demiş ve kü¬ fürler etmiş. Zavallı böyle ölmüş ve böyle saatlerce teşhir edil¬ miş. Şu Kanlı Kılıç ne bayağı bir mahlûktur... insan asüan ada¬ ma hakaret etmekten haya eder. Zavallı eli bağlıdır.., ilmik gö¬ zünün Önündedir. Ismet’in Beşvekillik zamanında İstanbul Valisi bir kıyama 1318 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1319ı karşı tedbir manevrası yaptı. Rezalet oldu. Demek böyle düşü* nLiyor, bir kıyamdan korkuluyor, valiye tertibat yaptırmışlardı. O da tecrübe yaptı. Utandılar. Valiyi azlettiler. Şehremimni de kaldırdılar. Operatör Emin’i Şehremini yaptılar. Buna herkes şaştı. Şehremini iği kim, Emin kimdi?!. Bu adam bir defa halis Arnavuttur. Ben GÜlhânede profesör Witıg’in muavini iken bu cerrahide talebe olarak çalışırdı. Uşak gibi bana hizmet ve hür¬ met ederdi. Ameliyata soyunurken, sonra giyinirken ceketimi tutar, fo tinl erimi silerdi. Zaten Arnavut, sevmezdim. Bu halin¬ den ise iğrenirdim, Kendisine «Burada bu kadar hizmetçi var. Sen doktorsun. Bırak onlar yapsın!» derdim. Yine yapardı. Zo¬ ru asistan bırakalım. Bu adama ilk eline bıçak vererek, bileğin¬ den tutarak ameliyat öğreten benim. Herkesten ziyade derse devam ettiğinden asistan bıraktık. Bırakıldığını kendisine teb¬ liğ ettim. Ertesi günü aleyhime başladı. Sonra Gülhâne’den kov¬ dular. Gitmiş, Konya, Bursa’da hekimliğe savaşmış, bir şey elde edememiş. Birinci Büyük Millet Meclisi’ne her taraftan cebren meb’us yollarlarken bu kendi talip oldu. Bursa’da sev¬ melermiş, def olsun diye yollamışlar. Bu adam Meclis’te aley¬ himde idi. Ben karantina beklemek usulünü kaldırmıştım. Çün¬ kü, fennî değildir. Avrupa’da hiç kalmamış bir usûldür. Bunu bahane ederek Meclis’te bana sual yaptı. Karantina lâzımdır dedi ve tecavüzde de bulundu. Zekâsı basit, terbiyesi az, pek asabî, hırçın ve kendini tutamayan biridir. Ben de kürsüye çı¬ kıp «sen bilmiyorsun. Karantina dünyadan kalkalı çok olmuş¬ tur» dedim. Bu sefer dilini daha uzattı. Ben de «Bana herkes senin söylediklerini söylese, bir şey denemez. Fakat sen diye¬ mezsin. Çünkü, senin hocanım» dedim. Gürültü ederek «Sen ho¬ cam değüsin» dedi. Bu inkârı daha müthişti. Bu meclis’te on - onbeş doktor meb’us vardı. Tabiî biliyorlardı. Hattâ onların da bir kısmı bana «Hocam!» diye hitap ediyorlardı. Onlar ayağa kalkıp, «Sus, hocandır. Nasıl inkâr ediyorsun?» dediler. Sustu. Bu adam meb’uslar aleyhinde jurnal yazar, zarfa kor, Recep’e verir, Mustafa Kemal’e gönderirdi. «Meb’uslardan filân senin aleyhindedir. Filân aleyhine şunu söyledi» derdi. Pek ahlâksız şeydi. Kimse de sevmez, hakaret ederlerdi. Hattâ bir defa Mec- lis’in ortasında meb’uslar onu dövdüler de. Emin gürltülii bir şehreminliği etti. Derhal belediye çavuş¬ larını silâhlandırdı. Bunları bir kıyama karşı kullanacağını efen¬ disine söyledi. Efendisi pek memnun oldu. Arnavut işin yolunu biliyor... Hergün trenle Mustafa Kemal’in mutbak malzemesini de gönderiyor. Hergün bunlar sebzevat, bir hasırlı taşdelen su¬ yu, nefis rakılar, ilh... Demek Gazi, iki türlü memnun: Casus- Iluk, hediye... Bütün Şehreminliğinde bu adam, Çankaya’nın kilerini beslemiştir. Vasıtası Recep’i de unutmuyor, ona da tür¬ lü şeyler ve bir güzel otomobil hediye etti. Bunları hep Şehre- minliğinin kasasından idi. Bunlardan başka türlü irtikâpları her tarafta duyuldu. Büyük servet yaptı. Gazeteler Emin’in aleyhinde kıyamet kopardılar. Düşmü¬ yor. Meclis, Hey’et-i Vekile de aleyhinde. Onlar da düşüremi¬ yorlar. Herkes «azledilecek, iler tutar yeri kalmadı» diyor. Ben «Hayır!» diyorum. Sebebini soruyorlar. Hizmetlerini sayıyorum. O vakit «Ha, azlolunmaz» diyorlar. Birgün İsmet bana «Emin’i nasıl bilirsin?» diye sordu. An¬ lattım ve «Mürtekip» dedim. Dedi ki : «Herkes öyle diyor. Ama arattım bir şeysi yok. «îsmet’in bu sözüne hayret ettim. İsmet de onun şiddetle aleyhinde idi. Anladım, İsmet Gazi’sinden tek¬ dir almış, Emin’in aleyhinde olmaktan vazgeçmiş. Birisi söyle¬ di. Şöyle bir iş de varmış: İsmet, Unkapanındaki Şehremaneti- ne ait un değirmeninin kardeşi Kambura verdirmek için Emin’e bir mektup yazmış, Emin de müzayedesiz, ilânsiz vermiş. Ne vakittir Kamburun cebine öğütülmüş altın akıyor. Birader-i âü-i Başvekâlet penahinin Osmanlı Bankasında mühim bir ser¬ veti yığılmış, Kalamış’ta «Boter» Ierin güzel köşklerini almış, ûh... ismet Emin’i atmak isteyince Emin bu mektupla Ismet’i tehdid etmiş. İsmet susmuş. Demek soruşu ve cevabı bu işten 1320 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1321 sonra idi. Şimdi demek İsmet Emin’i tezkiye ediyor ve lehine propaganda yapıyordu. Bu adam İstanbul, sokaklarını lağım yapıyorum diye oyup deşti. Pislik, çirkinlik, gübre .içine düşen insan ve araba, her- şey oldu... Halk gazeteler kıyamet koparıyor. Bu lâğım işin¬ den Emin’in rüşvet yediği de şayi oldu. Gazeteler bunu açık yazdılar. Bir mizahî gazete bunu ima ederek Emin’in lâğımdan tegayyüş ettiği tarzında ağır bir şey bile yazdı. Emin aldırma¬ dı... Filhakika Emanet bu Emin gibi tam bir emin adama ve¬ rilmişti!... Emin’in lâğım işinde şirketten büyük bir rüşvet al¬ dığı sahih idi. Ankara’da eczanelerde saatlerce hasta bekleyen, hasta peşinde Ankara'nın çamurlu sokaklarında dolaşmaktan bacakları sıvama çamur olan, hattâ fesinin püskülüne kadar çamur sıçrayan ve yüz hattâ elli kunışa bir vizite yapan Emin, şimdi büyük bir zengin oldu. Derhal Kalamış'ta bir köşk aldı. Sade içini güzelleştirmek, tamiri ve kalorifer için on iki bin lira sarf etti arkasında en pahalı kürk. Altında otomobiller, yanın¬ da arap haremağası, çatanalar, kravatında fındık kadar inci, ilh... Avrupa’da bir şey takaTlar, ama, en zengin bile böyle bü¬ yüğünü takmaz. A dilik sayılır... Görmemiş yeni zengin!... Bu adama edilen matbuat, halk, hükümet hücumları he¬ men de henüz Türkiye’de hiç kimseye yapılmamıştı. Hem de bu üç nev’i hücumun bir hedefte birleştiği görülmemişti. Fakat, düşmüyordu. Mustafa Kemal tutuyordu. Sebebini söyledik. Ve¬ kilimiz hak etti, fakat böylesi görülmemiştir, masrafı da kendi değil, emanet kesesinden yapıyor. İstanbul’un ise sokakların¬ da pislikten yürünmüyor. Bütün kaldırımlar bozuk. Bazı yerde hiç yok. Kaldırım yerlerde her iki adımda bir kuyu, bir çukur olmuş. Yağmur suları doluyor, küçük göl oluyor. İçme dalan ayak sayısız. Hele araba ve otomobillerin bu çukurlarda hali... O esnada oradan geçenler de iyi, bol pislikli ve mikroplu bir zifos yiyor... Hem de Emanet müflis bir halde borçlu. Emin Çankaya Saray-ı Kumayun’una Şehramanetini kiler yapmıştı. Emin böyle ve vurgunlardan başka bir marifet daha gös¬ terdi: Bir ufak yol tamir ettiriyor, o yola büyük; bir levha astı¬ rıp, o levhada kendisini müthiş methettiriyor. Bir nümünesi Gülhane Hastahanesinin yokuşunun alt başında idi. Utanacak şeydi... Kendisinin ve hattâ kaymbabasVnın adını sokaklara ad olarak veriyordu. Bol bol Mustafa Kemal adını veriyordu, fa¬ kat bu derecesi pek küstahlık idi. Üsküdar’da açılan büyük bir caddeye kaynatasının adım vermiş, halk kızmış, bir şey yapa¬ mamış. Azli günü toplanıp derhal levhayı parçalamışlardı. İs¬ tanbul’un bir çok sokaklarına, Gazi, İsmet, Recep, ilh... klik âzası adlarını vermiş, kendi adım da bunlar arasına sıkıştırmış¬ tı. Yıllar geçti, nihayet Emanetten, azledildi. Bu sefer aşikâr olarak imtiyaz avına devam etti. Avrupa’dan şirketler getirip şimendifer imtiyazı, aldı. Bunu başkasına vermezlerdi. Bir gün bir f gazete servetini nerden yaptığmı Emin’den sordu. Emin aptaldır da. Bu basit zekâlı mahlûk faka basıp «Ben meşrû ka¬ zandım, meselâ şimendifer imtiyazından yüz elli bin lira ka¬ zandım» dedi. Bunun neresi meşru’dur? Bu imtiyazı Ahmet, Mehmet alamıyor da, neden Emin alıyor? Hem de şimendifer¬ den evvel Şehremini iken zengin olmuş, villâlalar almıştı. Bu itiraf mühimdi. Bunu almak için rüşvet de vermişti. Gazetede evvelâ bir maliye müfettişi bu itirafı görünce, kazanç vergisi vermedi diye, Eminden cezaen mühim bir para istedi. Fakat bunu da Hükümet, yâni Mustafa Kemal ve İsmet kapattı. İşte bu macera da böyle... Emanet kesesinde iyi bir delik de bu açtı... Yağma Hasan’m böreği... Bu emanet yağlı kuy¬ ruktur... Daha çok yenecek... Gazetelerde havadis: Nişantaşmda bir gece Afgan’lı Ab- durrahman’ı vurmuşlar. Ölmüş. Katiller imeçhûl. Bu adam Ra¬ uf’un ad atm ve onun evinde yatıp kalkıyordu. O gece evden, çıkmlş, vurmuşlar. Demek Rauf diye vurdular. Bunu da Mus¬ tafa Kemal yaptırmıştır. Bu Afgan’lıyı bilirim. Yoksa kim ne diye onu vuracaktı... 1322 HAYAT vc HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1323 İsme t’in yaranı kabına sığmıyor. Fethiye ufak-tefek hü¬ cumlar ediyorlar. Fakat koridorlarda: «Muvakkattir, yine ge¬ leceğiz. Bu memleket başka türlü ıslâh edilemez (!) Terrör ya¬ pacağız» diyorlar. Bunların hattâ Kel Ali’ye kadar herbirinin Fransa Büyük İhtilâli Tarihini okuduklarını işitiyoruz. Demek terrörü nasıl yapacaklar, ders alıyorlar, hazırlanıyorlar. Demek âti vahim, hem de pek yakm... Matbuat yine hücumda berdevam. Bilhassa Afmed Emin, Cahid, Velid. Nihayet Cahid’i mahkûm edip, Çorum’a menfa olarak gönderdiler. Karabekir, Ali Fuad, Kara Vasıf, Refet, Canbolat, Rauf, Adnan ve arkadaşları bir fırka yapmakla meşguller. Demek mu¬ halefete geçmiyeceğim, fırka yapmıyacağım demiş olur Rauf, şimdi yapıyor, bu sefer bu çareye tevessül ediyordu. İstanbul'¬ da Cavit ve Kara Kemal’in toplanıp müzakere ettikleri ve bir muhalefet fırkası teşkiline karar verdikleri dokuz maddelik bir program yaptıkları şayi oldu. Mustafa Kemal bunu (Sahife 538) «Bu fırkanın programı gizli eller tarafından hazırlandı» diye tasvir ediyor ve «işte bu dokuz maddedir, fakat gizlidir» diyor. Neresi gizli bilmem?!. Apaçık bir şey imiş... O vakit Ka- rabekir’in fırkası yapümadan evvel, bu dokuz maddeden gaze¬ teler bile bahsetmişti. Hakikat şu ki, yaptığı haksızhğı örtmek için, yalan dolan, tezvir yapıyor. Mustafa Kemal ve ismet yeni fırkadan fena telâş etmişler. Eski Maarif Nazırı Şükrü de yeni fırkada beraber. Bu Meclis’in (İkinci Meclis) intihabı yapılır¬ ken Mustafa Kemal harekete gelip Ittihadcı enkazı ile uyuşmuş, bunlardan Şükrü ve daha bir kısmını meb'us yapmış imiş. On¬ ları bu suretle avene yapacağını farzetmiş. Bunlar ise, bilakis Meclis’te ona karşı muhalif bir zümre oldular. Bir gece Feridun Fikri ile Halis Turgut evime geldiler. Ba¬ na: «Bir fırka yapıyoruz. Sen de gir!» teklifinde bulundular. Fırkada kimler olduğunu sordum. Anlattılar. Kendilerine şunu söyledim: «Ben girmem, fakat size ve arkadaşlarınıza nasihat ede¬ rim. Fırka yapmayınız. Çünkü fırka ile, Mustafa Kemal’le gü¬ reşilmez. Onunla cidal silâhla olur. Sonra hepinizi perişan eder. Size yazık olur. Eğer fırka mutlaka teşekkül edecekse, hiç ol¬ mazsa siz ikiniz girmeyin.» Uzun, münakaşa ettik. Kararlarından vazgeçmediler. Ben¬ den program hakkında fikrimi sordular. Dine hürmetkar ol¬ maları kaydını koymalarını tavsiye ettim. «Bir de fırkanın adı¬ na cumhuriyet kelimesini ilâve edin. Bunsuz Gazi size padişah taraftarı diye hücum eder. Zaten Rauf’u filân bununla itham ediyor» dedim. Fırka teşekkül etti. Tavsiyelerimi yapmışlar. Adnan da fırkalarına girmemi teklif etti. Kabul etmedim. Mat¬ buat bu fırkayı alkışladı. Ben ve Yusuf Kemal’in de dahi) oldu¬ ğunu yazdı. Ben akıbeti aşikâr görüyordum. Telâş ettim. Yusuf Kemal daha telâş etmiş. Tasviri Efkâra müşterek telgraf çeke¬ rek bu havadisi tekzib ettik. Yeni fırka derhal teşkilât yapmak faaliyetine geçti. Her tarafta teşkilât vücuda getiriyordu. Halk akm halinde bu fır- kaya giriyordu. İstanbul teşkilâtını Kara Vasıf yapıyordu. Hatırıma gelmişken yazayım. Her vesiiede Mustafa Kemal, Kara Vasıf, Hüseyin Avnı ve Çolak Selâhaddinı, hattâ Erzum meb’usu Necatiyi de hapse sokuyordu. Demek bu ikinci grup reislerine düşmanlığı müthişti. Bunların mutlaka başını yemek istiyordu? Fakat hepsinde de bunlar beraet edip kurtulmuşlar¬ dır. Nasıl kurtuldular bilmem. Çünkü masumiyet onun elinden kurtulmak için kâfi değildir... Fırkanın bu terakkisinden Mustafa Kemal ve İsmet telâşa düştüler. Adetâ sersemleştiler. Bu hal bir müddet gitti. Sonra Mustafa Kemal’in fııka aleyhindeki takibatı başladı. Fethi’yi fırkayı ilga etmeleri için Rauf ve arkadaşlarına musallat etti. *"efchi uğraştı. Olmadı. Mustafa Kemal’in aksülâmeli iptida neş¬ riyat sahasında oldu. Programdaki din ile cumhuriyet kelimeleri sinirlerine dokundu. Onları ele aldı. Hakikaten bunlar can ala- 1324 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA YUR 1325 cak iki nokta idi. Mustafa Kemal’e darbe idi. Kendi fırkasına da acele Cumhuriyet sıfatım ad olarak ilâve etti. Nihayet fırka¬ nın imhası gecikmedi. Bursa nıeb’usu Necati bana dedi ki: «Çabuk davrandı. Bi¬ raz daha vakit verseydi. Fırka teşkilâtı tekemmül edecekti. îş bitmişti. Fakat yanılıyordu. Bütün millet bu yeni fırkaya gir¬ se, yine para etmezdi. Mustafa Kemal o vakit kana boğup biti¬ rirdi... Mustafa Kemal'in gayesi tamamiyle açık olarak görü¬ nüyordu: Bir müthiş terör yapmak. Çünkü bunsuz mevki elin¬ den gidiyor. Bu muhakkak. Terörün plânını yapmış, keseceği adamların listesini hazırlamış, fakat vesile lâzım. Kara Kaplı- va yâni kanuna uydurmalı. Bu vesile de gecikmedi. Şeyh Saki’in Kürt isyâiıı zuhur etti, işte âlâ vesile... Gökte ararken yerde bulundu. Şimdi yine söyliyeyim ki, Vali Zihni’nin hakkı varmış, Ba¬ ri bu vak’a üzerine mes’ul edeydiler... Şeyh Said gayet dindar bir adammış. Medreseler ve tekke¬ lerin ilgası, şapka giydirileceği şayiası bu adamı tehyic etmiş¬ ti. îsyân etti. Bunu Mustafa Kemal «Kürt millî isyanı ve aym zamanda irtica» telâkki etti. Halbuki, resmî tahkikat aslâ milli bir kürt isyanı olmadığını göstermişti. Ben bunu orada İstik¬ lâl Mahkemesi âzâ ve reisliğini eden, Ali Saip’e de sordum. O da «Aslâ kürtlük mes’elesi yoktur. Sırf dindir» dedi. Şeyh Said ve adamları Diyarbekir ve emsali birçok yerleri aldılar. Harput’a kadar ilerlediler. îş böyle olunca Mustafa Kemal Fethi’ye «Takriri sükün» unvanlı bir kanun yapılıp, işe girişilmesini teklif eder. Bunu yalnız isyan mıntıkasına değil, her tarafa hattâ İstanbul’a da teşmil etmek ister. Çünkü ona göre İstanbul matbuatı da bu isyanın sebebi ve şeyh Said ile berabermiş (!) Hattâ, yeni fırkayı da işin içine sokuyor. Nut¬ kunda buna delil olarak Şeyh Eyüb’ün mektubunu gösteriyor (sahife 539). Olabilir ya, bir adam böyle diyebilir. Bundan fır¬ kanın dinî isyan yaptırdığına nasıl hükmedilebilir?!. Fırka dini âlet edip «İsyân edin» demiş mi? Hayır, Şeyh Said’in isyâmna bir sebep de bu fırka imiş. Çünkü delil üc programlarına dinî bir kayıt koymaları, ve şark vilâyetlerine gönderdikleri teşki¬ lâta memur adamlarının oralarda dinî propaganda yanmaları imiş... Halbuki Mustafa Kemal’in bunları uydurması, bundan plânı ve gayesi: Kürdistan’a karşı büyük bir askerî sefer yapa¬ cak ve oraya İstiklâl Mahkemesi gönderecek. Oraları kırıp ge¬ çirecek, bu vesile ile yeni fırkayı İstanbul matbuatım, başka ne kadar muhalif veya şüphelendiği ve korktuğu adamlar varsa hepsini imha edecek... Hasılı, ciddi bir karakırım yapacak... Ki, koleralar, türlü salgınlar yapamaz.. Başkalarından ve Necmeddin Molla’dan işittiğime göre, Mustafa Kemal Hey’et-i Vekile’ye gitmiş, bunları Fethi’ye ve hükümete kabul ettirmiş. Necmeddin Molla bana dedi ki: «Bunu öğrendiğim vakit telâş ettim. Vehameti Fethi’ye izah ettim. Feyzi de buna şiddetle itiraz ediyordu. Bilmem böyle mi? Fa¬ kat Fethi’nin ilk hamlede kabul ettiği şâyi’dir. Sonra demek işi anlamış, nükül etmiştir. Bu esnada Harput’a giren âsileri bizzat ahalinin tepelediği, her tarafta tenkil edildiği, isyânm ehemmiyetsiz bir mes’ele ol¬ duğu tahakkuk etti. Bunun üzerine Hey’et-i Vekile fevkelâde tedbirlere lüzum olmadığına karar verir. Fethi Mustafa Ke¬ mal’e: «Bu tedbirlere lüzum yoktur. İşte Harput’tan telgraf, âsileri ahali tepelemiştir. Ben bu işi yapamam» der. Yeniden Mustafa Kemal mes’eleyi Hey’et-i Vekile’de mevzuubahs etti¬ rir. Kendi de müzakerede bulunur. Azanın bir kısmını müzake¬ reden evvel hususi surette elde eder. Bu usûldür. Evvelce bütün Hey’et-i Vekile böyle tedbirlere lüzum olmadığına kamilen ka¬ rar vermiş iken, bu sefer hemen hepsi Mustafa Kemal’e iltihak eder. Bunlardan biri de Mahmud Esad’dır. Fethi Mahmud Esad’- ı pek seviyordu. Bununla en sevmediği adam olmuştur. Sonra Fethi Mahmut Esad’in bu yaptığından bana bir iki defa fenâ şikâyet etmiş, «Böyle alçak, kötü adam görmedim» demiştir. 1326 HAYAT ve HATIRATIM Ağalar «Hükümette ihtilâf var» dediler. Mes’eleyi Halk fırka- sına verdiler. Fırka müzakeresinde Mustafa Kemal’in aletleri, muharrirleri, (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve emsali) silâhşörle- ri fevkelâde tedbirlerin lüzumunda ısrar ve Fethi’ye şiddetle hücum ediyorlar. Fethi burada büyük bir celâdet ve dirayet gös¬ termiştir ki, bu ona şereftir, Millî Harekette bir hizmeti geçme¬ miş olan Fethi, şimdi bu hizmeti yapmıştır, Fakat fiili bir neti¬ ceye varmamıştır. Yâni fırka müzakeresinde Fethi nihayet de¬ miştir ki: «Böyle bir şeye lüzum yoktur. Bu isyân o kadar hiç ki, Harput’ta ahali onları tepeledi. Birkaç taburluk iş. Sizin maksadınız başka. Bunu bahane ederek terrör yapmak istiyor¬ sunuz, milleti asıp kesip ortalığı kan ile sütliman yapmak, kan ile mevkide oturmak istiyorsunuz. Ben böyle büyük bir günahı işîeyemem. Âlet olamam» Bunun üzerine Mustafa Kemal Fethi’yi istifaya davet eder. Haremine de «Sîze Paris sefirliğini veriyorum. Gidini» der. Öyle oldu. Giderken de rivayete göre Fethi’ye «Sen bana Sof¬ ya’da evinde bir oda vermedindi, ben sana Paris’te koca bir bina veriyorum.» demiş. Sofya’da Fethi Sefir iken, Mustafa Kemal ateşemiliter gelmiş. Sefarethanede, yâni sefirin evinde kalmak istemiş. Fethi de «Otele git!» demiş imiş... Fethi’niıı. Çankaya’daki bağım da onsekiz bin lira verip, Mustafa Kemal satın almış. Bu bir ihsan mahiyetindedir. Çünkü orası ancak dört bin lira ederdi. Bizim hizip Fethi’yi tutmağa karar vermişti, fakat çoğu reyini veremedi. Bunlardan eULinış kişi ise, korkmayıp Fethi lehine rey verdiler. Bu bir kahramanlıktı. Bu adamları takdir etmeli. Biz Fethi’yi tutuyorduk. Fethi’ye bunu da söylemiştik. Ama Fethi hiziple hiç alâkadar olmadı ve hizbi aslâ dinlemediy- di. Yine buna rağmen bu adamlar ona rey verdiler. Fakat Mus¬ tafa Kemal’in yırtıcılığı korkusu karşısında bu vazifeyi hizbin bütün âzası yapamadı. O vakit ben İstanbul’da idim. Fethi Paris’e gidiyor. Istan- Dr. RIZA NUR 1327 bul'a gelmiş, Necmeddin Molla’da misafir. Orda konuştuk. An¬ lattı. Pek kızgındı. Ben de kendisine «Böyle adamların sefirli¬ ğini de kabul etmemeliydin» dedim. «Ne yapardım?» dedi. «Be¬ nim gibi meb’uslarm sırasında otururdun» dedim. Bir şey de¬ medi. Fakat hakhydı. Ne yapacak? Belki aç kalmak, imha edilmek tehlikesi altına girer. Fethi bu kadar fedâkârlık yapa¬ cak kumaşta değil. Her işte bunu gösteriyor. Ben sefirlik kabul etmedim de iyi mi ettim, inat kafam... Şimdi gurbette perişan yaşıyorum. Fakat ben ölürüm de yine bu huyumdan vazgeçmem. Huyumdan memnunum. Herkes bizim gibi bu hayata katlanır mı? Hem Fethi’nin Mustafa Kemal’e karşı vaziyeti başkadır. Onu meb’us yapan, mevkilere geçiren hep Mustafa Kemal’dir. O; olmasa, Fethi meb’us hile olamazdı. Bu halde velinimetidir. Bu iyiliklere karşı Fethi ne yapabilir? Şahsî minnettardır. Va¬ ziyeti müşküldür. Şahsî mes’ele, devlet mes’elesi karşı karşı¬ ya... Fakat Fethi akıllı adamdır. Buna rağmen Mustafa Ke¬ mal’in böyle müthiş bir kanlı vak’asma âlet olmamıştır. Fethi Paris’e sefir gitti. Halâ Paris’te sefir. İsmet Başvekil oldu. Kabinesini yaram ile teşkil etti. Şir¬ ketti inhisariyenin «Fethi kabinesi muvakkattir» dediği oldu. Onlar, terrör yapacağız da diyorlardı. Ona da Ismet’in riyaseti altında artık başlıyorlar. Demek İsmet Fethi’nin kabul etme¬ diğini kabul etmiş, müthiş bir katliam ve mezalime âlet olmuş¬ tur. Facia başlıyor. İsmet bilekleri sıvadı. Takriri sükiin kanu¬ nu adında bir kanun çıkardı. İttilıadçılar zamanını idare-i ör¬ fiye ile yaşayan millet, yeniden bu idare altına girdi. Mustafa Kemal kurnaz, buna idare-i örfiye demedi. Takriri sükiin adı¬ nı verdi. Irare-i örfiye adı fena te’sir eder demiş, fakat bu daha müthiş maddeleri havi idi. Addan ne çıkar?!... Bu bir idare-i örfiye idi. Hem de ona taş çıkarıyordu. Ama bunların adı da Divan-ı Harb değil, istiklâl Mahkemesi. HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1329 1328 Kürdistana ordu gönderdiler. Bu ordu oraları taradı. Köy¬ ler yandı, insanlar kırıldı. Ordunun arkasından derhal bir is¬ tiklâl Mahkemesi gitti. Şeyh Said ve daha bir çok başlar asıldı. Mahkeme işi bitirip dönmedi. Uzun müddet orda kaldı. Nice masumlar da kabahatliler ile beraber imha, yeni fırkaya inti¬ sap eden ile beraber imha oldu. îsyâna «Kürt îsyânı» dediler. Fakat bu türk demediler, türk’ü de kürdü de kırdılar. Tuhaf şeyler oldu: Meselâ Harput’ta silâha sarılıp âsileri def eden Mustafa Kemale karşı biri imiş. Türklük gayretiyle âsilerle harbetmiş. Bu adama mükâfat edecek yerde onu da tevkif et¬ tiler. Bu bir delil idi ki, muhalif fırkanın kürtlerle münasebeti yoktu. Vatanperver idiler. Bu vak’a Mustafa Kemal’in sözleri¬ ni mükemmel cerhediyor. Ve yine bu bir delil ki, Mustafa Ke¬ mal’in işi, kürt işi değil, alelûmum kendisine muhalefet isi. Yi¬ ne Diyarbekır’de âsiler ile meb’us ve vekil Feyzi’nin akrabası harpler etmişlerdi. Mustafa Kemal Fethi’yi caydıran Feyzidir diye, Feyziye müthiş bir kin ve garez bağlamıştı. Feyzi’nin ak¬ rabasını da hapsettirdi. Bunlardan biri Kâmil adında zengin, Almanya’da tahsil etmiş bir gençtir. Sinop’a sürmüşlerdi. Or¬ da görüştüm. Ondan tafsilât aldım. Bizzat âsilere karşı bir müf¬ reze teşkil edip harbetmiştir. Bu genci menfasında bile rahat bırakmadılar. Sinop’tan İzmir’e, orda da İngilizlerle konuşuyor diye içerlere sürdüler. Mustafa Kemal’in Fevzi’ye kini o kadar müthişti ki, asla peşini bırakmadı. Feyzi’nin çoluk çocuğunu, hısımlarını, hepsini sürdürdü. Arazi ve emlâki boş kaldı. Aynı zamanda kürdistan eşrafını bütün garbî Anadolu’ya sürdüler. Bu bir tehcir idi. Feyzi durmaz, Mustafa Kemal’e, İsmet’e gi¬ der, yalvarır, ağlar ailesinin memleketine iadesini ister, iade¬ lerini vaad edip, aldatır ve yapmazlar. Bu hal iki yıl kadar sür¬ dü. Garibi şu ki, sürdükleri adamlar, ekseriyetle Türk cinsin¬ den ve mâsum olan kimselerdi... Sebebi, Mustafa Kemal’e mu halif idiler. Bunun büyük bir hatâ olduğunu neden sonra anla¬ yıp, bunları yerlerine iade etmişlerdi. Fakat ortadaki zarar ne olacaklar ?!... İstanbul gazetecilerini de isyanda müşterek diye muhake¬ me edilmek üzere kiirdistan’a yolladılar. Bunlar yollarda, ha¬ pishanelerde perişan oldular. Mahkeme bunlara ne yapacaktı? Bir kabahatleri yoktu ki. Zavallılar aylarla oralarda süründü¬ ler. Nihayet müşterek bir ricanâme ile Mustafa Kemal’e müra¬ caat edip, af istediler. Af olundular. Bu da ne demektir!... Hü¬ küm görmeden ve kendi kendine af ediyor!... Yeni fırka da resmen ilga edildi, defterleri müsadere olun¬ du. Bu vesile ile istiklâl Mahkemesi âzası da vurgunlar vurdu¬ lar, zengin oldular. Mazhar Müfid İstanbul’a gelmiş, otomo¬ bil ile geziyor. Mahkemenin reisi ya, otomobiline bir istiklâl Mahkemesi levhası asmıştı. Çirkin şeydi. En ziyade para vuran Said’dir. Büyük zengin olmuş. Halbuki evvelce Mustafa Ke¬ mal’in aleyhinde idi. Bana gizlice dert yanardı. Birgün ağlaya¬ rak ceketini açtı, yırtık ve parça parça olan astarını gösterdi «.Halime bak! Çocuklarımı tahsil ettir emiyorum» demişti. Terrörü yaptılar, fakat garp vilâyetleri ve İstanbul bunu iyi hissetmedi telâkki ettiler. Tâ Vahideddin zamanında Kiraz Hamdi «Tarikat-i Selhiye» adıyla bir fırka yapmış imiş. Bunları da Ankara’daki istiklâl Mahkemesine çektiler. Canım, bu ne vakitki iş... Bir fiileri de meydanda yok... Bu suretle de bir çok adamları darağacında armut gibi sallandırdılar. Sultanah¬ met’teki meşhur «Şecere-i Vakvak» gelip de görmeli, kendi ac¬ zine utanmalıydı!.. Mahkeme bunların programlarının pek muzir olduğunu söylüyordu. Bu babta Mustafa Kemal’in gazetelerinde çok neşriyat yapıyorlardı. Fakat programlar mı der çelmiyorlardı. Merak ettim, nihayet programı buldum. Dikkatle okudum. Mu¬ zır hiçbir şey bulamadım. Tekrar tekrar okudum, hiçbir fena Şey yok. Bil’akis, programın fevkelâae bir dirayetle yazıldığını gördüm. Bir mühim teşkilât programı idi. Mason teşkilâtına benzer. Kimin yazdığını meraka düştüm. Vesikayı yırtmağa bir F : 84 1330 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1331 türlü kıyamadım? Sinop’taki kütüphanem? koyacaktım. Başka memlekette böyle yaparlar. Gel de, bizde böyle yap... Bırginı bulurlar, seni de onlardan diye idâm ederler. Bu düşünce ile yak¬ mağa mecbur olldum. Bu işi ve dahil olanları, Romanya’ya kaç¬ mış olan Kiraz Hamdi (Paşa) orad'an Mustafa Kemal’e haber vermiştir. Bir çok para almış ve hâlâ maaş alıyor. Hasılı bu adamlar da bedâva gittiler. Mustafa Kemal’de hiç insaf, merhamet ve vicdan yok. insan serçeyi kesmeğe acır. Müthiş kabahatli olsalar bile bu imhayı, bu kadar geniş mikyasta yapamaz. Bunlara hadi hadi, bir hafi cemiyet cezası verüebilirdi. Bunlaç arasmda tanıdığım Burunsuz Tevfik var¬ dı. Eski yüzbaşüardan. Pek üşkiizar, kabadayı, bizim Hâlâskâr- lar mes’elesinde cidden yiğit ve büyük hizmet etmiş biriydi. Hiç kabahatsiz gitti. Bu vesile ile eski Kırşehir meb’usu Rıza’yı, hareket-i milli- yede hizmetleri olan birkaç kişiyi de astı. Bunların «Salâhiye» ile de münasebetleri yoktu. Rıza’nın imhasmm sebebi, onun Kırşehir’de eski büyük bir aileden olup, çok adamı bulunması¬ dır. icabında beşyiiz atlı toplardı. Nitekim Yunanlılar ile harp¬ te topladı ve harbe iştirak etti. Bundan dolayı Çankaya’yı ba- sıverir diye korkardı. Sabıkası da vardı. Ankara’yı basıp, Da¬ mat Ferid’in valisini dağa kaldırarak, Mustafa Kemal’in Anka¬ ra’ya gelmesine, bu suretle hareket-i milliyeye hizmet etmişti. Onu sırf bunun için harcadı. Rıza’yı severdim. İri, Türk şimali, cahil, ama pek zeki, hele aklıselimi pek galip, Türk huylu ve âdetli biri idi. Dağ gibi adamı, serçe gibi sallandırdı, bitirdi. Kılıç Ali hapishaneye gi¬ dip, Rıza’ya nasihat etmiş, «Gazi’den bir mektupla af dile» de¬ miş. Koca Türk o halde bile celâdet göstermiş, ikisine de küfret¬ miş. Şu adam pek havadan harcanmıştır. Rıza asılırken de Mus¬ tafa Kemal’e birçok küfretmiştir. Mustafa Kemal’i halk hiç sevmiyordu. Bursa’da münferit bir intihap yapılmış, onun şiddetli gayretine rağmen, muarızı Nureddin Paşa intihap olunmuştur. Bunun parasmı miralay Osman’la o vakit Bursa Belediye Reisi kafalarıyla ödediler. Bu intihabı bunlar yapmışlardı. Miralay Kasap Osman hunhar idi. Bunu Mustafa Kemal polislere vurdurmuştu. Âdeti, polislere vurdururdu. Bu polislerden biri, Ahmet Edip adında biridir. Sonra, Habeşistan’a gidip tanassur etmiş, sonra Mısır’a gelip, Müslüman olmuş, dolandırıcı, rezil biridir. Mahkemeye vereme¬ diğini böyle sokakta öldürtür. Eskiden istiklâl Mahkemelerinin idâm kararlarını Millet Meclisi tastik ederdi. Bu sefer bunu da bazi idâm olunacak ma¬ sumların idamına engel olur diye Mustafa Kemal Meclis’ten al¬ mış, istiklâl Mahkemesi sade kendi hükmü ile asıp vuruyordu. Ve bu mahkemeler de bütün idamları Mustafa Kemal’in keyfi ile yapıyordu. O, şunu asın diyor, asıyorlardı. Bu faciada böyle birçok adamı astığı gibi, hapsedip, muh¬ telif hapishânelere mahkûm olan veya beraet edenlerin de he¬ sapsız olduğunu kaydedelim. Nihayet kendilerince terrörün tamam olduğuna hükmetti¬ ler, artık milleti susturduklarına, keyfemâyeşâ hüküm sürecek¬ lerine, çalıp oynayacaklarına zahip oldular. Fakat İzmir sui¬ kastı gösterecek ki, zehapları yanlıştır. Terör de zalimi kurta¬ ramaz. Belki bazan sade ömrü uzun olur. Hele tarihin giyoti¬ ninden asla kurtulamaz. Sahıfe 540 dan itibaren Nutukta Takriri Sükûn ve asmalar¬ dan kendisini mâzur göstermeğe çalışmış. Bu sahifeleri, saçma¬ lar, zırvalar doldurmuş. Bu saçmalar sırıtıp duruyor. Meselâ diyor ki: «Takriri sükûn kanununun müddeti hitamında Meclis lüzumuna mebni tecdid etti» Halbuki Meclis rey sahibi mi ? Bu¬ nu zorla yapan sensin... Sahife 541de şunu söylüyor: «Cehil, gaflet ve taasubun terakki ve temeddün düşmanlığının alâmeti, farikası gibi telâkki olunan fesi atarak, onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu suretle Türk Milletinin 1332 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR medenî hey’eti içtimaiyeden, zihniyet itibariyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi... ilh... 31 Şu adam bununla ne kadar basit fikirli olduğunu gösteriyor. Âlâ vesika. Zihniyet şapka ile değişir mi? O tahsil ve terbiyenin, bilhassa evolosyon ve uzun bir zamanın yapabileceği bir iştir. Bir saatte bir kanun darbesiyle bir kırmızı kumaşı değiştirmekle zihniyeti değiştir¬ diğini ve bunu da herkesin böylece oldu zannedeceği kanaatin¬ de..., Zavallı... Sahife 542 de «Takriri sükûn kanunu Türk Milletini mede¬ nî cihanda lâyık olduğu mevkiye çıkarmak... istibdad fikrini Öldürmek içirt yaptık» diyor. Bu kadar mugalata, tezad ve edep¬ sizlik, nadir görülmüş bir şeydir. Hele ikinci cümle için kedinin sirke içmesine şaşarım derim. İstibdadı imha için, istibdad, me¬ zalim, dere gibi kanlar!... Ayol böyle de olsa, ikisi de istibdâd, ikisi de senin olsun. Hem hangi istibdad fikrini öldürmek için? Ne hayasızca mugalâta? Bu adamın böyle şeylerini bu eserde tasvir ve ifade için kelime bulamıyorum, müşkilât içindeyim. Yok,, tarifi yok... Halbuki kolay yazı yazanlardanım. Türkiye¬ de bilhassa kuvvetim vardır. Şunu açık söylesen! «Müthiş bir katil ve cinayet ile, ter- rör ile milleti susturdum. Soygunculuğa, fuhuşuma, eğlenceme, keyfî hareket ve icraatıma, istibdadıma serbest yol vermek için Takriri Sükûn yaptım, kanlar döktüm.» desene. İşte hakikat büdur... Senin ondan sonra dört yıldır olan icraatın, cihanla beraber gördüğümüz işte budur. MUSTAFA KEMAL’İN NUTKUNUN MAHİYETİ Burada Mustafa Kemal’in Nutku bitiyor. Bu vak’aları ya¬ zarken onu da mütalea ve tenkıd ettik. Bu nutkun miitaleası bize şu intibaı verdi : 1 — Nutuk güya tarihî vesika dij'e yazılmış. Aslâ değil¬ dir. Çünkü, evvelâ bir takım mühim vukuatı hiç bahsetmeyip geçmiş, zira işine gelmiyor. Onlarla rezil olur. Bir kısmını tah¬ 1333 vil veya te’vil ile yazmış. Vesikalar, tağyir, te’vü gibi şeylere tabi tutulmuş ve rötüş edilmiş. Tağşişat ile dolu. Bu suretle Mustafa Kemal tarih sahtekârlığı, dolandırıcılığı yapmıştır. 2 — Nutuk mevzular cihetiyle hemen umumen şahsî kav¬ gadır. Yâni şahsiyattan başka değildir. 3 — Kendisine muarız on onbeş şahsı kötülemek, lekele¬ mek, nazardan düşürmek gayesi takip edilmiştir. Hemen her sa- hifede bu şahısların adları vardır. Her bahane ile onları kötü- iüyor. Hem de iftira ve tezvirat ile. 4 — Bu kavgalarda ve yaptığı zülümlerde, katliamlarda kendini haklı göstermek gayreti ve bunun için yalanlar ve sah¬ tekârlıklar. 5 — Hemen her satır bütün millî hareketi ve mühim iş¬ leri sırf kendi yapmış olduğunu göstermeğe matuftur. En mü¬ him âleti İsmet ve Fevzi’ye bile bu şereften hiçbir pay verme¬ miştir. 6 — Kibir ve gurur, nemrudâne övünmeler, peygamber gi¬ bi kerametler ile doludur. İşte bu koca Nutkun maiyeti. Bu halde bu tarihî bir vesika değildir. Epeyce şahidleri hâlâ yaşayan vak’alarda müthiş sahtekârlıklar olmuştur. . Bu Nutuk bir noktai nazardan bir medihnâme, şahsının destanıdır. Menkibelirin destanını başkaları, hattâ vak’alardan asırlar sonra yazarlar. Bu, kendi destanını kendi eliyle yazmış¬ tır. Hem de baştan aşağı uydurma olarak. Bu Nutuk bir taraftan da kendi hatalarının zemminin mü- dâfaanâmesi, muarızlarının da terzilnâmesidir. Bu eser, kitabet cihetiyle de hatalarla doludur. Türkçeyi bile iyi bilmediğini gösteriyor. Hattâ ponctuapion denilen kita¬ betin en iptidaî şeysini bile bilmiyor. Bir misali sahife 455 de var: «Efendiler milletimizin başında, cehil,» diye başlayan bu satırları okuyup görünüz. Bazan hikmet saçmak gayretinde olduğu görülüyor. Fakat saçmalamış,.. 1334 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1335 Bu uzun nutku özenip, emek verip yazmış. Sonra Millet Meclisinde de okumuş. Altı gün sürmüştür... Böyle uzun nutuk emsalsizdir. Meb’uslar da koyun kaval dinler gibi dinlemişler. Nasıl tahammül etmişler bilmem?! Sonra da bir iki dalkavuk bu¬ nu alkışlamış... Bu dalkavukların biri Necip Asımdır. Bu adam kürsüye çıkmış, ağlamış. Gözyaşları içinde: «Takdir için söz bulmaktan âcizim. Heyecanım mani oluyor. Bu eser yüzbinleree basılıp her tarafa dağıtılsın.», demiş. Ona bunu talim ve emret¬ mişlerdir. Çünkü Mustafa Kemal bastırma masraf mı millete yükletecek. O da iyi artist imiş. Söylerken ağlamış bile... Necip Asım güya Türkçüdür,Anadolu evlâdıdır, profesör¬ dür. Fakat cahildir. Hele yaman dalkavuk. Kendi bir fikir sa¬ hibi değildir. İmam feneri gibi döner. Zaten son zamanlarda bu¬ namış bir haldedir. Ağlaması da onu gösterir. Yoksa, dimağı sağlam olan ne kadar istese de sahte olarak ağlayamaz. Vakıa Avrupa’da da sahnede cidden ve tabii olarak ağlayan aktörler var. Bunlar buna vasıl olmak için yıllarla egzersiz yapıyorlar. Bu saçma kitabı iki okkalık cild halinde birçok bastırdılar. Reşid Saffet’le Orhan’a da fransızcaya tercüme ettirdiler. Re- sid de bu hizmetine mükâfaten meb’uslukla çırağ buyruldu. El malından ihsan derler, millet malından ihsan... Bunun Abdül- hamid’in şahsına hizmet eden, meselâ bir casusuna zabitlik rütbesi vermesinden ne farkı var?!. işte bu terrörden sonra yeni Türkiye’nin hayatı yeni bir safhaya girdi. Her sınıf halk, millet, asker, meb’us, herkes yıl¬ mış görünüyordu. Herkes Mustafa Kemal’den titriyordu, isti¬ zah esnasında Topçu îhsan’m dediği «Siz bunu bilmiyorsunuz, Türkiye’yi baştan aşağı yakar ha!» tamamiyle oldu. Kerameti varmış. Sade, kendisinin de içinde yanacağını bilmedi. Terrör¬ den sonra artık istibdada, keyfî idareye, vurgunculuğa, fuhşa, zevke, eğlenceye, israfa, türlü suistimallere mâni kalmadığına hükmettiler. Alabildiğine bunlara koyuldular. Artık müthiş ve Türkiye’de Abdülhamid zamanında dahi görülmemiş bir istibdad altında yaşıyoruz. Herkes inliyor, fa¬ kat bir de üstüne duyulur korkusuyla iniltisini göğsünden dışa¬ rı çıkarmamak için çabalayıp eziyet çekiyor... Bu kanlı vak’alann kahramanı, aleti, bu zulüm ve istibdad rejiminin sebebi, arslanı olan ismet de Mustaf a Kemal gibi ge¬ mi azıya aldı. Onun gibi bir tavır takındı. Artık yerlere sığmı¬ yor. Memnun. Yaptığıyle iftihar eder, çekilmez tavrı insanı öl¬ dürüyor... Azgın bir gurur içinde. Yaranı da öyle. Hele şu esa- fil-i nâs silâhşörlerin gururuna, çalımına dayanmak mümkün değil... KARA İSTİBDAD Dedim ki, artık veleddalîn, âmin... Bir şey yapılamaz. Ça¬ re yoktur. Ankara’da oturmak da boştur. Yine İstanbul’a yer¬ leşeyim. Şu Türk Tarihi’ni çabuk tab ettirip, Türkiye’den çeki¬ lip gideyim. Bu fikir peşindeyim. İstanbul’a nakledeceğiz. O esnada bir gün zevcemin karnı ağrıdı. Ağrıdan ölüyor. Sıcak havlu tatbiki falan bir fayda vermiyor. Bir morfin şirin- gası yapmaya mecbur oldum. Ağrı durdu. Bu kadın boğazına aslâ sabredemez, yemek vakti bilmez. Öğlen yemeğini kâh on- birde, kâh, onda, kâh on ikide, kâh birde, kâh ikide yer. Kâh üçte yediği de olur. Akşam yemeği de böyle. Vakitsiz. Kötüsü, beni de beraber yemeğe zorlar. Bin belâ ile elinden kurtulurum. Yemek aralarında da elma, armut, pasta, şeker, ne bulursa tı¬ kıştırır, Mısır’da da böyle idi. Eni boyunun yansı kadar olmuş¬ tu. Boyu da kısa, fıçı gibiydi. Bu sebeple kâhinkıbaz olur, gün¬ lerce sürer, kâh da ishale tutulur, günlerce sürer. Tuhafı, is¬ haldeyken yine ayniyle yer, yer de yer, ilâç bümez, hele müshil aslâ almaz. Nasihat ediyorum: «Birgün bunun cezasını ağır surette çekersin. Etme! Hayatını nizama koy!» derdim. Ha¬ yır asla dinlemezdi. Zaten onun bir zihniyeti vardır, beni din¬ lememek. Ne dersem, mutlaka aksini yapardı. Bu prensibidir. Hem de iki de bir, iyi hekim, akıllı, âlim olduğumu, dedikleri- 1336 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1337 min daima çıktığını söylerdi. Buna kanaati vardı. Buna rağmen benim sözümün aksine gitmek, ona zevkti. Mısır’da da beş gün¬ lük bir inkıbazla, böyle bir karin ağrısma uğramış, morfin şırıngası yapmıştım. Faydası olmuştu. Karnına buz koyarak ve bağırsağa boru sokarak ihtifan yapıp ününü almıştım. Bizim Ankara’daki mahalle yerli ahalinin aristokrasisi ma¬ hallesi. Bunlar, bizimki ile dost. Bunlarda bir âdet var: Sabah¬ ları çay ziyafeti yapıyorlar. Avrupa’da ikindi üstü olan çay bun¬ larda sabahleyin. Sabahleyin kalkar kalkmaz, davetli hanımlar geliyor. Çay, pastırma, sucuk, kuru meyve, ilh... ne kadar abur cubur varsa ortaya konuyor. Yiyorlar. Bir defa gitti, ishale, tu¬ tuldu. Müshil almasını bir düziye söyledim. Dinlemedi. Bil akis beş altı gün sonra yine böyle bir davete gitti. Bir gün sonra sancılandı. Morfin yaptık, ağrı geçti. Ankara’da buz yok. Ve lüzum da kalmadı. Fakat bu sefer ağn geçtikten sonra da mor¬ fin şiringası istedi. Türlü huysuzluklar yapt 1 . Kavga ettik, ol¬ madı. Beni canımdan bıktırdı. Dedi ki: «Tek uğursuzdur, çift olsun.» Evin içinde birgün bir gecedir devam eden alt üstten kurtulmak için ve bir de maneviyatını tatmin için bir şiringa yaptım. Bizim hanım dindardır. Bundan çok memnunum. Ya¬ nında dinsizlikten hiç bahsetmem. Bil’akis dindarlığı tavsiye ve teşvik ederim. Ancak pek supessteieuredir. Bu kadar hura- fata inanan ve tatbik eden az gördüm. Lâkin ertesi günü de çift uğursuzdur, hatırladım tek olsun, bir daha yap» dedi. Bu sefer telâş ettim. Dedim «bu kadın, morfini seviyor. Morfonoman olacak» Akrabalarından Cemal Paşa’nm kızı Hadiye monfono- man imiş. Galiba ona imrendi.» dedim. Şiddetle muhalefet et¬ tim. Yine evde kıyamet koptu. Bağırıyor, çağırıyor, evdeki eş¬ yayı alt üst ediyor. Gece de bana uyku uyulmadı. Zaten bu ka¬ dınla ben baş edemiyorum. Ne türlü sistem tuttumsa mümkün olmadı. Bir kavgaya, huysuzluğa başlıyor, ev cehennem olu¬ yor. Ağlamalar, bağırmalar, ilh... müthiş. Nihayet bitsin diye dediğini yapıyorum, bitiyor. İşte daima beni bununla yeniyor. Fakat buna yenilmemek mümkün değildir. Bir hafta dediğini yapmazsam evde bir hafta belâ devam ediyor. Uyku da uyut¬ maz. Hadi bir morfin daha yaptım, sustu. Arası birkaç gün geçti. «Yine ağıriyor» dedi. Baktım yuvarlanıyor. İnanmak is¬ temedim. Temaruz, dedim, fakat ızdırabı Öyle ki sahih olduğun¬ da teredüd edilemez. Sahi mi yalancı mı diye çok düşündüm. Tayini mümkün değil. Ağn bir maddî muayene ile tayin edile¬ bilir değil ki... Ağrıdan muzdarip olanın ızdırabını teskin etme¬ mek de, vicdansızlık. Hem de bir hekimlik vazifesidir. Yaptık, artık hergiin ağrı var, yapıyorum. Adnan’ı, diğer en iyi hekim¬ lerden bir kaçını getirdim. Adnan, «Böbrökte taştır» dedi. Ben¬ ce değil. Esası kaim bağırsaktadır. Sebebi de çocukluğunda çek¬ tiği periton verbi, pisboğazlığından daimî olan ishal ve inkıbaz¬ dandır. Kadının hali tamamiyle fenalaştı. Evi, hizmetçileri, yüz¬ üstü bırakıp İstanbul’a götürdüm. Tokatlıyan oteline indik. Bu esnalarda avukat Ömer Faruk Kadıköy’de Mühürdar caddesinde bir ev almış, yanında da bir ev varmış. Bizim hanım da nice vakittir «Bana ev al» diye başımın etini yiyordu. Vani- köy’deki evine kanaat etmiyordu. Bu evi bu esnada alıp, üstü- ne yaptım. Ve baştan aşağı tamir ve muşambalar ve emsali de koyarak büyük bir masraf yaptım. Hanımın röntgenle fotoğraflarını aldırdım. Hiçbir yerde taş yok. Bitermotle cihaz-ı hazmi radyografisinde S. tlliague de spazm olduğu görüldü. Gittikçe hastalanıyor. Otelde olmu¬ yor. Italyan Hastahânesi iyi bir hastahânedir. Oraya yattır¬ dım. Hastahâne müdürü Şenini ve diğer Italyan doktorlar da taştır, ameliyat, lâzım dediler, iki defa sekiz on doktordan mü¬ rekkep konsülte yaptırdım. Netice yok. Fakat, bence hastalık periculate. Hastahânede ağrılar şiddetlendi. Morfini günde on iki san- tigrata kadar çıkardılar. Artık yemek de yemiyor. Bir raddeye geldi ki, bir yudum su da içse kusuyor, idrarında bol asiton zu- 1338 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1339 lıur etti. Şenini ameliyatta ısrar ediyor ve «Görüyorsunuz ki, ölüyor» diyor. Bu esnada halim perişan. Hem onunla, hem matbaada Türkiye Tarihi ile meşgulüm. Hergün hastahâneye gitmezsem kıyameti koparıyor. Bazan gece de orada yatıyorum. Yanma iki hizmetçi koydum. Bu halinde hizmetçilere zulmediyor, dö¬ vüyor... Hattâ biri dedi ki «Ay, bu hanım insana zulmetmekten keyif duyuyor» Tam bulmuştu. Câhil kadının bunu nasıl onla- yıp ifade ettiğine şaştım. Çok insan gördüğü halde bir şey an¬ lamaz, yahut çoğu görür, hepsi anladığını ifade edemez. Bu etti, bunu dedi ve savuştu. Gitti. Ne ise, baktım ki, ölüyor... Çare yok, Viyana hekimlerine çok itimadım vardır. Hakikaten Dünyanın en iyi hekimleri or¬ da ve Almanya’dadır. Viyana’ya götürmeğe kalktım. Amcası Süreyya «Bırak, ölecek, bari burda ölsün» dedi. Dedim ki: «Ma¬ demki ölecek, yolda ölsün. Fakat bunda bir ümit var. Ölmeden oraya yetiştiririm. Belki çare bulunur.» Öyle yaptım. Viyana’¬ ya vardık. Meşhur doktor Ordner geldi. Muayene etti. Bana dedi ki: «Sen de hekimsin. Senin teşhisin nedir?» Dedim: «Pe- rikolid zannediyorum.» Dedi: «Doğru, işte biliyorsun. Fakat niye iyi etmedin?» Dedim: »İlâç bulamadık» Dedi: «İlâcı basit, ben iyi edeceğim. «Papaverin ile Eumydrin yazdı. Dedim : «Pa- paverin verdik idi.» Dedi «Ne kadar?» Söyledim. «Az miktar¬ da vermişsiniz» dedi. Hasıh bu yeni ilâcı şaf suretinde vererek, üç günde ağrıları kesti. Morfini de ilk hamlede kesmiştik. İşte hekim... Böyle olur. Viyana’yı dolaştım. Bu şehri çok severim. Güzel sokakları, .kalabalık, hareket, faaliyet dolu, halkı nazik, nusıkısi meşhur bir şehirdi. Konser şehri adını taşrıdı. Paris’te en büyük kahve- hânelere bile, şapka ile girer, şapka ile otururlar. Burda hiç kimse şapka ile girmezdi. Ne bakayım?! Viyana sönmüş... Ne o kalabalık, ne o faaliyet, hiç biri yok. Viyana’yı Avusturya’nın haşmetli devrinde görmüştüm. Şimdi zavallı memleket sekiz milyonluk bir halka, avuç içi kadar bir toprağa münhasır kal¬ mıştır. Türkiye’den toprakça da, insanca da az. Muharebe ne fena şeydir. Bu memleketi bütün mânasıyla yıkmış. Hele mağ¬ lûbiyet... Vakıa Avusturya Türkiye’ye çok büyük belâlar açtı. Fakat buna rağmen, bu güzelliği yıkanlara, bu medeniyeti sön¬ dürenlere lanet ettim. Ne diyelim, devletler, insanlar böyle, birbirini yerler... Türkolog profesörler ve hekimler ile temastayım. Diyor¬ lar ki, «Artık devlet İlmî müessese ve laboratuvarları idare edecek para veremiyor. Herşey tedennide» Eskiden Viyana’ya gelen hastalar şimdi Roda’ya gidiyorlarmış. Ap açık görünü¬ yor ki, sönen bir medeniyet. Yazık, yazık... Ben Viyana’da iken, Adnan ve Halide de orda idiler. Viyana’nm kadınlan güzellikçe pek meşhurdurlar. «Dün¬ yanın en güzel kadını Viyana kadınıdır.» derlerdi. Uzun.boyu, balık eti, süt beyaz ve pürüzsüz bir deri, bir bahar gibi veya el¬ ma gibi al al yanaklar. Güzel mavi göz, san saçlar... Böyle gü¬ zellerdi. Baktım, böyle kadın yok. Cılız, benzi soluk kadınlar. O kırmızı yanaklar mahvolmuş. Sebebini Viyana’lılara sordum «Evet» dediler «Harp ve mütareke devri, zaruret ve sefaleti, hepimizin kanını kuruttu. Sonra güzel kadınlar fakirler ile otur¬ madı. Avrupa’nın başka yerlerine dağıldılar.» Güzel kadının sade Viyana’da değil, Poısya’da da olduğunu, oradaki seyahatimde görmüştüm. Bunlar Lehlilerin gürcü ve emsali ile tesaîübünden doğan kadınlardır. Zannımca Viyana kadınlarından güzel. Bolşevikler ile bu da inkıraz bulmakta idi. Ben inkıraz zamanım görmüştüm Rus’un kendisi güzel olmu¬ yor. Moğol suratlıdırlar. Viyana’ya götürürken Sirkeçi'de şimendifere kadar bile yü- rüyemeyip, iki koltuğundan tutarak şimendifere atabildiğimiz hasta, şimdi canlandı, toplandı, fakat morfin istiyor. «Aman» dedim. «Alıştım, duramıyorum» diyor. Ben ve hekimler, şiddetle men ettik. Tabii bulamaz, yapamaz. Bu kadın müthiştir. Birgün 3340 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1341 hastahâneden çıkar, gider, iki kutu morfin bulur alır, gelir. Ben de hekim de şaştık, kaldık. Hekim kızdı ve dedi ki «Nous otes une ferame perdue.» Hakikaten dediği doğru idi. îyi gö¬ ren, ve uzağı gören bir adamdı. Ne ise yine bıraktırdık. Ben Viyana’da müzelerde TürkoloJiden istifade ettim. «Gel¬ mişken Berlin’e de gideyim. Oradaki tetkikatı yapayım.» de¬ dim. Zevceme dedim ki: «Sen Nis’e babanın yanma git. Mevsim kış. Orası iyidir. Nekahatını geçirir, istifade edersin. Ben de Berlin’e gideyim. Dönüşte Nis’ten geçer,seni alırım. O gitti. Benim sol Pazuma, şiddetli bir romatizma ağrısı geldi. Ömrüm¬ de bu çektiğim en şiddetli ağrı idi. Kolum az sallansa ölüyor¬ dum. Onbeş gün sürdü. Geçince ben de Berlin’e gittim. Nis’te babası onu bir hekime göstermiş. Hekim, «Ben onu iyi ederim» demiş. Şiddetli müshiller ile tedaviye başlamış. Hal¬ buki onun tamamiyle zıddı müshildir. Derken ağrılar yine tut¬ muş. Hekim morfin yapmış. Yine morfinomani. Hastalık yokken bu adam yine onu hasta etti. Ameliyat teklif etmiş. Bu Fransız hekimler böyledir. Herkese ameliyat teklif ederler. Sebebi de sırf para kazanmaktır? Babası razı olmuş. Bereket versin ken¬ disi «Kocam razı olmaymca yaptırmam» demiş. Bana telgraf çekmesine mani olmak istemişler. Fakat, bizimki cebbar ve be¬ ceriklidir. Kalkıp telgrafhaneye gitmiş, bana telgraf çekti. «Sa¬ kın yaptırma» diye telgrafla cevap verdim. Bu sefer babası trene atmış, Viyana’ya yollamış. Berlin’e vardım. Aren oteline indim idi. Berlin’i ilk defa görüyordum. Çok muazzam, sokakları doğru ve geniş, gerek bu cihetle, gerek temizlik cihetiyle Paris’e bin kere üstün. Müze¬ leri vesaireyi gezdim. Âlim Fonokok ve Folle Rayetle görüş¬ tüm. Etnoğrafi müzesi turfan âsar-i âtikasıyla dolu. Lokok or¬ da bulduğu bir Türk Buda mâbedini diyarlarını kesip getirmiş. Müzede yeniden kurmuş. Bu duvarlarda boyalı türlü insan, vesa¬ ire resimleri. Çiçekler ve Uygur yazısı var. Yüzlerce sandık Uy¬ gur yazısile paşömenler var. Bana profesör Zaren’in hanesinde bir aokşam ziyafeti verdiler. Ziyafette onbeş kadar Alman âlimi de davetliydi. O vakit Hariciye Nâzın Sterezama idi. Berlin’de olduğunumu haber almış, bizim sefarete haber gönderip benim¬ le görüşmek istemiş. Ben siyasetten çekildim deyip, kabul et¬ medim. Söylemişler, tekrar ısrar etmiş. Sefaretten bir kâtiple gittim. Bir saat konuştuk. Bana «Vakıa siyasetle meşgul olma¬ dığınızı söylemişsiniz. Ama siz beynelmilel ve kendi dahilî si¬ yasetinizde mühim rol oynadınız. Bu sebeple sizinle behemehal tanışmak istedim» dedi. Kendisine yine Türkiye’ye ihtiyaçları olacağım, bu sebeple, Türkiye’ye ilim ve teknik cihetiyle yar¬ dım edip, onu yükseltmelerini söyledim. Hikâye ettiler ; Benden evvel Eden Palas oteline, Mazhar Miifid, Çolak İbrahim ve Konya meb’usu Vefik gelmişler. Ya¬ vuz’un tamirini bir şirkete vermek istemişler. Şirketten bir rüş¬ vet almak için de kararlaştırmışlar. Fakat, otelde rüşvetin ara¬ larında taksimi için, kavga ve döğüş etmişler, rezalet olmuş. Birgün Berlin’in en büyük oteline çay içmeğe gittik. Orada kalpaklı biri dolaşıyordu. Yanımdakiler «Bunu tanır mısınız?» dediler. Tanımıyorum. «Sabur!» dediler ve anlattılar. Bizim ha¬ lılardan Almanlar yüzde beşyüz gümrük alıyorlarmış. Yunus Nadi Ankara’daki Alman sefirinden yüz elli bin Ingiliz liralık halıyı Almanya’ya gümrüksüz getirmek için müsaade istemiş. O da Almanya’ya yazmış ve demiş ki: «Bu adama bu müsaa¬ deyi veriniz. Çünkü Mustafa Kemal Paşa’nm çok yakın adamı¬ dır. Bu sayede bir gün Almanya için bir menfaat te’mini müm¬ kün olur.» Alman Hükümeti müsaadeyi vermiş. Yunus Nadi böyle işlerde adamı olan Sabur’a bu müsaade varakasmı verip buraya yollamış. Sabur, bu müsaadeyi Berlin’de Yahudilere mühim bir paraya satmış. Bu işte tuhaf bir şey de olmuş. Alman sefirinin bu tahriratı gaflet eseri olarak,Alman Hariciye Neza¬ retinin Ticaret mecmuasında neşrolunmuş... Ne çirkin işler!.. Ve yağma Hasan’ın böreği... Bu Yunus Nadi böyle müthiş vur¬ gunlar vurdu. Milyonlarca liralar kazandı. Rusya’ya da böyle Çok şeyler yolladı. 1342 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1343 Berlin’de işimi bitirdim. Viyana’ya geldim. Bizim karıyı hastahânede yine iyi etmişler. Morfini de atmışlar. Bu hasta¬ lı âne Sanatorium lö Sü denen büyük bir hastahânedir. Pek iyi¬ dir. Hiçbir Fransız hastahânesi bunun gibi olamaz. Hastalara Viyana’yı ve hastahâneyi tavsiye ederim. Yine ağrısız, morfin- siz aldım. İstanbul’a geldik. Kadıköy’deki evdeki kiracının vakti tamam olmuştu. Çıkardım. İki bin lira da sarf ederek ve amele gibi çalışarak evi tamir ettik. Ve dayadık, döşedik. Banyo da yaptırdık. Güzel ve rahat bir ev oldu. Viyana’dan ilk geldiğimizde hemşiresi bizi evlerine misafir etti. Hanım orda yine morfine başladı. Onlarla beraber uğraştık. Yine bıraktırdık. Kadıköy’de birkaç ay sonra yine başladı. Bu sefer günde otuz santigrama kadar çıktı. Bakıyorum, hali müt¬ hiş. «Bu kadını bundan kurtarmak galiba mümkün olmayacak* diyorum. Ben artık, akşamlan Kadıköy’de oturup Türk Tarihî ile meşgul oluyorum. Hemen hergün matbaa-i âmiredeyim. Ay¬ da bir Ankara’ya gidiyorum, üç-beş gün kalıp İstanbul’a dönü¬ yorum. Meclis müzakeratına da asla kanşmıyorum. Sade bir görünüp dönüyorum. Hem de havadis topluyorum. Ben yokken neler olmuş öğreniyorum. Yazları Sinop’a gidiyorum. Orda da kütüphaneyi yoluna koymakla meşgulüm.'Yirmi-otuz amele ça¬ lıştırıyorum. Bir taraftan da kütüphaneye irâd olarak verdiğim çiftliği imar ile meşgulüm, işte artık Türkiye’yi terkedinceye kadar hayatım bundan ibarettir. İstanbul’da kimse ile de gö¬ rüşmüyorum. Zaten çalışmama mâni’ yapamam. Yoksa tarih kalır. Türkiye’den gitmek daima zihnimde. Tarihimin tab’ını gitmeden bitirmek istiyorum. Keza gitmeden Kütüphane ve çiftlik işlerinin de yoluna girmesi emelim. Bir gailem hanımı morfinden vaz geçirmek. Bu iş çok gücü¬ me gidiyor. Haremimin morfinoman olması pek arıma dokunu¬ yor. Utanıyorum. Türlü çarelere başvuruyorum. Evvelâ tatlılık¬ la, nasihatla bunun müthiş bir zehir olduğunu, öleceğini söyledik, olmadı, işi sertliğe döktüm. Ne yaptıysa tahammül ettim. Uyut¬ madı, katlandım. Bir taraftan bir düziye telif ile uğraşmak, son¬ ra da karının huysuzlukları, gürültüsü, hele uykusuzluk, bir ta¬ raftan Mustafa Kemali’n memleketi koyduğu vaziyeti düşünme ve keder. Hepsi birden güç oluyor. Morfinleri sakladım. Ne ise günde on santigrama kadar indirdim, fakat daha aşağı indirmek mümkün olmadı. Ben yokken morfini alıyor, benim kilitli yer¬ lerime anahtarlar uyduruyor, olmazsa çekmeceyi kırıyor, bavu¬ lu kesiyor, alıyor. Bulamazsa mahalledeki eczâhânelerden nâmı¬ ma alıyor, taklid reçete yazıyor. Bütün eczahânelere vermeme¬ lerini tembih ettim. Morfini ben kendim do yollardan alıyorum. Almasam kendi dolaşacak, herkes duyacak, rezil olacağım. Bir de morfinomanlar nedir bilirim. Bazı ânlar olur ki, morfini bul¬ mak için beş bin liralık bir elmasını, bir gram morfine verir. Sade bu da değil, namusunu da verir. Bunları düşündükçe yüre¬ ğim ağzıma geliyor. Ne yapayım hali gittikçe değişti. Eskiden yalan söylerdi ama, söylerken dili dolaşırdı. Şimdi su gibi söylü¬ yor. Pis de oldu. Yıkanmıyor. Yüzünü, elini bile yıkamıyor. Kim¬ se he konuşmak istemiyor. Adamdan kaçıyor. Yataktan hiç çık¬ mıyor. Morfini yapıp, yatakta uyuşuk bir halde gözü kapalı du¬ ruyor. Gündüzleri uyuyor, geceleri uyanık. Sofraya inmiyor, yemeği yatakta yiyor. Morfinden müthiş inkıbaz var. Günlerce duruyor. Sona haftalar ile uğraşıyor. Abdeshâneye asla gitmi¬ yor. Orada oturağa ediyor. Ev, aile alt üst olmuştur. Ne hizmet¬ çilere bakıyor, ne yemeğe, ne çamaşıra... Gece canı sıkıhp, beni de uyutmuyor. Hele uykusuzluğa tahammül edemiyor. Her işi hile ve sahtekârlık oldu. Morfinomanlar gürültüye tahammül edemezler. Hisleri artar. Bir şey tık etse, ona kula¬ ğında davul çalıyor gibi geliyor, bar bar bağırıyor. Artık evde ne ben, ne hizmetçiler, doğru dürüst yürüyemiyoruz, ayağımızın ucuyla... Suratı, cadı, div suratı gibi, soluk ve sarkık. Gözleri söndü. Hattâ deli gözü manzarası aldı. Sahte ampuller yaptırdım. Bir kısmında tedricen azalan pantoponvar. Bir kısmı akide ile boyanmış su. Bunları verdim. 1344 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1345 Nihayet sade su yapıyorum. Yüzü, gözü, defi tabiisi düzeldi. Ni¬ hayet bir gün «Sen onbeş gündür su yapıyorsun. Tebrik ederim bitti» dedim. Nerden söyledim, nerden bileyim? Bu böyle ilel- ân gitmez ya... Bir kıyamettir koptu. O kadar asabı bir tehey- yüç oldu ki, tam yirmi gece ve gün uyumadı. Yine morfine baş¬ ladı. Bu tarzı bir müddet sonra yine tatbik ettim. Fakat, artık bana emniyeti yoktu. Morfin veya pantopon acıdır, sahtesi ya su lezzetinde ya tatlı. Artık her ampulu, evvelâ kırıp, tadına ba¬ kıyor. Bu çare de iflâs etti. Sonra Strychnim ilâve ederek acı¬ lattım. Bu sefer anlamadı. Fakat tesir emediğini hissetti. Kabul etmedi. Bu da olmadı. Morfinomanların morfin tesiri maddî değil, sırf psişik ve hissidir derler. Ama, bu maddî tesiri de hissediyordu. «Bir odaya hapsedip, bağlayıp cebren bir aktır ay m:» dedim. Tecrübe etmek istedim. Avazı çıktığı kadar dağırdı. «Kendimi pencereden atarım» dedi. Aleme rezil olacağız. Kimse bilmeye¬ cek «Rıza Nur karısını döğmüş hapsetmiş, bağlamış». Eğer ken¬ disini atarsa «Döğüp pencereden atmış» diyecekler. Cani de olacağız. Ben de utanıp sebebini söyleyemiyeceğim. Hattâ her¬ kesten evvel akrabası bağıracak. «Bu koca mı ne vahşi herif?» diyecekler. İyiliğiyle alâkadar olmazlar, fakat bunda tam ak¬ raba kesilirler. Hem de ya kendini pencereden atıverirse... Çün¬ kü normal değil. Yarı delidir. Hasılı bunu da yapamadım. Ni¬ hayet bıktım da morfinleri yine eline verdim. Yine günde otuz santigrama kadar çıktı. Bir kaç ay içinde daha ziyade delilik alâmetleri başladı. Evvelâ hafızası hiç kalmamıştı. Herşeyi unu¬ tuyordu. Gayet asabî olmuştu. Hizmetçileri hergün üç-beş defa dövüyordu. Hem ne dövüş!.. Zaten zalim huyludur. Döğmekten keyif duyar. Morfinden evvel de böyle idi ya. Şimdi daha şid¬ detli bir de döğmeğe başladı mı, lâakal bir saat sürer, yorulur, dinlenir, yine döver. Mısır’da Naime çekmişti. Bir tokatla kula¬ ğının zarını patlatmıştı. Hâlâ kız ağır işitir. Şimdi de Sinop’lu Fatıma çekiyor. Bunun da kulağının zarını bir tokatla patlattı. Şimdi bu da sağırcadır. Kafasını, gözünü, hergün sarıyor. Hat¬ tâ çekiçle kafasına vurduğu var. Zaten kızınca hayvan gibi bir şey oluyor. Düşünme filân kalmıyor, eline ne geçerse onunla vuruyor. Kızın kafa kemiği kırılıp ölecek, başıma iş çıkacak di¬ ye yüreğim ağzıma geliyor. Yürek hop hopundan bittim. Kur¬ tarmak istesem bana da saldırıyor. Hiç faydası yok. Kıza daha ziyade fenalık oluyor. Çünkü daha ziyade dövüyor. Daima evde duramıyorum... Kız henüz on yaşlarında çekiçle vurarak kızın ön dişini de kırdı. Bu darbede dudağı da patlamış, kanlar ak¬ mışı. Bana kötü de söylüyor. «Himaye ediyorsun. Galiba koy- nuna alacaksm» diyor. Kızı kapıya, bir ayağını da kaldırıp bağ¬ lıyor, bir ayak üstünde saatlerce bırakıyor. Kız ölü bir cisim gibi sarkıyor. Ağlamak da fena. O vakit daha ziayde doğuyor. Maşayı kızdırıp cız cız kollarını, vücudunu yakıyor. Maşa bula¬ mazsa, sigara ile yakıyor. Şimdi sigarayı da müthiş içiyor. Tir¬ yaki erkeklerden beter. Bir gün de içi pislik dolu oturağı, kızın kafasına geçirmiş... Bunlar zaten eski huylan. Ama sıklaştırdı. Bu Fatıma da çok tuhaftır. Böyle vurdumduymaz görme¬ dim. Tembel. Hiçbir iş yapmaz. Birgün eve geldim. Kapıyı birçok çaldım. Kimse yok. Halbuki ev boş kalmaz. Hanım sokağa gitse hizmetçinin birini alır, birini evde bırakır. Dedim : «Mutlaka hırsız girip, bunları kesti.» Bir çilingir çağırıp kapıyı açtırdım. Tabancamı elime aldım. Aşağıdan yukarıya kadar böyle dolaş¬ tım. Kimse yok. Nihayet bir odada Fatıma’yı oturuyor buldum. Beni görünce şaşaladı, hemen tabancanın dibi ile kafasına bir vurayım dedim. Aklım başıma geldi. Azarlayıp öfkemi aldım. Bu kız böyle idi. Ama bu kadar namuslu ve sadık bir kız da görmemişimdir. Hazine bırak el sürmez. Hattâ hanım «Ben ge¬ linceye kadar, buradan hiç çıkmayıp bunları bekleyeceksin» der¬ se, abdeshâneye bile gitmez bekler. Sigara işi de* tuhaftır. Ben içmezdim. Bir aralık Mısır’da içmeğe balşadım, beni men’etti. Sonra muayene odasında gizli F : 85 1346 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1347 içiyordum. Yakaladı. Taassup ediyor, yakalayınca da kızılca kı¬ yamet kopuyor. Nihayet abdeshânede içerdim, yine yakaladı. Mektep çocuğundan beter olmuştum. Düşündüm : «Pis lâf işit¬ mekten böyle rezil olmaktan ise bırakayım.» dedim. Bıraktım. Fakat şimdi İstanbul’da kendi içiyor, bana da zorla içiriyor. Be¬ nim canım istemiyor. Bu kadar çalışma üstüne canımın derdi, bir de tütün sıhhatimi berbat edecek diyorum. Sebebini sordum «Ağzım kokar, senin de koksun. O vakit benden nefret etmez¬ sin» dedi. Buralara kadar da düşünüyor. Esasen zeki bir in¬ sandır. Fakat muvazenesiz, egoist ve zalim. İçirdi, fakat fırsat buldukça bırakıyordum. O vakitten bu vakte kadar, ben sigara¬ yı bırakmışımdır. O da bana yirmi defa içirmiştir. Bu satırları yazdığımdan iki ay evvel (Teşrinisani 1929) nezle oldum, bırak¬ tım. İki ay içmedim, iki ay uğraştı. Yine içirdi. On gündür yine içiyorum. Vakıa bende tütünü bırakmak için kolaylık var : Tü¬ tünü çok ve içime çekerek, içerim ama, istediğim gün birden bı¬ rakırım. Bu bir şey değil. Hür değilim bu kötü... Gücüme gidi¬ yor. .. Gittikçe daha delilenmeğe başladı. Ahlâkı da bozuldu. Üç hizmetçi kız var. Ondört, onbir, altı yaşlarında. Bunları benden gizli çırçıplak soyuyor, dansettiriyor. Sonra döğüyor, ağlarken de zorla dansettirip türkü söyletiyor. Tabii ağlayarak türkü söylemek, dans etmek tuhaf oluyor. Ağlarken türkü söyletmek az zalimin aklına gelir... Sütnine bunu bana haber verdi. Benim karıyı bunu söyleraeksizin bir vesile ile tehdid ettim. Ve geceleri benim odamdan dışarı çıkarmadım. Bu iyi ama, şimdi bana uy¬ ku yoktur. Ne yapayım, bir rezalet olmasın diye ben uykusuz¬ luğa katlandım. Derken ağrıları da yine gelmeğe başladı. Kıvranıyor. Bun¬ lar morfinin ağrıları. Bir de abdest edemiyor. Gazı çıkmıyor, ba¬ ğırsakları geriliyor, tabii ağrı yapıyor. Bizim karı ve ben de beraber büyük bir felâketteyiz... Bir abdestte çıkmasında. O da, ev halkı da, hep dokuz doğuruyoruz. Bu İş bir iki saat sürüyor. Onu allak bullak ediyor. Çoğunu da edepsizliğinden yapıyor. Ka¬ ra belâ içindeyim. Ömrümün en zahmetli zamanı. Son zamanlarda artık tam deli hali geldi. Avrupa’ya götü¬ rüp bir tımarhâneye hapsettirerek morfini bıraktırmaktan baş¬ ka çare kalmamıştı. Zaten Türkiye’yi terk edeceğim. Fransada bu işi yaparım dedim, öyle yaptım. Bu esnada umumi kanaat şöyledir i Herkes sinmiş, zalimler keyifli, cirit oynuyorlar. Kedisiz evde sıçanlar gibiler. Mustafa Kemal seyahatler yapıp çiftliği makamına koyduğu vatanı, onun hayvanat-ı ehliyesi haline koy¬ duğu milleti seyrediyor. Zaar, bundan, hünerdir diye keyif du¬ yuyor. Her taraftan da kendisine «Arz-ı Tazimat Heyetleri» geli¬ yor. Şimdi bu moda. Sinop’tayım. Seyr-ü Sefainin vapurlarından büyük bir va¬ pur geldi. Bir haftadır Sinop’ta duruyor. Sebebi : Mustafa Ke¬ mal Hamidiye Kruvazörü ile Trabzon’a kadar gidecekmiş. Ha¬ mleliye kömürü burada alacakmış, kömür getirmiş. Mustafa Ke¬ mal İstanbul’a uğrayamıyor. Orada kendisini öldürecekler diye ödü kopuyor. Nitekim bir çok zaman ve Kara Kemalleri mah- vedinceye kadar İstanbul’a gidememiştir. Herif keyf, Hamidiye ve başka gemi, yâni millet masraf ediyor. Bir de bu gemi mas¬ raf edip buraya gelmiş. Bir haftadır da işsiz. Memurlarının ma¬ aşı işliyor. Hem de bu gemi Trabzon seferi yapıyordu. Seferden kaldı. Trabzon seferi bir haftada ikmal olunur. Yirmibin lira hâsılat yapar. Bir adamın keyfi İçin bu masraflar oluyor. Paza- rola Haşan Maliye Vekili. Bir müddet sonra Trabzon’a geçti. Sinop’a çıktı, görüştük. Bu vapur ve zarar meselesini söyledim. «Sen mes’ulsün» dedim. Cevap yok. Her tarafta Mustafa Ke¬ mal’e büyük istikballer ve masraflar yapıyor. Tabii bunlar hü¬ kümet kesesinden çıkıyor. Bu esnada bir.âdet de çıktı. Her tarafta Belediyeler, daire-i hususiyeler Mustafa Kemal’e ev, bina, çiftlik bağışlıyorlar. Ta¬ bii bunu da kendi adamları dalkavuk valiler yapıyorlar. Yoksa 1348 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1349 halk büsbütün başka fikirde. Bu suretle mühim bir servete ma¬ lik oluyor. Kendi de asla reddetmiyor. Ben Avrupa için biraz para yapmak istiyorum. Tütün tica¬ retine başladım. Kaynatam da «Ticarete ben de iştirak edeyim» dedi. Bana 18,000 lira verdi. Reşit Safvet bunu işitince öleyazdı ve bana darıldı. Karısı, kaynatası da darıldı. Şükrü’nün kardeşi Ziya’da kıyamet kopardı. Ticaret işini kardeşim Şükrü’ye havale etmiştim. Elinden 25,000 lira geçti. Bu aradan çaldı. Denklere taşlar doldurdu fe¬ lâket. Tütünü satamadım. Az kaldı Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da oluyorduk. Neyse ben Avrupaya çıktıktan sonra satıldı. Zarar etmedi. Birkaç bin lira da kâr bıraktı. He¬ men parasını Şükrü Paşaya derhal iade ettim. Çünkü baktım huysuzlanıyordu. Parasını yedim zannediyordu galiba. Halbuki kendi de biliyordu ki, tütün satılmamıştı. Hem de sebebi kendi îdi. Ben satıyordum «Satma ben geliyorum, satarım» dedi. Geldi satamadı, müşteri de kaçtı idi. Ben onun kadar beceriksiz, aklı bir şeye ermez, boş, aynı zamanda içi şüphe ve fesat dolu adam görmedim. Her sözü de yalandır. Parayı iade eder etmez Reşit Safvet’i de : «Ölmesin, parayı iade ettim» diye haber gönderdim. Şükrü paşa ile münasebetimi kestim. Halâ bu haldeyiz. Mustafa Kemal Samsun’a geldi. Vali Sinop’tan bir ta’zimat heyeti ile gitti. Bana «Beraber gidelim» dedi. Gitmedim. Tabii Mustafa Kemal köpürmüştür. Derken Mustafa Kemal’in seyahati bitti. Başka moda çıktı. Valiler her şehirden şehir namına heyetler teşkil ediyor ve An¬ kara’ya «Arz-ı ta’zimat» a gittiler. Mağrur adam bundan pek keyifli. Bu bir rezaletti. Abdülbamid zamanında da görlmemiş- ti. Mustafa Kemal bunları kabul ediyor. Şereflerine ziyafet ve¬ riyordu. Nihayet bu iş o kadar cıvıdı ki kendi de bıktı, artık ka¬ bul etmeyip heyetleri îsmet’e yolladı. Heyetler İsmet’e ve bilva¬ sıta-Mustafa Kemal’e arz-ı ta’zimat ettiler. Sonra bu madde de bitti. İşin arkası kesildi. Bizim memur takımında müthiş dal¬ kavukluk vardır, göze girmek için bu hususta böyle türlü ıcad- lar yaparlar. Bu bitti, heykel modası çıktı. Mustafa Kemal her yerde heykelini diktiriyor. Bütün Belediyeler de birer heykelini yap¬ tırıp diktiler. Bu hususta büyük ianeler de toplandı. Avrupaya milyonlar gitti. Çünkü heykeller Avrupada yapıldı. Şimdi millî iktisat yapan bu adamların o vakit gözü nerede idi. Böyle birçok lüzumsuz israflar yaptılar, akıbet, tabii İktisadî buhrana var¬ dı. Şimdi kıvranıyorlar. Tedbir alıyorlar; fakat bade harab-el Basra. Ne çare ki, çeken millettir, devlettir. Hem de bu işin ahlâkî, çirkin kısmı var. Kimse kendi eliyle heykelini dikmez. Türk’ün nice kahraman kumandam, yüksek ■şairi, devlet recülleri var. Memlekette heykel dikmek âdetini yerleştirmek lâzımsa bunları dik! Bilâkis kendi heykelini o ka¬ dar çok dikti ki, ileride bunları heykeli dikilecek zaman geldiği vakit âdeta onlara yer kalmamış olduğu görülecektir. En iyi meydan ve sokaklar dolmuştur. Bari bu millî harplerde bu kadar vatan evlâdı gitti. Onlar namına heykel dik! Avrupanm her ye¬ rinde olduğu gibi meçhul asker namına heykel dik. Tuhaf bir :şey oluyor : İstanbul’a bir ecnebi heyeti geldigi vakit meçhul asker heykeli arıyor, yok. Mustafa Kemal’in Taksim’deki hey¬ keline meçhul asker heykeli gibi merasimle, askerî temennahla ^çelenk koyuyorlar gülünç oluyor... Hükümet dairelerinde bir teşkilâttır başladı. Lüzumsuz bir ■yok kalem ihdas ettiler. Oralara bir sürü memur doldurdular. Bütçe kabardı. Gitti. Yani İktisadî, malî buhran iple çekildi. Ne yapsınlar. Kendilerine müracaatlar çok. Bunlara ağalık edip ■çırağ çıkarmak hoştur. Hem yerleştirilecek nice hısım, akraba, «ş-dost avanenin etrafı ve kuyrukları var. Mustafa Kemal ve îsmet’le gittikçe aramız biraz iyi olma¬ ğa başladı. Zaar baktılar ki çekilmişim hiç. bir şeye karıştığım, Ankara’da bile durduğum yok. Bu esnada birgün mecliste Mus¬ tafa Kemal’in yanındayım. Yunus Nadi geldi. Mustafa Kemal : 1350 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1351 «Hıdiv işini ne yaptın?» dedi. O da : «Herifi yola koydum. Size getireceğim» dedi. Arası biraz geçti. Yunus Nadi Hidiv’i Anka¬ ra’ya getirdi. Mustafa Kemal Hidiv’e ziyafet verdi. Sonra İs- met'de verdi. Aramızdan Lozan’da müthiş ve çirkin bir gergin¬ lik olan ve bize rüşvet teklifi suretiyle hakaret eden bir adama hele İsmet’in ziyafet vermesi pek çirkindi. İsmet oralarda mı? Efendisinden emir almıştır, hemen yapmıştır. Hem de kim bi¬ lir Hidiv’e ne kadar tatlı yüz göstermiştir?... Mustafa Kemal çiftliğinden o sene zarar etmiş. Bu zarar bir milyon lira imiş. Sızlanıyormuş. Bu havadis herkesin ağzın¬ da. Hatta bir gün bunu söyleyenlere demiştim ki : «Kabul et¬ tim bu zarar olmuştur. Ancak Mustafa Hemal niye sızlanıyor? Çiftliğin sermayesi ve masrafları kendi parası değil, hüküme¬ tindir. Kendisi bir zarar etmemiştir» Herkes sustu, lâ ve na- am demedilerdi. Tabii kimsede söz söylemeğe mecal kalmamıştı- Korku dağları bekliyor. Derken havadis yayıldı. Meğerse Hidiv Mustafa Kemal’e çatmak istiyormuş. Bir takım malî işleri vardır. Onları gördü¬ recek imiş : Nadi’ye müracaat etmiş, görüştürülmek için Nadi. onbin lira istemiş, Hidiv razı olmuş. Nadi de Mustafa Kemal’e . Çiftliğin zararını Hidiv’den çıkarırsın. Para alırsın.» demiş. Me¬ ğerse benim yanımda üstü kapalı sorulan şey bu imiş. Ziyafetler bunun için imiş... Hakikaten Hidiv istikraz tarikiyle Mustafa Kemal’e 100,000 İngiliz lirası verdi. Adı istikraz ama para gitti. Mustafa Kemal verir mi? vermedi.:. Hem para gitti, hem de bunun için kendi¬ sini imha ederler diye korkak müvesvis Hıdiv İstanbul’dan Av- rupaya kaçtı, yıllarla Türkiye’ye giremedi. Paristedir. İyi oldu. Böyle adama böyle gerektir. Bu işte îsmet’te Hidiv’den 10,000 İngiliz lirası almıtşır. Demek Lozan’da Hidiv’in rüşvet teklifini İsmet ben olmasam kabul edecekmiş. Artık Mustafa Kemal ve İsmet Ankara’yı imar hevesine düştüler. İsmet diyor ki; «Ankara’yı Avrupa’nın en mükemmel bir şehri yapacağım»... Haberi yok... Bu ne ile olur 4 ? Para, iiim ve usul ister. Üçü de bizde yok. Başladılar : Binalar yapılı¬ yor. Bunun için de İstanbul Şehremini Haydar’ı Ankara Şehre¬ mini yaptılar. Bütün Belediyelerden Ankara şehremanetine yar¬ dım para aldılar. Bu büyük bir haksızlıktır. Zaten her şehrimiz harap. Paraları varsa kendilerine safhetsinler. Her kafa kel mer¬ hemleri varsa kendi başlarına sürsünler. Haydar tetkik diye Av- rupada seyahat etti. Çimento ve emsali fabrikalar, Ankaraya elektrik yaptı. Yaptığı şeylerin hepsi de çürük şeyler oldu. İş¬ lemedi. Şehrin plânı yok. Bunu yapmağı da düşünmüyorlar. Halbuki iptida plân lâzımdı. Vekâletlere binalar yaptılar. Bun¬ ları toplu yapacak yerde her tarafa serpiştirdiler. Hele bu plânı bunlara ben çok söyledim. Asla zihinlerine girmedi. Mustafa Kemal hayal içinde. Seksen metre genişliğinde yol yapılmasını emretti. Haberi yok. Böyle bir yol Paris’te bile yok. Bu ihtiyaca ve kalabalığa göre olur. Ankara’da 60,000 nüfus oldu. Haydi da. ha çoğalsın 100,000 olsun. Bir milyon da olsa yine lüzumsuz. Paris'in en kalabalık olan bulvarları ancak tahmine göre otuz metre kadar genişliktedir. Şanzelize vakıa pek geniş ama orası yegânedir ve sokak değil âdeta bir parktır. Hem Pariste bir mil¬ yondan fazla nüfus var. Ne ise harıl harıl inşaat ile Ankara’da bir takım binalar vücuda geldi. Geldi ama şimdi şehri yoluna koymak, sokakları tanzim etmek için bunların bir kısmının yı¬ kılmasına ihtiyaç hâsıl olmuştur. Plânsız iş böyle olur. Bu adam¬ ların dirayetlerinin, işlerinin işte göze görünen maddî mi’yarı ve mimunesi bu Ankara’nın imarıdır. Her işleri böyledir. Lehle¬ rine yine bir çok propaganda yapıyorlar. Ne kadar yapsalar bu maddî delildir. Devlet idaresindeki işleri hep böyledir. Keyfî iş, cahil kafaların mahsulü böyle olur. Mustafa Kemal emrediyor, bir yere bir takım binalar yapılıyor. İsmet emrediyor, başka yere yapılıyor. Recep, diğer bir vekil başka yerlere, başka türlü .yapıyorlar. Çorba... Lâfla Aden Bağları, Londra, Paris yapıyor¬ lardı. Hattâ bunları beğenmiyorlardı. Bunlardan güzel bir şehir yapacaklarını tefahürle anlatıyorlardı. Ama şimdi zınk diye 1352 HAYAT ve HATIRATIM 1353 durdular... Avrupadan mütehassıs getirdiler. Plân yaptırmağa çalışıyorlar. O evvel gerekti. Milyonlar gitti. İktisadî buhran gel¬ mez de ne gelir?... Birer kanunla şapkayı giydirdi. Medrese ve tekkeleri ilga etti. İsviçre kanun-u medenisini tercüme ettirip tatbik ettiler. Şimdi de artık bir inkılâp modası çıktı. Hergün bir inkılâp yapı¬ yor ve bunu şatafatlarla gazetelere yazdırıyorlar. Bu hal Mus¬ tafa Kemal’e de vekillerine de sirayet etti. İnkılâp hastalığı ne sâri bir hastalıkmış? Kolera yanında halt etsin!... Rirgün ba¬ kıyorsunuz Necati «Adliye İnkılâbı» diyor. Ne o... Çıka çıka saçma bir emir vermiş. Veya bir madde-i kanuniye yapmış. Sonra Maarifte inkılâp!.. Hem de bir değil; Maarif Nisan inkı- âbı arkasından Maarif Mayıs inkılâbı. İnkılâp inkılâp üstüne. Yılın her ayının adıyla bir inkılâb! Bir inküâp kasırgasıdır kop¬ tu. Başlar döndü, sersem oldu. Halbuki inkılâb diye mevcut ola¬ nı da mahv ve işleri alt-üst ediyorlardı. Bir dikkatli adam bu işleri tedkik etse bu İnkılâp cinnetleriyle devlet ve milletin malî,, harsı, adlî, ilah... ne müthiş zararlara uğradığını ne güzel görür ve yazardı... Böyle bir eser yazılmalıdır. Itisadî buhran gökten düşer bir semavî âfet değildir ki... Böyle böyle olur... İsviçre kanun-u medenisini Mahmud Esat tercüme ettirdi. Bu heyette Şükrü Kaya da vardı. Sırf Türkçe tercüme edilmesi¬ ne gayret etmişler. İyi. Ancak Fransızcasınm bile anlaşılması için İsviçrede nice şerhleri yapılmış olan bu eseri iyi anlayama¬ dıklarından çok yerlerini basmakalıp tercüme etmişler; bir şey anlaşılmıyordu. Zaten Şükrü Kaya’nm en bilmediği bir şey ana dili olan Türkçe’dir, iki satır yazsın üç-beş imlâ hatası üç-dört gramer hatası vardır. Bunlar bir de vahim bir hata yapmışlar: Arapça olmasın diye hukuk ıstılahlarını koymamışlar. Bunları cümle ile ifade etmişler. Halbuki bu büyük kusur, gayet câhilâ- ne bir tarzdır. Bu eser ilmi bir eserdir. İlim ıstılahsız olur mu ? ilimde terim denilen bir kelime bazen beş-on sahife ile izah edi¬ lir. Halbuki bir kelimelik ıstılahı bugün erbabı bütün bu sahife- lerdeki malûmatı tahattur eder. Dr. RIZA NUR Neyse bunu da büyük bir şatafatla Meclise kabul ettirdi¬ ler. Meclisde bu tercümeyi müzakere eden encümende Necmed- din Molla ve Yusuf Kemal de vardı. Birgün kütüphanede ça- hşıyorlarken yanlarına gittim. «Ne yapıyorsunuz?» dedim. — «Anlamağa çalışıyoruz. Yaptığımız, yapacağımız bu» dediler. Demek tedkik ve sonra tasdik heyeti de birşey anlamamış. Hal¬ buki bu iki adam bu işin recülüdürler. Pekiyi, bunlar anlamaz¬ sa onu tatbik edecek mahkemeler nasıl anlayacak? Nitekim an¬ layamadılar. Mahkemeler çorba, hükümler sakat oldu. Kanun mecliste b.ilâ teemmül ve münakaşa kabul edildi. Boyacı küpünden çıkar gibi çıktı. Bu kanun-u medenî hristiyan an’anelermi haiz. Biz Türkler ise hemen on asırdır müslümanız. Kanun demek örf demektir. Zavallı Türkün; talihsiz başı var¬ mış. Bütün zıddına olan Örfler tepesine biniyor. Arap örfünden kurtuluyoruz, başka ecnebi milet örfüne giriyoruz yine olmadı, yine olmadı. Arap Örfünden şikâyet ederken daha belâ olarak hıristiyan örfünün pençesine düştük. Hiç olmazsa Araplar gibi müslümandık. Sonra bunun esası Roma Hukukudur. Bunlarda biraz rötuş lâzımdı. Aynen almak hata idi. Aldılar hatta bunda pek de ileri gittiler. Sonunda gülünç şeyler oldu. Meselâ : Yo¬ ğurt kardeşi! Hristiyanlarda da bizdeki gibi süt kardeşi vardır. Süt kar¬ deşlerin evlenmesine meselâ Fransada kiliseler müsaade etmez. İsviçre kanununda da böyle. Mustafa Kemal buna kızmış. Mah¬ mud Esat’la «Yoğurt kardeşi» diye alay etmiş. Daha böyle bir- îki şey varmış. Mahmud Esat bunları da kaldırmağa teşebbüs etmiş. Bunu âşikâr yapamadı. Hile ve sahtekârlığa tevessül etti : Matbaa hatasının tashihi diye bir hata ve sevap cedbelî yapıp bunu da meclisten geçirdi. Bu suretle bu cedvel de meri oldu. Halbuki cedveldeki şeylerin hepsi matbaa hatası değildi. Ona bir takım ta’dilât ve ilâveler de sokmuştu. Bu suretle süt kardeşlerin evlenmesini meneden kaydı da kaldırmıştı. Artık Türkler süt kardeşleriyle de evlenebilirler Hristiyanları bile geç- 1354 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1355 tik... Bu kanunun hele büyük bir kusuru var ki şudur : Bir şah¬ sın emvalini hayatında ölüme bağlı olarak bir hayra verememe¬ sidir. Bu, Türkiyede hastahaneler, kütüphaneler ve emsali gibi hayatın vücuda gelmesine mühim bir engeldir. Bu da büyük bir zarardır. Çok kişi bütün malını sağlığında umur-u hayriyeye terk edip kendini tecrid edemez. Haklan vardır. Hayatın bin türlü geçidi, inkılâbı mevcud. Aç kalmaktan korkarlar. Bu se¬ beple ölünce kalan mallarını hayrata bırakmayı isteyenler çok¬ tur. Halbuki Fransız kanun-u medenisinde bu hak vardır, bizde yok. Yani bu kanun düşünülerek yapılmış, bilhassa bizim ihti¬ yacımız, âdetimiz nazar-ı itibara alınmış bir kanun değildir. Basma kalıp bir şey... Maymun taklidi... Bu kanunla ölümden evvel bir malım bir yere verebilir. Fakat yüzde yirmibeşi yine varislerine kahr. Halbuki adam vardır ki en büyük düşmanı va¬ risleri arasındadır. O varislerinden büyük zararlar görmüştür. Onlara on parasının gitmemesini bihakkın ister. Bazı adam da vardır ki malım meselâ bir fahişeye verir. Bu haksızlıktır. Bu¬ nu menetmeli. Ancak hayrata verirse kalan buna müsaid olma¬ lı. Kanunun tatbikatına haşlandı. Mahkemeler allak-büUak ol¬ du. Hiç bir hakim anlayamıyordu. Çok yanlış hükümler verildi. Hele bu kanunda hakimin içtihadına müsaade edilir ki pek mu- zırdır. Bizde yetişmiş kaç hakim var? Bu bir nevi jüri usulü ki Avrupa da bugün müthiş aleyhindedir. Nitekim İsviçre jürisini evvelce zikrettik. Amele, bakkal, çakal hakimdir. Fransa’da da böyle. Hakim cehliyle yanlış içtihad edebilir, yahut bu bir irti¬ kap kapısıdır da. Mustafa Kemal matbuatı tamamiyîe eline almışdı. Buna çok ehemmiyet veriliyordu. Ankarada Hakimiyet-i Müliye ga¬ zetesini büyülttü, mühim bir bina yaptı, mühim makineler ge¬ tirdi. Başına Falih Rıfkıyı koydu. İstanbul’da Ahmed Emin’in elinden Sabahçı Mihran’m matbaasını aldı. Milliyet adında bir gazete çıkardı. Bunun başına da Siirt mebusu yaptığı eski yaveri Kürt Mahmud’u koydu. Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yakup Kad¬ ri, Yahya Kemal de her iki gazetenin muharrirlerinden. Bu muharrirlerin yaptıkları şu : Günümüzü cennet göstermek, Mus¬ tafa Kemal’i Allah mertebesine çıkarmak. Medih, medih... Baş- ka şey yok. Yunus Nadi İstanbul’da bir ruma ait büyük bir bina ve makineleri ucuzca kapattı. îkiyüz bin liralık malı, sekiz-on bin liraya aldı. Hattâ makinelerin kıymetini Matbaa-i Âmire mü- ı ettipleriyle makinecilerle takdir ettirmişler. «Dört bin lira ya¬ zın!» demişler. Bunlar reddetmişler. Sonra zorla tazyik ettir¬ mişler. Bunu bana Matbaa-i Âmire’de bu adamlar anlattılar. O da Cumhuriyet gazetesini çıkarıyor. Orda kamilen medihnâme ve zafer destanı... Akşam gazetesi de ellerinde. Bunun da aleti Necmeddin Sadık. Bu adam iki yüzlü kılıç. Cavit’lerin sıkı ah¬ babı. Fakat Hükümetin de meddahı. Evvelce lehe, hazan da aleyhe yazıyordu. Hattâ bir defa Hükümet aleyhine pek şiddetli bir makale neşretmişti. Sonra tam meddah oldu. Mükâfaten meb’usluğa çırağ buyruldu. Vakit gazetesi de meddah. Sonra o da mebuslukla çerağ buyruldu. Matbuat böyle kâmilen med¬ dah oldu. Söndü, öldü. Başka gazete de yok. Türk matbuatına innellahe ve inna ileyhi raciûn. Matbuata yeni çirkin bir leke da¬ ha sürüldü. Artık bu gazeteler yüz acısı, millî ar. insan okumaktan utanıyor. Yahya Kemal’i severdim. Bir iki defa kendisine na¬ sihat ettim : «Yapma! ileri atılma! Çirkin şey. Bu böyle gitmez. Sonra pişman olursun» dedim. Sözümü dinledi. Bir daha yazı yazmadı. Ötekiler devam ettiler. Bunlar, bilhassa adların 1 saydı¬ ğım muharrirler ,«Gazâ ilham alıyor» diyorlar. «Dâhidir» diyor¬ lar. Dâhi bildiğimiz bir türlü olurdu. Meğerse, bir şahısta bir çok dâhilik olurmuş. Herife diyorlar : Sen askerlik dâhisisin, ziraat dâhislsin, idare dâhisisin, siyaset dâhisisin, teceddüd dâhisi, inkı¬ lâp dâhisi, ilh... Ucu bucağı yok. Hayret!.. Bir yaşımıza daha girdik. Mustafa Kemal, kendisi de nutuklarında «ilham alıyo- 3356 1357 HAYAT ve HATIRATIM rum» diyor. Demek bu adam megalomanide müthiş ilerlemiş. Eski padişahlar ilâhı, müstesna bir varlık oldukları kanaatine varmışlardı... Bu da öyle. Biri bir gazetede : «Sen pey¬ gambersin, fakat ondan da büyüksün,» dedi. Hemen hep¬ si ona: «Ulu yaratıcı,» diyorlar. Bu eski «Halik-i azîm» in tercümesidir. Yâni onu Allah yaptılar. Mustafa Kemal reddedip, bunları terbiye etmedi. Artık Ulu Gazi, Yüce Gazi, Kudret Ha- liki, Mukaddes Reis, işaret buyurdular, ilh... gibi tabirler aldı yürüdü. Bunların Abdülhamid’in zillullah-ı filard, gazi ibni gazi» Halife-i ruyi zemin gibi sıfatlarından sanki ne farkı var ? Abdül- hamidinkileri ezberlemiştik. Şimdi bir ezber ders bellemek lüzu¬ mu hâsıl oldu. Birgün bir tebliğ-i resmî : Mustafa Kemal Lâtife’yi boşa¬ mış. Bunu da Hey’et-i Vekile kararı ile yapmış. Bu, Kanun-u Medeni’ye mugayirdi. Boşanmak, iki tarafın rızasıyla, veya onun mucip sebebi mahkeme hükmü ile olacaktı. Hey’et-i Vekile, adliye kanun ve mahkemelerin üstüne çıkmış ve vahidülcalip olarak karar vermiş. Al işte, Mustafa Kemal’in kanuna riayeti... Bir Kanunu Medeni yaptı, bugün iptidâ kendi bozuyor... Hem âleme ilân suretiyle... İsmet de bunu yapıyor... O, ne yapmaz? Tek mevkide dursun, bunun için cinayetler, katliâmlar yapıyor da, bu bir şey mi? Kanunen Lâtife hâlâ O’nun karısıdır. Mustafa Kemal ölürse mirasa konar. Lâtife İstanbul’a geldi. Son zamanda haremimi aramıyor¬ du. Mevhibe ile iyi idi. Refikamın Mevhibe ile muhaberesi de ke¬ silmişti. Lâtife şimdi, İstanbul’a gelince, derhal refikamı istedi. Refikam gitti. Ona bir takım mühim şeyler söylemiş, boşanma vak’asım da anlatmış, «Doktor gelsin, ona mühim havadislerim var» demiş. Anlaşıldığına göre boşanma, vak’asından iki - üç gün evvel Lâtife kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşanın kızı Melâhat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’mn oğlu Dr. RIZA NUR Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melâhat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor. Lâtife’yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Lâtife Mustafa Kemal’e «Herşeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna ede¬ mem» demiş. Gazi (!) savuşmuş, îsmet’in evine gitmiş. «Bu ka¬ rıyı şimdi boşayacağım» demiş. İsmet sabahleyin erken Hey’et-i Vekile’yi toplamış. Talaka karar vermişler (!) Lâtife’yi İsmet alıp, trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş, Lâtife ona «Sus, sus!» İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavuk¬ luk etme seni benden daha rezil eder. Hep âleti sensin» demiş. Neden sonra birgün Ankara’da İsmet’e Lâtife’yi gördüğümü söyledim. Yüzüme baktı, «Bu bir facia oldu» dedi. Halbuki L⬠tife en ziyade îsmet’e kızıyordu. «Bunların bütün sebebi İsmet’- tir» diyordu. Bir müddettir Mustafa Kemal duramıyormuş. Yine eski ha¬ yatı yaşamak istiyormuş, Lâtife’nin içki ve fuhuş hususundaki tahakkümüne fena sıkılıyormuş. Hergün kavga ediyorlarmış. Bunu gören Salih ve diğer âvane de Lâtife’nin aleyhine kıyam yapmışlar imiş. Yine Lâtife’ııin rivayetine göre o esnalarda bir gün küçük hemşiresi yanında misafir imiş. Mustafa Kemal kıza tasallut et¬ miş. Kız elinden kurtulup kaçmış, ablasının odasına kapağı at¬ mış. Mustafa Kemal elinde rovelver odaya girmiş. Ablası kızı kucaklayıp siper olmuş. Mustafa Kemal ateş etmiş, bereket ver¬ sin uşak ve Mustafa Kemal’in eskidenberi yanında olan ve her işleri bilen Bekir, Mustafa Kemal’in kolunu tutmuş, kurşunlar boşa gitmiş, üç el ateş etmiş iniş..; Boşandıktan sonra Mustafa Kemal Lâtife’ye elli bin lira göndermiş, Lâtife kabul etmemiş. Fakat babası Muammer Bey imtiyazlar aldı; Gazi de verdi. Mustafa Kemal mühim evrakını Lâtife’ye saklatırmış, Lâtife’yi yollarken onları almış. Lâtife en ziyade İsmet’e diş biliyordu. «Felâketin sebebi 1358 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1359 odur» diyordu. Ben Türk Tarihi ile meşgulüm. Bu sebeple işim çoktu. Geciktim. Yine refikamı ydladim «Havadis al!» dedim. Bu sefer hiç havadis vermemiş ve anlatmış : Başkâtip Tevfik, arkasından Sürt’li Mahmut gelmişler, Ga¬ zi tarafından Lâtife’ye şunu tebliğ etmilşer : «Kimseye bir şey söylemesin, işitirsem, onu derhal mahvedelim.» Korkup susmuş¬ tur. Bırgün ben gittim. Daha havadis almak için çok uğraştım. Türlü yollardan girdim; bir şey söylemedi. Halini görüyorum, söylemek istiyor, korkuyor. Mahsus saatlerce kaldım. Babası da bizi bir dakika yalnız bırakmadı. Tedbirli adam... Herkes yanma gitmeğe korkuyorlardı. Bir daha gittim. Yine havadis almak tecrübesi yaptım. Yine olmadı. Birgün refikamla kendisine şu haberi gönderdim : «Burda durmasın. Sır biliyor diye Mustafa Kemal mutlaka onu imha eder. Hayatı tehlikededir, Avrupa'ya gitsin!» Cevabı şu olmuş : «Benden evvel o Rıza Nur için varid- dir. Siz gidin!» demiş. Zavallı kimseyle görüşmüyordu. Kahret¬ miş, sokağa da çıkmıyordu. Güç vaziyet. Daha dün hâkim-i mut¬ lak halinde idi. Merasim ve alkışlar içinde idi. Şimdi bir basit fert... Çok söyledim. «Hava almak lâzımdır» dedim. Dinlemedi. Gittikçe zayıfladı, sarardı. Adetâ verem oluyordu. Ankara’ya gittiğim vakit gördüm. Evvelce çifte mekteple- ıın üzerinde «Lâtife Gazi Mektebi» yazılı idi. Boşandığının er¬ tesi günü adını kazîyıvermişler... Yaban insanlar, çirkin şey. Sonra kendi de bunu işitmiş. Pek gücüne gitmişti. Bundan bana dert yandı. Lâtife’yi attıktan sonra Mustafa Kemal’in zincirleri yeni¬ den çözüldü. Eski fuhşiyat alabildiğine başladı. Çankaya meş¬ hur ve muteber bir kerhâne oldu. Yirmi-otuz kadın birden dolu¬ yordu. Sabahlara kadar mum söndürmesi oluyordu. Salih, Recep Zühtü, Tokatlıyan’ın arkasında İstanbul’da bir ev tuttular. Bunu kerhâne haline koydular. Kendileri de eğ¬ leniyor, kadınların iyilerini seçiyor, Mustafa Kemal’e yolluyor- lardı. Bu kerhâne boşanma işinden biraz evvel teessüs etmişti. O vakit kanlar Ankara'ya Tevfik Rüştü’nün evine gidiyor, Ga¬ zi oraya gelip orada eğleniyordu. Sabahlara kadar türlü fuhuş oluyordu. Hariciye Vekili kerhânecibaşı olmuştu. Zararı yok, zaten bu sayede Hariciye Vekili olmuştu. Şimdi karılar doğruca Çankaya’ya Mustafa Kemal’e gidiyor. Salih’in kerhanesi çok zaman işledi. Öyle rezaletler oldu ki. polis kapamağa teşebbüs etti. Mustafa Kemal’in en mühim ar¬ zusunun müteahhidlerinin ocağı yıkılabilir mi? Demek rezalet ne kadar ilerlemişti. Nihayet polis burasını kapamağa muvaffak olmuştur. Ama yıllar geçti. Mustafa Kemal Konya’ya gitmiş, orda mektebi ziyaret edip bir muallimeyi beğenmiş, almış, getirmiş. Onunla bir müddet eğ¬ lendi. Sonra Avrupa’ya tahsile yolladı. Millet parasıyla fahişe- lerine ihsân!.. İzmir’e gitmiş, orman memurunun mektepli ve küçük km Âfet’i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fu¬ huş... Sonra onu da İsviçre’ye tahsile yolladı. Vaktiyle metresi Fikriye’yi de göndermişti. Onun bu usulü. Bu kızın babası evvel¬ ce Sinop’ta imiş, oradan İzmir’e gitmiş. Sinop’ta biliyorlardı. Kı¬ zın şeklini anlattılar. Demek nerede kız görüp beğenirse eşkıya dağa kaldırır gibi, omuzlayıp götürüyor. Hem de mekteplerden. . Ne fecî! Evvelce bir gece Ankara Darülmüalimatım da basıp bir kız kaçırmıştı. Adam hırsız, eşkıya, Fakat spesialitesi mek¬ tep basmak, talebe ve hoca kızlan çalmak... Türkiye’de hırsızlı¬ ğın her nev’i ve dağa kız kaldırmak vardır ama, henüz böylesı görülmemişti. İcad etti. Dâhiliğini bununla da gösterdi. Demek evlenmeden evvelki halini, hem de daha büyük mik¬ yasta almış... Şimdi bu Âfet yanında. En gözdesi,. Muallim, müverrih (!) olarak bulunuyor. îş sade böyle değil. eHr taraftanda kendisine kadın takdim edenler var. Bir avukat. Lütfi var. Karısı Bulgarmış: Çok gü¬ zelmiş. Karışım takdim etmiş, Baron işi gibi imtiyazlar almış. §imdi böyle kadın yağmuru var. Çankaya’ya yağıyor. Böyle pe- 1360 HAYAT ve HATIRATIM Dr, RIZA NUR 1361 zevenklerin bini bir paraya. Buna maatteessüf, namuslu insan¬ lardan da iştirak edenler de oluyor : Birgün Millet Meclisine Çankaya’dan Kütahya meb’usu Nuri telefon ediyor. Telefonda Sivas meb’usu Rasim var. Bize sonra Rasim hikâye etti. Nuri diyor ki : «Doktor Ömer Şevki Bey nerde ? Paşa’ya Müfid Bey’in kızını takdim edecekti. Otomo¬ bil yolladık, bekliyoruz.» Filhakika Ömer Şevki bu kızı alıp Mustafa Kemal’e o gün götürmüştür. Bunu işiten meb’uslar hep iğrendik, hem de bir alay mevzuu oldu haftalarca sürdü. Şükür Meclis’te namuslu insanlar çokmuş... Herkes Ömer Şevki’den selâmı, sabahı kesti. Ben de selâm vermiyorum. Halbuki bu adam dalkavuktu ama, namuslu bir adamdı: îttihadcılarm kö¬ pek gibi dalkavuğu idi. Demek namuslu zannımız hatâ imiş. Dalkavuk olan, mutlaka namussuzdur. Bence bu, düsturdur. Bu adam çok beyinsiz idi. Fakat doktor, miralay, meb’us olmuş¬ tu. Artık doktor, afaroz halinde idi. O vakit anlamış, birine şi¬ kâyet etmiş ve demiş ki : «Yahu, ben ne yapayım, nasılsa bir defacık yanıldım. Gaziye karı getirdim. Herkes beni afaroz et¬ ti.» Bu adam artık felah bulmadı. Meclis’e gelemez oldu. Tuhafı Mustafa Kemal üçüncü Meclis’e onu mebus da yapmadı. O vakit pek zarurette imiş. Bazıları Mustafa Kemal’e şuna bir yiyecek ver diye şefaat etmişler. Vermemiş, bil’akis küfür etmiş. Sebebi neydi bilmem? Halbuki adamcağız pezevenklik de etmişdi. Bu da en revaçta bir san’at idi. Bu herif böyledir... Nihayet Ömer Şevki dayanamadı; öldü, gitti. Zaar vehameti sonra derketti, yüreğine indi. Bir gün bir havadis: Enver’in amcası Halil Paşa karısını İs¬ tanbul'dan getirmiş, eliyle Mustafa Kemal’e takdim etmiş. Ve karısına : «Kardeşin gibi Gaziyi öp» demiş. Mustafa Kemal de «Ne kardeş gibi!.. Adetâ öp!» demiş. Kadın birkaç gece Çanka¬ ya’da, Halil o vakit Ankara’da petrol imtiyazı için uğraşan Ali Sultanof’un evinde kalmış. Kadın sonra İstanbul’a gitmiş. Di¬ yorlar ki, kadir, güzelmiş. O esnada Halil petrol imtiyazı isti¬ yordu. Yanında sermayedarlar memuru Bakü’lü Ali Eşref Sul- tanof vardı. Bu havadisi sonra Paris’te bu Sultanof’tan da din¬ ledim. Diyor ki : «Halil Paşa ne mükemmel pezevenkmiş! Ya¬ nımda karısını telgrafla çağırdı. Ve eliyle Gazi’ye götürdü.» Gazi Hali’e üç bin lira el harçlığı vermiş. Aydın Şirketi Meclis-i İdare âzalığma da çırağ buyurdu. Ha¬ lil o esnalarda pek parasız idi. Müsterihülhal oldu. Bu da bir' müddet meb’uslarm ağzında ve herkesin ağzında çalkalandı dur¬ du. Karı borsası yalnız hu iki türlü, yâni mekteplerden kaldır¬ mak, şunun bunun karı takdim ederek, imtiyaz, memuiyet, ih- san-ı şahane almasıyla yürümüyor. Bir de Mustafa Kemal şunun bunun karı ve kızını cebren elinden alıyor: Arası biraz geçti, yine yeni bir havadis ağızdan ağıza koşu¬ yor : Mustafa Kemal Erkân-ı Harbiye ikinci Reisi Kâzım Paşa’- yı haremiyle bir gece Çankaya’ya davet etmiş. Kâzım’ı iyice sarhoş etmiş. Zavallı -sızar gibi olmuş. Bir otomobile atlp evine yollamış. Kadınla eğlenmiş, sabahleyin onu da yollamış. Herkes bunu diyor ve gülüyor : «Bu adam Enver’in sinsile- sini becermeğe ahdetmiş, devam ediyor. Enver’den intikam alı¬ yor. «Kâzım’m haremi Enver’in hemşiresidir. Halil de amcası. Dedikleri doğru. Ilenp de bu adam katima bir şey yapabildiğin¬ den bunları yapmıyor ve bu işe bundan düşkün değildir. Evvelce yazık. Bir hastalık... Aynı zamanda bu işi hırsı olduğu adam¬ lara, kâh da yüz karalı edip pençesi altında sadık tutmak için yapar. Bir âdeti de var ; Böylelerini derhal her önüne gelene söyler, âvanesiyle söylenir. Bir kaç saat içinde bütün Ankara, duyar. Nitekim Ordu Müfettişi Çerkeş Said’in kızkardeşini yap¬ tığım bana söylemişti. Ve Said el’an ona köle gibi sadıkane hizmet ediyor... Bir huyuda vardır : Böylo kadınlarla kendi uğ¬ raştıktan sonra kâtiplerine, yâverlerine, silâhşörlerine ve mat¬ buat pehlivanı muharrir meb’us âvanesine de «Siz de yapın!» der, yaptırır. Olmaz domuzdur!.. Vakıa Çankaya sâkinleri ora- F: 86 1362 1363 HAYAT ve HATIRATIM d alî i kadınlan bir düziye düzer ya, bu nev i de av yemekleri nev’indendir. Arada bir düşer. Çankaya eşsiz bir kerhane ol¬ muştur. Kâzım’a çok acıdım. Yüreğim yandı. Sevimli, namuslu, ter¬ biyeli, pek muktedir bir askerdir. Kars’ta Ermenileri perişan etmekte mühim rolü vardır. Orda Karabekir’in Erkân-ı Harbi, ye Reisi idi. Bu işler saymakla bitmez... Biııbir gece masalları, Venüs Mâbedi hikâyeleridir. Fuhşun her nev’i icra edilir. Mum sön¬ dürmeleri yapılır. Hepsi olur. Hepsini yazmak, uzun ve çirkin... Çankaya Fuhuş Tiyatrosunda böyle gelip giden mütehar¬ rik artistler olduğu gibi yirmi-otuz da temelli, seçme genç kız, ve kadın var. Bunların bir kısmına evlâdlığım (!) diyor. Bir ta¬ nesi pek meşhur. Almanya’da dans tahsil etmiş bir kız... Orta¬ lığa yaydıkları : Mustafa Kemal’e ve âvanesine dans hocalığı ediyormuş!.. Sonra bunu da Avrupa’ya yolladı... Avdetinde gözden düştü. Bu adam eğlendikten sonra Avrupa’ya yolluyor. Bunun sırrını ne anlıyabildim, ne de öğrenebildim. Artık bir balo ve dans devridir açıldı. Güya medenî ve asrî olmuşuz... Dâva bu... Bu zevk ve safaları Kara Kaplıya uydu¬ ruyorlar, meşrû’ göstermek lâzım!.. Artık Ankara’da mükellef balolar veriliyor. Bu balolarda müthiş rezaletler de oluyor. Hattâ kavga, döğüş de var. Mustafa Kemal geliyor. Zil zurna oluyor, kadınlara tasallut ediyor. Bir defa dans ederken Fransız Sefirinin kızının memesini sıkmış; kız kaçmış, babasıyla bera¬ ber balodan gitmişler. Bir defa Mustafa Kemal kadın yerine tüysüz bir zabitle dans etmiş, çocuğu öpmüş. Kadınlardan bir kaçı Gazi’ye «Biz burada iken bu olmaz» demişler, herif keyif¬ lenmiş. Bir adam karısını, yâni Mübarek Beyin kızını onlarla dans ettirmek istemediğinden Salih ve âvaneei adamcağızı öyle dövmüşler ki, bîçâre sedye ile hastahâneye götürülmüş. Avru¬ pa’da balolarda böyle şey aslâ olamaz. Bunlar baloyu da tulum¬ bacı koğuşu yaptılar. Zaten Meclis’leri, Hükümetleri de o... De¬ mek seviyeleri bu kadar... Dr. RIZA NUR Mustafa Kemal bu rezaleti çok ileri götürmüş. Bir baloda herkesin içinde îsmet Paşa’nın' karısını da öpmüş. Yanındaki¬ ler «Yapmamalıydın» demişler. O vakit «Niye bana haber ver¬ mediniz» demiş. Gûya mâzaret!... ismet de orada imiş. Hiç bir şey dememiş. Namuslu bir erkek olsaydı derhal Mustafa Kemal’i vururdu. Bunun diğer tafsilâtını Robert Kolej’deki Hüseyin’in karısı Mıhre’den dinledik. Evvelce de dedim ya, Mevhibe namuslu ve dindardır. Kocası nekadar namussuz ise, o,o kadar namusludur. Derhal ağlıya ağlıya eve gitmiş. Mihre onlara misafir imiş. Ağlıyarak ona anlatmış. Arkasından is¬ met gelmiş, karısına «Ne ağlıyorsun? Bir şey değil ki... Hem o, senin kardeşin» demiş. E... Tamdır, tsmet’e lâyıktır o bun¬ ların hepsine katlanır. Tek mevkide dursun... Duruyor, demek ahlakî, millî, İdarî, siyasî böyle nelere katlanıyor... iştirak ve¬ ya aletlik ediyor, hesap edilsin... Birgün Meclis te Hakkı Tarık 63 numaralı kömür ocağı işini mevzuubahis etti. Gasbm aleyhinde bulundu. Bu adam ya bu işin Mustafa Kemal’in işi olduğunu bilmiyordu veya ocağın sahiplerinden para almıştı. Bilse cesaret edemezdi; fakat bil¬ mesi lâzımdı. Çünkü mes’ele an’anesiyle ağızlarda idi. Hem de kendisi sureti haktan görünmek ustalığını yapar ama, Mustafa Kemal’in adamıdır. Para aldığını zannetmek lâzımdır. Bu is ŞÖyledir: j-* u uuaıv 1 e-u zengin ıtomur ocağı imiş: Günde Otuz 7 kırk bin lira varidat getirirmiş. Zengin bir Rum’un imiş. Rum Londra’da Harb-ı Umumî zamanında ölmüş, ocak orada tahsilde olan iki çocuğuna kalmış. Kumarbaz, cahil Arif adın¬ da bir serseri ocağa mütareke zamanında parmak takmış elde etmek için bozok Salih’in yardımına müracaat etmiş, o da Mus¬ tafa Kemal’e alakadar etmiş. Arif bu ikisine büyük hisseler vermiş. Bu halde iş kolaylaşmış. Arif, Salih, Bahçekapısı Kâtib-i adline bir sahte vesika yaptırmışlar, bu vesikaya göre bu iki çocuk, bu Kâtib-i Adlin 1364 Hayat ve hatiratim Dr. RIZA NUR 1365 huzurunda ocağı Arif’e satmışlar. Arif, yâni Mustafa Kemal ocağın üstüne oturmuş. Derken malsahipleri haber almış. Arif aleyhine dâva açmışlar. Hattâ Necmeddin Molla’yı da vekil tutmuşlar... Dâva, Dâva... Mahkemelerde avukatlar çocukla¬ rın o esnada Londra’da olduklarını ispat etmişler. Mahkeme Kâtib-i Adli sahtekârlıkla mahkûm edip hapse soktu. Mustafa Kemal küplere bindi ve Fethi’ye der ki: «Necmeddin Molla’ya söyle! Rumların vekâletinden istifa etsin. Kâtib-i Adil tarafına vekil olsun.» O da Necmeddin’e söyler. Necmeddin bana söyle¬ diğine göre: «Ben Rum'ların vekiliyim. Şimdi dönüp diğer ta¬ rafa vekil nasıl olurum» der ve kabul etmez. Fakat Rum lardan istifa eder. Mustafa Kemal bu işte kendisini açığa vurmuyordu, ama bu teklifi alakasını ispat eder. Nihayet kömür Dahisi Gazimiz Temyiz Mahkemesine te’sir etti; âdeta elinden tutup Katib-ı Adli hapishaneden çıkardı. Ocağın üstüne yattılar. Biraz son¬ ra eline biraz para verip Arif i de attı. Ocak sade kendine kal¬ dı. Bu esnada yeni bir şey çıktı: Şirket-i İnhisariye âzası, y⬠ni Mustafa Kemal’in âvanesi hani hani şirketlere müdür, ve Medis-i idare âzası oluyorlar. Ecnebi ve yerli hiçbir şirket kalmadı ki, girmesinler hattâ bizim kayınpederin Eskipazar Alman’ı var ufak bir şirkettir. Oraya büe gelmişler. Onlar da hesaplarım gösterip «Bu büyük bir şirket değildir ki, size ayda üçer - beşer yüz lira verebilsin» demişler... Hesabı görünce is¬ tememişler. O esnada herkesin ağzında idi. Mahmut Siirt tam ondört şirkete birden âzâ olmuş... Demek ayda beş - altı bin lira sade bunlardan ve bedevadan maaş alıyordu. Kılıç Ali de öyle. Mahmut Siirt sigorta şirketlerini ele aldı. Onlarm nizâm¬ nâmelerini halk aleyhine değiştirip Hükümete kabul ettirdi. Bu işte meşhur «Piyos»çok rol oynadı ve çok kazanç yaptı. Mah¬ mut kürttür ve îsmet’in adamıdır. Mustafa Kemale yâver ya¬ pan da o idi. Zaar kürt olduğundan böyle yükseltti. Bu esnada Mustafa Kemal yaranma, âvanesine şunu di¬ yor ve tavsiye ediyormuş:» «iş yapın! Fırsat bu fırsattır. Zengin olun ki, kuvvetli ola¬ lım. Mevkide durmak için servete lüzum vardır.» Hakkı var, onlar da paçaları, bilekleri sıvayıp servet yap¬ mağa koyuldular. Artık irtikâp aldı,, yürüdü. Bunları gören ufak memurlar da üç - beş liraya kadar çalmağa başladılar. Öyle oldu ki... Bu devlet hiç bir vakit bu derece rüşvet ve irti¬ kâba düşmemişti. Meğerse Abdülhamid zamanı hattâ îttİlıad¬ cılar devri zemzemle yıkanmış imiş... Derken Iş Bankası açıldı. Bu banka Mustafa Kemal’indir. Biraz para koydu, fakat hükümetin bütün parası onun serma¬ yesidir. Hükümetin parası halktan toplandıkça Maliye yerine oraya gidiyor. Hattâ meb’uslar bile maaşını oradan alıyor. Ba- -zan da maaşımız gecikti. Demek sermâye Hükümetten, kâr Mustafa Kemal’in. Âlâ şey... Gazi bundan çok kazandı. Oraya Meclis-i idare âzası olarak da, Kılıç Ali, Salih, ve emsali hay¬ dutları koydu. Cellâdın, eşkiyanın bankacı oldukları da yeni görüldü. Bunların banka ile ne alâkalan olur? Sadıklar, adam¬ lar ya, kâfi... irtikâp işleri ayyuka çıktı ve o kadar ayağa düştü ki, her¬ kesin ağzında ve namuskârlar şikâyet içinde. Halit Paşa ce¬ sur, hırçın hattâ deli idi ama, namuslu bîr adamdı. Bu irtikâp¬ lara sinirine dokunmuş, söylenmeğe başlamış. Nihayet bir gün Mustafa Kemal’e gider: «irtikâp müthiştir, millet batıyor. Bu¬ nun önünü al. Celâl (îş Bankası Umum Müdürü) KeJ Ah, Kı¬ lıç, ilh... mürtekiptirler. Ben bunlan vurup öldüreceğim» der. Yaparını yapar... Mustafa Kemal fena telâş eder. Yâramnı ha¬ berdar etmiş... Kel Ali o vakit pek gözde idi. Bu âvane bir gün Meclis’in methalinde Halit Paşâ’yı vurdular. Birgün scnra ben Ankara’ya gitmiştim. Mes’ele şöyle olmuş: Halit Kel Ali’ye çatmış. Ayırmışlar. Kılıç, Rauf (Rize meb’usu, Ali Şükrü vak’asında Merkez Ku- 1366 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1387 mandam muavini), daha birkaçı Meclis’in methalinde Halid'e pusu kurmuşlar. Halid Kel Ali’yi almış. Rauf, sırtından Halid’- İ vurmuş. Mustafa Kemal derhal Meclis’e gelmiş. Necmeddin Molla’yı çağırmış. «Ne yapacağız? Bir çare bul!» demiş. O da Kel Ali, müdâfa-i nefs esnasında vurdu diye zabıt varakası yapmış, ne hekim raporu, ne adlî muayene yapılmamış. Bir şey yok. Bir zabıt varakası ile Kel Ali’yi beraet ettirmişler, Ha- lid’i de toprağa soktular, mes’ele de bitti. Halbuki vuran Ra¬ uf’tu. işi tertip eden de ağızdan ağıza gelen havadise göre, Mustafa Kemaldi. Halid’in tehlikeli bir adam olduğunu biliyor. Kendini vurma ihtimali üzerine Halid’i harcamıştır. Bu adam aynı zamanda hastahâneye yarah Halid’in ziyaretine de git¬ meği unutmamıştır. Halid hastahânede öldü. Rauf pek âdi bir mahlûktur: Cahil, Tulumbacı, tam Mus¬ tafa Kemal’in arayıp da bulamadığı idi. Ona sarıldı. Böyle bir adamı meb’us yaptı. Daima da yanında muhafız olarak bulun¬ duruyordu. Meb’ustan silâhşor, tüfekçi henüz görülmemişti. Mustafa Kemal icadıdır. O esnada seyahatlerine Salih, Rauf, Recep Zühtü, Kılıç, daha öyle on iki mebus muhafız olarak Mustafa Kemal’in yanında idiler. Hattâ bu esnalarda Mustafa Kemal Meclis’e giderken bile Meclis koridorunda bunlardan İki¬ si önünde, birer tanesi yanlarında, ikisi arkasında aralarında ancak bir adım mesafe olarak yürüyorlar, onu odasına kadar böyle muhafaza altında götürüyorlardı. Bu alayı biz meb’us- lar da hep görüyorduk. Demek Mustafa Kemal’in ödü kopuyor¬ du ve vurulacağından hep korkuyordu. Başlıca korkusu Halid’¬ in kendisini vurması idi. Hani o nutuklarında, yazılarında mil¬ letin baştan başa kendisini sevdiğini milletin icraatından ve kendisinden memnun olduğunu söyleyen adam nerde? Bu ner- de?... Demek milletten korkuyor, kabahatini biliyor, hakikat de böyle. Zaten Meclis serbest olsa, onu bir gün durdurmazdı. Mil¬ let fırsat bulsa onu derhal parçalardı. Zaten millî hareket za¬ manından beri gideceği yollan polis ve askerle muhafaza altı¬ na aldırır öyle geçerdi. Bu silâhşor muhafız meb’uslara, bizim arkadaşlar «onikiler» adını koydular. Bunlar hâlâ Mustafa Ke¬ mal’in muhafızları, yâni tüfekçileridir. Abdülhamid bunları Ar¬ navut eşkiyasmdan yapardı. Bununkiler de Türk değil. Halit Paşa cinayetini gazetelere başka türlü yazdırdılar. Biraz geçti. Bu Rauf bir gece yarısında yatağında fücce- ten öldü. Salih de yanında imiş,.. Bu tuhaf bir ölümdü. Sır kal¬ dı. Sade ortaya attıkları şâyia şudur: Rauf’ta kalb hastalığı varmış. Bir Rum metresi de varmış. Müca-maat yaparken olu¬ vermiş. Peki bu iş esnâsmda Salih’in orda işi ne ? Hem böyle öl¬ mek için yaşı ilerlemiş biri değildi. İhtimal eski ve yeni cina¬ yetlerini örtmek için ve halinden şüphe hasıl oldu, bunu da har¬ cadılar. Halid’in anası, kardeşi durmadı, işi kurcaladılar. Hakkı Şinasi önları susturmağa memur edildi. Hakkı Şinasi kimsesiz bir muhacir çocuğu imiş. Halid’in anası büyütmüş, okutmuş imiş, gitmiş kadını ikna ve tehdit ile dâvadan vaz geçirmiştir, îşte hu hizmetiyle sadakat göstermiş, makbul ve İstanbul Halk Fırkasına reis olmuştu. Sonra da meb’us. Bu adam bir aşağı¬ nın eşi mahlûktur. Şimdi de yeni bir moda. Şayâni hayret. Şirket-i İnhisarive ve âvane para vurmak için ne mühim icadlar yapıyorlar: Av¬ rupa’ya İlmî seyahatler, teknik seyahatler, mübayaa komisyon¬ ları, kongre âzalıkları, bunlar hep yârana veriliyor. Meselâ Fa¬ blı Rıfkı onsekîz bin lira alarak Amerika’ya İlmî kongreye git¬ ti. İlim kim, bu adam kim? Bu suretle de milyonlar gitti. Ço¬ ğu da Avrupa’da ve safa yolunda bırakıldı. Bunlar olur da, bu gün malî buhran olmaz mı? İşte oldu. Âsaf adında bir dönme ile bunun bir kızı ve karısı varmış, Asaf bu karı ve kızını Mustafa Kemal’e takdim etmiş. Derken Ankara Şehremini oldu. Tine meb’uslara alay, eğlence çıktı. Asaf derhal çoluk çocuğu ile Avrupa’ya tetkik seyahatine çık¬ tı. Canım, Haydar dün daha bu seyahati yapmıştı. Artık tetki- 3368 1369 HAYAT ve HATIRATIM ke ne lüzum vardı. Hayır... Maksat gezip tozmak, bir miktar da cebe para indirmek. Paris’e geldikten sonra işittim. Asaf gezip keşfetmiş, dönmüş. Bunun için Ankara Belediyesinden kimbilir elli bin lira mı aldı?!. Sonra da meb’usluğa çırağ çıkarıl* dı. Âsaf’uı karısının ilk elinden alınması şöyle olmuş: Bir gece Âsaf kızı ve karısıyla Çankaya’ya çağırılmış, içirilmiş, sonra otomobüe konup evine gönderilmiş. Kızı ve karısı Çankaya’da kalmış. Âsaf yolda bir düziye şoföre «dön, beni Çankaya’ya götür» demiş; o da «bana emir öyle, seni evine bırakacağım» dermiş. Bu şoför Konya’lı Ihsan’dır. Usûl bildiğimiz, usûl. Bu- nu Ihsan’dan dinledim, işi idare eden Mustafa Kemal in yave¬ ri Rasuhi. Demek bu kerhanede meb’us Nuri, yaver Rasuhi gi¬ bi adamlar var. Daima böyle karı dolabı düşünüyor ve tuzağa düşürüyorlar. Tayyare Cemiyeti Reisi Cevad Abbas da seyahate çıktı. Bütün ailesiyle gezdi. Vü dö lö (Su şehir) lerinde eğlendi. Ya¬ nında yaverleri büe varmış. Kendisi mareşal üniforması Üe gez¬ miş. Halbuki bunların biri resmen mevcüt değildi. Kendi ken¬ dine yapmış. Bu adam Mustafa Kemal’in eski yaveri ve fuh- şiyatta, hadimi idi. Döndü, geldi. Tayyareden elli bin lira ye¬ miş. Meclis’te kıyamet koptu. Bunun üzerine hesabına baktı¬ lar. Mahkûm edilecekti. Sonunda Mustafa Kemal bizzat gelip tetkikte bulunmuş: «Bir açık var ama, kasti değil, bilmiyerek israf olmuş. Suiniyet olmayınca bir şey lâzım gelmez» deyip kapattı. Hakemin böylesi de daha hiç görülmemişti. Acıdım, asırlarca rağbette olan «Hükm-ü Karakuşi» piyasayı kaybetti. Bu paraları aç millet nasıl lokmasmı kesip de veriyor? Bunu hem vergi gibi cebrî alıyorlar. Oh... Keyifle bindi, gitti... Mus¬ tafa kendi fuhuş, pinayet, İrtikâp aletleri, oligarşi azası, de- naet yaranın nesini kapatmaz, bunu da kapattı. Maliye Veküi Pazarola Haşan bir kıza âşık olmuş, evlen¬ mek istiyor. Kız ise istemiyor. Fakat o, ille olacak. Kız Maliye Vekâleti memurlarından birinin kızı. Haşan müstakbel kay- Dr. RIZA NUR natasmı kâğıt mubayaası için Avrupa’ya yolladı. On iki Ingi¬ liz lirası yevmiye ile. Lozan’da bu devlete koca bir muahede yaptık, bu kadar yevmiye biz almadıktı. Mübayaattan da kim¬ bilir ne vurdu?... Falif Rıfkı grubu Amerika seyahatinden onsekiz bin lira aldı. Fakat dâvet eden Hükümetin misafiri. Masraf etmemiş. Yağma Hasan’m böreği... Şimdi para bastırıyorlar. Buna lüzum yoktu, Almanlar vasıtasıyla Harb-i Umumide bastırılan bu günkü paramız yüz- altmiş milyon lira idi. Bundan mahvolmuş bir kısım kâğıt var¬ dır. Yeniden tebdil bahanesiyle yüzaltmış milyon basınca ve eskileri yeni ile değiştirilince mühim bir kâr olacak dediler. Bilhassa ismet bu fikirde idi. Bunu bana birkaç defa söyledi. Halbuki bu zaten garantisiz olan paramızın kıymetini daha dü¬ şürür bir iş idi. Bakalım ne olacak? Bir de her tarafa heyke¬ lini diken, her yere resmini asan Mustafa Kemal paralara da resmini koymak hevesinde idi. Bu sebeple Londra’da mühim masraflarla yeni para bastırdılar. Buraya yâram, aletlerini gönderiyor, bunlara bol yevmiyeler veriyorlardı. Halbuki hu işe kontrol için sade bir adam kâfi idi. Koca bir hey’et gön¬ derdiler. Arada da birini alıp, biraz da diğer adamları çöplen- sin diye başkasını gönderdüer. Yıllarla sürdü. Bunu da yedi¬ ler. Lozan’daki Fuad da aylarla Londra’da kalıp bundan çöp- lendi. tşkân iğlerinde de müthiş, ama müthiş vurgun oldu. Sade Necati ölünce üçyüz altmış bin lirası çıkmıştır ki, evvelce cebi delik biri idi. Buna hâlâ inkılâbın, cumhuriyetin necip evlâdı diye merasim yapıyorlar, insanın bütün fazilerlere, varlıklara, bütün insanlara, bütün Dünyanın üstüne işeyeceği geliyor. Bu işler de hesapsızdır. Yazmakla bitmez... Bir iki misal koyduk. Bir havadis: Bahriye vekâleti ihdas ediyorlar. Meclis’te Hamdı, Ali Rıza gibi, miralay rütbesinde bahriye zabitleri var. 1370 IJAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1371 Bunlar da hele Ali Rıza kendileri vekil olurlar diye bu işe son gayretle sarılmışlar. Çalışıyorlar. Keza Hükümet Yavuzu ta¬ mir ettirmeğe karar vermiş. Bu esnada benim aram bizimkilerle oldukça iyi. İsmet beni arada yemeğe de çağırıyor. İsmet’e bu devletin Bahriye Vekâletine lüzumu olmadığını söyledim, «Mas¬ rafa günahtır» dedim. «Hele Yavuz’u bırakın! Bizim böyle bir gemiye hiç ihtiyacımız yoktur. Biz tecavüz harbi yapmıyaca- ğız. Yapsak, bu Ingiltere, Fransa, yahut İtalya ile olur. Bir Yavuz’la bunlara karşı çıkılmaz. Yunan ile desen bu da lüzum¬ suz, çünkü biz fütiihat yapamayız, ve yine bir Yavuz’la bu işin olmıyacağını zannederim. Hem bize Paris’de amiral Lakas ar¬ tık harb-i bafıri değişti. Büyük üniteye lüzum kalmadı deme¬ di mi? Bütün bahriyelilerden de bunu işitiyoruz. Bize sade mü¬ dâfaa lâzım. Bu da tayyare, tahtelbahir, torpil ve top ile olu¬ yormuş. Bu milyonlarla masraf yerine bunları yapın. Hem biz¬ de Yavuz’u kullanacak zabit var mı? Yok. Daha çok zaman da olamaz. Sonra bu gemi pek masraflıdır. Durduğu yerdeki mas¬ rafına bile bu bütçe dayanamaz. Bilâkis sefer etmesi, tâlimler yapması lâzımdır. Bu devir çarhı müthiş masraf imiş.» dedim. Kulağına bile girmedi. Nitekim bu öyle bir gemi ki, boya ya¬ pacakları zaman bütün İstanbul’daki boyaları çarşıdan topla¬ mışlar. İstanbul’da boya kalmamış. Bahriye Vekâleti ve Yavuz tamiri yapılınca bugünkü buhran niye gelmesin? Gelir ya... Bu iş o kadar vazıh idi ki, Yavuz’u tamir etmek delilikten başka bir şey değildi. Halbuki tamirin üç âmili vardı . Biri Topçu Ihsan vekillik istiyor, çoktanberi isterdi. Bana da vaktiyle bu hususta Mustafa Kemal’e rica için söylemiş ve «istiklâl Mahkemelerinde bu kadar hizmet ettim. Mükâfat is¬ terim» demişti, thsan’m son zamanda Mustafa Kemal ile te¬ ması sıkı idi. Has yârân sınıfına girmişti. ikinci Necati Maarif ordusunu, Hamdullah Suphi Türk- ocağı ordusunu, operatör Emin belediye çavuşlarını ve Şehre¬ maneti kuvvetini, ilh... Muhtelif kuvvetleri, muhtelif şahıslar elde tutuyor, Mustafa Kemal’e «isyan vukuunda bunlarla sa¬ na hizmet edeceğiz» diyorlar. İhsan da Bahriye’yi kendisi elde tutup bir isyân vukuunda istimâl edebileceğine dair,- sözler söy¬ leyerek Mustafa Kemal’in zihnine girmişti. Mustafa Kemal devlet işinde devleti değil, daima ve illâ kendini ve bu noktayı düşünür. Bu suretle Bahriye Vekâleti yapıp thsan’ı oraya koy¬ mağa karar vermiş. Onun için yapıyordu, insan dalavereci ve Ağa'nin hassas damarını biliyor. Vekil olmak için bu tezi bul¬ muştu. O da Bahriyelileri ele almıştı. Nihayet teşkilât Meclis’- ten çıktı. Bahriye Vekâletine Ihsan Vekil' oldu. Bizim bahriye¬ li meb’uslann ağızı açıldı kaldı. Ihsan on para etmez biridir. Vekillik kim, o kim? Fakat isyân vukuunda kuvvet olacağı hususunda Mustafa Kemal’e kanaat getirtmiş ya, bu muvaffakiyet kâfi. Diğer bir sebep de tamirden ziftlenmez. Nitekim evvelce söylediğim gibi Berlin.’de olduğum zaman haber aldım. Doktor Fikret de Ihsan’ın baş dostu. Beraber irtikâp işi yapıyorlar. Fikret Amavuttur. Bu adam da güzel dalkavukluk etti. Yüzbinlerce lira vurdu. Fakat hepsini de galiba Beyoğ. lunda Maksim’de vesaire ile yedi sersem!... Bir yılda sade Mak¬ sim’de yüzbin lira yediği rivayet edildi. Sonra Yavuz ve Ha¬ vuz irtikâbı muhakemesi bu noktayı güzel isbat etmiştir. Ne ise Bahriye Vekili Yavuz’un tamiri işinden diğerlerini mahrum edip, kendileri ziftlendiler. Gemi tamiri öyle olur. Ziftlerler. Çolak İbrahim, Millî Hareket zamanında jete reisi idi. Bir zabitti. Millî Hareketin iptidalarında çök vurgun ve soygun yaptı. Sulh olunca pek mühim bir kereste fabrikası yaptı, işit¬ tiğime göre fabrikanın mühim kısmı Mustafa Kemal’indir, fa¬ kat saklıyorlar. Ortada sade İbrahim. Bana öyle geliyorki, bu adam Gazi’nin irtikâp vasıtalarından biridir. Nitekim mevkii itibarı yüksektir. Bugün Türkiye’nin en mühim zengini odur diyorlar. Bu sefer Paris başşehbenderi Nebü’den işittim. Çolak ona bizzat demiş ki: «Almanya’da adamım var. Oraya gidece- 1372 HAT AT ve HATIRATIM Dr. HIZA NUR 1373 ğim vakit ona telgraf çekiyorum. Derhal yirmi kadın birden hazırlıyor.» Böyle israf ve fuhuş içinde. Nebil'in de İstanbul’da Nişantaşı’ndaki evine kanca takmış. Bu konak Abdülhamid’in Başkâtibi ve Nebil’in babası Süreyya'nındır. İbrahim evde otu- ruyormuş. Satın alacağım diyormuş. Fakat ne kira veriyormuş ne de satın alıyormuş. Bir defa fiyat söylemiş. Fiyatı da çok aşağı vermiş, onu da verse razı olmuşlar, yine parayı vermiyor- muş. Yaşa Mustafa Kemal! Yaranınla iftihar et! Abdülhamid zamanında böyle bir şey oldu mu? Söyle! Bazan ufak 'bir şey olurdu, bizzat Padişaha şikâyet ederlerdi. Yıldırım sür'atiyle mazlumu himaye ederdi. Hey gidi Abdülhamid! Millete kendi¬ ni arattırdın... Ben Berlin’de iken şu Çolağın ve arkadaşlarının kavgala¬ rım yazdım. O vakit Sterezman’la görüşmüştüm. Kendi istediği halde, beni çok bekletmiş, ben de savuşmuştum. Sonra tekrar rica etti. Görüştük. Dedi ki: «Sizi geçen sefer çok beklettim. Affediniz.. Yanımda Fransız sefiri vardı. Bir türlü çıkıp gitmedi. Sizi darılttım. Halimiz mâlûm, sefir Fransız» dedi. «Zararı yok» Dedim. «Sizi mutlaka görmek istedim. Çünkü siz, diplomaside ve memleketinizin dahilî siyasetinde mühim rol oynadınız. Lo¬ zan’ın intibaı bizde duruyor» dediydi. Şu Rusya işi ne kârlı işti. Yunus Nadı milyonlar yaptı. Ben de ne ahmak adamımdır. Sıhhiye Vekâletinden henüz çekildi, ğim zamanlardâ idi. Birgün köprü üzerinde Âkif, (Şimdi Rize meb’usu) bana bir çek uzattı ve dedi: «Bana bu elli bin lirayı Nemlizâdeler sana vermek için verdiler. Bundan bana gönlün¬ den ne koparsa ver!» «Bu ne imiş?» dedim. «Rusya’ya yüzbin îngüiz liralık mal ithaline müsaade alıvereceksin.» Muhavere şöyle devam etti: Ben — Ben yapamam! O — Niye? Ben — Çünkü irtikâp. O — Bu irtikâp olur mu, meşrû ticaret. Ben — öyle, ticaret, ama olmaz. O — Ne demek? Ben — Hem Rus’lar bu müsaadeyi vermezler; O — Onlar sefire sormuşlar. Rıza Nur bize bir kart ya¬ zıp isterse, yahut gelip kendisi söylerse veririz demişler. Ben — Ben yapamam. O — Niye sanki... Bu bir irtikâp değil ki... Ben — Evet, verirler, fakat yarın bir gün beni Rusya’ya devletin bir işi için yollarlarsa onlar benden Türkiye menfaati aleyhine bir şey isterler. Ben de o vakit yüzüm tutmaz, yahut beni terzil ederler diye korkarım, veririm. Ben elli bin Ura ala¬ cağım diye devletin milyonları gider. Şaştı, herif hiç böyle ummuyormuş. Ben de şimdi şaşıyorum. Alsaydım, bugün Paris’te rahat yaşardım. Hattâ bu para ile Mustafa Kemal ve İsmet aleyhine neşriyat ve faaliyet yaparak belki milleti kurtarırdım. Bugün herifler bana tekaüt maaşımı vermiyorlar. Kendi emlâkimin 'kira ve varidatını bile yollatmıyorlar. Mani oldular. Bu mihnet çekilir mi? Namus, millet yoluna, peki ama vaziyet de böyle... Fakat bunlara rağmen insana namus ve vatan muhabbeti, bu uğurda fedakârlık lâzımdır. Hattâ vazifedir. Bu vakte kadar* böyle geldik, yine böyle Ölelim. Bir müddet sonra Prens Sabahaddin tarafından Ahmet Be¬ devi gelmiş. O da benden Rusya’ya ihraç için müsaade almamı rica etti. Reddettim. Hem aramızın açıklığına göre Sabahad¬ din bana böyle -bir ricada bulunmamalıydı. Yine bir havadis: Mustafa Kemal yeni bir iş yapıyormuş. Müslümanlığı kaldıracakmış. Bunun için Çankaya’da bir ma¬ bet yapacakmış, yerini de Evkafa satın aldırmış. Bu çok mü¬ him. Soruşturdum. Doğru. Bunu Falih Rıfkılar ve Yakup Kad¬ itlerle filân konuşuyormuş. Bu esnalarda Mustafa Kemal’de müthiş bir azamet var. Kendisini Allah gibi bir şey sandığı sözlerinden, hareketlerinden hissediliyor. Meselâ, gazeteci soy- 1374 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR -137C tanlarına «Vacizeler» adı altında sözlerini neşrettiriyor. Bu sözlerini dikkatle tetkik ettim. Adetâ Kur’an ağzı. Görülüyor ki, -bu sözlere o tarzı vermeğe gayret etmiş... Demek bunlar Yeni Allah’ın âyetleri. Fakat içinde hikmetten bir şey yok. Ma¬ lûm, basit, bazı kelâm-ı kibar. Hem de öyle tenkidli ki çoğundan manâ çıkmıyor. Demek âyetlerini yazmak için yeni ilâh çok aykmmış... Sonra kendileri de baktılar ki rezalet... Herkes alay ediyor, vecizelerden vazgeçtiler. Mabedin aslını öğrendik. Çankaya’da bir Ermenilerden metrûk araziyi intihab etmiş âlelusül müzayedeye koymuşlar. Buna herkes iştirak etmiş. Çorum meb’usu Münir’in akraba¬ sından bir genç çocuk da iştirak etmiş. Çocuk bizzat anlattı. Bozuk Salih kendisini tahdid edip, işten çektirmiş ve Salih dört bin liraya orasını kapatmış. Sonra başka birinden öğren¬ dim. Bu fiyata aldığı bu araziyi. Evkafa seksen bin liraya sat¬ mış. Oh... Bir taşla iki kuş. Zaten yâran için bu arazi işi de bir vakitler kazançlı bir ticaret yolu idi. Bir arsa alıyor, onu sefaretlere, Hükümete dehşetli fiyatlarla satıyorlardı. Bu da Evkafa satılmış. Oraya mabet yapılacağı içinmiş. Evkafa «Câmi yapacağız» demişler... Bilmem nedense bu mâ- bet yapılmadı. Yeni dinden de vaz geçildi. Yeni işittim. Musta¬ fa Kemal birine söylemiş, «Bana dinde İslâhat yapacak diyor¬ lar. Benim esasen dine itikadım yoktur...» Ne ise bu iş henüz muallâkta. Bu adama her yıl bir iki inkılâp lâzımdır. Iş bula¬ mayınca, belki bir gün bu işi yapar, Bakarsınız kafayı tutaı% aklına eser yeni din birden patlak verir... Ben bunu o vakit işi¬ tince Türk Tarihi’nin Hindistan bahsini tab etmekte idim. Meşhur Ekber Han da böyle bir şey yapmıştı. Bu vesile ile bu¬ nun önüne geçmek için iyice düşünüp bu yeni din saçması aley¬ hine satırlar ilâve etmiştim. O bahiste okunsun. İhtimal bu tenkid önüne geçti. Mustafa Kemal’in bir merakı daha var: Bakıyorum bunu büyük bir dikkatle takip ediyor. Mutlaka gazetelerde her gün. kendisinden bahsedilmem Bir aralık gazetelerde makaleler yaz¬ dırarak kendisini meth ettirdi, bu aralık nutuklarıyla sütun¬ ları doldurttu. Bir aralık vecizelerini neşretti, bir aralık koca nutukla matbuatı işgal ettirdi. Her yıldönümünde askerî zafer¬ lerini yazdırdı. Şimdi de Mahmut Siirt’e seyahatinde ve gaze¬ tecilerle olan muhaberelerini «Tarihe Büyük Hizmet Eden Vesi¬ kalar» ünvanı altında neşrettiriyor. Zaten bu gazetenin başma¬ kaleleri Mustafa Kemal’in Mahmut’a bizzat yazdırdığı maka¬ lelerdir. Halbuki bunlar hemen kamilen Mustafa Kemal’in şah¬ sı, işlerini medihten ibarettir Tarihe yarıyacak bir yeri yok. Bu cümleden olarak da, evvelce bir i. alık «Hatırat» diye bir şeyler neşretmeğe başlamıştı. Bunlar Alman generali Lü- dendrof kendisine Suriye’de rüşvet para vermiş, kabul etmemiş gibi şeylerdi. Bir iki neşretti. Alman ve İtalyan matbuatı ce¬ vap verip Gazi’mizi paçavra ettiler. Bunun üzerine derhal ha¬ tırat neşrinden vezgeçtiydi. Hem de gözönünde, hergün irtikâp içinde olan birinin bu dâvada bulunması pek aykırı idi. Artık kendisine Paşa filân denemiyor, bu ünvana tenezzül etmiyor. Sade Gazi hazretleri veya Mustafa Kemal Hazretleri olmuştur. Fransa’da Cumhurreisi her fransız gibi dömerg «Efendi» dir. Bizimki cumhurreisi ama, padişah cinsinden! Onlar gibi ad kul¬ lanıyor. Yine onlar gibi kendisine mahsus bir bayrak da yaptı. Hangi binaya veya gemiye girse oraya çekiyorlar. Padişahlar¬ dan farkı ne? Bunları yazdı yazdı, bu adamda artık sermaye kalmadı. Yaptıklarını şimdi bir düziye tekrar ediyor. Temcit pilâvı gibi oldu. Kabak tadı verdi. Artık kendisini medihte iflâs haline .gelmiştir. Gazetelerin, muharrirlerin sade bir şeyi var: Mustafa Ke- TOal. Millet, Türkiye, Cihan, hep, o... Gazeteler hep onun met¬ hinden ibaret. Matbuatımızın bu rezaletleri, bu millete büyük bir kara lekedir. Bu matbuatı yüzlerce yaprak okuyunuz. Sade bir şey 1376 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1377 bulursunuz:. Mustafa Kemal. Derler ki, ayının kırk türküsü varmış, Hepsi de ahlak üzerine imiş. Tamam işte bu. Matbuat diye bu lahana yaprakları, bu paçavralar olmasaydı daha iyi 'idi; böylesinin olmaması, olmasından hayırlıdır. Abdülhamid e 'dahi bu kadarı yapılmamıştı. Fakat keder etmeğe lüzum yok. Çünkü bu matbuat milletin değil, sırf kendi şahsınındır. Millî umumî matbuat vefat etmiştir. îş bununla da kalmadı. Bütün mektep kitaplarma şunları yazdırdı: «Gazi’yi severiz, milleti kurtardı. Bizi Arap harflerin¬ den kurtardı. O Tüık millî kahramanıdır, ilh...» İlk mektepler¬ den Dârülfününe kadar, kitapların malumatı bu. Tarih kitap¬ larında da hep bunlar. Bu kitaplarda Türk tarihini kendinden başlattı. Böyle rezalet ve hayasızlık görülmemiştir. Mektepler¬ den din tedrisatını da tamamen kaldırdı. Çocuklar hiç bir bağsız kaldılar. Bakalım ne şekil mahlûk olacaklar. Şimdiden ve kat’- iyetle derim ki ,bunun sonu içtima! ve siyasî felâkettir. îsmet’le iyiyiz. Ara sıra görüşüyoruz. Beni yemeğe çağırı¬ yor. Bu esnada İnhisarları yapmak istiyorlar. Birgün evinden yemekten dönerken otomobilinde bana bu husustaki fikrimi sordu: «Ben anlamam» dedim. Fikir beyân etmek istemiyorum. Çünkü artık fikirlerine muhalif fikir söylediniz mi, pek kızıyor¬ lar. Lozan imzasına kadar oldukça söz dinlerdi veya dinletirdik. Ondan sonra bitti. Israr etti. «Anlarsın, söyle» dedi. Aramızda şöyle muhavere oldu: O — Bütçe pek fakirdir. Devleti yükseltmek, memleketi imar etmek lâzım. Bu da para ile olur. Bu sebeple vergileri art¬ tıracağım. Bunun için İnhisar yapacağım. Bütün, şeker, tuz, is¬ pirto, petrol, ilh... Senin bu husustaki fikrin nedir? Ben — Mademki zorluyorsun söyleyeyim. Ben inhisarların şiddetle aleyhindeyim. îktisad âlimleri «inhisar İktisadî çende- redir» diyorlar ve hepsi müttefikan bunun aleyhinde. Bu suret¬ le ticaret hürriyeti azalacak. Ticaret hürriyetle yaşar. Halka ağır vergi binecek, fakir düşecek, Ticaret, sanat, ölecek. Sonun¬ da da bu vergiyi de veremeyecek. 0 — Ama memleketi imar edeceğim. O da para ister. Ben — Doğru ama, insan ayağım yorganına göre uzatma¬ lı. Sonra ayağı açık kalır, soğuk alır hasta olur. Ne çare, ser¬ vetimiz kadar imar yapmalı. Bunlardan evvel serveti arttırma¬ ğa, bakmalı. O vakit bol imar yapılır. O — Herhalde imar ister. Ben _ Bu, ineği beslemeyip sade süt sağmağa benzer. Memesini çeke çeke kan çıkarırsınız, evvelâ halkı zengin yap¬ malı, sonra fazla vergi almalı. Zaten şimdiki vergiler bile bu halka ağırdır. O — Bunda yanlışın var. Ben hesap ettirdim. Ingiltere de senevî vergi şahıs başına onsekiz Ingiliz lirası (Amerika ve sai- reyi, nihayet Yunanistan’ı mevzuubalıs edip) kötü Yunanistan bile dört tngilizdir. Ben bizde iki Ingiliz yapacağım. Ben — Evet, ama, sen onlardaki servet, hattâ kötü Yu- ııan’ın ticaretini, servetini bu millete ver de sana dört değil, beş Ingiliz versin. Bu millet pek fakir düşmüştür. Benim çift¬ liğimde biri var. Yıllığı yirmi liradır ve boğazı tokluğunadır. Yediği, ekmek, zeytin veya peynirdir. Bu adam memnun. Çün¬ kü, başka yerde onbeş lira verirlermiş. Bu milletin çoğu böyle. Bundan ne alırsın? Bir de Mısır’ı düşün! Bugün en zengin memleketlerdendir. Orada vergi bir mısır lirası bile değil. Ver¬ giler her yerden hafiftir. Kazanç vergisi bile yoktur. Ben beş yıl orada hekimlik ettim. Benden beş para vergi almadılar. Bu sâyede de millî servet de hergün çoğalıyor, Mısır'ın bütçesi de bizimkinden fazla. Cevap vermedi,fakat hiç memnun olmadı. Suratım astı. Halbuki Millet Meclisi iyi işler yapmıştı. Tütün inhisarını kal¬ dırmıştı. Fi’len ilgasına muvakkat bir zaman kalmıştı. Hele tuz, Şeker işi pek fena idi. Dedim: «Bunları bari yarmayın!» Tuz fizyolojik, pek lâzım bir maddedir, hem insana hem hayvana lâzım. Köylüye çok ağır gelir. Şeker hastalara çocuklara, mi¬ desi nazik olanlara, ihtiyarlara gıdadır. Bunun pahalılaşması F : S7 1378 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1379 telefatı arttırır.» Vaktiyle de Millet Meclisinde tuza zam yapı¬ yorlardı. Kürsüye çıkıp men’etmiştim. Nihayet İnhisarları yaptılar. Tütüne de tekrar inhisar koyup, Hükümet kendisine aldı. Millet Meclisine biraz evvel tükürdüğünü yalattılar. Kimde hal var ki, yalamasın. Dedim, balgamı büe olsa yalarlar, hem de şapır şapır. Bu kanunları Pazarola Haşan yaptı. Hepsi de kusurlu, tat¬ bikatı müşkül oldu. Sonra birçok, tâdilâta uğradı. Haşan bana bir gün dedi ki: «Hep pis işleri bana gördürürler» Doğru. Ha- san kendisi de bu işleri bir kat daha rezil etti. Hem de bu koca ve birçok kanunlar Meclis’ten yarımşar, birer saat içinde çıktı. Boyacı küpü de bu kadar zaman ister. Lokanta ve kahvehane¬ lerde vergi işi anarşi halini aldı. Yâran bu inhisar şirketlerinin meclis-i idarelerine doldular. Herbirine bir otomobil tahsis edil¬ di. Yapılan usûl ve kanun aslâ amelî değildi. İcrası mümkün olamadı. Bu inhisarların fenalıkları saymakla bitmez. Erbabı ayrıca yazsın. Bir anektot; Bu inhisar ve yeni vergilerden bir sene kadar evvel Millet Meclisi’nin gayreti ile aşar kaldırılmıştı. Hakika¬ ten aşar adetâ presiyojik bir vergi idi. Bununla mültezimler köylüyü inim inim niletiyorlardı. Buna çok sevinmiştim. O yıl Sinop’a gittim. Üç - beş köy ağası gelmişti. Öteden beriden konuştuktan sonra, bunlara büyük bir iyilikten bahsederek tafra satar bir tavır ile: «E, artık aşardan da kurtuldunuz. Kimbilir ne kadar keyiflenmişsinizdir» dedim. Hakikaten bunu büyük bir saflıkla ve içimden söylüyordum. Bir şey söyleme¬ diler. Baktım yüzlerinde bir sevinç ifadesi de yok. Zorladım. Nihayet biri dedi ki: «Âşar kaktı, elbet çok iyi bir iş oldu. Ama arkasından başka bir vergi gelmezse...» Derhal aydım. Ben ne sâf imişim. Nihayet inhisarlar geldi. Benim de bu köylüler ak¬ lıma geldi. Dedim; «Bu köylüler benden akıllı imiş» Ve aynı za¬ manda Türk’ün zekâ ve aklisdimine hayrân oldum. Türk’ün bildiğini tilki bilmez derler. Vallahi doğru. Meb’us biz olacağı¬ mıza bunlar olmalı. inhisarlar yapılırken Türk Tarihi’nin on ikinci cildini bas¬ tırıyordum. Bu bahsi vaktiyle Mısır’da yazmıştım. Mehmet Ali’¬ nin yaptığı inhisarlardan bahsederken «bu İktisadî çenderedir» demiş, verdiği neticeleri yazmıştım. Şimdi bu cümle intişar eder¬ se kızarlar. Kanun aleyhinde, binaenaleyh memleketi isyân ettir¬ mek istiyor da derler diye, müsveddeden o cümleyi ve bazı şey¬ leri çizip ta’y etmeye mecbur oldum ki, bu müsveddeler Sinop’¬ ta kütüphânededir. Zaten bizim on ikinci cilde fena kızmışlar. Neşrine müsaa¬ de etmedikleri gibi, on üç ve on dördüncü cildlerini de basstırt- madılar. Sade on ikinci cildin intişarına beş - altı ay birçok uğ¬ raştıktan sonra Necati’den ancak müsaade alabildim. Yoksa basılmış olduğu halde neşrettirmiyecekti. inhisarlar idarelerinin teşkilâtı da müthiş oldu. Bir sürü teşkilât, memur. Dalkavuk ve yâran meb’uslar hey’et-İ idare âzası ve müdür olarak bunların başına çöktüler. Bunlar da der¬ hal eşi-dostu memur olarak doldurdular. Bir de baktık, otomo¬ biller aldı, yürüdü. Muhterem azanın herbirl bir otomobilde. Sıra¬ sı iken söyliyeyim: Ankara’da Tayyare Cemiyetinin .de önünde sekiz on otomobil durur. Müdür ve âzanm keyfine mahsustur¬ lar. Parası çarıksız Türk’ten. Halbuki hiç olmazsa bu teşkilâta hiç lüzum yoktu. Güm¬ rükte inhisarın hissesi de Maliye memurları tarafından, dışar¬ dan gelenler gümrük resmîyle beraber alınsın. îş biter. Bunu o vakit Hükümete söylemediler değil. Bazı erbab-ı hâmiyet ve akıl onlara söyledi. Fakat kim dinliyecek?!. Çünkü yâren zen¬ ginlendirilecek, ., Ne oldu? — Gümrük varidatı düştü. Çünkü halkın alım kudreti azaldı. Hükümet utanmadan bunu ithalâtı azalttık, it¬ halât ve ihracat müsavi oldu şekline sokup, büyük övünmeler yazdırdılar. Sahtekârlık, utanmazlık bu kadar olur. Halkı inhi¬ sarlar eritip duruyor. Yakında mum gibi yanıp bitmiş olacaktır. Vergisini vermiyecektir Esnaf, küçük tacir bir düziye dükkânını 1380 HAYAT ve HATIRATIM kapatıp seyyar satıcı oldu. Çünkü bunun vergisi az. Bu da ti¬ caret düştü, ölüyor demektir. Bir gün Beyoğlu’nda Timoni so¬ kağından geçtim. Eskiden bütün dükkânlar açık, üstleri umum, hâne idi. Baktım sade açık iki dükkân kalmış., Üsttekiler hep kapalı. Zaman geçti. Kendileri de anladılar. İnhisarların ilgasına karar verdiler. Fakat onu da yapamadılar. Hem bade karabet Basra... Memur sürü sürü lüzumsuz yere o kadar çoğaltmışlardı ki, Abdülhamid zamanında devlet îşkodra’dan Basra’ya Trabzon’¬ dan Yemen’e kadar iken seksen bin memur vardı. Bunlar bu orduyu iki-üç yıl içinde iki misline çıkarmışlardı. Fakat bu sefer devlet Edirne’den başlıyor, Musul’a bile yaramıyordu, Fantazi, ve nafile israf o kadar çoktu ki, bu vergilerle bütçeyi ikiyüz milyona çıkardıkları halde, yine yılda birkaç maaşı ve¬ remiyorlar. Yaptıkları sırf kendilerine zahir olsun diye bir düziye zabitlerin maaşlarını araştırmışlar ve muntazam ver¬ mişlerdi. Şimdi arazi vergisini arttırıyorlar. Güya inhisarı kaldırıp bununla telâfi edeceklermiş... Boş şey... Millet bu vergileri veremiyeeek; ticaret, sanat, ziraat hep¬ si duracak. Müthiş malî buhran gelecektir. Bu günlerde al⬠metleri, Hükümetin telâşı başladı bile. Maarif Vekili Hamdullah Suphi'yi istifa ettirdiler. Adetâ tam deli gibi bir şey olmuş. Ağızlarda türlü havadis. Hepsi de Gazi’yi kendi haremiyle yakalamış. Sade tafsilâtı muhtelif. Ve¬ kâlet açık. Bu esnada bir bayram merasimi var. Galiba Cum¬ huriyet Bayramı. Mustafa Kemal âdet ettiği üzere, bu bayram¬ da Meclis’e gelip meb’uslar birer birer Önünden geçip elini sı¬ karlar. Baktım, benim önüme Rauf, Refet tesadüf etmiş. On onbeş kişi geriye gideyim dedim. Arkama baktım. Ancak üç - dört kişi var. Sona kalmış imişim. Geri gitmek memkün de¬ ğil. Süîtalihime kızdım ve dedim: «Herif şimdi bunlara kızacak. Dr. RIZA NUR 1381 beni de onlarla beraber görüp bana da tavır edecek. Belki, bak Rıza Nur da onlarla beraber olmuş diyecek.» Üç kişinin arka¬ sına savuşayım dedim, utandım, onu da yapamadım. Hakika¬ ten Rauf’la Rafet’i görünce gözleri derhal şaşılaştı «Eyvah...» dedim. Lâkin ben önüne gelince vaziyet değişti. Derhal gülüm¬ sedi ve bana fevkelâde iltifat etti.. «Nasılsınız, Beyefendi? Sizi göremiyorum, hanım...* dedi. Ve elimi bir türlü bırakmadı. Bu hal beş dakika kadar sürdü. Ben sade önüme baktım. Hiçbir şey söylemedim. Bir aralık içimden «Ayıp oluyor, cevap vere¬ yim» dedim. Dilim bir türlü varmadı. Bir defa da böyle/Yıldız* - da olmuştum. Benim «Fenn-ı Hitan» kitabının takdimi üzerine Sertafoib ayakta irâde-i Şâhâneyi ve taltif-i Padişahıyil tebliğ edince âdet üzere Padişah’a lâzım gelen duaya dilim nasıl dön¬ medi ise, bu sefer de böyle oldu. Tabii ikisine de aynı nefretim vahdı. Sertabib Sait Paşa kurnazdı ve iyi adamdı. «Çocuk şa¬ şırdı oğlum, Padişaha dûa edelim» dedi ve kendi ederek işi kapat- tiydi. Bu sefer böyle birisi yoktu. Geldanî Tevfik yanında duruyordu. Bir yıldır beni sokak¬ ta gördüğü vakit selâm bile vermeyen Geldânî derhal bana gü¬ lümsedi. Arkamdan dışarı fırladı ve elimi sıktı. Ve bir düziye güldü. Ha, dalkavukluk ediyor. Eski padişahların beğenip men¬ dilini üstüne attıkları cariye gibiyim... Bu haller herkesin na¬ zarı dikkatini oelbetmiş, bazdan «Ne o, sana iltifat var» dediler. Ertesi günü herkesin ağzında bir havadis: «Rıza Nur Maarif Veküi oluyor» Ben buna pek de inanmadım, «Herkes iltifatı gördü, yakıştırıyor» dedim .Fakat Zât-ı Celle Celâlûhu haz¬ retlerinin iltifatı beni şüpheye düşürdü. Ertesi günü Meclis’ten kütüphaneye gidiyorum. Ali Fuad’la karşılaştım. Dedi ki: «Seni Maarif Vekili yapıyorlar.» Dedim: Beni yapmazlar Dedi: «iyi yerinden haber aldım.» Bu sefer telâş ettim. Düşündüm : «Bu adamlar verdikleri memuriyetleri reddettikçe bana kızıyorlar. Bu sefer de reddedersem büsbütün fena olur. Onlar teklif etme¬ den ben gidip önünü alayım» dedim. Bir de «Kabul edeyim» 1382 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1383 dedim. Derhal «ilerde daha nice yolsuzluklar, cinayetler, irti¬ kâplar türlü rezaletler olacak, yapacaklar. Vekil olursam ben de çırkefe girmişim demektir. Maddî olmasa da mânevi mes’~ ûliyet her Hükümet âzasınm boynundadır. Behemehal bu iş¬ len sıyrılmalı. Hem de sızıltı çıkarmadan» dedim. Plânı kur¬ dum. Vedâ etmek için gideceğim, İsmet’e, tütün tüccarı oldu¬ ğumu, birçok tütün aldığımı, ve derhal bu akşam bu iş için ace¬ le gideceğimi söyleyeceğim. Teklif edemezler. İsmet’e gitmek için Meclis’in önünde otomobil arıyorum. Beni buldular.. «İsmet Paşa şimdi seni öğlen yemeğine dâvet ediyor. Otomobil yolla¬ dı» dediler. Demek havadis tamamdır. Otomobiline binip git¬ tim. Biraz vakit geçmişti. Doğru yemek odasına aldılar. Bak¬ tım şöminenin üstüne bir tarafına, benim bir tarafına Hasan’- m resmi konmuş. Tamam... Çünkü ne vakittir, ben turfa idim. Evinden resim kalkmış, yerine Vasıf’ın koca bir resmi konmuş¬ tu. İsmet, haremi, yaveri Atıf, ben sofrada idik. Henüz hoşbeş etmeden teklife vakit vermeden. Damdan düşer gibi, tütün ti¬ caretine başladığımı ve bu akşam da bu iş için İstanbul’a gide¬ ceğimi söyledim. İsmet derhal irkildi ve sandalyesine arkaya doğru kendini yasladı. Âdeti, istediği hilafı bir şey olunca böy¬ le yapar. Yemek yedik, çıktım ve akşam da trene atlayıp def oldum. Bize Maarif Vekilliğini teklif edeceği anlaşılıyordu. Edemedi. Bir müddet sonra Ankara’ya gidişimde Ismet’i gördüm: «Gazi’yi göreceğim. Bana geçende çok iltifat etti.» dedim. He¬ men «Ben sana randevii alayım. Başkasından isteme!» dedi. Bir iki gün bekledim haber yok. Ya kendi Mustafa Kemalle gö¬ rüştüğümü istemiyor, bu suretle onu görmeme mâni oluyor¬ du, yahut söyledi Gazi istemedi. Benim maksadım Türkiye’yi terkedinceye kadar Mustafa Kemal ile büsbütün fena olmamak idi. Kundan çok korkuyor, bu siyaseti güdüyordum. Bana bir şey yapması mümkün. Yapmadan uzaklaşayım. Onun için ida¬ re etmek, sezdirmeden savuşmak lâzım. Artık bir daha bu iki¬ den biri ile görüşmek mümkün olmadı, iki defa îsmet’in evine gittim. İkisinde de «Yok» dedirtti. Sokakta rastladım. Selâm da vermedi. Hattâ çehresine abus bir şekil verdi. Eyvah!... Gittikçe, sokakta beni gördüğü vakit, hain hain bakmağa baş¬ ladı. Demek bu son işi idare edememiştim. Korktuğum başıma gelmiş... Artık münasebetimiz tamamiyle kesilmişti. Bu esnalarda bu iki adam merasim ve süse de dökülmüş¬ lerdi. Fraklar, silindir şapkalar, tamim edildi. Bunları, meb’us- ları silindir kafalı görmek tuhaf oluyordu. Birgün kurt bir meb’usu frak ve silindir şapka ile kasaptan et alırken ve alıp -evine götürürken gördüm. Nihayet İkinci Meclis’in üçüncü yı¬ lı da bitti. Yeni para basılması rezaleti zuhur etti. İş gazetelere de düştü. Yeni kağıtla eskisini değiştirmişler. Bunu Düyûn-u Umu- miye’de bir komisyon yapmış. Yeni para fazla çıkacağına eksik çıkmış. Güya, bu memurlar bu işte milyonlar vurmuşlar. Çok acayip şey. Eskisinin eksik geleceği muhakkak bir şeydi. Güya bu işi Hükümet tahkik ediyordu. Halâ bunun bir neticesi yok. Hattâ artık bahsi bile ortadan kalktı. Anlaşılan bu işte milyon¬ lar vuruldu. Fakat Düyûn-u Umumiye memurları milyon vu¬ ramaz. Bunu Mustafa Kemal, ismet, vurabilir. Bakalım günü gelip bu iş tetkik edilince ne meydana çıkacak?,.. Artık zamanı geldi. Türkiye’de yaşayamam. Hemen Sinop'a gidip, işlerimi bitirip Avrupa’ya gideceğim. İstanbul’da Kadı¬ köy’deyim. Sinop’a gitmek için hazırlanıyorum. Şükrü Paşa Nis’ten bize misafir geldi. Avdetim bekliyorum. Bir gün Tak¬ sim bahçesine gittim. Hem hava alıyorum. Hem elimde Türk tarihine ait bir kitap var. Okuyorum. Birer birer eski Maarif İNâzırı Şükrü, Gümüşhane meb’usu Zeki, ilh... muhalifler gel¬ diler. Bir onbeş kişi kadar oldular. Benden yirmi metre kadar £teye oturmuşlardı. Çok sevinçli idiler. Pek gülüyorlardı. Hal¬ lerinde bir fevkelâdelik, ümid, itimat, keyif vardı. Bu halleri tabii değildi. Bir şeyleri var... Nazari dikkatimi celbediyordu. 1384 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1385 Şükrii ara sıra heyecan içinde lüzumsuz kalkıyor, bakmıyor, oturuyordu. Nihayet beni gördüler. Hepsi fazla hürmetle beni selâmladılar. Selâmlarkende çok gülüyorlar. Adetâ beni memnun edecek bir şeyleri olduğunu ima ediyorlar. Bir şey var, ama nedir?... Ankara’dan on gün kadar evvel İstanbul’a hareket eder¬ ken Ali Fuad Meelis’in bahçesinde yanıma geldi. Fakat durmu¬ yor, yürüyüp geçer gibi yapıyor ve bana şunu söylüyor: «Mü¬ him bir iş için seni göreceğim.» Ben de «Bu akşam İstanbul’a gidiyorum» dedim. «O halde seni İstanbul’da gelip göreceğim. Söyliyecek mühim bir şeyim var» dedi. Ben de «peki» dedim. Hâla gelmemişti. Ali Fuad’ın bu arkadaşları böyle sevinçli. Ne var yahu?!. İstanbul’a geldiğimden birkaç gün sonra Köprü- başmda Cenyo kahvehane ve lokantasına girmiştim. Öğlen ye¬ meklerini orda yerdim. Hafız Mefmed (Eski Trabzon meb’usu ve muhaliflerden) orda imiş. Oturduk. Surdan burdan konuş¬ tuk. Derhal sözü Mustafa Kemal’e nakletti. Ona küfürler etti. Nihayet «Bu namussuzu vurup öldürmekten başka çâre yok¬ tur. Yoksa memleket mahvolacak» demişti. Evet, ihtiyat edip ben bir şey dememiştim.Sonra «İllâ bizim yazıhâneye gel! Se¬ ninle konuşacağım» demişti «Peki» deyip gitmemiştim. Bana ihtiyat hissi gelmişti. Hattâ, Taksim bahçesindekilerin yanma gitmek, lâzım bir nezaket iken ve hattâ bir aralık gidiyordum- da. Derhal «nene lâzım Mustafa Kemal bunları yakında hakla¬ yacaklar. Seni beraber görüp jurnal etmesinler!» diye düşünüp ne isabet etmişim. Demek hayat tehlikesi etrafımda dolaşıyor- muş. Meselâ Hâfız Mehmed’in yazıhanesine gitsem... Anlaşılı¬ yor ki suikastı bana açacak, beni de dahil eylemeyi teklif ede¬ cekti. Yakalanınca belki söylerdi. Ben de asılırdım. Vakıa ben bu işe girmezdim ama, Mustafa Kemal’e bu kadarı kâfi idi. Sade oraya gitmiş olmam yetişir. Ben yalnız Ali Fuad’ı bekliyordum. Bereket versin O’da gelmedi. O, söylemezdi kanaatmdayım. Ama gelmediği iyi oldu. Taksim içtimamdan bir gün sonra gazetelerde havadis : İz¬ mir’de Mustafa Kemal’e suîkasd yapılacakmış, yakalanmışlar. Eski meb’us, Ziya Hurşit, yanında bir Lâz ve bir Gürcü ile be¬ raber bu işi yapacakmış. Şükrü, Sarı Efe, iih... de dahilmiş. Bu havadisi görünce gülmelerin, keyiflerin, sebebini anladım. Bu hallerine bakılırsa, bu adamlar vak’anın muvaffakiyetinden ta- mamiyle emindiler ve o esnada vak’anm olacağmı biliyorlardı. San Efe, Edip adında bir zabittir. Eskiden îttihadcılarm, Şİikrü’nün sözde riyaseti altındaki vurucu mülâzımlar komite- sindendir. Millî Harekette komitecilik etti. Meclis Reisi Kâzım da Siroz Komitesinden arkadaşı. Hattâ vak’a esnasında San Efe Tarabya’da Kâzım’m yanında imiş. Kâzım bu Siroz komite¬ sinde ve Şükrü’nün emri altmda hizmet etmiş biri olduğundan zannetmek pek doğrudur ki, bunlar işi Kâzım’a açmışlardır. O da müşterek görünmüştü ve yine zan etmek kâmındır ki, mes’e- leyi Kâzım Mustafa Kemal’e haber vermişti. Resmî ağızla gaze¬ teler dedüer ki : Komiteden olan bir Girit’li İzmir valisi Arna¬ vut Kâzımla haber vermiş. O da İzmir’e gitmekte olan Musta¬ fa Kemal’in trenini yolda durdurup, gitmiş, Mustafa Kemal’e haber vermiş ve suîkasdcılan tevkif etmiş. Vakıa Girit’liler ah¬ lâksız olurlar, ama bence haberi Meclis Reisi Kâzım vermişti, Mustafa Kemal de intiham almak ve yeni bir terrör yapmak, bu vesüe ile önce imha edemediği diğer bütün İttihadcılan ve mu¬ halifleri imha için bir vesile bulmuştu. İzmir’e giderken şimendiferi yolda durdurmuştur. Böyle olmasa, mademki vali işe vaziyet etmiş, suikastçıları tevkif eder, Mustafa Kemal de İzmir’e emniyetle girerdi. Demek şimendiferi durdurup vali’yi getirtti. Tevkif talimatım verdi. Vali gidip tevkif etti. Sonra Mustafa Kemal de İzmir’e girdi. Şükrü eski komitecidir. Çok suîkasdler yaptı. Ama bu işi idare edemedi. îttihadcılar zamanında Hükümet kendilerinindi. Örtbas oluyordu. Bu sebeple iyi usta olmamış imiş. Bu işe Ziya Hurşit'le iki kişi kâfi idi. Birçok olmuşlar. Sonra kaçmağı dü¬ şünmüşler. Motor satmaîmağa kalkışmışlar, Girit’liyi bulmuşlar, 1336 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1387 Meclis Reisine söylemişler. Bu suretle iş dallanmıştır. Hüküme¬ tin söylediği doğru ise, kaçmak teşebbüsünden dolayı yakayı ele vermişlerdir. Böyle işler sade iki - üç kişi ile yapılmalıdır. Sonra şu da var ki, suîkasd ile vatan kurtarmağı düşünen vatanperver¬ ler kaçmağı düşünmemelidir. «Biz bu işi yapacağız'. Canımız mil¬ let uğruna fedâ olsun» deyip bu fikirle yapmalıdır. Kaçmağı de¬ ğil, sade suîkasdı iyi yapabilmeği düşünmelidir. Böyle olursa mu¬ vaffakiyet yüzde yüz gibidir. Kaçmağı düşününce muvaffakiyet yüzde yirmiye iner, hem yapamaz, hem de yakalanırlar. Böyle oldu. Fakat büyük bir fırsat kaçtı. Çünkü bu adama bir daha suîkasd yapmak imkânı kalmadı. Bu vak’adan sonra müthiş ta¬ haffuz tedbirleri aldı. Yanma yanaşılamıyor. Ziya Hurşid’in adını bir gün vatan fedâkârlan sırasına al¬ tın yazı ile yazacaklardır. Sonradan haber aldığıma göre, ilk kurşunu bizzat kendisi atmak için ısrar etmiştir. Adamlarını al¬ mış, İzmir’e gitmiş. Mustafa Kemal orda araba ile gezermiş. Kordon’da Gümrüğün yanında vuracaklarmış. Orası dardır. Muvaffakiyet muhakkaktı. Yanaşıp vuracaklarmış ki, ölümü muhakkaktı. Ziya asılırken «Kardeşime söyleyin, bana şerefim¬ le mütenasip bir mezar yaptırsın.» demiştir. Hakkıdır. Bunları bulundukları otelde tevkif ettiler. Gece Mustafa Kemal Ziya Hurşid’i yanma getirtmiş. Ona ufak bir ceza verdi¬ receğini vaad etmiş. Galiba bu suretle ağzından lâkırdı aldı. Zi¬ ya eğer arkadaşlarını haber verdiyse şerefini kaybetmiştir. Ziya Hurşıd, simaca güzel gençti. Almanya’da biraz tah¬ silde bulunmuştu. Lâzistandaki eski bir Türk ailesin d endi. Çok asabî, impulsif gibi, birden hiddetlenir, kendini kaybederdi. Bir şey söyleyince de inanırdı. Onu istediği gibi sevketmek müm¬ kündü. İhtimal Mustafa Kemal onun bu mizacından o gece isti¬ fade etti. İkinci Gruptandı. Ali Şükrünün vak'asında büyük gürültü yapmış, cenazesini de c, Trabzon’a götürmüştü. Evvelce bir defa Meclis koridorunda, Meclis'te olan bir müzakereden do¬ layı benimle kavga etti, bana tabanca çektiydi. Ben de üzerine atılıp, elini yakalamağa teşebbüs ettim. Kuvvetli adam değildi. Bereket versin üç-beş meb’us onu, üç-beş meb’us beni tutmuş, tir kısmı da aramıza girmiş, iş kapanmıştı. Bana böyle yapan Ziya Hurşit, sonra benim kıymetimi bilmiş olacak ki, Mustafa Kemal’in Samsun seyahatinde merasim esnasında, kalabalıkta yanında bulunan Sinop Tahrirat Müdür-ü sabıkı Hüseyin Hil¬ mi’ye «Şu herif bir gün bu milletin başını yiyecek. Adam, Rıza Nur'muş. Kıymetini bilmedik. Türkiye’de onun üstüne adam yoktur» demiş. Hüseyin Hilmi, Sinop tazimat hey’etiyle gitmiş¬ ti. Dönüşünde bana bunu da söyledi. Bunlar Meclis’te lüzumsuz hücumlar yaptıkça, bunlara nasihat eder, böyle yapmayın der, yol gösterirdim. Biraz sonra bunların kıymetini anlamışlar. Mustafa Kemal derhal Cavid’i, Doktor Nazım’ı, Refet’i, K⬠zım Karabekiri’, Ali Fuad’ı, meb’us Rüştü Paşa’yı, meb’us tz- mir’li Abidin’i, meb’us Halis Turgut’u, ilh... bir sürü adamı tev¬ kif etti. Kara Kemalle Abdülkadir saklandılar. îşte Mustafa Kemal’in ekmeğine yağ sürülmüştü. Bu ba¬ hane ile bütün muhalefetin, îttihadcıların kökü kazınacak. Yine Kara Vasıfla, Hüseyin Avni ve arkadaşlarını da tevkif etmeği unutmamıştı. Bunu Lütfi Fikri’ye kadar da teşmil etti. Hüseyin Cahid’i bile menfasından getirip Ankara’da hapsetti. İki takım mevkuf ve mahkeme var : Biri İzmir’de, diğeri Ankara’da. İzmir’de ve Ankara’da muhakeme oldu. Bu mahkemeler rezaletti. Türk adliyesine kara lekedir. Ceza Kanununda Türki¬ ye halkını birbiri aleyhine kaldıran adamlar hakkmdaki mad¬ deyi tatbik ettiler ki, hâdise ile hiçbir münasebeti yoktur. Sonra bu vak’a fiile çıkmış bir şey değildi. Bu adamlardan Ziya Hur- §itle diğer üç-beşi belki bir iki yîf‘hapse mahkûm etmek müm¬ kün olurdu. O kadar. Hele Halis Turgut, kendisinden süâh iste¬ mişler, o da söz vermiş iken silâhı vermemiş, bunun için onu da astılar. Bil’akis silâhı vermemiş olması beraetti, lehine bir delik di. Koca insan hiç bir günahsız asıldı, gitti. Bu adamı çok se¬ verdim. iyi ve en eski Türkçü, Mülî Harekette hizmetler etmiş, Koçgiri aşireti isyânım silâhlanarak ve maiyetine adam toplı- 1388 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1389 yarak tenkil etmiş biri idi. Hatırladıkça hâla yüreğim sızlar. Zavallı asılırken son söz olarak, çocuklarına «Siyasete asla ka¬ rışmamalarını» vasiyet etmiştir. Küçük küçük birkaç yavru bı¬ raktı. Karabekir, Ali Fuad, Refet de gidiyordu. Hemen Fevzi Pa¬ şa koşup İzmir’e geldi. Bunları güçlükle idamdan kurtardı. Mus¬ tafa Kefnal bir-iki gün razı olmamıştı. Nihayet Fevzin’in ısra¬ rına dayanamamış. Bir de rivayet ettiler ; Onların muhakeme¬ sinde zabitler salona dolmuşlar, berikiler korkmuşlar. Bu su¬ retle idâm edememişler. Bilmem doğru mudur? Kurtulup An¬ kara’ya geldikleri vakit Ali Fuad’a «Kıl kaldı gidiyordun!» de¬ dim. «Evet sorma!» dedi. Bunlar bilfiil suîkasde dahil olanlar. Öyle dediler, idâm etti¬ ler. Şimdi bir de dolayısıyla mahkûm edüecekler var. Bunlar da Cavid ve emsali. Birinciler bedavaya gittiler ya. Hele bunlar büsbütün bedavaya... Cavid’leri dokuz madde ile itham ve idâm ettiler. Bu dokuz madde üzerine hıyanet, denaet ve çok mühim diye neşriyat yap¬ tırdılar. Mahkeme hep bu maddeler üzerine tutundu. Nedir di¬ ye pek merak ettim. Sonra neşredüdi. içinde töhmeti mucip hiç bir şey yoktu. Vaktiyle Cavidler İstanbul’da bir fırka teşkili için böyle dokuz madde yapmışlar imiş. Suîkasdden de çok ev¬ vel. Suîkasd sebebi ile tevkif edildiler. Bu maddelerin ise, sui- kasdla bir alâka ve münasebeti yoktu. Bunlar da bununla har¬ candı. Bu dokuz maddenin yapıldığı zamanda Cahid Çorum’d a menfi imiş. Çok talihi varmış, bu sayede kurtuldu. Buna rağ¬ men Ankara’ya istiklâl Mahkemesine getirmişlerdi. Demek Mustafa Kemal bu vesile ile onun da temizlenmesine kat’i karar vermişti. Fakat Cahid'e bir şey yapamadılar. Kulp takmak mümkün olamadı. Kurtuldu. Cavid asılırken çok çırpınmış ve çok söylenmiş. Bir türlü darağacma gitmemiş. Zorla götürmüşler. Son söz olarak Ca- hid’in çocuklarına bakmasını nasihat etmiş. Cavid Harb-i Umu¬ mide İsviçre’de înterlak’da imiş. Şehzadelerden biri de orda imiş. Bu şehzâdenin Çerkeş olan harenü ile Cavid basılmış. Derken Cavid kadınla evlenmiş. Son zamanda bir çocuğu olmuştu. Hilmi’yi de astılar. Hilmi İttihadcılann Babıâliyi basan ko- mitesindendir. Suîkasdden birkaç yıl evvelinden beri, Ardahan’ da ticaretle meşguldü. Ne suîkasdden ne de dokuz maddeden ha¬ beri bile yoktu. Bunun töhmeti tevkifinde cebinde buldukları hatıra defteridir. Orda birçok hususî hayatî işleri arasında, şu gün Karâ Kemal ile, bu gün diğer biri ile görüştüm yazıh imiş. Onu da bununla astılar. Çok gülünç ve iğrenç bir cinayet... Hilmi asılırken «Benim bir şeyden haberim yok. Yalnız ben Ba¬ bIâli’yi bastımdı. Bunda böyle kabiliyet vardır, bir gün bizi de basar diye asılıyorum» demişti. Demek Mustafa Kemal bütün muhalefet yapabileceklerin defterini yapmış, bunları hiçbir cü- rümsüz katliam ediyor. Canbolat bu işler esnasında Mısır’da imiş. Suîkasd vak’a- sından sonra gelmiş. Onu da astılar. Bunun eski cinayetleri var. Fakat bu işte methali yok. Asüırken Mustafa Kemal’e, bol küfretmiş. Doktor Nazım da bu işlerden tamamiyle bihabermiş. O da asıldı. Nazım Ittihadcılık nâmına çok masuma kıymış, astırmış veya sokakta öldürtmüştü. Tuhaf, akıl ermez bir şey var.... Şu asılanların çoğu, eski katliâm ve cinayetleri olan kimselerdir. Bu sefer bedavaya git¬ tiler. Bu hep böyle oluyor. Demek tabii bir adalet ve intikam var... Su testisi su yolunda kırıhr... Mustafa Kemal ve ismet de böyle olacaktır galiba... îttihadcı Trabzon’lu Nail de asıbrken «Ne yapayım, otomo¬ bil kazasına uğradım derim» demiş. Zavallı... Şükrü’yü asarken ip kopmuş. Şişmanca idi. Şükrü : «İpiniz bile, işiniz gibi çürük» demiş. Diğer bir iple tekrar asmışlar. Hasılı herbiri bir çok söz söylemiştir. O vakit Ankara’da hapishane doktoru olan zât, bunları kaydetmiş, saklıyormuş. İzmir’de asılanların da sözlerini zapteden varmış. Bİrgün bunlan neşretmek lâzımdır. 1390 1391 HAYAT ve HATIRATIM Kara Kemal ve Abdülkadir gıyaben idâma mahkûm oldu¬ lar. Nihayet Kara Kemal’i saklandığı yerde buldular. Para ns işler yapıyor?!. Çok zaman Kara Kemal bulunamadı. Hükümet onu bulana para vaad etti. İki gün sonra bulundu. Kara Kemal bakmış ki, yakalanıyor. Tabanca hazırlamış imiş. Kümeste sak¬ lı imiş, beynine sıkıp intihar etti. Abdülkadir bir müddet Makri köyünde saklanmış. Sona dağdan dağa kaçmış, Bulgaristan’a geçeceği vakit hudutta yakalanmış,. Getirdiler. Ankara’da astı¬ lar. Bu adam muhakemesinde ne zadar zayıf olduğunu göster¬ di. Sözleri okununca anlaşılır. Halbuki çok adam öldürmüş. ît- tihadcılann baş komitecilerinden ve kabadayı geçinir biri idi. Kara Kemal ise hakikaten merd imiş. Cahid hanisten çıkınca îsmet’e gitmiş, «Ben kusur ettim. Haksızmışım. Bilemedim. Af edin.» demiş. Sonra da Mustafa Kemal’i ziyaret etmek istemiş. Mustafa Kemal kabul etmemiş. Bu adam pek âdi imiş. Bu yaptığı bunun güzel delilidir, ismetle arasında Lozan’da neler oldu, aleyhlerine neler yazdı. Sonra ona gidip bunları söyledi. Hem de sade yedikleri ayrı geçen Ca- vid’in asıldığı gün. İsmet de âdi, başdüşmanı olan adamı kabul etti. Mustafa Kemal daha haysiyetli imiş. Cahid’e Giimrük’te bir ticaret işi de verdiler. Sonra bir bankaya da girdi. Onun za¬ ten istediği o idi. Çekildi, yan geldi. Rauf suîkasdden birkaç gün evvel Avrupa’ya savuşmuş. Demek haberi vardı... İyi gitmiş. Haberi olmasa da Mustafa Kemal bu vesile-i hasene ile onu da behemehal harcardı. Adnan çoKtanberi Viyana da idi. Selânik’li Rahmi ticaret maksadıyla Rusya da imiş. Bunlara da gıyaben onar yıl ceza verdiler ve Rahmi’yi Rus’lardan istediler. Rus’lar vermiyordu. Fransa ve Almanyada bulunan Metrsalem, Menaşe ve emsali yahudiler Rahmi’yi Rusya yalıudileri vasıtasıyla kurtardılar. Rahmi Pa¬ ris’e geldi. Bu kanlı vak’a bir ibrettir ve Türk mahkemesine lekedir. Bunu aynca tafsilâtla yazmalıdır ki, gelecek nesiller Mustafa Kemal ve kumpanyası ne imiş görsünler ve âti için ders olsun. Dr. RIZA NUR Meclis’in dördüncü senesi açılıp da Sinop’daki işlerimi bi¬ tirip, İstanbul’a gelmiş ve Paris’e gitmek için Ankaraya ordaki İşlerimi de bitirmeğe gitiğim raman, Topçu Ihsan, Kel Ali, Kılıç Ali Meclis bahçesinde oturuyorlarken rastgeldim. Kel Ali ayağa kalktı. Diğerleri kalkmadı ve hain hain bana baktılar. Halbuki îhsan da, Kılıç Ali de vaktiyle bana Mustafa Kemalden kendi¬ leri için şunu bunu istemek hususunda ricalar etmişlerdi. Ve birbirinin aleyhinde idiler. Çünkü rakiptiler. Bana birbirinin aleyhinde söylerlerdi. Meselâ Ihsan İstanbul’a istiklâl Mahke¬ mesine giderken Kılıç bana yalvarıp «Ben varken îhsan Reis olur mu?» demişti. Şimdi iş değişti. Veliinimet Efendimiz beni sevmiyor ya, onlar da sevmiyor. Kel Ali öyle değil, saf... Beni yanma oturttu ve dedi ki : «Senin îttihadcıların hesabını gör¬ mek bana nasip imiş.» içimden «Ayol, sen de benim uğraştığım îttihadedardan idin. Bu Ihsan da öyle. Beni Divanı Harb’de muhakeme de etmişti. Hem senin de bu yeni cinayetinin hesa¬ bını bakalım kime görmek nasip olacak!» dedim. Kel Ali iyi insandı. Mustafa Kemal onu sâflığmdan istifade ederek bu ci¬ nayetlere âlet edip berbad etmiştir. O da bunları vatanperverlik zannederek yapmıştır. Hattâ Cavid’in idamına hükmetmemiş «Bir şey si yok» demiş, Doktor Reşid Galıb Mustafa Kemal’in emri üzerine şiddetle ısrar etmiş, Kılıç Ali ile ekseriyet yapıp Öyle asmışlardır. Bu vak’ada ben epeyce korktum. Beni de yakalarlar dedim, fakat yapmadılar. Demek ki, tamamiyle arayı kesmemeğe gay¬ retim iyi olmuş. Maarif Vekilliğini de def etmiş olduğuma, dün¬ yalar kadar sevindim. Yoksa şimdi bu işte ben de kaatil olacak¬ tım. Ne fırsattır, harıl harıl ve acele Türk Tarihinin tafc’ma de¬ vam ediyordum. On ikinci cildi de bastırmıştım. Elhamdülillah, fakat on üç ve on dördüncü cildler basılacak. Bastırmıyorlar. Kalıyor. Ne yapayım. Türkiye’de de duracak vakit değil. Bu eser her tarafta ve bilhassa gençler üzerinde büyük te’- sir hasıl etmişti. Şimdiye kadar bütün Türk’leri bir yere toplar bir eser yoktu. Hattâ Türklüğe ait birçok bahisler bizde bilin- 1392 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1393 nıiyordu. Bilhassa bu eserin verdiği millî terbiye, millî ruh pek büyüktü. Böyle şey hiç yapılmamıştı. Buna ihtiyaç büyüktü. Gazetelerde onbeş kadar bu eser hakkında makale yazıldı. Pek medihkâr. Sade iki tane bir derece aleyhte idi. Bunun biri Ne¬ cip Asım idi. En ziyade kızdığı da niye benim eser birçok eild neşredilmiş. Birinci cild kâfi imiş (!) Anlaşılıyor, çekememez- lik. Kendi de müverrih ya. Bunu yazan bu adam sonra bir gün bana Kadıköy vapurunda rastgeldi. «Ne dersek diyelim, aldır¬ ma. Sen pek mühim bir eser vücuda getirmişsindir» dedi. Şu adamın haline bakın. Ağaoğlü. Ahmet: «Sen büyük bir âbide diktin» Yusuf Akcora birçok adamın içinde «Beyefendinin kita¬ bından çok istifade ediyoruz» Ahmet Şükrü : «Siz tıpkı Ameri- ka’lılar gibi eser yazıyorsunuz» dediler. Böyle sözler söyleyen¬ ler çoktur. Ben bu eserde Türk tarihini tasnif ve taksim ettim ve yine birinci defa olarak tarihi ve ıstılahları türkçeleştirmiş- tim. Ve birinci defa olarak Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin ayrı devletler olmayıp, bunların birer hânedân ve devletin bir olarak Türkiye olduğu tezini bulmuş ve yazmıştım. Hattâ bunu mütareke iptidasında Akşam gazetesinde neşrettiğim gibi İs¬ tanbul’da Medıs’i Meb’usan’da da söylemiştim. Kitabımı herkes seve seve okuyormuş. Bir okuyan, bırakamıyor. Sonuna kadar okuyormuş. Bir eseri okutmak muvaffakiyettir. Hattâ birkaç defalar okuyanlar varmış. Bir hanımın yedi defa okuduğunu söylediler. Gümrük memurlarından biri, en büyük zevkinin bu eserimi okumak olduğunu söyledi. Bir gün Maarif Vekâletinde kütüphâneler memuru Fehmi beyin yanında idim. Sinop’taki Kütüphaneye ait bir işim vardı. Memurlarından yirmi yaşların¬ da birüıi çağırdı, kâğıdı verip yaptırıp, getirmesini ve benim ol¬ duğunu söyledi. Genç gitmedi, baktım, bana baktı durdu. Neden sonra gitti. Sür’atle yaptırıp getirdi. Yine bir müddet durdu. Gitti. Fehmi bey dedi ki ; «Dikkat ettiniz mi,? Genç size nasıl bakıyordu?» «Hayır» dedim, «iki defadır da size büyük bir hür¬ met ve muhabbetle baktı. Bu bakmaktan kendisini ayıramadı. Sebebi Türk Tarihinden dolayı size olgu hürmetidir.. Bu kitap¬ lar bütün gençliğin gönlünü kendinize bendetmişsinizdir. Siz bilmiyorsunuz.» Bunlar böyle fakat, alâkadar olması lâzım olan Köprülü- zâde Fuad böyle değil, Lâ ve naam demiyor. Fakat İstanbul Da¬ rülfünununda bir konferans vermiş, gazetede gördüm : «Ben Türk Tarihini böyle tasnif ederim» diyor. Tasnife baktım, be¬ nim tasnif. Bunu ben evvelce neşrettim. O, şimdi sıkılmadan kendine mal etmek istiyor. Bir defa Ankara’ya giderken trende o da vardı. Konuşuyorduk. «Selçuk ve OsmanlI'nın bir olduğuna ne diyorsunuz?» dedim. «Evet, doğru. O, benim buluşum.» dedi. Dedim : «Nasıl olur? Çünkü siz böyle bir şey neşretmediniz» «Ha! Ben onu talebeme söylerdim.» dedi. «Canım, siz bunu bil¬ seydiniz derhal neşrederdiniz. Benim neşriyatımdan sonra söy¬ lüyorsunuz» dedim. Cevap veremedi. Bu adam tuhaftık. Kovalski ve diğer bazı Avrupa müsteşrikleri Fuad’ın aleyhine yazmışlar¬ dır. Fuad bunlarda bir şey görünce adlarını zikretmeksizin ken¬ di malûmatı gibi neşrediyor diyorlar. Kovalski bana Layden de bizden çalıyor dedi. Doğrudur. Nitekim bunu bir eserinde de yaz¬ mıştır. Fuad benden de başka bir şey çaldı. 1928 de idi. Paris’e gelmiş, Zeki Velidi ile beraber benim eve geldiler. Konuşuyor¬ duk. Bu esnada Babürşah’ın bir âruz kitabı olduğunu, kayıp bulunduğunu, fakat Paris bibliyotek nasyonalinde Âruz-i Türkî adıyla mevcut olup Babur’un olduğunun bilinmediğini söyle¬ dim. Aklıma geldi; derhal çalar korkusuyla lâfı kestim. Bir se¬ ne sonra «Türkiyat Mecmuası» geldi. Baktım, bu eserden kendi bulmuş gibi bahsediyor. Öyle kızdım .ki... Bu hırsızlığım kapat¬ mak için altına not olarak da bunu ben 1922 yılında bulmuştum diye bir kayıt koymuş. Bu. benden çaldığını kapatmak için. Yok¬ sa böyle eserde bu kayda lüzum yok. Mademki biliyordun. Pa¬ ris’te o vakit evimde bana niye söylemedin? Zeki Velidi hikâye etti : Bir eserini Fuad’a Maarif Vekâletine bastırmak için ver¬ miş. Aylar geçmiş Fuad kitabı Maarif Vekâletine vermemiş. Birgün Fuad’ın bir eseri çıkmış. Zeki Velidi bakmış ki, eserin ruhu, lübbü alınıp Fuad’ın kendi nâmına neşrolunmuş. Birkaç F : 88 1394 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1395 gün sonra da kitabı Velidi’ye iade etmiş. Bu adam müthiş bir ilim eşkıyası. Çalıyor sonra Türkiye’de hiç kimseye şeref ver¬ memek için çabalıyor. Siyasette Mustafa Kemal ne ise, ilimde de Köprülzâde o. Aynı istibdad, aynı haksızlık, aynı hırsızlık... Fuad eğer siyasî mesleğe girmiş olaymış, neler yapacak, neler çalacakmış. Ona «İlim Mustafa Kemal» i adını vermek lâzımdır. Yaz idi. Derhal Sinop’a gittim. Büyük bir faaliyetle ve çift¬ lik işlerini tanzime koyuldum. Altı ay kadar amele ile çalıştım. Artık oldu. Vakıa tamamiyle istediğim hale koyamadım ama. şimdilik kâfi. Kütüphanenin içini boyatmak, kalorifer koymak, çiftliğe büyük bir ahır, mutfak yapmak ara için büyük bir kanal da açmak istiyordum. Hem vakit kalmadı, hem de daha onbin lira kadar para istiyor. Bana ise Avrupa’da para lâzım. Hem de eylül bitti, mevsim de müsait değil. Bu esnada Sinop'a Recep Zühtü geldi. Akif’e misafir oldu. Akif bunu avucuna almış, bu sayede Mustafa Kemal’in gözüne girip meb’us olacak, para vuracak. Recep Zühtü ile görüşme¬ dim ve gelişinden şüphelendim. Derhal muhafız tertibatı aldım. Geceleri sokağa çıkmıyorum. Ne iyi etmişim. Bir gece haremim bir takım kadınlarla ve biraderim Şükrü yanlarında olduğu halde misafirliğe gittiler. Gelirken bizim eve yakın bir yerde bir kurşun Şükrü ile refikamın kulakları arasından geçer. Refi¬ kam bunu gelip söyledi. Anladım. Demek beni de sokakta har¬ cayacaklar. Kardeşimi ben zannedip attılar. Demek Gazi beni öldürtecek. Recep Zühtü bunu maalesef yaptırdı. Artık bir da¬ kika durmak câiz değildir. Binanın bir kısmı boyanmıştı. Yarı bıraktırdım. Ahır ve mutfak için üçbin çimento blok döktür- müştüm. Bunların inşasından da vazgeçtim. Sinop’taki notlarım] ve lüzumlu evrakımı aldım, ilk vapura binip İstanbul a geldik. Haremim de morfinden son derece perişan. Şimdi gidip Anka¬ ra’daki işleri görmek lâzım. Kâtib-i Adilde Ankara daki bağları satması için eczacı Hüseyin Hüsnü’ye bir vekâlet yaptım. Av¬ rupa’ya şüphe uyandırmadan gidebilmek için bir oyun da l⬠zım. Haremime «Ben Ankara’ya, gittikten sonra, fena hastayım, çabuk gel!» diye bana bir telgraf çek. Ankara’ya gittim. İşleri düzelttim. Refikam da bu yolda bir değil iki telgraf çekti. Bun¬ ları Meclis Reisine gösterip izin aldım. Gideceğim gün, Meclis’te Yusuf Kemal beni buldu, dedi ki : «Recep Zühtü geldi. Rıza Nur’la aramızdaki nedir? Görüşelim. Ne istiyorsanız verelim, ihtilâfı kaldıralım dedi. Görüşelim de uyuşalım. Bu böyle sök¬ mez» dedi. Dedim ki : «Şimdi mümkün değil 1 , haremim fena has¬ ta. Bu akşam gideceğim. Avdetimde görüşürüz. Ona öyle söyle!»' «Peki, git de gel, bu işi bitirelim» dedi. Yusuf Kemal’e dedim ki : «Yahu! Görüyorum ki, sen artık dalkavuk olmuşsun. Hem de Mustafa Kemal’e yanaşamıyorsun. Mahmud Esad gibi biri¬ ne, dalkavukluk ediyorsun». Yüzü kıpkırmızı oldu. Durdu. Ni¬ hayet içini söylemekten kendini alamadı ve dedi ki: «Ben her ne pahasına olursa olsun, bunlarla uyuşup mevkıye geçmeğe karar verdim. Mahmut Esat iyi vasıtadır. Onunla ötekilere yine Çatarım». Bu sözü üzerine Yusuf Kemal’den daha- ziyade soğu¬ dum. «Âlâ» deyip çekildim. Trene atlayıp İstanbul’a geldim. Baktım zevcem tam deli. Tutturmuş... «Kocamı Ankara’da asacaklar» başka şey bilmiyor. Teselli, şu, bu, ne İse aklı başına geldi. Eşyadan bir kısmım satıp para yaptık. Harıl harıl hazırlan¬ dık. Yükte hafif pahada ağır ne varsa sandıklara koyduk. On sandık etti. Bunlar arasında yirmi tane kıymetli halım da var. Lüzumunda Paris’te satarım diyorum. Nitekim bir yıl evvel sa¬ tıp para yaptım ve yedik bile. Toplanıyoruz. Beni derin bir düşünce ve hüzün aldı. Yine gurbete gidiyorum!... Bu kaçıncı!. Gurbetten ise bıktım, usan- dimdı. Ittihadcılar beni hudud haricine attıkları vakit Cenev¬ re’de müthiş bir nöstalejiye uğramıştım. O günleri hatırladım. İçim cayır cayır yandı. Gidiyorum, kim bilir neler çekeceğim* belki de aç da kalacağız... Hem bir daha bu vatanı görmek acaba nasib olacak mı?... Sinop’tan ayrılırken de şöyle bir et¬ rafa bakmış. «Sevdiğim Sinop, doğduğum ve büyüdüğüm yer! Acaba seni bir daha görecekmiyim?!. Ah güzel yurt! Taşın, 3396 HAYAT ve HATIRATIM Dr. .RIZA NUR 3397 toprağın gözüme altın, elmas gibi geliyor» demiş gözlerim ya¬ şarmıştı. Şimdi İstanbul’dan da ayrılıyorum. Düşünüyorum: Benim bu cezaya uğramak için ne kabahatim var? Sebep vatan ve millet... Namus... Başa geçenler, eşkiya, zalim kesi¬ liyor. Çalıp çırparak, asıp keserek onlara uyamıyorum. Ya be¬ ni atıyorlar, sürüyorlar, zindana sokuyorlar. îdâm ve imhaya savaşıyolar, ya da ben bu seferki gibi ihtiyari sürgüne kendim gidiyorum. Bir aralık gitmeyeyim dedim. Düşürdüm, görülüyor ki, bu adamlar b>eni sokakta vuracaklar, yahut birgün kulp takıp imha edecekler. Belki yapamazlar dedim. Lâkin kimse ile gö- rüşemiyeceğim, insan arada eş, dost ile konuşmak ihtiyacında, ihtiyat tedbiri olarak evden çıkmayacağım. Bu da bir mahpus¬ luk. Hergün şüphe içinde yaşayacağım. Bu da hayat değil... «Hadi bu da olmasın.» dedim. Fakat bir şey var ki, müthiş Koca bir millet daha dün kurtarılmış, bugün zulüm ve istib- dad altmda inim inim inliyor. Bunu gözle görmek ölümle be¬ raber. Türlü cinayet, soygun, vahim idaresizlik olacak, bunu gözümle göreceğim. Hele bu iki zalimin avanesi sokakta oto¬ mobillerle geziyor, öyle çalım satıyor ve beni görünce Öyle ha¬ in bakıyorlar ki, buna tahammül etmek mümkün değil, ölmek daha iyi. Hadi dayanayım. Ya elimde olmaz da birgün bir şey yapıverirsem. Malım, mülküm, hele evlâd gihi sevdiğim kütüp¬ hane de yüzüstü kalacak. Kimbilir ne felâketlere uğrayacak? Çalıp çırpacaklar. Evlâdım yok. Kütüphâne oğlum idi. Bu da ayrı bir derd oldu, fakat hürriyet hepsine müreccah görün¬ dü. Bu elim mülâhazalar kafamda ağır bir yük olurken hem eşya taşıdım, hem de kalmaktan vazgeçtim. Gurbette de olsa, hür bir memlekette yaşamak, istediğimi söyleyebilmek, bana her şeyden kıymetli geldi. Gitmeğe karar verdim. Eşyayı ta¬ van arasmdaki iki odaya doldurup kilitledik. Hareketimizi kimseye söylemedik, Sinop’tan hareket eder¬ ken Kâtib-i Âdü’de bir vesika yaptırıp, Sinop’taki işlerime bira¬ derim Şükrü’yü vekil etmiştim. Hareketimden iki gün eVvel de İstanbul Hariciye Muralıhasbğına gidip, haremimin rahatsızlı¬ ğından bahsederek. Diplomatik bir pasaport aldım. Pasaport için bir fotoğraf çıkardım. Geçenlerde bu pasaport gözüme ilişti. Bu resme baktım. Müthiş ihtiyarım. Hayret ettim. Halbuki şimdi, yâni üç yıl sonra, yüzüm ondan çok genç. Demek bu es¬ nada ne müthiş bir azap ve elem içindeymiş. Beş on gün içinde ihtiyar olmuş, çökmüş imişim. Türk’ün yolunda, ah ben neler çektim... Henüz bir sene-i içtimaiye meb'usluğum var. Daha kala- büirdim. Bu müddet belki de bana garanti olur, fakat sonra hem meb’us yapmayacaklar, hem de beni ecnebi memleketlerde bırakmazlar. İyisimi, şimdiden gitmek lâzım. Hem de şimdi si¬ yasî pasaport alacağım. Bu, gümrüklerde ve birçok şeyde bana çok yardım eder. Nitekim öyle oldu. Pasaportu aldım. Ertesi gün polise kaydettirdim. Haremi¬ min rahatsızlığından dolayı, tedavisi için Paris’e götüreceğimi ve izin verilmesini bir telgrafla Millet Meclisi Reisine bildirdim. Akşam da vapura bindim. Aksi... Vapur da miadında kalkma¬ dı. Birgün daha kaldı. Benim hesabım ise, vapura binerken tel¬ grafı veriyorum. Telgraf gidip, onlar haber alıp, beni gitmek¬ ten men edeceklerse men’e teşebbüs edinceye kadar biz Çanak¬ kale Boğazım aşmış olacağız. Olmadı. O bir günü müthiş bir heyecan içinde geçirdim. Bir cehennem hayatı oldu. Bu adam¬ lar beni göndermez, vapurdan alırlar zannındaydım. Bereket versin işi bir müddettir güzel idare ettim. Ankara’da iken hare¬ mimin şiddetli hastalıktan bahis telgraflarını Meclis Reisine göstermiştim. Zannımca bunlar yardım etti. Ne ise vapur kalktı. Halâ heyecandayız. Hele haremim o esnada morfinden deli. «Aman bizi vapurdan ahlar» diyor, tit¬ riyor. Beni de daha ziyade korkutuyor. Çanakkale Boğazından geçiyoruz. Bir daha Türk topraklarına hasretle bakıyorum. Her bakışımdan onlara bir aziz vedâ, uçuşup gidiyordu. Yüreğim on¬ lara gidip kalmak istiyordu. O topraksa bana mağrur güzeller 1398 1399 HAYAT ve HATIRATIM gibi vakurhâne ve lâkaydâne bakıyorlardı... «A, topraklar, A, kıymetli taş, kum, su, ot ve ağaç! Beni biliyorsunuz, içimdeki duyguyu heyecanı anlıyorsunuz! Ben zavallı yine sizin için gur¬ bete gidiyorum. Neler çekeceğim?!...» diyordum. O böyle ne¬ lere lâkaydâne bakmıştır!... O, Truva muharebelerini gördü. Bu sularda o muhasırlarm ve mahsurların gemüeri yüzdü, sar¬ hoş kızıp Boğaz’m sularını böldü. Süleyman Paşa’nın salı kırk alp ve atbayrakla onun üstünden geçti. O, hiçbirine aldırmadı. Hattâ on yıl evvel denizden, havadan, karadan alpler tarafın¬ dan ateş ve demirle dövüldü de bundan bile habersiz duruyor. Bizim gibi fâni ve duyan iki tel zayıf asaba mâlik değil ki. Boğazdan çıktık. Sanki ejderhanın boğazından çıktık. Oh. Birer ferah nefes aldık. Artık hürriyet havası soluyoruz. Can kaygusu gitti. Müthiş bir fırtına üe haremim bu fırtınadan çok ızdırap çekerek, batacağız diye korkarak Marsilya’ya gel¬ dik. Şükrü Paşaya hareketimiz hakkında telgraf vermiştim. Ön¬ ce de kızının Fransa’da tedavisinden başka çare kalmadığım, orada bir hastahane hazırlaması için mektup yazmıştım. Şükrü Nis’te oturuyor. Marsilyaya gelmiş. Rıhtımda buluştuk. Lion’- da bir hastahane bulmuş. -Beraber Lion’a gittik. Hanımı has- tahaneye koyduk. Ben de bir pansiyona yerleştim. Şükrü de Nis’e döndü. * * işte Mebusluk sıfatıyle gördüğüm, işittiğim vak’a ve hava¬ disler devresi de bitti. Bu esnada, yâni cumhuriyetten beri Tür- kiyenin iyilik ve kötülüğünden mes’ul değilim Dahlim yok. Bü fiil bir işte bulunmadığım gibi işlerin içyüzünü de bizzat gör¬ medim. Fakat işlerin içyüzleri hemen daima mebuslarca ma¬ lûm olur. Mecliste ağızdan ağıza intişar eder. Hepsi değilse bile çoğu işitilir... X XX Artık mebus değilim. Mebusum amma terk edip çekildim. Hattâ Vatan’da değilim, gurbetteyim. Bundan böyle yazaca¬ ğım şeyler gazetelerde gördüğüm ve Paris’e gelen bazı kulağı Dr. RIZA NUR delik kimselerden işittiğim malûmattır. Benim bundan böyle kaybedeceklerimden başka daha kim bilir neler olmuştur? Ku¬ lağımıza kadar gelen vak’alarm kim bilir daha ne çirkin içyüz¬ leri vardır!... Hem de Lion’da ve Paris’te bir yıl kadar ne bi¬ zim gazeteleri ve ne de Fransız gazetelerini okumadım. Pek yorgundum. Hem de gazetelerden ve dünyadan iğrenmiş bir haldeyim. Türkiyeden havadis işitmek bile canım istemiyor. Halbuki bunu ömrümde hiç ihmal edememiştim. Sade Türk Tarihi ve Türk şiiri ile meşgulüm. Vaktimi istirahat etmeye bunlara çalışmağa ve haremimin tedavisine hasrettim. Bu halim geçti. Bizim gazetelerden Milliyete abone oldum. Bu gazete Mustafa Kemal’in malı olup bunun Tercüman-ı ef¬ kârıdır. Bugüne kadar gördüğüm Türk Gazetesi sade budur. Haremim Lion civarında Mezieu denilen yerde hastahane- de. Hemen her gün gidiyorum. Uğraştılar. Türlü belâ, beş san¬ tigrama kadar morfini azalttılar. Bir türlü aşağı inemiyorlar. Haremim yalnız duramıyor. Yanma Sinoptan getirdiğim bir Türk hizmetçi kızı bırakımtım. Yine beni de hastahaneye is¬ tedi. Çok zorladı. Ne yapaylım tek iyi olsun. Ben de hastahane ye naklettim. Hasta gibi erkekler tarafında bir odaya yattım. Doktorlar Tourjon kardeşlerdir. Bana ve haremime çok iyi bak¬ tılar. Çok nazik adamlar. Bir gece haremimin yanındaki odadaki hasta kız soluk so¬ luğa bana geldi. Aramız üçyüz metrelik bir bahçe ile ayrı idi. «Haremin seni istiyor. Çabuk gidelim!» dedi. Sebebini sordum. Söylemiyor. Derhal yan giyindim. Koştuk bir de odasına gir¬ dim. Yatakta ve kendisini bilmiyor. El ayak buz gibi. Soruyo¬ rum cevap verecek halde değil. Bütün vücudunda müthiş râşe- ler var. Nihayet kız söyledi: İntihar etmek için fazla miktar morfin yutmuş. Derhal Ubere’yi çağırdım. Doktorun evi yakın. Onu da çağırttım, O gelinceye kadar Kafein şırıngası yaptım. Doktor da geldi. Kurtardık, itiraf etti ve daha kendisinde Is- tanbuldan benden saklı getirdiği toz morfin varmış. Onları 1400 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1401 elinden aldım. Birkaç gün geçince ampullerin camlannı yut¬ muş. Ula intihar etmek istiyor. Korktum, acıdım. Çare düşün¬ düm. Haps etmeyince bırakmayacak. Bu intiharları morfin azaldığı için yapıyor. Babasmı çağırdım. Gelmek istemedi. Zor¬ ladım geldi. Beraber doktora söyledik. Fransada bir kadıu ko¬ casının veya babasının rızası olmayınca böyle hapsedılemıyor. Ne ise doktor bunu aldatarak alır. Pencereleri tepeden demirli hususi ddi odaları, oraya kor. Pek hırçın bir kadındı. Hepsine küfürler eder. Tabii aldırmazlar. Birgün sonra anahtarı Sör’¬ ün üzerinden çalar. Kapıyı açıp bana doğru kaçar. Yalın ayak. Bahçede yakalarlar. Bahçıvanlar falan zorla eski yerine götü¬ rürler. Üzerindeki astragen kürk parça parça olur. Bu sefer de¬ li gömleği giydirdiler. Elini ayağım zincirle bağlarlar ve yatağa tesbit ederler. Bu sefer yine sörün üzerinden anahtarı çalar. Sör gidince kilitlerini açar ve yataktan kalkar. Kaçmağa yol arıyor, fakat mümkün dpğil. Bu haller bana çok dokundu. «Ne¬ dir bu işler?!» dedim. Ağladım. Doktor dedi ki: «Böyle olmaz. Sen dayanamıyorsun. Burada durman münasip değil. Paris’e git!» öyle yaptım. Beş gün bu hapishanede kalmış. Morfini hem de tütünü hiç vermemişler. îş bitmiş. Ondan sonra eski odasına koymuşlar. Korkmuş da, artık hırçınlık da edememiş, uslu durmuş. Ben Paris’te bir ay kadar kaldım. Pek yorgun ve perişan idim. Biraz istirahat ettim. Nefesler (Bektaşi şiirler) hakkın- daki tedkikatımı, Türk Tarihine aid Türk nefis san’atlan bahsi kalmıştı, onları ikmal ettim. IÂon’a döndüm. Şimdi refikam be¬ ni zorluyor «Artık gidelim. İyiyim.» diyor. Doktorsa «Biraz daha kalın», diyor. Refikam benim odama geldi. Bu suretle bir müddet daha hastahanede bırakabildim. Nihayet hastahaneden gitmek için o kadar yalvarıp ağlıyordu ki alıp Paris’e götür¬ düm. Lafonten sokağında bir apartman tutup yerleştik. Lion’daki bu hastahane mühim bir müessesedir. Geniş arazide .ve birçok pavyonları var. Hastahane sebzevat, süt, ta¬ vuk ilh... ihtiyacım da bir çiftlik gibi kendi orada yerleştiriyor. Vaktiyle bu iki kardeşin babası buraya gelmiş, üç odalı bir kli¬ nik yapmış. Bu ufak; şey kırk iki yıl içinde bu muazzam hali bul¬ muş. îşte Frenklerin serveti budur. Baba yapar oğul bozmaz. Bilâkis terakki ettirir. Nesilden nesile gider. Koca bir müessese veya fabrika meydana gelir. Nitekim Paris’in meşhur ve günde binlerce amale çalıştıran Citroen otomobil fabrikası da iptida sade ufak bir demirci dükkânı olarak başlamıştır. Fransızın da Alman ve Avusturya doktorları gibi âdetleri vardır. Hekimlerden ya hiç para almazlar veya az alırlar. Bana ucuz yaptılar. Bu hastahanelerin idaresi SÖrlerin elindedir. Bunlar boğazı tokluğuna çalışırlar. Manastırlarda kadınların kapanmaları ne güzel usûl. Çünkü bazı kadınlar içtimai bazı sebeplerle böyle ka¬ panmak mecburiyetindedirler. Hem onlar yer buluyor, hem ömürlerini İnsanî işlere hasrediyor, bu suretle hastalar istifade ediyor. Fransanın hemen her hastalıanesinde bu Sörler vardı. Ancak bunlar iyi teşkilâta malik değil. Hasta bakıcıhğı hemen de hiç bilmiyorlar. Nitekim Alman Şivesterlerini iyi bilen bir hekim aralarındaki azim farkı derhal görüyor. Fransızlar he¬ kimlikte halâ çok geridirler. Diğer her nev’i hastahaneleri de böyle. Hele hükümet hastahaneleri pek aşağı. Fransız doktor¬ ları da bunu kabul ediyorlar. Hattâ doktor Harjon birgün ba¬ na: «Fransızlar hastalıanelerini yoluna koymak için Alman, hiç olmazsa Alsas hastahaneleri teşkilâtını model almamız l⬠zımdır» demişti. Bizde de dünyadan bıkmuş veya başka bir sebeple kapan¬ ması zaruri olmuş erkek ve kadınlar için Frenklerin manastır¬ ları gibi tekkeler olsa ve onlar iyice Öğretilip böyle hayırlı, İn¬ sanî İşlerde kullanılsa ne iyi olurdu. Bu sörler müthiş mutaassıp. Banyoya bile diğer kadın vü- cudlarmı görmüş diye gömlek ile giriyoriarmış. Saçları dibin¬ den kesiktir. Dindarlar sınıfına girerken merasimle saçını ke¬ siyorlar. îsa ile yani Allah ile evleniyorlar. Derhal bizim hiz¬ metçi kızı hmstiyan yapmak için uğraştılar. Yatakların her HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1403 1402 birinin başında bir put vardır. Bunlar Alınanlarda görülmez. Zaten onlarınki lâiktir. Putla yatakta yatmak sinirime doku¬ nuyordu. Haremim hastalardan işitip bana anlattığına göre bu has- tahaneye bazı evlâtlar baba veya analarım, bazı kocalar kan¬ larım, bazı karılar da kocalarını deli diye koyup hapsettiriyor parasım yiyorlarmış. Burda böyle birkaç kadın varmış. Uzun yıllardan beri oradalarmış. Doktor bu adamların şerik-i töhme¬ ti imiş. Para ile bunu yaparmış. Böyle şeyler işitirdim. Burda da işittik. Hattâ birini güya öldürmüşlermiş. Bu kadarsı yaları olsa gerektir. Fransız hükümeti güzel bir usûl yapmış. Böyle deli hastahanelerini arada sırada müddeiumumiler dolaşıyor, böyle hastalar varsa anyoriarmış. Demek böyle vakalar oldu¬ ğu doğru. Yine hastaların haremime verdiği malûmata göre bunlar da bir şey yapmıyormuş. Çünkü doktorlar bunlara rüş¬ vet veriyorlarmış. Ne derece doğrudur bilmem. Çünkü bazı hastalarda tazallüm fikri denen hastalık vardır. Tevehhümlü daima böyle zulümler gördüğünü söylerler. Lion’da her yıl Martta büyük ve beynelmilel büyük bir sergi oluyor. Bunu gezmek fırsatı oldu. Sergi değil, müthiş bir şehir. îyi bir gezme ile on günde ancak biter. Ne makineler, ne eşya... Hele ziraî makineler yığın halinde. Keza Lion civarında yeni bir ziraat mektebi açmışlar. Orayı gezdim. Burası eski bir şato imiş. Herriyo mektep haline koymuş. Ahırlarını, labo¬ ratuarlarım, meyveliklerini ve sebzeliklerini gördüm. Mühim bir mekteptir. Bu esnada artık canımdan bıkmıştım. Şükrüye «Eğer İf¬ fet bir daha morfin yapar huysuzluklarında devam ederse bo¬ şarım» dedim. Kayınpeder ne dese beğenirsiniz: «Anlıyorum ki senin hayatın cechennem olmuştur. Bu kız zaten böyledir. Üçgün bize Nis’e gelir ortalığı alt-üst eder, herkesi birbirine durdurur. Sen de benim Kevserle olduğum gibi olmuşsun! bo¬ şa! Seninle ahbaplığımız İffet’le değil ya, daha evvel. Biz yine tütün ticaretine devam ederiz. «Hayret ettim. Daha neler söy¬ ledi ki, bir babanın ağzına yakışmaz. Ne olsa yine kızı, söyle¬ nemez. Buraya kaydetmiyeceğim. Bu esnada tütün ticaretine pek düşmüş idi. Türlü projeler yapıyor, şirket teşkil etmek is¬ tiyor. Bu adamda hazır ve bol para var. Yine kaz a n m ak hır¬ amda. Be adam! Elindekini hüsn-ü idare etmesini bil, yetişir. Bu onun deliliğidir. Herkes onu böyle soyar. Dönmeler, Yahudi- ler nice defa alâ kazanç dediler, paralar gitti. Buna öyle lâzım. Reşit Saffet de öyle yapmış. Ben de Öyle yapmalıydım, fakat benim elimden gelmiyor. Bu esnada bir şey oldu ki yüreğime derin bir yara açmış¬ tır. İmkânı yok unutamıyaeağım. Şükrü behemahal tütün şir¬ keti yapmak istiyor. Fransız Âyân âzasından Serano adında birini bulmuş. Tütünleri bu adam Ajnerikada satacakmış. Mü¬ zakere için beni «Kanton» şehrine dâvet etti. Gittim, görüştük. Kanton Nis’e iki adım. Beni orada bir otele bıraktı, Nis’e evine götürmedi. Hiç olmazsa insan bir defa yarım ağız «Gelmiş iken biraz bize uğrayalım» deyip otomobili ile gelmişti, götürürdü, nedense beni evine götüremiyor. Bana müthiş bir hakaretti. Hal¬ buki kendisi Istanbula beniim evime gelip aylarca misafir kalı¬ yordu. Kendisine ikram ediyorduk. Hergün en iyi balıklardan balıkhaneden aldırıyordum. Şükrü bir tuhaf iş de yapmıştı. îs- tanbuldan giderken bir defa kızma elli lira vermiş, «masraf et¬ tiniz al!» demiş bu da müthiş bayağılıktı. Misafir para verir mâ? Pek ayıp şey. Şu ayıbı işliyorsun, bari bu para senin mas¬ rafına bedel değil ki... Çok bayağı âdi adamdı. * & * Artık Paris’teyiz. Ben derhal kütüphânelerde çalışmaya koyuldum. Benim Türk Şiirinin tarihi ve Türk Şiir Biliği adın¬ daki eserlerim yarım kalmıştı. Tâ Kahire’den beri duruyorlar. Onları ikmal için üç - dört yıllık bir boş zamana, hem de Paris gibi kitabı bol bir yere ihtiyacım vardı. Tam münasip. Hem de hatıratımı yazacağım. Onu da bu eserlerden sonra yazacağım. Harıl harıl çalışmağa başladım. Arada sefir Fethi ile de 1404 HAYAT, ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1405 görüşüyorum. Daha ilk gününde avdet etmiyeceğimi ona söyle¬ dim «İsabet edersin, çirkef içine gitme!» dedi. Birisi üç nüsha Journal gazetesi verdi. Bunu İstanbul’dan işitmiş idim. Fakat bulamamıştım. Okudum. Bü muharrir Anka¬ ra’ya gitmiş, on - onbeş gün kalmış, bu kadar az zamanda Tür- kiyedekâ vaziyeti bu kadar tam öğrenmiş, hayrete şayandır. Bir de tasvir etmiş diyor ki: «Bu hükümet değil, eşkiya çetesi. Böyle Cumhuriyet olamaz. Bunlar sahtekârlıklardan utanmıyorlar. Masum ve mazlumlan asıyorlar, halkı soyuyorlar. Müthiş bir tiran. Ankara, eşkiya melcei, yatağıdır. Bir - iki çete, reisleri ve avanesi ile buraya sığınmış. Hh...» Bu üç makale devlet, millet için ne leke... Fakat ne diyelim doğru... Bu adamlar bu milleti böyle âleme de rezil ediyorlar... Bizim hanımda hemen hergün ağn var. Bilmem doğru bil¬ mem morfin almak için temaruz. Sıcak havlular ile gideriyoruz. Kendisi morfin de diyemiyor. Birgün şiddetli ağnmış. Ağn içinde sokaktan gelmiş. Ben de dişlerimde müthiş ağrı var, yü¬ züm - gözüm şişmiş, kıvranıyorum. Canımdan bıkmışım. (Mor¬ fin!) dedi. Çıldırdım. Üzerine hücum ettim, Öfkemden ellerini ısırmışım... Kendi ağrımı mı, onun ağrısını mı çekmeli, bu iki şey arasında morfin gibi dünyada en düşman olduğum § e yi istiyor. Benim ağrıma bakan yok. Benîm ağn ve hastalıklar gü¬ me gidiyor. Bu morfin beni çıldırtacak. Ne ise yine ağnsı dur¬ du, benimki durmuyor. Gece bütün çektim. Sabahleyin dişçiye gittim. Ondört dişimi beş - altı günde çekti. Evvelce Mısır’da dişlerime ağn gelmiş, on günde dokuz diş çıkarmıştım. Yine öyle oldu. Ağzımda da artık ancak yedi - sekiz diş kaldı. Takma diş yaptırdım. Bir akşam yine ağrısı tuttu. Ben halâ temaruz olmasında şüphe ediyorum. Banyo yapmak istedi. Evde banyo yok. Bir otele götürdüm. Banyo yaptı. Yine durmadı. Yerlerde yuvar¬ landı. Yüreğim dayanmıyor, nerde ise morfin bulup yapaca¬ ğım. Dişimi sıkıyorum. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Birden kül gibi oldu, bayıldı. Korktum. Acele bir doktor çağırttım. Doktor gelmeden kendisine geldi. Ağrı da yok. Ne ise otel, doktor bu bir gece bize altıyüz franga mal oldu. Hanım da tuhaf! Ordny’nin ilâçları iyi geliyor. Evvelce on¬ lardan yaptmyordum. Bir defa kullanmamış, yitmiştir. Perhiz de asla yapmıyor. Ağrı zamanında kendi kendime şöyle dedim: «Şu ağn bir defa bana gelse ömrümde bir daha muzır şey ye¬ mem» Bunu kendisine söylerim. Kulak bile vermez. Bu kadına hem acıyorum, hem kızıyorum. Çekemiyecek hale geldim, n- saron zevcesi adamın tesellisidir. Bu baş belâsı. Hem her su¬ retle. Baktım olmuyor, Paris’in Anteuü tarafında Viktor Hügo Bulvarında Villâ Burga adında iyi bir hastahaneye koydum. Bi¬ zi doktor diye fiatı günde yüz franga indirdiler. Orada bir haf¬ ta kadar kaldı. Morfin istemiş, vermemişler. Birgün hastahane müdürü telgrafla beni istedi. Diyor ki «Hastanızı burada tu¬ tamayız. Derhal gel‘al!» Gittim. Müdür dedi ki: «Bu müthiş bir insandır. Bağırıp çağırıyor, olmaz şeyler yapıyor. Her türlü Excentucite’leri yapmaya müstaiddir. Alınız.» Gittim, başka bir hastahane buldum. Bir de hastahane otomobili getirttim. Mü¬ dür, müdire doktorlar hep beraber bizim karının yanma girdik. Benî görür görmez Loxhd diye bağırdı. Bana türlü fena küfür¬ ler etti. Hem de fransızca ediyor. Bari şunları türkçe etde şu adamlar anlamasın... Hem de diline de kolay gelir. Hayır! Do¬ muzdur... Beni müthiş rezil etti. Uutandım. Yer yanlsa gırsem dedim. «Beni hurdan çıkar! diyor. Bin uğraşarak başka hastaha¬ neye götürmeme razı oldu. Meğerse bu hastahaneden çıkarmam için düzen yapıyormuş. Hesabı gördüm. Otomobile girdik «Ha¬ yır! eve gideceğiz» dedi. İmkânı yok. Eve gittik ve giderken, de hastahane doktorundan morfin almış evde yaptı, işte yine mor¬ fine başladı. Bitince benden morfin istedi. Ben bin yemm ettim. «Paris’te morfin bulamam vesselâm»... Kendisi bir doktora git¬ ti. Aldı. Durur mu? Becerir... Ne ise haftada bir kutu pantolan 1406 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 140 ^ *di. Günde iki - üç santigramdan ziyade yapamıyor. Çünkü faz¬ la bulamıyor. Alâ Fransa’da morfin pek şiddetli yasak. Ne iyi «diyorlar. Biri morfin satarsa derhal hapse sokuyorlar. Bu se¬ beple morfin Pariste radyum gibi pahalı. Şunu bizde de böyle ryapsalar... Bu ilşer beni öldürüyor. Bin türlü düşünüyorum. Arımdan yerin dibine geçiyorum. Biraz sonra morfin az geldi. Başka da bulamadı. İstanbul’a gitmeğe kalktı. «Ben morfinle seninle yaşamam. İstanbul’a da gidemem» dedim. Benden boşanıp ayrılmağa razı oldu. Sonr? bunu da yapamadı. Nihayet İstanbul’a gidip birçok morfin alıp dönmeğe karar verdi. Fikrinden döndürmek mümkün olmadı. ÎNeıse bu vesile ile Sinop’a gidip kütüphaneye ait birkaç işi dü¬ zeltti. Şükrünün azli lâzımdı. Paristen yapmak güç idi. Onu yaptı. Kardeşim olacak Şükrü çiftliği yiyordu. Varidat gösterme¬ diği gibi üstesinden de para çekmek istiyordu. Bana yalandan masraflar gösteriyordu. Meselâ evin iki aylık kirasını almış, yüzaltmış lira ediyor. Akan bir yeri vardı. O para ile onu yap¬ tırdım deyip işin içinden çıktı. Sonra haber aldık ki evde otu¬ ran Besim bey bir kısım kitapların ıslanmasından acıyıp orayı tamir ettirmiş, bunu da iki liraya yaptırmış imiş. Bu parayı da Şukrüye verdiği aylıktan kesmemiş imiş. Allah razı olsun. Hem de Şükrü bir yıldır orasının aktığım, kitapların ıslandığım gör-' müyormuş da, açıp tamir bile etmemiş imiş. Sonra da yüzaltmış lirayı bu bahane Ue yuttu. Namıma benim haberim olmaksızın başkalarından para da alıyormuş. Çiftliğe de bakmıyor, sade kendisine bir sürü koyun ve sığır almış, onları oraya saldırmış, besliyormuş. Tütün işinden de çok çalmıştı. Zevcem Şükrüyü vekillikten azletti. Hiç kimseye Allah böyle alçak kardeş vermesin. Reddettim ya, fakat hıncımı halâ yenemiyorum. Ve ölümüme sürecek. Çünkü Babam beni ve diğer kardeşimi okutmuş, artık çalışa¬ mıyor, bu Şükrüyü okutamıyordu. Ben buna ağabeylik değil, babalık ettim. Mutasarrıfa rica edip Kastamonu Leyli idadisine gonderttim. Harçlık yolladım. Şükrüyü canım gibi seviyorum. Şunu yetiştireyim diyordum. Orayı bitirince İstanbul’a aldım. Mektepten bir - iki yıl pansiyonda besledim. Bu esnalarda yüz¬ başıyım. Kendim fasulye piyazı ve ciğer kebabı yiyip Şükrüye babaca para veriyorum. Ordan Halkalı Ziraat mektebine koy¬ dum, yine harçlığını veriyorum. Hele son sınıfta verem oldu. Bana ağır hasta olduğunu telgrafla bildirdiler. Kânunusâni idi. Diz boyunda kar vardı. Hemen Ayastafanos’a gittim. Ora¬ dan da Halkalıya uzun bir mesafe var. Arabalar gitmiyor, iki altın vererek tehlikeyi göze alarak Halkalıya gittim. Şükrüyü aldım. Götürüp Fransız hastahanesine yatırdım. Günde bir al¬ tın veriyordum. Bu benim için mühim bir para idi. Uzun müddet orda, sonra Hamidiye Etfal hastahanesinde tedavi ettirdim, iyi¬ leşti. Tebdilhavaya gönderdim. işte bu kardeş idi ki, bana bunlam yapıyordu, incir çekir¬ deği kadar vicdanı olsa «Ağabeyim gurbette. Benim ağabeyim, babam ve velinimetimdir. Şu çiftliğe himmet edeyim de ona para yetiştireyim» derdi. Bir - iki defa da azlolunmuş, onu me¬ muriyetine koydurmuş ve hakkı zannederek nihayet Sinop’a Orman Başmüdürlüğüne de terfih ettirmiştim. ‘Bu adamla ben ne çocuklukta, ne de sonra beraber yaşama¬ mıştım. Mektepte idim. Sonra o da, ben de uzak yerlerde me¬ muriyette idik. Yalnız millî hareket zamanında Moskova’dan avdetimde «Babam Ali Ustanın oğluna ikiyüz lira borç etmiş. Ben de cenazesine yüzelli lira sarfettim» deyip benden bu parayı istemiş, ben de vermiş, fakat bu bana fena gelmişti. Babasının cenaze masrafını da benden istesin! Garip şey... insan utanır. Hem de başkasına sordum cenazeye ancak yirmi lira sarfetmiş. Mezar taşı da yaptırmamış. Onu dâ ben yaptırdım. Hem de parası yok değil. Oraya göre iyi maaşı var. Zeytinlikler filân satın alıp duruyor. Derken daha fenası çıktı. Zavallı babam ölüm döşeğindeyken üzerine çullanmış. Bütün malını kendi haremi- 1408 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1409 nin üstüne yaptırmış. Diğer biz üç kardeşi mirastan mahrum etmiş. Hem de zavallıya hastalığında baksalardı yine zararı yok¬ tu. Bîçâre idrarını tutamazmış, bacak sırsıklam durmaktan çü¬ rümüş. Bana gösterdiler. Babama acıdım. Bir de kurnazlık et¬ miş, demek avukata sormuş, kendi üstüne yaptırsa o vakitki kanuna göre maraz-ı mevt der geri alınır. Ha¬ reminin üstüne ferağ ettirmiş ki iadesi mümkün değil. Babasına ölüm döşeğinde takrir verdiren adam namussuz bir adamdır. Ama ben bunu çocukluğuna vererek af¬ fettim. Çünkü daima bana oğlum gibi gelirdi. Babam son za¬ manda bunamışca idi. Böylelerde hasislik başlar. O da öyle ol¬ muştu. Beşyüz altın ile birkaç bin hra kağıt parası varmış. Şük¬ rü onları da saklayıp ketmetmiş. îhkakı hak etmişler, bunların ahlâksızlık olduğunu söyleyip nasihat ettim dinlemedi. Bir to¬ kat attım. Ve şimdi haremine diğer kardeşlerinin haklarını iade edeceksin yoksa seni perişan ederim, memuriyetten de azlettiririm» dedim. Korktu iade etti. Ancak yetmiş lira altın gösterdi. Ben hissemi kendisinden almadım. Yine affettim. Tü¬ tün ticareti yaptım. İşi bu deniye teslim ettim. Elinden yirmi- beş bin lira geçti. Bundan da bir çok para çaldı. Tütün denkle¬ rinin içine taş doldurdu. Bu parayı çalmak için Ermeni işçi ile birleşti. Çok alçak ,bir mahlûk imiş. Böyle bir kardeşim olduğundan utanıyorum. Ben dünyada en büyük fenalığı bundan gördüm. Bin «Hiç düşmanım yok dermiş. «Biri de «Canım kardeşinde mi yok» demiş derler. Çok doğru imiş. Allah beni bu namussuzdan bunların intikamını aldırmadan öldürürse yanarım. Sonra ben Pariste iken bizim çiftliği Rıza Vamık basıp zahire ve saman aşırdı. Yeni veküim dâva açtı. Bu Şükıü bu sefer de mahkeme¬ ye gidip aleyhime yalancı şahitlik etti. Herifi kurtardı. Hayret!. Nimetim yüzüne - gözüne dursun derler, fakat lâf tutsaydı her gün binbir kere bu sözü söyleyecektim... O da bin bir kere ola¬ caktı... Bu garip devremde candan bir adama ne kadar ihtiya¬ cım vardı. O da yokmuş, anlaşıldı. Bu bana büyük bir acı oldu. Ye’se düştüm. Hanım ne ise morfin vesüesiyle beni Şükrüden kurtardı. İstanbul’dan otuz gram morfin almış, birçok ampul pattofon da alıp ampulleri kırarak bir koca şişeye doldurmuş, şurup gi¬ bi getirdi. Korkmuyor da... Paris’e onlarla geldi. Bu sefer daha fazla yapıyor. Yine fenalaştı. Nihayet bun¬ lar bitti. Yine azaltmağa mecbur öldü. Bu sefer kendisi de ve- hameti iyice anlamış. Bırakmağa çalıştı, kendi kendine bıraktı, öleceğim diye ağlıyordu, fakat yine duramıyor yapıyordu. Acık¬ lı bir hal. Pek müteessir oluyorum. Ne ise hiç zorsuz kendi ken¬ dine bıraktı. Fakat bir ay sonra yine başladı. Yine ağladı, yine bıraktı. Ben de sonunda daima muhakkak bir ölüm olduğunu söylüyor korku veriyordum. Ama biraz sonra yine başladı. Mor- finomanlar böyle oluyor. Bir defa başlamasın. Bırakırlarsa da yine başlıyorlar... Kendini tekrar hastahaneye koydum. Paris’in bu işlerde mütehassıs en büyük profesörüne götürdüm. Radyografi yap¬ tılar. Güya bağırsakta tazyik varmış. Ameliyat dediler. Âdet¬ leri budur, fakat iptida morfin bitsin dediler. Kendi tavsiye et¬ tiği Monmremcy de bir hususi hastahaneye koyduk. Pek paha¬ lı da. Ben de gittim, geldim. Burda sekiz santigrama kadar azalttılar (Durmam!) dedi ve öyle şirretlikler yaptı ki çıkarma¬ ğa mecbur oldum. Bu münasebetle Paris’in hususi hastâhanelerinden bahse¬ deyim: Paris’te bilhassa civarında Meaiseone De Sante adında had¬ siz ve hesapsız hastahaneler var. Bir doktor veya şirket halin¬ den bir heyet bir binayı hastahane haline koyuyo.r para ile basta yatırıyorlar. Bunlardan bir kaçını bizzat gördüm. Her bi¬ rinde iyi bir hekimlik ve intizam yok. Düşen hastaları da fena soyuyorlar. Hasta tuzağa kuyruğundan yakalanmış fare gibi oluyor. Bunlar sade bir para tuzağıdır. Hele ecnebileri cascav- F : 89 1410 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1411 lak ediyorlar. Viyana dururken bunlara gelenlerin akıllarına şa¬ şarım. Nitekim tıp tahsiii için de Viyana, Almanya ve Amerika dururken Fransada tahsil ahmaklıktan başka bir şey değildir. ^ alnız şu var: Bu söz üzerine kendimizi Fr arı sizi ardan üstün zannetmiyelim. Onlarla daha aramızda asır vardı. Haremimin bulunduğu hastahane pek pahalı hem de has- tahane değil bir kerhane. Bizi oraya gönderen profesör orada hissedar imiş, hastaları oraya gönderirmiş. Müdür bir Rus dok¬ tor. Zamparamı, zampara. Bizim karının sözüne göre bizim karıya da sataşmış. O da suratına bir tokat vurmuş ve tükür¬ müş. işte bu da başımıza geldi. Ah, morfin! ne yapayım, bil¬ mem. Utanıyorum, yerlerin dibine geçiyorum. Çarem yok. Ora¬ dan derhal almak mecburiyeti hâsıl oldu. Bunları ordan çık¬ mak için bizim karı uydurdu desem değil. Ben de aynca Öğren¬ dim. Orası bir kerhane halinde. Karıyı ordan da aldım. Sonra başka bir hastahaneye kendi gitti. Fakat bir geceden ziyade durmayıp kaçtı. Derken intiha¬ ra kalkıştı. Ne ise o da geçti. Derken bir doktor buldu. Bu al¬ çak doktor ona bol morfin veriyor, bol para kazanıyor. Bizimki de bol morfin yapıyor. Bilmem bu doktor bunu sade para için nu veriyor. Yoksa_ arada namus alış - verişi de mi var? Bunu da duşunuyorum. İçimi kurt yiyor. Ben şaşırdım. Artık âciz kaldım, «Allahın dediği olur» dindarlar gibi tevekküle girdim ışı kendi haline bıraktım. Başka çare yok. Şimdi çok.yapıyor’ deh gibidir. Gözlerinde delilik eserleri var. Zaten insanın di¬ mağında bir bozukluk olmayınca morfinoman olunamaz. Böy- İelerdır kı morfinoman oluyorlar. Bu dimağî bir hastalıktır. Ba¬ bası bir defa delirmiş. Demek ailesinde irs bir şey var. Artık ah- ıkı da kötü. Hiç doğru lâkırdı söylemiyor. Hep yalan, Şimdi yalanı su gibi söylüyor. Her işi sahtekarlık, hile. Lüzumsuz ye¬ re hile sahtekarlık yapıyor. Morfinomanlar böyle olur. Aramız da gittikçe açıldı. Eski aile samimiyeti kalmadı. Beıı de soğudum. Bundan bir yıl evvel nesi var nesi yok ben¬ den istedi, verdim. Bana böyle olmaz: «Sen ayrı ye ben ayrı yiyeyim. Herkes kendi masrafım kendi yapsın» dedi. Demek ki kanı - kocalık kalmamıştı. Benim kendisine aldığım tek taş pır¬ lanta yüzüğü yirmidokuz bin franga, büyük annesinin verdiği bir zümrüdü atmışdörtbin franga, Vaniköyündeki evini de ikı- bin iikiyüz liraya sattı. Bu paraların bir kısmını çar çur etti. Karışmıyorum. Meselâ gitti birden on kat elbise aldı. Zaten çok müsriftir. Bakalım sonu ne olacak. Benden habersiz İstanbullu yahudileri buldu. Parasının bir kısmı üe onlara tahvüât aldır¬ dı. Bunları benden gizli bankaya koydu. Rezalet oldu. Beni her- gün rezil ediyor. Her konuştuğuna da beni zemmediyor. Benden de bin bahane ve kavga ile hergün para çekiyor. Gurbette başı¬ ma bu hal de geldi. Demek birgün aç kalsam bizim kar 1 da bize bir lokma ekmek vermiyecek. Tuhaf kadın!... Her tramvayda gördüğü kadınla ahbap olur, eve çağırır. Bunlar ondan para kaparlar. Böyle biriyle morfini bırakmak için bir su şehrine gitti. Karı bin frangı alıp kaçmış, «Morfinomcnsm, polise haber vereceğim» demiş. Kork¬ muş. Hadi telgrafla beni çağırdı. Gittik, işi temizledik. Böyle hergün bir belâ var. Temizlemesi de bana... Cabadan. Kaza- belâ sandığıyım. Bunlar bana pahalıya mal oluyor. Bu da hiç yoktan ikibin beşyüz franga oturdu. Kendi ise paralarını saklı¬ yor. Babasından gelen aylığım da şimdi kendi namına getirti¬ yor. Evvelce benim namıma gelir yine kendi akrdı. iki yıl evvelinden beri bunda bir mani var: tUe berber ola¬ cak. Ne desem olmadı. Bin - zorla sade biraz tehir ettim. Fakat nihayet yanımızdaki iki hizmetçi Türk kazıyla berber mektebi¬ ne gitti. Diploma aldılar. Bu da bana birkaç bin franga mal ol¬ du. Şimdi illâ berber dükkânı açacak. Ne dedimse olmuyor. Bu¬ na da bir sene kadar mâni olabildim. Berberlik ne, biz kim? Aç değüiz... Yarabbi nedir bu başıma gelenler!... Nihayet üç ay evvel açtı. Birinden bir dükkân kiralamış. Peştemall’k vermiş. Bunu tam yirmibin frank soymuşlar. Bana söylemiyor. Ben de karışmıyorum. Doğrusu bıktım, alâkadar değilim. Karışsam da dinletemiyorum ki... iyisi mi görüp üzülmiyeyım bari, Karışıyo- 1412 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1413 ram, kavga çıkıyor. Ne ağam, ne yüzüm kalıyor. Hiddetten, he¬ yecandan ölüyorum... Ameleler tutmuş, onlar da soymuş. Bir Er¬ meni berber kadınıyla mektepte ahbap olmuş imiş, o da soymuş. Âdetidir daha dün ahbap olduğuna, elbiseler, hediyeler verir. Sonra da bundan ödünç para isterler. Alıp geçip giderler. Amele¬ ler ile dâva da olmuş. Belâya girince yine Hadi Rıza Nur! dedi. Mahkemeye gittim. Beşyüz franga mahkûm olduk. Parayı da bana vermedi. Hani hesaplarımızı ayırmıştık?! Hane masrafım¬ dan suistimal ve israfı, cep harçlığı olarak israfı bitmiyordu da şimdi bana bir de yaptığı berber dükkânının masraflarını öde¬ tiyordu. Hattâ dükkâmn kirasını bana verdiriyordu. Ne çat¬ tık? Bu kadın benim kara belâm. Ne talihsiz adammışım... Bu kadın hastadır. Hali yok, aklı yok. Sonra bir cem he¬ sabı bile bilmez. Şimdiye kadar öğretmek için bin söylemişim¬ dir, yanaşmamıştır. Berberliği nasıl yapacak?!... Hem de rahata, tembelliğe alışmış. Zaten huyu böyle. Bir ay gitti, geldi. Sonra yataktan kalkamıyor. Sabahlan gitmedi. Şimdi Öğlenden sonra da her vakit gidemiyor. Biraz sonra hiç gidemiyecek. Hat¬ tâ dükkânı satmak teşebbüsünde. Buraya yüzbin frank kadar döktü. Lüzumsuz, satılmaz mallar da aldı. Koydu, işten haberi yok ki... Şimdi hepsi berhava. Söz söyle dinlemez. Bunların ola¬ cağını evvelden hep söylemiştim. Ne yapayım, bilmiyorum... Bıktım, ne olursa olsun. Milyon varsa gitsin razıyım... Sade be¬ nimle kavga etmesin de başım rahat olsun diyorum. Bakalım sonu ne olacak ?. Şu dükkânı açtırmamak için ne uğraştım.- Göbeğim çatla¬ dı. Ne kavgalar ettim. Birgün dedim ki: «Bu dükkân senin fe¬ lâketin olacak. Evvelâ bu kızlar baştan çıkacak. Mahvolacak. Sen de baştan çıkacaksın. Ve seninle ben yaşayamayacağım, ayrılacağım...» Ne yaptımsa, ne dedimse olmadı. Yine hizmetçileri haksız yere değmekte berdevam. Geri al¬ dı, hiç olmazsa onu döğüyor. Ne yapsın, döğmek hoşuna gidi¬ yor, keyif duyuyor. Başka türlü edemez,.. Hizmetçilerin her biri bir defa kaçtılar. Gidip aldım, getirdim. Komşulara rezil oldum. Zavallı kızlara da acıyorum, fakat elimde bir şey yok. Her döğüşte ötelerinde berilerinde yaralar yapıyor. Fransız komşular bunları eczaneye götürüp tedavi ettiriyorlar. Hesap pusulasım da bana yolluyorlar. Pariste Türk, Fransız kaç aile görüştük ise hepsiyle kav¬ ga etti. Kanlı bıçaklı olduk. Bu sebeple kimse ile görüşmüyo¬ rum. .. Pariste iki kütüphane Türk eserleri hakkında mühimdir! Bibliotec Nasyonal ve Sağ Şark dilleri mektebi kütüphanesi. Bu mektepte bizim eserler, şairlerimizin çoğunun divanı var¬ dır. Bu eserler hemen umumiyetle matbu eserlerdir. Hele Bulak tab’lannı hemen kamilen toplamışlar. Bu mektepten bana evimde okumak üzere kitap veriyorlardı. Şiir Büik kitabım için çok istifade ettim. Artık Türk Şiirinin Tarihi ve Türk Şiiri Biliği adındaki eserlerimi ikmal ile meşgulüm. Gece gündüz çalışıyorum. Ye¬ mek yiyorum. Hadi kitabın başına oturuyorum. Bu suretle gün¬ de onbeş-on altı saat çalışıyorum. Bir taraftan İstanbul’dan da kitaplar getirtiyorum. Evvelâ Biblotek NosyoneTin matbu kitaplar kısmına başladım. Gündüz şunlarla, gece lisan mekte¬ binden aldığım ve İstanbul’dan getirttiğim kitaplarla uğraşı¬ yorum. Bu esnada Halil Mıikrimin’de Billiyotek Nosyonal da Selçuk tarihi üzerine çalışıyor. Çok çalışkan, ciddî, ahlaklı bir genç. Çok sevdim, iyi bir eser vücuda getirecektir. O, beni, so- ciyete asiotîe denilen ve bir asırdan ziyade bir müddettir de¬ vam eden Fransa’nın İlmî müessesesine takdim etti, âzâ oldum. Burası müsteşriklere mahsustur. Orada birkaç komünikasyon konferansı yaptım. Âzası Fransa’nın meşhur müşteşrikleridir. Jurnal Asitik adında bir mecmuası da vardır. Son zamanda şunu bunu âzâdan birinin talebi be birinin şahadeti İle âzâ kayd ediyorlar ki, fena bir yoldur. Hatalarını şimdi kendileri de anla¬ dılar. 1414 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1415 Mektebin kütüphanesindeki Türk şiir ve arazû olan bütün kitaparı gördüm, Sosyete Asyatik’in ktüphânesinden de istifa¬ de ettim. Bibliyotek NasyonaTin matbu kitaplar kısmım da bi¬ tirdim. Manuskri kısmma devam ettim. Orada memur meşhur âlim Bloşer ile ahbap oldum. Bana kitap hususunda çok yardım etti. Nazik adamdır. Yoksa kitap almak güç şey. Hele bir ta¬ kım kıymetli yazma eserler var ki, kilit altındadır. Herkese göstermezler, bana verdi. Tetkik ettim. Meselâ Ali Şir Nevaı’- nin külliyatı cidden inci gibi yazı, müstersna tezhip ve minya¬ tür üe süslü. Bu kütüphanedeki Türkçe yazma kitapların he¬ men hepsini tetkik ettim. Gördüm ki, bir hazine vardır. Çok kıymetli şeyler buldum. Bir - iki eser neşeredebilirsem, büyük hizmet olur. îyi ki, Paris’e kendimi nefyetmişim. Çok memnu¬ num. Bunlar da bitti. Şimdi altı aydır, hayat ve hatıratımı ya¬ zıyorum, bu da bitiyor. Artık elimdeki şeylerden bazı bahisle¬ ri Fransızca olarak neşredeceğim. Bunlar birer risale olacak. Nitekim bir tanesini neşrettim: Oğuznâme. Bir de Türk ün Şi’ren Destanını yazmak hevesindeyim. Bı da Oğuz Kağan adlı olacaktır. Beş on yıl daha yaşarsam, vü cüda gelir, iyi olup olmayacağını da bilmiyorum. Bakalım biı tecrübe edeceğim. Artık hayatımda tetkikat yapacak değilim Sade elimde yığılmış olan tetkikatı neşretmek lâzımdır. Gayen bu. Bunları ölmeden yapmalı. Belki sonra bu müsveddeler kıy¬ met bilmez ellere düşer, mahvolur. Mahvolursa bu uzun emek¬ lerime yanarım. Hele Mustafa Kemal ve Ismet’ten evvel ölür¬ sem, hatıratımı behemehal elde edip mahvetmeye gayret ede¬ ceklerdir. Buna muvaffak olurlarsa tarih için yazık olur. Bu »ebeple butun bunları Avrupa’da emin bir yerde saklıyacağım. unların tab ı on beş yirmi bin lira istiyor. Bakalım, Rüe de Galantes de merkezî k.smmda olan bir evde bu mesaiyi yap- Bu mesaî çok uzun oldu. Hâlâ Teşrinisani 1932 devam edi¬ yor. Fakat on güne kadar bitecek. Hem de pek güç iş- Zaman oldu kİ, işi bırakır, birkaç gün bahçelerde yalnız dolaşırdım. Bunsuz devam mümkün değildi. Üç - dört gün böyle gezinme¬ den sonra aküm başıma geliyordu, tekrar çalışabiliyorum. Ye¬ meklerden sonra çalışmanın haftada bir gün istirahat verme¬ menin ne kadar muzır olduğunu biliyorum. Fakat insan bir daldı mı kendini alamıyor. Öyle ki, yemek yiyorum, yine zih¬ nim onlarda. Yemeği acele bitirip, kitabın başına oturuyorum. Çok def’a uyku uyuyorum, fakat yarım uyku. Dimağım uyku¬ da da çalışıyor. Bu dimağî ve binefsihi faaliyet bazan uykumu da kaçırıyor. Böyle tefekkürâttan bir hale geliyorum ki, dima¬ ğım tutuşmuş, yanıyor gibi, öleceğim. Düşünmeği bırakayım di¬ yorum, imkânı yok. Ancak bir gün, iki gün okumayıp ve dü¬ şünmeğe gayret ettiğim vakit, dimağım rahatlıyor. Yahut bir demor alıyorum. Çünkü tenebbuhat-ı dimağıye müthiş, iyi ki, hekimim. Hekim olmasam, belki bu mesai bitmez olurdu. Mi¬ dem hergün bozuk. Hamızıyet müthiş, hazmedemiyorum. Kar¬ nım gazdan dolu gibi. Biteviye aşağıdan gaz çıkıyor. Müthiş bir peklik var, baş edemiyorum. Oturup kımıldamam aktan, beslenmeye konmuş kaz gibi şişmanlık geliyor. Bu da fena- Midemden çok sıkıntım var. Bunlara rağmen yine müthiş çalıyorum. Yine zorla beni yemeğe kaldırıyorlar, kitabı bırakamıyorum. Kaldırmasalar yemeği unutacağım. Akşama kadar aç kalacağım. Tırnakla¬ rım, cadı tırnağı gibi uzanıyor, içi de simsiyah kir. Hergün ke¬ seyim diyorum, fakat bir türlü vakit bulamıyor, yarın diyo¬ rum. Bu suretle bir iki ay kabp adetâ Çin’li tırnağı gibi olu¬ yor. Sakalım da öyle. Papas gibiyim. Evde banyo var. Fakat lüzumu kadar banyo da alamıyorum. Çünkü vakit alıyor. Ha¬ sılı pis bir adam oldum. Halime ben de iğreniyorum. Fakat ça¬ re yok. Derler ki, başımı kaşıyacak vaktim yok. Öyleyim. Bunu boş lâkırdı zannederdim. Şimdi hakikati enliyorum. Hakikaten elimi başıma kaşımak için götürmeğe vakit bulamıyorum. Ba- 1416 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1417 şım kaşınmadan yanıyor. Fakat başıma elimi götüremiyorum. Ellerim kalemle kitapla meşgul. Ve bunları bırakamıyorum. Hiç kimseyi kabul etmiyorum. Çünkü vakit alıyor. Benimse vaktim dar. Beş dakika beş yıl gibi kıymetli. Bazan rüfekadan biri geliyor, kitabı bırakıp konuşmağa mecbur oluyorum. O adam kimbüir neler söylüyor, Benim haberim yok. Benim ak¬ lım, fikrim, hep kitaplarda. Arada ona hayır veya evet diyorum ama, uyuyor mu uyumuyor mu bilmiyorum. Düşündüğüm bile yok. Eğer ne söyledim diyorsa, cevap veremeyip utanacağım. Münasebetsiz evet ve hayırlar oluyor. Bu sebeple bunlar bana elbet, sersem olmuş derler. Bir de böyle çalışmadan insana bir ağırlık da geliyor. İn¬ san, itidal demli, pek ağırbaşlı, pek ciddî oluyor. Hele pek sa¬ bırlı oluyor. Bazan bizim kan neler yapıyor da söylüyor da, sabrediyorum, kızmıyorum. Hem insan herkesi mazur görüyor. Bir de insan korkak oluyor. Bir şey pat etse irkiliyor. Her âdi işi bile ince eleyip, sık dokuyor. Sonra çok cefakâr oluyor. Bu çalışma zahmeti dayanılır şey değil. Bu sebeple her nev’i me- şakate eyvallah diyor. Sonra insan kuzu gibi uslu, mutS olu¬ yor. işte ilme çalışmak, uzun bir çalışma insanda böyle has¬ letler yapıyor. Bir yü evvel gece çalışmazdım. Sıhhatim pek bozulmuştu. Gözlerim pek fena idi. Artık göklerim gözlüksüz yazı okuyamıyor. Bu fena şey. Fakat ne yapalım, oldu. Yıllar¬ dan beri gözde gözlük, günde on - onaltı saat ve hergün, bir düziye okumak gözlerimi gözlüğe o kadar alıştırdı ki, gözlük¬ süz okuyamaz oldum. Hekimlere söyledim, baktılar. Gözümün baidelbesar diyopetrisi tâ. mektepte iken birbuçuk idi. Yine öy¬ le. O artmamış, fakat iris ve adaleleri yorulmuştur. Demek gözlerim de, dimağım da, vücudum da pek dinlenmeğe muhtaç. Bereket versin Paris’in güzel bahçelerine. Takriben iki ay¬ da bir, okuduğumu anlamaz bir hale geliyordum. Sersem gibi oluyordum. Yürürken ayaklarım nuzul inecekmiş gibi sendeli¬ yordu. O vakit hemen bu bahçelere fırlıyordum. Üç gün - beş gün böyle gezinmek, hiç oturmamak, konuşmamak, bir şey dü¬ şünmemek beni normal yapıyor, yine çalışmak kuvveti veri¬ yordu. Kışlan da yine bu bahçe gezintisine devam ediyorum. Bir de hurda denize hasretim. Su diye Sen nehri kenarın¬ da geziyor, bakıyordum. Bunun iki kenarında eski kitaplar sa¬ tanlar da var. Onlara da bakıyorum, iyi oluyor. Ben bu bahçe¬ lere limanım diyorum. Gemiler fırtınadan kaçar gibi, çalışma tahribatından buralara kaçıyorum. Fakat deniz ihtiyacım faz¬ la. Çünkü Sen’in suyu kirli bir şey. Suya bakmak zevk vermi¬ yor. Hanım üe bu üç yü içinde üç - dört büyük kavga yaptık. Kavga olunca lâkırdıdan kurtulmak için sokağa kaçıyorum. Arkamdan gece ise, gecelik ile bile sokağa fırlıyor, kurtulma¬ nın çaresi yok. Nihayet öyle hale geldik ki. kaçıyorum, aramı¬ yor. Âlâ. Ama demek eski rabıtası kalmamış üç - beş saat do¬ laşıp eve geliyorum. .Bundan Üç ay evvel bir kavga yaptık. Boşanacağız. Ben eşyalarımı sandıklara koydum. Gideceğim. Ne ise yine barıştık. Demek köle gibi olduk artık. Kadın bana daima fena söylüyor, Tulumbacı gibi de küfürbaz oldu. Dehşet¬ li küfür ediyor. Ben onun kadar küfür bilmem. Şimdi eskisi gibi değil. Her vakit boşanmaktan bahsediyor. Şimdi ben de küfrediyorum. Halbuki, ağzımdan hiç küfür çıkmazdı. însan arkadaşından azar derler, öyle... ZarureUer insana çok şey yapar. Şimdi ben de boşanalım diyorum, boşanamıyoruz da. Ailemden utanıyorum. Utanılmaz bir vaziyet değildi. Ne ya¬ pacağız bilmem... Bizim hanım tâ eskiderıberi benim çalışmalarımdan bîzâr. İllâ beni yazıp okumaktan men etmek ister. Bense vazgeçmem. Bundan kavga çıkar. Tetkikatm güçlüğü sıhhatimi tahribi ya¬ nında, bir de bu güçlük var. Biraz da hakkı var. «Benimle meş¬ gul olmuyorsun» diyor. Zaten bu, her zevcenin dâvasıdır. Bizim¬ ki ise hepsinden çok haklı. Ancak, sebepsiz konuşmak mümkün olmuyor ki. Edebiyat bilmez, tarih bilmez, ilh... Bilmez bilmez... 1413 HA YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1419 Karacâhil ne konuşayım? Siyasiyatı da sevmez. Hadi yine de¬ reden tepeden saçmalar konuşalım. Hayatta anladım ki, bu da lâzım. Bir istirahat ve vakit, geçirmek demektir. Ancak fena bir huyu var. Konuşmağa başlar başlamaz, işi şikâyet ve kav¬ gaya döküyor. Dili adetâ bir çuvaldızdır. Hiç bir kadın hali ve inceliği de yok ki, tatlı havaî sözlerle, insana kendini dinletsin. Hele beni asla dinlememek, onun mukaddes dini. Sevmediğim şeyleri yapmakda itina ile takip ettiği bir sistemi, ve prensi¬ bidir. Ben de bütün bunları görmemek, kurtulmak için kendimi tamamiyle kitaba verdim. Bu sebeple benim bu kadar çok çok eser yazmama karımın da tesiri olmuştur. Tabii bunları fikir rahatı ile yazsaydım elbette daha iyi olurdu. Halimizi bilen biri birgün bana. «Şaşıyorum, bu belâ içinde sen nasıl oluyor da ki¬ tap yazabiliyorsun?» demişti. Bereket versin d alıncaya kadar¬ dır. Kitaba bir daldım mı, dünyada olduğumu bile bilmem, ya¬ nımda top patlasa duymam. Bir iyiliği de, çabuk dalarım. O vakit dert, üzüntü yok... Kitapla her derdi unutuyorum. Bu çalışma esnasında bazan istirahat zamanında düşünü¬ yordum. Yeis ve ümitsizlik geliyordu. «Bunlan ne vakit biti¬ receğim? Ya bitiremezsem. Çok zahmetli iş. Artık dayanamıyo¬ rum» diyor, hâzin bir kedere dalıyorum. Bırakmak istiyordum. Fakat derhal kendime gayret veriyorum. Bu eserleri yazdım ama, neler çektiğimi ben bilirim. Uzun yıllarla bir sandalyede öyle otur, oku yaz. Ne konuşma, ne eğlenme var. Kolay değil. Herkes Paris’te eğlenir. Bana ise Paris sade bir oda, bir zindan... Ömrün kısalığını düşünüp yanardım. Fahrîzâzi, yemeğin vakit aldığına kızarmış, Namık Kemal «Ah, okuyup, yazmak, ikisi birden olabilseydi. Yazmağı çok seviyorum, fakat okumak vakit alıyor» dermiş. Ben de yemek ve uykunun vaktimi aldı¬ ğına pek kızıyorum. Hele istirahatc mecbur olduğum günlere, zorla elimden alınmış alt'n dolu hazineler gibi yanıyorum. Bu İlmî çalışma esnasında beş - on da şiir yazdım. Böyle çalışırken, aklıma geliveriyor, yazıyorum. Halbuki okuduğum şeyle hiç münasebeti, evvelce de hatırımda yok. Hem de aklım¬ da olmıyan şey. Meselâ : Vatanı perişan görüp Ben karalar giyer oldum. Zülmün yüzüne tükürüp . Yerden, yurttan gider oldum. diye başlıyan şiiri Nesimî’nin Divanında kaç ânız vezni kullan¬ dığım hesap ve tesbit ederken birden bu işi bırakıp yazdım. Ve ancak zannnımca on beş dakika sürmüştür. Kendimi bilerek yazmadım. Şiir yazdığımı, yazdıklarımın ne olduğunu ben de yazdıktan sonra, okuyup, öğrendim. Gayrî şuuri olmuştur. Bizim meb’usluk devam ederken tahsisatımı yolladılar. Buutla çok memnunum. Meclis’in müddeti bitti. Beni meb’us yap¬ madılar. Hattâ kardeşim olan Şükrü’yü intihap esnasında Si- noptan kaldırdılar. Bunu boşuna yapmışlardı. Hükümet dayak¬ la intihap yapacak. Halk ne yapsın?!. Hem Şükrii'nün ne hük- ıpü olacak ? Ittihadcılar da böyle onu kaldırdılardı. Ne ise beni intihap ettirmediler. Beni meb’us yaptırmamış. Mustafa Kemal Akif’i Rize’den meb’us yaptı. Bu adam Sinop’lulan Anadolu hareketine karş 1 isyan ettiriyordu. Belediye Reisliğinde irtikâp¬ ları var. İşe bak ki, buna istiklâl madalyası dâ verdiler. Ve meb’us da yaptılar. Aferin! Tam Mustafa Kemal’e lâyık meb’¬ us ve tarz... Sonra bu Akif’in bu halleri Meciis’e de isbad edil¬ miş, meb’ushıktan kovulacaktı, tş gazetelere de düşmüş... Bu¬ nun da önüne geçtiler, halâ meb’ustur. Bir aferin daha!... Ben daha Türkiye’den çıkmadan evvel eşraftan ve sevdi¬ ğim Rasim Bey Çerkesler ile arası fena olduğundan İstanbul’a gelmiş, beni buldu: «Ben ya Çerkeslerle silâhımı alıp dağda vu¬ ruşacağım, ya onlan ihbar edip hapsettireceğim. Benim önü¬ me düş! Beni Gazi'ye götür! Bunları Vahideddin ile muhabere ediyorlar diye ihbar edeceğim.» demişti. Ben de bunun aslı olup olmadığını kendisinden sormuş, o da «uydurdum. Ne yapayım?» demişti. 1421 1420 HAYAT ve HATIRATIM Ben nasihat ettim. «Sinop’a git! Silâhla vuruş, daha merd- ce olur» demiştim. Dinlemedi. Ankara’ya gittiydi. Orada Ke- maleddin Sami ile İzmit meb’usu Abaza Süreyya önüne düş¬ müşler, ihbarı yapmışlar. Sinop Çerkeslerinden onbeş kişiyi İstiklâl Mahkemesi tevkif etmiş. Reis Kel Ali’ye hemen bir mektupla hakikati bildirmiş, Sinop’a böyle leke sürülmemelini rica etmiştim. Bir şey yapmadılar, fakat Çerkezler uzun yat¬ tılar. Birgün İsmet: «Senin Çerkezler nasıl oldu?» diye bana sormuş, ben de «Hâlâ yatıyorlar, yazıktır» demiştim. O da «Senin mektubun üzerine onlara bir şey yapmıyoruz» demişti. Demek Kel Ali mektubu onlara göstermişti. «Emir verin de çıksınlar» dedim. Ne ise çıkardılar. Rasim bey iyi ve merd bir adamdı. Fakat son zamanda gece, gündüz içiyordu. Rakıdan ahlâkı da bozulmuştu. Ankara’dan însanbul’a dönüşünde bir ermeni karısı alıp Beyoğlu’nda bir birahaneye gitmiş. Orada şoförlerin yanındaki bir kadını da cebren almak istemiş, tabancasını çekmiş, onlardan biri de Ra- sim’e bir çelme vurmuş. Rasİm düşmüş. Bir daha kalkamaımş. Hastahâneye, kaldırmışlar, ölmüş. Bana haber verdüer. Cinayet olmasın diye şüphelendim. Polis müdürüne söyledim. Morga getirttim. Doktor Saim otopsi yaptı. Beyninde el kadar pente- ci vardı. Beyni bunun tazyiki ile çökmüştü. Azim cidarı çatla¬ mış. Demek düşünce başı taşa hızla gelmiş, kafası kırılmış, ne- zîlle ölmüş. Ne ise, Eyüb’e götürüp defnettik. Ankara’dakiler bunu Çerkez Komitesinin bir cinayeti zannetmişler, hattâ beni «zehirledi» demişler. Kılıç Ali telgraf çekip yeniden otopsi yap¬ tırıp, midesi muhteviyatım tahlil ettirmiş. Tabii bir şey bulun¬ madı. Demek benden şüphe ediyorlardı. Demek bu vesilede beni alaşağı edeceklerdi. Halbuki ben bu adama, ölümünde de hiz¬ met etmiş, cinayeti ve faillerini bulup hapsettirmiştim. Ben ne yaptım, bana ne dedilerdi. İşte bu Rasira Bey Akif’le kanlı bıçak¬ lı idi. Kaç "defa da onu öldürecekti. Gazi hem Rasim’i, hem Akif i tutuyordu. İkisini de aleyhime kullanmak istiyordu. Dr. RIZA NUR Yeni Millet Meclisi intihabı oldu. Bu üçüncü Meclistir. Bi¬ rinci fesih ile İkincisi tabii Ömürle gitmişti. Üçüncü Meclis’e Büyük Millet Meclisi adını vermişler. Gü¬ nahtır. Bu Meclis’e bu ad nasıl verilir ? Bir tek muhalif olmıya- cak, korkuluk nev’inden bir Meclis yapmış. Ama muhalefet öy¬ le bir ottur ki, kökünü kazı, yine birgün biter. Meclis açılınca uzun bir nutuk söylemiş. Bu nutku işte bu eserimizde tenkid ettik. Tekrar söylüyoruz ki, bu koca altı günlük nutuk, sâde şahsiyattan ibarettir. Yoksa, tarihî vukuatın izahı değil. Nu- tuk’da iki gaye var: Biri her şeyi ben yaptım, diğeri sevmediği beş - on kişi zem etmek. Bunların arasında ben de varım. Nu¬ tuk, kibrü azamet, teferrut, igoizm, şöhret hırsı, hased ile do¬ ludur. Hasılı yükte ağır, pahada hafif bur meta’dır. Hâlâ Mustafa Kemal’i gazetelerde methede ede bitire¬ miyorlar. Ayyuka çıkarıyorlar. Abdülhamid'e aslâ bukadar yapılmamıştı. Mustafa Kemal’i bir put yaptılar, tapıyorlar. Onu yapan da beş - on dalkavuk ve külâh kapıcılar. İstanbul’dan bana beş on nüsha «İkdam» gazetesi yolla¬ dılar. 26 Mart 1928 tarihli İkdam gazetesinde Mustafa Kemal e «Türk devletinin banisi» diyorlar. Ne kadar yalan. Yine aynı nüshada «Büyük müneinin resmini eski kitaplardaki besmele yerme sahife-i ihtirama geçiyoruz» diyor. Bu ne vahim şey! Besmele yerine Mustafa Kemal’in resmi!... Demek Allah yapı¬ yorlar. Bu kadarsı Abdülhamid’e de denmemişti. Herif sade yerde Allah’m gölgesi idi «Zillüllah-ı fil arz...» İkdâm’ı, Cemal Hüsnü Cevdet’ten kira ile almış. Bunları diyen bu Cemal Hüsnüdür. Bu çocuk, irtikâp, fuhuş, casusluk ile âlûde bir genç. Nitekim Londra’ya gitmiş, dönüşünde AdnaUla karısı aleyhinde cgrnal vermiş. Bunu bizzat Adnan’dan işittim. Mustafa Kemal’e böylesi lâzım. Nitekim onu Maarif Vekilliği¬ ne kadar yükseltti. Ahlâkının mükâfatını gördü. Bir adam böyle Allah mertebesine çıkarılırsa, o ne yap- 1422 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1423 maz?!. Değilse bile, deli olur, kırk defa söyleyince sahihten kendisini Allah zanneder. Nitekim, oldu ve zannetti. Bu hal matbuatımız için ne kokmuş bir lekedir. Her devrede bunlar böyle yapıyorlar. Bu sebeple Türkiye’deki istibdadlarda mat¬ buatın büyük bir mes’uliyet hissesi vardır. Bu sefer Mustafa Kemal defolunca bari bunlar iyi bir cezalandırılmalı da bir da¬ ha böyle şey olmasın. İkdam numero 11001 de «îstibdad ve onun zarurî neticesi olan suıidâre kanunsuzluğu, haksızlığı, tahakkümü, emniyetsiz liği, asayişsizliği, millet arasındaki müsavatsızlığı Ve binnetice vatanın inhilâlini tevlid eder... Lüzumsuz cebrü şiddet istima li veyahut lüzumsuz cebrü şiddetin idâmesi, mekrü tazyik po¬ litikası alâmeti zaaf ve İdarî kabüiyetsizlikti. Bunun neticesi de anarşi ve inhilâldir» diyor. Bunu diyen de Dahiliye Vekili Şükrü Kaya. Ne güzel tarif etmiş, İstanbul’a gidip ağzını Öpe- sün geldi. Fakat bu tarifi Dahiliye Vekilliğini ettiği Hükümet ve Mustafa Kemaldir. Efendüeri tamamiyle mekrü tazyik siya¬ setini yapmaktadırlar. Bunları okuyunca insan derhal bu ada¬ mın kendi Hükümetini bihakkın ve güzelce tenkid ettiğine hük¬ meder. O, bunu ya böyle yaptı, ya bümiyerek yaptı. Kendisi aklıbaşında bir adamdır. Bu hükümetin böyle olduğunu benden iyi bilir. Lâkin delkavuktur, söyleyemez. Çünkü bu müthiş bir tenkiddir. Demek Allah soyletmiştir. Derler ya, o olacak. Ya¬ hut kendilerini daraya çıkarıp da bunu âlelitlâk söylemiş ise, büyük sahtekârdır. Böyle hal tamamiyle İsmette vardır. Zül- metti mi, o günlerde zülmü takbih eder,.onun zülmü takbih et¬ tiğini biri görürse, derhal İsmet’in Ogün bir zulüm işlediğine hükmetsin. Asla, korkmasın. Yanılmaz. O adam daima kendi halleri ne ise, onu tasvir ve zemmeder. Yâni bununla bu hal bizde yoktur demek ister. Çünkü, zem ediyor ya. Aklı bu kadar. Ben zannederim ki bu sözleri Şükrü Kaya’mn beyanatına dik¬ te ederek ismet koydurmuştur. 17 Kânunisâni 1928 İkdam’da komünistlerin muhakemesi var. Bu iş ikide birde oluyor. Zavallı memleket! Bu derde de uğradı ha... Amele ve bir takım gençleri, hattâ mekteplileri bu fikre kazandılar. Bunu Rus’lar yaptılar. Orada tahsil ettirilmiş beş on kişi komünistliği bize getirdi. Rus’lar bunlara paraca da yardım ediyorlar. Bunu Moskova’da iken Rusya’ya talebe gön¬ dermemiz için çek söylemişler, beıı reddetmiştim. Benden son¬ ra bizimkiler Rusya’ya talebe yollamışlar. Bilmem hangi ser¬ sem yolladı... Aynı nüshada Şükrü Kaya’nm Avrupa’dan avletüıde gaze¬ tecilere beyanatı var: «Kardeşâne» «İzahatlar» diyor. Bu adam Türkçe de bilmiyor demek. O vakit kendisine Paris'te sokakta tesadüf etmiştim. Sefarethânede misafirmiş «Gel görüşelim» dedi. Gittim. «Gidiyorum. Bir diyeceğin var mı?» dedi. «Yok» dettim. Lâkırdı ağzında: Tevfik Rüştü pek dirayetli bîr zâtmış, bilmezdik. Uzun zamandır mevkide tutunuyor.» dedim. «Sahih pek mâhirmiş» dedi. Şimdi görüyorum. Kendi de mahirmiş... Gitti vekil oldu, o vakittenberi duruyor. Hem de Mustafa Ke¬ mal’in başmusahibi olmuş. Cem gazetesi müdürünü mahkûm etmişler. Sebebi bir âlîl adama bir çok kurtlar hücum eder bir resim yapmış. Kurtlar vergiler imiş. Ne doğru tasvir... Cem yüksek bir duygu sahibi, büyük bir artisttir. Bu sebepten İttihadcılar zamanında da. bunlar zamanında da başı daima belâdadü. Bu müstesna artis¬ tin bizde kıymeti bilinmemiştir. Ne yapalım o da dalkavuk olay¬ dı... Ahali yeni kağıt paralarda Mustafa Kemal’in resminin gö¬ züne iğne batırıp kör ediyorlarmış. Demek halk hiç olmazsa bu adamın resminin gözünü kör ediyor. Eşeği dövemiyen, semerini dövermiş... Husumeti anlamalı. . Kendisine göre halk onu ca¬ nı gibi seviyormuş. Bütün nutuklarında söylediği ve gazeteler¬ de yazdırdığı şeylerde bunu diyorlar. Bu iğneleme mes’elesi hakikati izah eder. Hükümet bunun üzerine telâş etmiş, bir tebliğ-i resmî neşretti, iğnelemeği söylemiyor... «Yeni '■vrak-j 1424 H ' v *T ve HATIRATIM nakdiyenin gayet temiz tutulması ve yırtılmamasına son derece itina edilmesi ilân olunur» diyor. Bu da iyi... Bir halkı kağıt parayı temiz tutmakla muvazzaf eden hiçbir hükümet görülme¬ miştir. Bir patlak: Bahriye Vekili Topçu İhsan Yavuz'un tamiri ve havuzun inşası işinde mühim rüşvet almış. Bu işi meb’us Doktor Fikret ile beraber yapmışlar. Bunları Divan-ı Âli’ye veriyorlar. Hakikaten Yavuz çürük yapılmış, çatlamış. Âlâ... Hapsettiler. Divan-ı Âli’ye verdiler. Halk buna «Havuz Yavuz» adını verdiler. Pek meşhur oldu. Şaşılacak şey... Ben daha Türkiye’de iken bu irtikâp işini Türkiye’de fareler ve sinekler bile biliyorlardı. Nasıl olmuş da başvekil ismet bilememiş!... Şimdi öğrenmiş!... Tuhaf!... ir¬ tikâptan iki yıl sonra hesap soruluyor... Yine tuhaf!... ismet Divan-ı Âli mes’elesinden bir kaç gün evvel kabineden Topçu’yu "atmış. Hüsnü hizmetini takdir etmiş ve eline de pek çok hüsnü hizmet ettiğine dair tahrirî bir vesi¬ ka vermiş. Üç gün sonra tevkif ediyor... Bu tarz zaten onun sistemidir. Birisinin yüzüne güldü mü, mutlaka ona bir tuzak hazırlanmıştır demektir. Emsali Cahid, ben, ilh... şimdi de Ihsan. Ancak bu kadar irtikâplar ve mür- tekipler var. Onlar hapsolmuyor da, niye yalnız Ihsan hapso- luyor? Bu merak edilecek mühim bir noktadır. Bu sadakat mes’elesidir. Bir adam Mustafa Kemal’e sadık oldukça, ne ir¬ tikâptan ve ne de başka bir hiyanetinden hapsedilmez, ihtimal Ihsan patavatsızlık etti, sadakatından şüphe hasıl oldu. Kabine¬ den attılar. Atılınca o da kızdı, muhalifkârâne sözler söyledi. Bu sefer hapse soktular. Tabii bunları yapan Mustafa Kemal¬ dir ve demekki, îhsan’a fena kızmıştır. Bu mantıkî istihraç mevakıa muvafıktır. Çünkü birgün Mustafa Kemal müddei¬ umumi ve daha birçok adamları çağırıp «daha hâlâ, Ihsan’a bir kulp bulup hapsetmediniz» diye bağırmıştır. Bunu bu esnada yanımda bulunan birinden, burda işittim. Dr, RIZA NUR 1425 Bu muhakemede geçen şeylerden birkaç şey dikkatimi cel- betti: 1 — Ihsan diyor ki: «Ben bunu bu şirkete verdimse Baş¬ vekillik emriyle verdim. Hattâ Hey’e t-i Vekile’ye iki talip şir¬ ket getirdim. Başvekil diğerini kendi eliyle çizdi ve Ötekine «Kabül. ismet» yazdı. O halde Başvekü mes’uldür» diyor. Ha¬ kikaten mahkemece îhsan’m mes’uliyetine sebep noktalardan biri bu şirkete imtiyaz vermiş olmasıdır. O halde îhsan’la be¬ raber îsmet’in de hapsolması lâzımdır. Şu, kat’î bir delildir. Hâkimler yüzkarası olarak bu noktayı işitmemezliğe geldüer. 2 — İsmet’in kambur kardeşi Rıza ile ortağı Resai de is¬ ticvap edildi. Bunlar Yavuz ve Havuz işinde bir şirketten altı bin Ingiliz Lirası istemişler. Hâkim «Niye istediniz?» diye so¬ ruyor. Onlar da «Müşavere ücreti olarak» diyorlar. Hâkim nasılsa gaflet etmiş «Bu kadar müşavere ücreti olur mu?» di¬ ye soruyor. Tabii cevap yok. Bu tam hâkimin tutacağı bir nok¬ ta idi, tutmuşda. Fakat birden bırakıyor. Demek o anda hâki¬ min aklı başına gelmiş, mevzuu değiştiriyor. Hâkimler, avukat¬ larla müşavere yaparlar. Onlardan rey sorulur. Bundan da bir ücret alırlar. Bu ücretin bu mâkulesi, Fransa’da bile 20 3,0, 50, İngiliz! geçmez. Altı bin Ingüiz. Yetmiş bin Tî/-k Lirası. Böyle bir meblâğ müşavere ücreti olamaz. Demek bununla da sabit ki, Kambur irtikâp ve rüşvet içindedir. O şirketten istemiş. Şüphesiz o şirkete «Bize altı bin Ingiliz lirası verirseniz, Yavuz ve Havuzu size ihale ettiririz» demiştir. Bu basit bir hakikat¬ tir. Hâkim bunları da alaşağı etseya... Deliğe sokya... Ne garibe?... irtikâptan dolayı bir vekili hapse sokan is¬ met, demek bizzat kendisi irtikâp içindedir. Demek bunu Kam- bur’u vasıtasıyla yapıyor. Güya Kambur ticaret ediyor. Mahkemeye İsmet de gitmiş. Uzun beyanatta bulunmuş. Bir yerinde şunu diyor ki, pek dikkate şâyandır: «Eski mürte- kipler Sâye-i Şahaneye iltica ederlerdi. Şimdikiler de inkılâp bitmedi teranesini söylüyorlar «Ne güzel kendilerini tasvir et¬ miş. F: 90 1426 HAYAT* Ve HATIRATIM 3 — İhsan Reisicumhurdun bir talkımlarına para kazandı¬ racak işler vermesini Sıhheye Vekiline tenbih ettiğini söylü¬ yor. İsmet müdâfaasında bunu red etmiyor te’vil ediyor. Bu müthiş itham. Demek Mustafa Kemal ele başı. Hem de bunda îsmet’in bir habisliği var; Bunu gazeteye düşürüp âlâmelein- nis yayıyor ki, bunda sırf Mustafa Kemal’i lekelemek gayesi gütmüştür. Çünkü onun yerine geçmek için kabma sığamaz. Bir taşla iki kuş vuruyor. Biz evvelce de yazdık. Ankara’da iken biliyorduk. Herkesin ağzında idi. Mustafa Kemal yara¬ larına «Kuvvetli olmamız için para yapın» diyordu, işte yapıyor¬ larmış. .. 4 — Yine bir söz Ihsan ve emsalinin mahiyetlerini izah eder, îhsan’m bu sözü şudur: «Ihsan ‘bey ne vaziyete düşerse düşsün, uğruna başını koyduğu Gazi’nin teveccühünden düş¬ mek, onun için milyonlarla kabili tazmin değildir.» işte, varsa ■da, yoksa da* Gazi’nin teveccühü. Türkiye’de muteber sade bir şey var, o da bu. Evet sade onunla meb’us, vekil olunur, para çalınır, zevk ve fuhuş edilir... Bunun o eski «Padişahbaşı için» «Teveccüh-ü Şâhane»den farkı nedir?... 5 — ismet bir şahit sıfatıyla mahkemeye girince, hâkim¬ ler âyağa kalkmıştır. Divan-ı Âli denen mahkemenin aşağılığı¬ na bakınız... Var, hesabeyle artık... Kararları da buna göre¬ dir. 6 — Mustafa Kemal vekillere Abdülhamid gibi resmî maaşlarından başka maaş verirmiş... Bu adam istibdad peşin¬ de. Hep Abdülhamid’le îttihadcıları taklid ediyor. 7 — Ihsan kurtulmak için İsmet’e bir gün mektup yazmış, onda Ismet’e aleyhinde tezvirat yapıldığını ve bundan kızıp kendisini itham edeceklerini yazıyor. Sonra öğrendiğime göre tezvirat şu imiş: Son zamanlarda Ihsan «îsmet’ten bir gün hesap soraca¬ ğım?» demeğe başlamış. «Hükümette suiistimal var» diyormuş. Hükümet itimat talep ettiği gün, İhsan Meclis’te kasten bu- Dr. RIZA NÜR 1427 lunmamiş imiş. Demek ki, tahminim gibi îhsan’m. hapsi, sırf muhalefkârâne sözler söylemiş olmasındandır. Paris’te sonra Doktor Fikretten işittiğime göre, Fikret’in hepsine sebep Mustafa Kemal ona «İhsan aleyhinde şahadet et» demiş, o da etmemiş. Bu imiş. Hasıh evvelce Bahriye Vekâletini ilga ve bu ilga münase- betyle thsan’ı defettiler. Ihsan, Fikret mahkûm oldular. Ihsan hâlâ yatıyor. Şu Bahriye Vekâleti İhsan’ın yüzünden yapıldı. Yine onun yüzünden ilga edildi. Hep şahsî. Devlet düşüncesi hangi köşede saklı bilmem?!. Şimdi şunlara biri dese ki: «Be maskaralar, dün Bahriye Vekâleti yapPnız, bu gün de kaldırdınız. Bu çocuk oyuncağı oynamanıza devlet işinde müsaade varmıdır? Diyelim ki, lü¬ zumsuz diye kaldırdınız, evvelce akimız nerde idi? Lüzumlu diye yaptınız ise, iki gün sonra niye lâğvediyorsunuz? Siz bunu yapmayınız diye nice aklı eren erbab-ı hâmiyet ecelce bin söy- ledilerdi. Bilmiyordunuz, niye söz dinlemediniz? Tecrübe ile Öğrendinizse, tecrübeye tahammül var mı? Millet ve devlet işi, para işi. Bu develet laboratuvarda tavşan, Hind domuzu, ak sıçan mkhr?!. Bu teşkilât ile milyonlar da gitti. Şimdi millî ik- tisad ve tasarruf yapıyorsunuz ha! İktisadî buhran azrail gibi devletin başına çökmez de ne yapar? Başka memlekette olsa başınızı iki taş arasında korlar da ezerlerdi... Bilmiyorsunuz, devletin tepesinden inin!... Ne oldu ise millete oldu. Onlara ne olacak? Sade cepleri doldu. 1 işte «Yavuz - Havuz Rezaleti» da budur. Birgün uzun bîr monoğrafi ile bu işin bütün çirkinliklerini tesbit etmeli ve Is- met’i de Kamburu ile beraber mahkemeye vermelidir. Bizim Pazarola Haşan bize gelmiş, beni bulamamış, Ti:artmı ve adresini bırakmış. Cenova İktisad Kongresine, ordan da Pa¬ ris’e gelmiş imiş. Gittim gördüm. Daha gençtir, fakat Haşan turşu gibi ihtiyar odmuş. Şaştım.... Yeni genç kan pörsütmüş. 1428 HA VAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NLTK 1429 Bana behemehal İstanbul’a dönmemi söyledi. «Hasta haremimi ne yapayım?» dedim. «Bir hastahaneye koy, sen dön!» dedi. Bâktım, avdetim için lüzumsuz ısrarlar yapıyor ve halinde gayrî tabiilik var. Bunu söylerken yüzüme bakamıyor, masaya okadar kapanmış idi ki, burnu ile masa arasında ancak üç par¬ mak kadar mesafe vardı. Gayrî tabii vaziyet. Anlaşılıyordu ki, Mustafa Kemal veya İsmet, Hasan’ı, beni kandırıp avdet ettir¬ meğe memur etmişlerdi. Hiç reddetmedim, hattâ «Peki!» de¬ dim. İnandı, gitti. Aptaldır. Arkası altı ay geçti. Yahya Kemal geldi. Beni avdeta teş¬ vik etti. Lehistan’da sefir. Her yıi Paris'e gelip eğleniyor. Her gelişinde beni de görüyor. Beni avdete iknaya çalıyor. İlk de¬ fasında Gazi ile İsmet aleyhinde epeyce söylendim. Marifetleri¬ ni saydım. İkisini de müdâfaa etti. İkinci yıl geldiği vakit, Ga~ 2İ’nin aleyhinde idi, fakat şiddetle İsmet’in lehinde. Dedi ki: «Senin geçen yıl söylediğin sözler bende derin bir tesir yaptı. Hakkın var. Mustafa Kemal habistir. Hele Türk hars ve milli¬ yetini yıkmakla meşguldür. Fakat İsmet böyle değil, melektir. İsmettir ki, Gazi’nin fenalıklarının önüne geçiyor, ne yapsın elinden geldiği kadar. O olmasa daha ne büyük fenalıklar olur.» Dedim: «Görüyorum ki, sen iz’anca benden bir yıl geridesin. Şimdi bir yılda Mustafa Kemal’in hıyanetini anlamışsın, bir yıl sonra da îsmet’inkini anlarsm! Meğerse Yahya Kemal İsmet’¬ in adamı ve prograndacısı imiş. Hattâ bazıları «Hafiyesidir» diyorlar. İsmet evvelden beri kendine taraftar bir parti yapmak ile meşguldü. Hem de Gazisinden korkuyor, bunu üstükapalı ya¬ pıyordu. Vasıf dahi onun adamı idi. Yahya Kemal de onlardan biridir. Bunlar daima «Çok fenalık, çok irtikâp oluyor, fakat yapan Gazidir. Bereket versin İsmet elinden geldiği kadar önü¬ ne duruyor. O olmasa neler olur?...» Propagandasını yapıyor¬ lardı. Avrupa’da da bu propagandayı yapıyorlardı. Nitekim Paris’e Vasıf geldi. O da aynı propagandayı yapıyordu. Vasıf Prag’a sefir yapılmış, benim Moskova Sefaretinden bize pezevenkliği dolayısıyle azlettiğim Zeki’yi başkâtip ola¬ rak alıp gitmişti. İşitince «Ne de âlâ,, kutu yuvarlanır, kapağı¬ nı bulur» demiştim. Orada vur patlasın gitmiş. Zeki Vasıf’a kadın ve çocuk bulurmuş. Bunlardan Vasıf’m sevdiği bir kadı¬ na Zeki de tasallut etmiş, Vasıf’m kıskançlığına dokunmuş, Ze¬ ki’yi sefaretten kovup azletmiş. İnsanlar düştüğü yerden kal¬ kar, galiba kalktığı yerde de düşüyor. Prag’a sefir olan Vasıf Paris’e gelmişti. Sefarethanede tesadüf ettim. Nihayet Vasıf Prag’da şoförü olan çocuğa tasallut, o da polise şikâyet etmiş. Rezalet olmuş. Ordan kaldırdılar. Kaldırdılar, ama terfian Mos¬ kova’ya büyükelçi yaptılar. Zavallı devlet artık böyle büyükelçi¬ liklere sahipti. Sonra ordan yine Maarif Vekili oldu. Eh Eh, adam fena bir şey yapmamıştı ki... Karı, oğlan işi, Mustafa Ke- . mal’ce meziyet medeniyet. Bu sefer ömrü nedense bir-iki ay de¬ vam etti. Buradan dün işittim: Vasıf durur mu? Peki yeni bir marifet yapmış. Iş Bankası Müdürü Celâl’i dövmüş. Sonra Ce¬ lâlin adamları da Vasıf’ı dövmüşler. Fakat Vasıf tam dövül¬ müş. Sedye ile kaldırılmış, bu devlet ve rical değil ki, mükem¬ mel Tulum Koğuşu ve tulumbacılar, Mustafa Kemal’in kurduğu hükümetin en baş vasf-ı mümeyyizi budur. Bir at yarışları, yarış keyfidir gidiyor. Bunu yapan, hima¬ ye eden îsmet’tir. ismet spora pe!k meraklıdır. Onun en baş eğ¬ lencesi ve zevkidir. Yaveri Atıf’ı Londra’ya yollamış, yarış atı satın almış. Bu at yirmi beş bin lira kıymetinde imiş. Şaşılacak şey... Bu adamın maaşı nedir ki... O da yiyeceğine mi, bir sürü atlarım beslemeye mi yetişecek? Hele bunların ğâli fiyatları... Ne ile satın alıyor? Bu adamın masrafı gözönüne getirilirse müthiş çaldığı derhal anlaşılır. Yavuz işinde mahkeme Ihsan’a bu kadar serveti nerden yaptığını sordu. Körolası hâkim b,ir de bunu ve daha evvel Mustafa Kemal ile, Ismet’e sorsa ya!... Hadi, yâran da Londra’dan atlar satmaldılar. At yarışı, yüzünden de Avrupa'ya mühim paralar gitti. 1430 EÇAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1431 Bunu da yine şimdi Millî tasarruf yapan adamlar yaptılar. Of... Çıldırmamak mümkün değil!.. Bu bir eğlence ve sefahattir. Avrupa milletleri yaparlar. Londra ve Paris’in at yarışları mühimdir. Fakat bu milletler zengindir, yaparlar... Bize gelince kel başa şimşir taraktır. Bi¬ zimkiler çok kabiliyetli tahrifçilerdir. Buna eğlence, sefahet de¬ yip «Islâh cinsi forsu» adını koydular. Ne yavuz hırsızlardır!.. Minare çalarlar, hemen kılıfını uydururlar. Bu ad tabii halkı aldatmak içindi. Yarış atları asla ıslâh cinsi forsu mes’elesi de¬ ğildir. Bu atlar yalnız yarışa yarar. Bunlar ziraate ve orduya yaramazlar. Farz-ı muhal, böyle olduğunu kabul edelim. Bugün a tın vazifesi kalmamış gibidir. Her işi makine yapıyor. Bu se¬ beple Londra atlan Paris’e gönderiyor. Kesiyorlar. Fakirler at eti yiyorlar. Bu sersemler ve gei kafalılar atı ıslâha çalışacakla¬ rına «ıslâh cinsi tamırhâne-i makine» ye çalışsınlar. Hattâ daha iyi ziraat hayvanlan yetiştirip Türk ziraatının öküzlerin) ata tahvil etsinler... Yeter... işte bu da böyle bir rezalet... Paris’te işitiyorum. Her gün bir gözde Avrupa’ya devlet n⬠mına zevke çıkıyor. Adı tetkik seyahati. Devlet hâzinesinden müthiş bir para yiyor. Maarif Vekili Necati de gelmiş. Sefa¬ rethanede rastgeldim, Şanzelize’de Paris’in en kibar otellerinden «Kleriç» oteline inmiş. Gittim. Görüştük ve konuştuk; Bizim Tİirk Tarihi’nin son cildlerini bastırmasını rica ettim. «Peki» dedi. «Yapamazsın, senin vaadin boldur, fakat hepsi yalandır» dedim. «Yapanm» dedi. Sonra yapmadı veya yapamadı. Bu adam mühim bir martavalcı idi. Her şeyde düşünmeden ve bol keseden atardı. Çok cahildi, fakat zekice, cevval, ciır’etkâr ve pek dalavereci idi. Meclis Reisi Kâz?mm en baş avenesi idi. Onun gibi Lutî idi. San’at dostu idiler. Bu babta Ankara’da da bü¬ yük rezaletler yapmıştı. Bir gece yansı Taşhan’daki garson ço¬ cuğu almak için oteli basmış, polis müdâhale etmişti. Kastamo¬ nu istiklâl Mahkemesi Reisi iken, bir çocuğu biraderim diye, ya- nmda gezdirmişti. Mustafa Kemal’i aleyhinde bir ihtilâl zuhu¬ runda muallimler ve talebeyi lehine istimal edeceğine ikna et¬ mişti. Bunun da kuvveti, makbuliyeti bu idi. «Muallim Ordusu» der dururdu. Münafıklar dalavereleri için neler uyduruyorlar? Ne dünyadır şu dünya?!. Bu sebeple gözde idi. Cavidleri asan istiklâl Mahkemesine müddeiumumi yaptılar, istemedi. «Ben vekillik etmişim. Bu küçüktür» demişti. Nihayet yine vekil oldu. Ben kendine benim muhalif olduğum fikrini vermek istemiyor¬ dum. Bu sebeple beni o vakit açık olan Amerika’ya sefir yap¬ malarını, Ankara’ya gidince söylemesini söyledim. Çünkü Si¬ nop'taki kütüphaneyi alt-üst edeceklerinden korkuyordum. Hâlâ da korkuyorum. Bu kütüphane, bana bağ, bend oldu. Aleyhleri¬ ne bir şey yapmıyorum. Halbuki lâzım. Abdülaziz’e, Abdülha. mid’e Avrupada neler yazdılar. Teşkilât yaptılar. O vakit demek millette adam varmış. Bugün ne inhitat-•• Bunu düşünüyor acı¬ yorum ve bu ihtiyacı anlıyorum. Nerden şu kütüphaneyi yap¬ tım. Yapmasam korkusuz olur, hem de bu iş için elimde param olurdu. Düşünüyorum, ne talihli adamlarmış. Bu sebeple ve da¬ ha birçok sebeplerden Mustafa Kemal’e ve îsmet’e bahtiyâr za¬ limler admı koydum. Bunların Lozan Muahedesiyle istibdadla- rmı men’eden kapitülâsyon da kalktı. Bu pis şey hiç olmazsa buna yarıyordu. Necati ile aramızda şöyle konuşma oldu : Ben — Bu ne haldir? Batıyoruz. Bu millet böyle istibdâd görmediydi. Asılanlar hep mâsundur. Bunlar birer cinayettir. O — Müthiştir, iyi ki, ben müddeiumumiliği kabul etme¬ dim. Yoksa ben de mes’uldüm. Ben — Aferin! Çok akülıymışsm. Yahu şu istibdadın biraz önünü alamıyor musunuz? O — Canım, sen işleri bilirsin. Biz neyiz? Vekü ne? Birer uşağız. Ne derlerse onu yaparız. Hele yapmıyalım, derhal ko¬ lumuzdan tutar atarlar. Hem de iş bununla kalmaz, adamı ya hapse sokarlar, ya asarlar, ya sokakta öldürtürler. Doğrudur. Nitekim birgün Ismet’in yanında idim. Necati geldi. Bir mes’elenin nasıl yapılması lâzım -geldiğini sordu, is¬ met emrini verdi. Necati gidiyordu. Çağırıp telgraf müsveddesi¬ ni de kendi yapıp Necati’ye verdiydi. Bu vekillik mi? 1432 Dr. RIZA NUR 1433 HAYAT ve HATIRATIM Ben — Doğru, demek yapacak şey yok. O — Hayır — Ben — E. seyahatinde neler yaptın bakalım? O — Maarifi tetkik ediyorum Prag’a gittim. Bir hafta Va¬ sıfta kaldım. Çekoslovakya maarifini öğrendim. Buraya gel¬ dim. Dün Maarif Nazırı Herriyo ile görüştüm. îki mektep gez¬ dim. Fransız Maarifini de öğrendim. Burdan İtalya’ya gidece¬ ğim. Şu adamın bu cehline ve bir de bunu söylemek cür’etine şaştım. İyi cahü, cesur. Paris’e geleli henüz beş gün olmuş. Bütün Fransız maarifini öğrenmiş! Bu maarifin başkumaşı, bir kelime fransızea da bilmez... İçimden «Beni sade Fransa ipti¬ daî maarifini tetkike memur etseler, altı ayda bitirebilir miyim acaba?» diye düşündüm. Necati üç günde Fransanın bütün ma¬ arifini öğrenmiş! İşte Necati’nin her işi böyle sathî ve marta¬ val idi. Bari şu yalanı bana söylemeseydi... Halbuki Paris’te işi kadın ve çocuk idi. Bir gece Türk tale¬ besini toplamış, bunlardan beş-on genci alıp bir kerhâneye gö¬ türmüş. Bunlara kadınları yaptırıp, kendisi seyretmiş. Rezalet şâyi’ oldu... Şu adam Maarif Vekili. Talebenin manevî babası demektir. Kör olası, böyle bir zevkin varsa Fransa’da adam mı yok. Para ver, onlara yaptırt. seyret!., işte Necati bu... Zaman zaman Türk Maarif ve Adi iyesinin başına oturmuş, inkılâplar yapmakla övünmüştür. Bu adam öyle Maarif tetkikine çıkmış, bir ay Avrupa’da fu¬ huş yaptı ve müthiş içti. Çekoslovakya, Fransa ve İtalya maa¬ rifini öğrendi! Bu tetkikat için Maarif bütçesinden kırk bin li¬ ra almış. Alâ, âlâ... Necati döndü, bir müddet sonra öldü. Matbuatta bir ma¬ tem ve ağlama... Sanki yeni bir Kerbelâ faciası oldu... : «İnkı¬ lâbın necip evlâdı» diye bitiremediler. Cenazesi büyük mera¬ simle kaldırıldı. Mezarına çelenk kondu. Her yıl da konuyor. Ga¬ zi ve İsmet onun ölümüne yanmışlar. Dün yine gazetede gör¬ düm. Ölümünün yıldönümü münasebetiyle Maarif erkânı meza¬ rına gidip âyin yapmışlar, çiçekler koymuşlar. İşte bu necib evlâd ve Mustafa Kemal’in, îsmet’in yandık¬ ları gözbebekleri bu idi. Daha tuhafı, Necati ölünce dörtyüz altmışbin lirası çıkmış... İşte inkılâbın necip ve seçme evlâdları böyledir. İşte bu iki adam Maarif ve Adliye gibi yüce ve temiz dimağ ve ellere muhtaç işleri bile böyle itlere, karacahillere ve¬ rirlerdi. Devlette kullandıkları, yükselttikleri hep bu nev’i mal¬ lardır. Ben Neati’nin her şeyini bilirdim, fakat mürtekip zan¬ netmezdim. Hiç de söylenmezdi. Yaranın içinde, bu hususta na¬ muslu diye şöhreti vardı. Bu zehab umumî idi. Bunların namus¬ lusu .böyle olursa, irtikâbı söylenenleri artık var kıyas eyle... Yaşa inkılâp!... Bu kadar parayı nasıl vurmuş bilmem? Hiç de sezdirmedi. Tam Mustafa Kemal’e lâyıktır. Yanmağa hakkı var... Öldü, yazık oldu. Bana yine dediydi ki : «Gazi sen hemşireni baloya niye getirmiyorsun?» Ben de «Gelmiyor» dedim. Bana «Eski kafalı¬ sın» dedi. «Ne yapayım, anam eski kadındır. Bir türlü razı ede¬ medim» dedim. Gazi beni de pezevenk yapacaktı.» dedi. Şimdi de «Hitabet» modası çıktı. Gazeteler Hâlâsıkâr Gazi’ nin hitabelerinden ve bunun hattata yazdırüıp tezhip ettirilip, bütün müessesata tevzi edilmesinden bahsediyorlar. Bu hitabe kimbilir ne saçmalardır. Sanki Homer’in, Firdevsî’nin, Şekspir’- in, Göte’nin, Namık Kemal’in şiirleri, yahut mühim füozoflann sözleridir... Ne günlere kaldık... Gazeteler 1914 ile 1928 yıl¬ lan hayat farkmı yazıyor. Vasati onbeş defa pahalanmıştır. Müthiş fark. Zavallı fakir mület ne yapacak bilmem!... Arzı tâzimat hey’etleri modası bitti. Şimdi bir içtima, kong¬ re, merasim olursa, derhal Gazi’ye, îsmet’e arz-ı tâzimat telgra¬ fı çekiyorlar. Bu dalkavukluk hâlâ berdevam. Bunların mevkile¬ rine «Makamat-ı Âliye» (!) diyorlar. Meşhed-Kerbelâ illi— gibi buna sonra Meclis Reisi Kâzım Beyi de ilâve ettiler. Teslis oldu. Hale bakın. Kâzım da arz-ı tazimat telgrafı alıyor. Hani ilk 1434 HAYAT ve HATIRATIM devrede resmen bu gibi tabirleri kaldırmıştık. Yine arz-ı fahı- manelen, zat-ı samiler, zat-ı devletler, vekâlet-i celüe alabildiği¬ ne resmî tahrirata sokulmuştur. Buna da aferin İsmet Başvekil Paşa hazretleridir. Doğrudur ya!... İlk ciddî ve mütevazı dev¬ reden sonra bu adamların cumhuriyeti ilân edip nasıl debdebe¬ li ve safahatlı hayata girdikleri bununla da anlaşılır. Ben orada iken bir kibrit inhisar Şirketi yaptılar idi. Der¬ hal Yunus Nadi’ler, Cemal Hüsnü’ler, Şirkete âza oldular. Âlâ... Sinop’ta bir bina da yaptılar. Çürük yapılmış, yıkılmış, birçok vurgun oldu. Samsun şimendiferinden milyonlarla vurgun yapıldı. Nemlizâdeler de yaman şeylerdi. Çarşamba’ya şimendifer yaptılar, iflâs ediyorlardı. Kârsız bir şimendifer. Baktılar ki iş fena. Hükümete fahiş fiyatla sattılar. Bu işi yapan sırf ismet¬ tir. Devletin şimendifer yükü zaten haddinden fazla. Bu bel⬠yı da aldı. Kimbilir kendisi bu işten ne rüşvet aldı!... Bu da mil¬ lî iktisad zümresinden galiba?... Vur abalıya derler ya. Bir yük oldu mu, hadi millet hâzinesinin sırtına!... Ismet’in bir şimendifer siyaseti var. Bunun üzerine bir pro¬ paganda yaptırıp, kendisini methettiriyor. Güya bunun icadı imiş, bu da dâhliğini isbat edermiş. Bu siyaset en fahiş hatadır. Geniş şimendifer yapıyor. Bunu hayli yerlerden geçirip duru¬ yor. Masrafı asla korumayacak. Devleti müthiş bir iflâs yükü altına koymuştur. Halbuki bugün bu sistem tamamiyle değiştir¬ miştir. Şimendiferler inşası pahalı ve idaresi masraflı olduğun¬ dan medenî memleketler vazgeçiyor. Yerine şose yapıp, kam¬ yon ve otokar işletiyorlar. Bunu yapsa ya!... Bize lâzim... Şi¬ mendifer sade anahatlara yapılmalı! O kadar. Bir de başımızda Mahmut Esad gibi bir deli edebsiz var Adliye bütçesi müzakerelerinde br nutuk söylemiş (25 Nisan 1928, Milliyet) diyor ki; «Vatandaş hakkını arayabilecek bir devlet müessesesi karşıtındadır.» Ne yalan!... Ayol vatandaş¬ lar mahkemelerinizden fellik fellik kaçmaktadırlar. O mahkeme¬ Dr. RIZA NUR 1435 lere ki, bizzat sen müdâhale ediyorsun, var artık onlardan hayır um!...Takriri sükün kanununu kendileri pek iptidaî bbulup, kal¬ dırmak istiyorlardı. Yâr an «Kaldırmayalım», istiklal Mahkeme- sind gördürdüğümüz işler âdi mahkemelere yaptırmayız» de¬ mişlerdi. Mahmud Esad «Nenize lâzım ben üstüme alıyorum. Ay¬ nı işi ben mahkemelere gördürürüm demişti, işte bu suretledir ki. bil’ahare takriri sükün kaldırılmıştır, işte bu Adliye Vekilidir ki, bu cümleyi söylüyor. Yine aynı nutukta «Adalet Türk köy¬ lüsünü kulübesinin önünde, hattâ dağlarda, ovalarda bekliye* çektir» diyor. Zavallı köylü ise, şehirde bile ondan kaçıyor. Aman ne felâket!... Kırlarda da onu yakalayacak... Zavallı Türk köylüsü şimdiye kadar hiç olmazsa, dağında, ormanında, ovasında hür idi... Şunu şöyle deseydi ya: «Resmî şekaavet ve zulüm Türk köylüsünü, şehirde de, dağda da bulacaktır.» Afganistan Kralı Emanullah Han Avrupa seyahatine çık¬ tı. Paris’e geldi. Bir Paris Şehremanetinde, bir de Kimye mü¬ zesi denilen müzede şerefine bir resmi kabul yapıldı. Beni de, Şehremaneti de, Müze de davet etti. Gittim. Büfeler vardı. Kral ile görüştüm. Bana: «îşitmişem. Sizi tanıram» dedi Böyle bir türkçe konuşuyor Kendisinden randevu aldım. Sefarethaaneleri- ne davet etti. Bazı şeyler söylemek istiyordum. Çünkü Türki¬ ye’ye de gidecekti «Şuna söyleyeyim de Mustafa Kemal'e na¬ sihat etsin» dedim... Sonra düşündüm, boş şey deyip gitmedim, îyi etmişim. Ankara’ya gitti. Mustafa Kemal’in Marmara Havu¬ zunda kayığa binmiş, burda gazeteler alay ederek yazdılar. En iyi villâ mürtekip Mithat'ın imiş. Oraya misafir etmişler. Hay¬ vanat Bahçesini, Marmara Havuzunu, Köşkünü beğendiğini bi¬ zim gazeteler yazıyor. Meğerse Şehhremanetine hayvanlar al¬ dırmışlar. Bunlan Gazi Çiftliğine nakledip orada Hayvanat Bah¬ çesi de yapmış imiş. Âla, ağam eğlensin... Bu adam memleketine gider gitmez kadınların peçesini kaldırdı. Bu tarzda şeyler yapmış. Bizim gazetelerin ağzına gö¬ re ona hu dersleri Mustafa Kemal vermiş. Hadi bir isyân... In- 1436 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 143 T giliz miralayı meşhur Lâvrens’de işe karışmış. Emanullâh dar kaçıp canını kurtarabildi, işte Mustafa Kemal herifin başını yemiş. Afganlar bizden ziyade kan sahibi imişler. Yok böyle demeyeyim. Bizim millet de yaptı, fakat muvaffak olamadı. Türkiye ile Afganistan’ın şartları bir değildir. Yine yeni bir inkılabı... Bu adam duramıyor. Her yıl bîr in¬ kılâp yapmak heves ve ihtiyacmda. Şimdi bununla da harf Ga¬ zisi oldu. Binbir Iâfza-i cemaline bir daha ilâve etti!... Halbuki iddiaları gibi, lâtin harfi mes’ellesi onun işi ve iddiası değil ki. Bundan altmış-yetmiş yıl evvel İstanbul matbuatından lâtiıı harfi leh ve aleyhinde münakaşalar olmuştu. On yıl evvel de ol¬ du. iki yıl evvel de oldu. Bütün erbabı tefakkür ve Darülfüiıün profesörleri müttefikan Lâtin harfi aleyhine rey verdiler. Bu adamın harekâtına bakıyorum. Müthiş megalomoni var. Her yaz bir inkılâp yapıyor. Bu hal bir nevi delillerde olur. Mus¬ tafa Kemal alkolik, frengilidir. Bunlar böyle şeyler yaparlar. Kalbi, yüreği bozuk. Bazan birden bayılıyor. Galiba bir defa da geçici bir nüzul gelmiş. Demek frengi ve küül, netice delidir. Mustafa Kemal bu işi de yine bir kanun darbesiyle birden yaptı. O, makûl söz dinler mi? Makulu söz söylemeğe gelmez. Aksini yapar. Birgün İstanbul’da Dolmabahçe Sarayına bütün meb’uslan toplamış. Onlara ders vermiş. Burda tuhaf bir şey ol¬ muş. Mustafa Kemal «dır» edât-ı haberine «tır» diyor. Selânİk dönme şivesi. Celâl Nuri kalkmış «Dır» dır diyor. Gazi gazaba gelmiş, hiddetle «Tir» diyor. Celâl Nuri derhal «Evet efendimiz! tirdir bilemedim» diyor. Padişahlar gibi «Efendimiz» olmuş¬ tur. Celâl Nuri’yi bir dumansrz dntnuata benzeterek Süleyman Nazif güzel tarif etmiştir, fakat bununla bazı şeyler unutmuş¬ tur «Kaptanı korkak, kararsız, dönek-dır. Kaptan Celâl’in yü¬ reği ve ruhudur. Binaenaleyh bu cidden malûmatlı olan ve kim¬ seye zararı olmayan bir insan bulunan Celâl Nuri dümensiz, pusulasız, kaptan korkak ve dönek, müthiş bir drıtnauttur. Celâl Nuri «tir» dedi, işin içinden çıktı. Ne yapsın, karşı¬ sındaki eeberrut sahibi bir müstebt zâlimdir. Mustafa Kemal ilk Saraybumu gazinosunda bu işi yaptı ve orada nutuk verdi. Tam yeri. Çünkü gazino onun akademisidir. O esnada körkütük de sarhoşmuş. Hemen kanunu da. yapıp, eski harfleri yasak etti Baktım Meelis’te bunu ilk müdafaa eden ismet oldu Ve : «Bu inkılâp Türkün terakki yolunda en büyük adımı» diye tef¬ sir etmiş. Şaştım. Ben Ankara’da iken ,bir gün ismet bana lâtin harfi hakkındaki fikrimi sormuştu. Aleyhinde olduğumu söyle¬ miştim. Sebebini sormuştu, izah ettim, ismet de bana «Ben de aleyhindeyim» demişti. Şimdi en meddahı ve âlet Ismet’tır. Hay¬ ret... Bu adam ne iki yüzlüdür?... Ne kanaati hilâfi işler gö- ıiir? Mevkide dursun da ne olursa olsun, her haltı yer? Aslo- lan mevkidir. Sonra «Bern» sefiri Münir’den işittm. Müze Mü¬ dürü Ilalü Bey oraya gelmiş. Halil Bey «Hayret ediyorum, is¬ met lâtin harfinin aleyhinde idi. Bana söylediydi. Şimdi kendi yaptı. Ve methediyor.» demiş, ismet utanmaz. Münir doğru sözlü bir adamdır. Korkak olduğu halde fırsat bulursa hakika¬ ti söyler. Elverir ki, söyleyecek namuslu, emin adam bulsun. Ni¬ tekim îsmet’ten titrediği ve onu tutan ismet olduğu hailde Beme giden Yusuf Kema’le «Lozan Muahedesinin dörtte üçünü yapan sırf Rıza Nur’dur, bütüıı bize cesaret veren odur. Yoksa kötü bir muahede imza edüecekti» demişti. Aynen Yusuf Ke¬ mal bana söyledi. Yeni harf için her tarafta mektepler açtılar. Halkı cebren bu mekteplere şevkettiler. Birden gazete satışları durdu. Kitap neş¬ riyatı durdu. Hâlâ böyle. Hükûme bunlara tazminat veriyoı. Mektep kitapları kalmadı. Yeniden basılmaları milyonlar ve uzun zaman istiyor. Bizde millî bir matbaa sanatı vücuda gel¬ mişti. Harfleri İstanbul’da döküyorlardı. Şimdi tuttular .Avru¬ pa’dan harf satın aldılar. Sade Fransa'dan yiımibeşbin kilo al¬ dılar. Bu da yetişmedi. Laıpzig’deki meşhur kütüphanede kont¬ rat yapıp, mektep kitaplarını orada bastıracaklarmış, bu da 1438 1439' HAYAT ve HATIRATIM milyonlar istiyor. Bu işi böyle birden hiçbir deli yapamazdı. Yaptı. Fakat herşey alt üst ve mahvoldu. Bir irfan fetretidir başladı. Bu fetret yıllarını bümem ne ile tazmin edecekler. Baş¬ ka milletler irfan sahasında dörtnala koşuyorlar. Biz ise geride¬ yiz. Şimendiferle koşmamız, hattâ tayyare ile gitmemiz lâzım¬ dı. Bil akis durduk. Durduk değü, eskisini de mahvettik. Güya yenilik, teceddüd yapıyor. Hadi birde harice milyon¬ lar vererek bir çok yazı makineleri aldılar. İşitiyorum. Hâlâ yazmıyorlarmış. Elbet, bu bir günde olmaz. Evolosyon işidir. Mustafa Kemal her şeyin kanun darbesiyle ve âni, olacağına kani. Evet fesi bir günde mületin başından alıp atabilirsin. Fa¬ kat yeni yazıyı okutamazsm. Ben çocukluğumdan beri Fransızca ile meşgulüm. Öyle iken hâlâ Türkçeyi hâlâ lâtin harfleriyle dürüst ve sür’atle okuyamıyorum. Çünkü yazı bir resim mes’e- lesidir. Şekü ve resimdir ki, zihinde kalır ve idraki yapar. Hal¬ buki, Fransızeayı sür’atle okuyorum. îşte bugün millî tasarruf yapanlar bu suretle de harice milyonlar verdiler. Bunlar kabahat değil ha... Şapka, Yavuz, Bahriye Vekâleti, yazı, yazı makinesi, milyonlar yedi. İktisa¬ dî buhran gelmez de Roçilt mi gelir? Demek ithalât ve ihracat muvazenesinde müthiş açığı yapmakta en ziyade kendileri mes’- tıldür. Nenize lâzım yazı makinesi... Kel başa şimşir tarak. Bu¬ nu AvrupalIlar kullanır. Çünkü vakitleri dar, İşleri çok.Bizde öyle, değü ki... Vakitten çok, işten az ne var? Her şey bir ihti¬ yaç üzerine yapılır. Bunlar süs diye yapıyor. Allahın verdiği ellerimiz, giizel milli mahsûl yazı makineleri idi. Bize daha yirmi yıl yeterdi. Bu husus mekteplerde cebr ile bir kısım ve memurlar bu yazıyı öğrendiler; fakat yine dürüst yazıp okuyamıyorlar. Dev¬ let idaresinde işler durmuştur. Derkenarları ne diğer memur¬ lar ne de hattâ bizzat yazan memurlar okuyamıyorlarmış. He¬ nüz memlekette stenografi büinmediğinden mahkemelerde. Mil¬ let Meclisinde zabıtlar tutulamıyormuş. Bunları zarurî yine eski Dr. RIZA NUR yazı ile yapıyorlarmış. Eski yazı adetâ stenografi idi. Biri bana dedi ki: «Amma çok insan yeni yazıyı çabucak öğrendiler.» Ben de şu cevabı verdim: «Bu gayret, bu cebir eski yazı için yapıldı mı? Yapılsaydı aynı netice olurdu.» öyledir. Sustu. Bunu yaptı, bari dürüst bir yazı yapsaydı. O da yanlıştır, pek eksiktir. Türkçeyi okutmaya kabüiyetili bir yazı değildir: Nitekim pratik gösterdi. Bu yazı telâffuzu aynen zaptedemi- yor. Böyle hafifmeşrebâne ve bir günde yapılan iş böyle olur. Hiç olmazsa bunu evolusyona, tedrice terkedeceklerdi. Yazı ya¬ pılacak ise, evvelâ münakaşaya arzedilecek mütalealar toplana¬ cak, sonra bir komisyon yülarla uğraşacak, bir iyi yazı meyda¬ na gelecekti. Sonra bununla ticaret işleri, Hükümet işleri görül¬ meğe, bazı gazeteler çıkarılmağa başlanacak, kırk-elli yılda es¬ kisi bitecek İdi. Buncağızı olsun düşünemediler. Mustafa Kemal! Sen böyle şeye ne karışırsın? Bu mütehas¬ sıs işi. Bir takım dalkavuklardan bir komisyon yaptı; fakat on¬ ları da dinlemek değil, kendi onlara emretti. Bu encümende Fa¬ zıl Ahmet de var. Niye bu Türk dilini yapan encümende Dön¬ me İbrahim Necmi, Giritli Ahmed Cevad var. Zavallı Türk dili! Fazıl Ahmed sevdiğim biridir. Kıymetli, namuslu adamdır. Za- yalı açtı. Bir gün Kadıköy vapurunda rastgeldim. Mustafa Ke¬ mal’in aleyhinde, lâtin harfinin de aleyhinde idi. Bana neler söy¬ ledi. Ne ise çatmış... Mustafa Kemal onu tuhaf sözlerinden sevmiş. Necmeddin Sadık Gazi ile encümen arasında vasıta imiş. Tıpkı «ski saraylarda padişahın perde arkasında veya kafes ar¬ kasında olması gibi. Fazü Ahmed bu!... Durur mu? Necmeddin Sadık,’a derhal «Cibril-i emin» admı vermiş. O gelirken «Gel! Cibril-i Emin, yine ne ayet var?» dermiş. Bunu Mustafa Kemal’e söylemişler, kızmamış; bil’akis keyiflenmiş. Ne ise Fazıl Ahmed yüzkarası bir teşrifive yazarak meb’usluğa da çırağ çıkarüdı da açlıktan kurtuldu. Kimbilir defterine ne hezel mevzuları top¬ lamaktadır. Ve kendini de ne, rezil etmekte ve edecektir. Fazıl 1440 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1441 Ahmed türkçeyi iyi telâffuz edemez. Peltektir. İbrahim ile Ce- vad da anadilleri başka olduğundan, Türkçeyi fena telâffuz ederler, işte bunlardır ki, bir kamusla türkçeye telâffuz ve imlâ tayin ettiler. Bunda Mustafa Kemal'in de irfan 1 ve himmeti vardır. O da dönme türkçesi konuşur. Bu yazıdan irfanî ve İktisadî büyük zararlar olmuştur. Ya¬ zının kusurlarım bir bendde de Oğuznâme’de yazdım. Zaten bun¬ ları ve zararlarım Türk Tarihi’nin onüçüncü cildinin «Türk Ya¬ zısı» bahsinde tafsil etmiştim. Ne çare ki, henüz neşredemedik. Nihayet Rövü dö Türkoloji’nin ikinci numarasında fransizca bir makalede,neşrettim. Şunu söylerim ki, bu yazı ile kütüphâne- lerde asırlardan beri yığılmış olan eski Türk hazine-i irfanı mahvolmuştur. Şu Yakup Kadri ne alçak bir dalkavuktur. Yeni yazıyı meth, eski yazıyı zemmeden müthiş ve mantıksız makale¬ ler yazdı. Birinde diyor ki, «Kütüphanelerdeki kitaplar sıfırdır. Hiçbir kıymeti yoktur. Toz pislik yığınıdır.» Celâl Nuri de : Eski kitapları Bayazid meydanına doldurup yakmazsak, bu millet kurtulmaz.» diyor. Bu müthiş bir cinayet, büyük bir ah¬ maklık, derin bir cahillik. Onlar kıymetli hazineler ki, burada Avrupa âlimlerini görüyorum, bayılıyorlar. Bazan bunların için¬ de öyle mühim malûmat buluyorlar ki, ilmin karanlık bir yerini tenvir ediyor. Yakup Kadri çok aşağı şey... Ittihadçılarm dal¬ kavuğu idi. Onlar gidince derhal aleyhlerine döndü. Bu sefer Mustafa Kemal ve îsmet’i buldu. Onlar da gidince derhal aleyh¬ lerine dönecektir. Verem de... Nene lâzım. Uç buçuk günlük öm¬ re bu değer mi? Biraz zararsız romancısın, şununla vaktini ge¬ çirgene. .. Bugün yılda Fransa’da onbeş bin kadar eser neşrediliyor. Bizde bir tane bile neşir kalmadı. İtalya’da neşriyat Mosoli’niden beri azalmış. Bu da istibdadın, pederâne bile olsa irfana ne müt¬ hiş darbe olduğunu gösterir. Yeni yazı sökmedi. Halâ herkes mektuplarım eski yazı ille yazıyor.. Mustafa Kemal, ismet de öyle yapıyor. Bu esnada gülünç ve feci bir şey oldu: Mustafa Kemal «Kaf-q harfini kabul etmem. Lüzumsuzdur» dedi. Bir mektep mu¬ allimi Milliyet gazetesinde «Aman Paşam etme bu (Kaf} lâzım¬ dır. Kabul et!» diye yalvarıyor.Akıllı ve hamiyetli bir adammış. Buna Mustafa Kemal madde halinde yine o gazetede cevap ve¬ riyor. Hülâsası şu: «Olmaz, aklım ermiyor, kabul etmem» dedi. Etmedi. Şu onun cehaletinin dehşetine delildir. Zavallı millet böyle bir cahil elinde oyuncak. Vah... Yazık... Hem bu adam bu harf mes’elesini asker emrü kumandası halinde madde madde tebliğ edip işi bitirdi. Ayol bu ilim. Böyle olmaz. Bu ne istib- aâd! işleri hep böyle yapıyor. Bildiği sade askerlik... Onda da neleri var? Beşeriyet ne küçülmüştür!... Bir kitleye böyle bir cahil keyif ve arzusunu, her sahada keyfemayeşâ tatbik ediyor, cihan-ı beşeriyet onu kurtaramıyor... Acıklı şey... Buna nasıl tahammül ediliyor ?!... Derken bir imlâ Lügati yaptılar. «D» leri «T», «Kal¬ mıyor» ı «Kalmayor» yaptılar. Bunlar hep Selanik Dönmesi di-, Kdir. Mustafa Kemalin dili. Türkçe berbad edildi. Şimdi gazete¬ ler de hep böyle yazıyorlar. Falih Rıfkı İstanbullu, Yakup Kad¬ ri Anadolulu olduğu halde onlar da böyle yazıyorlar. Bunlann- kisi dalkavukluk , göze girmek. Bu alçaklıktır. Bir göze girip eöplenmek için, bir milletin diline balta vurulmaz. Bunda da yine bir rezalet oldu. Bir Ingiliz bu lügati almış, Taymis’te bir makale yazmış. Diyor ki: «Türkçe ne iptidaî dil¬ miş. Ingillizceye nisbetle yüzde yirmi lügati yok.» Bu söz lüga¬ te göre doğru. Fakat bunların bilmediği, kamusa dercedemedik- leri daha ne kadar lügat var. Tabiî Ingiliz onu bilmez. Hasılı şu imlâ Lûgatlarıyla Türk’ü âleme rezil ettiler, iptidaî göster¬ diler. Aferin, iyi hizmet ediyorlar. Bu yazının belâsı sade bunlar değildir. Asıl sonra olacak' tır. Eski yazıya ric’at edilmezse bile, bu yazı behemehal tadil ve ıslâh edilecektir. Bu zaruri bir ihtiyaçtır. Yine bir hercümerc... Hadi... O kadar zorla okuyup yazma öğrenenler yine ümmü F: 91 1442 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1443 olacak... O vakte kadar yazılmış kitaplar, hükümet dosyalan hep hiyeroglif olacak. Yeniden matbaa harleri, yeniden okut- mak, yeniden kitap, satın alman yaza makineleri işe yaramaya- cak. O kadar masraf, emek, zaman, hebaen mensura!... Yeniden müthiş masraf... Hasılı, büyük belâya girilmiştir. Mustafa Ke¬ mal mel'undur. Sade bu, onu mel'un addetmeğe kâfidir. Ne ya¬ pacağız bilmem,?. Ecnebilerin bu harf ve şapka meselesine memnun olacakları m zannederdim. Bil’akis burda âlimlerden bir kaçı bana aleyhin¬ de söylediler. Böyle şeyler evolosyon işidir. Bir darbe ile olmaz. Anarşidir. Hem siz orijinaalitenizi kaybedeniniz, kıymetiniz kal¬ maz. Hem bu vicdanı iştir. Tahakküm yapılmamalıydı» dediller. Pek doğru... Mustafa Kemal bir türlü İstanbul'a gidemiyordu. Bursa’- ya geliyordu. Henüz ben İstanbul’da idim- O yaz Bursa’ya gel¬ mişti. Bizim evin yanında Süreyya Paşa bir musiki kulübü aç¬ mıştı. Bir takım sazende ve hanende kızları toplayıp Bursa’ya Gazi’ye götürdü. Bu çirkin bir pezevenklik idi. Yaptı. K 17 Ja.rda.rt birine Mustafa Kemal yapıştı. Kötü rezaletler oldu. Sonra kı¬ zın ayağı da kırılmış. Maalesef amcası olan Süreya tuhaf bir adamdır. Ömrü bütün fuhuş ile geçmiştir. Mezhebi geniştir. Müthiş de ayyaştır. Zengin de, fakat gözü mevki ve servette Mustafa Kemal’e çatıp mevkiye geçmek peşinde, imtiyazlar al¬ mak için uğraşıyor. Meselâ Adalaar’a. elektrik ve su işi peşin¬ de, Kadıköy Halk Fırkasında da hamal gibi de çalışıyor. Ben bu adamla karımın amcası olduğu halde görüşmezdim. Toru¬ nun yüzünde çıbanlar olmuştu, doktorlar, iyi edememiş. Karım vasıtasiyle bana rica ettiler, tik defa olarak evlerine gittim. Bi¬ zim mahut babadan kalma merhemi sürdüm iki günde iyi ol¬ du. Bundan sonra beş-on defa biz onları, onlar bizi ziyaret et¬ tik. Hepsi bu kadar. Bu esnada Süreyya benimle Mustafa Kemal aleyhinde de konuşuyordu. Hem öyle, hem böyle... Mustafa Kemal öldürüleceğinden korkarak îstanbu'la gel¬ mezdi. ittihada!ara tırpan attıktan sonra, benim Paris’te bu¬ lunduğum ilk yaz İstanbul’a gelmiş, oranın askerî iddaresıni Şükrü Naili’nin eline vermişti. Şükrü Naili en emin adamıdır. Artık demek İstanbul’dan emin. Şükrü Naili pek âdi bir mahllûktur. Askerî vazifesinde de fena bir şey yapmış tardedilmişti. Eskişehir’de Mustafa Ke mal’i bulup, ayağına kapanmış, o da rütbesini iade ve kendisi¬ ni adam etmişti. Sonra terfi de ettirdi. Bu adama İstanbul Şeh. remaneti mükâfaten evler de verdi. Bu Şehremaneti bakalım böyle birçok suiistimallerin hesabını nasıl verecek? Şükrü Nai- li’nin milli bir hizmeti de yok. Kıymeti sade Gazıinin bendegâ- nından olması... Tüfengiyâri Hazreti Şehriyâri’den ... İstanbul gazetelerinde münri Gazi geliyor diye mühim neş¬ riyat... büyük sevinç... Sanki Türk’e bütün Avrupa’yı zaptetti. Gazetelerde hemen bütün baş sahıfeyi kaplayan fotoğrafları. Türlü tabirler. Meselâ: Merhaba Ey ulu Gazi! Afsunkar-ı kud- redsin ki... Hoş geldin bize büyüğümüz canımız! Hasretin o ka¬ dar derin ki, yüzüne baka baka sevinçten ağlıyoruz, Sürür için¬ de bulunan İstanbul bugün Gazi’yi muazzam tezahüratla istik¬ bal ediyor, Büyük Reisin âli idaresi, Gazi Hazretlerinin yüksek telkinleri, Türk milletini gözbebeği, Asrm en büyük kudret mucizesi, Türk milletinin müşahhası Gazi Hazretleri dün mil¬ letin coşkun ve hudutsuz tezahüratı arasında İstanbul u şu cüm¬ le ile ifade buyurmuşlardır: «Bugün meşhudatım her zamanki gibi milletin hassasiyetini, azametim ve kudretini gösterir bir levhadır» iğrenç şeyler... Matbuata kara leke... Utanmaklığa gelin¬ ce bakalım bunları yazanlar ne yapacaklar? O vakit de utan- mıyacaklar mı... Utanmazlar. Sabıkaları malûm . Yanında da silahşor muhafızları, yâni tüfekçi mebusları. Salih, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Cevad Abbas, Rize meb’usu Cavid var. Şehremaneti Köprü’de şurada, burada gayet süslü tak-ı 1444 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1445 zaferler yapmış. Bunlara büyük masraflar edilmiş. Dükkânları kapattırmışlar, herkes ayakta. Görülmemiş bir istikbâl yapmış¬ lar. Tabu bunu yapan Hükümet. Hattâ 5-G Haziran 1928 Milli¬ yet gazetesinde Şehremanetinin bir ilânı var. Birçok müesse¬ seler! Haydarpaşa’da istikbale dâvet ediyor. Ruşen Eşref gibiler bu nüshada makaleler neşretmişler. Bunun bir ilânı da var: «Güzide edibimiz Ruşen Eşref Beyin Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin teşrifleri münasebetiyle yazdığı nefis makale be¬ şinci sahifededir.» Bu makale değil, rezaalet. Artık kahve içti¬ ğine kadar resmini koymuşlar. Bir yerde Gazi istikbalden mem¬ nun olup «Gazi Türk milletinin hassasiyet ve azametinin belâ- gatına işaret buyuruyorlar» diyor ve bu resmi dereetmişler. Ya¬ nında Meclis Reisi Kâzım. Bir tarafta da Şükrü Kaya oturuyor. Ordu Müfettişi Çerkeş Said Paşa da ayakta. Mustafa Kemal bu memnuniyetini izah ediyor. Şükrü Kaya fena bir gözle Said’e bakıyor. Bu Said karısı ve kızkardaşini Mustafa Kemal’e tak dim etmiştir. Lâtife bu kadınlan hiç sevmezdi. Çünkü birgün Mustafa Kemal sofrada Said’in karısının ayağına basıyorum diye, Lâtife’nin ayağına basmış, kavga çıkmıştı. Millî Hareketin ilk devresinde Said’in hemşiresi Bursa’da imiş. Mustafa Kemal oraya giderdi. Bu kadınla müna sebette idiler. Bunları bana Mus tafa Kemal bizzat hikâye ettiydi, onun rivayetine göre, ilk önce kadın bir gece onun evine gelmiştir. Kadının Mustafa Kemal’e yazdığı bir aşk mektubunu da bana göstermişti. İşte bu Said böyle bir adamdır. d n Mustafa Kemal’in tstanbull’a gelmesini yazan 6 Hazıren 1928 tai’ihli MiIIiyet’te Falih Rıfkı’nın da bir makalesi var. Fa- lih Paris’i gezmiş yazıyor. Bu adamın cehaletini ve halini gös¬ termek için bu makaleden şu satırları alıyorum. Çünkü güzide şeyler. Möble alacakmış, mağazaları gezmiş, diyor; «Fransa’da Lui adına numara koymak âdettir. Onaltıncı I.uı gibi. Bu Lui galiba bir antikacı olacak. Çünkü eski eşya¬ lardan bahsedildikçe onun ismini işitiyorum.» Zavallı!... Sade Rüştiye tahsili gören biri, işte böyle olur. Bunlar muharrir olabilir mi? Fransa’da bütün Avrupa’da sade Lui’ye değil, diğer kral adlarına da numara koyarlar. Bu bizim Birinci Murad, ikinci Murad gibidir. Fransızlar’da Beşinci Şarl, Onuncu Şarl da vardr. Bu adam ne kadar derin cahildir. Dün¬ yadan haberi yok. Fakat matbuat sahasında nsıl gezinir? Bil¬ miyorsun, bari sus! Atma!... Onaltmcı Lui antikacı değil, Fran¬ sız padişahı. Onun zamanında mobilyada bir sistem vücuda gel¬ miştir. Bu tarza Onaltmcı Lui tarzı derler. Sanay-i nefisede meşhur bu kadar basit bir şeyi de bilmiyor. Sen, Ah Falih Rıf- kı! Meb’ussun, Mustafa Kemal’in yâranmdansın. Türk mukad- deratına hükmediyorsun!,.. Allah seni kahretsin. Bu adam (Monmartar) denilen Paris’in fuhuş âlemini de gezmiş Bir makalesinde de bu mahalleye «İlâhi mahalle» diyor. Bununla da zihniyeti, ahlâkı anlaşılır. E... Çocukluğunda böy¬ le yetişmiştir. Yalnız bu iki cümle bu adamın derece ve mahi¬ yetini aıüatmağa kâfi. Mustafa Kemal şimdiye kadar birçok türlü dâhi idi. Şimdi harf dâhisi de oldu. Birçok memuriyetleri vardı, şimdi, kendi¬ sine «Başmuaallim» diyorlar, iyi... Milliyet gazetesi boyalı bir ilâve çıkarmış.Bir resim. Bir bina, üzerinde «Millet Mektepleri» yazılı, önünde halk dolmuş. Mustafa Kemal ayakta bir eliyle bu binayı gösteriyor. Resmin altına da şunu yazmışlar: «Baş- muallimimizin emr-i yevmisi: Vatandaşlar ilik hedefiniz Millet Mektepleridir.» Hem başmuallim, hem askerce emr-i yevmi veriyor ...Bu da âlâ!... Mustafa Kemal İstanbul’da Dolmabshçe Sarayına yerleş¬ miş... Saray altı ay evvel Şelıremanetine masraflar ettirerek ta¬ mir edilmiş, mobilyası düzeltilmiş. Herif Saraya kuru’du. Padi¬ şahların yapamadığı cümbüşü yaptı. Fuhşiyat, zevk ve sefa son haddinde başlamış. Diyorlar ki: «Geceleri gazel, türkü, şar- 1446 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1447 kıdan Dolm abalı çe önünden geçilmiyordu» Hatâ yâranın bir kısmı da Söğütlü yatında eğleniyorlarmış. îş anlaşıldı: Vaktiyle Hey’eti Vekile’de padişahlardan ve İstanbul Hükümetinden arta kalan binaların tevzii müzakere edildi. Ben Bab-ı Ser askerî’nin, Darülfünun, Dolmabahçe’nin Millî Müze olmasını teklif ettim. Kabul edildiydi. Birinci teklifim yapıldı. İkincisi yapılmadı. Saray içinde müzemiz var ve zengindir, fakat umumî mü¬ zedir. Bir de Millî Müze ister. Yok. Dolmabahçe Sarayı pek mü¬ nasip idi. Sonra Millet Meclisinde bu sarayın Millî Müze yapıl¬ ması için ıbir takrir de verdim. Meclis takririmi Hükümete hava. Ie etti, yine olmadı. Demek Mustafa Kemal padişah gibi Dol¬ mabahçe Sarayına kurulmağı kurmuş imiş. Bu kararlan icra etürmiyormuş. Ben ne bileyim?!.. Hiç aklıma gelmezdi. Artık yazları îsmet de, vekiller de İstanbul’a geliyor. Zevk ve sefa, vur patlasm gidiyor. Bütün masraflan da Şehremane¬ ti görüyor Bütün masraflanda Şehremaneti görüyor. Emanet sade bir yaz Mutafa Kemal’in sarayında mutfak masrafı ola¬ rak yüz bin* lira sarf etmiş!... Her gün elli okka nefis balık ve ona göre levazamatı, rakılar, şampanyalar gönderirmiş. Bunlar az gelmiş olacak : Emanet İngiliz Rıfat’ı Paris.e ve Londra'ya gönderdi. Bu haberi almıştım. O günlerde Rıfat’a opera civarında rast geldim. Söylettim. Doğru Mustafa Ke¬ mal seyahat bavullan, kravattan istemiş, otuz bin liralık alıp götürdü. Bu Ingiliz Rıfat da olur maskaralardan değüdir. Her devre çatar, derhal Emanete yerleşir. Oranın kurtlarından biri¬ dir. Bol maaş alır, başka türlü çöplenir. Saraya kadınlar dolduruluyor, sabaha kadar mum söndü¬ ler yapılıyormuş. Karakteristik bir şey olmuş: Orada bulunan biri birine anlatmış, o da paris’te bana anlattı. Başta Mustafa Kemal, âvane, cümbur cemaat içmişler, olmuşlar. Bir kadını oynatıyorlarmış. Elbisesini soymuşlar. Çıplak kalmış. Yine oy- nuyormuş. Nihayet biri kalkıp kadının donunu da çıkarmış ve başına geçirmiş. Kadın yine oyuna devam etmiş. Bu marifeti yapan «îşte! Asü hakiki inkılâbı şimdi yaptık. Bu millet böyle adam olur» demiş. Bir alkış tufanı kopmuş. iyi söylemiş. Za¬ ten kendilerinin de alkışlamaları sözü beğenmelerindendir. Ha¬ kikaten yaptıkları bütün inkılâp budur. Orospu inkılâbı... Mus¬ tafa Kemal zeten milleti bütün iffetinden âri kılmağa çalışıyor. Bu hususta büyük bir hararetle gayret ediyor. Bunu bilerek ve kasten bir plân dahhilinde yapıyor. Sevmediklerinin karısını ve kızlarım dolaba düşünrüp fahişe ediyor. Sevdiklerinin kini de ostça baştan çıkarıyor. Yazık, Türk ailesi ve neticeten sosye¬ tesi mahvoluyor. Fransa yekpare büyük mikyasta kerhâne ha¬ line dedir. Orada bu iş serbesttir. Böyle iken Fransa Hükü¬ meti fuhşun önüne geçmek için gayretle çalışıyor. Çünkü fu¬ huş aileyi yıkar. Aile olmayınca, sosyete yıkılır. O da olmayın¬ ca millet batar. Biz bu tehlikeye girmişizdir. Halbuki eskiden bizde iffet en mühim ve mutena şeydi. Fuhuş nadirdi. Aile ve onun mühim bir an’ane ve terbiyesi vardı. Bu adam bu güzel şeylerin hepsini yıktı. Türk aile terbiyesi asırların masulü idi. Böyle şeyi başka milletler, yoksaa arar. Onu bazı ıslâhat ile takviye etmek lâzımdı. Bu Türk’ün asayişi, intizamı, kuvveti idi- Aile reisi despot bir baba idi. Herkes sıra ile birbirine, nihayet ona itaat ederlerdi. O dâ istediği gibi hükmederdi. Herkes itaa T te mecburdu. Bu da aile intizamım yaşatıyordu... O da giü. Bugün bizde tesettür kalkmış bir haldedir, kalkacak. Asrın icabıdır. Zarurî oluyor, önüne geçilemez. Mustafa Kemal ve âva- nesi «Bunu da Gazi yaptı, onun inkılâbıdır» diyorlar. Evvellâ bu, Ittihadcılar zamanında başladı. Harb-î Umumî’de İstanbul’da adetâ çarşaflı kadın kalmadı. Zaten Anadolu köylüsünde de te¬ settür yoktu. Tesettür mes’ellesi mühim bir mes’eledir. Tesettür kadın¬ ları fuhuştan alıkoyan mühim bir vasıta idi. Bu suretle aile 1 selâmetine hizmet ^ediyordu, fakat kadınlar bu yüzden hayata kanşamıyordu. Iktisadiyet ve irfan sahasında milletin terakki- 1448 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR sine büyük bir engel oluyordu. Hem insan, emtia-yı tecariye değildir ki, bir çuvala koyasın. Bu bize garp yadigârı idi. Bu¬ na mukabil bir erkek ve kadın ne kadar namuslu olursa olsun, dayanamaz tabiî surette alâkadar olur. Bazan güzellik mes’e- lesi de mevzuubahs olmadan, böyle bir alâka hasıl olur. Bu tabiî ve beşerî bir şeydir. Önüne geçilemez. Kadın, erkek birbiriyle temasta olunca birgün birbirlerine gönülleri düşebilir. İşte iki ucu pis değnek, yoktur. Vaktiyle İsmet’e çok söylemiştim: «israf etmemeli. Sefir¬ lerde de tenkıhat yapmalı» demiştim. Hayır aksini yaptı. Her yerde sefir. Meselâ Madrid'de, Japonya’da sefire ne lüzum var? Hayır ahbaplar, dalkavuklar, kayrılacak. Elbet İktisadî buhran gemez de Amerika’dan demir kiralının hâzineleri mi gelir? On¬ lara yer ister. Paris’te bir sefir, hem Belçika’ya, hem Isviçıe’ye, hem îspanya’ya bakar. Masraf pek azalır. Zaten iş yalnız Pa¬ ris’tedir. Londra’da bir sefir, İtalya’da, Almanya’da bir sefir. Buralar mühim. Viyana’da bir sefir, hem Macaristan’a, hem Çekoslovakya’ya hem Yugoslavya’ya bakar. Atina’da Bulga¬ ristan’da birer sefir, bunlar da mühim. Polonya’da bir sefir. Romanya’ya da bakar. Moskova’da İran’da bir sefir. Bunlar da mühim. Diğerlerinde konsolos kâfi. Şimdiki konsolosluklar¬ dan da çoğunu kaldırmalı. Tevfık Rüştü bunları arada bir Ankara’da topluyor. İş ol¬ sa iyi bir şey. Ama istifade eden kim? Halbuki bu toplama bü¬ yük masraf. Fethi’yi de Ankara’ya istediler. Gitti, gördüm. «Gidecek misin?» dedim. Pek korkuyordu.Aslâ emniyeti yok¬ tu. «Billmem gideyim mi? Hiç istemiyorum. Ya bir şey yapar¬ larsa» dedi. Bu adamları hiç sevmiyordu. «Çok denî insanlar¬ mış. Mustafa Kemal’i evvelce anlayamamış. İsmet ise demle¬ rin denîsi. Millet batacak» dedi. Buna rağmen giti. Bil’akis hüs¬ nü kabul gördü, ismet istasyona gelip onu aldı. Evine misafir eti. Birbirini bitleri kadar sevmeyen bu iki adam beraber otur¬ dular. Bu, Mustafa Kemal’in tertibidir. îsmet’e emretmiştir; 1449 o da yapmıştır. Bütün arzusuna rağmen Mustafa Kemal’in her emrini yapar. Zaten Mustafa Kemal onu bunun için sever ve tu¬ tar. Yoksa Baş vekilliği nerede görecekti? Mustafa Kemal İs¬ met için hususi ve samimî muhaveresinde «O bir emirber nefe¬ ridir» der. Bü nutkunda da «ismet sadakat ve itaat timsalidir» dedi. Fethi ikinci yazma davet edildi. Daha ziyade itibar gördü. Gazı Fethi’yi İsmet’e karşı umacı gibi kullanıyor. Ismet’i Fethi Üe korkutuyor. Yâni «Seni atar, yerine Fethi’yi korum > diyor. îsmet’in de bundan ödü kopuyor. Kemal-i sadakatle efendisine hizmet ediyor. Bu macera da bundan ibaret. Birgün Sefarette Tayyare Reisi Fuad'a rastgeldim. Gözleri deli gözleri gibi patlak, patlak olmuş. Beni görünce elimi tut¬ tu-ve:' «Aklımıza toz kondurduk» dedi. Dilimin ucuna geldi: «Toz değil, tayyare kondurmuşsun» diyecektim. Bir şey deme¬ dim. Yanında birtakım kadınlar, ailesi, erkekler, bir sürü gel¬ miş. Tedavi olunmuş, su şehirlerine gitmiş, Fethi ile Biyariç’e gitmiş... Muhakkak elli bin lira yemiştir. Dayansın Tayyare Cemiyetinin sandığı. Demek Cevad Abbas'm yediği yetişmemiş¬ ti, bu ikmal ediyordu. Zavallı fakir halktan bunu dayakla ceb¬ ren alıyorlar. Aç ve açık bir halkın paralarından biriken bir pa¬ ra böyle yeniyordu. Yer, hakkıdır. Çünkü Gazi’nin bendegânın- dan, sandıklarından tüfekçilerinden. Topal Osman’la beraber Ali Şükrü’yii öldürmüştü. Kâfi değil mi? Bu adamı ilk Sakarya Harbinde görmüştüm. Kaymakam idi. Arnavutluğu ile övünüyordu. Ali Şükrü vak’asıyla parla¬ dı. Tayyareye çöktü. Birgün İstanbul’da Tokatlıyan’a gitmiş¬ tim. Diyarbakır mebusu Fevzi’yi gördüm. Fuad yanımızdan geçti, gitti. Feyzi dedi: «Senden evvel bunun yanma gittim. Ba¬ na kahve ısmarladı. Parasını verdi. Bir lira attı. Kahve yirmi kuruşmuş. Seksen kuruşu da garsona bahşiş bıraktı Bu nasıl iş? Nasıl olacak? İşte âlâ delil. Yaşasın Tayyare... Bu adamla bundan iki yıl evvel yiyecek ekmek yoktu. Büyük mikyasta 1450 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1451 ziftleniyor demek...» dedim. Son zamanlarda karısı çok sarhoş¬ muş, boşamış. Boşadığı kansma elli bin lira vermiş. Demek ne mıihım serveti var?... Halbuki önce, tiril meteliğe kurşun atan biriydi. Paris’te bizim Sefarethanenin hali de perişan. İş yok... Fethi küskün. Ve münzevî oturuyor. Diyorlar ki: «Corpsdiplo- nıatıcque’de Türkiye sefirinin vücudu yok. Sanki Paris’te Türk sefiri yok.» Görüyorum, kendisini ziyarete gelenler, bütün Sa¬ lem, Meneşe gibi yahudüer; Devlet efendi gibi ermeni! er. Bir şeye şahid oldum; Galiba hanım kendi söyledi. Çünkü bizi da¬ vet etmişti; «Randevum var. Harpte ölen musevîler için şefkat satışı olacak. Ben Vendenselik edeceğim» dedi. Sonra yine ken¬ di «Tuhaf değil mi?» dedi. Tuhaf olmaz mı? Hem de çok tuhaf... Bunlar yahudi. Sonra harpte bize düşman safta olarak ölen Fransız yahudileri. Sonra Türk sefiresi orada satıcüık ediyor. Yazık, zavallı Türk’ün şerefine... Olursa işte böyle sefirlik olur. Fethi’yi severdim; fakat bu çirkin. Yazmayayım olmaz. Ben herkesin hatta kendimin de iyiliğini de, kötülüğümü de yazıyo- rum.Olam aynen yazmak borcum. Meselâ Rus Bolşevik ileri ge¬ lenlerinden Radek kim öldüğü hatırımda kalmayan ve Moskova’ ya gitmiş olan sefaret memurlarından bir Türk’e «Avrupa’nın en mühim ve hemen bütün diplomatlarıyla temas ettim. Rıza Nur kadar zekisini görmedim» demiş; bunu keza bizim zabitler: «ismet diplomatlığı ne bilir? Askerliği bile yarım. Lozan muahe¬ desini Rıza Nur yaptı» demişler. Bu umumî fikirdi. Ve zaten ismet bundan bana düşman oldu, bunu da ve birçok şeyi yaz¬ dığım gibi, Geldanî Tevfik benim zikrim geçtikçe: «Eşek herif, kenddini beğenmiş mevkileri ayağı ile tepti.» dermiş. Onu da, diğer kusur ve hatâlarımı da yazdım .Tevfik’in bu tevcihini bana Lâtife hanım söyledi. Îttihadçıîar da bana ; «Hırçın, va¬ tan haini» derlerdi. Tâlat ise «Rıza Nur namusludur, vatanper¬ verdir. Mühim bir teşkilâtçıdır. Keşke bizimle olsa.» dermiş. Ve beni komiteleri vurmak istedikçe mani olurmuş. Anadolu’da Millî Hareket başlayınca Mustafa Kemal’e de: «Rıza Nur ve Lütfi Fikri ile çalış. Bunlar namuslu adamlardır.» diye yaz mıştır. Fethi mutedil, bilhassa aklıselimi gelib adam. O kadar ve bir çok adamla Hey’eti Vekile’de bulundum. Fethi kadar man¬ tıklı söz söyleyeni görmedim. Böyle olan Fethi’nin bir tarafı da safderundur. Kim evvel giderse kandırır; onu çocukça işle¬ re sevkeder. Paris’te Ahmet Süheyl aduıda bir genç doktor tanıdım. Terbiyeli, ahlâklı, namuslu, çalışkan, hemde mükemmel bir Türk. Dekoratif artisti ve müzehhip. Bu sa’atta o kadar mahir, çabuk ve ehil ki, hayret ettim. Ekseri onunla görüşürdüm. Tul- leria Bahçesinde gezerdik. Başıma bir çirkef sardı. Birgün zevcemin elmaslarından bir elması gösterip kyımetini öğrenmek için, Caöec sokağında elmascılar bankasına gitim. Bu sokakta, bu banka da hep yahu¬ di doludur. Bizim İstanbul yahudileri de çok. Paris’te bir şey satacak olsan, nereye başvursan, önüne yahudi çıkıyor. Bakı¬ yorsun yahudiden bir çember içindesin! Kurtuluş yoktur. Mutla¬ ka onlara satarsın. Ticaretleri de eşkiyacasmadır. insanı müt¬ hiş vururlar. Bunlar şehir eşkiyasa. Bu yahudiler ekseriyetle Hollanda, Polonya, Rus ve Türk yahudileridir. Hollanda yahu¬ dileri «ı zengin. Orada baktım bîri: «Beyefefendi!» diye bağırıyor; Ref i Cevad. Bundan sonra arada sırada bana gelip gitmeğe başladı. Bundan şöyle böyle havadis alıyorum Satılacak bir şeyi sattı¬ rıyorum, alınacak'bir şeyi alldınyorüm. Meselâ bir yazı maki¬ nesi lâzımdı; yenisi pahalı. Ona söyledim. Ueuz, yeni gibi bir oc- cacion buldu aldım. Böyle böyle ufak şeylerle emniyet hasıl ettim. Yemek filân yediriyor, eline hazan para da veriyordum. Kâmil Paşa’mn Fuad Ilyas adında bir torunu var. Çok sonra ille onu da getirmeğe başladı. Birgün beni tam iki bin frank do¬ landırıp savuştular. Bu da başımıza geldi. Her kötüye de müna- 1452 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1453 sip bir hizmet vardır. Bu sebeple bunları kullanmak zaruridir. Lâkin kurt yine kurt. Aldanıp faka basmamak. Bunllan kulla¬ nırken çok ihtiyatlı ve müteyakkız olmalıdır. Ben olamadım. Beni çarptılar. Demek eşekmişim... Çok canım sıkıldı ama, fay¬ da ne?! Meğerse Fuad’da dolandırıcılık ile geçinirmiş. Sanatı bu imiş ve sanatında pek mahirmiş. îkisi elbirliğiyle beni do¬ laba koydular. Ref’i Cevad İstanbul’da iken dahi meşhur dolan¬ dırıcı imiş... Bilmezdim... Sonra öğrendim. Fuad’m dolandırı¬ cılık mâceraları müthişmiş. Hattâ Cemiyet-i Akvam’ı billekülli miktarda dolandırmış imiş. îngilizlere cesusluk etmiş, mehşur kumarbazlardanmış. Ecnebi diyarında gayet ihtiyatlı olmak lâzımdır. Adamı ev¬ velâ vatandaşlar dolandırır. Her defaki Avrupa ikametimde dolandırılmışlardır. Kimi açım, gibi sözler söyler, verirsiniz. Kimi de mandepsiye bastırır. Birinci bir şey değil, ama ikinci adama ağır geliyor. Bu mandepsi de mutlaka bir vatandaşa yar¬ dım ve acımak yüzünden oluyor. Ref-i Cevad’m marifeti sade bu değümiş. Beni Ankara’ya da jurnal edermiş. Meğerse Vehip Paşa iie müşterek Mustafa Kemal’e casusluk ederlermiş. Sonra aklım başıma geldi. Birgün Yehib’i bana getirmek, beraber Mustafa Kemal alleyhine komp¬ lo yapmak için pek uğraştıydı. Kabul etmemiştim. Fethi ile Ra¬ uf ile görüşüp görüşmediğimi sıkı sıkı sorardı. «Görüşmüyo¬ rum» derdim. Ne isabet etmişim. Vakıa ben Lozan’da onun ca¬ susluğundan istifade etmiştim ama, şimdi benim aleyhime yap¬ tı. Fethi’yi de curnal etmiş, Şükrü Kaya eurnali Ankara’da Fet¬ hiye göstermiş, curnal de «Muhalif söz söylüyor ve muhalifler de görüşüyor» demiş. Ref-i Cevad kumarbaz, kerhaneci, dolandırıcı, casus, puşt, ibne, hırsız, hain-i vatan biridir. Ben de bilirdim, herkes de bilir. Bu kadar namussuz azdır. Ne ise bana zararı iki bin frank oldu. Bereket versin bunu da mahsup edecek yer var. Gönlüm rahat. Böyle olmasa hiddetimde geberecektim. Bekârlığım zamanında bir hanımla görüşürdüm. Bunun on dört yaşında bir kızkadeşi vardı. Bir iki defa Taksimdeki haneme bu kızla gelmişti. Aradan vakit geçti. Ben başka hanımla münasebetteyim. Ötekini unut¬ tum. Birgün Beyoğllu’nda gidiyordum. Dehşetli bir payton be¬ nim yaya kaldırıma yanaştı. Baktım, peçesi sımsıkı kapalı bir kadın. Parmağı ille beni çağırıyor. Gİtım. «Yarın saba size gele¬ ceğim» dedi. «Buyurunuz» dedim. Sevindim. İyi bir şey olacak dedim. Meğerse bu kızmış. Ref'i Cevad’la evlenmiş, henüz de beş gün olmuş. Akşama kadar eylendik. Koy vermedim. Geç vak¬ te kadar kaldı. O kadar acele etti ki, giderken lâstiğinin birini giyip, birinide bizde unutarak gitti. İşte iki bin frankı buna vizi¬ te sayıyorum. Kadına o vakit para vermemiştim. Ben Sıhhiye Vekili iken, Ref’i Cevad bana Paris’ten mektup yazar, ne kadar muhalif arkadaşları varsa curnal ederdi. Sade Pehlivan Kadri- yi methederdi. Bu mektupların bir tanesini kendim sakladım. Bende. Diğerlerini o vakit Dahiliye Vekili olan Fethiye verdim. O .da Emniyet-i Umumiye Müdürünü çağırıp verdi. Bu suretle Ankara’ya aylıklı hafiye olduydu. Bunlar hu dolandırılmam vak’asmdan evvel olmuştu. Bunları bilirken faka bastık. O va¬ kitler tetkikata öyle dalmıştım ki, bitmiştim. Bir çocuk dahi beni aldatırdı. Her yıl Lozan Sulhu için, Darülfünün’da büyük merasim yapıyorlar. Hep İsmet... O dâhi yapmış... Bizim esamimiz bile okunmuyor. Zikretmek isteyen olsa dahi tabiî edemez. Sonra İsmet adamı ne yapar?!. Bu münasebetle 21 Temmuz 1928 ta¬ rihli Milliyet ’te bir makale var. Bunda İsmet’in makale sahihi¬ ne Lozan’dan avdetimizde İstanbul’da şunu dediği yazılı: «Bu, Şefimin eseridir. O yapmıştır. O yaptırmıştır. Şimdi ilk işim An¬ kara'ya gidip kendi eserini ayaklarına koymaktır.» Bu ne dalka¬ vukluk. Zaten Ismet’in birinci meziyeti budur. Hem de Lozan’ı efendisinin ayaklarına koyuyor!... Kahrol, kâfir!... Modern İn¬ cili Çavuş... Yine aynı nüshada Halide Edip aleyhine şiddetli bir hücum 1454 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1455 var. Bu esnada Mustafa Kemal matbuatı 5u kadına hücum et¬ tiriyor. Sebebi anlaşıldı. Halide Londra’dan Amerika’ya kon¬ feranslar vermeğe gidiyor. Bunu haber almışlar. O başlamadan bunlar hücuma başlamış. Halbuki boşuna idi. Halide Amerika’da konferanslar vermiş, bunlardan bir kitap da olmuş; fakat Mus¬ tafa Kemal aleyhine bir şey yoktur. Filâdelfiya’da konferans¬ ta bulunan bir adam da bana söyledi; «Ben bu kadını bir şey zannederdim. Hiç te’sir yapamıyordu. Ve Mustafa Kemal’i met¬ hediyor» Halide onun aleyhinde bulunamaz. Sonra Mustafa Ke¬ mal onu rezil eder. Bu makalenin serlevhası otuzaltı punto ile «Kin, garaz ve ihtirasla dolu bir ruh» tur. Bu da Halide imiş. Bunda gülünç bir şey daha var; O vakit Gazi Dollmabahçe’de imiş. Siirtli Mah¬ mut Haliden’in makaleleri hakkında fikrini sormuş. Gazi geçen bir vapurdan halkın «Yaşa Gazi!» diye bağırışmalarım göster¬ miş. Fevzi Paşada yanında imiş. O da: «ît ürür, kervan yürür» demiş. Bu şöyle olacaktı: Koyunlar korkudan bağrışır, kurt keyfinde işine devam eder.» Fevzi Paşa yanılmış. 30 Temuz Milliyet’te «Tarihin istifadesi» diye Falih Rıfkı’- n’n bir başmakalesi var. Bu kadar edepsiz bir yazı olamaz. îbret için okunsun. Büyük nutuktan bahsediyor. Makalenin sonun¬ dan şu parçayı alıyorum: «.Eğer Gazi tarihî meçhûlât içinde kalsaydı, halimiz ne olacakmış! Nutku yalnız okumayınız, bir kamus gibi masanızın üstünde daima hazır tutunuz! Bu kitap size hurafatta muskala¬ ra isnat olunan hizmeti görecektir, görünür görünmez kazalar¬ dan mâsun bulunduracaktır. Nutkun neşri', büyük inkılâp. Ese¬ rini her türlü teşevvülerden siyanet edecek âlî tedâbirden biri addolunabilir.» Bu ne maskaralık. îki okkalık muska. Hocalar çok insaflı insanlarmış. Hiç olmazsa, muskaları kırk-elli gram yaparlardı. Boynumuza ağır bir yük takmazlardı. Birbakrmdan da Falih yalan söylememiş. Bu, sahiden bir huraf at muskasın¬ dan ibaretir. Tayyare cemiyeti Mustafa Kemalin birçok büstlerini yap¬ tırmış. Nutku da o bastırmış. Galiba bu büstler ve Nutuk Tay¬ yaredir. X arm harpte imdada yetişir. Zaten Falih Rıfkı’ya göre muska gibi mucizeli imiş, her kazâ ve belâyı def edermiş!... Ya¬ zık Tayyare paralarına. Körolasılar şununla birkaç tayyare al- sanızya... • Yazın Mustafa Kemal İstanbul’da geziyor, eğleniyor. Bol içiyor, bol fuhuş yapıyor. Bir de yatla Boğaz ve Marmara’da gezmeği pek seviyor. Âlem-i âblar yapıyor. Geceyansmdan son¬ ra Büyükada kulübüne, balosuna da gidiyor. Saray’da olan fu¬ huş, debdebe, zevk, yeme içme, binbir gece hikâyeleri halinde... Aferin. Bir gece sarhoş sarhoş Sarayburnuna gitmiş, kahveye ootürmuş. Lâtin harfini de orada ortaya atmış. Artık bu lâfların adı «Hitabe» olmuş. Bu Hitabede «en nihayet bir veya iki sene içinde bütün Türkler yeni harfleri öğrenecektir.» demiş. Dört yıll geçti. Halâ bir milyon kişi öğrenemedi. İşte dirayeti, görü¬ şü hep böyledir. Bu şapka değil- Onu bile milyonlarca köylü hâlâ giymiyor. Bu babda 16 Ağustos 1928 Milliyet te Falih in bir başmakalesi var. Okunacak ve ibret bir şey. Bu adamlar za- amm gelince bu dalkavukluklarından hapsedilmelidirler. Muha¬ kemelerinde bu makaleleri onlara bizzat okutturulmaİıdır. Bugünlerde Şair Abdülhak Hâmid de dalkavukluğa başladı. Milliyette makaleler yazıyor. İğrenç şeyler-■■ Mustafa Kemali Allah derecesine çıkarıyor. Vaktiyle bu adam Enver’e de böyle şiirler yazmıştı. Büyük bir şairin hem seksen yaşlarında bir pırî- fâhi iken bunları yapması içimi hançerler gibi deldi. Yazık!... Kendini rezil etti... Bu lekeyi mezara da girse üstünden atamaz. Eh sonunda kasideci efendi câizesini aldı, meb’uslukla çırağ buy ruldu. Müceddid Şair meğerse, eski kâsideilerdenmiş... Torbada ııe yüzler varmış da bilmiyormuşuz... Bu memlekette meb’usluk- da kolay şeymiş. Yolu sade buymuş. 21 Ağustos Milliyet’d Yakııp Kadri’nin harf inkılâbı hak- 1456 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1457 kında bir makalesi var. Bu da ibret bir şey... Cehalet numunesi Okunması lâzımdır. Aynı gazete de otuz altı punto ile: «Hariciye vekili dün Gazi hazrtlerine arz-ı tâzimat etti.» deniyor. Demek artık Cum¬ huriyet vekilleri Abdüllıamid’in nazırları gibidir. Arz-ı tâzimat ediyorlar. Böyle köle vekil olmaktansa, KÖprübaşmda küfeci hamal olmak bin kere evlâ ve şereflidir. Arzu tâzimat ne halt etmektir!?... Yine aynı gazeteden Gazi hazretleri dün, Saraylarında geç vakte kadar meşgul olmuşlar, hiçbir tarafa çıkmamışlar» deni¬ yor. Artık hergün, her hareketinden halka tebligat yapılıyor. Bunu dünyaya hâkim Ingiltere Kiralına da yapmıyorlar. Hem de «Gazi Saraylarında» deniyor. Reisicumhur, saraya yakışır ya Şuna canım «Zat-z Şâhâne Hakan ül ber vel bahreyn, es- sultan Mustafa Kemal el Gazi» deyip işin içinden çıksalar ya, niye ağızlarında geveleyip duruyorlar?!... Şimdi de yeni moda: Mustafa Kemal yattan her tarafa telsizle nutuk veriyor... 28 Ağustos Milliyette Falif Rıfkı, başmakalesinde Mustafa Kemal'in hitabelerinden bahsediyor. Bunlar da okunacak şey. Mustafa Kemal bu hitabesinde: «Bu harf işinde irâde milletin¬ dir» diyor. Mustafa Kemal her haltı yer, millet yaptı der. Ade¬ ti budur. Millet nerde, bu işler nerde? Bu kadar vahim, aşikâr dolandırıcılığa kimse cesaret edemez. Zaten evvelce de «hâki¬ miyet milletindir millet efendidir» dedi. Hâkimiyet kendinde, millet esir, uşak, inim inim inliyor. Yok bu adamın telâkkisince millet denilen şey, kendi şahsı ise doğru. Böyle bir zanda bulun¬ ması mümkündür. Delilerde böyle şeyler olur. Yine bu hitabede : «Millet bu hususta bir müşkülâta uğ¬ rarsa, ben ve arkadaşlarım millet fedâisiyiz» diyor. Bu damdan düşer gibi lâf, nedir diye anliyamadımdı. Sonra anlaşıldı. Meğer¬ se biri telgrafla Mustafa Kemal’den «Câmilerdeki levhaları ne ile yazacaksın ?» diye sormuş imiş. Bunu muhalefet sayıp, kıza¬ rak bu tehdidi fırlatmış imiş... Koca bir ordu, polis, jandarma elinde olunca, bunun fedailiği olur mu? Tam kahraman!.. 5 Temmuz 1928 Milliyet’te Necati’nin beyanatı var: «En hiicrâ köyde bile aranan, sorulan bir tek şahıs vardır ; Gazi Mustafa Kemal» diyor, ismet buna ne kızmıştır? Necati hinoğ¬ lu hindir. Ismet’in on paralık kuvveti olmadığı, îsmet’in do ken¬ dileri gibi uşak, sade uşakbaşı, yâni ayvaz olduğunu biliyor. Ona bir şey söylemiyor. Zaten bana Paris’te : «Türkiye’de hiçbir şey yok. Sade bir tane Gazi vardır» demiştir ya... Mahmut Siirt Avrupa’ya çok geliyor. Mustafa Kemal’in pa¬ lalarını Avrupa bankalarına götürürmüş. Paris’te Mustafa Ke¬ mal lehine bir makale yazmış. La Presse gazetesi 9 Eylül 1928 nüshasında bir başmakale ile cevap veriyor. Bu cevapta serlevha şu : «Nâçiz padişahlar. Birinci Mustafa Kemal» diye alayla baş¬ lamış. Almış, vermiş; yâni Mahmud’u da, Mustafa Kemal’i de rezil etmiş. Mahmud’a ‘«Sen onun mahlûkatından birisin.» diyor, ne doğru!.. Tam tâbir. «Biz senin Mustafa Kemal’ini biliriz. Sark’ta onun gibi merhametsiz bir Firavun nâdir hüküm sür¬ müştür. Cumhuriyet bizdedir. Sîzdeki değil, teessüf olunan bu- dur ki, bu zulümde milletinizde yükselen bir tek ses yok. (Maiı- mud’a) kölelikte bile bir hudud var. Makalen bir paskallıktır... Bir memlekette ki, başına hükümetin istediğini giymeyeni asar¬ lar, orada cumhuriyet olur mu? Sizde Millet Meclisi mİ var?» diyor. 12 Eylül 1928 Milliyet'de ismet Malatya’ya gidiyor, mühim bir nutuk verecekmiş. Böyle usûl Avrupa’da vardır, ama, bizde olur mu? Malatya’da kim anlar?! Giderken Mustafa Kemal’e: «Paşam, harf seferberliği. Muallimi olarak Malatya’ya gidiyo¬ rum»,kuzu da «Bunda muvaffak olacağız» diyor, ikisi de cev¬ her yumurtlamışlar! Bunun biri harf m şiddetle aleyhinde idi. Fevzi ise, beş vakit namazını kılar, lâtin harfini, küfür, tanas- sur etme sanan bir dindardır. Dalkavukluk, mevki hırsı insanı ne küçültüyor... 14 Eylül 1928 Milliyet’de lsmet’in Malatya’daki nutku var. F : 92 1458 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1459 Ezcümle demiş ki : «Emniyet ve müdâfaa vasıtalarının gayesi, milletin hayatını kolaylatmak, rahatlatmak, maişetini genişlet¬ mek, kısaca iktisadı vaziyeti ıslâh etmektir.» Ne sahtekârlık!.. Mâdem bunu demiş, eh israf yaptığı zamandır. Hakikaten bu es¬ nada, atyarışiarına mühim masraflar ettiler. Şapka, harf iş¬ lerini yaptılar; milyonlar gitti. İktisadî vaziyetin ıslâhının di¬ ğer yolu olan para getirecek bir şey de yapmadılar. Yine bu nüshada Yakup Kadrinin harf hakkında bir baş¬ makalesi var. 22 Eylül 1928 Milliyet’te Yakup Kadri «Dil Encümeni vs Akademi» serlevhalı» güneş gibi aydınlatan, âlemşumûl dehası bu dil mes’elesinde de mütehassısların yürüdüğü yolu tenvir et¬ ti.» diyor. Bu da âlâ... Mustafa Kemal mütehassıslardan iyi bi¬ liyor. Yine bu sahifede Mustafa Kemal yapılacak gramer hak¬ kında Başvekâlete teskere yazmış. Bu teskere dercedilmiş. Şu adam bilmediği şeylerde ne cesaret-i cahilane ile karışıyor. Av¬ rupa’da Reisicumhur böyle şeylere karışmaz. Herkes gülüyor. . Bunda da askerce dört madde var. Btı dört madde ile grameri bitirmiş!.. Bu da âlâ. Başvekil de bunu tamim ediyor. Lı’eciıa de Paris gazetesinin bir muharriri İstanbul’a ve Ankara’ya gitmiş. Bir sıra başmakale yazdı. 16 Kânunievvel 1928 den başlıyor. Beyazid’da bir genç doktor, bir kız, bir oğlan, iki darülfünün talebesiyle konuşmuş; bunlar dini attıklarını söy¬ lemişler. Muharrir de «Dinsiz bir millet olur mu? Bilhassa bu fakir iptidaî Türk milleti dinsiz nasıl yaşar?» demiş. O vakit bu üç kişi : «Hayır, bir dinimiz var. Yeni din.» demişler. Mu¬ harrir : «Nedir o?» demiş. «Şimdi göstereceğiz.» demişler. Oto¬ mobile binmişler, Eeyoğlu’na geçmişler, Taksim’den geçerken Mustafa Kemal’in heykelini göstererek : «İşte Allahımız» de¬ mişler. Bunu okuduğum vakit, şu üç gence lanet ettim. Zavallı millete acıdım, yandım. Gençlik bu mu? Bu muharririn hu sözü doğru ise felâket!.. Fakat, umumen gençler böyle değildir. Bun¬ lar Mustafa Kemal’in âvanesine mensup bir ekalliyet olacak. Be maskaralar! Mademki din atmak derecesindesiniz ve dinsiz kalmak herhalde evlâ ise, bir dini atıp yenisini alarak ve onda bir adamı Allah yapmak, hamakatlerin hamakatıdır. Al¬ lah, insandan olmak lâzımsa, hiç olmazsa bir insan-i kâmil bu¬ lup onu Allah yapaydınız. Mustafa Kemal gibi ahlâksız, vicdan¬ sız, ayyaş, fuşyatçı, yalancı, cahil, zalim, hırsız, kanlı kaatil, cani birini rai Allah yaptınız?!. Yuh size!.. Aşağı, iğrenç mah¬ lûklar ... Halbuki dinin kıymetini bugün dinsiz zannedilen Fransa bi¬ le anlamıştır. Son yıllarda Fransa’da din pek fazla kuvvetlen¬ mektedir. Papazlar müthiş kuvvet sahibi olmuş. Fransız muhar¬ riri bu üç iğrenç mahlûka: «Türk gibi iptidaî ve fakir bir millet nasıl dinsiz yaşar?» demiş. Ne haklı bir sual. Hattâ Fransız mil¬ leti de dinsiz yaşayamıyor. Bu muharrir gayet ince bir alaycı... Makalelerinde Mustafa Kemal’i, avanesini ve idaresini öyle bir ince alaya aldı ki... Nefis... Kılıç Ali, Salih ve kumpanyaları bir îngilize kömür satmış¬ lar. Parayı almışlar, kömürü vermemişler. Ingiliz dâvaya mec¬ bur olmuş. Mahkeme Ingiliz’in lehine hükmetmiş. Iş icraya git iniş Kılıç Ali’ler Adliye Vekili Mahmut Esad’as öylemişler, Mahmut Esat İstanbul müdeiumumisine icra ettirmeyip. Kılıç Ali’ler lehine bir hüküm verilmesini yazmış O da icra Reisi Ah¬ met Refik beye söylemiş. Ahmet Refik: «Yapamam. Hak sarih. Yahut Adliye Vekilinin mektubunu bana resmen havale edersin demiş. Müddeiumumi tabii edememiş. Kalmış... Ahmet Refik namuslu bir hâkimdir. Bir komplo; Kadriye Hanım adında Ressam Ali Rıza be¬ yin kızı, tabanca alıp Mustafa Kemal’i vurmak için Ankara’ya gitmiş, Mustafa Kemal’den randevu istemiş. Bu suretle yana¬ şıp Öldürecekmiş, Bu, hükümetin fikri. Ve gazeteler böyle yazı¬ yor. Hadi kadın, erkek bütün bu aileyi hattâ görüştükleri in¬ sanları hapse soktular. Gazeteler gayet hamiyetle yazıyor. Ad¬ liye ve polisin bu babtaki teyakkuzunu tebrik ediyorlar. Ali Rı¬ za bey, kıymetli bir ressamdır. Herkes tarafından sevilmiş, iyi 14G0 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1461 bir adam, değerli bir artisttir. İhtiyardır da. Damarlarında pek fada tansiyon vardır, hastadır zavallı aylarca yattı. İstintak, muhakeme, şâhıd, bir şey yok. Gazeteler ise intintaklarda mü¬ him şeyler meydana çıktığım yazıyorlar. Şu bizim gazeteler ne namussuz, ne yalancı, ne dalkavuk şeylerdir. Hiç de acımazlar. Nihayet men’i muhakeme ile çıktılar. Meş’ele şöyle olmuştur: Bu kadın kocasına iş bulmak için Ankara’ya. gitmiş. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya misafir ol¬ muş. Şükrü Kaya suikasd yapacak diye kadını Mustafa Kemal’e haber vermiş. Iş başlamış. Bu iş Şükrü Kaya’nın kara lekesidir diyorlar. Men’i muhakemeye Gaza fena kızmış. Bağırmış, çağırmış. Halbuki bunların idâmmı emretmiş imiş. Mahmud Esad’ı ça¬ ğırmış : «Hani Takriri sükünsüz işleri istediğimiz gibi mahke¬ melerde görecektin. Karı yeniden tevkif edile» demiş. Adliye Vekili cenapları da Temyiz Mahkemesini alet etmiş, onlar da yeniden tevkiflerine karar vermiş. îstanoul tevkif etmiş ise de Adliye Vekili Muhakemeyi İzmir’e nakletti. Çirkinlik, yolsuz¬ luk, haksızlık üstüstüne. İstanbul'da ve Ankara’da olmuş bir vak’anm muhakemesi niye ve nasıl başka yere nakledilebilir ?.. Gazeteler yine ehemmiyetle «Yeni mühim cürümler bulundu» d'ye propagandaya başladılar. Bu sefer yüzlerce şahid dinledi¬ ler. Bir Ermeni’yi de hapsettiler. Güya, bu işte Rauf’lar ve İngiliz’lerin de parmağı varmış. Demek Türkiye’de olsaydı, Rauf’u bu vesile-i cemile ile yakalayacaklardı. Zavallılar yine aylarca hapis yattılar. Orda da beraet edip çıktılar. Kadın son¬ ra Müddeiumumi aleyhine dâva açtı. Fakat dâvayı senelerce sürdüreceklerdir. B.r sıfır için neler oluyor,nice vatandaş aylarla hapis, hür¬ riyetinden mahrum. Şimdi bunların müsebbiblerini, başta Şük¬ rü Kaya, ve Adliye Vekili, tabii Hükümet Reisi sıfatıyla İsmet, sonra Mustafa Kemal hapsedilmeiıydı Bu adaleti kim yana¬ cak?!. Takriri Sükûn Kanununu bu zalimler dahi pek zalimane bulmuşlar, kaldırdılar, ismet bu münasebetle Meclis’te bir nu¬ tuk söylemiş. 5 - Mart 1929 Milliyet’de var. Okunacak rezalet .. Yine yeni bir moda. Sırf türkçe söylemek dirayeti... Bunu İsmet de yapıyor. Kedinin sirke içmesi, şaşılacak şey. Sen bir kürtsün, senin nene lâzım? Hem yapabileceğin işin yanma var. Elinin hamuruyla erkek işine ne karışırsın?.. Devlet işleri gibi bunu da rezil etmiş. Bir nutuk söylemiş. Bu nutuk güya sırf türkçedir. Otuz kadar kelime icâd etmiş, ismet icâdı birkaç türkçe kelimeyi, bu nutuktan alıyorum : Ünlü efendiler (Galiba şöhretli efendiler olacak) Sürerliği, büyük reisicumhurun irşa¬ dı ve öğüdü (?) o idealin sarsı (sarsıntı olacak ki, vardır, icada lüzum yok) En dikimli (Karine ile, kıymetli galiba. Bu türkçe- de var : Değerli) Bileşken (?) Ezgilerini (Karine ile âlâm. Halbuki türkçede bu kelime vardır, musiki mânasındadır) ilh...» Ea mâna fi batnüşşair. Vah zavallı türkçe! Seni de ne ettiler. Yalnız insana değil, dile de zulüm, eza ve cefa, işkence ediyorlar. Ankara’nın ima¬ rına bakılırsa bunu cemadata da yapıyorlardır. Büyük cehalet, büyük maskaralık. Mustafa Kemal kalk-ı yor, bu tiranı dönme dilini koydu. Şimdi kürt Başvekili de türk¬ çe kelime ıcad ediyor. Tarihte türlü zalimler görüyoruz. Fakat hiçbir zalimin bir milletin diline zulmettiği yoktur, keyfine gö¬ re tadilât yapmak akima gelmemiştir. İyi düşünülürse bir mil¬ letin diline bile tahakküm, onda bile şımarık çocuk keyfinden başka bir şey olmayan keyif ve hevsei hükümrân etmek çok ağır bir şey. Ne ise, bu modalar çok sürmedi. Bıraktılar. Her işleri köy¬ ledir. Demek ne maskaralık ettiklerini kendileri de çabuk anla¬ dılar. Eğer bîr müddet sonra, nüksetmezse iyi. Çünkü bunların hastalığı nüksıdir. İhtimâl şimddi cahilliklerini gördüler, «öğ¬ renelim de eyle başlayalım» dediler. Bu nutukta türlü sahtekârlıklar da var. Keza bu nutukta İsmet Gazi’sin e türlü dalkavukluk ediyor. İsmet eskiden dalka- ukluğu gazetelerde yapmaz., gizli ve hususî yapardı. Bir müd- 1462 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1463 dettir Meclis'te ve gazetelerde alenen yapıyor. Bu dikkate şa¬ yan bir şeydir: Galiba teveecühden düşüyor, onu izale için ya¬ pıyor. Bir de bu Nutukta «Gazi aleyhine hastadır diye propa¬ ganda yapıyorlar, yalandır» diyor. Buna demek bir mecburiyet hissetmiş. Bu mecburiyet nedir evvelâ anlıyamadım. Keza, «Ga¬ zi ile arkadaşları arasında ihtilâf olduğunu söylüyorlar. Yalan¬ dır» diyor. Anladım, çünkü tsmet neyi red ederse, o vardır. Bu benim için şifre anahtarıdır. Demek Mustafa Kemal îsmet'e kı- zıyor, gerginlik var ve hastadır. Ismet’i tehdid etmiştir, alenî dalkavukluğunun sebebi bu. Nitekim, sonra haber aldım, Al¬ manya’dan doktor getirtmişlerdir. Nutkun nihayetlerinden şu cümleleri alıyorum :» «Nihayet milletin intihap imtihanına güveniyoruz. İktidar mevkiini elde etmek isteyenlere büyük seçkide milletin karşısına cesaretle çıkacağız.» Sade bu cümle îsmet’in ne müthiş ve ne ha¬ yasız bir sahtekâr, ne cesaretli bir namus, haysiyet ve liyâkat dolandırıcılığı ettiğine delil olarak kâfidir. Hangi intihap? Bu¬ nu cebir ve sopa ile yapan sîzsiniz. Nasıl bu lâkırdıyı söylüyor¬ sun? Serbest bir intihap olsun da görün!.. Yine : «Bizim politikamızın mesnedi şudur : Bu memleket¬ te bu Meclisten büyük kudret yoktur.» diyor. Gören Allah için söylesin. Bu memlekette en kudretsiz, en hürriyetsiz bir şey varsa o da Büyük Millet Meclisidir. Ankaranm sinekleri bile ondan kudretli, ondan hürdür. Mussolini de müstebit, ama hiç olmazsa böyle sahtekârlık yapmıyor. Mertçe söylüyor. îsmet’in sözlerini daima aksine çevirmeli, o vakit hakikattir. Bu cümle de böyle. Avrupa matbuatında bu esnada Türkiye’nin yeni idarecile¬ ri aleyhinde cereyan var. Mahmut Siirt 19 Kânunusâni 1929 Milliyet'te bir başmakale ile bundan şikâyet ediyor : «Onların bu kararı yanlıştır» diyor. Keza «Osmanlı tarihinde bir ağa¬ lar, zorbalar, softalar devri vardı. Yeni Türkiyede böyle men¬ fur bir devir kalmamıştır» diyor. A efendi, devriniz tam ağalar, zorbalar devridir. Utan!.. Mevkide ne üe duruyorsun? Yalnız softalar devri yok. O doğru. Onu değiştirdiniz, fakat yerine d nsizler ceberrutu devri koydunuz. İkisi de bir kapıya çıkar! Okunacak bir ibretli makaledir. Beş Nisan 1923 Milliyette Yakub Kadri başmakalesinde Harf inkılâbı ile fikir hareketinin durduğundan, kitap ve mec¬ muaların kapandıklarından şikâyet ediyor. Bu tabii idi, bilmi- yecek ne vardı? Bunların mesuliyeti sizde. Nihayet : «Devlet bunlara yardam etmeli» diyor. Evet, devlet yahudilerin kaza - belâ sandığıdır. Siz halt edin, haltınızı bu aç millet ödesin . Zaten bunları para çekmek için yazmıştır. 8 Nisan 1929 Milliyette Yakub Kadri başmakalesinde Tür- kiyenin açık politika yaptığını söylüyor. Her işiniz kapalı, riya, entrika ve terördür. Bu adam şayan-ı hayret! «de» zarf edat¬ larını da «Te» yazıyor. Alagâzı!.. Dönmece... Şu adam hem ne ise bir muharrir, hem de Anadoluludur. Bunun «de» olduğunu iyi bilir, fakat dalkavukluk. Bunu buralara kadar vardırdılar. Bütün makalelerinde böyle misaller dolu. İS Nisan 1929 Milliyette Yakub Kadri başmakalesinde yine matbuat buhranından şikâyet ediyor. Bu sefer bunu Harf İn¬ kılâbı neticesi addetmiyor. Demek Gazisinden paparayı yemiş. Çünkü birinci makale bu hatanın müthiş itirafı idi. Arkasından yumurta küfesi yok ya dönüverdi. Ama alenî... Utanma olma¬ yınca beis yok... öyle değil de nedir?... Çare olarak bu sefer devletin matbuat nıonopoli yapmasını tavsiye ediyor. Ne akıl, ne akıl... Yahu, bu görülmüş bir şey mi? Matbuat İnhisar kabul eder mi? Eğer inhisar lâzımsa, zaten bütün matbuat elinizde. Daha ne inhisar yapacaks.n z? Bu ona sümme katildir, derhal öldürür. Zaten ölmüş, bir zehir daha vermek gayretin haddidir. Şeker monopol, petrol monopol, her şey monopol, monopol. Üs¬ te bir de bu... Yakında ekmek ve su da... Tamamdır. Falih Rıfkı da bu hususta yazıyor. Demek bu buhranın va¬ him olduğunu ağalar anlamışlar. Çünkü bilhassa bu iki adam Mustafa Kemal’in gazeteci tüfekçisidir. Onun fikirlerini, emir¬ lerini yazarlar. 1464 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1465 28 Haziran 1929 Milliyette matbuat tüfekçilerinden Yakııb Kadri, Gazisini methediyor. Kemalizm diye bir kelime icad et¬ miş. Yani Gazisinin işleri mühim bir felsefe ve meslek-i edebî, iimî ve fennîdir. Kemalizm mezhebi diyor. Adeta bir din. Dün¬ yada bu kadar edebsizce ve çirkin dalkavukluk az görülmüştür. Tam tüy dikti. Bu cür’etkâr oğlan iyi te’dip istiyor. Yakub Kad¬ ri zararsız bir romancıdır. Vakıa romanlarına Fransız romanla¬ rından çok şey çalar ama neyse zararsız diyelim. Meziyeti ba kadar. Buna mukabil bayağı bir mahlûktur. Eşsiz dalkavuklar¬ dandır. Bunu İttihatçılara da yaptı idi. Bir de vurguncudur. Prens Seyfullah mes’elesinde lehe karar verdirmek için Feridun Paşa’dan rüşvet istemiştir. Halbuki Yakub Kadri bu adamın baremi olan Mısırlı Prensesi Nevciva’nm evinde büyümüş, ni¬ metleri ile beslenmitşir. Anası bu prensesin Çerkeş halayıkla- rmdandır. Bunlar vadetmişler, fakat Yakub rüşvetin miktarını 12 bin İngiliz lirasına çıkarmış. Ellerinden bir de imzalı kâğıt istemiş. Onlar da vermemişler. Bu sefer aleyhlerine dönüp ga¬ zetelerde Seyfullah’m haklı olmadığına dair makaleler yazdır¬ mıştır. İşte böyle bir maldır. Bunu pek mevsuk olarak işittim. Sonra her ağıza da düştü. Verselerdi de yapamayacaktı. Çün¬ kü İsmet Yakub’a bu İşte mani oluyordu. İsmet bu işi eski Bahriye Nazırı Haşan Paşa’nın oğlu Rüştü Paşa’ya verdi. 0,5 bin İngiliz’e işi gördü. İsmet ve kardeşi bu 5 binden ne aldı bil¬ mem... Eu işte Dr. Mazhar Osman da Feridun’a 10 bin liraya bir rapor verdi. Biraz sonra Mısır kralının adamlarına bu rapora z:d diğer bir rapor vermiştir. Bunlardan ne aldı bilmiyorum. Yine bir şey : «Gazinin en büyük eseri nedir?» Milliyet bu¬ nu «Milliyetin Büyük Anketi» diye yazıyor. Mustafa Kemal her gün kendisinden bahsettirmek, arada da büyük mikyasta lehine söz söyletmek hevesindedir, yahut ihtiyacmdadır. Buııu hâlâ yapıyor. Derken bir sürü yazı sökün etti. Bunların arasında ma¬ alesef haysiyet sahibi zannedilen adamlar da var. Meselâ Dr. Âkil Muhtar, Hacı Akif, ilh... Çala-kalem elbirliği ile iğrenç bir dalkavukluk yaptılar : Yunus Nadi : «Gazinin en büyük eseri bilâ-kayd-ü şart Millî Hakimiyettir!» diyor. Bu arada bizim Yusuf Kemal de bir makale ile meddahlık etmiş... Acıdım. Birçok kendi hayatımızda ve kendi memleketimizde gördük, ne vakit ki bizde matbuata hüriyet verildi hüriyeti o kadar sui¬ istimal ettiler ki bir muzır anarşi oldu. Haksız yere de hüküme¬ te hücum ettiler. Hükümete geçmek kazanları kaynadı. Gazete¬ ciler tahakküm yaptılar. Ne vakit ki matbuatın diline kilit asıl¬ dı matbuat böyle dalkavuk oldu. Vatan’da bu sefer hükûmei mütegallibe oldu. İstibdat aldı-yürüdü. Bu işin bir ortası ola- mıyacak mı bilmem?!.. 3 Temmuz 1929 Milliyette Yakub Kadri’nin siyasî terbiye adlı başmakalesi ibretli bir makaledir. Bunda : «Hükümet bu kadar iyi ve güzel işler yaptı da bir takım gençlerin burunların¬ daki anarşi hâlâ durmamış. Bunlar disipline ( !) girmemiş» diye şikâyet ediyor. Ve fırkanın aileden olduğunu söylüyor. Hezeya¬ na bak!.. Buna da aferin... Bir-iki dil kalmış imiş, disiplin ola¬ bilmek için onu da kesecekler. Disiplinden anladıkları da bu:.. Yine bir komplo: Bursa’da Gök Bayrakçı Cemal bulundu¬ ğu hapishanede Mustafa Kemal’i öldürmeye teşebbüs ve bir ce¬ miyet teşkil etmiş. Bir çok adam hapsettiler. «îbo» da beraber. Muhakeme. Müddeiumumi ateş püskürüyor: «Büyük Gazi’ye nasıl kıyacaktınız?» diyor. Vazifesi mi bilmem? İyi dalkavok- muş... Sorgu zamanı geldiği vakit Adliyenin selâmeti namına bu adama iyi bir ceza yapmalıdır. Uzun muhakeme. Bir şey yok. fakat Cemal ve bir-kaçı idama mahkûm ediliyor. Muhakemeyi gazetelerden öikkaple takip ettim. Yazdıkları ve mevad-ı itha- miyye olarak gösterdikleri şeylerde cürüm diye hiçbir şey yok. Hayret!.. İdamı yediler... Cemal muhakemede işin içyüzünü an¬ latıyor; Mese’ieyi Bursa polis müdürü tertip etmiş. Ne ise iş temyize gidiyor. Temyiz nakzediyor. Yine muhakeme, yine idem. Temyiz yine reddediyor. Ibolar ve başkaları beraat ediyor. Yal¬ nız Cemal bir-iki seneye mahkûm ediliyor. Bu da hata ama yine 1466 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1467 Temyize aferin... Türk mahkemelerinin şerefini muhafaza et¬ miştir. Bu işin künhünü ben bilirim : Cemal Millî Harekette Gök Bayrak adında bir çete yapmış. Yunanlılarla vuruşmuş, hizmet¬ ler etmişti. Ibo da öyle. Fakat sonra bunlar Mustafa Kemalin aleyhinde oldular. Mustafa Kemal bu iki adamdan korkuyor, on¬ ları harcamak istiyordu. Demek bu işi polis müdürüne tertip ettirmiş. Temyiz mahkemesi mâni oldu. Mustafa Kemal Temyiz mahkemesine fena kızmış. Bu sene İstanbul’a giderken Eskişe- hırden geçerken temyiz azasım istasyona toplamış, onlara ağzı¬ na gelen ağız sözleri söylemiş, tehdit etmiş. Müthiş şey. Bir Rei- sicumhur bir mahkemeyi tehdit ediyor!.. Bunu da utanmadan gazetelere yazdılar. Yerinde zikredeceğiz. Çok ağır iştir. Cemal öldürülemedi. Fakat hapishanededir. Belki birgün orda birine öldürtecekler. tboyu bundan yirmi gün evvel Yalo¬ va’da öldürttü. Gazeteler : «Bir şahs-ı meçhul tarafından öldü¬ rüldü» dediler. Arayan bir mahkeme yok. Gitti... Mustafa Ke¬ mal onu polise öldürtmüş... Journal Gazetesinin Ankaraya gidip-gelen bir muharriri bir makale yazdı. Mustafa Kemal’i rezil ediyor. Başında diyor ki : «Çankayada bir sürü genç kız ve güzel çocuk var. Bunlara Gazi¬ nin evlâtlıkları diyorlar». Evlâtlıkların yanma parantez içinde bir de teaccüp işareti koymuş... Herif hali görmüş... Bu Frenk- ler de ne güezl görüyorlar. Bu kız ve çocuklar Mustafa Kemal’in fuhuş âletleridir. Kendisi : «Evlâtlıklarımdır» diyor. Bunlardan kullana kullana bıktıklarını evlendiriyor. Kendi de nikâh mera¬ siminde baba (!) sıfatıyla bulunuyor. Zaten bunlar evleninceye kadar Çankaya fuhuş mektebinde Gaziden başka daha lâakal 80 kişi her birinin üstünden geçiyor. Hem düzmek, hem baba sıfatını takınmak... Namusla bu kadar açık ve vahim istihza gö¬ rülmemiştir... Evlendirdiği adamları da bir memuriyetle çırağ buyuruyor. Bu sefer bir tanesini bir gençle evlendirdi. Damadı¬ nı (!.) Viyana sefarethanesine başkâtip yaptı. Bundan üç gün evvel öğrendim. Bu damadı benim vaktiyle Moskova sefaretin¬ den Türklük aleyhindeki harekâtından dolayı azledip Rauf’un Abazalık dolayısiyle Horasana şehbender tayin ettiği Çerkeş Tahsin Rüştü imiş. Bravo!. Bin bravo... Orada başkâtip olan pek namuslu, pek terbiyeli, alim, güzel Fransızca ve İngilizce bilen, iyi muharrir olan zavallı Mehmed Ali Tevfik’i bilâ sebeb atıverdiler. Yakında müsteşar ve sefir de olur. Evvelce dedim ki kitaplar beni çok yoruyor: Bir yıldır o kadar yorgunum ki halim kalmadı. Eskiden şevkle seve seve ça¬ lışıyordum. Çalışmadan o kadar bıkmışım ki, bana ağır bir an¬ garya gibi gelmeye başladı. Çoktan beri zaten gece çalışamıyo¬ rum. Artık günde sekiz saat çalışma ile iktifa ediyorum. Bu o kadar sıhatime dokunmuyor. Ancak bıktım. Zorla çalışıyorum. Diğer İlmî eserlerimi bitirdim. Altı aydır hatıratımla uğraşıyo¬ rum. Ö da bitiyor. Artık yok. Ancak buna angaryaya çalışır gi¬ bi nefsimi cebrederek zorla çalışıyorum. Yoruldukça bahçeye gidiyorum. Evime en yakın bahçe Mon Sousis Bahçesi. Gayet güzel bahçe. Cennet gibi, içinde büyük gül ve çağlayan, hele sevdiğim çamlar da var. Her taraf çiçek. Kışın sade yeşillik. Amma yine güzel. Yoruldukça, sıkıldıkça buraya kaçmışımdır. Burası bana sıhhat ve rahatlık vermiştir. Bundan bir yıl kadar evvel bu bahçeye giderken baktım bir bina-yapılıyor üstünde, bir levha, levhada şu yazı var : «Nobel vakfı. Ermeni Talebe Yurdu. Dar-ülfünûn Sitesi» Ağladım. Ba¬ na çok ağır geldi. Ermeniler dahi Pariste bir talebe yurdu ya¬ pıyorlar da bizde bir hayır sahibi yok ki o da bir Türk yurdu yapsın, Kör olası hükümet de at yarışları, ilh... yapacağına bir türk talebe yurdu yapsaydı ya... Fransız hükümeti Parisin etrafındaki eski istihkâmları yık¬ mış. Buralara harıl harıl büyük v-e modern binalar yapıyorlar. Şunu söyliyeyim : «Pariste bu kadar yeni bina yapıyorlar da yine mesken buhranı var. Hükümet bunlardan Porte de’Orleans civarını Çite Üniversitaire ünvanı ile muhtelif milletlere vermiş. Bunlar burada muazzam talebe yurtları yapmışlar ve yapıyor¬ lar. Artık eski meşhur Quarter Latin Buraya intikal edecek ga- 1468 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR .1469 liba. işte Ermeni talebe yurdu da bunlar arasında. Bina ilerli¬ yordu. Bundan bir hafta evvel yine bahçeye gittim. Önünden geçtim. Bina haricen tamamlanmış. Yüz talebelik imiş. Koca bir binadır. Kesme taştan. Üzerine bir türlü nakışlar da yapmışlar. Diğer binaların hepsinden güzel. Bu nakışları onlar tabii Erme¬ ni dekoratif sanatı diye yapmışlardır. Bizim Selçuk sanatı. Ne olur bizimkiler de birkaç yüz kişilik talebe yurdu yap¬ salar ya. Bunlar birer pansiyondur. Talebe buralarda yatar, yer, içer, gayet ucuz yaşar. Bu sayede bizim elli lira ile burada tahsil mümkün olur. Hem de bunun başka mühim bir faydası var. Şimdi talebemiz istediği yerde, başı boş. Ekseriyetle çalış¬ mıyorlar. Fuhuşla meşguller. Böyle bir binaya konursa başla¬ rında bir konrolcü olur, inzibatla yaşar, çalışırlar. Fakat Mus¬ tafa Kemal ve ismet bunu mu düşünecekler? Zevk ve saf adan vakitleri yok... Her millet ve Yunan da yaptı. Yürk yok. Demek dünyada en şerefsiz millet biz miyiz?!. Hele şu Japonlar, Çinliler... Pa- riste her adımda bir çekik gözlü görürsünüz. Bunlar bu iki mil¬ letin talebesidir. Çin de müthiş uyanıyor. Gazetelerde yine yeni bir şey ; «Eâzımı tahkir ediyorlar !>> Çığlık, kıyamet... Yakub Kadri, Hamdulah Suphi büyük tel⺬ ta. Gazetelerde yaveler, müdafaalar yazıyorlar, Türk Ocağını Dar-ülfünûn talebesini seferber ediyorlar, bunlara içtimalar yaptırıyorlar. Tahkiri reddettiriyorlar. Bu redlerden anlaşılıyor ki, tahkir edilenler Abdülhak Hamid, Şair Mehmed Emin, Ya¬ kub Kadri, Hamdullah Suphi’dir. Demek «Eâzım» bunlardır. Hamid’e diyecek yok. Büyük ve yaşlı bir şairdir. Ötekilerin Eâ- zımdan olduğunu ben de şimdi bu münasebetle öğrendim. Bu¬ nu da bizzat kendileri diyor, iyi... 9 Temmuz 1929 Milliyette bu bapta yapılan bir içtimai şöyle tir serlevha-i makale ile büyültüp propaganda yapıyor¬ lar : «Gençliğin haklı galeyanı. Ocak dün gençliğin muazzam tezahüratına sahne oldu». Ben eminim ki, ancak beş-on genci kandırabilmişlerdir. Zaten tahkiri yapan bizzat gençler... Ha¬ mid, Emin gibi ihtiyarlar değil ya... Fakat sebebi ne? Tahkir ne? Tahkir eden kimler? Anlaşıl¬ mıyor. Nihayet Istanbuldan böyle şeyleri bilmesi lâzım gelen biri geldi, anlattı. Peyami Safa ile beraber bir kaç genç «Ha¬ reket» adında bir gazete çıkarmışlar. Abdülhak Hamid’in, Emin’in, diğerlerinin dalkavukluklarını yazmışlar. Şiirlerini bi¬ hakkın tenkid etmişler. Yakub Kadrinin hırsız bir muharrir ol¬ duğunu söylemişler, romanlarındaki Fransız müelliflerinden çaldığı fikirleri ve hatta aynen olan satırları Fransızcalarını da deıcederek göstermişler... Telâş, kıyamet, seferberlik, eâzımı tahkir bu İmiş... Türk Ocağını Hamdullah Suphi ne güzel âlet, kendi şeref ve mevki binek taşı aypmıştır. Ben bilirim, ocağın ekseriyet-i azimesi onun da, hükümetin de aleyhindedir. Hattâ tirgün, Parise gelmemizden bir-kaç ay evvel, ocakta otuz ka¬ dar genç etrafımı aldı. Bana pek hürmet ettiler ve : «Biz sizin taıaftarınızız» dahi dedilerdi. Ne yapsınlar. Korku dağları bek¬ liyor... Demek ki gençlerde hükümet ve dalkavukları aleyhine mühim bir kaynaşma var. Zaten aylardan beri Gazi hasta, hü¬ kümet azasL arasında ihtilâf var rivayetleri, Yakub Kadri, Falih Pıfkı ve Mahmud Siirt’in gazetelerde şikâyeti, milletin bu kadar iyilik gördüğü halde bu rejimi sevmediğinden şikâyeti, gençler¬ den bir kısmının aleyhtarlık etmesinden yanıp yakılmaları va¬ tanda bu devir aleyhinde büyük bir nefret olduğunu pek güzel .■Göstermektedir. Fakat ne yapabilecekler?!.. Darağacı dikili du¬ ruyor... Zalimler orduyu, polisi, mülkî idare kuvvetini, Millet Meclisini ellerine almışlar... Bunu da bunların başına geçirdik¬ leri beşon kişi ile yapıyorlar. Meclisi de kendi mahlûkatları ile doldurmuşlar. Millete düşen sade içinden ağlamaktır... Yine yazdayız. Yine Mustafa Kemal ve avanesi İstanbul eğlencelerine geldiler. Yine büyük istikballer, yine tak-ı zafer¬ ler. Yine Şehremaneti keseyi açtı. Binlerle lira sarf ediyor. Umu¬ mî masraflar başka, Mustafa Kemal’in mutfağı, sefahetî, eğ¬ lencesi de yine aynı keseden... Ne adam. Bedava yaşıyor. Pek 1470 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1471 utanmaz şeymiş... Çaldığı serveti de yığıyor. Ahirete mi götü¬ recek bilmem... Yine gazetelerde büyük tezahürat, emsalsiz istigbal, umu¬ mî sevinç, İstanbul bahtiyar gibi sözler... Tuhaf bir şey var : ismet Mustafa Kemal ile birlikte ne seyahat ediyor, ne de eğlencelerde bulunuyor. Bu dikkati celbe- diyor. Galiba ya bir suikastte beraber gitmekten, yahut onunla sıkı dost görünmekten, yahutta fuhuşta beraber olarak halkın nazarından düşmekten korkuyor. Bu tedbiri yapıyor. Boşuna ayol, bu işlerde sen onun kadar, belki daha ziyade mes’ulsün. Bu istikbalden bahsederi 7 Ağustos 1929 Milliyette Musta¬ fa Kemalin Eskişehirde’ Temyiz Muhakemesi Azasına olan haş¬ laması da dercedilmiş. Bu bir hâdise ki, tarihte misli görülmemiş denebilir. Sonra öyle bir vesika ki, Mustafa Kemal nedir, hükümeti ve devri ne¬ dir, pek güzel gösterir. Herif mahkemeyi tehdit ediyor. Hem bunu bütün memlekete korku salsın diye alenen yapıyor. Ve gazetelerde neşrettiriyor. Bunda aynı zamanda gazetelere de tehdit var. Temyiz azasmın istasyonda toplayıp söylediği söz¬ ler Türk tarihi için büyük bir leke olan bu mel’un vesika şudur: «Türk Milletinin İçtimaî nizamını ihlâle müteveccih didin¬ meler boğulmağa mahkûmdur. Türk Mileti kendinin ve memle¬ ketin yüksek menfaati aleyhine çalışmak isteyen müfsid, sefil, vatansız ve milliyetsiz sebukmağızlaıın hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha edecek bir heyet değildir. O şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteynler ezilmeye, kahredilmeye mah¬ kûmdur. Bunda köylü, amele ve bilhassa kahraman ordumuz candan beraberdir. Buna da kimsenin şüphesi olmasın». Gazeteye göre hitabesinin sonunda temyiz^ heyetine tevec¬ cühle şöyle demiş : «Hakim efendiler! Siz kanun adamlarısınız. Ellerinize mil¬ letin ve vatanın her türlü hak ve menfaatlerini vikaye eden ka¬ nunlar tevdi edilmiştir, işaret ettiğim noktaları işittiniz. Türk Millerinin büyük haklarım müdafa ederken bu noktalar ehem¬ miyetle hatırda tutulmalıdır». Sonra gazete ilâve ediyor : «Büyük halâskârın herkes üze¬ rinde fevkalâde tesir bırakan bu beyanatı azim heyecan ve in¬ tibah uyandırmıştır». Gazetenin bu son sözleri tamamiyle doğru. Bu nutuk ihti¬ lâlci söztı. Fevkalâdeden bir şey. Hiç hükümet ağzı değil. Bir reisicumhurun ağzına asla yakışmaz. Böyle müthiş bir tehdidi niçin yaptı? — izahı : Demek bu esnada millette hükümete kar¬ şı büyük bir nefret galeyanı vardı. Galiba bir isyan haberleri de Mustafa Kemalin kulağına çalınmıştı. Köylünün, amelenin, bilhassa ordunun kendisi ile beraber olduğunu söylemek ancak böyle bir vaziyet neticesidir. Bunların arasında münevverler ve her vakit temcid pilâvı gibi ortaya sürdükleri gençlik yok. De¬ mek gençlik ve münevverler Mustafa Kemalin aleyhinde. Asıl iş gören, hesaba giren de bunlardır. Bir de ordu, amele ve köy¬ lünün onunnla beraber olduğu da doğru değil. Köylü herkesten ziyade onun aleyhinde. Çünkü dinine, âdetine taarruz etti, onu ağır vergi ile sıktı. Hele amele hergün komünist maskesi -altın¬ da kıyam ediyor, mahkemelere veriliyor. Gazetelere İzmir ve Zonguldak amelesinin yapıştırdığı beyannameleri gördüm. Tu¬ haf şey! Bunlarda asla komünistlik yok. Sade hükümetin zul¬ münden, fenalığından bahsediyorlar. Bunlar tamamiyle millî kı¬ vam yaftalarıdır. Demek komünist kisvesinde bunu yapıyorlar. Çünkü Ruslar komünistleri Türk mahkemesinde kurtarıyorlar. Şu devlet reisi olan alçak, askeri siyasete karıştırıyor, âlet ediyor. Sonra da nizam-ı içtimaiden bahsediyor. Bu nutuk müt¬ hiş bir tehdittir. Tehdidi yapıyor, sonra da hakimlere «İşaret et¬ tiğim şeylere dikkat ettiniz ya» diyor. Yani onları da tehdit edi¬ yor. Sebebi Gök Bayrak işi. Keza bundan sonra bir isyan olur da yakalarsam onları kamilen asacaksınız demek istiyor. Bu sefer Fethi îstanbuldan gelince bana : «Mustafa Kemal eskisi gibi değil, mutedil olmuş. Artık İstanbul’a gitmiyecek mi¬ sin?» dedi. Benim de bu Eskişehir tehdidi hatırıma geldi. Bir 1472 fiAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1473 şey demedim. Zavallı pek saftır diyeyim. Onu dolaba koymuş!.. Arkasından Kuzu Paşa’nm Mustafa Kemal'e Zafer Bayramı münasebetiyle bir telgrafı. 12 Eyllü 1929 Milliyette. Fevzi Di¬ yor ki ; «Yüksek dehalarının ve mucizeler yaratan isabetli ve kuv¬ vetli irade ve idarelerinin harikanûma bir yadigârı olan zafer bayramım bütün silâh arkadaşlarım namına tebrike müsareat eder, Cumhuriyet Ordusunun lâyezal merbutiyet ve tazimatla¬ rım arz ederim efendim». Bu vesika da tarihimize bir leke. Evvelâ, büyük erkân-ı Harbiye' reisi büyük dalkavuk. Dediği şey bir askere hiç yakış - maz, sonra Cumhuriyet Ordusunun Gazi'ye lâyezal merbutiyetı- ni arz ediyor. Demek bu adam «Ordu seninledir, onu senin le¬ hine kullanırım diyor. Bu suretle Mustafa Kemal'in Eskişehir'de dediğini teyit ediyor. Zaten bu telgraf bu maksatla çekilmiştir. Bu adam orduyu siyasete ve bir şahsa âlet ediyor. Hem ne şah¬ sa!.. Yazık, yazık!.. Hem bu yobaz öldürsen böyle mucizeler ya¬ ratana diyemez. O Peygamberimize mahsustur. Ben eminim kî, bunu Mustafa Kemal kendi yazmış ve ona imzala demiştir. O emirber neferi de imzalamıştır, imzalamış ya kendinin demek¬ tir. Bir de Cumhuriyetetn beri Türkiye bayram içinde. Hergün bayram. Alâ safa... Türlü bayramlar icad ettiler... Yeni bir şey daha : Yalova'nın imarı. Mustafa Kemal ban¬ yoyu sever. Böbrekleri ağrır, derhal banyoya girer. Hem de su sefasını seviyor. Yalovayı imar ettiriyor. Sırf şahsı için orada eğlenecek... Şimdi esyr-ü sefain de şehremaneti gibi Gazinin el harçlığı kesesi olmuş. Oraya Sadullah diye birini koymuşlar, kendileri, O, yiyip duruyorlar. Yesinler... Türk’ün malı deniz yemiyen domuzdur. Bu eski bir darfc-ı meseldir. Şimdi deniz de¬ ğil, bir gölcük ama yine yiyorlar!.. Sadullah halis cins arap ço¬ raptır. Ona yemekten başka bir şey düşmez ki.. Çaldığı paraları da gizlice Şam’a gönderdiğini söylüyorlar. Aferin!.. Bu müdür seyr-ü sefainin bütçesinden bir mükemmel mo- torbot yaptırıp Mustafa Kemal’e hediye etti. Onun yatının da masrafları seyr-ü sefainden. Bazan İzmir Vapurunu da sefer¬ den alıkoyuyor. Mustafa Kemal binip Boğaz’da, Karadeniz açık¬ larında eğlence yapıyor. Sadullah bu vapura Mustafa Kemal için banyosu ,herşeyi olan bir daire yaptırmıştır. Ben gördümdii. Süslü bir şey. Orası seferlerde kapalı boş duruyordu. Şimdi Ya- lovayı da seyr-ü sefain bütçesi imar ediyor. Çıldırmak bir şey değil..'. Seyr-ü sefain banyo yapıyor, Sadullah orada bizzat ça¬ lışıyor. Orada Mustafa Kemale hususi köşkler, gazino yaptı. Dolma yaptılar. Bunlar yine masrafla olur. Mustafa Kemal ora¬ da mühim iki çiftliği de ucuz fiatla kapatıp satın aldı. 12 bin liraya almış. Kıymeti 100 bin lira imiş. Müzayedeye koydurmuş, tabii kimse talip olamamış, kapatmış. Her yerde çiftlik. Bu adam bunları ne yapacak?!.. Bu yaz ismet Pendik’te bir köşke inmiş, içinin tefrişatım, eşyasını seyr-ü sefain yapmış. Bunlar hırsızlık değildir de ne¬ dir? Bu yazı orda geçirdi. Kamburun beş-on tane müstesna köş¬ kü var. Onlardan birine inseydi ya!.. Niye millete bu kadar kı¬ yıyor?... Bu hesaplar sorulmıyacak mı? Bu yaz da Dolmabahçe Sarayında binbir gece masalları gi¬ bi zevkler, fuhuşlar yapıldı. Bu sefer de Seyr-ü sefain bir saç deniz hamamı yapmış. Mustafa Kemal ve avanesi onu Söğüt¬ lüye bağlayıp Marmara’ya açılıyorlar. Orada Mustafa Kemal ve şirket-i inhisariyye banyo yapıyorlar. Çırılçıplak karı, oğlan eğleniyorlar. Şu kahpe Bizans safa ve sefahati ile tarihte en meşhur bir devlettir. Bunlar bile eğlencenin bu nev’ini düşüne¬ memişlerdi, tarihte kaydı yok. Şu köhne Bizans o vakit görme¬ diklerini de şimdi Mustafa Kemalde gördü. Yaşasın cumhuri¬ yet!.. Mustafa Kemal bir Fransız muharririne beyanatta bulun¬ muş, demiş ki : «Benim şakam yoktur. Şimdi beraber yemek yediğim en iyi arkadaşımı sofradan dar ağacına yollarım.» Fran¬ sız bunu burada neşretti. Sahi böyle yapar. Kendi ağzıyla ken¬ dini çok güzel tasvir etmiş. Ancak böyle bir adam müthiş bir F : 93 1474 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1475 ucubedir. Dehşetli söz. Bari şunu sakla. Bir ecnebi gazeteciye söylemek de müthiş şey! Pervasız, hayasız zalim. Sana bakınca insan Nemrud’a haccac-ı zalime, Firavuna bin rahmet okursa haklı. Bu adam bu esnalarda böyle tehditler savurmakta. Görü¬ lüyor ki pek sinirli. Bir korkusu var... Eu satırları yazarken yine ayaklarım donmuş. Duydum. Benim bu çalışmalarım esnasında bir derdim de ayaklarımın üşümesidir. Dizlerim bilhassa ayaklarım buz kesiliyor. Saatlar- ca, günlerce kımıldamadan duran ayak elbette böyle olur. İki tane yün çorap giyiyorum. Bir tanesi kalın ve oyluklarıma ka¬ dardır. Mahsus arayıp satın aldım. Pantolonda giyiyorum. Üs¬ tüne de bir battaniye ile sarıyorum. Başka türlü yazamıyorum. Bununla beraber yine üşüyor, evde de merkezî teshin var. Aya¬ ğımın üşümesinden nezle, boğaz olup üç-beş gün yatağa bile dü¬ şüyorum. Ap artı m an çok -sıcak. Ama yine üşüyorum. Halbuki kafam ateş gibi. Bu hal Istanbulda da vardı. Hattâ Mısır’da bile kışm soğuk olmadığı halde, ayaklarım üşürdü. Bazan da ayak¬ larımın donduğunu kitaba dalmaktan çok zaman duymuyorum. Hasta oluyorum. Ayağım üşüdü mü biraz yürümeliyim, ısınıvor. Başım da sersemlemiş, vücudum halsiz. Ayağa kalksam yı¬ kılacak gibiyim. Demek çalışmayı bırakıp yine bahçeye gitmeli. Bu bahçelere ben «Liman», «Can kurtaran» diyorum. Çalışma borasmdan perişan oldum mu, bunlara can atıyorum. Başım dinleniyor. Vaktiyle Istanbulda Taksim’de otururken Taksim bahçesine sığınırdım. Oranın ne dinlendirici manzarası vardır, önündeki yeşilliği, Boğazı seyre dalar, mest olurdum. Dimağım da tatlı tatlı uyur, dinlenirdi. Mısırda can kurtaranım özbekiye bahçesiydi. Müstesna ağaçlar ve çiçeklerle süslenmiş çok güzel bir bahçedir. Evime iki adım idi. Orada kafamı dinlendirir idim. Sonra Istanbulda VanikÖyünde çalıştım. Burası zaten yalı ve bahçe. Başka bahçeye lüzum yoktu. Kadıköyünde oturduğum vakit vapurla îstanbula gidip gelmek bu işi görürdü, insan böyle İstanbul vapurlarını zaman kaybı zannediyor.Ama benim gibilerine çok faydalı ve çok lâzım şeydir. Pariste de limanım, evime yakınca olan Monsuri, sonra Tevvileri bahçeleridir. Bu yaz Mustafa Kemal Fethiyi yine davet etti. Daha fazla riayet gördü. Yine çalkanan mühim bir rezalet var : Melâhat meselesi. Parise biri geldi, anlattı. Sonra bir doktor geldi, o da anlattı. Evvelâ ben bildiklerimi anlatayım : Süreyya kızı. Melâhat’ı, Lâtife’nin kardeşi İsmail’e verdi. Kız çok açık bir kız idi. Bu kadar serbestini ben görmemiştim. İsmail deli ve edebsiz biri, Beyoğlunda yapmadığı rezalet yoktu. Bu esnada rezaletleri herkesin dilinde idi. Bazıları Süreyyaya söylemişler» Kızına yazık etme! İsmail’e verme» demişler. Din¬ lememiş, verdi. Tabii Ismaili herkes gibi o da biliyordu. Sebebi Lâtife, dolayısiyle Mustafa Kemale hısım olmak idi. Oldular. İsmail Paris Sefareti kâtipliğine çırağ çıkarılmış. Orada türlü rezaletler yapmış. Lokantalarda garsonlara : «Sen beni bilmi¬ yor musun? Ben Türk Reisicumhurunun kayınıyım» dermiş. Bir garson da : «Senin Reisicumhurun benim .imdir» demiş. Frânsızm umurunda mı?... Otele karısının yanına bir gece ya¬ rısı bir fahişe ile gelmiş, karısı ile kavga etmişler. Maden suyu şişesini Melâhat’m kafasına vurup parçalamış. Kıyamet ve re¬ zalet olniuş. Melâhat’ı, başı gözü kan içinde hastahaneye kal¬ dırmışlar. Sefir Fethi, İsmail’den bıkmış, îstanbula yollamış. Bunların da zararı yoktu. Vakta ki, Gazi Lâtifeyi boşadı, Sü¬ reyya da kızını îsmailden boşattı. Neler biliyorum ama hepsi¬ ni söylemek çok çirkin, hem şahsi şeyler lüzumu yok... Sonra Melâhat’ı doktor Ihsan’a verdiler. Son intihabta Mustafa Kemal Süreyya’yı mebus da yaptı. Bu yaz Süreyya Istanbulda Gaziye mülâzemette. O da ona itibar ediyor. Bunu gören herkes de Süreyyaya itibar ediyor. Artık Süreyyanm adı ve resmi hergün gazetelerde. Mustafa Kemal Süreyya’ya demiş ki : «Siz Ankarada mebussunuz. Aile hurda, siz orda. Ölür mu? Ankaraya nakledin! Ben damadınıza da s.hhiye vekâletinde memuriyet vereyim». Süreyya derhal 40 bin lira vererek Çankayada bir köşk aldı. Mustafa Kemal Is- 1473 HAYAT ve HATIRATIM i)r. RIZA NUR 1477 tan buldan Çankayaya dönünce bunlar da kar:sı, kızı, damadı Ankaraya gittiler. Artık Süreyya pek itibar içinde. Her gece Çankayada Mustafa Kemal’in sofrasında içiyorlar. İkisi de bu masanın emektar, kadîm ustası ayyaş. Karısı kızı, yeni damadı da orda. Artık herkesin ağzında : «Süreyya Paşa, başvekil oluyor» Pe¬ zevenk usta ise başvekil olur, değilse atılır. Hem usta da beda¬ va pezevenklik etmiş olur. Bir pezevenk için bilmek lâzımdır ki, Gazi Hazretleri bir kadınla çok yaşamaz, çabuk bıkar, atıve- rir. Süreyya bunlardan bihaber. Zaten zekâsı da çok değil. Şimdi Paris’te bana anlatılan şudur : Yine bir gece Gazi’de imişler. Tertip üzerine İhsam bir hastaya çağırmışlar. Rivaye¬ te göre çağıran kaynanası imiş. İhsan Mustafa Kemal’in oto¬ mobili ile gitmiş. Yarım saat sonra aynı otomobil ile dönüp gel¬ miş. Nöbetçi neferler : «Yasak!» Demişler. İhsan : «Ayol ben hurdan gittim. İşte otomobil de Gazinin. Beni tanıyorsunuz» de¬ miş. Neferler : «Öyle, fakat seni buraya koymamak için emir var» demişler. İhsan fenalaşmış. Bakmış çare yok, evine dön¬ müş. O geceyi İhsan evinde, karısı Melâhat da Gazide geçirmiş¬ ler. İçilmiş, Melâhata çırçıplak dans ettirilmiş, her şey olmuş. Çıplak dans Melâhat’ın spesiyalitesidir. Bunu evlerine gelen misafir erkeklere de evvelce birkaç defa oynamıştır. Diyorlar ki, Süreyyanın haremi tertipte müşterek imiş. Ne ise... Bana anlatan doktor diyor ki : Zavallı İhsan deli gibi oldu. İntihara kalkıştı «İhsan’ı namuslu, terbiyeli, çalışkan bir genç bilir severim. Ben de zavallıya çok acıdım. Esasen o kızı alması hata idi. Bu işi Necmeddin Molla yaptı. Eğer o vakit Is- tanbuîda olsaydım, Ihsan'ı bulur «Bu kızı alma!» derdim. Bu çirkin vak’anm havadisi şimşek sür’atiyle mebusların ağzına düşmüş, Ankaraya, İstanbul’a yayılmış. Rezil oldular. Bu işa’yı bizzat Mustafa Kemal yapmıştır, adetidir. Esasen Süreyya’yı, seraskerin oğullarını hiç sevmez. Bizzat bana kaç defa bunlar aleyhinde söylemişti. Hem de artık Mustafa Kemal’in işi bitmiş. Melâhat’m da pabucu dama atılmış. Onun atılınca babasının da atılmış, ba¬ basına iltifat zaten hu işi için id’. Oldu, bitti. Artık Süreyya’yı Mustafa Kemal çağırmıyor. Yüzüne bile bakmıyor. Şu meclis ekseriyetle Mustafa Kemal’in dalkavukla¬ rıdır. Amma yine bir namuslu hisleri varmış. Mebuslar Sürey¬ ya’dan selâmı, sabahı kesmişler. Onu gördükçe müstehzi gülii- yorlarmış. Bunlar Süreyya’ya fena dokunmuş. Artık gazetelerde de adı, resmi yok. Halâ yok... İşi bitti. Süreyya rezil olduğunu anlamış, vekillik, başvekillik ümi¬ di de kalmamış. Ankarada bir kötü otelde bir odaya çekilmiş. O kötü odada kendisini iyice rakıya vermiş. Utancından mecli¬ se de gidemiyormuş. İçmiş içmiş, bir gün nüzul inmiş. Ihsan ka¬ rısının vak’asım Mustafa Kemal’den bir mektupla sormuş o da kızmış. Polis marifetiyle hepsini toplatıp trene bindirip İstan¬ bul a defetmiş. Bu da enfes. Mükemmel cumhuriyetMebu¬ su bile polisle tutup sürüyor. Ne ise inme hafif imiş, geçmiş. Süreyya Nis’e gelmiş, oradan Şükrü ile Parise gelmişler. Ora¬ dan da İstanbula dönmüş. Şimdi kimsenin yüzüne bakacak ha¬ li yok. Istanbulda oturuyormuş. Haysiyeti olsa intihar ederdi. Bu işin böyle olacağını çocuk bile bilirdi. Süreyaynın bil¬ mesi lâzımdı. Sersem. Sersem değil, mevki hırsı... Nitekim bu- Tada gazetelerde Süreyya’ya Mustafa Kemal’den iltifatları gör¬ düğüm vakit haremime : «Bunlar Melâhat içindir. Rezil olacak¬ lardır» demiştim. Ihsan’a pek acıyorum. «Bir mel’un ne denaatler yapıyor. Irz düşmanı hınzır. Ne aileleri bitiriyor» diyordum. Geçende doktor Fikret’e rast geldim. Bize yakın oturuyor. Hapishaneden yıkınca Parise gelmiş. Kahveye oturduk, konuşuyorduk. Dedim ki : «Sen bunların adamıydın kendini ileri atıyordun. Gördün mü?!., itle çuvala girilir mi?» dedim. «Bir sarhoşlukmuş. Tu¬ tulduk... Paraları da yedik. Böyle oldu» dedi. Derken Melâhat meselesinden bahis geçti. Ben İhsana acıdım. Dedi ki : «Acıma! O kendi istedi». Hayretle «Nasıl?» dedim. Fikret : «Ihsan büyük bir mevkie geçmek peşinde idi. Gaziden mebusluk, riyaseticum- 1478 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1479 hur başkâtipliğini istiyordu. Gazi Melâhat’a herşey yapıyor, Ih¬ san göz kapıyordu. Birgün Gazideydim. Ihsan ve Melâhat da oradaydı. Gazi Melâhat’i öptü. Melâhat’a sen de beni öp dedi. Melâhat da Öptü. Sonra Gazi kocasına: Ihsan! karının dudakla¬ rında çok boya varmış. Mendilinle yanağımı sil dedi. O da gitti mendilini çıkardı, sildi. Bunu gözümle gördüm.» dedi. Bunu işi¬ tince acımaktan vazgeçtim. Gazi denilen bu mahlûk ne habistir. Hem birinin karısına tecâvüz eder, hem de kocasına karısının lekesini sildirir. Geçenlerde Reşid Saffet bize geldi. O da «Süreyya İçin re¬ zil oldu» dedi. Bu adamla fena dargınım. Öyleyken evime geldi, illâ beni îstanbula götürmeye çalışıyor. Üç yıldır beni Istanbu- la gitmek için kandırmağa gelen adamların bu dördüncüsü. Gelmesi şöyle oldu : Ben sokaktan eve geldim. Reşidin sesini işittim. «Bu pis herif ne yüzle evime gelmiş» diye bağırıp evden gittim. Muhakkak işitmiştir. Haysiyetsiz adam. Kendisinde beni kandırıp Îstanbula götürmek vazifesi var. Ne yapsın aldırmaz¬ lığa geldi. Benimle görüşmesi lâzım. Beni götürecek, orda hak¬ layacaklar. Bunu ismet veya Mustafa Kemal yollamıştır. Birkaç gün sonra yine geldi. Kendisine namussuzluğunu da, Lozanda casusluğunu da, Ismet’in kendisini asacağım diye bağırdığını da kendisinin odasına kapanıp çıkamadığını da, bu haldeki iki idamın böyle birbiriyle nasıl ahbap olduğunu da, gazetelerde bunlara hattâ Hamdullah Suphi gibi bir adama bile dalkavuk¬ luk ettiğini de, hasılı çok ağır lâkırdılar söyledim. Sade yüzü kızarıyor bir dakika, sonra da geçiyor. Bu adam gayet namus¬ suz, yalancı, fitne, hasis, dünyada paradan; mevkiden başka bir şey düşünmeyen bir adamdır. Hiç unutmam ; Birgün dayısı Esbak Tahran sefiri. Hasip Beye beni de zorlayıp yemeğe gö¬ türmüştü. Hasib Bey aklı başında bir adamdı. Lâfını da esirge¬ meyen takımından. Yemekte daylsı Reşid Saffet’e kızdı ve «Ulan!» Sen ne namussuz adamsındır» dedi. Ve bu tarzda de¬ vam ediyor, Reşid sade : «Aman dayı» diyor. Nihayet dayısı dedi ki : «Sen bir jineroidsindir. Namus ve hayadan sende eser yoktur. Aman filân deme. Zaten onların mektebinde büyüdün, cnların terbiyesini aldın» bu sözü hâlâ kulağımda durur. Ha¬ kikaten Reşid Saffet adî ve rezil bir jinoroiddir. z Bunlar bitti. Reşid işi dostluğa, hısımlığa, samimiyete vur¬ du. «illâ îstanbula gidelim. Ben seni beraber götüreceğim» de¬ di. «Ben.orda ne yapacağın^? Ha burası, ha orası» dedim. «Da¬ yım Türkoloji neşriyatı için 50 bin lira vakfedecek. Kimseye iti- mad etmiyor. Rıza Nur olursa ona veririm diyor. Memlekette âlim yok. Bu işin ehli sensin’ Gidelim.» dedi. Bu yemleme idi. Halbuki dayısı öllecek de kendine miras kalacak diye dört göz¬ le bekliyor. Hattâ İstanbulda birgün bana «Bu dayım mahra vakfa verip beni mirastan mahrum edecek» diye şikâyet bile etmişti, işe bak : Dayısı bana elli bin lira veriyor. Reşid de be¬ ni îstanbula götürüyor. Böyle şey olur mu?! Verse Vallahi Reşid dayısının da benim de gözümü oyar. Kendisine dedim ki: «Reşid Saffet! istanbulda âlim kıtlığı mı var? Meselâ sen de bir âlimsin. Bu parayı sana versin. Güzel yersin. Sustu. Baktı bu da olmadı. Başka yollara döküldü. Nihayet dedim ki : «Ca¬ nım, istanbulda on odalı evimiz var. Burda iki odadayız, fakat kalorifer, sıcak su, banyo, hepsi var. Bunu istanbulda bulabilir- miyim?» «Hayır» dedi. Yine : «Paris hür bir memleket, istedi¬ ğimi söylüyorum, istanbulda söylenebilir mi?» Yine : «Hayır!» dedi. Böyle saydım, durdum ve nihayet dedim ki : «Hattâ bu¬ rada bir tereyağ var ki, süt mübarek, hem de ucuz. Ben tere¬ yağını çok severim, istanbulda mağşuş olmayan ve böyle ucuz tereyağı bulabilir miyim?» Yine : «Hayır!» dedi. «O halde de¬ dim niye beni îstanbula götürmeye zorluyorsun? Benim bura¬ da rahatım iyi. Sen demek rahatımı istemiyorsun. Benim düş- manımsın» Cevap vermedi. Bu sefer açtım ağzımı, yumdum gö¬ zümü. Mustafa Kemale de ismete de kendisine de küfür ettim. Rezaletlerini saydım, onlara da, kendisine de namussuz dedim. «Bir milleti inim inim inletiyorlar, sen de dalkavukluk ile yar¬ dım ediyorsun. Hepiniz mes’ulsünüz. Birgün bunların hesabını vereceksiniz. Bakalım nasıl vereceksiniz?» diyerek bitirdim. 1480 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR . 1481 Aldı payını. Yüzü kül gibi oldu. Vurulmuş köpeğe dönüp defol¬ du, gitti. Bunları efendilerine anlatmıştır. Bir i müddettir gazetelerde görüyorum, Reşid Saffet faali¬ yette. Ben Yakub Kadriler, Falih Rıfkılar zümresine «Matbuat soytarıları», «Matbuat tüfekciyan-ı hazreti şehriyarisi» adları¬ nı veriyorum. Çünkü iki sınıftırlar veya her biri arada bu iki rolün birinden diğerine geçerler. Reşid Saffete bakıyorum, o da bu zümreye girmeye çalışıyor. Yalnız o tüfekçi olamaz. Pek öd¬ lektir, soytarı olur. Fransızca makaleler yazıp onun bir mahut fransızca economie de'Orient gazetesi vardır. Onda veya Pariste neşrediyor. Bunlar da Türkiyenİn İktisadî vaziyetini cennet gibi gösteriyor. Bunu da Gazinin yaptığını söyleyip Mustafa Kemal ve ismeti ayyuka çıkarıyor, iktisat âlimi geçinir ya bu mevzuu tutuyor. Halbuki cahildir. Hem de zekâsı aşağı bir adamdır. Şimdi de Türkolog geçiniyor bu mevzuu tutmuş. Milliyette gör¬ düm: Peşteye gitmiş, Turan Cemiyetinde Mustafa Kemali «Ulu Gazi »diye türlü medihler eder bir konferans vermiş. Istanbula ge’miş. Böyle bir konferans verdim diye gazeteye kendi yazmış. Yine oradan Atillaya ait bir resim getirip Mustafa Kemal’e tak¬ dim etmiş. Sonra Rusya ve Finlandiyaya seyahat yapmış. Gel- ■ti?, yine Milliyette «Türkoloji tetkiki yaptım. Harkof kongre¬ sinde Gaziyi medhettim» diyor. O Rusyaya mutlaka ticaret için gitmiştir ya. Türk Yurdu gazetesi heyet-i idaresine girmiş. Or¬ da türkoloji diye değersiz, saman gibi yavan makaleler yaz.yor. Garibi şu ki, bu gazetede makale ile Hamdullah Suphiyi med- hediyor. Ona bile dalkavukluğa tenezzül ediyor. Aşağı şey. Bir gün Sosyete Aziyatik’den ruzname geldi. Baktım Reşid Saffet' in aza kabulü için bir teklif var. Teklifi yapan Minorski adında üir Rus. Minorskiye sordum: «Reşidi nerden tanıyorsun?» «Ba¬ na bir mektup yazdı. Benden azahk rica etti. Ben de bir arka¬ daşa rica ettim teklif ediyorum.» dedi. Bu cemiyete aza olmak con zamanda böyle rezil olmuştu. Kalkıp scyliyeyim dedim. Ba¬ na ayıp... Bir şey demedim. O da aza oldu. Bununla böbürlene¬ cek, «Türkoloğum» diyecek. Bu cemiyetten iğreniyorum. Gir d iğime pişmanım. Böyle nice saçmalar aza yapıldığı gibi cemi¬ yet yahudilerin elinde. Ve- aynı zamanda katolik papazların âle¬ ti. Papa bile gizlice bu cemiyete para veriyor. Bu cemiyet Fran¬ sa Hariciye Nezaretinin koloni meseleleri için İlmî ve siyasî bir âleti. Hele yılda 80 frank versin diye herkesi aza yapmaları pek çirkin. Şimdi de Tasaruf Cemiyetine aza olmuş. Fakat yeni îstan- buldan gelen biri söyledi. Hiç kimse Reşid’i sevmiyormuş. Ha¬ kikaten çok antipatik bir adamdır. Yüzü de çirkin, mütereddi bir simadır. Kekemedir. Demek ki, ailesi mütereddidir. Nitekim kızı da saralı oldu... Esasen pek menfaatperest, huyu da çir¬ kindir. Tabiî kimse sevmez. Şimdi de barut inhisarı rezaleti. Eksik değil ki... Hepsi re¬ zalet. Bir fransız eski mebus yahudi Nesim Mazelyaha «Barut işi kârlı bir iştir, imtiyazını al!» demiş. Yarım milyon rüşvet vaad etmiş. O da Lütfü adında karısı gayet güzel bir Bulgar kızı olan bir avukata : «Karmı Gaziye yolla. Şu imtiyazı aF Ya¬ rım milyon var» demiş. Herif karısını yollamış, imtiyazı ve rüş¬ veti almış. Bu paradan şuna buna da rüşvet vermişler. Mustafa Kemalin etrafındakiler de ziftlenmişler. Hattâ o vakit Maliye Veküi olan Pazarola Haşan da çöplenmiş. Para ve bir otomobil almış. Derken yahudi ile Lütfü arasında rüşvetin taksiminde kavga çıkmış. Iş duyuldu.Gazetelere ve mahkemeye düştü. Al bir rezalet daha... Bunu muhtelif kimselerden işittiğim gibi Paris'teki türkiyeli yahudılerden de aynen işittim. Onların bu işin iyisini bilmeleri lâzım gelir. Bu eseri kopya ederken şunu ilâve ediyorum: Fakat senelerden beri bu işin muhakemesi in¬ taç edilmiyor. Çünkü yarân rezil olacak... Şu Mazalbah ittihat¬ çıların gözbebeği idi. Yahudi vatan muhabbetinde, namus da bi¬ zi bile geçmiş, tekdir ederdi! Al işte ne iş görürlermiş, neden İt¬ tihatçı imişler. Talât’ın, ittihatçıların ne büyük günahları var¬ dır... Yeni kâğıt parayı bastırdılar. Eskisi ile değiştirdiler. Eski paralar duyun-u umumiyeye teslim edilmiş. Hadi bundanda 1482 HA VAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1483 suiistimal. Uşaklar arı gibi. Para işinde yamanlar. Rivayet et¬ tiler ki 30 milyon çalınmış. Kimisi de 16 milyon dedi. Bu kadar parayı Diiyun-u umumiye memurları çalamaz. Mutlaka büyük bir eı vardır. Galiba Mustafa Kemal, ismet bunda bir oyun ya¬ pıp milyonlar vurdular. Bir rivayette ise eski para hiç eksik çıkmayıp tam basılan kadar 163 milyon zuhur etmiş. Bu olamaz. Bu kadar yıldır bu kâyiLİardan yanan, kenefe düşen, suya düşen, toprağa düşüp yağmurla çürüyen, eskiyip yırtılan (Bu kâğıtlar hiç yenisi ile değiştirilmemiştir) Denize batan mutlaka olacak. Bu da milyon¬ lar tutsa gerektir. Güya hükümet kâr edeyim derken edememiş. Tahkikat başladı. Lâkin hâlâ yıllardan beri bunu da intaç et¬ miyorlar. Galiba kapattılar. Gizli kalan bir iş. Bu idare gidin¬ ce serbest bir surette yeniden bir tahkikatını yapmalıdır. 21 Teşrin-i sani 1929 Milliyette 36 punto ile ;bâşa Mustafa Kemalin şu sözünü yazmışlar ; «Hakimiyetine malik olmayan bir insan veya bir heyet-i iç¬ timaiye hiçbir vakit kendi iradesini kullanamaz. Harb-i umumi¬ ye girmek için milletin iradesi tâlik etmemişti». Bu söz güzel, hakikattir. Ve harbe girmek için milletin ira¬ desi talik etmediğinden perişan da olduk. Ancak bunu diyen lâf dolandırıcısı beş yJdır yaptığın birçok işlerde hangisine mil¬ letin iradesi talik etti. Milletin iradesini as!â kullandırmıyorsun. Hem de böyle diyorsun. Buna habislik derler. Birazcık utan be!.. Doktor Neş’et Ömer de iyi dalkavuk ve âletmiş... Bu adam işe Mustafa Kemal'i tedavi ile başladı. Dalkavuk, Tıp Faküitesİ duvayesi, nihayet Darülfünûn rektörü oldu. Onların emrine, hesabına işler karıştırıp duruyor. Boyu kısa, fitne ve fesattır. Beş-altı ayd r. tuhaf, Hüküme + - dindar görünmeğe çalışı¬ yor. Câmi tamir ediyorlar. Ramazan hazırlıklarına emirler ve¬ riyorlar. Galiba bu mes’eleden halkın nefretini görüyor, korku¬ yorlar, böyle propagandaya ihtiyaç hissediyorlar. Gazetelerde fc:r havadis : «îbe’yu Yalova’da tir şahs-ı meç¬ hul vurmuş» Eir hafta sonra da Mustafa Kemal Yalova’ya gi¬ diyor. Mevsim kıştır. Demek yaz için hazırlıkları görmeğe gitti. Yalovada gezecek, kertecek. Halbuki orada Ibo var. Demek lbo’dan hayatı için korktu. Zaten onu harcamak İstiyordu. Şüp¬ hesiz kendisi tertip ettirip öldürttü. Polislere vurdurmuştur. Sonra Yalova’ya gidebildi. Yine Mustafa Kemall’in bir şeyleri var. Zaten duramaz. Her gün kendisinden bahsediliyor ya... hergün adın gazetelerde ya... Hayır, arada kesif bir surette de bahis ve propaganda ya¬ pılmalıdır. Hadi bakalım bunları da görelim: Mahmut Siirt 20 Teşrinisani 1929 Milliyet’de reklâma başladı. «Geliyor, mühim, eşi görülmemiş, görülecek şey!..» Tıpkı hokkabazların, canbaz tellâllarının sokaklarda ve tiyatrolarının kapısında haykırma¬ ları. Ne için bu? — «Gazi Hazretlerinin şimdiye kadar neşredil¬ memiş hasbihalleri ve nutukları» imiş. Siird’in bir metre kuy¬ ruklu kürdü diyor ki : «Gazi Hazretlerinin şimdiye kadar neşre¬ dilmemiş hasbihalleri ve nutuklarını pek yakında neşredeğim.» inkılâp tarihimizin bir çok sahifelerini tenvir edecek olan bu çok kıymetli notlardan bugün bir nümune koyuyoruz.... Gazi Hazretlerinin mahrem ııutuk ve hasbihallerinin neşrine bugün başlıyoruz.» Daima başa Mustafa Kemal'in bir resmini de koyu¬ yor. Bazan bunları kırmızı, kahverengi boyalarla basıyor. Bu süsü de yeni moda. Efendi öyle istemiş demek... Bunları gazeteden kesip sakladun. Bugün 77. nüshası gel¬ di. Bu ne imiş? Hepsini okudum, anladım. Gazetecilerle konuş¬ muş, halkla, memurlarla konuşmuş, bu. Orman memuru ile ko- numşuş, bu tarihe hizmetmiş?!. Mahrem nutuk ve hasbıhaller¬ miş!.. Bunları zaten o vakit de nöşflt ve propaganda etmişlerdi, sözlerini âyet mertebesine vardırmışlardı. Bunların neresi mü¬ him? Sonra tarihe hizmetmiş, bunun neresinde tarih? Âdi lâf¬ lar... Hem de son bir kaç ayda yazılmış şeylerdir. Buna siimme- tedarik derler. Muhavere halinde neşretmek hatâsını yapmış, ki bu tarz sahtekârlığa güzel bir delildir. Ahmak... Gûya ay¬ nen dercedilmiş... Bunu kim zaptedebilmiş? Vakıa Avrupada böyle şeyler olur. Siyasî müzakereleri muntazam yaparlar. Bir 1484 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1185 stenograf hazır bulundururlar. Aynen tutar. Bizde nerde? O halde muhavere halinde aynen bu kadar tafsilâtla nasıl tutar?.. Ben d e bu eserde, bazı muhavereler yazdım. Kısa ve muhavere¬ nin cevferidir ki, hatırda kalabilir. Veya derhal not edilir. Hem de Siirtli gazetede «Notlar» dır diye de ip-ucu vermiş... Bunlarda bir şey vardır diye dikkatle topladım ve şimdi muta’ea ettim. Saçmalardan başka bir şey değil. Tarihe yarı- yacak hiçbir şey yok. Sade çarşambadan sonra perşembe gelir g bı, herkesin bildiği ve yüzbin kere söylediği basit hakikatler övünme, keramet satma, meddahlık, kibr-ü azamet. Nenem ka¬ rı da bu sözlerini, sonradan keramet haline koyabilir. Uydur¬ maktan kolay ne var? Bir de görüştüğü adamlara sorulmalı. Mühim bir şey varsa nakil ve tenkid edecektim. Bir şey yok. Bu bir yığın kupürü atıyorum. Emeğime yazık oldu. Bir şey daha nazarı dikkatimi celbetti. Bundaki sermayesi tamamıyle eski sermaye. Onları türlü şekillere sokup tekrarla¬ mış. Hele büyük Nutku hep bunlarla dolu. Et-tekkarü hasen, velev kâne yüz seksen... Demek, temedduh sermayesi artık bdıınş. Nasreddin Hocanın karpuzları gibi olmuş, buna değme¬ miş diye üstüne işediği karpuzları yiyor. Demek iflâs günü gel- miş!.. Bunların dördüncüsü «Gazi ile anası» serlevhalıdır. Serlev- hamn altında da «Bu, tarihimiz için çok mühim bîr mevzudur» '.uy°r. Nedenmiş? Çünkü Gazi Eskişehir’de iken İzmir’de anası ö muş, vazifeyi bırakıp İzmir’e cenazesine gitmemiş. Halbuki o vakit bir vazifesi yoktu. Harp bitmişti. İzmir, Eskişehir’e pek urak değibür. İki günde gider gelirdi. Bu, bilâkis onda ana mu¬ habbeti bile olmadığım gösterir. Bunu şimdi anasım bile vata¬ na tercih etti şekline koymak... Doğrusu pek edepsizce ve aşağı bir yalan alıktır. Kırabilir o esnada bir kaç kadınla beraber kör¬ kütük. sarhoştu. Kadınları bırakamadı. Onbirincinin serlevhası «Hâkimıyet-i mutlaka milletin elinde olmalıdır» dır. Bunu kaç kin defa söyledi. Kabak tadı verdi. Hem de kendi böyle mi yap¬ tı? Millete bundan bir defa bile ve bir darı tânesi kadar dahî vermemiştir. Bir milleti bundan mahrum edip de sonra bu cüm¬ leyi söylemek pek edepsizce ve utanmazca bir sahtekârlıktır. Onikincinin serlevhası «Ordu İstanbul’a niçin gelmedi?» dir. Niçin gelmedi ben söyleyeyim. Gayet basit : İngilizler, Fran- sızlar orada idi de ve gelmemizi istemediler de onun için. Lo¬ zan’da tahlye için ayrı maddeler koyduk. Sulh imza edilince çık¬ tılar. Girmek için bu devletlerle harp etmeli idi. Bunu da başka şekle koymuş, tekebbür ve temedüüh vesilesi yapmış. Çok utan¬ maz bir yalancıdır. Otuzdördüncünün serlevhası «Millet hâkimiyetini ve istik¬ lâlini maddeten eline almıştır» dır. Şu hergün dilinin zikri, elinin tespihi olan şey, ama milletin hâkimiyeti millette değil, kendi müstebit elinde. Gören göz kılavuz istemez. Yalınız hayret edi¬ lecek şey, utanmadan bunu söylemesidir. Bu adamın en bariz seciyesi utanmanın kendisinde bir zerer bile bulunmamasıdır. Yine Gazi Hazretleri demişti ki: «iki Mustafa Kemal var¬ dır. Birisi ben fâni Mustafa Kemal, diğeri milletin arasında mev¬ cut ebedî Mustafa Kemal’lerdir ki, ben onların hayallerini ta¬ hakkuk ettiriyorum. «Bunu ancak megalomani nöbeti zamanın¬ da olan bir deli söyler. Zavallı bilmiyor, millet arasındaki Mus¬ tafa Kemal, fânî Mustafa Kemal’den daha fâni. Bir gün bütün heykellerini bile kıracaklar, adını kitaplarda, gazetelerde nef¬ retle yazacaklar. Kırkal tın emin serlevhası «Hayat iktisadiyat demektir. Ya¬ layabilmek için mutlaka muktesid olmalıdır» dır. Bunun neşri millî tasarruf yaptıktan sonraya tesadüf ediyor. Günün mühim mes’elesi bu. Demek bu adam eskiden gazetecilerle konuştuk¬ larını değil, yeni şeyleri de şimdi evinde yazıyor, eski halkla mu¬ sahabe diye neşrediyor. Hem de senin yaptığın israfat bu söze pek uygun düşüyor ya... Güya büyük hikmet yumurtlamış. Ya¬ şayabilmek için mutlaka muktesid olmak, saçma bir şey, bir ke¬ lime salatasından başka bir şey değildir. İşte bu makallerde zikredilecek sâde bunları bulduk. Hep¬ sini lahananın dış yapraklan gibi çöp tenekesine attık. 1486 1487 HAYAT ve HATIRATIM 24 Kânunuevvel 1929 tarihli Milliyet’de Ismet’in Lozan’¬ dan Mustafa Kemal’e gönderilmiş bir mektubunun fotoğraf isi var. Serapa ve müthiş dalkavukluk. Bu mektubun böyle birden neşrinin büyük bir manası vardır. Lüzum görmüş. Sebebini bil¬ miyorum. Bir şey de işitmedim. Mektubu okudum. «Aziz Baş¬ kumandanım, Reisim ve kardeşim» elkabı ile başlıyor. Bu ka¬ dar eikaba samimi bir mektupta lüzum yoktur. Dalkavuktur. Öbbür tarafı da dehşetli dalkavukluk. Mustafa Kemal'e bir çok tahassüründen bahsediyor. Zannedersiniz ki âşıktır. «Benim güzel paşam», «İmzanın derece-i şifası büyüktür», «Ben sana bu kadar rabıtasız yazmamıştım. Tekrar edeyim ki tahassürü¬ mün şiddetindendir. «Benim güzel şefim, sevgili kumandanım, seni ne vakit göreceğim;?», «Çok lâubaliliğimi af et. Çok tahas¬ sürüm var. Kelimeler çok eksik ve içimi hiç tatmin etmemiş¬ tir.» diyor. Evet dalkavukluk numunesi bir mektup hasılı. Lo¬ zan’da bahsinde yazdım ya. Bu adam vaktini Mustafa Kemal’e ve Hükümete yazmakla geçiriyordu. Lozan müzakeresi onun için talî idi. Elini sürdüğü yöktu. Mustafa Kemal’e yazması, iş sorması hatâ idi. Demek ona böyle dalkavukluk ediyormuş, iş¬ te bu mektup bunları, dalkavukluğunu ispat eder bir vesikadır. Mustafa Kemal’e Lozan’dan bir tane bile mektup yazmadım. Mektupta Mustafa Kemale' konferansın fasıla-İ mesaisini 10 Kânunuevvele kadar takdim ettiğini de söylüyor. Sabahlara kadar rapor ve mektup yazmakla meşgûl olduğunu bildiriyor. Doğru, öyledir. Eense, o öyle yaparken, sabahlara kadar kon¬ feransta görülecek işlerle meşgûl olurdum. Bu rapor ve mek¬ tuplarını sıkı sıkıya benden saklamıştır. Bilâkis ben oradan tek bir mektup gönderdim. O da Rauf’un mektubuna cevaptır. Onu da ismet çaldı. Ne diyelim, bu adam iş için değil, mevki da’averesmde... Böyle yapar. Ve işte tsmet’in bu mektubu onun Lozan muahedesinin yapılmasındaki rolünün hiç olduğunu gös¬ terir. Mustafa Kemal bu müthiş dalkavukluk mektubunu Ismet’in kendisine nasıl dalkavukluk ettiğini göstermek, teşhir etmek Dr. RIZA NUR için negretmiştir. Bu muhakkak. Acaba vesilesi, sebebi ne? îs- met’e kızdıda mı, ona otur oturduğun yerde mi diyor? Yoksa sırf kendi büyüklüğünü ispat için mı? Bu ikiden biridir. Ama hangisi?.. Bu yıl 13 teşrinisani de Meclis açılınca İsmet bir nutuk söylemiş. Metni gazetelerde gördüm. Nutukta dikkatimi cel¬ beden bir cümle gördüm: «Paramızın en iyi ve en sağlam oldu¬ ğu bir gündeyiz» diyor. Bu Mâliyemiz ve iktisadiyatımız çek iyidir demektir. Bizim miyarı aldım, yâni sözünü aksine çevir¬ dim. Derhal İktisadî ve malı buhran olduğuna, paramızın pek çürük bulunduğuna hükmettim. Bakakm Allah’tan dilerim ki; beni yanlış ve miyarımı kıymetsiz çıkarmış olsun... 26 Kânunuevvel 1929 tarihli Milliyet geldi, başta otuzaltı punto ile şunlar var: «Hükümetin dahilî bir istikraz yapacağını, evrak-ı nakdiyeyi ikiye bölerek kıymetleri üzerinde oynayaca¬ ğı tarzında çıkarılan haberlerin tek bir mahiyeti vardır: Yalan «Bunu ismet yazdırmıştır. Bu haberin ilk kısmı benim tsmet’in nutkundan âdetim veçhile aksi yapmak suretiyle çıkardığım ahkâmı te’yid ediyor. Fakat Hükümet buna yalan diyor, inşal¬ lah yalandır. Memlekete yazık... Yalan değildir. Buhran vardır. Bunlar tedbir olarak ban¬ knotları parçalamak gibi tedbirler düşünmüşlerdir. Böyle ol¬ masa gazetelerin ağzına düşmezdi. Bu serlevhanın altında «Or¬ talığı boş, bizi gafil mi zannediyorlar ki ?» diyor. Sonra da : «İç¬ li dışlı bir kısmı düşmanlarımız İktisadî cephemiz aleyhinde yi¬ ne durmadan tahrikat yapıyorlar. Akla gelmedik haberler çı¬ karıyorlar» deniyor. Hadi... Bunu içli dışlı düşmanlara verdi¬ ler, tahrikat dediler. Alâ... Daha aşağıda: «Memleketin umumi hayatında gayrî tabiî hiçbir hal yoktur» diyorlar. Bu da gü¬ zel. .. Böyle İmiş, müsterih olmalı, içli düşmanlara lanet okuya¬ lım, fakat yine aynı havadisler sırasında Ingiliz lirası birden 1200 kuruşa çıktığı yazılı. Böyle müthiş fırladığı hiç yoktu. Hususî bir haber aldım. 1400 kuruşa kadar çıkmış. Demek fev- 1488 HAYAT ve HATIRATIM kalâde malî bir buhran var. Bu Hükümetten de her şeyden de beliğdir. En doğruyu bu söyler. Demek malî buhran var. Hal fena. Hükümet aşikâr yalan söylüyor. Demek bizim istihraç keramet gibi imiş... Miyarım büyük kıymeti haizdir. Öyledir. Çünkü İsmet hakkında uzun müşahade ve tecrübelerimle keş- f:tf gım miyard;r. Onunla derhal bilirim. Şimdi şu Hükümete ve ricaline küfrü bastırmaz mısın? Bu Hükümet değil, dolan¬ dırıcı kumpanyası--- Zavallı paramız havadadır. Mütareke iptidâsmda hatırım¬ da kaldığına göre iki - üç kâğıt liramız bir tngilizdi. Bir düzi- ve düştü. Bu hale geldi. Bu Hükümetin son bir kaç yıllık şap¬ ka, harf, koşu atı, yazı makinesi, Ankara imarı, şimendifer in¬ şası ve surstimalâtı, Yalova imarı, türlü balo ve safalar, kür- clistan hareketi, Gazi heykelleri, bayramlar, büyük bütçeler, saç deniz hamamları, sair türlü sipariş ve sefahatleri bu vazi¬ yeti vücuda getirdi. Tabii idi. Yeni gelen gazetelerde havadis: İş tahakkuk etti. İktisadi buhran var. Ateşten gömlek giydik. Çünkü Hükümet parayı dü¬ zeltmek için cebrî ve anormal tedbirler tatbik ediyor. Ingiliz lirasını zorla 1025 kuruşa düşürebildi. Hükümet beş - on gün¬ dür boyuna «Daha düşecek» diyor ama, orda kaldı. Yine bir¬ den fırlamağa hazır. Gerilmiş bir yaydaki ok gibi duruyor. Be¬ nim de burda bir lokmalık Türk Parası ufak bir şeyim var, ödüm kopuyor. Düşerse gurbette aç mı kalayım... Derken 1040 kuruşa çıktı 1.035 etrafında temevvüç ediyor... Şimdi Hükümet Daragoni, şuna Köroğluvarî diyelim, ted¬ birler alıyor. Hadi yeni bir icâd: «Tasarruf ve iktisad.» Bu bah¬ ta cemiyetler teşkil ediyorlar, ithalâtı azaltacaklarmış, yerli malı kullanıp muvazene yapacaklarmış. Türk Parasının hudut haricine çıkmasını da yasak etmişler. Hangi yerli malı? Ner- da? Kime yetecek? Refikamın iki bin benim de üç bin franklık kadar gelirimiz vardı. Şimdi göndermiyorlar. Beş yıldır türlü israf, safahat yaptılar. Şimdi mâliyeyi düzelteceğiz diye bizim Dr. RIZA NUR 1489 şu ufak lokmamızı kestiler. Bu nasıl şey?!. Bugün Türkiye’de hakk 7 ı tasarruf da kalktı, yök oldu demektir. Ben mal sahibi¬ yim. Malımı nerede istersem yerim. Şimdi istediğim gibi tasar¬ ruf edemiyorum. Bu ne zulümdür. Hem benim gibi Türkiye ha- rıemde yaşayan kaç Türk var? Hepsine giden para belki ayda uç bm lirayı bulmaz. Bununla İktisadî vaziyeti düzeltecekler. Düzeltsinler... Halbuki yine Ismet’in karısının elbisesi Paris’ten getiriliyor. Yerli malı giyeceklermiş. Sade kumaşı ele alalım. Türkiye- de Hereke gibi kaç fabrika vardır ki 14 milyon halka elbiselik kumaş yetiştirsin. Hereke gibi belki daha yirmi fabrika ister, unları yapmak çin de belki yüz milyon lira harice gönderme- ı. a milletin kafasına geçirdikleri şapkayı nerden bulacaklar 7 Her şey bunlara göre. Bu bir fesad halkasıdır. Böyle şeyler cebr ile, madde-i kanuniye darbesi ile bir günde olmaz. Zaman işidir. Aldıkları tedbirler hep anormaldir. Cebridir. Büyük bir buhrandan Allah saklasın. Ve bu delüerden milleti kurtarsın. Tedbirleri kâmilen istibdadî ve muzirdir. İktisadiyat istibdada gelmez. Tedbirlerinin elbet biraz faydası olacaktır, fakat bu devede kulaktır. Ondan bir şey çıkmaz. Edilen zulüm ve istib¬ dada değmez. Bu az faydaya mukabil İse müthiş zararlar ola¬ caktır. A paşalar!Beş yıldanberi aklınız nerde idi? Görülmemiş, şiddetli israflar yaptınız... Niye yaparsınız?. Bunlar hep göz boyamadır. Son gazetede şunu gördüm: Serlevhası «Halkın dertleri» Şehremanetinden, yolların fenalığından şikâyet ediyor. Altın¬ da. «Haydi insan, saygısı yok diyelim, fakat mes’uliyet korku¬ su da mı yok? Her gün asgarî yirmibeş ilâ otuz bin kişi dizle¬ rine kadar çamur ve su birikintisi içerisinde yüzüyor» Doğru. Muharririn kızması da doğru. Fakat, a kör olası muharrir, de¬ sene, ki: «Ey Şehremaneti! Her yıl Mustafa Kemal’in istikba- F : 94 1490 HAT AT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1491 line, teşyiine, mutfağına, bavuluna, kravatına yüzbinlerce lira sarf edeceğine, Haliç üzerine asma Gazi Köprüsü yapmağı dü¬ şüneceğine, Yalova safası için paralar sarf edeceğine, şu yol¬ ları tamir et! Sade bunu istiyoruz, Vekilharçlık, ayvazhk ede¬ ceğine, vazifeni yap!» diyemez ki... Ah ne perişanlık!.,. Ne fe¬ lâket!... Bu Muhiddin denilen sağırı oraya Başvekil olan sağır koydu. Haliç üzerine asma köprü yapmak istiyorlar. Bu adamlar delidir. O ne ile olur? Hem böyle bir kara buhran, hem böyle pembe hayâller!... Yine gazetenin son nüshalarında bir havadis: İsmet, Rei¬ sicumhur muavini oluyor. Birkaç gün sonra Hükümet, tekzib etti. Biri bana: «Canım, yalanmış, Hükümet tekzib etti» dedi. «Hayır, mutlaka bir aslı vardır. Türkiye’de hiçbir gazete Hü¬ kümetin izni olmadan hiçbir şey yazamaz. Hem de böyle mü¬ him havadis uydurulamaz» dedim. Sonra nedense vazgeçmiş¬ lerdir. Yapsalardı icâd olurdu. Adetâ yeli ah d gibi bir şey... Bir - iki gün sonra Paris gazeteleri Mustafa Kemal’in hem Reisicumhur, hem de aynı zamanda Başvekil olacağını yazdı. Evvelki havadisle münasebattar. Derken bizim Hükümet bunu da tekzib etti, iyi ama bu Hükümetin yalancı olduğunu otuz defa yakaladık. Gel de inan... Halbuki Mustafa Kemal’in eski- denberi böyle bir fikri vardı. Kimseye emniyeti yoktur. Bütün kuvvetleri doğrudan doğruya elinde bizzat bulundurmak ister, hadsiz bir müstebittir. Devlet reisi, fırka reisi, asker reisi, Hü¬ kümet reisi, ilh... Bugünlerde demek Ismet’e emniyeti daha azaldı. Başvekil de olacaktı. Demek Teşkilât-ı Esasiye’de tadilât yapacaktı. Ka¬ nun onun keyfidir, istediği gibi tadil eder, ismet ise açıkta ka¬ lıyor. Mademki açık muhalefete kalkmamıştır ve elde yüzka¬ rası vardır, yine ona bir mevki lâzımdır. Pek büyümüştür. Ar¬ tık vekillik gibi şeylere tenezzül edemez. O halde ona bir yer yapıyordu: Reisicumhur Muavini. Bu, gülünç şey. Dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Ama Gazi dâhi değil mi? Icad eder! Za¬ ten Büyük Millet Meclisinin tarzı da onun icâdı değil mi?!... Demek bu düşünülmüş, karar giymiş, gazetelere de yaz- dırılmıştı. Sonra nedense vazgeçmişler. Bir tekzib kâfi... Du¬ varların badanası gibi setr ül ğuyuptur... Dün posta ile Fransızca bir gazete geldi. Adı «Zincirli Cumhuriyet» Paris’te çıkıyormuş. Müdürü Damat Ferid Paşa¬ nın Dahilîye Vekili Mehmed Ali, başkâtibi Ömer Feyzi. Galiba bu Trabzonlu Ömer Feyzidir. Türkiye’ye muhalif bir gazete. Bakalım ne yazacak?.. Paris’te ve Fransa’nın her tarafında birçok ermeniler var. Bunlar bizden ve Rusya’dan kaçan ermeniler. Bilhassa Taşnak- lar. Paris’te komitelerini yapmışlar, çalışıyorlar. Aleyhimize mühim neşriyat yapıyorlar. Büyük İçtimaları oluyor. Ingilizler- den de yardım görüyorlar. Bir aralık Ermenilere Amerikalılar çok teveccüh besliyor, büyük yardımlar yapıyorlardı. Artık sevmiyorlar. Gözden düşmüşler. Ermeniler Paris’te her yıl mü¬ him içtimalar yapıyorlar. Kürtler ile birleştiler. Bedirhani Sü¬ reyya gibi Kürt politika serserilerine para veriyorlar. Paris’te Ruslar da çok. Nice Çar miralayları şoförlük edi¬ yorlar. Bunların da mühim teşkilâtı var. Bilhassa Krenski Fır¬ kası kuvvetli. Paris’te sergiler açılır. Hemen hergün bir sergi vardır. Pa¬ ris’te bir işim de bu sergileri gezmekti. Hemen hiçbir sergi ka¬ çırmadım. Bu sergiler günlerle dolaşmak ve gezmekle bitmi¬ yor. Birer dershne, müze, laboratuvardır. Çok faydalı, ders ve¬ ren şeylerdir. Fransada nüfus çoğalmıyor. Hattâ biraz azalıyor. Bu se¬ beple böyle Rus, Ermeni ,ilh... ecnebi nüfus getiriyorlar. Paris’te hayat İstanbul’dan ucuz hem de iyi. Fransa’da fuhuş ziyade, ama bir sınıf var ki iyidir. Bizim dükkânda iki berber kız var. Aileleri asla yalnız bırakmıyorlar. Dansa, baloya yollamıyorlar. Kızlar yalvardı, imkânı yok, ana¬ ları kabul etmedi. Mustafa Kemal’in bizde yaptığı vaziyeti dü¬ şünmeli, bir de bunu. Meselâ Mosolini de İtalya’da dansı men 1492 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1493 ederken, Gazi Hazretleri Türkiye’yi büyük mikyasta bir dans yeri yaptı. Bu adamlar medeniyet budur zannediyorlar. Çünkü Avrupanm sade sokaklarını, fuhuşhânelerini, eğlence yerlerini, sokaktaki heykellerini görmüşlerdir. Akılları buna eriyor. Bun¬ ları yapmak istiyorlar. Halbuki bunun- çoğu muzırdır. Geride öyle irfan müesseseleri, öyle fabrikalar var ki, bunlardan ha¬ berleri yok. Terakki isteniyorsa sade bu son iki şeydedir. Geçen yaz Sen Jan de Lüz’a gittik. Ispanya hududunda. Deniz banyoları aldık. Güzel bir yer. Buranın halkı Basque’dır kendüerine mahsus bir dilleri var. Fransızcayı fena söylemi¬ yorlar. Dillerini konuşurlarken bana Türkçe gibi geliyordu. Fa¬ kat bir şey anlamıyordum. Vaktiyle Macaristan’a gittiğim va¬ kit de böyle olmuştum. Pansiyoncu kadına sekiz kelime sor¬ dum. Bunlardan üçü Türkçe çıktı. Anaya, ama, babaya, ataya, güneşe, gün diyorlar. Arabaları tıpkı bizim kağnı gibi.. Bir oto¬ kara bindik. Bir çocuk bilet parası topluyor. Bir müşteri ge¬ çirdi «Hayda» diye bağırdı. Bu da Türkçe. Ispanya’ya geçtik. Boğa güreşi seyrettik. «Ejeb de belki onbin Idşi vardı. Çok vahşi ve kanlı bir şey. Bir boğa çıktı. Tretuvarlar ve emsali meydanda boğayı kızdırıyorlar. Boğa saldırıyor. Korkunç eşy. Sonra biri ata biniyor, meydana çı¬ kıyor. Boğa bunu gördü, üstüne yürüdü. Bir boynuz vurdu. Atı boynuzuna taktı, üstündeki adamla beraber havaya kaldırdı ve yere çaldı. Eski Türkler kahramanlığa işaret olarak kendi¬ lerine boğa adı koyarlardı. Ben boğanın ne demek olduğunu bilmezdim. Şimdi gördüm. Müthiş bir kuvvet imiş. Türklerini hakkı varmış. Keza bizim hilâl dediğimiz şey, esasen boğa boy¬ nuzudur. Kuvvet alameti olarak alınmıştır. Alınmasının sebe¬ bini de şimdi anladım. Nihayet boğaları öldürüyorlar. Şöyle ki r Zavallı boğa kanlar içinde saldırıyor. Boynuna şişler, sonra bir kılıç saplıyorlar. Bunun üzerine boğa Önce diz çöküyor, yıkılı¬ yor, ölüyor. Yanımızda bir Ingüiz aile vardı. Duramayıp kalk¬ tılar, gittiler. Haremim sinirlendi, zangır zangır titriyor, bağı¬ rıyordu. Yerinde duramıyordu. Zorla susturdum. Bunu da gör¬ dük; Paris’in metroları pek güzeldir. Paris’te en emin sür’atli vasıtadır. Bu işrketin bütçesi Türkiye’nin bütçesinden fazla. Halimizi anlayalım. Fransa’da sade tğ r şirket bizim devletten zengin. Paris’te otomobil müthiş surette çok. Adetâ şimdiden so¬ kaklara sığmıyorlar. Bu hal böyle giderse on yıl sonra ne ya¬ pacaklar bilmem. İntihap oldu. Her tarafta mebus namzetleri tarafından ilânlar yapıştı. Muhalifler Hükümet partisine, onlar da öteki¬ lere neler demiyorlar. Müthiş. Fakat hürriyete bakın ki; hükü¬ metin kimseye bir şey yaptığı yok. Fransa ne hürriyet memle¬ ketidir. Bizde de bir gün böyle olduğunu gÖrebilsek... Şu ilân¬ ları toplayıp Türkçe bir eser, yapmak, millete göstermek aklı¬ ma geldi. Uzun iş. işim çok. Vazgeçtim. Fırkaların ve mebusla¬ rın hükümete söylediklerinden binde birini bizde biri söylese Mustafa Kemal derhal onun boynuna ipi takar. ★ işte yığılmış gazete kupür ve ağızdan işitip de not ettiğim vukuatı da bitirdim. Şimdi ufak bir umumî mütalea yazacağım. Sonra birkaç şahıslan tarif edeceğim. Bir de kendimi bir kere kendim tasvir edeceğim. Bundan böyle de hergünkü vukuatı günlük jurnal halinde kayda devam edeceğim. UMUMİ mütauea Bu, adeta bir tekrardır, fakat lâzımdır. Hem de tekrar çok iyi bir şeydir. Tekrar sihri bir te’sire maliktir. Bu sebeple şiir¬ de nakarat, musikide ara nâmesi kullanılır. Tekrarı haşiv diye nesirde sevmezler. Bilâkis haddinde ve güzel olursa onda da iyidir. Ben eserlerimde stil intizamına, seçme kelime ve cümle 1494 HAYAT ve HATIR ATIM Dr. RIZA NUR 1495 tertibine, -böyle şeylere aslâ dikkat etmedim. Vaktim dar. Bu¬ nu yalnız edebî eser ve şiirlerimde yaptım. İnsan bir şeyi çok görürse onun tesirinden kendini alamaz. Kaçamaz. İşte ticarî reklâmların hikmeti budur. Meselâ Paris’te her adımda Duban- nel içkisinin reklâmı vardır. İnsan yürüyor, bir kahveye otu¬ runca garson gelip ne içersin deyince, derhal Dubone hatıra ge¬ liyor, onu istiyor. Bizde bir şeyi kırk kere isteyince olur der¬ ler. Atalarımız ne güzel dikkat etmiş. Tekrarla derhal oto-strak- siyon olur. Yine et tekrar hasen velevkâne yüzseksen derler. Pek doğrudur. Bir adama kırk defa delisin dersen sahiden bir deli olur derler. Doğrudur. Abdülhamid zamanını yazmiyacağım. Benim işim değil. O vakit mühim mevkilerde bulunmadım. Bizim Türk Tarihinde de bu babda biraz malûmat var. İTTİHATÇILAR DEVRİ: Bunlar hürriyet ve Meşrutiyet namına kıyâm ettiler. Mu¬ vaffak oldular, ilk devrede pek fena gitmedi, fakat derhal ten¬ kidi çekemediler. Mevki-i iktidar tatlı geldi. Ellerinden gidive¬ recek diye ödleri koptu. Hemen istibdada, keyfî harekete tegal- lübe başladılar. Soygunculuk da başladı. Artık kim muhalefet ve tenkid yapsa, ona «Hain-i vatan» dediler. Kendilerinden baş¬ ka millete sadık kimse olmadığı zihniyetine düştüler. Astılar, kestiler, döktüler, hapsettiler, sürdüler. Öldürmeyi hem mahkemelerle, hem de komitelerle sokakta yaptılar. Mem¬ leketi kendilerinin çiftliği zannettiler, yaratılıştan mümtaz mah¬ lûk olduklarına kani oldular. Bu suretle devlet ve millet işleri fena gitti. Bir de bu adamlar tahsilsiz, gayet câhil idiler. Dev¬ let idaresinden de bir şey bilmiyorlardı. Tecrübesiz idiler. Yük¬ sek mevkilere sıra ve zamanla değil, birden oturmuşlardı, ida¬ reyi berbad ettiler. Millete ve devlete büyük zararlar verdiler. Nihayet Harb-i umumiye girmek gibi büyük cehaleti, büyük günahları da işlediler. Devleti batırdılar. Bu, kendilerinin de mahvı oldu. Bu devrin şahsiyetlerini burda tarif etmiyeceğim. Her şa¬ hıs hakkında bahislerinde muhtelif yerlerde malûmat vardır. Onlardan en bariz şahsiyetler Talât, Enver, Fethi C,avid, Hüse¬ yin Cahid, Ahmet Rıza, Mahmut Şevket, Rahmi, Ziya GÖkalp, Doktor Nazım, Maarif Vekili Şükrü, Cemal Paşadır, içlerinde mütefekkir tek adam vardı, o da Ziya Gökalp idi. Bir derece Cavid, Cahid ve Fethi de mütefekkir sırasındadır. Bunların muhalifleri bariz simalar olarak Mizancı Murad, Sabahaddin, Lütfi Fikri idi. Ben de muhaliflerden idim. Murad âlim, iyi bir adamdı. Türkiye’de hürriyet fikrinin intişarına hiz¬ met etmişlerdendi. Fikrinde pek hatalı da olsa anut idi. Bu devrin bitarafane olarak tarihini yazmak lâzımdır. Hü¬ kümet bir hey’et teşkil etmeli. Bu hey’ete bu cemiyetin Mer- kez-i umumisinde bulunmuş, nazırlığını yapmış adamlardan, keza cemiyetin muhaliflerinden koymalı. Bunlara bütün vesi¬ kaları bulup, toplayıp vermeli. Bunlar da bu devreyi bitaraf ane yazmalıdır. Bir müddettir muhtelif gazetelerde lttihad ve Terakki hakkında hatırat neşretme modaları... Eu işlerden hiç haberi olmayanlar bunları yazıyor. Hepsi sathi ve yalan. Bunların hiç bir kıymeti yoktur. MUSTAFA KEMAL DEVRÎ: Devlet Harb-ı Umumi de mağlûp olmuş, düşmanlan mem¬ leketi işgal etmişler. Her şey yanmış. Taksim olunuyoruz. Mil¬ let telâşta, hele Ermeni ve Rumdan fena korkuyorlar. Bunla¬ rın tahakkümü herkesin izzetinefsine dokunuyor. Nihayet millet kendisini müdafaa için bir bir kıyam etti. Çete teşkilâtına başladılar. Ermeniler, Fransızlar, Rumlarla vu¬ ruşuluyor. Millî hareket taazzuv etti. İstanbul’da padişah düş- 1496 HAYAT ve HATIRATIM martlarla beraber oldu. Hürriyet ve İtilâf fırkası da âleti. Keza Cefkezler ve abazalar da padişah taraftan. Her yerde millî ha¬ reket aleyhine padişah kıyâmlar yapıyor. Ordu yolluyor. îngi- lizler de kendilerine yardım ediyor. Bu harekette Damat Ferid Paşa ile Ali Kemal mühim şahsiyetlerdir. Mustafa Kemal Vahideddin’e kızgın. İntikam almak için millî harekete iştirak ediyor. O esnada millî hareket Erzurum kongresini yapmakta. Mustafa Kemal derhal oraya gidiyor. Kendisini kongreye kabul etmek istemiyorlar. Entrikaya başlı¬ yor. Bazılarını iğfal edip giriyor. Girince reis olmak istiyor. Yapmıyorlar. Hattâ yüzüne karşı aleyhine söylüyorlar. Fakat O, reis olmağa da muvaffak oluyor. Kongre bitince Sivas’a ge¬ liyor. Orada Hey’et-i Temsiliye adında bir hey’et halinde çalı¬ şıyorlar. Rauf yanında. Daha orada aralarında niza var. Gerek Karabekir, gerek Rauf, Mustafa Kemal’in hırsından, ilerde milletin başına belâ olacağından korkuyorlar. Rauf onun reis olmasını asla istemiyor. Galiba kendi olmak fikrinde idi. Niha¬ yet Hey’et-i Temsiliye Ali Fuad’m himmeti ile Ankara’ya gelip yerleşiyor. Bu dakikaya kadar millî kıyamda Mustafa Kemal yoktur. Şimdi bunun başına oturmuştur. Bu esnada intihap yapılıp, İstanbul'da bir Meclis-i Meb’u- san açıldı. Bunu İstanbul Hükümeti yaptı. Mustafa Kemal bu¬ na razı olmadı. Kendisi reis olmağa çalıştı, olamadı. Bu Meclis büyük bir hizmet gördü ki, o da Misak-ı Millîdir. Mustafa Ke¬ mal bunu da kendi eseri diyor ama, Sivas’ta bu ad telâffüz bile edilmemiştir. Haberi yoktu. Ancak Meclis Erzurum ve Sivas’¬ taki esaslara istinat etti. Tay ve ilâve yaparak misakı vücuda getirdi. Fransızca olarak bütün dünyaya tamim etti. Bu Meclis çok vatanperver çıktı. Bunu gören İngilizler Meclis’i bastılar. İstanbul’u resmen işgal altına aldılar, tş fena. Sevr muahedesi yapılmış, imzası, Türkiye’nin imhası, ihtimal Meclis’e silâh altında bunu imzalattırırlar. Bu sebeple Meclis Dr, RIZA NUP. 1497 tâtil-i müzakere etti. Dağıldı. Meb’usların bir kısmı Anadolu’ya geçti. Bu müthiş tehlike bitti. Anadoluda yeni bir Meclis toplandı. Hükümet teşkil edil¬ di. Artık Türkiye’de muhasım iki hükümet vardı. Bunlar silâh¬ la, her şeyle çarpıştılar. İstanbul hükümeti mağlûp oldu. Garp- te Yunan ordusu, şarkta bir Ermeni ordusu vardı. Millî kıyam cendere arasında idi. Ermeniler hücuma hazırlanyorlardı. K⬠zım Karabekir Ermeni ordusunu mahvedip Gümrü’ye kada " istilâ etti. Gümrük Muahedesi yapıldı, işte bu vakte kadar t,s mühim iş gören Ali Fuad’la Karabekir’dir. Refet Paşa ile Çe, • kes Ethem’in de mühim hizmetleri vardır. Mustafa Kemal'in rolü hiçtir. Sade Meclisi Ankara’da toplayıp Hükümet teşkil etmektir. Mustafa Kemal’in en emin, en muti adamları Fevzi Paşa ile ismet Beydi. O, ismetle Harb-ı Umumî’de Suriye’de ve Şark cephesinde bulunmuş, Mustafa Kemal îsmet’e «O iyi bir emir neferidir» diyordu. Fevzi de böyle idi. işte bu iki adam bu me¬ ziyetleri ile en mühim mevkileri işgal ettiler. Onun biri sağ, di¬ ğeri sol eli oldular. Her biri aynı zamanda Erkân-ı Harbiye Re¬ isi, Ördü Kumandanı, Hey’et-i Vekile Reisi, Müdâfai Milliye ve¬ kili gibi birçok mühim mevkii birden de işgal ediyorlardı. Mustafa Kemal kendisini Meelis ve Hükümet Reisi yap¬ mıştı. ikisi üzerine de tahakküm ediyordu. Nihayet Ismet’i Or¬ du Kumandanı yaptı, Fevzi’yi de Erkân-ı Harbiye Reisi, Çete¬ lerden kurtulup ordu vücuda getirildi. Moskova’da Ruslarla Moskova Muahedesi denilen muahede yapılıp dostluk peydah edildi. Onlardan bir çok silâh, cephane ve para alındı. Bir tar af¬ tan da Ordu tanzim ve adedi tezyid edildi. Bir taraftan da si¬ lâh ve cephane tedârik edüdi. AfganlIlar ile de Moskova’da bir muahede yapıldı. Yunanlılar Bursa’yı da adetâ harpsiz işgal et¬ tiler. iki defa İnönü’ne hücum ettilerse de bozuldular. Millî ha¬ reket aleyhindeki isyânlar tamamiyle bastırıldı. Moskova Muahedesi maddeleri üzre Ukranyay daha sonra 1498 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1499 • müştereken Azarbeycan, Gürcü ve Ermenilerle Kars Muahede¬ si yapıldı. Fransızlar ile Maraş ve Ayintab’ta şiddetli harbler oldu Nihayet Fransızlar Adana’da mağlûp oldular. Ankara itilâfnâ- mesi yapılıp Adana ve Maraş’ı tahliye ettiler. Yunanlılar Eskişehir - Afyon muharebesinde bizi bozdu¬ lar ve perişan ettiler. Ordumuz pek mükemmel ve adetçe pek mükemmel değilse bile düşmana müsavi idi. Kumandan îsmet idi. Bu mağlûbiyetin sebebi sırf Ismet’in cehaletidir. Yunanlılar Ankara üzerine yürüdü. Mustafa Kemal kaç¬ mağa teşebbüs etti. Ordu enkazını Kızdırmağın arkasına almış, Hükümet merkezini Ankara'dan Kayseri’ye kaldırmak istedi. Meclis büyük bir şehametle bunun önüne durdu. Meclis orduyu bizzat kendi tedbirleri ile yeniden tensik etti. Sakarya’da düş¬ man karşılandı. Uzun ve büyük bir muharebe oldu. Yunanlılar mağlûp olup perişan bir surette Eskişehir - Afyon hattına çe¬ kildiler. Artık Mustafa Kemal de, ismet de milletin gözünden düş¬ müşlerdi. Mahiyetleri meydana çıkmıştı. Sakarya harbi esna¬ sında da Mustafa Kemal ordumuza ric’at emri vermişti. Mus¬ tafa Kemal Ankara'da müthiş fuhşiyat ile meşguldü. Bu da ken¬ disini milletin gözünden düşürmüştü. Millet Meclisi tamamivle aleyhinde idi. Bilhassa ikinci Grup namı ile bir grup teşekkül etmiş, Mustafa Kemal’e, îsmet’e hücum ediyorlardı. Bu muha¬ lefeti imha İçin Mustafa Kemal Meclis’i Topal Osman’a bastır¬ mak istedi. Bunu yapamayıp sade mebus Ali Şükrü’yü öldürt¬ tü. Bu cinayet meb’uslara korku saldı. Kısmen sustular. Tu¬ haftır. Millî Kıyama ne kadar hizmet etmiş insanlar varsa hep¬ si Mustafa Kemal’e muhalif idi. O da onları tepelemekle meş- gûldü. Mustafa Kemal, ismet ve Fevzi vasıtası ile orduyu elin¬ de tutuyordu. Ankara Polis Müdürlüğüne de rezil birini koy¬ muş, o da elinde idi. Etrafında da iki tabur muhafız askeri var¬ dı. Kendisini düşürmek mümkün değildi. Meclise, millete rağ¬ men mevkide duruyordu. Nihayet Yunan ordusuna hücum edildi ve denize döküldü. İzmir’e girildi. Vahideddin İstanbul’dan kaçtı. Bu zafer üzerine Mudanya’da bir mütareke yapıldı, itilâf devletleri Türkiye’yi Lozan’a sulh müzakeresine dâvet ettiler. Lozan Muahedesi, sulh yapıldı, işgal kuvvetleri Türkiye’den gittiler. Millet Meclisi padişahlığı ilga edip Abdülmecid’i halife İntihap etti. Artık harp bitmiş, sulh imzalanmış oldu. Cumhuriyet ilân edilip, Mustafa Kemal Cumhurreisi oldu. Hey’et-i Vekile usulü kaldırılıp kabine usulü kondu. İsmet Baş¬ vekil oldu. Ankara Payitaht yapıldı. Millet, matbuat hâlâ Mustafa Kemal’in aleyhinde idi. Mus¬ tafa Kemal, Birinci Meclisi feshetmiş, ikinci bir meclis topla¬ mıştı. Bununla muhalefetten kurtulmamış, az zamanda bu Meclis’de ekseriyetle muhalif olmuştu. Mustafa Kemal’in ayyaş¬ lığı, fuhşiyatı, din aleyhindeki harekâtı milleti pek ziyade gay¬ rî memnun etmişti. Kürdistan isyanı oldu. Bu Mustafa Ke¬ mal’e iyi bir vesile idi. Takriri Sükûn adında bir kanun yapıp İsyanı bastırdı. Aynı zamanda matbuatı imha etti. Bir çok ma¬ sumu astı. Meclisi korkuttu. Yine hâkim oldu. Bu esnada istik¬ lâl Mahkemeleri kanlı bir faaliyet yapmış, Mustafa Kemal’in muhaliflerini imha etmiştir. Bunun çoğu kanunsuz, keyfî idi. Memleket bu suretle teröre girdi, idare-i örfiye altına girdi. Artık Mustafa Kemal’in korkusu yoktu. Keyfe, içkiye, fuh¬ şa, servet yapmağa büyük bir mikyasta daldı. Her taraf şen¬ lik, eğlence, bayram, balo içine daldı. Her gün merasim yapı¬ yor, balolar tertip ediyor, eğleniyordu. Lozan Muahedesi ve sulh ile artık dahilî ve haricî dağda¬ ğalar bitmiş demekti. Mustafa Kemal millî kıyamın iptidasın¬ dan beri zamirinde tuttuğu şeyleri tatbike başladı. Mahiyeti nedir fi’len görüldü. 1500 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1501 Fevzi ile ordu, İsmetle hükümet ve bütün kuvvetleri elin¬ de idi. Soygunculuklarından, irtikâplarından dolayı vaktiyle feshedilen Müdâfa-ı Hukuk Cemiyetlerinden de Halk Fırkasın] yaptı. Cebrî bir intihap ile tayin ettirdiği meb’uslarla, onları ikide bir İstiklâl Mahkemeleri ile korkutarak siyasî mekaniz¬ mayı da eline aldı. Bu adam hilkaten gayet müstebit, mütehakkim bir adam¬ dı. Keyfî idareyi seviyordu. İzmir zaferine, Lozan’a kadar pek nüfuzu yoktu. Her istibdadım yapamıyordu. Artık mani kal¬ mamıştı. Lozan’dan sonraki harekâtını şu nev’ilere'taksim etmek lâzımdır: 1. Soygunculuk 2. Ayyaşlık 3. Her cins fuhşiyat 4. Balo ve eğlence 5. Azamet ve gurur. Allah mertebesine suud. Kendisini bol methettirmek 6. Favoritizm 7. Klik, kamerillâ teşkili . 8. Mevküere cahil, bir leke ve cürmü olan, dalkavuk, ken¬ di yetiştirmesi adamları getirmek 9. Millî kıyamda ne kadar hüsnü hareketi olanlar varsa onlan terzil, hapis, nefiy, asmak suretiyle imha etmek 10. Matbuatı susturmak 11. Millet Meclisini susturmak 12. Matbuatı eline almak 13. Hürriyeti imha 14. Keyfî, kanun harici idare 15. Her yerde heykelini diktirmek, sokaklara, şehirlere, köprülere, ilh.., kendi adını vererek kendisini ebedî kılmak 16. Eski padişahları, tarihî imha etmek gayreti. Bu suret¬ le Türkiye’yi kendisi kurtardığmı ve kurduğunu iddia etmek. Türk Tarihini kendisi ile başlatmak 17. Milleti kamilen namus ve iffetinden mahrum edip bu ahlâk telâkkisini kaldırmak. Her kadını fahişe, her er¬ keği her nevi fuhaş sevketmek 18. Zengin olmak. Paralar, her yerde çiftlikler, ilh... almak, banka yapmak 19. Militarizm 20. Terör 21. Hükümette fitne ve fesad ve tezvir sistemi tatbik 22. Vatanı çiftlik, milleti hayvanat-ı ehliye yapmak rejimi 23. Devlet işini ve kanunları şahsına, şahsiyata, araz-ı nef- saniye ve intikamına âlet kılmak veya arzusuna göre yenisini yapmak 24. Türk an’ane ve orijinalliğini yıkmak. işte bunları uzun uzadıya, düşünülmüş, tesbit edilmiş bir plân üzerine tatbika başladı. O, meşru ve namuskârane bir ida¬ re yapamazdı. Çünkü kendisi haksız, namussuz, ahlâksız ve za¬ lim bir müstebid idi. Evvelâ ricalde bir tasfiye yaptı. Plânı namuslular ile tat¬ bik edilemezdi. Onları attı, idareden uzaklaştırdı. Kimine ha¬ pis, kimini imha, hasılı namus, meşru idare mümessillerini pe¬ rişan etti. Bu olurken bir taraftan da en namussuzları etrafına top¬ ladı. Bunları seçme işinde cidden dirayet gösterdi. Etrafına top¬ layacağı adamlarda şu sıfatları arıyordu; Cahil, emre alışkın, dalkavuk, namussuz, hırsız, kaatil. Bunlardan da en ziyade seç¬ tiği bir mahkemece aleyhinde bu işlerden bir cürüm hakkında takibat olan, hiç olmazsa bu hususlarda kendi elinde aleyhle¬ rine vesika olan kimselerdir: Çünkü böyle olunca bu adamlar kımıldayamaz. Emre tamamiyle muti olur. Her kötü işe vası¬ talık, âletlik ederler. Bir gün biri kımıldayacak olsa, derhal mahkemeye dâvayı rü’yet ettirir. Onların mahkemedeki evra- 1502 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1503 kını kendi almıştır, yanında durur. Nitekim Saffet’i Kâtib-i Umumî sıfatı ile fırkanın başına geçirdi. Safvet devletin bir milyon lirasını dolandırmış, evrakı Divan-ı Harpte idi. Evrakı Divan-ı Harpten, Safvet'i yanma has beııdegâh sınıfına aldı. Şimdi bu kötü adam itaat ve rezalete hizmet etmez de ne yapar? Yoksa derhal evrakı Divan-ı Harbe verilir. Nitekim tüfekçi olan Topçu Ihsan mahkemeye verildi. Diğerlerine ders oldu. Nite- kirrî ismet’i düşürmek için Kılıç Ali Topçu ile berabermiş, işi anlayınca Kılıç Ali derhal dehalet edip af talep etmiş ve af ol¬ muştur. ismet gayet dalkavuk mi’zaclıdır. Nitekim Mustafa Ke¬ mal’e olan ve ıîerşedilen mektubu bunun güzel vesikasıdır. Son¬ ra ismet ordunun bilâsebeb sırf cehli ile mahvolmasına sebep olmuştur. Böyle askerî hatâları da boldur. Lozan’da da kötü projeyi kabullenmek gibi ağır bir hatâ yapıyordu. Daha fenası Kambur kardeşini gayrî meşrû bir surette ü; yıl içinde mal-ı karun’a batırdı. Keza Tahsisat-ı mestureleri yer. Nasıl kımıl¬ dayacak?!. Salih ve Kılıç Ali mühim vurgunculuk yaptılar, adam öldürdüler. Hasılı yanındakilerin hepsi böyledir. Etrafında bir klik teşkil etti. Bu şirket-i inhisariye îtti- hadcılar gibi karanlık odada çahşmaz. Rakı masası başında ça¬ lışır. Devletin bütün işlerinin kararlan, asıp kesmeler hep bu masada sarhoş iken verilir. Klik azasım kâmilen meb’us da yapmıştır. Bunlar iki nev’- idir: Biri adam Öldürmek d,öğmek, tehdid etmek vazifesi ile mükelleftir. Salih, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Rizeli Cavid, ilh bu sınıftandır. Bunlar Tulumbacı makulesi insanlardır. Seviye¬ leri bundan bir parmak yüksek değildir. Bunlara silâhşörler, cumhuriyet tüfekçileri adını vermek lâzımdır. Bunlara onikiler adı da verildi. Diğer zümre meddahlardır. Bunlar Mustafa Ke¬ mal’i Allah mertebesine çıkarırlar, sözlerini âyet diye halka yutturmağa çalışırlar. Ona dehâ vererek fevkalbeşer yapmağa gayret ederler ki, halk tapınsın. Tarikat ve şeyhlik tarzı. Bun¬ ların faaliyet sahası, esaslı vazife olarak matbuattır. Bu hu¬ susta makaleler yazarlar. Kâh işleri sırf medihtir, buna göre adları «Gazete soytarıları» olabilir. Kâh da hücum ve taarruz¬ dur. Buna göre de adları «Gazete tüfekçileri» olmalıdır. Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Hamdullah Suphi, Ruşen Eşref, ilh... gibi. Bu adamlardan lekesi olmayanları da bizzat Mustafa Ke¬ mal kendisi «îş yapın, zengin olun, ki kuvvetli olalım» diye ir¬ tikâba sokup bulaştırdı. Şimdi bunların içlerinden bu işten vaz¬ geçmek isteyenler olsa da vazgeçemezler. Bu has zümre —ki bunlara havası bendegâh-ı hazret-i şeh- riyari-i cumhuriyeı penahı demek lâzımdır— Meclisde de vazi¬ fe vardır. Meb’uslar arasında propaganda yaparlar, icabında söz söylerler, hücum ederler. O esnada silâhşörler de tehdid yaparlar. Meclisde meb’uslardan talî bir bendegân sınıfı da " vardır. Bu ikinci derece dalkavuklar da birinci zümreye yardım eder¬ ler. Görülüyor ki, şu teşkilât cehennemi bir makine halindedir. Bu teşkilât ile Türkiye idaresi müthiş bir terör devrine girdi. Bu terör bence eski Fransız teröründen baskındır. Hem bu fuhuşlu, soygunlu mülevves bir terördür. Hürriyet imha aedildi. Yeni bir zulüm ve istibdad devri balşadı. Bu zulüm ve îstibbdad Abdülhamid’inkinden de l,ttihadeılarınkinden de deh¬ şetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç... Hele hiç hır¬ sızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bil⬠kis memlekette bunların önüne geçmeğe çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor. Artık millet yıldı, idare klik eline geçti. Kliğin de korkusu kalmadı. Rahat oldular. Bu sefer zevk, ve safa, buna para l⬠zım olduğundan hırsızlık ve irtikâp, türlü nevi fuhuşlar, balo¬ lar, şenlikler, yazın Dolmabahçe mum söndürmeleri, deniz sa¬ falar: aldı yürüdü... Dolmabahçenin yanındaki Çırağan’da L⬠le Devri’ni gören bahçenin toprakları lâle eğlencelerinin bunun 1501 HAYAT ve HATIRATIM Dr. .RIZA NUR 1505 yanında küçüklüğünü görerek yüzü kızarsın... Sâdabad’lar, Mıhrâbad'Iar, Şesâbad’lar, ilh... bu yeni âlemâblardan türleri¬ nin ne kadar âdi olduğunu anlamış olsalar gerek. Bu zevkler mühim israfatı mucip oldu. Bütçe yetişmedi, inhisarları icâd ettiler. Ağır vergiler tarhettiler. Fakir düşmüş millet şimdi aç. Hem açlıktan, hem zulümden İnim inim inliyor. Hürriyetsizlik o kadar dehşetli ki, iki kişi birbirine derd yan¬ maktan bile korkmakta. Bu mahşer içinde türlü hâlet-i rulıiyeler görüyoruz: Mus¬ tafa Kemal’e müthiş bir gurur ve azamet geldi. Kendisi de, ga¬ zete soytancıları da ilhâm aldığını söylüyorlar. Askerlik, ida¬ re, maarif, ziraat, ilh... yüz türlü dâhi olduğunu söylüyorlar. Onun bendegânına verdiği emirlere «Yüksek Telkin» adını koy¬ dular. Yâni vahiy, emr-i İlâhi demek istiyorlar. Mustafa Kemal bir aralık gazetelerde gûya hikmetâmiz kısa kısa cümleler neş¬ retmeğe başladı. Soytarılar buna derhal «Vecizeler» dediler. Galiba âyet demek istediler, ama birden cesaret edip bu adı kpyamadılar. Halbuki âyetlerle bunlar arasında dağlar vardı. Bunlar herkesin bildiği müptezel hikmetlerdi. Hem de te’kidli, mâna çıkmaz şeylerdi. Bunlardan Yakup Kadri Mustafa Kemal’in bütün icraatı¬ na, sistemine rejimine, lâflarına, zihniyetine, ahlâkına hasılı ruhuna «Kemalizm» adını koydu. Ne hayâsızmış.. Fakat iyidir. Böyle eşsiz bir zalime, mel’un bir müstebide, fuhşuna, hırsızlı¬ ğına, kaatil ve cinayetlerine, hasılı rejimine, ruhuna bir ad koy¬ mak lâzımdı. îyi oldu. Gelecek nesiller bu adı kullansın, Türk nesilleri Kemalizm kelimesinden bu rezaletleri anlayacaklar, titreyecekler, lânet edecekler. Şairler, naşirler, çirkin, mel’un, cehennemi bir ruhu, böyle bir millet idaresini ifade etmek için böyle bir kısa kelime bulmuş olacaklar. îyi bir ıstılâh konmuş¬ tur. Yakup Kadri efendisine kaş yapayım derken göz çıkardı. Büyük nâci, Halâskâr Ulu Gazi, Ulu Yaratıcı, ilh... gibi türlü tabirler icâd ettiler. Ulu, büyük ve aynı zamanda muk¬ tedir demektir. Ulu Tanrı gibi. Yaratıcılıktır. Demek bu adamı Allah hapıyorlar. Hakikaten bu soytarıların gayreti onu bir put yapıp millete taptırmaktır. Hattâ Taksim’deki heykeline Allahımız diyenler de var. Ne hale, ne seviyeye düştük?!. Gö¬ rünmez, fakat her yerde hazır ve nazır bir Tanrıyı bıraktık, bir şahsa, hem de mülevves ve habis bir şahsa tapıyoruz. Diğer bir hâlet-i ruhiye Mustafa Kemal’in Türkiye devle¬ tini kendi yarattığını iddiası ve bunun için maziden ne varsa imhaya çalışmasıdır. O da, âvene de Türkiye’yi bu büyük d⬠hi yarattı diyorlar. Artık tarih kitaplarından padişahların ad¬ larını silmeğe koyuldular. Fransa gibi cumhuriyet olmasın... Buna rağmen mekteplerinde Şarl’ler, Lüİ’ler, Napolyon’lar oku¬ tuluyor. Paris’te Bonabard Sokağı var. Osmanlı Tarihini mek¬ teplerden kaldırdılar. Her tarafta câmilerden, çeşmelerden ki¬ tabeleri, tuğlaları kazıdılar. Yürek acısı. Bunlar ne mühim san’at eserleri idi. Gitti, gider. Nihayet Müze Müdürü Halil Bey bunları alçı ile kapatmak yolunu bularak bu andavallığın önü¬ ne geçti. Bu adam kendisini ebedî kılmak istiyor. Her tarafı heykel¬ lerle doldurdu. Şehirlere, sokaklara, ilh... kendi admı verdi. Zaman ne sert şeydir. Bir gün bunların hepsini birden temiz¬ ler. Acınacak aklı var... iyi iş yap da heykelini millet diksin... Diğer bir zihniyet ve gayreti memleketten namus ve iffet mefhumunu kaldırmaktır. Fuhşu memlekete yayıyor. Bu sure* mefhumunu kaldırmaktır. Fuhşu memlekete yayıyor. Bu su¬ retle Türk sosyetesini yıkıyor. Bu iradeye fuhuş rejimi admı da vermek münasiptir. Bunu kasten yapıyor. Diğer bir zihniyet ve gayret de milleti dinsiz yapmaktır. Fakat her millete bir din lâzımdır. Bu adam hem de tezad için¬ de bir insandır. Kendisine vaktiyle Millet Meclisinden zorla Ga¬ zi unvanını aldı. Bu ünvan ise dinîdir. Diğer bir zihniyet Türkiye’yi medenileştirmek, Avrupalı- lagtırmaktır. Fakat bunu bilmiyor. Medeniyeti dans, fuhuş, hey- F : 95 1506 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1507 Kel, zevk ve safa zannetmiştir. Vahim bir hal var. Bizden Mus¬ tafa Kemal gibi Avrupa'yı gezenlerin çoğu, sade bulvarları, ordakı heykelleri, fahişleri, eğlence yerlerini, dansları, baloları goruyor, medeniyet budur zannediyor. İşte Mustafa Kemal de böyle... Medenî yapmak için Türkiye’ye bunları tatbik ediyor. Medeniyet bu değil. Bunlar bilâkis medeniyetin hastalıkları O Avrupada nice mektepler, mühim İlmî müesseseler!, fabrikalar var. işte medeniyet budur. Bu dâvada olanlar bunları Türk’e tatbik etmelidir. Mustafa Kemal’in medeniyeti yaya kaldırımı medeniyetidir. Bizim önümüzde bir niimune ve ders Japon var¬ dır. Onun gibi yapmalıdır. Bu adam işte bu zihniyetle millete şapka giydirdi. Bunu da bir kanun darbesi ile yapmak gibi bir cehalet gösterdi. Evo- lösyon işi idi. Halk muhtelif şehirlerde «istemeyiz!» dediler. Bunlar silâhlı bir isyan değildi... Derhal istiklâl Mahkemesini dolaştırdı. Bir çok zavallıları bigünah olarak astı... Frak, silin¬ dir şapka gibi elbiseleri tamim etti. Bu suretle de Mustafa Ke¬ mal in inkılâbı bir elbise dolabı inkılâbından ibaret olmuştur. Maarif Vekili Vasıf’a dansın mekteplere tamimine emir verdi. Yapıldı. Kız - oğlan talebe kucak kucağa dans ettiler. Macar, RomanyalI talebe İstanbul’a geldi Türk mektep kızla¬ rını mektepte bunların kucağına verdiler, dans ettirdiler. Bu da yetmedi, onları gece bu ecnebî talebe ile Beyoğlu’na barlara yolladılar. Türlü rezaletler oldu. Mekteplerde namus kalmadı. Bu zihniyet ve gayret de, Türk’ün an’anesini yıkmak, ori¬ jinalliğini mahvetmektir. Bu en büyük halt idi. Türk’ün kökü¬ nü kırmaktı. Henüz hiçbir zalim buna hücum etmemişti. Bunu da medeniyet, asrîleşmek namına yapıyordu. Türk mükemmel otomobiller, makineler, ilh .. yapabilseydi de keşke sarık ve şalvar gıyseydi. Bunların medeniyetle ne alâkası var? Japon¬ ların kadınları hâlâ arkasında bohça gibi bir tümsek, ayakla¬ rında takunya, fakat en müthiş dritnautlan yapıyorlar. Dün¬ yada onlara medenî denir. Millet fena halde dolgundu, fakat bir şey yapamıyordu. îş suikasde döküldü. Birkaç vatanperver Mustafa Kemal’i îzmir- de öldürmeğe teşebbüs ettiler. Yakalandılar. Hepsini astı. Bu bhane ile ne kadar muhalif, bilhassa eski îttihadcı varsa onları da astı. Bu suretle îttihadcılığı vaktiyle Yeniçeriler imha edi¬ lir gibi, kökünden kazıyıp bitirdi. Bu vak’a ile onun kibri, istibdadı, milletin korkusu bir kat daha arttı. Diğer bir zihniyet devleti askerce idare etmektir. Hüküme¬ ti ordugâh haline getirdi. Buna militarizm derler ki, devletler için en muzır şeydir, işte bu idarenin bir hastalığı da budur. Bu devleti kurtarmak için askerleri sivil işlerden almalıdır. Diğer bir halet-i ruhiye muhaliflerini ezmektir. Ne kadar millî kıyama hüsnü hizmeti olanlar varsa perişan etti. Bu bab- da merhametsiz davranmış, muhaliflerini gıcır gıcır kesmiştir. Bu adamın diğer bir gayreti de müthiş zengin olmağa ça¬ lışmaktır. Bunu soygunculuk, hırsızlık ile yaptı, iki - üç yıl içinde gayet büyük zengin olda. Nihayet eğlenceler* israflar büyük bir İktisadî buhrana vardı. Şimdi devlet ve -millet bu buhran içinde kıvranıyor. Bu¬ na çare diye ve «Millî îktisad ve Tasarruf» adıyla gayet müs- tebidâne ve fevkalâde tedbirler aldılar. Hürriyetin bir ticaret kısmı kalmıştı. O dâ gitti. Ticaretse hürriyetsiz olmaz. Bu ted¬ birler tamamiyle anormaldir. Bakalım nereye varacak?!. PSİKOLOJİK TETKİK Millî hareketle cumhuriyetin psikolojisini ve Mustafa Ke¬ mal’in gayelerini hülâsa suretiyle, terkip tariki ile ve merhale bir daha zikretmeyi faydalı buluyoruz: Birinci merhale. — Herkes millete istiklâlini kazandırmak peşinde. Mustafa Kemal de millî harekete baş olmak, 1508 hayat ve hatiratim Dr. RIZA NUR 1509 İstanbul Hükümetini mahvedip kendisi hükümeti eli¬ ne almak için çalışmıştır. Bütün hareketlerinde görü¬ nen budur. Buna muvaffak olmuştur. Bunu milletin kurtulması yolundaki gayrete karıştırdığından vatan ve millet için çalışanların mesaisi kendi şahsına da hizmet etmiştir. Bu bir zaruret halinde idi. Bu devre «istiklâl Savaşı», Mustafa Kemal için «Baş olma» devri adını almalıdır. İkinci merhale — Millet kurtarılıp sulh olunca cumhuriyet ilan edip Mustafa Kemal Hükümetin başına oturmuş¬ tur. Ne kadar kendine muarız, namuslu, millî hare¬ kette hizmet etmiş, veya mevki için rakip veya tehli¬ keli gördüğü insan varsa hepsini insafsızca kırmıştır. Kabahatli kabahatsiz dememiştir. Mahkemede ve so¬ kakta yani kanuni ve gayri kanunî öldürmüştür. Bu¬ nunla «lâyüs el amma yef’al» olmak, «keyfe mâ yeşa,» hüküm sürme gayesini takip ediyordu. Muvaffak ol¬ muştur. Kendine itiraz edecek adam ve kimsede cesa¬ ret kalmamıştır. Millet Meclisini de intihabı sırf kendi¬ si keyfi gibi yaptırarak mebusları tâyin ve nasbedilmiş birer memur haline koyup bir bostan korkuluğu yap¬ mıştır. Millet Meclisinin hiçbir kuvveti kalmamıştır. Matbuatı da kırmış geçirmiş. Diğerlerini para ve mev¬ ki ile eline almış, bizzat kendisi de gazeteler çıkart¬ mış, onları da kendine meddahname haline koymuş¬ tur. Yine bu merhalede namuslu adamları devlet işin¬ den uzaklaştırmış, yerine namussuz ve cahilleri koy¬ muştur. Sebebi; çünkü fena işler yapacağından bun¬ ları namuslulara gördüremiyecektir. Bu merhaleye «Terör, muhalefet ve hürriyetin imhası, kamarillâ teş¬ kili» devri adı verilmelidir. Üçüncü merhale — Zengin olmak devridir. Mustafa Kemal milyonlarca çalmış., büyük zengin olmuştur. Avanesini de irtikâplar ile, zengin etmiştir. Dördüncü merhale — Kibr-ü azamet, Allalılık. Kemalizm , doktrini dâvası. Kasideci şairler ve muharirlerin Mus¬ tafa Kemali son haddinde medihleri. Beşinci merhale — Zevk ve safa. İşte bunlar arasında ve bunların neticesi olarak bütün dev¬ lette, irtikap, rüşvet, jurnalcilik, ayyaşlık, fuhuş, her türlü ah¬ lâksızlık, bilhassa dalkavukluk, favotiritizm almış yürümüştür. Fitne, fesat ve sahtekârlık esası üzerine müesses bir hükü¬ met kurulmuştur. Mustafa Kemal eVan şunları yapmaya savaşıyor: kimsede ahlâk,, namus ve iffet mefhumu kalmasın. Bütün kadınları fa¬ hişe ve erkekleri pezevenk yapmak. Kasdî olarak buna çalışı¬ yor. Milleti dinsiz yapmak. Avrupalı yapmak, heykelleri ve em¬ sali ile kendisini ebedî kılmak, Türk Tarihini kendinden başlat¬ mak,, muhtelit mektepler açarak daha çocukluktan kızları na¬ mussuzluğa alıştırmak, devleti askerce idare etmek, kendisini dâhi ve fevkalbeşer tanıtmak. Bu adam birçok yanlış yollara girmiştir. Gördüğü ve yap¬ tığı şeyler sathî şeylerdir. Gayet cahil olduğunu göstermiştir. Süsle ve yaldızla uğraşıyor. Bu icraatla Türk Milletinin sosye¬ tesini kökünden devirmiştir. Yaptığı inkılâbın sade hakiki bir adı vardır. O da «Elbise dolabı inkılâbı». ABDÜLHAMÎD VE MUSTAFA KEMAL ARASINDA MUKAYESE Mustafa Kemal devrinin Abdülhamid ile mukayesesi ente¬ resan olur: Abdülhamid’in bir Yıldız Sarayı vardı. Etrafında Arap, Arnavud Muhafız Taburları, duvarlar vardı. Oraya kuş yana- şamazdı. Mustafa Kemal de aynen öyle bir Çankaya’sı vardır. 3510 HAYAT ve HATIRAT IM Burası «Cumhuriyet Yıldızı» dır. Onun duvarı yerine Çankaya- mn etrafına hendekler yapılmış, betonlu metrisler açılmış, top¬ lar ve mitralyözler yerleştirilmiştir. Yıldız’da bahçe ve bir ha¬ vuz vardı. Çankaya’da bahçe yerine kilometrelerle orman bir çiftlik ve Marmara adında, o şekilde yüzlerce metro boyunda bir havuz yapıldı. Sonra daha büyük olarak bir de Karadeniz havuzu yapıldı. Zavallı Hamid’in Havuzu dairevî ve avuç içi kadar bir şeydi. Bununki üçyüz metre boyundadır. tçind e ka- yı la gezer. O hem bunları otuzdört yılda yapmıştı. Bu iki yıl¬ da yaptı. * a , Ab ^ mİ f İn Arnavud eşkiyadan tüfekçileri, Fehim Pa¬ şaları, Zuluflu Ismaılleri vardı. Mustafa Kemal’in de Arnavud, Lâz ve Çingene (Recep Zühdü) den tüfekçileri, Kılıç Ali adın¬ da Fehim Paşası, Falih Rıfkı adında Zülüflü Ismaili, Bozuk Sa¬ lih adında, Tahir Paşası vardır. Sade Abdülhamid’in cellâdı yoktu. Bunun o da var; Kel Ali, Kılıç Ali Ilh... Ali... „ Sultan Hamide zillullah-ı fil-arz derlerdi. Bıma doğrudan doğruya Allah diyorlar. Ona Halife-i Müsümin diyorlardı. Bu¬ na milletin gözbebeği, yeni din mümessili diyorlar. Ona El-Gazi diyorlardı. Buna Gazi diyorlar. Ona Efendimiz diyorlardı Bu- na da Efendimiz diyorlar. Bilmem daha ne kaldı? Es-Sultan ile Han kelımelen eksik. Bir Reisicumhura Efendimiz denemez. Dendikten sonra Es-Sultana ve Hakan’a da hâcet kalmaz. Abdülhamid zamanında Saye-i Şahane vardı. Ona iltica edilir ve edilince akan sular dururdu. Şimdi de Gazi sayesi var. Bununla da akan sular duruyor. Abdülhamid nâzırlarına maaş ve ihsanlar verirdi. Bu da vekillerine maaşlar, ihsanlar, köşkler veriyor. Abdülhamid ken¬ disine sâdık olanlara, hizmet edenlere memuriyet verirdi. Bu da veriyor. Kumandanlar, Valiler ekseriyetle şahsî sadıklarıdır. Abdülhamid’de çırak çıkarmak usulü vardı. Bu da çıraca buyuruyor. ° Bütün Osmanlı Padişahlarında Kasideci Şairler vardı. On¬ Dr. RIZA NUR 1511 lara caize verirlerdi. Bunun da Celâl Sâhir, Abdülhak Hâmid, Mehmed Emin, Fazıl Ahmed, Halil Nihad, Faruk Nafiz, Beh¬ çet Kemal ve emsali şairleri var. Methiyeler, İstanbul’a teşrifi- yeler, yâni kasideler yazıyorlar. Caizelerini alıyorlar. Yani me¬ buslukla çırağ buyuruldular. Padişahların nesircileri yoktu. Bu¬ nun nesircileri de var. Abdülhamid’in Hassası, muzika-i şahanesi vardı. Bunun da cumhuriyet muhafız taburları ve cumhuriyet bandosu var. Abdülhamid’in etrafında Çerkeş cariyeler vardı. Onları kullanırdı. Bunun da Yıldızında milliyete bakmaksızın birçok genç kız var. Keza o Çerkeslerle iktifa ederdi. Bu evdeki daimi kızlardan maada yine hergün beş - on kadın daha getiriyor. Böyle seyyar ve değişen bir fasilede var. Abdülhamid bu kız¬ lardan gönlü geçenime selâ bir nefere nikâhâla verir, onu za¬ bitlikle çırağ çıkarırdı. Bu da birine veriyor, meselâ sefaret kâtipliği ile çmağ ediyor. Ancak ikisi arasında vahim bir fark var. Onunkilere cariye, müstefreşe derlerdi. Bu kendininkilere «Evlâtlığım!» diyor. Ve nikâh merasiminde baba sıfatiyle ıs- bat-ı vücud ediyor. Olur sahtekârâlık ve yüzsüzlük değil... Abdülhamide yılda bir defa Kadir Gecesi ricalden bazısı tarafından kız takdim etmek âdetti. Şimdiki pezevenkler buna hergün takdim ediyorlar. Abdülhamid’in Çerkesleri vardı. Ellerinde şekil listesi Ana- doluda köy köy dolaşıp Çerkeş kızı topluyorlardı. Bunun Arna¬ vud, Çingene ve Dönmeleri var. Dolaşmıyorlar. Kerhane açıp oturuyorlar. Köyde değil, şehirde kız ,karı seçip efendilerine takdim ediyorlar. Abdülhamid zamanında Hürriyet kelimesi yasaktı. Kamus¬ lardan çıkarılmıştı. Bunun zamanında hürriyetin asıl kendisi yasak. Hem öyle yasak ki, sahibi derhal asılıyor. Hamid za¬ manında ise sade sürülürdü. Abdülhamid zamanında dalkavukluk revaçta idi. Bunun 1512 HAYAT ve HATIRATIM zamanında ise dalkavukluğun bu kadar evci alâsını bulduğu he¬ nüz görülmemiştir. Hasılı bu mukayese daha çok yapılabilir. Bu kadarla ikti- a ediyoruz. Yalnız Abdülhamid zamanında olan kötülükler bu- nun zamanında birkaç yüz misli fazla olmuştur. Hele terör Ab- dulhamıd zamanında helva ve baklava imiş, şimdi anladık. r .„ Bu haIde bu cumh uriyet mi? Böyle olunca cumhuriyete hamid -^Ben ^ ? kendİne orta y a Çıkıyor. Abdül- • Ben bir padişahım, idare monarşi sistemidir» diyordu Mert adammış. Bu İse sahtekâr... Yüzüne bir cumhuriyet mas¬ kesi taktı, monarşik, otokratik idarelerin en şiddetlisini, en za¬ limanesini yapıyor. Hamid, Mustafa Kemal’den çok yüksek- mış. Hiç olmazsa merdçe, açıkça yapıyordu. Bu ise nâmerdçe, sahtekarca yapıyor, Hamid Ehildi. Seviye-i irfanca Mustafa Kemal’in ondan arkı, dinsizliği, fuhşu, namussuzluğu, zevk ve sefayı, dansı, trakı, şapkayı medeniyet zannetmesidir, irfanı olsaydı etrafına a imleri toplardı. Bildiği kulaktan dolma bir - iki şeydir Bir müddettir başiad^ tarihçiük ve dilcilik bir fantazi ve cahil sah¬ tekarlığından ibarettir. Hamid namus ve iffet sahibi idi, Mustafa Kemal ondan bu hususta da farklı. Büyük namussuz. Zerrece namus duygusu olsaydı etrafına pezevenkleri toplamazdı. Mustafa Kemal devrini îttihadçılar devriyle mukayeseyi zâıd görüyoruz. Onlar ne yaptıysa Mustafa Kemal de yaptı. Sade onlardan bin kat daha şiddetli ve onların fenalıklarına bin bir tane daha kattı, idaresini kendi icad ettiğini söyleyerek öğü- nuyor. Hayır, kendi icad etmemiştir. îttihadçıları model "al¬ mıştır. Onları taklid ediyor. Yalnız bunları pek şiddetlendirmiş¬ tir. Bazı farkı var. Ittihadçılarm her işi gören bir merkez-i umu¬ misi vardı. Bunun da var. Daha belâsı şu ki onlar da merkez-i umumi birçok, adamdan mürekkepti. Bu sade kendisidir. Mus¬ Dr. RıZA NUR 1513 tafa Kemal'in sade bir icadı var. O dâ Millet Meclisinin teşrii ve icraı sıfatı. O da ucûbe... Sonra onu da kaldırdı. Hâsılı Abdülhamid buna nisbetle zemzemle yıkanmış imiş, îttihadçıiann halini görünce Abdülhamid aleyhine çalıştığıma utanmış, ne büyük günah işlemişim demiştim. Bunu görünce Abdülhamid’e de Ittihadçılara da rahmet okuyor, aleyhlerinde çalışmakla ettiğim günahların affmı Allah’dan diliyorum. MUSOLÎNI VE MUSTAFA KEMAL Mustafa Kemali Musolini ile de mukayese faydalıdır. Bugün dünyada birkaç müstebit var: Rusyada Stalin. Bu¬ nu ehsaba almayacağız. Çünkü komünizm mahsulüdür. Bu mes¬ lek gayri tabii, berbat bir idare şekli. Diğeri İtalya’da Musolini, Ispanya’da Perimodoryuvera’dır. Daha sonra Yugoslavya Kralı yaptı, söktüremedi, bugünlerde yine Millet Meclisini açmak üzere. Ispanya diktatörü de istifa ediyor. Kala kala müstebit, diktatör olarak yeryüzünde Musolini ile bizimki kalıyor. Bu iki şahsın birine nisbetle zihniyet, fiil ve mahiyetleri nedir?... İtalya komünistler, sosyalistler elinde mahvolmak üzere idi. Musolini bir isyan yapıp Roma’ya girdi. Hükümeti aldı. Bu muzir unsurları perişan etti, susturdu, fakat kimseyi asmadı, sokakta öldürtmedi. Bizimki ise çok asmış ve sokakta da adi cinayet işlemiş bir katildir. Bizde millet istiklâl için ayaklan¬ mıştı. Bu gelip başına geçmiştir. Ve entrika ile geçmiştir. Musolini hükümete geçince kuvvetli bir pençe ile idareyi eline aldı ve müstebidâne hükümet ediyor.lkisi de müstebit: Fakat bizimki ondan müstebit ve mülevves, Musolini âlim bir adam. Bizimki eâhil. Musolini namus ve ahlâk sahibi: İtalya’da dansı, fuhşu kaldırmıştır denebilir. Bi¬ zimki Türkleri fahişe, pezevenk yaptı. Musolini on paraya el sürmüyor, bizimki irtikâp ve irtişa içinde. Musolini mert, her 1514 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1515 işi mertçe yapıyor. Bizimki işleri iğfal, entrika ile ve kahpece yapıyor. Musolini aile babası, bizimki aileden nefret ediyor, aile yıkmakla meşgul. Musolini kadınlarda kısa etekleri yasak etti. Bizimki herkese medeniyet diye kısa etek giydirdi. Musolini Padişaha hürmetkâr. Bu hergün padişahlar aley¬ hine nutuk söylüyor. Hattâ Fatih, Yavuz gibilerine de dil uza¬ tıyor. Mustafa Kemal, mühim âlim, şair, hakim, fatih olan bu padişahların tırnağı olamaz. Musolini millî an'ane ve âdetleri ihya ile meşgul. Bizimki bunları yıkmakla zevk duyuyor. Musolini meselâ eski Romalı¬ ların kol uzatarak yaptıkları temenna usulünü tatbik etti. Av- rupada yok, bu geriliktir, vahşîliktir demedi. Bu adam Italya- ' da y eni bir îtoma İmparatorluğu kurmaktadır. Bizimki Türk¬ lüğü bitiriyor, devleti ve milleti harsen de küçültüyor. Bütün millî âdetlerimizi, ananelerimizi südı. Musolini cesur. Bizimk kiorkak. Kaç defa Ankara’dan ka¬ çıyordu. Sakarya Muharebesinde de Orduyu bırakıp kaçıyordu. Musolini Vatikan’a kuvvet vermekle meşgul. Bizimki Hil⬠feti ilga etti. Dini yıkmakla meşgul, Musolini ölmüş Italyan milletine can verdi. Onları kahraman yapıyor. Ümit vermiştir. Bizimki milletin bütün maneviyatını kırdı ü,midini kesti, kor¬ kak ve meyus etti. Musolini Italyayı ilmen, iktisaden yükseltti. Bizimki ilmi, mektepleri bitirdi. Cehle revaç verdi. Talebe çalışmıyor «Gaye mevki, para değil mi çatarsın olur, çalışmağa ne lüzum var?» diyor. Bu düstur oldu. Ve yine bizimki memleketi İktisadî bü¬ yük buhrana soktu. Musolini Italyayı imar ediyor. Bizimkinin imar kaabiliyet ve kuvvetinin numunesi Ankara’dır. Yazık milyonlarla mas¬ rafa. Musolini Italyan parasını kuvvetlendirdi, tesbit etti. Bizim paramız hergün düşüyor. Hâsulı Musolini bir çok vekâletleri bizzat kendi idar e edi¬ yor, bizimki de öyle, ikisi de müstebit, fakat biri temiz, biri kirli. Biri memleket ihya ediyor, biri memleket yıkıyor. Muso¬ lini müstebitim, millet meclisi falan olmaz diyor. Merdçe söy¬ lüyor ve yapıyor. Bizimki bu cumhuriyettir, demokratız, halk hakimdir, hakimiyet mületindir, millet emindir .diyor, millete hakimiyetten bir incir çekirdeği bile vermiyor. Musolini merd, bizimki yalancı, sahtekâr. Eğer Mustafa Kemal diktatörlüğü, Musolini diktatörlüğü gibi olsaydı, böyle bir pederâne müste¬ biti başımda taşırdım. Böyle âdisini, namussuzunu ne etmeli bilmem?... Bizimki cehli, ahlâksızlığı ve ilh--- sıfatlarıyla Tür¬ kiye’de bir «Tulumbacı Hükümeti» kurmuştur. * * * Mustafa Kemal idaresi şahıslarının tarifine geçiyorum: Bu hususta evvelki bahisler arasında muhtelif şahıslar üzerine birçok malûmat vardır. Burda sade birkaç şahsı yeni¬ den tarif edeceğiz. MUSTAAF KEMAL Selâniklidir. Harbiye Mektebinde okumuş, erkân-ı harb çık¬ mıştır. Kimi dönme, kimi sırp, kimi bulgar, kimi pomak diyor. Babası ve anası hakkında rivayet çok. Muhakkak olan bir şey varsa anası belli, babası meçhul. Fizik ve teşrihi vasıfları - Uzun boylu, sarışın, mavi gözliı, kemiklice, elmacık kemikleri Moğollar gibi çıkık, burnunun ucu kabarık, domates gibi kızarmış, burnu çirkin değilsede türkte olmayan bir yüz. Saçları ağarmıştır. Fakat dikkatle boyar, al¬ tın sarısı yapar. Saçlarının beyazlığım göstermemeğe çok dik¬ kat eder. Cimcimesi pek biçimsizdir. Alnında azîm cephesinin cevfi- nin teşkil eden kafası pek ileri çıkıktır. Bu sebeple kaşları iler¬ dedir. Bu ekseriya mütereddi şahıslarda olur. Kaşları gürdür. 1516 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1517 Alnının ortasından ufkî bir çöküntü mizabe halinde bütün ka¬ fasını dolaşır. Kafasiyle yüzüne âdeta bir kum saati manzara¬ sını verir. Bu çukurun üstünde az bir kısım vardır. Bu da bir kelek kavunun ufak bir parçası kadardır. Bu da bir tereddi ese¬ ndir. Hal-i tabiîde gözlerinde şaşılık yoksa da sarhoşluğunda ve kızdığı vakit tamamiyle şaşı olup biri bir yana diğeri, diğer yana bakar. Bu da tereddi eseridir. Demek ki mütereddi bir baba mahsulüdür. Bütün heyetiyle, bulgurların moğol tarzında olan kısmına benzer. Fevkalâde zekî değil, fakat zekî denen insanlardandır. Hat¬ tâ ona zekî dahi dememelidir. Birçok şeylerde çok abtaldır. He¬ le ileriyi hiç göremez. A'kl-ı selimi hiç yoktur. B unl ar onda ba¬ riz bir surette azdır. Ancak entrikada fevkalâ mahirdir. Bizde yanlış olarak entrikacılara zekî derler. Vakıa entrika yapmak için zekî olmak lâzım gibi gelirse de değildir. Dimağda her şey iç n hususî bir merkez vardır. Bazı adamlar vardır ki, son de¬ rece ahmaktır, fakat hazan Öyle entrika yaparlar ki insan, bu ahmak adam, bu entrikayı nasıl yaptı diye şaşar. Sonra nice zeki adamlar vardır ki, aslâ entrika yapamaz. Yüzlerine gözle¬ rine bulaştırırlar. Bunlar ispat eder ki, entrika için dimağda ay¬ rı b:r merkez; vardır. Zekâ ile münasebeti yoktur. Demek Mus¬ tafa Kemal de entrika merkezi çök neşvünemâ bulmuştur. Her¬ kesi birbirine katar, iğfal eder, mantara bastırır. Moral - faaldir. Harekâtında pek çabuktur. Süfl vîe habis bir ruhu vardır. Pek çok içer. İçkilerden rakıyı sever. Çalgı çal¬ dırır, çaldırdığı hep curcuna havalarıdır. İşret âlemine kaatil, dalkavuk, cahil, fuhşa müpıelâ insanları toplar. Sevdiği adam¬ lar zaten bunlardır. Yüreğinde aslâ merhamet yoktur. Babası r oğlu dursa da keser. Gayet vicdansızdır. Hiç dürüst hareket bilmez. Herkese en kötü şeyleri yapar. Vicdanında aslâ bir azap duymaz. Hiç doğru söylemez, işi hep yalan dolandır. Aslâ meş¬ ru iş tanımaz. Mutlaka haksız şeyleri yapar. Kanım, usûl, âdet. edep denilen şeyler onun için mevcut değildir. Hiç kimseyi sev¬ mez. Hattâ en sadıklarını bile. Böyle hislerden mahrumdur. Anası ölmüş, cenazesine bile gitmemiştir. Necib ve insanı his¬ lerden tamamiyle âridir. Kimseye itimadı yoktur. Herkesi kor- ku've ihsan ile tutmak sistemindedir. Her kim yanına girse çı¬ kınca yanındakilere onun aleyhinde türlü fena şeyler söyler. Eİr âdeti de rıcâl ve meb’usları birbirine düşürmektir. Herkese «O senin aleyhinde şunu söyledi» der. Biri bir şahıs aleyhinde kendisine mektup yazarsa, o mektubu derhal o şahsa verir. Ca¬ susluğa çok ehemmiyet verir. Memleketi casuslarla doldurmuş¬ tur. Hem de casusların her dediğine inanır. Gayet evhamlıdır. Her saçma şeyden bir mühim mâna çıkarır. Eğer kuvvetsiz ise, pek korkaktır, kaçmağa çalışır. Eğer kuvvetli ise gayet cesur¬ dur, kanlı bir canavar olur, paramparça eder. Makyavellik en sevdiği şeydir. Gayet mevki ve şan harisidir. Ve bunda pek kıs¬ kançtır. En ufak bir şerefi bile başkasına veremez, ölüleri bile şeref hususunda kıskanır. Meselâ Namık Kemal’e bile büyük ' Gayet mağrur ve kibirlidir. Nazarında Dünyada kendinden başka adam yoktur, ister ki herkes kendisine tapınsın. Gayet müstebittir. Tenkide, hattâ bir mütalea beyânına tahammül edemez. Gayet para canlı ve hasistir. Büyük bir servet topla¬ mıştır. Pek tamahkârdır. Müthiş hırsız, mürtekip ve rüşvetçi¬ dir. Hem de bunları hiç utanmadan yapar. Müthiş bir ayyaştır. Her gece sabaha kadar içer, körkü¬ tük olur. Bütün ömrü öyledir. Gençliği de böyle içki ve fuhuş ile geçmiştir. Recûliyeti yoktur, fakat şehvete pek düşkündür. Fuhşun kadın, erkek, fail, mef’ul her nev’ini yapar. Bu sebep¬ ten veya anası fahişe olduğundan olacak, ki bütün milletten namus ve iffeti kaldırmağa çalışır. Harbiye mektebinden beri¬ dir, ki siki kalkmaz. Bu sebeple fuhşa inhimaki çoktur. Uğra¬ şır. Bunlar da zaten tereddi, eseridir. Böyleleri fuhşa düşküm olur. Böbreklerine kadar çıkmış bel soğukluğu vardır, tltihab-ı 1518 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1519 külliyeden ikide bir beline ağrı gelir. Banyoya girer. Bu sebep¬ te banyoları çok sever. Frengiye müptelâdır. Son zamanda yü¬ zü Deliruim Tremem denilen hastalıktaki heyeti almıştır. El¬ leri titriyor. Kalbi rahatsızdır. Bunlara rağmen yine çok rakı, tütün ve kahve içer, fuhuştan kendini alamaz. Bunlarsa bu has¬ talıklara pek muzırdır. Frengisi Trablusgarp’ta gözüne vurmuş, iritis olmuş. Göz doktoru Şam lı Münir Ahmed iyi etmiş. Bu adam umumî harp¬ ten Hicaz a gitmiş, âsilere iltihak etmişti. Kokain çekerdi. Onu telgrafla Kahire’den Ankara’ya getirdi. Sihhiye Vekâletine mü¬ şavir yapıyordu. Sonra Gureba Hastahânesine çırağ çıkardılar. Mustafa Kemal’in ona teveccühünü işiten Kahire’deki bir kaç Türk doktor ve eczacı bunun denaetini bana yazdılar. Ben de bu mektupların birini Mustafa Kemal’e gönderdimdi. Mektubu Münir Ahmed’e vermiş. O da Kahire’deki mektup sahibini teh- did etmiştir. Megalomani, ilham alma gibi son yıllarda gösterdiği âraza bakarak bu hastalıkların dimağında cinnet halinde bir eser yap¬ tığına hükmedilebilir. Çünkü devlet işinde ve hususî hayatın¬ da yaptığı işleri delilikten başka bir şeyle tefsir etmek mümkün değildir. Gayet müstebid, mütehakkim, zalimdir. Çok hodpesentdir. Bu sebeple ve mevkii için lüzum görürse bütün Türk Milletini doğrar ve bütün Türkiye’yi yakar. Zulümde Neronları, fuhuş ve eğlencede, Zühre Maidî ma- idî masallarını, binbir gece hikâyelerini geçti. Hükümette her şeyin reisidir. Herşeyi pençesinde tuttura. Bu sebeple kendisine «Yedibaşlı ejderha» adını vermek müna¬ siptir. Gayet kincidir. Deve gibi kin güder. Düşmanlarını unut¬ maz, takip eder. Esasen her şeyde fikr-i takip sahibidir. Bu iyi bir meziyet ise de bunu en ziyade intikamda kullanır. inatçıdır, imkânı yok fikrinden dönmez. iki mühim emirber neferi, kör âleti vardır: Biri Fevzi, biri îsmet’tir. Biri sağ, biri sol kolu olmuşlardır. Bu iki şahıs onun bütün keyilerini yapmışlar b,ütün şen’i zulümlerine âlet olmuş¬ lardır. Mustafa Kemal iptidâları hiç söz, söyleyemezdi. Birkaç yıl sonra iyi bir hatip oldu. Nutkunu bir ay çalışır, ezberler, öyle söyler. Şundan bundan işite işite biraz da malûmat sahibi oldu, fakat derecesi ağızdan kapmadan ibarettir. Hüsnüniyet bu adamın yanından geçmemiştir. Hep suini¬ yet besler. Şeytanlık düşünür. Bütün dâvası millî harekette her şeyi kendi yapmış olma¬ sıdır. Dâhidir. inkılâp delisidir. Türkiye’nin Deli Petro’su olmak hevesin- dedir. Bir taraftan da Napolyon olduğunu zanneder. Kibrii aza¬ meti ulühiyet mertebelerine vardırmıştır. Hasılı Türk Tarihi höylesini henüz görmemiştir. İSMET \ \ Bitîis’li bir Kürdün oğludur. Bitlikte doğmuştur. Bahası bilâhare mahkemede zabıt kâtipliği ile Malatya’ya, Sivas’a, İz¬ mir’e gelmiştir. Bu da beraber dolaşmıştır. Sivas Rüştiyesinde okumuş. Sonra İstanbul’da Harbiye Mektebine girmiş. Erkânı harp çıkmıştır. Fizik teşrihi - Ortadan aşağı boyda, ince yapıdadır. Yüzü kürt ve ırkî yüzü olarak ve fakat fazla bariz koç yüzü şeklin¬ dedir. Cimcimesi önden mükemmeldir. Zaviye-i vechiyesi, alnı iyidir, fakat arkada hiçbir şey yoktur. Azim kafa yumuşak, bir yumrukla içeri çkertiîmiş gibi bir haldedir. Yâni kafasının ar¬ kasında taibi olan ciddiye yerne bir çukur vardır. Bu hal onun mütereddi bir aileden olduğunu gösterir. Mütereddi, deforme bir kafa. Aynı zamanda sağırdır. Ve sağırlığı ağırdır. Değme gürültüyü işitmez. Bir kardeşi kambur, biri yine mâlûl, biri ko- 1520 HAYAT ve HATIRATIM kainman olup Ismet'in çocuğu Malado belene ile doğmuş, yâni aile mütereddidir. ^ Moral - İsmet, zekî denilen insanlardandır, fakat bunun da zekası entrikadadır. Müthiş entrikacıdır. Bu hususta Mustafa emal’den çok üstündür. Hiç doğru söylemez, işi hep iğfaldir. Bu adamın gayet bariz bir hasleti vardır: içi başka, dışı başka., içim o kadar maharetle saklar ki... Çok içi - dışı başka adamlar gördüm, fakat zamirini bunun kadar maharetle sak- layabilen adam aslâ görmedim. Yüzü güler, sanki sevimli, mâ- sum bir çocuktur, içi ise o esnada yılan ve ejderhadır. Bu se¬ beple ona şu adı verdim: «Yüzü kuzu, ruhu kurt bir mahlûk». Bu cümle onun bütün künhünü, kakikatın tarif eder. O güler yüzle herkesi avlar. Bu ezelî ve ebedî gülen yüz o kadar se¬ vimlidir kı, herkes onda birçok samimiyet ve sevimliliği görür ve sever. Halbuki o vakit içi her va'kitkinden ziyade iblistir. Ne kadar fazla domuzluk edecekse o esnada o kadar samimi ve se¬ vimli görünür. Bir barız hasleti de gayet evhamlı olmasıdır. Bu kadar ves¬ vesen ve vehimli adam belki de dünyada yoktur. Nemden şüp¬ he kapar Koroğlu gibi rüzgârdan hile esezer. Bu sebeple en durur v 7 6 T bÜyÜk eherami y eü ^ verir, boşuna uğraşır, durur. Ve yine bu sebepledir, ki devlet işlerinde vahim surette yanılır, yanlış yolda gider. Felâkete varır. Evhamı galiba sa¬ ğırlığından gelmiştir. Çünkü sağırlar evhamlı olurlar. Askerlik¬ teki muvaffakiyetsizlikierinin ve ve hatalarının da azimet nok¬ tası bu vehim ve hayâldir. Fe^ haris ve menfaatperesttir. Şan ve mevki için karısının namusunu vermek lâzımsa verir. Nitekim Mustafa Kemal ka¬ rısını yanında öpmüş, şefmi vuracak yerde ağlayan karışma na¬ sihat etmiştir. Hırsızdır. Doğrudan doğruya çok almaz. Âleti Kambur kardeşi Rzıa’dır. Gayet müsriftir. Debdebe ve saltanatı pek se¬ ver. Eline geçen devlet parasım su gibi sarfeder. Dr. RIZA NUR 1521 Bu adamın diğer bariz bir hasleti de kendinden olan fena¬ lıkların şiddetle aleyhinde olmasıdır. Çalar, şiddetle çalanlar aleyhindedir. Müstebittir, şiddetle hürriyet lehinde söz söyler. Kürttür, şiddetle Türkçü görünür, ilh... Gayet riyakâr ve sah¬ tekârdır. Hiç doğru söylemez, bilâkis aksini söyler. Birgün mem¬ lekette hürriyet var derse hakikatte istibdad vardır. Paramız sağlam derse, paramız çürüktür. Yani hep hakikatin aksini söy¬ ler. Ben ona kimya tahlili yapar gibi bir mîyar buldum. Ha¬ kikati onunla keşfediyorum. Bu miyar basit olup onun söyle¬ diği sözün aksini almaktan ibarettir. Hemen hakikati bulursun. Bu miyara «ismet miyarı» admı koydum. Henüz beni hiç bir defa bile aldatmadı. Bizzat kendisi hırsızlığı şirketlerden almak ve bilhassa Tahsisat-ı mestüredir. Bunu bol yer. Bu sebeple ona «Tahsi- sat-ı Mestûre Mütehassısı», «Tahsisat-e Mestûre faresi» adla¬ rını da verdim. Gayet dalkavuktur. Mustafa Kemal’e emsalsiz dalkavuk¬ lar, riyakârlıklar yapmıştır. Aynı zamanda emrine emirber gi¬ bi hizmet eder, memuruna karşı ise mütehakkim bir mağrur vaziyetindedi. Âmirinin bir gün üstüne geçince dalkavukluğu derhal kibr-ü azamete çevirir. Alelade herkes için güler yüzlüdür. Bu suretle çok nâzik, kibar, samimi, insaniyetkâr görünmek ister. Herkese suret-i haktan görünür. Bunlar onun tabiyeleridir. Hakikaten çok ki¬ şiyi böyle aldatmıştır. Herhangi gün kimi çok sever görünür ve meth ederse, herkes hiç tereddüdsüz bilsin ki o gün ona bir felâket hazırlamaktadır. Spor eğlencelerini çok sever. Fuhuş ve içki ile o kadar al⬠kası yoktur. Bir bariz hasleti de İnatçılığıdır. Gayet inatdır. Bir şeyi bir defa zihnine yerleştirdi mi, kimse onu vazgeçirtemez. Eskişe¬ hir - Afyon hattında sırf bu kusuru yüzünden orduyu mağlûp etmiştir. F : 96 1522 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1523 Câhildir, hiçbir tetebu yapmamıştır. Süsü ve debdebeyi pek sever dedik. Meselâ Robert Kolej¬ de okuyan küçük kardeşinin halini söylüyorlar: Tahsilde bir çocuğa ayda beşyüz lira- el harçlığı veriyormuş. Çocuğun em¬ rine amade bir otomobil, mektepte kapısında beMiyormuş. O da haylaz, edepsiz bir çocuktur. Mektep nihayet tardetmiştir. ismet de zamanla hatip oldu. Ancak hâlâ iyi yazı yazmaya muvaffak olamadı. Müsveddeleri birer ahmediyedir. FEVZİ Uzunca boylu, şişman, esmer renkli, top çehreli, sevimli yüzlü biridir. Fizik bir gayrî tabiiliği yoktur. Zekâca ortadır. Uyuşuk bir adamdır. Hiç inisiyatif sahibi değüdir. Sade emir bekler. Biraz tetebu etmişe benzer. Çok az lâkırdı söyler, içki, eğlence, fu¬ huş, kumar bilmez. Hattâ tütün ve kahve bile içmez. Pek pis¬ tir. Giyinmesine de hiç olmazsa lüzumu kadar dikkat etmez. Gayet dindardır. Namazını kılar. Bütün ruhu şarklıdır, iyi as¬ kerdir. Bir derece aklıselimi vardır. Adab-ı muaşeret bilmez, kimse ile muaşeret etmez. Bütün hülâsası bir emir kuludur. Şer ve istibdad âletidir. Madun adamdır, mafevk olamaz, MECLİS REÎSt KÂZIM Rumeünden, Köprülü’lüdür. Zayıf, gözleri pek küçük biri¬ dir Z.ekâsı da gayet küçüktür. Bu adamla Hey’et-İ Vökilede çok bulundum, bir defa mâkul bir söz söylediğini bilmiyorum. Dün¬ yada sayılı bir akılsızdır. Kara cahildir. Ittihadcıların Seres Komitesinde hizmet etmiş, adam öl¬ dürmüştür. Çaldı. Köşkünü cihet-i askeriyeye, asker ameleye yaptırdı. Mustafa Kemal’in casusudur. En sadık adamıdır. Bu sayede mühim mevkilere geçmiştir. Şahsen ahlâkı da bozuktur. BOSOK SALİH Arnavut’tur. Kara cahüdir. Sözü ve her hareketi Tulum¬ bacıdır. Mustafa Kemal'in en mahrem ve emin adamıdır. Katil ve irtikap işlerini bilir ,idare eder. Mustafa Kemal’e kan bulur. Evvelce yâveri idi. Nihayet meb’us yaptı. Bugün büyük zengin¬ lerdendir. RECEP ZÜHTÜ Cahil, Tulumbacının biridir. Manastır’lı bir çingenenin oğ¬ lu imiş. Bugün büyük zenginlerdendir. Rize mebusu Akifle be¬ raber para dalaveresinde ortak çalışıyorlar. NAFÎA VEKİLİ RECEP Lezgidir, Babası Erzineanc’da kahvecidir. Zekası orta bir adamdır. Gittikçe Mecliste söz söylemeğe başladı. Fakat mü¬ kemmel cahil. Sözlerinde esas yok. Mustafa Kemal’in hususi kâtibi idi. Çahşkandır .Yüzbaşı idi Meb’us, sonra vekil yaptı. O da vekil olunca müthiş irtikâp yaptı. Ruslardan dahi aylık ahr. Ö kadar fantaziye döküldü ki, karısının yüz liralık çorap giydiğini söylüyorlardı. Bu da banyo meraklısı. Evindeki yet¬ memiş, Müdâfa-i Milliye Vekili iken vekâlette de çiniden bir banyo yaptırmış. Orda da banyo alırmış. Rüşvet yaradı. Öyle şişti ki Meclis’te kürsüye sığmıyordu. Kamı öne, kıçı da araka¬ ya o kadar çıkmış idi, ki iki taraftan tahtaya değiyor, kürsüye çendereye girer gibi sıkışıyordu. Mustafa Kemal, birçok pis iş¬ lerini, rüşvet ve irtikap işlerini buna gördürmüştür. Mustafa Kemal’in en muti kölelerinden, vücuda getirdiği mahl»kattan- dır. TEVFlK RÜŞTÜ Gayet çirkin yüzlü, sarkık dudakları zenci gibi kara bir 1524 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1525 adamdır. Zekâsı, tahsili basittir. Hiçbir fikri, kanaati yoktur. Kiminle konuşursa onun fikrindedir. Ve her dakika fikrini de¬ ğiştirir. Müthiş dalkavuk ve pezevenktir R.odos’lu olup ailesi «Bed» 1er denilen bir çingene ailesidir. O adam hakikaten ad¬ lan gibi müthiş çirkin bir surat sahibidir. Yüzüne bakan «hazâ çingene suratı» der. YTJNUS NAJDI Rodos’ta bir ailenin uşağıdır. Bu aile onu orda okutmuş da. Sonra İstanbul’a gelip Abdülhamid zamanında casusluk et¬ miştir. Her devrin adamıdır. Müthiş irtikâplan yapıp Türkiye- nin en büyük zengini olmuştur. Mustafa Kemal’in en sadık adamlannd andır. HAMDULLAH SUPHİ İdadiyi ikmâl edememiş, cahil birisidir. Fakat âlim, mu¬ harrir ve şair geçinir. Fena da yazmaz. Hele iyi hatiptir. Cüm¬ leler parlaktır, herkes hayret eder. Ama cevheri yoktur. Uzun söyler. Bu uzun nutkuna ne der diye bakarsanız, fantaziden başka bir şey yoktur. Birtakım fantezik cümleler ezberlemiştir. Her nutkunda onları tekrar eder. Harekâtı avantüriye bir ada- mmkine benzer. Şiddetli Türkçü geçinir. Anası Çerkezdir. îbti- dâ kendisini Türk Ocağına sokmak teklifinde bulunanlara «Ben Türk değilim» deyip girmemiştir. Şimdi bu Ocağı mevki ve pa¬ ra âleti yapmıştır. Ahtapot gibi bu teşkilâtın üstüne çökmüş¬ tür, bırakmaz. Ocağm parasını faydasız, fantezi ve süslere sarfeder. Ken¬ di de yer. Ocaktan resmen maaş alır. Ve bunu işlemeden bir¬ den alır. Alır, yer. Ocağa ait alım - satımdan çöplenir. Bu ada¬ mın süsten başka bir şey bildiği yoktur. Kadın tabiatlı biridir. Maarif Vekilliği etti. Her defasında Vekâlette işler alt - üst ol¬ du. Daha fenası bu millî ve İlmî ocağı Mustafa Kemal’e âlet etmiştir. Onu siyasete bulaştırdı. Bu ocak onun binek taşıdır. Kuvveti, meziyetidir. Bununla mevkilere geçer. Maarif Vekili iken deli oldu. Hamdillah Suphi, Emin, Yusuf Akcora bir sacayaktır, bir¬ birine pek bağlıdırlar, hep birbirini methederler. Reislikleri birbirine verirler. Müşterek ül menafi bir reji halindedirler. Her şeyi de kendilerine hasrederler. Meselâ bir kaç defa oca¬ ğm intihabında bulundum. Derhal daha müzakere başlamadan Yusuf Akcora «Reis Hamdullah olsun* dedi. «Canım, nizamna¬ mede bunun rey-i hafi ile olacağı yazılı» diyen oldu. Dinleme¬ diler. Diğer âza terbiyeli, utandı, ileri gitmedi, intihap bitti. Şimdi kâtip bulunacak. Derhal Hamdullah «Yusuf Akcora ol¬ sun» dedi. O da oldu. Bu'sefer Hamdullah «Büyük millî şairin -resmini bütün ocaklara asalım» dedi. O da oldu, iştima bitti. Yazık ocağa dedim. Hamdullah pek dalkavuktur. Mustafa Kemal’e türlüsünü yapıyor. Bir kitap yazmış, «Güne, bakıyorum» diyor. Gün de Mustafa Kemal’miş. YUSUF AKCORA Meşeyerdir. Rusya’dan gelmiştir. Türkiye’de Türkçülük üzerine yazılar yazmıştır. Âlim denecek bir adamdır. Zekâsı ortadır, fakat Mustafa Kemal’e pek dalkavuktur. îttihadcılann da pek dalkavuğu idi. Bir - iki defa bunu Mustafa Kemal’in ya¬ nında gördüm. Hep kulağına söylüyordu. Galiba casusluk edi¬ yordu. V Bir aralık Ahmed Agayefle beraber Hariciye Vekâletine müşavir olmuştur, Rus sefarethanesinden de çıkmıyorlardı. Herkes «Rus sefarethanesine vesika götürüyorlar» diyorlardı. Dinç bir adamdı. Son yıllarda birden çöktü. 55 yaşlarında vardır. Genç bir kızla evlendi, bu evlenme onu birden çökertti. 1526 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1527 MEHME T EMÎN Pek sevimli yüzlü, çok terbiyeli ve nâzik bir adamdır. Ca- hüdir. Adı millî şairdir. Ama zavallı şair bile değildir. Şiirleri ruhsuz, âhenksiz ve soğuktur. Şiirlerinde yüksek ruh ve İlmî fikirler olmadığı gibi, zevîn, ilh... şiir ilmi cihetinden de kıy¬ metsiz, yanlış şeylerdir. Namuslu adamdır. Ben orda iken Mustafa Kemal idaresi¬ nin aleyhinde idi. Onun dizgini Hamdullah'ın elindedir. O, der¬ hal vazgeçirdi, itaat sahasına götürdü. Derken Mustafa Ke¬ mal’i, Ismet’i ayyuka çıkarır şürler yazdı. Bu dalkavukluğu ile kendisini büsbütün bitirdi. Bu eşhastan ziyade bahsetmiyeeeğim. Zaten birçoğunun evvelce hikâyeleri geçti. MUHALİF SİMALAR RAUF Abazadır. Bahriye zahitlerindendir. Akılsız bir adamdır. Hele pek cahildir. Haristir. Mustafa Kemal ve İsmet’le çalıştı. Eline de fırsatlar geçti. Ama zekâca onlardan aşağı olduğundan daima mağlûp oldu. Bu adam büyük mevkilerde bulunduğu hal¬ de hiçbir dirayet gösterememiştir. Büâkis hatalar yaptı. Ne millî harekette, ne de evvel ve sonra hiçbir hüsnühareketi yok¬ tur. Paraca namuslu adamdır. Rauf abaza Mehmed Paşa’nın oğludur. Bahriye mektebin¬ de tahsüde iken Abdülhamid taraftan olup, hürriyetperver ta¬ lebe ile daima bunun için şiddetli kavgalar etmişti. Meşrutiyet ilân olununca derhal meşrutiyetperver olup tttihad ve Terakki Cemiyetine girmişti. Ittihadcı Divan-ı Harbine âza tayin edÜdi. AbdüJhamid’in nazırlarım sürmek kararını verdi. Pek Abdül- hamidci olan Rauf şimdi bu karan vermekle de iktifa edeme¬ yecek derecede hararetli hürriyetperver geçindiğinden çılgınca işlere başlamıştır. Birini zikredeyim: Bu nazırlan Asar-ı Tev- fik zırhlısının ambarına hapsetmişler. Bu adamlara yemek ve¬ rilmemiş, kuru peksimet verilmiş, adamlar aç kalmışlar, Zırh¬ lının zabitlerinden Lütfi Harbiye Nezaretine bunlara yiyecek almak için gönderilmiş, Rauf'a rast gelmiş, anlatmış. Rauf: «Bı¬ rak pezevenkleri! Açlıktan gebersinler. Denize atarsın. Sana eskiden hürriyetperver diye bunlar ne zulümler etmiş» dedi. Artık hizmet ve gayretleri ile genç bahriye zabiti Rauf, ît- tihadcıların gözüne girmiş, tttihad ve Terakki fırkasının sev¬ gili bir uzvu olmuş. Şimarnuş. Kendisi yüzbaşı olduğu halde, âmirleri, miralay ve paşa¬ lar kendisinden korkar ve ona resmî dairede ayağa kalkar ol¬ muşlardır. Zavallı askerlik! Rauf oralarda değü... Rauf nöbet yerini amiralin emri hilâfına terkedip Hamidi- ye’yi Bulgar torpidosuna vurdurunca ilk bölmede olan 15 as¬ keri kurtarmak için bölmeyi açmamış ve bu zavallı askerler bağıra. bağıra boğulmuşlardır. Rauf Averof a hücum için amiralden aldığı emri icra etme¬ miştir. Çünkü, bu hücum fedailik, yeniçeri tâbirince, serden¬ geçtilik idi. Sırf bu korku iledir, ki Rauf Hamidiye’yi alıp kaç¬ mıştır. Başka devlette olsa onu kurşuna dizerlerdi. Bu adam bunlardan kurtulmanın yolunu biliyor ve buluyor. Hem de üs¬ tüne bir de kendisini kahraman mevkiine koyduruyordu. Bu iş kahramanlık değil, büyük bir hiyanet ve rezalettir. Türk bah- riyesi tarihinde kara ve pis bir lekedir. Rauf bundan bir mu¬ hakeme değil, bir sual bile görmemiştir. Ittihadcı ya kâfi. KÂZIM KARABEKÎR Alçak boylu, etlice, pek sevimli yüzlü biridir. Çok terbiye¬ lidir. Konuşurken adetâ kız gibi kızarır. Hususî ahlâkı fevka¬ lâde temizdir. Rakı, fuhuş, kumar gibi şeyleri bilmez. Hattâ tü- 1528 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1529 tün ve kahve dahi içmez. Nezaketi ile ve bu halleriyle melek gibi temiz bir adamdır. Paraca da namusludur. Zekâca ortadır. Tetebua meraklıdır. Musiki bilir. Şiire de heves etmiş. Fakat şiir nedir bilmiyor. Vatanperverdir. Hüsnüniyet sahibidir. Mem¬ leketin terakkisini ister, iyi askerdir. MUİ kıîyamda ermeniler üzerine kazandığı zaferle gayet büyük bir hizmet etmiştir. Şark vilâyetlerinde yetimleri toplamış, beslemiş, baba gibi terbiye¬ sine çalışmış bir adamdır. Muhalifleri yâni Mustafa Kemal ve takımı, onu muhafa¬ zakâr olmakla itham ediyorlar. Ama zanmmca mâkul bir mu¬ hafazakârdır. Hele Mustafa Kemal gibi, her şeyi, millî an’ane- leri yıkanlar karşısında pek kıymetlidir. Keza onlar zekî olma¬ dığını söylüyor ve bunu Borne tâbiri üe ifade ediyorlar. Bence onun bir kusuru var: Azametli. Bu da bütün asker¬ lere mahsus bir kusurdur. KÜÇÜK CEMAL, Mersinli Cemal denen bu adamı pek sıkı görüşerek tanı¬ madım. Fakat bende terbiyeli, zekî, tetebu sahibi, iyi bir adam tesiri yapmıştır. * ** Şimdi bizzat kendi kendimi tarif edeyim; Bu vakıa biraz tuhaf ama, herkes istediği yerini tay ve yenisini ilâvede muh¬ tardır. Bir adamı kimse kendisinden iyi bilmez, ancak doğruyu söylemesi lâzımdır. Nasıl yetiştiğimi bu eserin iptidalarında söyledim. Uzunca boylu, etlice, beyaz derili s,an gözlü, açık kestane saçlı, bir adamım. Cimcimemin teşekkülü iyidir. Babam da gü¬ zel bir adamdı. Ailede tereddi eseri yoktur. Sinop’ta eski bir Türk ailesiyiz, tkiyüz yıldır belliyiz. Anadan, babadan Türkten gayn hiçbir millet bize karışmamış. Zekî bir adam olduğumu söylerler. Dünyada iki şeye düş¬ künüm: Bana namuslu adam, çalışkan ve vatanperver adam desinler. Daima buna çalıştım. Ve bu sözü demelerini istedim, ömrüm sade say ile geçmiştir. Ayyaş değilim, fuhşa düşkün değilim, kumar bilmem ve tütünü de kâh içerim, kâh içmem. Ne zevke, ne eğlenceye, ne yemeğe düşkünüm, Çocukluğumdanberi merdçe yaşamak emelimdir. Merdliği, kahramanlığı tapmırcasına severim. Zekî, âlim kimselere, na¬ muslu insanlara bayılırım. Hırsız, yalancı, ahlâksız insanlardan nefret ederim. Bu nefretimi onlardan saklamam. Lâkırdımı da gizlemem, yüzlerine söylerim. Türk Milletine büyük ve aşk de¬ recesinde bir muhabbetim vardır. Onu yüksek görmek gayem- dir. Bir vakit talebe idim, daima sınıfımın ilerisinde iyi talebe idim. Hekim oldum, yi hekim oldum. Siyasete girdim, matbua¬ ta girdim d, evle t idaresi yaptım, iyi yaptıılı. iyi diplomatlık ettim. Talih ve ahvâl beni çok mesleğe soktu. Hekimim, gaze¬ teci, siyasî, diplomat, profesör, naşir, şair, müverrih, müellif, devlet ricali oldum. Hepsinden lekesiz çıktım. Yalnız bir mes¬ lekte kalabümiş olsaydım, daha terakki ederdim. Faziletlerin hepsini büyük bir düşkünlükle severim. Hayrat ve hasanatı se¬ verim. Ne bir şahsın, ne de devletin on parasına el sürmedim. Kimseye borcum yoktur. Devlet idaresinde milletin son para¬ sına bir el sürer veya israf eder diye ödüm koparak dikkat et¬ mişimdir. Muktabid bir adamımdır. Devlet idaresinde de bunu yaptım. Masrafım yoktu. Sade yiyecek, giyecek. Kazandıklarım ile kütüphane yaptım. Millete yarasın diye buraya döktüm. Sü¬ sü hiç sevmem. Süs kadına yakıştır fikrindeyim. Pisliği de sev¬ mem. Süs başka, temizlik ve muntazam giyinme başka. İhsan gibi yemeli ve giyinmelidir, israfı'ne kadar sevemezsem, tamah¬ kârlığı da o kadar sevmem. Hayatımda hep Fıfsısıhha daire¬ sinde yaşadım, ifratlar yapmadım. Kadın, nazarımda erkekten aşağı bir mahlûktur. Sinirli .mantıksızdır. Harekâtı akıl ve mantığa değil, sinir ve hisse tabiidir. Bu sebepledir, ki kadına 1530 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1531 uyan nice yüksek erkekler felâketlere düşüp mahv-ü perişan ol¬ muşlardır. Tarihimizde misali çoktur. Şimdi kadınların meb’us, vekil gibi yüksek mevkilere çıkması moda. Akıllarına şaşarım, sökmez bir iştir. Yine eski hale geleceksin. Eğer onlar bu ka¬ biliyette olsalardı, asırlardan beri sosyetede erkeklerle beraber yürürlerdi. Vakıa erkekler kanunları kendi lehlerine yapmış¬ lardır. Fakat bu onların kusuru değil, kadınların aczidir. Mani olamamışlar, kadın zayıf bir mahlûktur. Tabiat böyle yapmış. Sinirleri zayıf, aybaşlan gelir, hastadırlar. Gebe kalırlar, bir yıl karınlarında yük taşır, kımıldayamazlar. Hattâ cinsî müna¬ sebette bile normal vaziyette erkeğin altındadırlar. Demek er¬ kek hilkaten onların üstündedir. Nice kadınlar gördüm, ki iyi okumuşlardır, erkek gibi düşünürler, fakat samimiyetlerine gi¬ rin, yine aynı o umum cahil kadınlar gibi zayıf, aciz, mantık¬ sız, hasılı kadın olduklarını görürsünüz. Bizde saçı uzun, aklı kısa derler. Şimdi saçlarını da kısalttılar ama, aklilarını uzata¬ madılar. Ben sade şehvet ihtiyacı sebebiyle kadınla münasebette¬ yim. Fakat kadınlar hem istediğim şeyler değildir. Hattâ bu sebepten gençliğimde bir aralık kadın olmak fikrine düşmüş¬ tüm. Fakat o da erkeği kadın gibi yapıyor. Hadın ağalan ma¬ lûm. İşin içinden çıkamadım... İşte kadın hak kındaki fikrim budur. Yumuşak adamımdır. Terbiye ve nezaketi severim. Hele içersem pek yumuşak olurum. Sade gülerim, ispirto huyun mi¬ henk taşıdır derler. Buna mukabil bir tecavüze uğrarsam, bir haksızlık görürsem, gayet şiddetli olurum. Hele haksızlığa hiç dayanamam. Buna uğrayan ben değil, başkası da olursa derhal atılır, işe karışır, hattâ müdafaa ederim. Kötüye müsamaha et¬ mem. En şiddetli cezyı yaparım. Kötülerin müthiş düşmanıyım, îşte bunlardan dolayıdır, ki umumiyetle beni şiddetli bir adam zannetmişlerdir. Gayet ciddî bir adamımdır. Yarım tedbirleri asla sevmem. Bütün işlerimde en son olacak ve en mühim olan tedbiri, en evvel yaparım. Eğer başka tedbirler de varsa hepsini birden yaparım. Gayet serî hareketi severim. Hiç ihmal edemem. Bu¬ günün işini yarma bıraktığım yoktur. Bu hal bende hastalık halindedir. Bıraksam uyku uyuyamam. Fikr-i takibim vardır. Başladığım işi ölsem bırakmam. Mutlaka bitiririm. Bugüne kadar yarım kalmış hiçbir işim yoktur. Türk Tarihine başladım. Yıllar sürdü, zahmetli oldu, yine bitirdim. Türk şiirinin evolosyonunu, Türk Şiir Birliği ad¬ lı eserlerim de böyle. Sebat ve devam en bariz hasletlerimden- dir. Rahat denilen şeyi, yâni tembelliği asla sevmem. intizamı çok severim. En iyi haslettir. Ben bir şeyi yerin¬ den alayım da işi bitince onu tekrar yerine koymayayım aslâ mümkün değildir. Yerine koymasam rahat edemem... Yemem, uykum, işim hasılı bütün hayatım, intizam içinde yürüyor. En ufak şeye dahi dikkat ederim. Hekimlik bana dikkati, inceden inceye müşahade etmek fırsatım vermiştir. Hayâl ile, hattâ nazariye üe hiç işim yoktur. Pozitif ve maddîyimdir. Her işimi bu suretle yürütürüm. Bu da hekimli¬ ğin verdiği meziyet olsa gerek. Dindar değdim, fakat dine hürmetim vardır. Ve keşki ben de dindar olsaydım diye hasret çekmekteyim. Din insaniyeti kâh yükseltmiş, kâh da taassup ve cehalet derecesine düşüp, insaniyeti küçültmüş bedbaht etmiştir. Bunlara rağmen din ne büyük tesellidir, insanlar buna muhtaçtır. Hiçbir hurafatım yoktur. Böyle şeylere aslâ ehemmiyet vermedim. Eğlence, tiyatro, sinema sevemem. Musiki severim. Süs, debdebe, merasim ve bayramı hiç sevmem. Roman hiç sevme¬ diğim eşydir. Okurken biri bir yalan uydurmuş, beni kandırı¬ yor, ömrümden birkaç saati boşuna alıyor fikri gelir. Opera ve opera komikleri çok severim. Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar iğrendiğim şeylerdir. Fakat manevî bir'insaniyete meftunum. Ben tabiat, 1532 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA N(JR 1533 kır severim. Yeşillik, çiçek ve denize bayılırım. En sevdiğim şeyler bunlardır. Bu sebeple sık sık şehirlerden kaçar, yalnız başıma tabiatla yaşarım. Bu bana büyük bir zevktir. Beni eğ¬ lendirir, dinlendirir. Bunlara baktıkça şairane tatlı, yüce, fel¬ sefî hayâllere dalarım. Ancak bu zevkimi devamlı yapamam, çalışmaya avdet ederim. Çok çalışırım. Ömıüm bir say’den ibarettir diye hülâsa edi¬ lebilir. Zalime, müstebide, haksıza, namussuza karşı sertimdir. Fakat mazlumlara karşı gönlüm pek yufkadır. Ağlarım. Hele ÜÇ şey bana pek dokunur, mutlaka gözlerimden yaş getirir: Pe¬ rişan dilenci, bir ağızdan şarkı söyleyen mektep çocukları, ta¬ limle yürüyen asker alayı. Şüri pek severim, timi pek severim. Bunlar benim yegâne dostlarımdır. Hiç kimseyi kendime dost tutmam. İhsana itima¬ dım yoktur. Hürriyet bana ekmek gibidir. Ağzımı tutamam, söylenirim. Bu sebepten başıma çok belâ gelmiştir. Zalime karşı gazabım çok büyüktür, saldırırım. Bundan çok çektim. Hiç mevki hırsım yoktur. Bu kadar mevkide oturdum, ba¬ na bir başkalık gelmedi. Evimde oturduğum sandalyede ne his duyarsam, onlarda da onu duydum. Bana bir büyüklük duygu¬ su gelmedi. Daima eğreti oturdum. Ufak bir şey olsa istifa et¬ tim. Tokat meb’usu Mustafa bir gün bana herkesin içinde şöy¬ le söyledi: «Canım, senin gibi adam da görmedik, sana bir söy¬ lenemiyor. Derhal istifa ediyorsun. Yahu biraz da mevkiine sa¬ rıl, bu kadan da iyi değil.» Bende haysiyet hissi ve izzetinefs fevkalâde ziyadedir. Bu¬ na ufak bir tecavüze tahammül edemem ve affetmem. Bundan dolayı bazıları beni kibirli zannederler. Halbuki köylü ile köylü, paşa ile paşayım. Kibir benim aklımca bir ahmaklıktan başka bir şey değildir. Çok ciddî adamımdır. Güldüğüm azdır. Öyle bir düziye gü¬ lenlere nefretle bakarım. Nazarımda kadın gibidirler. Yalancılığı hiç sevmem. Böylelerinin indimde hiç kıyme¬ ti yoktur. Onlara hakaret gözü ile bakarım. Septik adamım. Hiçbir şeye kolaylıkla inanmam, kanmam. Mutlaka deliller gö¬ reyim ki inanayım. Bu sebeple bir insana yıllarla temas edip iyiliği delillerini görmedikçe iyi adam demem. Fakat bir defa da bu kanaat gelince kolay kolay fikrimden dönmem. Bir ada¬ mın iyi olduğuna, iş olduğuna iş üzerinde iki - üç defa tecrübe yapmayınca hükmetmem. Hiç nikbin değilimdir. Bilakis pek bedbinim. Her şeyi böy¬ le telâkki eder, bu suretle işe girişirim. Bu da faydalı olur, iyi ise kaybedecek bir şey yok, fena ise ona göre tedbir aimttş olurum. Dalkavukluk hiç yapmadığım ve hiç sevmediğim bir şey¬ dir. Bilâkis kafa tutarım. Doğruyu söylerim. Dalkavuklar da en sevmdiğim, en nfret ttiğim ve diş bildiğim adamlardır. Bu sebeple hiçbir devirde makbul olmam. Hayatta biraz elâstiki olmak lâzım, istedim de ben de olamadım. Bütün geçtiğim devkÜere bir lüzum üzerine beni arayıp koymuşlardır. Lüzum biter - bitmez de atmışlardır. Çok Franc adamımdır, içimde gıl-ü gış yoktur. Böyleleri de sevemem. Çocukluğumda bir ezber dersi üç defa okuyunca ezberler¬ dim. Fakat çabuk unuturdum. Ziyade okuyarak ezberlersem unutmazdım. Boş şeyler aklımda kalmaz, dikkat etmem. Fa¬ kat İlmî, siyasî mühim şeyler hafızamda kalır. Son yıllarda ha¬ fızam biraz eskisi gi'bi değil. Zannımca çok okumaktan dimağım doldu, meşbu’ oldu. Yaşın da tesiri olsa gerek. Seyahati çok severim. Çok seyahat ettim. «Çok yaşayan değü, çok gezen bilir.» doğrudur. Herkese seyahat tavsiye ede¬ rim. Seyahatle çok şey öğrenilir. Denizde ve karada avı çok severim. Onlar bütün hayatım¬ da daima bir gaye olarak dimağımda yaşadı. Fakat işten, va¬ ziyetten fırsat bulup yapamadım. 1534 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1535 Kırda yaşamayı çok severim. Bu da bir emelimdir. Gidip de bir köyde altı ay yaşamayı çok isterim. Bunu da hâlâ yapa¬ madım. Hasılı sevdiğim kırlara, ava hâlâ doyamadım. Nükteli söze bayılırım. Zekî ve âlim adamlarla sohbeti çok severim. Alıngan adamımdır. Ufak şeyden alınırım. Çok sabırlıyımdır. Çok tahammül ederim. Cefakarımdır. Rahat sevmediğim şeydir. Boş duramam. Ne kadar zahmetli iş olsa görürüm. İnşaatımda amele ile amelelik dahi ederdim. Çok hassasımdır. Hem iyiliğe, hem kötülüğe karşı. Zararsız söz söylediğimi zannederim. Hele hücum ve ten- kid mevzuu olursa iyi nutuk söylerim. Bunda herkes müttefik¬ tir. Fakat haksız bir şeyi asla müdafaa edemem. Bunu yapa- mamışımdır. Bazen zaruri yapmağa mecbur olmuşumdur, ya¬ van olmuştur. Cenap Şahabeddin bir makalesinde bana mimik hatip diyordu. Hakikaten nutuk söylerken, el, baş ve yüz al⬠metleri bende çok müteharriktir. Çok düşünürüm. Dimağımın tefekkürsüz durduğu yoktur. Boş zamanlarda dahi dimağım İlmî, millî mevzuları düşünür. îyi yazı yazarım. Ve yazılarımı daima delillere istin ad et¬ tirmeği severim. Yazımın orijinalini ve ve kendime mahsus ol¬ duğunu yani orijinal bir stüim ve bunun tatlı ve güezl olduğu¬ nu herkes müttefikan söyler. Bilhassa tahkiyede pek kuvvetli olduğum ve bizde Naima, Evliya Çelebi ve benim tahkiyede eş¬ siz bulunduğumuz söylenmektedir. Şiirlerim de incelik ve sa¬ mimiyet en bariz vasıflardır. Vücudum kuvvetlidir. Sıhhatim çok iyidir. Henüz bir has¬ talığım yok. Hayatımda neler, mide bozukluğu gibi hastalıklar, gençlikte sıtma, bir defa yalnız ağır olarak zatülcemp ve verem gördüm. O da eser bırakmadan geçti. Yemek hakkında bir 1 hususiyetim yoktur. Boğazıma düş¬ kün değilim. Sade tıbbî olarak gıda derecesini ve kifayetini dü¬ şünürüm. Ne olsa yerim. Erkek aşçılarım da oldu; bir gün ba¬ na şu yemeği yapın dememişimdir. Telâkkim: Yemek devam-ı hayat içindir. Vazifesi ;bu. Sade çocukluğumda işkembe yiye¬ mezdim. îğrenirdim. Bir defa da bir Ördeği pislik yerken gör¬ düm. Hâlâ iğrenerek yerim. Tavşanı da laboratuvarlarda bir. düziye mikrop aşılayarak hasta eder, öldürür, sonra otopsi ederdik. Onu da iğrenerek yerim. Yalnız bibere tahammülüm yok. Ağzımı müthiş yakıyor. Yersem alevi gözlerimden ve te¬ pemden çıkıyor. Daima midem ekşir ve bozulur. Bu bana dai¬ mî ve büyük sıkıntıdır. Bu da daimî dimağı çalışmadan. Bunu bırakınc o da düzeliyor. Fakat bırakamıyorum. Çekiyorum. Hasılı benim dünyada böyle hayvanı ve nebati hiçbir zev¬ kim yoktur. Benim için hayatta bütün işlerde süs, zevk, keyf, debdebe, mes’eleleri yoktur. İhtiyaç, sıhhat, millî ve şahsî fayda mes e- leleri vardır. Bariz hasletlerimden biri de dürüstlüktür. Her işte, herke¬ se karşı dürüst olmuşumdur. Entrika asla beceremediğim şey dir. Daima hak, usûl, âdet, kanun ne ise kendimi onlara uy¬ durmağa çalışmışımdır. Asla bunları kendime uydurmağa he¬ ves etmedim. Bilâkis bundan nefret ederim. Nefsime itimadım vardır. Hem de çoktur. Bu sebepten ola¬ cak ki, bazıları bana kendimi beğenmiş diyorlar. Zannediyorum ki bu doğrudur. Çünkü beğendiğim adamlar çok azdır. Bildiğim işleri cesurâne yaparım. Bilmediğim işleri daima ehlne sormuşumdur. Müşavere etmişimdir. Vekâletlerde bulunduğum vakit hiçbir ehilsize memuriyet vermedim. Adam kayırmak için ricacılar gelir, en âşıkâr hak olarak nihayet «Açtır» derlerdi. Ben de «Devlet Darülâeeze de¬ ğildir» derdim. Hiç kimsenin tesiri ile ne azl, ne de nasb yap¬ madım. Hattâ iki defa bu husustan dolayı vekâletten meb’us kovdum. Nihayet benim vekâlete hiçbir meb’us böyle işler için gelmez olmuştur. Maatteesüf ehil adam da bizde azdır. Vekilli¬ ğin en zor işi, liyakatli, namuslu, çalışkan memur bulmaktır. 1536 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1537 Cesur bir adam olduğumu zannediyorum. Anam tâ çocuk¬ luğumdan beri öyle derdi; fakat son dört - beş yiLdir cesareti¬ min azaldığını hissediyorum. Eskiden lüzumuna karar verince hiç düşünmeden cesurâne hareket ederdim. Böyle revulüsyon- iara girdim. Şimdi uzun düşünüyorum.. Neticede mutedil bir ha¬ le giriyorum. Zannımca bu, yıllardan beri İlmî sahada çalışma¬ nın neticesidir. Çok düşünüyorum; sabrım, tahammülüm, ce¬ fakarlığını da artmıştır. Aklıselimim pek galiptir. Beni tanıyanlar bunu söyler. Teş¬ kilâtçılığa kabiliyetim ziyadedir. Bunu ve disiplin ve inzibatı pek severim. 'Her işte muvaffakiyetin bu iki şey le olduğu ka- naatndeyim. Tahlilî tetkik ve mütaleayı güzel yaparım. Sonra da bun¬ dan terkibî mütalela yapmak bana en keyif veren şeydir. Dünyada hiçbir zevkim yoktur. Kadın dahi beni eğlendire- mez. Sade, zevkim yazıp okumaktır. Bir şeyi çabuk anlarım. Tetkikatı gayet sür’atle yaparım. Görenler sürate hayret ederlerdi. Benim üç yılda vücuda ge¬ tirdiğim bir eseri, zannetmem ki başkası altı yüda vücuda ge¬ tirebilsin. Bunun sebebi de çalışma usulümdeki intizamdır. Lü¬ zumsuz vakit kaybetmem. İçimde kini sakhyamam. Buna çok gayret ettim, muvaffak olamadım. Yüzümden, sözümden derhal belli olur. Tuhaftır, va¬ kıa bunu diplomatlığımda yapabildim, fakat şahsî işlerimde asla yapamadım. Çok cebr-i nefs ediyordum. Yine olmazdı. Hal¬ buki bu hayatta pek çok lâzım bir şeydir. Herkes namuslu ol¬ sa, lüzum yok ama, namussuzlar pek çoktur. Meram volontee denilen şey, bende herşeyden fazladır. Meselâ üç gün yemek yememek icabederse yemem. Ve açlık, iştihadan hiç muzdarip olmam. Eğer yirmi gün cinsî münase¬ bette bulunmamak icabederse bulunmam. Tütünü istediğim gün birden bırakırım. Şimdiye kadar belki elli defa bırakmış yine içmişimdir. Bıraktığım sebebi istediğim değü, göğsüme do- kunmasındandır. Rahatsızlığımı geçirir yine içerim. Yemeğe, cinsî münasebete kadar herşeyin idaresi elimdedir. iyiliği ve iyilik etmesini pek severim. Keza fakirlere bak¬ masını severim. Dünyada hiçbir arzum yoktur. Bugün yalnız şu arzularım kalmıştır: ' 1. Henüz bastıramadığım eserlerimi bastırmak 2. Kütiiphâne ve irâdi olan çiftliği istediğim mükemmeli¬ yet derecesine götürmek 3. işsiz kalıp bir müddet av üe kırda ve denizde Ömür ge¬ çirmek 4. Bu devleti ihtilâl sahnesinden, normal sahneye götür¬ mek, maarifini tanzim etmek, israf atı kaldırmak, bu millete t büyük bir Türklük ruhu vermek ve bunu tamamiyle tamim et¬ mek, dalkavukluğu ve irtikâbı kaldırmak, arzu ettiğim şey¬ lerdir. Nefis san’atlan çok severim. ' Bende tenkid ruhu pek nümadârdır. Tenkid edilecek bir Şey gördüm mü, kendimi tutamam. Bu nokta bütün yazılarım¬ da bariz olan bir noktadır. En korktuğum ve çekindiğim şey bir kimseye haksizlik et¬ mektir. Kendime de haksızlık edilmesine aslâ tahammül ede¬ mem. En kızdığım şey bu. Hommer’i severim. Fransız şairlerinden Alfred de Mussette La Martine ve Victor Hugo’yu severim. Alman şairlerinden Goethe ve Chiller’i severim. Bizim saz şairlerinden Köroğlu, Karacaoğlan, Demoroğlu, Zihni, Sümmanî ve Derdli’yi pek se¬ verim. Tekke şairlerinden Yunus Emre’yi, Kaygusuz’u, Niyaz-ı Mısrî’yi, Hatayi’yi çok severim. Klâsiklerden Babür’ü, Ahmed Paşa’yı, Kemal Paşaoğlunu, Ali gir Nevaî’yi, Necati’yi, Şeyhülis¬ lâm Yahya’yı, Hâletî’yi, Hayretî’yi, Nedim’i, Fuzulî’yi, Nef’i’yi, Galip Dede’yi, Ziya Paşa’yı, Namık Kemal’i, Abdülhak Hamid’i, Tevfik Fikret’i severim. F : 97 1538 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1539 Benim en favori ve en büyük şairim Namık Kemal ile lirizm- de Şeyhülislâm Yahya, Nedim ve Alfred de Musse, mistisizmde Yunus Emre, Hatayi, sazda Köroğlu ve Seyranî’dir. Elişlerine, ameli işlere çok kabüiyetim vardır. Marangoz* luk ederim, dikiş dikerim, ata binerim, kürek çekerim. Av tü¬ feği, mavzer ve tabanca ile iyi nişan atarım. îyi yüzerim. Biz¬ de çok insanlar vardır ki eli kalemden başka bir şey tutamaz. Evlerinde bir çivi çakamazlar. Bunlar fena bir terbiyenin mah¬ sulüdür. Yeni maarif sisteminde herkese amelî işler de öğret¬ mek çok lüzumlu bir esastır. Çok zamandan beri otomobil kul¬ lanmasını ve osbite binmesini isterim. Henüz yapamadım. He¬ kim iken de alçıdan, keçeden, seliloidden korseler yapardım. Musikiyi pek severim. Ama hiç bümem. Hiç de çalışmadım. Halbuki musiki ve şarkı söylemek her insana lâzımdır, yiye¬ cek ekmek gibidir. Bir keder zamanında insanlar bunlarla avu¬ nur. Dert duymaz. Ben bü nimetten mahrumum. Gençliğimde çapkınlık ettim ama, sonra uslu oldum. Rakı bazan içerim. Bu da bir arkadaş, merasim, ziyafet ve emsali vesileler ile olur. Yoksa kendim arzu duyup da içti¬ ğim yoktur. Arkadaş ve merasim gibi şeylerle alâkam da az olduğundan, içmek fırsatı çok nâdir zuhur eder. Bazan bir yıl olur, bir defa bile içmemiş olurum. Hasılı ne sarhoşum, ne de kaba sofuyum. İçtimaî ilimleri ve bilhassa bunların felsefesini pek seve¬ rim. Din ilimleri üe hiç meşgul olmadım. Bunlara vakit sarfe- dümesini lüzumsuz görmüşümdür. Nitekim felsefenin dinî kıs¬ mı ile de alâkadar olmadım. ESERLERİM: Şimdiye kadar şu eserleri yazdım: Tabedümiş olanlar Ttbbî ve sıhhî eserler: 1. Fennî Hitam Bu esere daha Tıbbıyede talebe iken başlamıştım. Yıllarla uğraştım. O vakte göre dinî bir şekilde verilmesi ehemmiyetle tavsiye edildi. Öyle yaptım. Henüz bizde, ne de Avrupada hi¬ tam hakkında böyle bir eser yazılmamıştı. Çok takdir edildi. Ahmet Rasim, Ahmet Refik ve daha bir takımlar, Sabah, İk¬ dam ve Tercüman gazetelerinde kitabın methine dair makale¬ ler yazdılar. Bu ameliyeyi bir fen haline koymağa çalıştım. Profesör Witting bir kısmını Almancaya tercüme etti. Ben de bir kaç Fransızca risale neşrettim. Umumunu da Fransızcava tercüme ettim. Fakat bastıramadım. Müsveddeleri Sinop’ta kü- tüphânededir. Bu eserde Maarif Vekâleti sansürü adımdan «Nur» kelimesini sildi. Bu eserde dönme hitanı ve dönmeler hak¬ kında da malûmat var ise de o kısmı bastırmadılardı. 2. Şerhin verem kâzıb-ı iltihabisi Resimlidir. Gülhane Hastahanesinde bir müşahade üzerine¬ dir. Profesör Witting ile almanca ve türkçe neşredildi. Fran- sızcasmı da yaptım, neşredemedim, kaldı. 3. Cerh-ı unuk Yine Witting ile müşterektir. Türkçe, almanca ve fran- sızca neşredildi. 4. Hitan ve emraz-ı zühreviye Bu eser de hitanın emraz-ı zühreviyeyi azalttığını fennî bir surette ük olarak ispat etmiştir. Türkçe ve fransizcadır. 5. Yeni usul-i ameliye-i hitan Benim icad ettiğim hitan âletlerini ve usul-ı ameliyeyi izah eder. Türkçe ve fransızcadır. Resimlidir. 6. Hitanın hissi tenasülî üezrine tesiri. Fransızcadır. 7 . Sünnetçilep ve doktorlar Bizim pratik sünnetçilere öğretmek için yazılmıştır. Türk- çedir. 1540 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1541 8. Hitanda iptal-i his Türkçedir. 0. Hitanda kan gelmesi Türkçedir. İşte bir defa hitana başladım. Uzun zaman peşini bırak¬ madım. Lüzumu kadar yazdım ve uğraştım. Hitan ameliyesine ait kıskaçlardan mürekkep tarihî bir seri olarak bir koleksiyon yaptım. Tıp Fakültesi Müzesindedir. 10. Fen-i Cerrahi-i Ortopedi Resimlidir. Bu eseri Tıp Fakültesinde ortopedi profesörü olduğum zaman neşrettim. Henüz türüçe bir ortopedi kitabı yoktu. O esere Maarif Nezaretinden nakdi mükafat verildi. Bu mükâfatla bastırdım. Bu on eser tamamiyle tıbbîdir. Bundan sonra halk için tıbbî ve sıhhî eserler yazdım; 11. Tıbbî ve sıhhî makaleler: Bu makaleler halkın sıhhî tenviri içindir. Aynı zamanda bir kısmı birer edebî eser halindedir. 12. Belsoğukluğu ile frengiye yakalanmamak çaresi. Resimli ve plânşlıdır. iki defa tab’olmuştur. Halka bu has¬ talıklardan korunma çaresini gösterir. 13. Sun’i hayat ve hayatın hükemî esasları Resimlidir. Bu esnada gazetelerde, mecmualarda bir çok tıbbî, sıhhî makaleler de neşrettim. Bunların bende kupürleri vardı. Meş¬ rutiyetten sonra, sürgünler, hapisler, inkılâplar, hicretlerle hepsi mahvolmuş, ya sıçan yemiş, ya kaybolmuştur. işte buraya kadar tıb âleminde yaşadığım zamandır. Bu esnada meşrutiyet oldu. Meb’us oldum. Siyasete döküldüm. Tıbbı bıraktım. Bundan sonraki eserlerimin mevzuu şudur: Siyasî, edebî, tarihî ve ilmi (Türkoloji, Türk şiiri, ilh ) 14. Servet-i Şahane ve hakk-ı Millet Meşrutiyette Meclis açılınca, Abdülhamid’in servetini, ha¬ zine-i hassa’sım millete almak için uğraştım. Takrir verdim. Ahmed Rıza mani’ oldu. Onunla mücadele ettim. Nihayet şun¬ ları izah eden bu eseri neşrettim. 15. Meclis-i Meb’usanda fırkalar îlk Meşrutiyet Meclisindeki fırkalar ve vaziyetini gösterir. 16. Tıbbiye Hayatından Bu eser Abdülhamid zamanında Askerî Tıbbiyenin ve ta¬ lebesinin halini ve idareyi gösterir. Edebî bir eser olarak yaz¬ dım. «Hür Tıbbiyeli» adı altında çok zaman tiyatroda oynatıl¬ mıştır. 17. Cemiyet-i Hafiyye Şerif Paşa bir cemiyet yapmış. Yakaladılar. Buna cemi- yet-i hafiyye verdiler. Beni de hapsettiler. Hapishaneden çıkın¬ ca vesikalar ve bu işten bahseden gazeteleri topladım. Divân-ı Harbin dosyasını çaldırdım. Banlan alıp Nis’e gittim. Orada kendi gördüklerimi de meczederek, bu cemiyetin mahiyetim, îttihadcılann bu işte neler yaptıklarını yazdım. Bu ad ilel bas¬ tırdım. Büyük bir eser oldu, içinde Cemiyet-i Hafiyye mevkuf¬ larına îttihatçılann yaptıklan işkencelerin resimleri de vardır. Bu eseri yirmi günde yazdım. Beşyüz kırksekiz büyük sahife- dir. Bu esnada gazetecilik de ettim. Yüzlerce siyam makaleler yazdım. Bunların da kupürleri hemen kâmilen kayboldu. 18. Gurbet Dağarcığı Bu eseri Harb-i Umumî somunda Kahire’de bastırdım. Muhtelif edebî eserlerimden, bilhassa fransızcadan tercüme et¬ tiğim opera ve opera - komiklerden numuneler vardır. İP. Hürriyet ve itilâf Fırkası nasü doğdu? Nasıl öldü? içyüzü. Bu eseri Pariste yazmıştım. Hürriyet ve itilâfın mahiye¬ tini gösterir. Mütareke iptidasında İstanbul’a gelince bu fır¬ kanın yeniden teşekkül ettiğini azgınlığını gördüm, bir darbe olmak üzere neşrettim, iptida Akşam gazetesinde neşredildi. 1542 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1543 20. Samson ile Dalila Operadır. Aynı beste ile fransızcasmdan tercüme ettim. 21. Janet’in Düğünü Gülgülü operadır. Bestesini muhafaza ederek fransızcasm- dan tercüme ettim. 22. Türkiyenin Sıhhî, İçtimaî Coğrafyası Sıhhiye ve Muavenet-İ içtimaiye Vekâletinde buulnduğum zaman, Vekâlet nâmına neşrettirdim. Vilâyet vilâyettir. Her vilâyetin müellifi orada Sıhhiye Müdürüdür. Tarafımızdan ba¬ zı tashihat yapılmıştır ve neşredildi. Resimli ve haritahdır. 23. Sıhhiye ve Muavenet-i içtimaiye Vekâletine Rapor Bu Vekâletten istifam üzerine verilmiştir. 24. Türk Tarihi Resimli ve haritalıdır. OndÖrt cild olup, on iki cildi basıla¬ bilmiştir. Diğer iki cildin müsvedde ve resimleri hazırdır. Bu eser çok büyük oldu. Sırf âlimlere mahsus bir tarzda yazılmalı idi denebilse de popüler olmasmı faydalı gördüm, ikinci tabım yapmak mümkün olursa daha başka bir tarza koymak niyetin¬ deyim. Elimdeki cüdii bir takıma ikinci tabı için bazı tashih¬ ler yaptım ve daha da yapacağım. Bu eser hakkında muhtelif insanlar otuz kadar makale yazdılar. 27 tanesi İphHe medihkâr- dır. Üç tanesi aleyhtedir. Cevaplarını birer makale ile verdim. Bunlar eserin İlmî olmadığını ele almışlardır. Bunu da benim mukaddimede âlimler için yazmadım sözümden alıyorlar. Biri de bu eserin bir âlâ propaganda kitabı olduğunu ve bunu biz¬ zat benim itiraf ettiğimi söylüyor. Halbuki böyle bir şey de¬ mediğim gibi Sosyete Aziyatikin âzasından ve Hafız-ı Kütübi Lüsien bouvat - ki bir çok eseri vardır - bu eserim hakkında Journal Asiyatikte bir Kontrando neşretti. Onda şöyle diyor; «Kendisi İlmî olmadığım söylüyorsa da tevazu göstermiş. Eser pek güzel bir ümî eserdir» diyor. 25. Secere-i Türk Ebülgazi Bahadır Han'ın bu eserinin Çağatayca’dan bizim şiveye çevirilmesidir. 26. Arap Şiiri Bilgi (El - Aruz). 27. Tango de Cheuamp Turccs’ a Cinope Fransızcaöır. Pa¬ ris’te Sociyete Asiatique Cominike edildikten sonra bu cemi¬ yetin (Journal Asiyatique) mecmuasında neşredilmiş ve ay¬ rıca bir risale yapılmıştır. 28. Zone Turque ete.. Bu da yine Paris’te fransızca olarak bu cemiyete tebliğ edilmiş, cemiyetin aynı gazetesinde neşredilmiş, ayn bir risa¬ le de yapılmıştır. 29. Oğuznâme. Paris Millî Kütüphanesindeki Uygur vazıh yegâne nüsha¬ nın transkripsiyonu, fransızcaya ve şimdiki garp tiirkçesine tercümesi ile bu bapta bir takım mütalaası havi olup tamamiy- le âlimlere yarar bir tarzda yazılmıştır. Fransız çadır. Bu ma- noskıri Oğuznâme adı ile meşhurdur. Mühim bir maııüskıridir. Bu eseri Iskenderiyede bastırdım. Yine aynı cemiyet? takdim ettim. Benden bir tebliğ istediler. Penlİyo benden sonra söz ala¬ cağını, bir makale neşredildiğini söyledi. Fransa'nın en mühim âlimlerinden olan bu zat bu eserle çok alâkadar oldu. Sonra r’onug Pao Mecmuasında uzun bir tenkid yazdı. Hatalar et¬ mişti. Cevap verdim ve bunu da bir risale halinde neşrettim. Bu eseri ilk defa fonetik harflerle transkripsiyon eden benim. Keza fransızca ve türkçeye de ilk ben tercüme ettim. Tabıları esnasmda tabıların havale ettiğim adam Iskenderiye- de tab ve prova tashihlerinde müthiş hatalar yapmıştı. Ne ça¬ re Paris'te müthiş pahalı olduğundan tah’ı İskenderiye’de yap¬ maya mecbur olmuştum. Luciyen Bova bana yazdığı mektupta «Âlimâne olan bu eserin neşri Türkoloji sahasında bir devir olmuştur» diyor. Al¬ manya, Avusturya, Polonya, Felemenk ve Ingiltere âlimlerin- 1544 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1545 den de takdirî havi mektuplar nihayet profesör Bani de bizden bahsederek Oğuznameyi Almancaya tercüme etti. 30. Oğuznâme üzerine Pello’ya cevap Fransızcadır. 31. Türkoloji Revüsü (Türk bilig revüsü) Fransızca ve yılda bir defa çıkar. 32 . Hilâlin tarihi Türkoloji revüsünde neşredilmiştir. Boyasız ve boyalı re¬ simleri vardır. 33. Şehname ve Firdevsî Türkoloji revüsünde neşredilmiştir. 34. Ali Şîr Nevaî. Türkoloji revüsünde neşredilmiştir, 35. İnsan, Teşrih, Fizyoloji, Hıfzıssıhha. Tefeyyüz Kütüphanesi. İkinci tabı 1930 orta mekteplere kabul edilmiştir. HENÜZ TABEDİLMEMİŞ ESERLERİM 1. Ermeni Tarihi Resmili ve hantalıdır. 1914 de Mısır’da yazdım. Bu eseri Türkiyede bulunan ve vatanımıza tasarruf hakkı iddia eden milletlerin tarihini yazıp onlann vatanımızda hakkı olup olma¬ dığım, Türk milletine ve ricaline ve âleme göstermek için yaz¬ dım. Çünkü onu kimse bilmiyor. Bu devletler ise uzun, muzır, kuvvetli propagandalar ile haklan olduğunu gösteıiyorlar. İp¬ tida Ermenilerden başladım. Bu eser vücuda geldi. Yazık ki hâlâ bastıramadım. Bizim hükümetin aklı başında olsa bunu kendi alır bastırır. Hem de fransızca ve İngilizcesini de neşre¬ dip her tarafa dağıtırdı. O vakit âlem hakikati anlar. Bizim hakkımızı teslim ederdi. Bir de böyle Rum Tarihi yazacaktım. Türk tarihi, sonra Türk Biliği eserlerini buna müreccah gördüm, onlara çalıştım. Şimdi de pek yorgun düştüm. Artık bu eserleri yazmaktan vaz¬ geçtim. Yalnız Türk Tarihinin 13. cildine bu bapta bir bahis koydum. Türk Ocağı neşretmek için benden bir şey istedi. Türk Rum bahsini verdimdi. Memnun oldular, fakat hâlâ neşretme¬ diler. Bu adamlar böyledir. Kopya için sarfettiğim emeğe, za¬ mana yazık oldu. 2 . Türk Şürinin Evalosyonu Tarihi Ve Analiktİk Tedkik Bu eseri çok emekle vücuda getirdim. Vaktiyle Kah ire’de Harb-i Umumî esnasında başlamıştım. Nihayet Paris Kütüpha¬ nelerindeki hazineler çok işime yaradı. Tamamiyle İlmî usûl ile âlimler için yazdım. Türk Şnr ve Şairlerinin Tarihi olmuştur. Bu eser ile Türk şür ve şairleri nedir? Tamamiyle malûm olur. Heînen bütün Türk şir ve şairlerini şiir bilik nokta-ı nazarından tedkik ve tetebbu ettim. Benim en kıymetli eserim budur. Biz¬ de henüz bu eser yazılmamıştı. 3. Türk Şiir Biliği. Türk’ün henüz bu İlmî tedvin edilmemişti. Ortada aruz adında mevcud eserler tamamiyle nazarî, çok eksik ve yanlış, tamamiyle iptidaî idiler. Türk şiirinin faydalan mevcud şiirler¬ den çıkarmağı düşündüm. Bunlan tahlil ettim. En iyi pozitif sistem budur. Çok çalıştım. Türk şiirinin evolosyonu adlı ese¬ rim meydana geldi. Bundan sentez tarikiyle kaideleri çıkardım. Şiir bilik eseri de .Vücuda geldi. Benim en mühim eserim bu eserdir zannmdayım. Bununla kendimi bahtiyar addediyorum. Bununla da Türk’e en büyük hizmeti ettiğimi zannediyorum. Benden evvel kimse Türk Tarihini de yazmamıştı. Onda bütün Türklüğü topladım. Onu bir Türk gözü ile gördüm, bir Türk dili ile söyledim ve Türk ruhu ile yazdım. Bu iki esere 1915 yıllarında Mısır’da Kahire’de başlamış tam. Yeni bitti. 4. Fransız Şiir Biliği. 1546 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1547 Gerek bu, gerek Arap şiir biliği eserlerim hep bundan ev¬ velki eserleri vücuda getirmek için yaptığım çalışmalar esna¬ sında vücuda gelmiştir. Tedkik etmiş iken bunların da neşrini faydalı buldum. 5. Faust. Operadır. Fransızeadan bestesine halel gelmemek üzere tercüme ettim. 6. Minyon. Keza... 7. Lakme. Keza... 8. Karmen. Keza... Avrupanın bu nefis eserlerini bizde de olsun, bizde de oy¬ nansın, opera teşekkül etmesine sebep ve mukaddeme olsun diye bin heves ve güç bir say’ ile vücuda getirdim. Fakat he¬ nüz ne tiyatro ne de bunları terennüm edecek kadın, erkek muh- telif sesli artistler yoktur. Onbeş yıldır basılmak için bekliyor¬ lar. Vakit, para 'bulup bastıramıyorum. Bu tercümeleri yaptıktan sonra bir de millî olarak Gülgülü Opera yazmağı tecrübe ettim. Şunlar vücuda geldi. 9. Özdemirle Dolon Millî bir gülgülü operadır. 10. Hekim Mail Efendi yahut Alafranga mı alaturka mı ? Bir gülgülü opera olup Mısır’da Harb-i Umumîde bir Türk aüede olmuş hakiki vak’adır. Bu iki Türk bizim Türk havala¬ rı ile bestelenmiş gönlümün arzusudur. 11. El - Eczaciyyun Nâsıh (Usta eczacı) Keza gülgülü operadır. Ve Mısır’da Harb-i Umumîde Türk bir eczacının sergüzeştidir. Bu eserin Türk ve Mısır havaları ile bestelenmesi iyi olur. Mısır dansları da ilâve edüir. 12. Leblebeci Horhor. Bu eserin pek bozuk olan nesrini, şiir denemeyen şiirleri¬ ni (Musikisine halel gelmemek şartiyle) sahneye konma terti¬ bini, dilini hemen hepsini yeniden tanzim ettim. Bestesi mev¬ cuttur. 13. El - Eczaiyyun Nâsıh Hakkında Malûmat. El - Eczaciyyun Nâsıh gülgülü operasında çok Mısır t⬠birleri, kelimeleri ve âdetleri olduğundan bu eser onların iza¬ hıdır. Ve bunda dekor yapılmasında ve kostümlerde rehber ol¬ mak üzere birçok Mısır resimleri de vardır. 14. Janet’in Düğünü Partisiyonu. Türkçe güfte notalara hece hece yazılmıştır. 15. Şiir ve Neşirlerim (Bazı makaleler) Tıbbî hayattan siyasî hayata geçtikten sonradır ki asıl matbuat sahasına düştüm. Pek çok siyasî polemik, İlmî edebî makaleler yazdım. Bunları sakladım. Zaman, inkılâbat hemen hepsini mahvetmişti. Bunlardan bulabildiğim birkaçını şiirle¬ rimle birlikte bu ad ile bir kitap halinde neşredeceğin. Tıbbi- yede talebeliğimden beri arada şür de yazardım. Sade o vakit bir iki şiir neşretmiş, sonra bırakmış, ilme dalmıştım. Son on yıldır epeyce şiir yazdım. Bu şiirler bu esere münderecat olacaklar. Eseri henüz tamamiyle tanzim edemedim. Fakat malzeme hazır. Son günlerde eseri tanzim ettim. Sade iki - üç makale eksik kaldı. 16. Sinop’ta Rıza Nur Kütüphânesi. Bu kütüphaneyi neden ve nasıl yazdım. İdaresi, nizamna¬ mesi ne suretledir. Bunlardan bahistir. Resimlidir. Vakfiyele¬ ri münderiçtir. Resimler binayı izah eder, çiftliği gösterir. Böy¬ le bir kitaba lüzum vardır. Çünkü ben öldükten sonra kimbüir ne olur? Böyle elde vesika bulunursa olur ki bir hayır sahibi, bir vatanperver kütüphanenin hakkını, düştüğü vaziyeti de görür, hakkmı dâva eder, verdirir, haraptan kurtarır. Hem de İdaresi, tamiri için vesikalar, tarihler vardır. Malzemesi ha¬ zırsa da henüz tamamiyle tanzim edemedim. 17. Ançi ile Paçi. 1548 HAYAT ve HATIRATIM Bir romandır. 15 yıl evvel Cenevrede yazmıştım. Bir aile¬ nin hakiki romanıdır. Müsvedde iki nüsha olarak Sinopta kütüp¬ hanededir. 1 18. İnsan, Hıfzıssıhha. ® u eseri «k siyasî devremde mektep için yazmtştun. İtti- ^ ?I "'ı r^ ni hudut harıcme atmca basılamayıp kalmıştı. Dört yıl evvel Dr. Muhyiddin Celâl görtii. Müştereken bastırmam.*, teklif ettim. Kabul etti. Maarif Vekâleti liselerin ders progra- mnıa kabul etmiştir. O vakit bizde içtimai hastalıklar bilinmez¬ di. Ben sıtma ve emsali böyle hastalıkları bu esere koymuştum ki bizce en mühim şeylerdir. 19. Muhtasar Türk Tarihi „ Ondört ciltlik Türk Tarihi, uzun olup herkesin okuyamtva- cağından harc-ı âlem olmak üzere, bu ondört ciltten * hülâsa yaptım. Resimlidir. Umuma ve mekteplere göredir. 20. Muhtasar Türk Şiir Biliği. Diğeri mufassal ve İlmî şekilde olduğundan umum için mektepler için ondan bu hülâsayı yaptım. 21. Türkiye’nin İhyası Programı. Türkün idaresi ve siyasî hizmetinde çok bulundum. TecrÜ- e asıl ettim. Bunların heba olmasına gönlüm razı olmadı Fi¬ kir ve kanaatlerimi bu ad altında bir risale yaptım. 22. Hayat ve Hatıratım. İşte bu elimdeki eserdir. Bu satırda bugün yani 17 Kanun-i sani 1930 da Cuma günü saat ll’i 20 geçe bitti. 23. Hayat ve Hâtıratımın hülâsası. 24. Namık Kemal Divanı ve Diğer Şiirleri. Namık Kemal üzerine tedkikatı da havidir. 25. Ikibuçuk Asır Evvelki Türkler ve Notaları. 26. Tıbbiye talebesi ve onsekiz yaşımda iken Sinop’ta, Ada¬ da nesir olarak yazdığım (Şükûfe-i Muhabbet) adındaki ilk edebî eserim. 27. Apoşka lügati. Dr. RIZA NUR 1549 28. Sinop Sancağında İntihap Seyahati (1919) Akşam gazetesinde tefrika edilmiştir. 29. Viyana Mektupları. 30. Ali Şîr Nevaî. 31. İkinci Murad Divanı. 32. Cehennemde Celse. Opera. Hepsi 71 eser yazmışım. Artık hiçbir eser de yazmıyacağım. Çünkü çok yorgunum. Gözlerim de bozuldu. İstirahate pek muhtacım ve bıktım da. Bundan böyle elimde mevcud henüz basılamayan eserlerimden arada risale halinde fransızca olarak neşredeceğim. Fransızla- ra ve Avrupaya bilmedikleri iyi şeylerimizden bildirerek bir hizmet etmek fikrindeyim. Nitekim Oğuznâme ve diğer dört risale bunlardandır. Belki bunu revü haline koyacağım. Bun¬ lar beni yormayacak. Çünkü hazırdır. Sade fransızcaya tercü¬ me edeceğim. Sonra Oğuz Destanını da nazmen yazabilirsem tamamdır. Bunu da çok istiyorum. Bu, Türkün şehnamesi ola¬ cak. Buraya ilâve ediyorum ki bugün (1930) bu eseri tebyiz ve kopya ederken basılmamış eserlerimden müsveddeleri Sinop’ta olanlar ile hatıratım, şiirlerim ve Türkiyenin ihyası adındaki eserlerimden maadasının bir Kısmını Berlin Devlet Kütüpha¬ nesinin şark kısmına bir kısmını da Paris Bibliyotek Nasyonel- inin Manüskıri kısmına verdim. Bu kütüphanlerde herkes ta¬ rafından okunabilir, $ $ Bundan böyle yine hayat ve hatıratıma devam edeceğim: Bu da beni yormayacak. Çünkü iş şimdiye kadar olduğu gibi yığılmış vukuatı, yığümış vesikaları yazmak değil, vak’a zu¬ hur ettikçe ve kısaca ve jurnal halinde kayıttan ibaret olacak¬ tır. 1550 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NCJK 1551 17 Kanun-i sani 1930: Bugün eserlerimden yedi kitaba cild yaptım. Biri Oğuz- nâme, biri Lozan Muahedesinin fransızca zabıtnamesidir. İstanbul’dan gazeteler geldi. Yavan şeyler. Hakkı Tankı vurmuşlar. Birini gördüm. Mustafa Kemal’in hem reisicumhur, hem . bilfiil başvekil olmak istediğini söyledi. Evvelce bahsettiğim. Esasen o her şeyn reisidir. Fakat yedi başlı ejderhaya kâfi gel¬ miyor. Asıl gülünç olan şey reisicumhur muavinliğidir. Henüz dünyada böyle şey görülmemişti. Uyduruyorlar. Akıllarına ge- leni yapmak peşindedirler. Mani olabilen yok ki. Çocuklar gibi istediğini yaparlar ya... Türk talebeden Fikri geldi. Bu genç iyi bir gence benzi¬ yor. Tayyare mühendisliği tahsil ediyor. Bizim talebeden ye¬ gâne görüştüğüm biridir, inşallah yetişir, vatana faydalı olur. Celâl Arif’in öldüğünü, yann camide cenaze namazı kılınaca¬ ğını söyledi. Konsolos söylemiş, bana haber vermesini bildir¬ miş. Yarın gideceğim. Garip bir Türk’ün hiç olmazsa cenaze¬ sinde birkaç adam bulunalım. Haber alıyordum, son zamanlar¬ da îspirtizmle meşgulmüş. Kumar oynarken fücceten ölmüş. Ben parası var zannederdim. Sade 5200 frangı çıkmış. Onun da beşyüz frangım birkaç gün evvel borç almış imiş. Çok burnu büyük adamdır. Paris’te kralların indikleri otel¬ lerde oturuyordu. Paralarım yemiş. Tabii bu sıcağa kar daya¬ nır mı? Cesedi mumya edilip İstanbul’a götürülecekmiş. 21 Kânun-i sani: İstanbul’dan iki gazete geldi. Ali Cenanî'nin Bulgaristan- da olduğundan bahsediyorlar. Ali Cenanî vekilliği esnasında büyük irtikaplar yapmış. Mahkûm olmuştu. Bundan bir ay ka¬ dar evvel kaçmış. Kah Suriye’de, kâh Mısır’da diyorlardı. Bu adam irtikâbatıyîa zaten meşhur idi. Mütareke esnasında İs¬ tanbul’daki hânesi Ingiliz işgal ordusu zabitlerinin eğlcene evi halini almıştı. Oğlu bu esnada casus olarak Ankara’ya gelmiş, yakalanmıştı, istiklâl Mahkemesi muhakeme ediyordu. Doktor Adnan kurtarmıştı. Adnan’ın iyilik diye böyle zayıflık ve ku¬ surları çoktur. İyilikse iptidâ millete et be adam! Bırak ca¬ susu haklasınlar. İşte böyle bir adamı Mustafa Kemal ve ismet vekil yap¬ tılar. Bir aralık Ali Cenanî, Gazinin en sevgüüerinden oldu. Onun rakı masasından kalktığı yoktu. Böyle adam nazır yapı¬ lır mıydı? Büinmez bir matah değildi. Bu gazetelerde hükümetin millî iktisad tedbirlerinden ola¬ rak, bazı ikinci derecedeki ihtiyaçlarını kısacağını, bazı tesisat ve teşkilâttan vazgeçeceği yazılıyor. Bu kadar müthiş ve isra¬ fın sonu îbudur. Bu işte de Ismet’in kısa görüşü gözüktü, Bu adam evvelce «Memleketi imar ve ihyâ edeceğim. Bunun için büyük bir bütçe yapıyorum. Para sarfedeceğim» diyordu. Dört yıldır bunları mükemmel bir surette ve hadd-i âzamisinde yap¬ tı. Sonra geldi iş tak dedi, dayandı. Şimdi zarurî ric’at ediyor. Bunun böyle olacağı malûmdu ve kendisine evvelce söyleyen¬ ler de oldu. Söyleyenlerin biri de benim. Dinlemedi. Dinlemek şânmdan değildir. Evet, makule ric’at ediyorsun ama, devlet bütçesini, yâni millî iktisadı alt - üst ettikten, su gibi paraları harcedip akıttıktan sonra, fakat bu dört yıllık sul idarenin, is¬ raf atın hesabını vermek lâzımdır. (Buraya ilâve ediyorum ki (1934) bu efendiler bizim İktisadî buhranı 1932 de Unıum'i Dünya buhranı neticesi ad’edip işin içinden çıkıyorlar. Halbu¬ ki işte bu tarihte (1934) Avrupa’da buhrandan eser yoktu. 23 Kânun-i sâni: Bugün yine sergi gezdim. Paris’te yılın oniki ayında sergi vardır. Her ay on - yirmi sergi bulunur. Seneye yine tekrar eder. Bunlar otomobil sergisi, deniz motörleri, deniz malzeme¬ si sergisi, avcılık sergisi, yiyecek sergisi, mutfak sergisi, telsiz sergisi, ziraat makineleri sergisi, hayvan sergisi, resim sergi¬ si, ilh... hesapsızdır. Paris’e gelen mutlaka bunları görmelidir. Bu sergüer mükemmel müze, büyük laboratuvar, mağaza, mek- 1552 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1553 tep ve dershanedir. Hayat, terakkiyat bunlarda mükemmel gc- rünür. Ben Paris'te bunları kaçırmadım desem caiz. Bilhassa kütüphanenin çiftliği sebebiyle ziraat sergilerini daima gezdim. Bunlarda çok şey gördüm ve öğrendim. Bütün prospektiisleû- ni topladım, ki faydah beş - on cild kitap teşkil edebilir. Sinop a kütüphaneye yolladım. Birine rastgeldim. Reşid Safvet’den bahsetti ve onun g^ çen sene Pans'e^ gelip Topkapı Sarayındaki mücevheratı sat m için çalıştığım söyledi, tafsilât verdi. Hakikaten geçen yıl gelmişti. Yahudi Menaşe onun veli-i nimetidir. Onun riya- setinde mücevheratçı diğer yahudiler üe bu mücevheratı sat¬ mak için müzakerelere girişmiş, bu da derhal Paris mücevhe¬ rat piyasasında yayılmıştı. Bir yahudiyi de bu iş için İstanbul'a yollamışlardı. Bu yahudi vaktiyle İstanbul’da Yürksek Kaldı¬ rım da onbeş yıl kerhâne işleten bir Leh yahudisi imiş. Reşid Safvet bu işten başka eski Feshâne gibi devlet fabrikalarım Avrupalı gruplara devrettirmek, keza Türkiye'ye bir istikraz bulmak için de uğraşmıştı. Bu sebeple Danimarka ve Felemenk’e dahi gitmişti. Zaten işi - gücü para dalaveresidir. Mustafa Kemal ve îsmet hâzinedeki mücevheratı satmak peşindeler. Gûya bununla devlet bankası yapacaklarmış. Bu bahane üe bunlar da yenecek. Yazık. Evvelâ yahudiler bunu kapatırlar, kıymeti yüz milyon ise, otuz milyona kapatırlar. Sonra da Reşid Safvet gibi bu işin peşinde olanlar ^ ağalar (Mus¬ tafa Kemal ve ismet) kendüeri, avene çöplenirler, sen sağ ben selâmet olur... Bereket versin Abdülmecid bunlar aüemizindir diye Av¬ rupa’da protesto yapmış. Getirselermiş, zaptedermiş. Bu saye¬ de satamamışlar. Bizim hanım iki gün gece ve gündüz uyudu. Gündüz on iki¬ de yataktan kalkıyordu. Şimdi iki gecedir uyuyamıyor. Uykusu yok. Tabiî beni de uyutmuyor. Bol sigara içiyor ve kedi ile oy¬ nuyor. Nihayet benim de uykum kaçıyor. Sabaha karşı uyumak istedim ve bu sefer ben, uykum kaçmış, sinirlenmişim, uyuya¬ mıyorum. ötem - berim kaşınıyor. Kaşınınca veya bir tarafa dönünce «beni uyutmuyorsun» diye bana bağırıyor. Daha sinir¬ leniyorum. Tutuyor burnumun ucu kaşınıyor, bağırmasından korkup bir müddet kendimi tutuyorum. Güç şey, fakat azar işitmekten ehven. Nihayet dayanamıyorum, kaşıyorum. Kıya¬ met kopuyor. Böyle böyle ikimiz de zıbarıp gidiyoruz. Ben er¬ ken uyanıyorum. Gündüz uyuyamıyorum. O, öğlene kadar uyu¬ yor. Artık o vakte kadar evin içinde kımıldamam alı. Yürürsem, ayak ucu üe yürümeli. öyle olmuyor. Çünkü morfinomanlara bir pıt kulağının dibinde çalınmış davul sesi gibidir. Öksünne- meli de. Buna da mecbur olunca insanı boyuna öksürük tutu¬ yor. Haypt mı bu?... Her vakit «canım, gece uyu, gündüz uyu¬ ma. Sen de ben de rahat oluruz» diyorum. Dinlemez. Beni din¬ lememesi esas. Bu sebeple ben ona yaptırmak istediğim şeyle¬ rin aksini isterim. Aksini söyleyince o, onun aksini yapar, de¬ diğim olur, fakat bu gibi bazı ahvalde, aksini, tersin söylesem de nafle... Hem müthiş ve devamlı bir çalışma, hem uykusuz¬ luk, hem daimî içimde yatan vatan derdi, gurbet derdi, hem bu kadının hâli beni halsiz düşürmektedir. Hiç olmazsa bunla¬ rın üstüne şu kadının çuvaldız gibi batan dili olmasaydı... Cû- ya berber dükkânı açtı. Bir ay kadar devam etti. Şimdi öğlene kadar uyuyor. Uyanırsa bile yataktan çıkmıyor. Öğlenden son¬ ra da dükkâna nadir gidiyor. Giderse de akşam erken dönü¬ yor. Dükkân bir hizmetçinin elinde. Elbet batacağız. Oraya döktüğü seksen bin frang berhava oldu demektir. Kendisi «Bende ticaret kanı var» diye övünür durur, işte... Şu dükk⬠nı açmasın diye ne uğraştım, neler yaptım, ne kavgalar ettik? Boşa gitti. Bu karı delidir, ahmaktır, edepsizdir, pe yapaca¬ ğım bilmem... 24 Kânunîsâni: Bir hafta evvel hanım babasına Nis’e gitmişti. Babası ka¬ bul etmemiş. Geldi. Ben şüpheliyim, içimi derd yiyor. Üç gün böyle geçti. Bu akşam bizim karı bir hızla ve sert tavırla eve geldi. Bana bağırmağa başladı. Sebep bu imiş: Adını ticaret F : 98 1554 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1555 mahkemesine madam Rıza Nur yazdırmışım. Bugün polise git¬ miş, polis «Sende bir çok isim var, bu olamaz» demiş. Bu ka¬ dında böyle bir mani var: Paris’te berber dükkânı açarken, resmî yerlere, tüccarlara, adım muhtelif yazdırmış, Şöyledir: Madam İffet, İffet Şükrü ,Rıza, İffet Rıza, İffet Nur, İffet Rı¬ za Nur, nihayet Ivone. Bu ne akıldır bilmem? Kâh madam, kâh matmazel. 0 vakit söyledim de. Sonra sahtekâr mevkiine dü¬ şersin, yapma dedim. Yine yaptı. Ben bu lâflardan kurtulmak için, işine el sürmek istemem. Çünkü ne türlü yapsam bağırma bahanesidir. İşini yapmasam, o vakit de «benim işime bakmı¬ yorsun, benimle alâkan yok» der. Bana yalvardı. İki defa mah¬ kemeye giderek sicilini yaptırıp yorulmuştum. Al mükâfatın;. Ne yapayım? Fransa’da resmî bir iş yaparken adamın hüviyet evrakını isterler. Verirsiniz. Onunla kayıd yaparlar. Hüviyet varakası, pasaport mucibince Madam Rıza Nur’dur. Ben ne yapayım? Hem o vakit «adımı şöyle yazdır» diye de söyleme¬ mişti. Ne ise iyi bir kavga ettik. Bu bir değil ki. Günde beş - cn. Fakat bir vakte kadar katlanıyordum. Beni bir nokta tutuyor¬ du. O da namuslu olması idi. Üç - beş aydır namusunda da za¬ yıflık görüyorum. Lâflan bir fahişe sözleri oldu. Bir müddet¬ tir, bir Fransız şoför ile ami imiş, bu adam bunu bedava oto¬ mobilinde gezdiriyormuş, bu da onu bedava traş ettiriyor muş. Haber alınca çıldırır gibi oldum. Hanımın sözleri artık hür¬ riyet... Başka bilmiyor, (Fransızlar hep dost tutuyor) diyor. Bu kadın muvazenesiz, emraz-ı akliyeye müptelâdır. Bir şey işitir veya görürse yapmak ister. Şimdi de bunu zihnine koydu galiba. Paris’te berber kızların dostu umumiyetle şoförler. Bu bir âdet halinde. Hemen hepsinin bir şoförü var. Babama d'ye Nis’e gittiği vakit, o günlerde bizimkinin şoförü de kayboldu. Derken herif bir gün meydana çıktı, bizimki de Paris’e o gün geldi. Dedim şu karıyı Öldüreyim mi, şoförü mü öldüreyim' 7 Yoksa ben mi intihar edip şu dünyadan gideyim?... Böyle dü¬ şünceler beni yiyip durdu. Her şey, her şey ama, boynuz taka- mam, bu işin iyice tahkikatı ile meşguldüm. Kendisi o akşam patlak verdi. Bu rezaletleri söyledim, izahat istedim, inkâr ve bin yemin etti. Ayrılıp boşanmaya karar verdik. Bana «Senin de dostun, olurum» demesin mi? Demek ki iş bitmiştir, bu kadın baştan Çıkmıştır. Sebebi de berber dükkânıdır. Açmaması için bir yıl¬ dan ziyade ve sırf bundan dolayı ne uğraşmıştım. Ve: «Bu dük¬ kân, senin ve bu iki kızın (hizmetçiler) namusunu bozacak. Üçünüz de mahvolacaksınız. Ayrılacağız. Yapma!» diye nice söylemiştim. Hayretmemişti. «Ben boşadığım karının yüzünü bile göremem» dedim. Şimdi eşyasını topluyor. «Ne alırsan al!» Ben de evde bulunan basılmamış eserlerimi alıp bankaya ko- forfete götürdüm. Çünkü onları çalmak, imha etmek, Mustafa Kemal'e göndermek kabiliyetindedir. Bu satırları da bankada yazdım. Kadm bana" bir kaç ay evvel de randevu evlerinin çok para kazandığını Madam ... (Fransız komşumuz) söylüyor. Onunla beraber bir kerhâne açalım» demişti. Ben de gırtlağını sıkmış ve içimden de bu karı mutlaka çıldırıyor demiştim. Artık tetik üstünde idim. Hem de beni zehirler diye de korku¬ yordum. Akşam eve döndüğüm vakit, evden gitmemiş buldum. Ba¬ na dedi ki: «Herif! Senin yüzünü görüp sinirleniyorum. Evden def ol!» Sabır, sabır!... dedim: «Ya sen gidecektin?» Eşyamı toplamak, bir apartman bulana kadar üç gün eve gelme!» dedi. Bir ufak bavul içinde, gecelik, mendil gibi şeyleri alarak, bir otele gittim. Dört gün dört gece kaldım, işin bir vak’asız bit¬ mesini müreccah görüyorum, itidalimi muhafaza ediyorum. Rezaletten utanıyorum. 28 Kânunîsâni: Öğlenden sonra otelden eve geldim. Baktım, gitmemiş. «Niye gitmedin?» dedim. «Hastayım» dedi: «Hastahâneye git» dedim. «Gidemem» dedi. Otelde bütün düşünmüştüm, benim için 1556 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1557 her şey bitmişti. Onyedi yıldır parmağımdan bir gün çıkma¬ yan nikâh yüzüğünü de çıkarmıştım. «Şimdi def olacaksın!» dedim. «Gitmem» dedi. Bu esnada hiddetimden ona söz söy¬ lerken elimi kapıya vurmuşum. Kapı camdandır. Cam param¬ parça oldu. Sol elimin tersi onbeş yerinden kesildi. Kanlar ak¬ mağa başladı. Gırtlağından tuttum, dedim: «Şimdi gebertirim», «Aman yapma, kıyma!» dedi. Bereket versin dedi, yoksa fe¬ na sıkmışım, belki ölürdü. Cânî olacaktım. İnsan böyle bir va¬ ziyette hayvan gibi olup bitiyor. Aklım başıma geldi, bıraktım. Zaten bence iyi insanlar böyle cânî olurlar. İşte belâdan kur¬ tuldum. Cânî olmama, bütün bu kadar yıllık nice emekler, sayler, zahmetler, sabırlar, mahrumiyetler ile sahip olduğum, muhafaza ettiğim, namus, şeref hepsi birden gidiyor, mahvo¬ luyordum. Bu sefer «Sinop’a gidip kütüphanemi yakacağım, burda be¬ ni sokakta öldürteceğini, kendisi bizzat öldüreceğini» söyledi. Böyle bir sürü tehditler yaptı. Tulumbacı küfürleri etti ve kız¬ lan alıp gitti. Bir müddet sonra bir araba getirmiş, her şeyi aldı. Kendisine ait .olmıyan şeyleri de aldı. Bana bir tek yüz havlusu bile bıraknfadı. Gitmiş, bir apartman tutmuş. Ne ise def oldu ya... Rahatladım. Ertesi günü Sefir Fethi¬ ye gideceğim. Babasını veya kendisini çağırtıp, fesh-i nikâh muamelesini yaptırmasını rica edeceğim. Çünkü ben kendisi ile artık yuzyüze gelmek istemiyorum. Sefarete ve konsolosa git¬ tim, fesh-i nikâh yapamıyorlar, fnahkeme karan lâzımmış. O da İstanbul da olabilirmiş. Kanuni Medeniye bin küfür ettim. Büyük buhran beni eritmiş, pek sarsmış idi. Sersem gibi olmuşum ve âdeta ayaklarım da tutmuyordu. Gidince üstümden bîr ağırlık kalkmışa döndüm. O gece iyi ve deliksiz, bir uyku uyudum. "9 Kânunîsâni: Kapı çalındı. Açtım. Karı. Ağlayarak içeri daldı. Topallı¬ yor. Kendisinde beş gündenberi bir morfin şınngası yerinde abse olmuş imiş. «Bana acı, ölüyorum» demeğe başladı. De¬ dim; «Kendine sen acıyaydm. Deffol! Yaptığının neticesi bu- öur» «Hastayım, bana bak!»- dedi. Amma yüz, surat, haa’... «Bakayım, fakat hastahâneye git daha iyi!» dedim. Baldırını gösterdi. Yumruk kadar bir abse, kıpkırmızı. İçinde sağlam ikiyüz gram irin vardır. Bunu bıraktı. O herifle Nis’e gitmediğini söyledi ve ispata çalıştı. Nis’teki otelciden gelen bir mektubu verdi. Bizim hiz¬ metçi kızlar da hanım Nis’te iken şoförü burda görmüşler. Şa¬ hadet ettiler. Bilmem doğru, bilmem yalan. Bir de hanım di¬ yor ki: «Herifin sizin gözünüze gözükmemesi benim tembihim iledir. Ona kocana beni sevmiyor, senden galiba şüphe ediyor, bu müddet zarfında sen ona görünme! Kıskanır da sever» de- dimdi. O da traş olmağa gelmemiş. Bu söz de tuhaf ve aykırı ya... Hem böyle şey, bir yabancıya söylenir mi ? «Sen namus¬ lu erkeğin namusuyla şaka oynuyorsun. Bu tertibin beni büs¬ bütün iğrendirdi» dedim. «Sinemada gördüm. Böyle muvafık oluyor. Ne bileyim» dedi. Aklı zavallı bir kadındır... Şimdi id¬ dialar, nemrutluklar bitmiş, yalvarıyor, merhamet dileniyor¬ du. «Sen beni küçük iken aidindi, Anam yok. Benim babam is¬ temez, amcalarım istemez, ailemden kimse istemez. Bir sen vardın. Şimdi sen de atıyorsun» deyip ağlıyor. Dedim ki «Sen çekilir bir belâ değilsin ki... Tabiî kimse seni istemez. Dilin bir Çuvaldızdır. Her insana ve her dakika batırırsın. Dünyada l⬠kırdı ■ dinlemezsin ve daima aykırı işler yaparsın. Baban hep şunu diyor: Vaktiyle üç gün Nis’e bize geldi. Herkesi birbirine vurdurdu, ortalığı alt - üst etti. Aman yanıma uğramasın!» Hasılı merhameti galebe ettirdi Namusu vak’ası hakkında söylediği sözler ve deliller ile önce kanaat haline gelmiş olan zanhımı zayıflattı. Sesimi çıkarmadım. Boynuma sarıldı, yine ağladı. «Bü başımıza gelen nedir diye» ben de sonra ağladım. Bir iki gündür eve geliyor, yarasına bakıyorum, içimden dedim ki «Şoförle bir fenalığı olsa niye gelip ağlıyacak?!... Ona gi- 1558 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1559 derdi. Bunlar hep deliliğinden, morfininden.» Dedim ki: «Namussuzluğun hakkındaki kanaatim kafi ola¬ madı. Sen de beni haline açındırdın. Sen iyi biliyorsun ki, se¬ nin hayatım, malını muhafaza eden benim. Ben olmazsam der¬ hal öteki, beriki senin elmasım, paranı, dükkânını elinden alır¬ lar, sen de morfinle ölürsün. Bu kadar yillık hukuk da var. Hadi seni bu sefer de af edeyim. Fakat evvelâ morfini bırakıp böyle eve geleceksin. Başka türlü seni eve almam. Sonra ak¬ ima gelen her saçma şeyi yapmıyacaksm. Söz dinliyeceksin. Di¬ lin zehir değil, tatlı olacak. Böyle olmazsa hiç gelme! Çünkü yarın, bir gün yine aynlmak zarurî olur. Ben aylarla taham¬ mül ediyorum, ama bir gün de tabu patlıyorum.» «Peki» dedi. Bakalım morfini bırakacak. Artık eve geli¬ yor, ama, yaraşma bakıyorum, yolluyorum. Yine aynı günde: İspanyol diktatörü Perimo dü Rol evera çekilmiş. Dünya¬ dan bir müstepit daha eksik oldu. Bir millet daha istibdattan kurtuldu, İstibdat bir memlekette ilmi, ticareti öldürür. Bun¬ larsa bir milletin ve memleketin şahdamarları. Memleket gidi¬ yor. Bu ad amın istibdadından Ispanya’da ilim, ticaret, herşey düşmüş, nihayetinde İspanyol parası olan Pezeta (bir Farak kıymetindedir.) de düşmüş. İspanyol müstebidi son zamanda pezetayı yükseltmek için çalışmış, bu uğurda birçok masraflar da etmiş. Bilâkis pezeta düşmekte devam etmiş. Hem de edi¬ len masraflar berhava olmuş. Herkes, bilhassa darül fünun talebeleri ve profesörleri müstebidin aleyhinde idi. Bunlar müstebide karşı koydular. Nihayet ordu da onu istemediğini gösterdi. Zarurî istifa etti. Bu vak’a üzerine Ispanya’ya giden bir fransız gazeteci bir İspanyol’a soruyor. «İşler artık düzeldi mi?» O da önün¬ deki gazeteyi açıp göstererek şu cevabı veriyor: «Bu sütun her dilde anlaşılır, pezeta dünden beri on iki nokta birden yüksel¬ di.» Fransız gazeteci de «Evet ,en iyi delil budur. Demek işler düzelmiştir.» dedim diyor. Bunu gazete de okuyunca bizi düşündüm. İspanyol despo- tonu malî buhran yıktı. Bizimkiler de israflarla, zevk ve eğllen- eelerle, inhisarlarla Türk vatanım İktisadî bir çenderede inle¬ tiyorlar. Türk lirası yıllardan beri düşmekte idi. Son zamanda pek fena düştü. Zannediyorum ki bizim mütebidlerin ölümü de bu buhranladır ki bir isyana dayanabilir. Buhranın en civcivli devresindeler. Bizim paranın düşmesinin en başlıca sebebi Mustafa Kemal ve Ismet.in mevki ve iktidarda olmalarıdır. Çünkü yaptıkları şeyler, Türkiye’den bütün dünyanın emniye¬ tini kaldırdı. Çekiseler pezeta gibi Türk lirası da derhal fırlı- yacaktır zannederim. 1 Şubat: Birkaç gündür işte bekâr yaşıyorum. Hizmetçim de yok. lâzım gelen şeyleri çarşıdan alıyorum. Kendim pişiriyorum. Âlâ oluyor. Memnunum. Paris’te ve Avrupamn her tarafında Escalupe vardır. Dananın lup etidir. Tavada yağda bir anda pişiyor Izgara da da öyle. Lezzetli ve mugaddi. Bizde yoktur. Adetâ beyaz bir ettir. Bu danaları mahsus kasap için beslerler. EnÜin’i suda pişiriyorum, salata yapıyorum. Dün pilâv pişir¬ dim. Biraz ezik oldu. Pasta, meyva da yiyiyorum. Anladım ki günde bir saat kadar mutfakta çalışmakla, sabah kahvaltısı, öğlen ve akşam yemeklerini de yapmak mümkün ve günde böylççe cn franga yemek yiyiyorum. Lokanta da yesen yağları böyle iyi olmadığı halde kahvaltı, öğlen ve akşam yemekleri günde altmış franktan aşağı düşmüyor. Bulaşıkları da yıkıyo¬ rum. EM baştan aşağı temizledim ki İki oda, banyo ve geniş bir mutfaktan mürekkep bir apartmandır. Kaloriferi ve her daim sıcak su akan muslukları var. Aylığı altıyüz franktır. Bir adaşım bu suretle Paris’te bizim yüz lira ille yaşaması mümkündür. Eskiden ev her gün süpürülmek isterdi. Ben yalnız 1560 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1561 başıma olunca pislenmiyor. Bir hafta temiz kalıyor. Her şey de yerinde, intizamında. Ne iyi... Vaktiyle Mısır’dan aldığımız Naime temiz bir kız değildi ama, bu kadar da pis olduğunu bilmezdim. Yaptığım temizlik esnasında onun müthiş pisliğini 'gördüm. Bu kız hiç sadakatla çalışmaz. Yaptığını hep angarya yapar. Elbisemi ütüledim, pek âlâ oldu. Çamaşır yıkayacaktım. Sol elim yaralı- Yarası geçince yıkayacağım. Otuz dört yaşıma kadar bekâr yaşadım, bu işleri hiç yap¬ mamıştım. Bekârlığımda hizmetçilerim vardı. Şimdi elli yaşım¬ da bu başıma geldi, fakat fena değil. Hizmetten vücudum hare¬ ket ediyor. Kendimi daha dinç hissetmeğe başladım. Hele başım rahat, üzüntü, heyecan yok. Bunlar hepsinden mühim. On yedi yıldır görmediğim şeyler... 4 Şubat: 1-2 Şubat tarihli Milliyet geldi. «Gazi ve inkılâbı» serlevha- h makalelerin yetmiş İkincisi var. Başta büyük yazı ile “Mille¬ ti sürü zanneden zihniyete Türk düşmanıdır” diyor. Bunu Mus¬ tafa Kemal söylüyor. Halbuki milleti sürü zanneden sade kendi¬ sidir. Fakat nasıl utanmadan bu sözü söylüyor?!. Hem de onu sürü haline kendi koymuştur. 13 Şubat: Yine İstanbul’dan gazete geldi. Türk ve Avrupa gazetele¬ ri bir müddettenberi umumiyetle Türkiye’deki malî buhranın şiddetinden bahsediyorlar. Bu havadisler tamamiyle doğru. Eksiği var, fazlası yok. Bizim gazeteler de Avrupa’nın bu neş¬ riyatına havane diyorlar. Bu lâftır. Eski âdet. Abdülhamit za¬ manında bu tâbir vardı. Cumhuriyette istilâh olmuş. Zaten kedileri de bahsediyorlar ya. Maliye vekili Roma Bankasından bir avans alıyormuş, imza edilmiş. Demek istikraze bunlar da başldılar. Kimse vermiyor. İtalya veriyor. Bizimkilerde kimbi- lir ne menfaatler veriyorlar?.. Aferin tassaruf yapıyorlar!.. Halbuki bu esnada tasarruf diye yaygaradalar -- Malî buhran pek müthiş ki devlet harici faorçlalrı hakında haricî bir moratoryum ilân edecekmiş. Demek Duyun-u Umumi¬ ye ve emsali borçlarım vermeyecek halde. Bu da devletin iti- bar-ı malîsini sıfıra indirecektir’ Yine gazeteler bir müddettir memurların bir kısmının çı¬ karılacağını yazıyorlar. Hükümete lüzumsuz yere birçok memur dolduran, türlü lüzumsuz kalemler, müdürlükler, teşkilat ya¬ panlar bizzat kendileridir. Olacağı bu idi. Evvelce akılları nerde idi? Kısa görüşün veya zevk ve sefata dalışın akibeti bu olur. Meşrutiyet iptidasındaki tasfiyede olduğu gibi, hadi yeni bir hercümerc... Zavallı memurların bu kadar yıllık ömürleri, emekleri boşuna gidiyor, işsiz kalcaklar. Dikkate şâyan ki or¬ du da hiçbir tasfiye yapmıyorlar. Bilâkis zabitlerin maaşlarını birkaç defadır arttırdılardı. Asıl parayı çeken bunlardır. Onlar¬ da da tasfiye tenzili maaş yapsalar ya... Hayır çünkü ondan kor- k ü ,r ! ar '. Demek bu işte de hüsnüniyetleri yok. Sırf mevkilerini düşünüyorlar. Siviller birşey yapamazlar ya, onlara çullanıyor¬ lar... Vur abalıya... Zavallı memleket ağır hastadır... 14 Şubat: Bizim karı geldi. Ağlıyor. Bir apartman tutmuş. Oraya naklletmiş. Şimdiye kadar dükkândalarmış. Benden biraz da eş¬ ya istedi. Verdim. Bu karı akılsızdır. Ağlıyor, «Sana ben fena ınuamele ediyordum, hergiin üzüyordum. Bin pişman oldum» diyor. Evet, ama ben biliyorum, iki gün sonra yine unutur. Yine aynı şeyleri yapar. Ne edeceğimi şaşırdım. Bu sefer ki vak’a üzerine derhal Paris’ten savuşmalı imiş. Beşka türlü bunda kurtuluş yoktur. Fakat Paris’teki tatbikatımı henüz tamamiyle bitirememiştim. Kütüphanede yeniden tetkikata ihtiyacım zuhur etti. Bir müd¬ dettir tetkikatım bitmiş, yazdığım şeyleri bir defa gözden ge¬ çiriyordum. Arada yeniden kütüphâneye gitmek luzumu hâsıl °luyor. Hatâlar olmuş, bazı eksiklikler var. Bunları bitirsem 1562 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1563 artık Paris’te kalmağa ihtiyacım olmıyacak. Bu sefer bu suretle zarurî kadım. Kısmet, talih beni yine bırakmadı. Elmaslarını, tahvilâtını bana getirip teslim edeceğini söy¬ ledi. Apartmanı düzeltince beni oraya nakledecekmiş. Delidir. Eski apartmanda daha beş ayımız var, kirasını da vermişim Burası rahat da. Yenisinde banyo, kalorifer, sıcak su yok. Bu kışta nasıl gideyim? Olmaz belâ... Eskiden bana türlü kafa tutardı. Hatta beni beslediğini bile yüzüme ve hayasızca söylerdi. Hakikatte ben onu besli¬ yordum. Benden elmaslarını, tahvilâtını aldığı ve hesabımızı ayırdığı tarihtenberi yine hâne kirasını ben vermekle ve ondan birşey almamakla beraber yiyeceğim İçin de ona günde on frank veriyordum. Bu aile mi? Hayâ edilir. Fakat o, günde on frank¬ tan ziyade yediğimi söylüyor, bağırıyordu. Ben de fazla vere- miyordum. Şimdi yirmi gündür yalnızım. Kendim çarşıdan alı¬ yor, kendim pişiriyorum, kedim yiyiyorum. Masraflları kayde¬ diyorum. Hesaba baktım. Günde ancak on frak sarf olunuyor. Hem de akşamları da et, sabah kahvaltıda yumurta da ve ye¬ meklerden sonra meyve de yiyiyorum. Halbuki o bana akşam¬ ları et ve hiç meyve yedirmiyordu, ihtikâr yapıyordu. Bunu söyledim. Lâf yok. Bu kadın müthiş şeydir. Daima sözü benim kendisine beş paralık masraf etmediğimdir. iddiası şöylle: Elmaslarını ken¬ disine kendi almış, Kadıköy’deki hâneyi kendi almış. El harçlığı¬ nı kendi parasından sarfetmiş. Elbisesini kendi almış, ilh... Hep kendi üstüne beni de beslemiştir. Bu lâflarından bıkmış, usanmışımdır. Önüne gelene bunu söyler. Hakikat şöyledir: D ab acı ona habbe-i vahide vermedi. Sade Vaniköy’de bir selâmlık verdi. Onu da iki bin iki yüz liraya sattı. Bu sefer Pa¬ ris’te berber dükkânına diğer paralar ile onu da verdi. Anasın¬ dan yüz elli altınlık elmas kalmıştı. Onları Mısır’da rehin ettim muayenehâne açtım. Kazandım, faizlerini verdim. Yedik içtik İstanbul’a avdetimde iki bin beş yüz Türk lirası gönderip rehin¬ den kurtardım. Kendisine teslim ettim. Şuna nazaran bu elmas¬ ları da ona ben almışım demek mümkün olsa gerek. Sonra ken¬ disine birçok elmaslar, inci aldım. Benim aldıklarımdan bir tek taş pırlanta yüzüğü bu sefer Paris’te otuz dokuz bin frang’a satıp Vaniköy’ünün parası ile beraber berber dükkanına dök¬ tü. Yine külçe halinde gerdanlık, inci almıştım ki bin beş yüz li¬ radır. Daha da bin iki bin liralık. Giderken bunları bana İadde etmedi. Ben de istemedim. Keza güzel el işleme sofra takımı¬ mız var. Onu da aldı. Birşey demedim. Giderken iğneden iplli- ğe kadar hâne eşyasını da aldı, götürdü. Vaktiyle Rusyadan getirdiğim harmiyen kürk ile astragan kürkleri «Bunları da ba¬ na ver! Üşürüm’’ dedi. “Al” dedim. Zaten vermem dememiştim Bunlar da iki bin lira kıymetinde idi. Kadıköy’de Mühürdar cad¬ desinde bir hâne satın alıp Üstüne etmiştim. Bu haneye benim cebimden dört bin lira gitmişti. Bunlanda kamilen kendi ver¬ diğini söylüyor. Böyle sıkılmaz insan görmedim. Babası bile bana vaktiyle «Bu ev şenindir, senin hakkındır» demişti. O mek¬ tubu hâlâ bendedir, insan karısına ev, elmas, herşey alır, fakat geçinmek için alır. Geçinemeyince mesele başkadır. Eve en iyi marka piyano, keza eşya aldım. Rusya’dan tran halıları getirdim. Bunları da o almış, ötekine-berikine söylüyor. Bari şunu ele söyleme! Ayıp... Bunları ne ile almış bilirmisiniz? Babasının on yıldır kendi¬ sine verdiği, beş-altı yıl ayda yüz, sonra yüz yirmi, nihayet yüzkırk lira olan maaşı üe almış... Bu kadının bütün varida¬ tı budur. Başka şeyi yoktur, sıkılmıyor. Halbuki pek müsrif¬ tir. Bu para ona el harçlığı olarak bile yetişmiyor. Sade mor¬ finine iyi geliyor, tkidebir benden cep harçlığı olarak para çe¬ kiyordu. Halbuki ona her ay başında mutfak, elbiss vesair için muayyen olarak beş bin frank veriyordum, ikide birde çektikleri ile bu, yedi bin frank oluyordu. Bu kadar ev masra- 1564 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1585 fı veriyordum. Her önüne gelene beni beslediğini söylemesi he¬ le pek gücüme gidiyordu, işte hakikat bu... Şu kadın beni iktisadan de mahvetti. Kazandığım parala¬ rı hesap ediyorum, o olmasaydı, bugün elimde sağlam otuz bin liram olurdu. Şimdi herşeyi de almış götürmüştür. Nihyet bu sefer ken¬ disine «Bari Kadıköy’ün yarısını ver» dedimdi. «Niye vereyim, onu ben almıştım» demişti. Bari Kadıköy’deki halılarımı ver» dedim. «Bir 'iğne bile vermem» deyip işin içinden çıkmıştı. Demek elli yaşımızda çırçıplak işin içinden çıktık. Bu fe¬ ci... isabet ki Kütüpâne ve ona iradlar yapmışım. Hiç olmazsa onlar bu kadından kurtuldu, millete kaldı. Böyle çırçıplak kalmışız, hem de gurbette, hem de Musta¬ fa Kemal’in ufak bir iradımızı da Paris’e göndermekten men ettiği zamana tesadüf etti. Ne diyelim... Talih mi, yoksa benim eşekliğim mi? Tabii İkincisi. Bir in¬ san çok iyi oldu mu, çok zarar eder. Yâni çok eşıek olur. Bunlar hayatm mükemmel dersleridir. Bunlara göre hayat¬ ta insan sade kendini düşünmeli. İnsanî his, aile hissi.... bÖylle şeyleri asla yanma yanaştırmamalı. O vakit zarar görmez ve eşek değildir. Bu işin böyle olması, yâni muhassala-i ömrümüz olan dünya geçindiğimizin de elden gitmesi bana büyük acı oldu. Bu haksızlığa dayanamadım. Günlerce beni düşündürdü. Niha¬ yet hepsini zihnimden sildim, hepsinden vaz geçtim, o vakit içim rahatladı,- işte böyle hepsini gözden çıkararak rahatlandım. Dedim. «Bileğimdeki altın bilezik sağ olsun. Çalışır ekmeğimi çıkarırım. Yalnız sağlık ölsıın...» Bugün bana gelip elmaslarını, tavilâtını, elişlerini bana saklatacağını spyledi. Bunu söylediği vakit dedim ki: “Ben ha¬ mal değilim. Sen kendin sakla! Ben her şeyden, hattaâ kadıköy- deki halılardan bile vazgeçtim, şimdi rahatım” illâ getireceğini söyledi. Ben niye eşeğim: Getirsin, al, on¬ dan sonra kendisini def et. Hayır yapamıyorum. Adam, lânet olsun!.. Şimdi ayrıldık, her şey bitti. Başım rahat, gürültü, kıya- ıhet, bağırma, aksilik, küfür yok. istediğim gibi uyuyorum, istediğim gibi yiyorum, karışan görüşen yok... Çarpıntı, üzüntü yok. oh... Dünya varmış! Sanki cennetteyim... Bir şeyden çok korkardım. «Bu gurbet elde kukumav gibi yalnız başına kalırsam melânkoli ile halim yaman olur. Dura¬ mam... Ne yaparım?» diyordum. Olmadı. Bilâkis vücudum zin¬ deleşti. Benzime kan geldi. Lâkin kadın peşimi bırakmıyor. Hergün eve geliyor, ağlı¬ yor «Bin pişman olduğunu, bir daha beni üzmeyeceğini, hattâ hiç sözümden dışarı çıkmayacağını» söylüyor, illâ yeni apart¬ mana gitmeliymişim. Bensiz yaşayamıyormuş. Hatta şimdi hizmetçiler azmış, kendisine eza ve cefa yapıyorlarmış... Ne yapacağım bilmem?!. Bense kütüphâne işlerini bitirip bunları bastırmadan ölmem ihtimaline mebri Mustafa Kemal’in eline geçmemesi için Pa¬ ris Bibliyotek Nasyonal’ine vakfetmek istiordum. Bu muamalei notere yaptıracağım. Bunu da temin edince Paris civarında bir yere gidip hiç okumaksızın bir yaz geçireceğim, Bu suretle yıllardanberi yorgun olan dimağımı ve gözlerimi dinlendirece¬ ğim. Kış başlarkende Mısır’a gideceğim. Artık benim için çalışmak şu olacaktı, ki basit olup, hiçbir yorgunluk vermez. Bilâkis vakit geçirmek için eğlence olur. 1. Topladığım ilmi hâzineden hasıl olan eserlerimden ara¬ da fransızca bir bahis neşretmek. 2. Oğuz-kağan adıyla şiir olarak Türk millî destanım yaz¬ mak. Şimdi bu kadın bu güzel plânımı, rahatımı alt - üst ediyor. Ah, kaçıp kurtulamadım. Hayretteyim. Haline acıyorum da... Bensiz ahmaklığı yüzünden mahvolacağı şüphesiz. Onu herkes dolaba koyup, soyup bitirecek. Sonra on yedi yıllık bir hayat, 1566 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1567 bir karıkocalık... His, hayâ, edep, vicdan, namus sahibi biri için bu kadar yıllık bir maziyi ayak altına alıvermek kolay bir gey değil. Fuhuş ettiğini kat’i bilseydim bunlaı düşünmezdim ya... Bakalım ne olacak?!.. Şu hayat ne müşkül ve içinden çı¬ kılmaz ne müthiş bir girdaptır. Diyeyim ki iğrenç bir pislik dolabıdır. Ve içindekinin 'başını döndürür. 14 Şubat: Paris’teki Osmanlı Bankasında dört bin lira kadar Türk lirası param var. işte elimdeki mamelekim... Bütün istinatga¬ hım bu. , . Bizdeki malî buhrandan bir müddettir müthiş korkmağa başladım. Ya paramız dahha düşerde bizim dört bin lira hiç meselesine inerse... Artık bugün Bankaya yazıp bunları frank yapacağım. Müthiş zarar edeceğim. Ama ne yapayım?.. Bizim arkadaşlar (Mustafa Kemal, ismet, ilh...) mal-i karun’a bat¬ tılar. .. Türlü çirkeflere bulandılar. Biz aman bulaşmayalım diye kaçtık. Buraya geldik. Onlardan uzağız... Fakat burda da zarar¬ larını çekiyoruz... Beş yıldır yaptıkları sui idarenin zararı gel¬ di, bizim burda da dört bin liramıza dokundu. Büsbütün kay¬ betmektense bir zararla işin.içinden çıkalım. 15 Şubat: Vaktiyle Ankara’da müzayadeden bağlar atmıştım. Bunlar bana iki bin beş yüz liraya mal olmuştu. Bu gün on bin lira et¬ mesi lâzımdır. Ben orda iken Türkiye’den çıkmadan evvel sat¬ mağa çalışmış, fakat satamamıştım. Sebebi on bin lira istiyor¬ dum. Kaçacağım vakit İstanbul Eczahânesi sahibi Hüseyin Hüsnü’yü satmak için resmî vekil yapmıştım. Bugün mektup aldım. Hüseyin bağları beş bin liraya satmış. Âlâ , sevincime had yok. Bununla param on bin liraya kadar çıkacak, ki bana iyi bir kuvvettir. Parasızlık hele gurbette, hele Paris’te pek müşkül şey. Maazallah insan sokakta kalır ve aç ölür. Kimse bir lokma ek¬ mek vermez. Bu yaştan sonra böyle bir felâketin başıma gel¬ mesi ihtimali hep gözümün önünde ve beni titretiyor. Şimdi talihe bak?!. Bu bağlar satılmadı, satılmadı da bu¬ gün satıldı. Halbuki hükümet Türkiyeden para çıkmasını ya¬ sak etmiştir. Hüseyin parayı bana gönderemiyor. Şu parayı elime alsaydım ne iyi olacaktı... Bakalım, muhtelif vasıtalara başvuracağım. Olursa âlâ şey... Olmazsa felâket. İstanbul’dan gelen gazeteye göre Türkiye’nin haricî mo¬ ratoryum ilân ettiği muhakkak görünüyor'. Demek malî buh¬ ran müthiş. Italyanlardan bir milyon İngiliz lirası avans almışlar. Bir iki aydır Hükümet paramızın kıymetini yükseltmek için türlü tedbirler aldı. 1350 kuruşa çıkan İngiliz lirasını bin kurusa kadar indirdi. Buna rağmen İngiliz lirası düşmüyor. Bi¬ lâkis çıkıyor. Yine binelli kuruşa kadar çıkmış... Demekki bu tedbirler para etmiyor. Bence bunlar hariçte Türk parasını büsbütün düşürmüş, devletin malî itibarını sıfıra indirmiştir. Bunun iktizadiyatımıza tesiri de müthiş olacaktır. Demek bu tedbirler ile paramızı yükseltemiyorlar. Bilâkis indiriyorlar. Hele ticaret büyük bir buhrana maruz demektir. Paris Osmanlı Bankasında mevcut Türk lirası paramı fran¬ ga tahvil etmek için bir mektup yazmıştım. Bankadan bugün cevap geldi. Diyor ki «Türk Hükümeti son tedbirlerini yaptı¬ ğından beri Paris’te Türk lirası üzerine muamele kalmamıştır. Binaenaleyh İstanbul’daki merkezimize müracaat ediniz.» De¬ mek artık Fransa’da Türk lirası geçmiyor. Burda böyle olun¬ ca bütün Avrupa’da da böyle olmuştur. Demek bu para sıfır olmuştur. Bu ne itibarsızlık, bu ne felâket!... Sanki Türkiye denilen devlet dünyadan kalktı. Yazık... Bu iş benim şahsım için de felâket. Bu param demek sıfır oldu. Bugün aç kalsam bu para bankada durduğu halde bu¬ nunla bir lokma ekmek alıp yiyemiyeceğim. insan böyle bir devlete teba olduğuna tabii bin pişman oluyor, insanlar devlet 1568 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1569 yaparlar, sebebi onun kuvveti sayesinde refahat ve rahat bul¬ sunlar, itibarları olsun diyedir. Mustafa Kemal Hükümeti ise teb’asım bütün malî, maddî, manevî itibarlardan tecrid etmek¬ te, işte böyle felâkete atmaktadır. Şu gazi ünvanlı adam başımıza giydiğimize karıştı, yazdı¬ ğımıza karıştı, karıştı, karıştı... Şimdi de şahısların ceplerine de elini soktu. Bu ne istibdad... Bu kadar hürriyetsizlik gö¬ rülmemiştir. Bu kadar hürriyetsiz yaşanamaz. Ey ordu! Bu zalim sizin kuvvetinizden istifade ediyor. Türk Ordusuna zulme âlet olmak yakışmaz. İspanya ordusun¬ dan ibret alın! Aynı gün akşam: Bizim hanım bu akşam ağlayarak geldi. Artık biti pişman. Hep yalvarıyor ve telâş içinde. Ben — Ne oldu? O — Ah, büyük felâket. Ben — Nedir? Anlattı, dükkâna mahut şoför gelmiş, tabancasını göster¬ miş, «Bana elli bin frank vereceksin. Yoksa seni Öldürürüm» □emiş. «Aldın mı?» dedim. O ağlıyor... Dedim «Hani iyi adamdı?» *— Ben ne bileyim.» Ben E, bilmezsin ya... Sana ben evvelden neler söyle¬ medim?!. Bu kadın son zamanda morfinden o hale geldi ki iyi kötü nedir tefrik ve temyiz edemiyor. Meğerse morfin bu hissiyi da silermiş. Nitekim hafızası da tamamiyle bitmiştir. Dikkat ediyorum, hattâ beş dakika evvel söylediğini unutuyor. Bu mor¬ fin ne müthiş zehirmiş!.. Şu kadın kendini bilmemezlik yüzünden başıma neler ge¬ tirdi?.. «Şu dükkânı açma! Kimse ile ahbabca konuşma!» de¬ dim. Hem bin kere dedim. Olmadı. Geçen yıl da apartmandaki bir kadınla ahbap oldu. «Olma! Nenin nesidir, ne malûm?» de¬ dim. Fayda vermedi. Nihayet karı parasını çarptı, üste de pa¬ ra istedi. Bir şantaj tuzağına girdik. Ne ise bin frank kadar bir zararla kurtulduk idi. Bizim karıda vakalardan ders almak kabiliyeti de yok. Of, rezil oldum... Bu çekilir derd değil... Bir gün savuşup kaçsam da kurtulsam... Bunun en kestirme ve ciddî yolu budur. Bunu da yapamıyorum. Haline acıyorum.. Bensiz her şeyi elinden gideceği gibi kendi de paralarının aşı¬ rılması muameleleri esnasında öldürülecek, ya sefalet içinde morfinle ölecek. Zaten hergün bir yeri şişiyor. Boynunda sı¬ raca yerleri peydah oldu. Vücudu sümük gibi bir şey olmuş¬ tur. Ölüme hazır. Bu hallerinde babası da bakmaz. Nitekim bu sefer ayrıldı¬ ğımızı haber aldı da kızını aramadı bile. Böyle bir vicdansız, namussuz baba görülmemiştir. Ne yapayım bilmem!.. Söz dinlese, dediğim gibi hareket etse, bu işler olmazdı. Veya bundan böyle olmaz. Elbet bu vartayı da atlatırız. Artık benim sözümden aslâ dışarı çıkmayacağına bin yemin ediyor ve görülüyor ki samimi de. Söylüyor ama gelir geçer, marnla¬ maz. Huyu bu. Can çıkmayınca huy çıkmaz. Bütün böyle, ta¬ mamiyle aksi olur. Hasılı ben pek talihsiz adammışım. Hiç ol¬ mazsa şu morfini bıraktırabilsem. Yine «Bakalım» demekten başka çare yok. 18 Şubat: Sinop’tan bir kaç kişiden, İstanbul’dan ordaki işlerime, çiftliğe bakan resmî vekilim olan Haşan Tahsin’den mektuplar aldım. Çiftlik işi pek intizamsız. Hiçbiri işe bakmıyor, ortak¬ çılar birbirini yiyor. İş görmüyorlar. Haşan Tahsin de hırlı ayakkabı değil. Kendisinde param var. Hâlâ yollamıyor. 19 Şubat: Hanım tahvilâtını, elmaslarım getirdi. Bankaya koförföre kitapların yanma koydum. 20 Şubat: F : 99 1570 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1571 Paris’te ev kiralan bir düziye artıyor. Bizimkini orıbin franga doğru çıkardılar. Hanımın tuttuğu evin senelik kirası ikibinsekizyüz frank. Pek eski ve pis bir ev. İyi oldu. Mademki İstanbul’dan bize paramızı yollatmıyor¬ lar, vaziyete derhal el ipte olmak lâzım. Hele berber bir dük¬ kânım dostça hele berber dükkânını dürüstçe işletebilsek ha¬ nımla pekâlâ yaşarız. Lâkin kandan ümidim yok. Şimdi düşünürken hatırıma geldi, iki şeyi yerinde yazma¬ ğa unutmuştum. Birinci, Üçüncü Meclis’in intihabı. Bu esnada meb’uslann irtikâbı, şirketlere dolmaları hal¬ kın ağzında pek çok çalkanıyormuş. Zaten ben Ankara’da iken de öyle idi. Bu babda Mustafa Kemal göz boyamak ihtiyacını duymuş Gazetelere tebligat yaptı. Bunda meb’uslarm şirket¬ lere gıremiyeceğini, girmiş, olanların da çıkmaları lüzumunu beyan ediyordu: Ve sonunda da diyordu ki: «Bu maddeler meb- uslarca kabul edilmiş demektir.» Kim kabul etti? Kendi beyan etmekle neden kabul edilmiş olup iş bitiyordu. Bunu bilen yok¬ tu. İntihap oldu, meb’uslar şirketlerde yine kaldı. Meselâ' on- dört şirkette aza olan Mahmut Siirt ne istifa etti, ne de meb’us- luktan çekildi. Celâl yine Iş Bankasında kaldı, istifa edenler de yine girdiler. Eski hamam eski tas oldu. Gazi Hazretleri de ıbu beyanatla halk yuttu dedi... Oldu bitti. Bu intihabın bir fena yeri de şudur: Evvelce meb’us nam¬ zetlerini Fırka Hey’eti idaresinin intihap etmesi usuldü. Vakıa yine enpoze eden Mustafa Kemal idi. Ama bu sefer buna da ka¬ naat etmemiş, intihap hakkı sırf bana aittir deyip, onu da ken¬ di şahsına aldı. Şu Halk Fırkası bir sürü eşektir. Afrikadan ge¬ tirilmiş ve hadım edilmiş bir KÖle kafilesidir. Yüzleri de onlar gibi karadır. Bunlarınki mânevi kara. Mebusları bizzat kendi İntihap ediyor. Ne kadar tulumbacı, dalkavuk varsa onları seç¬ ti. Valilere emir verdi. Herbirine bunların adlarını yazdı. Onlar da halka «Bunları yapacaksınız» dediler ve cebren bunları in¬ tihap ettirdiler. Buna da intihap denirse, meb’us intihabı yap- dı demektir. işte Üçüncü Büyük Millet Meclisi adıyla böyle bir meclis topladı. Bu meb’uslarda asla itiraz ve tenkid yoktur. Bu âdet kalktı. Şimdi Meclis demek şu demek oldu : Bir sürü kukla, ip¬ leri Mustafa Kemal’in elinde, istediği gibi bunları oynatıyor, so¬ nunda da istedi,ği gibi ipleri çekiyor, hadi kollan yukarı kalkı¬ yor.'Bu suretle en büyük kanunlan bir saatte çıkarıyorlar. Me¬ selâ Koca Kanunî Medeni böyle olmuştur. Meb’uslann ııutuk- lan şu sözlerden ibaret kaldı; «Evet efendim, keramet efenû.m, başüstüne, kabul...» Hükümet bir şey istiyor, derhal bir iki madde-i kanuniye yapıp Meclis’e yolluyor. Meb’uslar da derhal «kabul» diyorlar. Oluyor kanun. İkincisi Doktor Ahmed mes’elesidir. Lozan’dan dönüp vekâletten çekildikten birkaç ay sonra Kahire’den eczacı Atıf’tan bir mektup aldım. Atıf Türk, aklı başında, namuslu iyi bir insandır. Diyor ki: ' «Münir Ahmed Gazi’nin ahbabı imiş. Gazi kendisini İstan¬ bul’a dâvet etmiş, büyük bir memuriyet verecekmiş. Münir bu¬ nu herkese söylüyor, herkes de şaşıyor. Fakat böyle şey olur mu? Gazi böyle bir ite tenezzül eder mi? Yalandır diyorlar. Bu adam biliyorsun kokain zeker, morfinoman, ayyaş, pezevengin biridir. Burada bir muayenehanesini bir randevu evi yapmıştı. Ettiği hekimlik morfin ve kokain satmaktı. Hem de bu araptır. Harb-ı Umumî zamanında Türkler aleyhine neler yaptı. Sonun¬ da Hicaz’a gidip Hicaz Kralına Türkler aleyhinde olan hareke¬ tinde hizmet etti ona. Hattâ oradan dönüşünde yanımızda seni bile Hicaz’a gitmeğe kandırmağa savaşmış, sen de ona bizim yanımızda hakaret etmiştin. . Aman çok çirkin şey! inanmıyoruz ama, herif pek ısrar¬ da. Böyle bir şey varsa Muhterem Gazi bu adamı bilmiyor de¬ mektir. Siz anlatıverin!» Arkasından yine Türk ve Kahire’de eczacı olan Sabri’den 1572 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1573 sonra Doktor Şerafeddin Mağmumî'den de aynı mealde mek¬ tuplar aldım. Dedikleri tamamiyle doğrudur. Malımı tanıyorum. Kahire- de gözümle gördüm. Bu adam Şam’lıdır. Hâlâ dürüst Türkçe bile konuşamaz. İstanbul’da bizim askerî tıbbiyede okuyup dok¬ tor olmuş. Harb-ı Umumide kaçıp Mısır’a gelmiş. Muayenehane açmış. Ahlâksız, pis bir şey. Hem de Harb-ı Umumi’de orduyu bırakıp kaçmak, sonra da Hicaz isyanına iştirak etmek gibi iki hıyanet-i vataniye sahibi de. Arası biraz geçti. Eczacı Vedad’tan da bir mektup aldım. Bu da Türk ve vatanperver biri. O da bunları yazıyor. Fazla olarak şu malûmatı da veriyor: Gazi Münir Ahmed’e bir telgraf göndermiş. Münir bana gösterdi. Pek iltifat var. Türkiye’ye dâ- vet edyor.» Fena bir şey. Mustafa Kemal’e İstanbul’dan bu adamın mahiyeti hakkında mektup yazdım. Atıf’m mektubunu da leff edip gönderdim. Cevap yok. Bilâkis bir gün birine rastgeldim. Münir Ahmed’in İstanbul’a geleceğini, Sıhhiye Vekâleti Müste¬ şarlığına tayin edileceğini söyledi. Bunu işitince çıldıracaktım. Derken Atıftan ikinci bir mektup: «Bu nasıl şey? Benim sana gönderdiğim mektup, burada Münir Ahmed’in elinde. Ba¬ na çattı. Aleyhimde dâva edeceğini söylüyor. Belâya çattık» diyor. Anlaşıldı. Bu herifin mahiyetini ona güzelce anlattık. Baktı kendine tam lâyık. Zaten biliyor ya... Bu kadarım bil- mezdî. Derhal bizim mektubu Münir’e yolladı. Bu zaten âdeti- ir. Münir i bana düşman etsin. Kendisine büyük bir memuri¬ yet vermeğe de karar verdi. Davet etti. Ben Atıf’a şimdi ne yazayım? Bir şey yazamadım. Bun¬ ları yazıp Türkiye’nin Reisicumhurunu nasıl rezil edeyim. O va¬ kitler bu adam aleyhine bir şey söylemeye dilim varmazdı. Âlem bilmesin. Millet me’yus olmasın derdim. Bari Sihhiye Vekilinin bir ağzım yoklayayım dedim. Bir gün Refik’e «Yeni müsteşarınızı iyi intihap etmişsiniz. Müba¬ rek olsun» dedim. Refik şimdikilerin arasında en iyisidir, de¬ di. «Münir’den mi bahsediyorsun?» dedim. «Evet». «Deme, az kâlsm yapıyordum. Bereket versin senin Gazi’ye yazdığın mek¬ tubu gördüm. Rica ederim kimse duymasın. Ben bir yolunu ou- lup anlatacağım.» Aferin Refik’e. Demek Mustafa Kemal, Re¬ fik’e Münir’i müsteşar yapması emrini vermiş imiş. Havadis sa¬ hih imiş. Refik efendisine nisbetle hamiyetli. Bir vatan hainini müsteşar yapmıyor. Arası biraz geçti. Münir’e Ayasofya’da rastgeldim. Bana hain öküz gibi baktı. Demek gelmiş. Şimdi ne olduğunu meraıt ettim. Soruşturdum. Yeni Bahçe Gurebahanesine Göz Hekim¬ leri Şefi olmuş ve talebeye ders verecek (!). Vakıa göz nedir bilmez, oranın göz hastalıkları servisine baş olmuş, hattâ tıp talebesine hocalık edecek. Ama zararı yok. Daha mühim mevkilere otursaydı ne olacaktı. Demek Refik onu bu memuriyete koyup işi bitirmiş. Şimdi bunun iç yüzünü izah edelim; Garbı Trablus harbi zamanında Münir Ahmed askerî ta- bib sıfatıyla oraya gönderilmiş. Orada Mustafa Kemal’in ya¬ nında bulunmuş. Mustafa Kemal her yerde olduğu gibi Trab¬ lus’ta da içki ve fuhuş ile meşgûl imiş. Bu Münir kendisine Mı¬ sır Hilâl-i Ahmerinden içki, ahaliden çocuk bulurmuş. Bu es¬ nada Mustafa Kemal iritis denen göz hastalığına düçar olmuş¬ tur. Münir tedavi etmiş. Bu hastalık frengiden olur, işte bu malûm ve raüsbet vak’a Mustafa Kemal’in frengili oldiığunu ısbat eder. İşte bu pezevenklik ve tedavi gibi hizmetleri, bilhassa Mus¬ tafa Kemal’in frengili olduğunu, yâni bu sırrını bilmesi Münir Ahmed’in bu terfiine sebep olmuştur. Demek ki Mustafa Kemal’in indinde bu meziyetler her me¬ ziyetin fevkindedir. Demekki bunlar, Münir Ahmed’deki gibi mülevves ahlâkı asla kale aldırmaz. Demekki bu meziyetler bir adamın arap ve vatan haini ol¬ masını ref ve izale ediyor... Pezevenklik zemzem gibi temizli¬ yor. .. 1574 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR ‘ 1575 Şimdi ortada zarar zavallı Atıf’la bende, ikimiz kötü kişi olduk, düşman kazandık. Halbuki ikimizin de bunda bir men¬ faati yoktur. Sırf vatan ve mili'el, düşüncesi ile yapılmış bir şeydi. Benim vaziyetim daha fena oldu: Çünkü bana gönderilen bir mektubun zemmedilen adama teslim olunmasına sebep ol¬ dum. Bu müthiş bir denaettir. Vakıa bu denaeti ben yapma¬ dım. Ama Atıf hâlâ sebebini bilmiyor. Belki de beni zannedi¬ yor... işte Mustafa Kemal devrinde vatan gayretinin neticesi •• Paris’e Gureba Hastahanesinden doktorlar geldi. Diyorlar ki: «ikide bir Bozok Salih otomobil ile gelip Münir Ahmed’i alıp, götürüyor. Üç - dört gün meydanda yok. Sonra geliyor. Bize «Gazi ile Dolmabahçe’de gece gündüz içtik. Kanlar, oğlan¬ lar dolu. Eğlendik. Üç gündür saraydayım» deyip övünüyor. Çok güzel, çok güzel... Bu eseri kopya ederken (1934) ilâve ediyorum. Mısır’da Münir’in kayınbiraderinden işittim. Münir Ahmed, Dolmabahçe Sarayında fücceten ölmüş. Denmiş ki, bir rüzgâr şiddetle pencereyi açmış, Münir pencerenin önünde otu- ruyormuş, pencere şiddetle boynuna gelmiş, birden ölmüş. Mut¬ laka Mustafa Kemal kızıp öldürtmüştür. Kimbilir bir şey mi ifşa etti veya etmesinden korkuldu. Ne ise, alçak vatan hainli¬ ğinin cezasını görmüş... 21 Şubat: 12 Şubat tarihli Milliyet geldi. Bunda başmakale, Maliye Vekilinin ağzından olarak devletin duyun-u umumiyesini vere¬ meyeceğini göstermektedir. Senevi 16 milyon Türk lirası olan bu borçların frank yapılması, kambiyo işini alt - üst ediyor¬ muş. Bu havadisler çıktığı vakit, Paris’teki Duyun-u Umumiye Meclisi bunun hakikatim bizim Maliye Vekilinden sormuş. O da veremeyeceğini söylemiş, bir müddet için te’cilini istemiş. Tamam... Demek Türkiye müflistir. Italyan bankaşmdan alınan avans beş milyon imiş. Bize hiçbir devlet avans vermedi de bu Italyanlar niye verdi?.. Çok düşünülecek bir noktadır. Bir müddettir ramazanmış. Bizim burda haberimiz yok. Mahiyeleri bu sene lâtin harfleri ile yapıyorlarmış. Yine yeni bir moda çıkarmışlar: Vekiller, konferans ve¬ riyorlar. Buna niye lüzum görmüşler. Bilmem? Hem hangisi âlimdir? Veya hangi şubede mütehassıstır, ki konferans vere¬ cekler. Adam, konferans dediğin de onlar için ne olacak? Bir takım yâverler söylerler olur biter. Bir müddettir bir Gazi Köprüsüdür tutturmuşlar gidiyor. Bunu Haliç’in üstüne asma köprü yapacaklarmış. Allah bi¬ raz akıl versin. Bu ne ile yapılır? Bunu galiba Beyoğhından Be- yazid’e yapacaklar. Hadi mühendis Avrupa’dan getirsinler, ha¬ di malzemeyi Avrupa’dan getirsinler. Parayı nerden getirecek¬ ler? Bütün Türkiye’yi satmalı da bu köprüyü yapmalı. Utan¬ mıyorlar. Böyle hayâller ile gazeteleri dolduruyorlar. Sebebi dalkavukluk. Gazi Köprüsü olacak ya, semalarda durmalıdır. Malî buhran içinde millet, devlet spezmozlarla kıvranıyor. Böyle bir buhran yaşanıyor, bu dalkavuklar nelerle meşgul?!. Yine Tayyare piyangosu çekilmiş. Buraya milletten mil¬ yonlar almıyor. Ne oluyor belli değil? Bir düziye para iane top¬ lanıyor. Bu cemiyet hâlâ bir şey yapmadı... Tayyare ianesini vergi gibi cebren topluyorlarmış. Bu cemiyette çok suiistimal var. Bugün hava çok soğuk, kar yağıyor. Ama yemekten sonra sokağa çıktım. Park Monsürü’ye gittim. Gezindim. Başım ra¬ hatladı. Dönüyordum. Eve yakın bir yerde köpek pisliğine bas¬ tım. Fena sinirlendim. Bu ayakla evin içinde dolaşıyoruz. Pek fena şey. Paris’te kaldırımlar, yaya kaldırımları iyidir. Yaya kaldı¬ rımları ya asfalt, ya kesme taştır. Dümdüz. Önüne bakmadan serbest yürüyebilirsin. En yağmurlu günlerde dahi hiç çamur yoktur. Bizdeki gibi ayağmbir yere takılır diye korkmazsın. Ancak bir fena şey var: Köpek pisliği ve sidiği. Bunlardan 1576 1577 HAYAT ve HATIRATIM adeta kaldırımlarda yürümek müşküldür. Daima bunlara bas¬ mamak için dikkat etmelidir. Paris’in her mahallesinde, hattâ güzel kibar yerlerinde de böyledir. Paris’in mühim bir derdi var: Köpek. Fransızlar köpeği çok severler. Hemen her ailede bir veya iki köpek bulunur. Bunlara çocuğa bakar gibi emek edip bakıyorlar. Besliyorlar. Öyle besliyorlar ki, bu köpekler semizlikten adeta küp gibi, ki- mıldayamıyorlar. Bunlara banyo bile yapıyorlar. Hele zengin ailelerde kadınların köpekleri olması pek moda. Ve bu moda asla geçip gitmiyor. Kadınlar bunlarla sokağa çıkıyorlar, sa¬ lonlara ziyaretlere gidiyorlar. köpeklerin türlü cinsleri var. Her yıl köpek sergisi de açı- î' r * Y ^ m ™ k (! adar k °Pek!erden adeta ufak bir dana kadar olan¬ ları, tuyıu, tüysüzleri, yüzleri güzel ve çirkinleri var. Köpekler sıhhate muzırdır. Evvelâ evin havasım nefesle bozarlar. Bu da insanların havasına zarar verir. Vakıa banyo yaparak temizliyorlar. Ama ne kadar olsa sokakta yürüyor, ayakları pis. Bilhassa kadın¬ lar böyle ayaklı köpekleri kucaklarına alıyorlar, uyuyorlar. Ne seviş! Sevmelerine insan hayran olur. Bu köpekleri sokakta görüyorum. Bir köpek sidiğine rastgelince derhal kokluyor, hattâ yalıyorlar. Sahibi ne kadar çekse nafiledir, ille koklar. Bu sebeple bırakıyorlar, iyice kokluyor ve yalıyor. Sonra bu köpeği derhal kucağına alıp ağzından öpen kadın gördüm. Kö¬ peklerde türlü hastalık, bilhassa kuduz oluyor. Bu da büyük bir mahzur. Bu sebepten bazı apartmanlara köpek koymak ya¬ sak edilmiştir. Kontrata dercederler. Paris’te belki de insan hastahanesi kadar hayvan hastahanesi de var. Bu köpekleri baytarlara tedavi ettirirler. Hasılı Paris’in köpekleri bizim mil¬ letten daha bahtiyardırlar. Onları sofralarında yanlarına otur¬ tup en güzel et ve diğer yemekleri yedirirler. Paris’te beş mil¬ yondan ziyade insan var. Belki üç milyon da köpek var. Bun¬ lar günde herhalde beş milyon frank yer. Ne israf... Ne yazık... Dr. RIZA NUR Çok yaşlanınca, malûl olunca baytara götürüyorlar. Bay¬ tar sergenen şiringa yaparak öldürüyorlar. Bu iptilânın sebebi nedir? Moda desek bu kadar olamaz. Galiba köpeğin sadık bir hayvan olması. Bu suretle bir hırsız gelecek olursa derhal havlar. Fakat Paris’te buna da büsbütün değilse de o kadar pek lüzum yoktur, inzibat yolundadır. Yani tek başına oturan insanlar yalnızlıktan canları sıkılır, bunlara arkadaştır. Buna diyecek yok. Fakat asıl sebep başka galiba: Görülüyor ki en ziyade köpekle meşgul olanlar kadınlaı- dır. Diyorlar ki kadınlar bunlara . larını yalatıyorlarmış. Hattâ bilfiil cima dahi yapıyorlarmış. Hakikaten bazı köpekler kadınların eteklerinin altından çıkmazlar. Kucaklarına alsalar o mahallerini koklar dururlar. Bir gün «Loksey le Ben» deni¬ len sıcak su banyosu olan şehirde bir akşam üzeri Parkta do¬ lamıyordum. Bahçıvanlar durmuşlar, bir şey seyrediyorlar. Bir kısa ağaç gövdesinin arkasına bakıyorlar, ben de baktım bir kadın kendisini köpeğe yaptırıyordu. Pek gözleri dönmüş, ha¬ beri yok, halbuki birkaç adam seyredip kıs kıs gülüyordu. Acaba başka erkek ile yapacaklarına kocalar kanlarına köpeğe yaptırmalarına müsaade mi ediyorlar? Bunu ehven mı buluyorlar? Fakat bu da onun Önünü almıyor. Hemen her evli kadının birkaç hamisi var. Erkeğin de öyle. Sonra boşanıp, hat¬ tâ boşanmadan ayrılıp herbiri bir başkası ile evlenmek veya yaşamak ve bugün Pariste hadsiz hesapsız. Ne ise. işte köpekleri her gün sokağa çıkarıyorlar. 3ü hem hava alsınlar, gezinti etsinler, hem. de işesinler dıyedir. Köpekler, yaya kaldırımlarına büyük ve küçük abdestlerini ya¬ pıyorlar. işte bu kaldırımlar Paris köpeklerinin abdesthânesi- dir. 22 Şubat: Geziyorum. Yine sokakta kurumuş büyük bir ağacı çıka¬ rıyorlar. Paris’te otomobil çokluğundan hava benzin, ihtirak gazlan İle ve kömür zerreleri ile meşbu. Paris’in ortalarında 1578 HAYAT ve HATIRATIM gece sabaha kadar otomobil gürültüsünden uyumak güç oldu¬ ğu gibi hava da pek muzırdır. Paris’in ekseri sokaklarında bü¬ yük ağaçlar vardır. Bu iyi bir şey ama, ağaçların kütük ve dal¬ ları simsiyahtır. Sebebi, benzin ıhrakatı ve fabrikalar, ilkba¬ harda bu ağaçlar yeşillenir. Fakat ekseri yerlerde Temmuz için¬ de yapraklar sararıyor ve ağaçlar sık sık kuruyor. Demek ha¬ va ağaçlan öldüren bir zehir ile meşbu’dur. Ağaç böyle olunca elbet Paris insanları da bundan çok zarar görüyorlar demektir. Kafi a ve belediyenin mühim teşkilâtı, Paris haricinde bahçe¬ leri ve orada büyük ağaçları var. Bir ağaç kuruyunca ikişer metrelik bir murabba halinde yeri kazıp, kuru ağacı söküyor¬ lar, toprağı kaldırıyorlar. Bir metre murabbaında toprağı ile beraber söktükleri bir koca yaş ağacın kökünü toprağı ile bir fıçıya koyup kamyonla getiriyor ve bu koca ağacı oraya diki¬ yorlar, mükemmel tutuyor. Paris’in ağaçlarının yaprakları böy¬ le erken kuruduğundan ekseri ağaçlar sonbaharda bazı dalla¬ rında tekrar yaprak açıyorlar. Hattâ çiçek dahi açan kestane¬ ler oluyor. Fransız şehir ve sokaklarındaki ağaçlar, her yıl sonbahar¬ da budanır. Kuru dallar kesilir. Bundan birçok odun hasıl olur. Nafıa vekâleti bu odunları hemen satar. Mühim bir varidat olur. İstanbul’dan gelen gazetede yine Yunanistan’la itilâf işin¬ den uzun bahsediliyor. Bu iş de pek kabak tadı verdi. Eu mü¬ badele işi beş yıldır hâlâ bitirilemedi. Yunanlılar boyuna işi müşkül vaziyete şoktular. Bizimkiler birçok fedakârlık edip verdiler. Yunanlılar yanaşır gibi oldular. Yine caydılar. Yeni¬ den birşeyler istediler. Münakaşa, müzakere yine bizimkiler verdiler. Yunanlılar yine cayıp daha istediler. Bizimkiler yine verdiler. Lozan’da bin müşkilât ile aldığım şeylerin hemen hep¬ sini Yunanistan’a verdiler. Yazık, yazık... Yunanlılar ise hâlâ memnun değil, hâlâ istiyorlar. isterler ya, veriyorlar tabii. Nihayet bir itilâfname yapıl- Dr. RIZA NUR 1579 dı. Şimdi yine Yunan’lılar imza etmiyor. Bu bizim devletin dip¬ lomasî sahasında ne kadar zayıf olduğunu isbat eder. Bunu hattâ Mahmud Siirt de bir başmakalesinde Yunanlılara hep ve¬ riyorum, yine onları memnun edemiyoruz diyordu. Onun sözü Gazi’nin sözüdür. Bu halde ben Lozan’da bin müşkülâta göğüs gererek niye uğraştım sanki... Aldıklarımı hep verdiler, emeklerim boşa git¬ ti. Almak bir güçlük, alman şeyi vermek ne kadar iktidarsız- lik... işte devleti böyle İdare ediyorlar... Millî menfaatleri ve¬ rip duruyorlar. Aferin ismet Paşa! Sana Lozan Kahramanı di¬ yorlar!... Benim orada aldıklarımı senin şimdi verdiğin için mi bu? 23 Şubat: İstanbul’da sefahet bolluğu esnasında telsiz şirketi yapıp Avrupa’daki gibi çalgı çaldırıyorlar. Malî buhran ona da tesir etmiş, şimdi işleyemiyormuş. Mustafa Kemal bununla çok eğ¬ leniyordu. Vapurlarda gece yarılarından sonra bile çaldırıyor ve dinliyordu. Hem de şu şarkıyı çalın diye emir veriyordu. Ba- zan sabaha karşı bile istiyor. Polisler, mızıkacıları hanelerin¬ den toplayıp getiriyor, çaldınyorlarmış. Böyle rezalet Avru¬ pa’da olmaz. Gazetelerde resmî listede Ingiliz lirası binotuz kuruş gös¬ teriliyor ki, hakiki fiyatı binyüzyirmi kuruş imiş. Hükümet bizzat sahtekârlık yapıyor. Paris’te çıkan «Zencirli Cumhuriyet» gazetesinde (22 Şu¬ bat) yazıldığına göre mübadele işindeki son itilâfla Türkiye Lozan’da kazandıklarımızı kâmilen Yunanistan'a vermiştir. İzmir’deki Ahenk gazetesi de kapanmış. Sokağa çıktım. Az kaldı beni otomobil çiğniyordu. Paris- te insan sokağa çıkarken, evdekilerle helâllaşıp, vasiyetname¬ sini yazıp öyle çıkmalı. Birini gördüm. Maliye Vekili Saraçoğlu’nun iktidarsızlı¬ ğından, dalkavukluğundan bahsetti. Giçen yıl Mustafa Kemal- 1580 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1581 in Ankara’daki çiftliğine memurlar yirmibeşbin lira vergi koy¬ muşlarmış. Mustafa Kemal kızmış, Saraçoğlu’nu azlediyormuş Saraçoğlu derhal vergiyi azaltmış, mevkide kalmış. Ne idare¬ ye kaldık? Hangisininkinin çirkinliğini söyliyeyim... Zavallı milletin vergisini hiç azaltan yok. Aksine arttırıyorlar. Geçen sene bunu ben mimar Galib’ten de işitmiştim. Son¬ ra bir gün Fethiye söylemiştim. Fethi hana hiddetli bir suret¬ te «o kadar da vergi olur mu? Elbet» demişti. Fethi tuhaftır Eskiden benimle beraber Paris’te Mustafa Kemal ve îsmet’in şiddetle aleyhinde idi. «Mustafa Kemal’i evvlce tamyamarm- ş.m. Pek deııi ve namus düşmanı imiş» diyordu. Bir yıldu Mustafa Kemal’in lehinde. Sade îsmet’in şiddetle aleyhinde. Ve smet ten bir entrika yapıp kendisini perişan eder diye kork ¬ tuğunu söylüyor. Demekki şimdi Mustafa Kemal ile iyi geçi- mp Ismot'i atmak ve yerine geçmek gayesini takip ediyor. Mustafa Kemal onu aidatmış, dolaba koymuş demek. Onun eıya^etı ismet' 1 Fethi üe korku altında tutup köle gibi hizmet ™ ? fi 5 " 1 ' 1 0na Fethi 'y ! umacı gibi gösteriyor «UJu dur. Bana köle itaati ile hizmet et! Seni atar yerini Fet- îsmet'i°atmaz d ‘ y °'’' ^ b “ kadarir ' Fethi ^“.yor. Gazi Ben Ankara’da iken Mustafa Kemal bu çiftlikten bir mil¬ yon lira zarar ettiğini söylüyordu. Bu kadar zarar eden bir çiftlik, ıkı - üç milyon kâr getirebilir demektir. Bu halde bu vergi ona azdır bile. Fethi’nin bu sözüne kızdım. Namuslu adam kalmadı... Galip bir de ara sıra Mustafa Kemal ve İsmet arasında bozukluk olduğunu da söyledi. «Bunu iki tarafın yaverlerinin birbirine durmasından, anlıyoruz» diyordu. Hakikaten ikide bir bu oluyor. Fakat derhal İsmet daha fazla dalkavukluğa dökü¬ lüyor .Mes’ele kapanıyor. Demek hırsından kabına sığmayan İsmet efendisinin hoşuna gitmiyecek bir şey yapıyor. Berini kızıyor. O kızınca da İsmet korkuyor, dalkavukluğa başlıyor. îsmet’in bu hali Mustafa Kemal’in yerinde gözü olmasından¬ dır. Oraya geçmek için kendisini yiyor, bir gün bir şey yapı¬ yor, beriki de onu te’dib ediyor. Üç yıldanberi tekaüdiyemi istedim. Arkasından mebustan, zabitten adamlar koşturdum, takip ettirdim. Vermediler, Tev- fik Rüştü’ye bir ağırca mektup da yazdım. Ondan elimizi yü¬ zümüzü yıkadığımız gibi bağ parasından da yıkayacağız gali¬ ba. Benim gibi bir adama tekaüt hakkını biie vermemek nasıl olur? Bu devlet mi? Şahısların çiftliği mi?... Bu para benim kendi paramdır. Hizmetlerim esnasında kesilip birikmiş, bu millete otuzsekiz yıl hizmet etmişim. 6 Mart: Varidatımdan elliiki lira göndermişler. Hükümet buna müsaade etmiş. Bu ne edepsizlik. Malıma tasarruf edemiyorum. Yanımda ihtiyat param olmasa açlıktan öleceğim. Bunu yapan Ismet’le böyleleri, elliiki liraları hizmetçilerine bahşiş vermek¬ tedirler. Zulümlerin bu kadarı görülmemiştir. Benim gibilerin ufacık parası i!e kendi seyahat, hırsızlık ve safahatleri ile se¬ bep oldukları malî buhrana çare bulacaklar. Milliyet gazetesini. yollamıyorlar. Kimse ile görüştüğüm yok, gazete de yok... Üzüntülü oluyor. 20 Mart Yanımızdaki hizmetçi Naime, bugün eve gelmedi. Akşam oldu yok. Gece oldu yok. Bir müddettir kaçacağım diye bizi tehdid ediyordu. «Ya beni Sinop’a hemen yollayın, evlendirin, yahut kaçarım» diyordu. Kaçmış demek. Soruşturduk. Haber yok. Öteki hizmetçi Nermîn'e soruyoruz «Haberim yok» diyor. Bizim apartmanda Kallenbe adında bir Fransız terzi kadın var. Bir yıl evvel Naime’yi ayartmıştı. Ona soruyoruz. «Bilmi¬ yorum» diyor. Yeni taşınacağımız apartmanda bir elektrikçi oğlan çalıştı. Bizim kan onunla kaçtığına hükmetti. Üç gün, üç gece meydana çıkmadı. Kendisinin boğazına, kulağına takmış olduğumuz, üç - dört bin franklık kıymetin- 1582 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1583 deki mücevheratı, bundan başka bizimkileri de almış, apart¬ mandaki sandıklan da karmakarışık etmiş, gitmiş. Onlardan da eşya almış. Ne yapayım... Ben bu kızlan hiç istemiyordum. Bunlar bîr iş bilmiyorlar. Sonra da tembel, çalışmıyorlar. Hele beş-altı aydır öyle oldular ki nerde ise beni de dövecekler. Bir iş söy¬ lüyorum, yapmıyorlar. Yere düşmüş bir kâğıt parçasının üs¬ tünden on defa geçiyorlar, kaldırmıyorlar. Şöyle, homurdanı¬ yorlar. Mutfağa oturup bana işittirir surette «Bu herifin ar¬ tık okuya, yaza beyni sulandı. Eşek herif» diyorlar. Bizim ka- nnın bize baktığı yok. Bunlar da bakmıyor. Elbisem ancak ve bin kere söylemem üzerine iki-üç ayda bir defa ütülenir. Ça¬ maşırlarım sökük içerisinde. Düğmeleri düşmüştür. Söyle para etmez. Senelerden beri bu haldeyim. Pijamamın düğmeleri bi¬ rer birer dökülmüş, diken -yok. Nihayet bir tane kalmamış. Sa¬ bır sabır, her vakit sabır da güç şey... Her babayiğidin kân mı?... Nihayet söylesem homurdanacaklar, iyisi mi kendim di¬ keyim dedim, iğne - iplik aradım bulamadım. Naime’yi çağır¬ mak değil, ben ayağına gidip iplik istedim. Hiddetle «Yok!» dedi. «Canım olur mu, elbet evde iplik vardır» dedim. Bu sefer «Veremem hanım darılır» dedi. E-- artık gel de sabret... Kiraz çöpü gibi bir boynu var. Yakaladım, büksem kınlacak, «Şimdi seni şöyle bir kaldırıp yere çalayım mı?» dedim ve bıraktım. Hemen titreyiverdi. Bu kızların işleri, edepsizlikleri, benim on¬ lardan çektiklerim, aile hayatım sefalet, rezalet, pintilik, uşak¬ lık, kaynar müthiş bir katran kazanıdır, insan ahrette, cehen¬ nemde bu kadar çeker mi bilmem? Herkes bilmez. Zevcesi, evi, iki hizmetçisi var der. Ah bu zevcem olacak karı. Bütün bun¬ lar onun başının altından... Ben hizmetçi kullanmasını bilirim. Nitekim bekârlığımda hizmetçiler benden memnun idi. Hizmetçi tatlı olmak, iyi iş görmek için ya evin efendisi tarafından veya evde yetişkin oğul ve emsali delikanlı olmalı. Onlar tarafından hizmetçinin gönlü yapılmalıdır. Böyle olmazsa vay haledir. Ben evlendiğim denberi bunu yapmıyorum. Bilhassa Naime adlı nankör yanı¬ ma dört yaşında geldi. Anası kör, fak;r bir kadın, kocası yok. Kızı besleyemiyormuş. Bize getirip yalvararak verdi. Bit için¬ de, gözleri trahomdan çapakla dolu idi. Bu kızı tedavi ettik, besledik, bu hale geldi. Şimdi de bize bunların şükranını müt¬ hiş surette yaptı. Nermin’in fahişelik vak.ası sekiz - on oldu. Refikam hastahanede iken onu da yanma koymuştum. Orada bir erkek hastanın banyosundan çıkardılar. Paris’te sokakta, mahallede ne kadar erkek varsa herbirine işaretler eder, hepsi ile dost. Baş etmek mümkün değil. Kaç defa tatlı nasihatler ettim, olmadı. Bir iki de dövdüm, yine olmadı. Karıma her gün bunları Türkiye’ye yollayalım diye bar - bar bağırıyorum. Ona da söz geçiremiyorum. Zaten bize hiz¬ metleri de yok. Üst - başları, yemeleri bize ayda bin franga mal' oluyor. Sinemaya, gezmeye gitsek onları da götürüyoruz. Bu da para. Doğrusu bizimkisi ahmaklıktır. Ama bizim karıya sqz geçirmek imkânsızdır. Bu maskaraları bir mektebe de yol¬ ladı. Aylarla gittiler. Mektep, yol, model parası, iki bin frank kadar da o etti. Vallahi bir şey de öğrenmediler. Akılları baş¬ ka şeyde. Vakıa bizim karının huysuzluğundan, sık sık dövmesinden biraz da bizden kaçmağa haklan var ama, bu yap tiki an işlere hakları yoktu. Een ödüm kopup duruyordu. Bir gün bir çapkın bunlan ayartacak, iki Türk nüfusu zayi olacak. Bu olmadan şuniaıı Türkiye'ye atabilsem diyordum. Çünkü Paris’in çapkınları kızı kaçırır, ancak yirmi gün eğlenir boynunda ve kulağırıdakini yer, sonra sokağa bırakıp geçer gider. Ne yapacaklar? Bura¬ da hizmetçilik bile edemezler. Çünkü o terbiyede bile değiller. Zaten Fransa’da ecnebilerin hizmetçilik etmeleri de yasak. Bi¬ risine bir lokma 'ekmek vermek adeti de Paris’te yoktur, işte fena hastalıklar almış olacaklardır. 1584 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1585 Üç gece giymeyince polise hırsızlık etti diye gidip söyleye¬ ceğimi evde söyledim. Nermin müthiş telâş etti. Bunlar cahil, ahmak, hayat nedir bilmez ve henüz çocuk. Anladım ki Naime ile müttefiktir. Demek bu, kalenin içinde kalmış, işleri tetkike memur casus. Öteki kaçmış. Aptallar plân da yapmışlar. Poli¬ se gittim. Polise dört yaşından beri yanımda olduğunu ve mü¬ cevherat çalıp savuştuğunu söyledim. Şimdi buluruz, fakat hapsolur dedi. Acıdım. Dört yaşındaki hali ve âtisi gözümün önüne geldi. Vazgeçtiğimi, yalnız nerde olduğunun bulunması¬ nı söyledim. Eve geldim. Nermin derhal kaçmış. Arası biraz geçti. Türkiye konsolosundan bir mektup geldi. «Sizin hizmet¬ çiler buraya geldiler. Mücevheratı da bana teslim ettiler» di¬ yor. Anlaşıldı. Nermin işi haber vermiş, korkmuşlar. Yanları¬ na gittikleri Fransız karıları da yatak addedileceklerinden kor¬ kup, bunlara mücehretı konsolosa teslim etmelerini tavsiye et¬ mişler. Derhal konsoloshanenin adresini buluvermişler. Yoksa onlar nerden bulacaklardı. Şu kızlar yiyecek ekmekleri olmayan insanlardır. Ne idi¬ ler ve ne akıbete gidiyorlardı da haberleri yoktu. Naime gayet mağrur bir kız. Kendisini Mısır’ın Kleopatra’sı zannediyor. Çirkin mi de çirkin. Kertenkeleden başka bir şey değil. Ve zen¬ ciye yakın bir habeşîdir. Sinemaya götürdüğünüz vakit, on franklık bir yer alırsak, onlara dört veya beş franklık alırdık. Son aylarda «Bize de sizin gibi yer alacaksınız» dediler. Bize geldikleri vakit, ayaklarında çorap yoktu, hattâ donları yok¬ tu. Paris’te sekiz - on franklık çorapları beğenmiyor, haminin¬ ki gibi yirmi - otuz franklık çoraplar istiyorlar. Saçlarını kıvırt¬ tırıyorlar. Bir de son zamanlarda bize düşman ve hain olmuşlardı. Yemekleri döküyor, mahsus elektrikleri açık bırakıyor, geri verilip paraları alınması lâzımgelen şişeleri çöp tenekesine atı¬ yorlar. Dükkândan elli - altmış franklık levantaları götürüp ötekine - berikine hediye veriyorlardı. îşi son zamanda öyle azdırdılar ki Nermin, hanıma «Bey¬ efendi beni yapmak istiyor» da demiş, O da «Sana ne türlü söyledi» demiş. Bereket versin sersem şeyler ona bir şey uy¬ duramamış. «Ben anlıyorum, zihninden öyle geçiyor» demiş. Büyük belâ. Birgün sokakta karnım şişirecek onu da benim üs¬ tüme atacak. Bunlar oldukça «Nasıl etsem de şunları bir ayak evvel İstanbul’a atsam» diyordum. Bir taraftan da bana gelip «Hanım orospu» diyorlardı. Ar¬ tık utanma, filân kaldırmışlardı. Sus olmaz, azarla olmaz, çıl¬ dıracağım. «Nerden biliyorsunuz?» diyorum. «O... hepsini bi¬ liyoruz» diyorlar. «Peki bana o adamı ve gittiği yeri gösterin yakalayayım 3 ’ diyorum. Oraya gelince «bilmiyoruz» diyorlar. Bunların ben bir gün doğru lâkırdı söylediklerini görmemiştim. Hele yalancılıkları müthiştir. Ama böyle namusa kadar teca¬ vüzleri tahammülü kabil olmayan şeydi. Neye düştüm? Nere¬ lere kadar indimi? Ah, ateş içindeyim... Konsolosa gittim. Hakikati anlattım. Meğerse kızlar Ma¬ dam Kaller’de imişler. O zayıf olan Naima’yı verem diye al¬ maktan vazgeçmiş, Nermin’i bir beşikte çocuğu olan kadına alacaklarmış. Bu iki kadın ve iki kız konsolosa geldiler. Ben de orda idim. Naime açtı ağzını, yumdu gözünü. Hanım aleyhinde neler söylemedi. Hattâ: «işte bu yüzük de dostunun ona verdiği yü¬ züktür. Orospoda» dedi. Konsoloshane başıma yıkıldı. Dün¬ yada hayatımda bu kadar ağır lâkırdı henüz işitmemiştim. Bu¬ nu besleyip ölmekten, hiç olmazsa körlükten kurtardığım bir hizmetçi söyledi. Beni konsolosa ve âleme rezil etti. Zaten bun¬ lar birkaç aydır, mahallede dükkân, ev, kapı - kapı dolaşıp ha¬ nımı zemmediyorlardı. Herkesi de tanıyorlar... Biz ise, kapıla¬ rımız yanyana olan komşuları tanımıyoruz. Ne yapayım? Ke¬ seyim mi? Yapamam ki... Öldüm, Öldüm... Naime göğsüne tak tak vurup «Beni açlıktan bu hale getirdiler» diyor. Vakıa Na- ime’ye bakan aç bırakılmış diyebilir. Çöp gibi, doğru. Fakat F : 100 1586 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1587 einsî olarak böyle olur. Lâkin Nermin de onunla beraber aç¬ mış. Halbuki Nermin’in kıçı Karaman koyunu kuyruğu gibi. Suratından kan fışkırıyor. Dedim ki: «Pek iyi, sen böyle. Ya Nermin? Bu vücudu toprak yiyerek mi yaptı?» Sustular. Kon¬ solos da «Arkanızdaki kürklü mantolar hizmetçilerin giyemiye- ceği şey» dedi. Hakikaten öyledir. Beşyiiz franga almıştım. İstanbul da değme aileler giyemez. Ne yalan, ne nankörlük.. Fransız kanları da bunların lehinde söylediler. Ve bunlara mer¬ hamet beslediklerini bildirdiler. Bedava merhamet olunca lâfla yaparlar. Fakat santime geldi mi, o yokotur. Nihayet konsolos¬ tan Nermin’i hizmetçi olarak da istediler. Bedava çalıştıracak, îş bitince de sokağa atacak. Konsolos: «Veremem. Ancak Rıza Nur beye teslim ederim» dedi. Bunu işitince derhal defolup gıttüer. Kızları bırakıverdiler. Konsolos; «Hadi efendinizin eli¬ ni öpün de size yine hüsnümuamele etsin» dedi. Gelip Naime elimi, Nermin eteğimi öptü. Biraz evvel karıma orosbu diyen ve beni pezevenk yapan bu alçaklar, şimdi böyle yaptılar. Dünyada en korktuğum bu sözlerdi. Başıma geldi... Rezil oldum. Hayatımda bana en büyük yara bu oldu. Hemen pasaportlarını yaptırdım. Kızları da aldım. Otomo¬ bilde «Sahiden hanım orosbu mu, yüzük dostunun mu?» dedim. «Hayır!» dediler. Ne kâfirler, ne yezidler!... Evvelki sözleri de, bu sözleri de doğru değil. Başımda dönen şu büyük rezaleti bir türlü sahih olarak anlayamıyorum, çıldıracağım. Zan üzerine de kat’î bir hareket yapmak olamaz. Eve götürdüm, iyi veya kötü, lâkırdı dahi söylemedim. Sa¬ de «Hanımın da elini öpün, sizi af etsin!» dedim, öptüler. Sonra hanıma da söyledim. Tek bir lâkırdı söyletmedim. Bilâkis ken¬ dilerine «Ne olmuşsa olmuş. Sizi o kadınlar yanıltmış» dedim- «Evet» dediler. «Eşyalarınızı hazırlayın, sizi yollayım ,Naime’yi evlendireyim bu iş bitsin» dedim. Sevinçle eşyalarını topladılar. Neler almadılar. Bizi adeta çırılçıplak bırakıyorlardı. Sandık¬ ların da en iyilerini seçtiler, eşyalarını koydular. Onlar bizi yola getirdiklerini zannediyorlardı. Bense onları dolaba koymuş¬ tum. Hanıma «Sen götür» dedim. «Pekâlâ» dedi. Onun da pa¬ saportunu yaptırdım ,biletlerini aldım. Trene attım. Onu da be¬ raber deffetmek fikrindeyim. Marsilya’dan vapura bindiler, şimdi vapurda gidiyorlar Naime’yi Sinop'ta Kütüphanede bir apartmana meccanen oturttuğum bir ailenin oğluna verecektim. Bir yıl evvel muha¬ bere de etmiştim. Alacaklardı. Bir aile vücuda gelsin diyordum. Bu kızın bu işleri yapması, bir ayak evvel .gidip evlenmek için¬ di. Fakat ahmak bunu kötülükle, bana hakaretle, zorla yapmak istedi. Böyle şey olur mu? Hizmet görmez, hiyanet ve hakaret eder. Evvelce ben iki kız gelin ettim. Düğünlerine masraf et¬ tim. Eşya ve mücevherat verdim. Birisine hâlâ arasıra da para veririm. Çocukları var. Bunları bunlar da biliyorlar. Naime’den hiç memnun değildim. Yalancı, hain, adî bir kız olduğunu bili¬ yordum. Fakat başımdan def için evlendirecektim. Onlar vapu¬ ra bindi. Ben de Sinop’a o aileye derhal mektup yazdım «Sakın Naime’yi almayın» dedim. Oraya gidince, hanım onları soyacağım, bize nasıl gelmiş¬ lerse öyle giydirip sokağa bırakacağım söylüyordu. Yapar. O vakit bu kızlar hizmetçüiğe girer. Çeşmeden kova ile yalınayak su taşırlar. Orada hizmetçilerin hali budur, ipek çorabı, Paris'i bulsunlar. işte hizmetçi mi, evlâdhk işi de budur. Hayat bana nice vak’alar ile şunu telkin etmiş, şu dersi vermiştir: İnsaf, mer¬ hamet bilme! Başkalarına iyilik etmek, başkalarının menfaa¬ tini kendi menfaatine tercih etmek hatadır. Hodbin ol! Dünya¬ da sade kendi menfaatine bak! «Hakikaten hayatta en iyi, en doğru düştür budur. Beşerî yüksek hassasiyet, merhamet, vic¬ dan herkese iyilik gibi yüksek duygulara ne yazıktır. İnsana bunlar yakışır, fakat hayat maatteessüf aksinedir. İşte bugün¬ kü Avrupa’nın zihniyeti ve hayatı budur. Yani hülâsası: Hod¬ binlik, maddî menfaat, Frankler için başka şey yoktur. Maat- 1588 1589 HAYAT ve HATIRATIM ■teessüf biz de böyle olmak yolunu tuttuk. Ben bu hakikati çok¬ tan anladım. Ama yapamadım. Yapmak istedim ama elimden gelmedi. AvrupalIlarda, bunlarla beraber bir de başkasını man¬ tara bastırıp menfaat çekmek de vardır. Vicdan denilen şey onlarca manasız bir lâfızdır. Bu kadarı pek kötü ise de ben diğer kısmı da yapamadım, Hayat yapılmasını istiyor. Bunları yazmaktan maksadım şudur ki: Türk nesillerine maatteessüf, hodbin ve menfaatperest olmalarını tavsiye ede¬ rim. Çünkü o vakit hiç zarar etmez başıma gelenler başlarına gelmez. 24 Mart: Milliyet gazetesi hâlâ gelmedi. Hizmetçiler gitti karı gitti. Altı gündür yalnızım. Evi ben süpürüyorum. Sokağa gidip yi¬ yeceği ben alıyorum. Geli ppişiriyorum. Yiyorum. Sonra bula¬ şığı yıkıyorum. Sanki başımda benim belâ eksik değildir, bir kedi de bıraktılar. Hiç hayvan sevmem. Pistir. Kedi pisliğinde eşiniyor. Sofra üstüne, yatağıma çıkıyor, tabaklara basıyor, kızıyorum. Sokağa atacağım. Hayvana acıyorum. Nazlı da. Değme yemek yemete, süt yer. Sabahları kendime süt alamıyo¬ rum. Vakit yok, dara dar dükkâna gidiyorum. Ona süt almalı. tUâllah... Kaç gündür banyo, alacağım. Vakit yok alamadım. Şimdi alacağım. Ayağımdaki kundarayı dört aydır giyiyorum. Alındığından beri boya görmedi. Bizim mahallenin lâğımlarını da açtılar. Her taraf çamur içinde. Boya için kaç kere söyle¬ dim, aldıran olmadıydı. Yirmi yıldanberi kalma seyahat için bir boya takımı çantası vardı. Sandıktan çıkardım. Onnnla kundurayı boyadım. Ellerim siyah oldu. Fakat zararı yok ban¬ yo alacağım. Bü kızlann rezaleti, konsoloshaneye gitmeleri, türlü ağır şeyler söylemeleri, namusuma dokunmuş ve çok üzülmüştüm. Üç gece uyku uyuyamamıştım. Deli gibi idim. Yüreğimden ya¬ ralandım. Ben artık bu kadm ile yaşayamam ya... Bakalm. Bu bizim kan müthiş şeydir. Başıma bir de berber dükkânı çı- Dr. RIZA NUR kardıydı. Şimdi o da üstüme kaldı. Gitmesem herşeyi çalarlar. Sabahleyin altıda kalkıyorum. Gidip sekizde dükkânı açıyorum. Orada uğraşıp yoruluyorum. Bizim karı gayet dağınık ve inti¬ zamsızdır. İşleri, eşyayı intizama koyuncaya kadar canım çık¬ tı. Keza dükkân pislik içinde idi. Hizmetçi gibi onları temizle¬ dim. Aletleri sildim. Günde beş - altı defa yerleri süpürüp saç¬ ları kaldırıyorum, öğlende dükkânı kilitleyip eve geliyor, ve- mek yapıp yiyor, daradar dükkâna koşuyorum. Yediğim ye¬ mek, enti-püften şeyler. Vakit yok ki iyi şeyler yapayım. Se- kizbuçuğa kadar yine dükkânda uğraşmak ve hizmetçilik. Bu transız, kadın ve erkek berberler de pek âdi, namussuz ve belâ Şeyler, idareleri güç. Birbirleri aleyhinde. Dedikodu. Çalışmalı istemezler. Zaten Paris’te üç tane aşağı, adı ve namussuz san’at var. Biri berber, biri kahve garsonu, biri şofördür. Evde hemen o günkü hesaplan yapıyorum. Yemek hazır¬ lamak, yemek, saat on - onbiri buluyor. Yatıyorum yine altıda kalkıyorum. Hâlâ bir uyku uyuyamadım. Halim harap, ölece- gim. Bu yaşta bu da başıma geldi. Berber olduk. Ama hem ev işi, hem dükkân işi, hem dükkân hesap kâtipliği hepsi birden olmuyor. Bugün Pazartesi, dükkân kapalı. Paris’te berberler azartesi kaparlar. Güya rahat edeceğim. Ve gündüz uyuya¬ caktım. Hanım dükkânın önüne süprüntü atmış,' ceza yazmış- ar. Kâğıt geldi. Ona gittim. Eîlibeş frank verdim. Üç saat da yedi. Dükkânın tentesi işlemiyor. Camekânlan yağmurdan ıs- lamyor. Bir de tamiri için çilingir ile uğraştım. Havlular kirli. Yıkamak lâzım. Hangi çamaşırcıya başvurdumsa olmadı. Bari hanım'şunu yoluna koysaydı. Haftada üçyüz havlu kirleniyor. Bu en mühim iş. Bugün de onunla uğraştım. Ne ise bir tane buldum. Bulamasam bu . gece çamaşırı kendim yıkamaktan baş- *ıa çarem yoktu. Hasılı türlü türlü iş ve derd. Ne yapacağım bilmem. Bir dürüst uyku uyuyup yemek yiyebilsem, bu çaîış- tûamın zaran yok. Lokantaya gitmeğe de vakit yok. varı Cıva- Rmızda var, fakat hepsi de amele lokantası. Bunlarda yesem 1590 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1591 muhakkak midem bozulur. O vakit üste bir de hastalık. Canımdan bıktım. Bu kadın beni bitirdi. Akılca, sıhhatca, namusça, paraca, her şeyce bitirdi. Her işi hesapsız. Söylenen lâkırdıyı dinlemez. Bizde ekseriya sünnetçiler berberden olur. Eskidenberi böyledir. Galiba bu iki hizmet arasında münasebet var. Kendi kendime gülüyorum. Hekimdim. Sünnet ile çok uğraştım. Ope¬ ratördüm. Cerrah da berberden olur derken sonunda berber oldum!... Bizim İlmî tetkikat, kitap ve yazı da artık bize veda dedi. Vakit yok... Kuvvet ve hal de yok ya... 1 Nisan: Milliyet gazeteleri geldi. Yine kambiyo işleri. Sökmemiş tadilât yapıyorlar. Hattâ büsbütün bu İktisadî zulmü kaldır¬ mağa mecbur olacaklar, ismet gazeteler harf inkılâbında hiz¬ met ve fedakârlık ettiler diye Mület Meclisinden onlara binler¬ ce lira mükâfat isteyip almış. Yağma Hasan’m böreği... Ne hiz¬ met ettiler? Her yıl da alacaklarmış, iyi. Bu harf inkılâbı re¬ zaletinin Türkiye’de irfanı mahvettiğini Hükümetin keza itira¬ fıdır. Demek yeni yazı ile olan neşriyatı kimse okumuyor. Ga¬ zeteler zararda. Hükümet, milletin parası ile bunların işkem¬ besini dolduruyor. Âlâ... Aferin... Bu kadar tedbire göre Ingüiz lirası vasatı binotuz kuruş¬ tan aşağı düşürülememiş. Ama Hükümet gazetlerde aldığı ted¬ birlerin bu hususta mühim hüsnü neticeler verdiğini propagan¬ da yapıyor (!). Hâlâ berber dükkânı, evde ortalık süpürmek, yemek yap¬ mak, bulaşık yıkamak, yatak yapmak, çamaşır yıkamakla meşgulüm. Kedi de başıma ayrı belâ. Buna çocuk gibi bakmalı, yiyecek yapmalı. Nazlı, her şeyi yemez. Hele pisliği. Toprak bulmalı. Pislenmişim dökmeli. Bu da Paris’te mühim iş. Dük¬ kânda sabahın sekizinden akşamın sekizine kadar hapisim. Güneş yüzü görmüyorum. Rutubet içindeyim. Hayatımda böy¬ le bir şey başıma gelmemişti. Yorgunluktan, az uykudan bitik bir haldeyim. Üste de dükkânın kârı, masrafım korumuyor, hazır paramdan veriyorum. Böyle belâ, böyle hamakat görül¬ memiştir. Karımın eşekliklerinin cezasını ben çekiyorum. Ta¬ katim kalmadı K.arı beni öldürecek. Bugünlerde iki şeyi yap¬ mağa karar veriyorum. Fakat yapamıyorum. Biri kedi. Kapı- dışarı edeceğim. Acıyor, yapamıyorum. Kâh da canım burnu¬ mun ucuna geliyor, şunu öldüreyim diyorum. Yine yapamıyo¬ rum. Çekiyorum. İkincisi dükkânı kapatmak. Karar veriyorum, yapamıyorum. Hanım buraya yüzbin frank gömdü. Rimdi ben kapatırsam bu para vefat eder. Hem de bu kadar çekmişim. Hekimlikte de çok çalıştığım zamanlar oldu, fakat akşam eve gelince yemeği verirler, rahat ederdim. Bekârlığımda da hizmetçilerim vardı. Şimdi her şey ve hizmetçi de benim. Kaza - belâ sandığı da benim. Dükkâna kapanalıdan beri ilimle, şiirle filân da meşgul olamıyorum. Öm¬ rüm, bu olmuş, kafa hizmetçilik ile geçiyor. Yazık değil mi? Daha kaç yıl yaşayacağım. Bu zamanımı ilme, millete sarf et¬ sem, ya hiç olmazsa uyku uyusam... Hasılı Allah belâmı verdi.. 6 Nisan: Trabzonlu Ömer Feyzi geldi. Karışık, huysuz, cahil, fakat hırsı büyük bir adamdır. Her işe parmak sokmak ister. Ziya¬ retten maksadı nedir bilmem. Üç yıldır burada idi de gelmedi. Şimdi neden geliyor? Fransızca zincirlenmiş.. Cumhuriyet’i Mehmed Ali ile çıkarıyorlardı, iki - üç nüsha sonra bozmuş, ayrılmış. Ferid’e hizmet edenler ve yüzellilik listeye dahil olan¬ lardan biridir. Türkçe gazete çıkaracağım, dedi. Benden Rusya ile Tür¬ kiye münasebatına ve Lozan Muahedesine dair malûmat istedi. Veririm, dedim. Hiç cim azsa haftada bir ziyaretime gelmek istiyormuş... Galiba başımıza bir belâ daha. Herifi kov! Kes¬ tirmesi bu. Ama ben de Türkçe konuşan birine, gebe kadınlar aş erer gibiyim. 1592 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1593 Dün birini gördüm. Seyrüsefainin parası varmış. Büyük bir vapur alacakmış. Mustafa Kemal bu paraları Yalova’ya sarfetmiş, vapur alınamamış. Ağam eğleniyor, aferin... Millete hizmet böyle olur. Yahut yansın millet... Yanıyor zaten. 9 Nisan: 5 Nisan tarihli Milliyet geldi. Başmakalede Mahmut Siirt diyor ki «Henüz hâtıralarımızda*taze taze taşıyor. iki ay evvel millî tasarruf ve iktisad etrafında memleketin her köşesinden umumî hararet vardı. Bugün ondan eser kalmadı. Adeta sarı bir uyuşukluk her tarafı kaplıyordu... Türk Vatandaşları bir taraftan Hükümetin program ve icraatını emniyet ve sükûn ile beklesinler. Diğer taraftan kendilerine düşen hususî, vatanî vazifeleri de yapmaktan geri kalmasınlar. İktisadî tasarruf mücadelesi yalnız Hükümetin kuvvet ve vasıtaları ile yaşatıla¬ nı az-» Bu makaleden anlaşılan şeyler şunlardır: 1. Millî tasarruf işi uyumuştur. Demek halk da, Hükümet de alınan tedbirlerin boşluğunu ve işin çıkmaz bir iş olduğunu görmüşler. Muharrir bundan şikâyet ediyor. Bu adam Musta¬ fa Kemalin tercüman-ı efkârı olduğundan ve ismetle münase¬ beti sıkı ve pek yakın bulunduğundan işin uyuşukluğa girdiği¬ ni, tedbirlerin para etmediğini Mustafa Kemal ve ismet bizzat tasdik ediyorlar demektir. Zaten benim Milliyet gazetesini in¬ tihap edişimin sebebi de budur. 2. Şimdi bu işi Hükümetin başaramayacağını söylüyor ve halkın sırtına atıyorlar. Hani o günler ki Gazı dâhi’nin bunu da derhal yapacağmı, bitireceğini türlü şatafat ile söylüyordu¬ nuz. Mahmud Siirt! Sen de ne utanmaz, sahtekâr bir dalavere¬ ci ve dalkavuksun. A kuyruklu Kürt! Sen de anlaşıldın. Bunun böyle olacağını biz daha evvel gördük, fakat Tür¬ kiye’yi idare ediyoruz diye imha eden bugünkü hizmet başın¬ dakiler görmüyorlar. Burda pek dikkate şayan bir cümle var: «Halk Hükümetin icraatını emniyet ve sükûn ile beklesin» diyor. Galiba halkda, bu hususta da homurdanma başlamış olacak. 10 Nisan: 6 Nisan tarihli MÜliyet’de Ismet’in beyanatı var. Ortalıkta Hükümetin düşeceği şayiası varmış. Mahmud Siirt buna bed- hevahane şayia diyor. Âlâ, Abdülhamid devri usûl ve tabiri. Mahmud Siirt: «Paşa hazretlerinden rica ettim. Söyledi» diyor. Halbuki ismet bizzat ona yazdırmıştır. Anlaşılıyor ki, halkta Hükümetin aleyhine çok sözler var. Bunlara cevap vermek lü¬ zumunu hissetmiş. Beyanatında tekaüt kanununu yaptığını, İk¬ tisadî bir programı hazırladığım, devlet bankası yapmak baş¬ lıca işi olduğunu söylüyor. Dûyun-u umumiye borçlarından da biraz bahsediyor. Nihayet şöyle söylüyor: «Bu kadar çok işlerle bağlanmış olan bir Hükümetin vazi- .feyi bırakacağını, ancak hafif olanlar düşünebüir. Büyük Mec- lis’in teveccühkâr itimadı içinde bulunduğum işleri muvaffaki¬ yetle başarmak ve zuhur edecek yeni millî mes’elelere cesaretle girmekten başka düşündüğüm yoktur. Sıhhatim ve şevkim ye- rindedir. Dostlan ve sinirlerimin zaafı ihtimalinden ümit bek¬ leyenleri vaziyetten haberdar etmeyi severim.» . Birinci cümlede hiçbir mantık yok. Her hükümet işlere ve işlerle bağlıdır. Ve yine düşer. Hafif olanlar kim acaba. îsmet’in karışık, manasız ruhu gibi bu da mânâsız. Bundan kastettiği kimseler olacak. Millet Meclisinin teveccühkâr itimadından bah¬ sediyor. Utanmıyor. Meclis var mı? ismet bu kadar bilir. Aca¬ ba itimadla mı orda duruyor. Sinirlerinin zaafından ümid besli- yenler kimler acaba?.. Bu sözler ismette büyük bir .asabiyet olduğunu, bundan ge¬ çirdiğini gösteriyor. Anlaşılıyor kİ aleyhine çalışan rakipleri var. Şimdi bu beyanatı bizim miyara vuralım. Hükümet çekil¬ meyecek diyor. Muhakakk vartası içinde idi, ya efendisinin ayaklarına kapanarak atlatmış, ya biraz sonra düşecektir. Hü- 1594 HA.YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1595 kûmetin düşeceğini zayıf olanlar düşünebilir, diyor. Ciddî dü¬ şünenler, düşünmüştür. Şevkim yerindedir! İçini kurtlar yemek¬ tedir. Ismet’in hakiki vaziyeti işte budur. 15 Nisan : 11 tarihli Milliyet geldi. Hükümet İktisadî tedbirler alıyor¬ muş. Hükümet ağzından yazılan şeylere göre ticaretin, iktisa¬ diyatın cebir ve zülnıe gelmediğini nihayet Hükümet anlamış gibi görünüyor. Kambiyo işinde, İnhisarlar işindeki sıkılıkları kaldıracaklarmış. Şimendifer ücretlerini indireceklermiş. Çok âlâ şeyler. Memnun oldum. Ancak, bâdeharabel Basra. Bu fe¬ lâketli vaziyeti yapanlar kendileridir. Hem bunu evvelden bil¬ meli idi. Bilmiyenler Hükümet mevkiine geçmeye, o mes’uliyeti üstüne almaya cesaret edememeli idi. Terçübe. Olmadı, çevir kazı yanmasın. Millet tecrübe tahtası. Ricalin cehalet ve edep¬ sizliklerinin cezasını çeken millet. Bu beş yıldır nice gayrîka- bil-i tamir fenalıklar yaptılar. Onlar ne olacak? Bir gün hesap sorulmalı. Bizim karıdan mektup geldi, geç gelecekmiş. Ben bu dük¬ kân belâsını nasıl çekeceğim? Bu kadın insafsızdır, zalimdir. Uykusuzluktan, yorgunluktan artık öleceğim. Hayatımda he¬ nüz böyle bir hale düşmemiş idim. Bari kâr olsa. Bir ayda üste bankadan hazır paramdan iki bin frank da verdim, ilerde bir ümid olsa. O da yok. Olsa bile zaten bu kadının malından bana hayır yoktur. Ben parasız kalsam gözümü oyar, hemen beni so¬ kağa atar. Nitekim bunu birkaç ay evvel fiilen gösterdi. Hiç ol¬ mazsa «Seni kör besler gibi besliyorum. Eşek herif, ilh...» neler söyler. İllallah, dâd-ü feryâd. 20 Nisan : Dükkândaki amele çoktanberi azgın bir halde idiler. Çalış¬ mıyorlar, söz dinlemiyorlar, geç geliyorlar, savuşup gidiyorlar. Derken ittifak ettiler. Gündeliklerinin arttırılmasını veya gide¬ ceklerini söylediler. Bu insanlar hiç dost değil. Pek haksız, ya¬ lancı, edepsiz şeyler. Fransad’a berberler, kahve garsonları en adî ve aşağı sınıf imişler. Bilirdim. Fransızlardan da işitmiştim. Bu dükkânda bilfiil de gördüm.. Vaziyet fena. Ne yapayım ben de onlar gibi entrikaya baş¬ ladım. Aralarına fesad sürdüm. Kavga ettiler. Bu suretle birini ayırdım. Diğerine zam vaad ettim. O da ayrıldı. Diğerleri gitti. Yeni amele buldum. Fakat iş aksıyor. Bunda ders var : Dünya¬ da hiçbir adam, yüksek veya adi, büyük veya küçük hiçbir işe, o işte çekirdekten yetişmemiş, o san’atın ehli değilse asla girme¬ sin. Böyle amelesinin maskarası olur, onların hükmü altında kalır. Kârının mühim bir kısmını onlara vermeğe mecburdur. Kendisine bir şey kalmaz. Kalan şey hamallığı, mes’uliyeti ve zararıdır. Ben bunu pek âlâ bilirdim. Ama insanın büyle bilfiil başına gelince daha iyi anlıyor. Şimdi ben berber olsaydım, ame¬ le bunu yapamazdı. Yapsa bile derhal kolları sıvar ben iş gö¬ rürdüm. Bir de benim maharetimden dolayı müşterilerde hiç sarsıntı yapmazdım. Halbuki dükkânın şöhreti bilhassa amele¬ den bir kızın maharetine bağlıdır. Bunu biliyor, bu işi yaptı. Ba¬ ri zevcem burada olsaydı. Müşteri kadınları tanıyor, sarsıntıyı azaltırdı. 27 Nisan : Bugün pazar. Öğleden sonra ölü gibi yorgun olarak eve gel¬ dim. Maddî ve manevî yorgunluk içindeydim. Odanın kapısını kapatıp ölü mezara yıkılır gibi yatağa yıkıldım. Tatlı bir uyku da geliyor. Derken kedi bağırmağa başladı. Sus dedim, olmu¬ yor. Bir düziye bağırıyor. Aç da değil. Dükkândan gelirken bol- et getirdim, verdim. Henüz yedi. Uyku gitti. Sinirlendim. Elime geçen şeyle kediye vurdum. Bir elim de yaralandı. Zaten elle¬ rim yara içinde. Amele elleri gibi oldu. Hem de yaralar azıyor. Sebebi kedi pisliği, müşteri pisliği, süprüntü, yer silmek ve em¬ sali. Bereket versin tentürdiyota, boyuna onu basıyorum. Dün akşam da kedinin onbeş günlük sidik ve pisliğini bu suretle pislediği gazete kâğıtlarını, toprağı bir kucak olarak toplayıp, temizleyip aşağı indirip çöp tenekesine atmıştım. Buna da pek 1596 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1597 kızmıştım. İğrenip ellerimi üç defa sabunla, sonra kolonya ile yıkamıştım. Kediye fena hiddetlendim. Bu da tabii zaten sar¬ sılmış asabımı biraz daha sarstı. Yine ben kaybettim. Neticede yara almış, bir de vücudumuzu ve beynimizi yormuş olduk. Kedi bir deliğe girdi, ben de odaya. Yine yattım., Dinlenip' uyuyaca¬ ğım. Yine bağırmağa başladı. Çıldırmamak bir şey değil. Uyu¬ yamadım. Şu kediyi sokağa atıvermeli, yahut çekmesin diye öl¬ dürmeği kaç kere düşündüm. Hayvandır, ne kabahati vardır dî¬ ye kaç kere düşündüm, yapamadım. Onun yerine ben çekiyo¬ rum. Bu belâlı hayatımda hiç görmediğim ağır günlerimde bir de üste kediyi çekmek pek güç, ama çekiyorum. Şimdi de isti¬ rahatı bırakıp ona süt almalı. Bugün kasaplar kapalı. Bir hekim böyle hayvanla, pislikle yaşasın olmaz şey. Ama ben yaşıyo¬ rum.. Şimdiye kadar yaşamamıştım. Kabahat karanındır. Ben çekiyorum. Barı gelen Milliyet’! okuyayım : 21 Nisan nüshasında Yakup Kadri’nin başmakalesi var. Ya- kup Kadri hakikaten maskara şeymiş, pek aşağının aşağısı imiş... Mühim itiraflar var, ama hakikati doğru yazmıyor ki... Efendileri tebriyeye çalışıyor. Diyor ki : «Memleketin İktisadî vaziyeti buhran manzarası gösteriyor. Belli-başlı şehirlerimizde ticaret durmuş. Para azal¬ mış veya kıymetinden düşmüş. Hayat pahalılığı hemen en son hadlerine varmış. Köylü sınıfı daha az sıkıntıda değil. O da bin türlü ihtiyaç ve ızdırap içinde kıvranıp duruyor. «Bu sözleri pek doğru. Artık işin vehametini görmeli ki bu meşhur dalkavuk bile bunu itirafa muzdar kalmış. Demek vatan bir kara felâket¬ te. Bunda hiç şüphe yok. Fakat şimdi domuzluğa başlıyor : «Bütün bunları bilmiyen var mı? Lâkin işte hiç malûm ol- tnıyan bir takım korkunç sırlardan bahsolunuyormuş gibi bü¬ tün bu açık mâlûm hakikatler kulaktan kulağa fusldanıyor. Yü¬ reklere pas ve dehşet veren bir homurtu halinde bazı gazete...» diyor. Bırak! Be! Ne müthiş zalimsiniz! Yanıyorlar, söylensin¬ ler. Böyle bir dehşet içinde olunur da nasıl söylenilmez?!. Ama söyletmiyorsunuz. Söyleyen gazeteciyi hapsediyorsunuz. Yine diyor : «Havada sanki bir âfetin arifesinde imişiz gibi bir kas¬ vet hâsıl oluyor. Bu halden kimler İstifade ediyor.» Bunun «san¬ ki» si yok. Böyledir. Şu sankiyi kaldmver. Yine : «Halk çektiği sakıntının derecesini anlamak için bazı akıl-hocalarına ihtiyaç fcissetmiyecek kadar ergin ve şuurludur» diyor. Bu ne edepsizce cümle ve herzedir. Halk anlıyor. Tabii, fakat daha iyi anlatmak için akıl-hocaları da lâzım. Bunlar da en başta gazetelerdir. Me¬ selâ sen iyice anlatsana. Bu belâyı başımıza Mustafa Kemal ve İsmet gibi birkaç câhilin, edepsiz ve zalimin sûı idareleri, zevk ve safahetleri, lüzumsuz israfları, inkılâp diye ettikleri haltlar, her şeyde vaki’ tecebbür ve zulümleri, idare ve iktisad gibi her şubede müstebidâne usulleri, benim gibi dalkavukları getirmiş¬ tir. Bu iki şahıs adâ ve mel’undur. Biz âvanesi de öyleyiz. Bun¬ ların çaresine bakın desene. Der mi? İş onları beraet ettirmek. Makaleden daha parça almak zahmetini yapmayacağım. Söylenecek daha çok söz var. Fakat vaktim yok. Bugün yegâne istirahat günüm. Hâsılı denaet nümûnesi olarak seçme bir ma¬ kaledir. Kar’ilere bu nüshayı bulup bu makaleyi okumalarım tavsiye ederim. Aynı gazetede Falih Rıfkı’mn Berlin’den döndüğü ve be¬ yanatı var. Bu cumhuriyet zülüflüsü, bir gün Amerikada, bir gün Almanyada ilh... Beynelmilel İlmî kongrelerde Türkiye murahhası olarak bulunuyor. Ne de güzel intihap etmişler, cum¬ huriyete ne de güzel yakışmıştır, Falih Rıfkı Türkiye’de bugün en câhil eşhastan ve cehle nümûne biridir. Hem de fransızca ve¬ ya diğer bir ecnebi dili de bilmez. Zavallı Türkiye! İlmî kongre¬ lerde de seni böyle terzil ediyorlar. Türkiyede böyle işlere gön- derilmiyecek biri varsa o da bu rüştiye mezunu Falih Rıfkı’dır. Fakat Mustafa Kemal’in esdaka-yı bendesinden ya, dalvavuk ya, gazetelerde efendilerinin rezaletlerini kendi gayret ve sada¬ katimle örtü yar ya, denaetleri tenkid edene karşı gazete sütun¬ larında saldırıyor ya... Varsm murahhas gitsin, yevmiye, har- 1598 BAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 15&9 cırah alsın, zengin olsun, gezsin, görsün, keyif ve fuhuş yap¬ sın... iyi, İyi! 22 Nisan tarihli Vakit de geldi. Bunda kâğıt para tebdili işinde Dûyun-u Umumiyede çalınan paranın miktarı yirmi mil¬ yon lira olduğunu bunun bir kısmını ora memurlarından bir ru- mun aşırıp Yunanistan’a giderek bir kilise ile ikiyüz hanelik bir mahalle yaptığını, diğer kısmını yine ora memurlarından bir ermeninin çalıp Paris’e savuştuğu yazılı. Bu miktarı bir . müd¬ det Hükümet sakladı. Ehemmiyetsiz bir şey dedi. Ben daha faz¬ la olarak öğrenmiştim. Ben bunlara inanamam. Hükümet evvelâ yeni para ile eski para miktarı başabaş geldi demişti. Bu deveyi yuttu bir yılan, bu da mı yalan? kadar yalandır. Eski para esasen kâğıt fena, aslâ değiştirilmemiş, Harb-ı Umumî görmüş bir para idi. Yip- ranmadan herkesin elinde paçavra gibi olmuş dolaşıyordu. Eski¬ ler suya gitti, ateşe düştü, ilh... çok zıyaı vardı. Bence otuz mil¬ yon laakal on milyon lirası zayi idi. Tebdüde bu miktarı ismet¬ le Mustafa Kemal çalmıştır. Başka türlü olamaz. Dûyun-u Umu¬ miye memurları pek pek yüzbinlerce çalabilirler. Milyonlar ça¬ labilen Mustafa Kemal ve ismettir. Sonra ayrıca bir de Dûyun-u Umumiye ihtilası var. Bunun da içyüzünde kimbilir neler vardır. Hükümet benim elimde ol¬ malı da işi meydana çıkarmalıyım ki... Ne facia, ne alçaklık, ne vicdansızlık, ne edepsizlik -- Eski kâğıdın nesi vardı? Mustafa Kemal resmini paraya bastırayım, diye ismet ve yine o bu muamele esnasında birkaç milyon vu¬ rayım diye devleti, milleti böyle müthiş bir zarar soktular. Bu böyle fena niyetler ve hırsızlıklar için olmasa bile, cehalet ve idaresizlikten olsa, hattâ öyle değil, sırf elde olmayan bir se¬ beple olsa bile böyle Hükümeti Millet ^leclisi derhal çağırır sı¬ ğaya çeker, adem-i itimad verir, yere atar. Sonra da Divan-ı Âli’ye verirdi. Millet Meclisi ne ağır günah, mes’uliyet altındadır?!. Böyle ahvalde başka bir millet olsaydı, kükremiş arslan gi¬ bi kalkar, saldırır, böyle hükümeti üçbuçuk kuruşa satılmış kukla ve şer âleti meb’usları paramparça ederdi. Burada ordunun da mes’uliyeti vahimdir. Bunun da en baş¬ lıca mes’ulü Fevzi Paşa’dır. Orduya ağır leke sürülmüştür. Böy¬ le ahvalde işi temizleyip, vaziyeti, milleti kurtarmak, ordunun vazifesi iken, zalimler, hırsızlar, orduya istinad etmektedir. 10 Mayıs : Berber dükkânında ayakta durmak ve dolaşmaktan bir ay- <âır ayağımda nasırlar peydah oldu. Hele parmak. aralarmdaki- ler bana çok ızdırap veriyor. Zevcem olan kadının yüzünden çekmediğim kalmadı. Bugün mektup da geldi. Bir müddet İs¬ tanbul’da kalacağını yazıyor. Ne diye İstanbul’da kalıyor? Allah canını alsa da büsbütün kalsa. En istediğim şey. Bu kadın in¬ safsız, vicdansız, alçak bir kadındır. Ben bu yükü nasıl çeke¬ yim? Uşaktan, hizmetçiden, hamaldan beter oldum. Elli yaşım- dayım. Henüz bu kadar zahmet ve meşakkat çekmemiştim. Yıktı beni. Vücudumu yıktı, beynimi yıktı ,namusumu yıktı, ce¬ bimi yıktı, ömrümü yıktı... Dünyayı bana dar bir zindan etti, hayatımı uzun ve fasılasız bir mâtem günü etti. İki - üç gün evvel bir Türk doktor geldi. Ankara’dan gel¬ miş. Aklı başında bir genç. Geçen yıl Paris elçisi Fethi İstan¬ bul’da Necmeddin Molla da Tarabya’da Avram Paşa Yalısı de¬ nen ve bugünün filânın malı olan yerde misafir iken Mustafa Kemal’i oraya davet edip ziyafet vermişlerdi. Bunu gazeteler yazdıydı. Orada Mustafa Kemal pencereden halka kolunu gös¬ tererek bana nuzül inmedi gibi sözler de söylemiş idi. Sonra fi¬ lân Paris’e geldi görüştük. «Ne yamansındır. Herifi evine getir¬ menin yolunu da buldun ya. Bununla piyasada nüfuzunu arttır¬ mağı düşündün ve muvaffak oldun» dedim. Bir şey demedi. Me¬ ğerse vak’a varmış. Molla tabii onu bu menfaatle evine dâvet etti, fakat başına belâ getirmiş... Doktor anlattı : Mustafa Ke¬ mal Molla’nm evinde «Canım gelin hanım nerede»» demiş. Ge¬ lini saklamışlar, «Hastadır» demişler. «Yattığı odaya gideyim» demiş. Kadını evden kaçırmışlar. Gelin filânın oğlu Hayreddin’ 1600 1601 HAYAT ve HATIRATIM in karısıdır. Güzel bir kadındır. Derhal Hayreddin karısını alıp Viyana’ya savuşmuş. Mustafa Kemal fena kızmış. Artık bu na¬ mus canavarı ve avenesi Boğaziçi gezintilerinde yat ve çatana ile Molla’nın yalısının önünden geçerken «Molla da molla! Geli¬ ni bize yolla!» diye bağırarak bu nakaratlı türküyü söylerler¬ miş. Bu milletin başına bu herif gibi belâ gelmemiştir. Herke¬ sin kân, kız ve hemşiresi bu herifin şehvetinin eğlencesidir. Gö¬ rülmemiş şey... Tam cumhuriyet!.. Yakup Kadri, Falih Rıfkt, ilh — reziller cumhuriyeti ve ulu Gazilerini alkışladıkça alkışla¬ sınlar. Haklan var. 19 Mayıs : Hanım İstanbul’dan geldi. Dükkândan kurtuldum. Tam on kilo zayıflamışım. Seksen kilo geliyorum. Yine beni arada dük¬ kâna yolluyor. Bu kadarına zararı yok. İstanbul’dan yeni ge¬ tirdiği hizmetçi dükkânda. 1 Haziran : Bugünlerde Ankara’da Türkocağmın senelik kongresi ol¬ muş. "Muallim Âfet Hanım adında biri ilmi bir Türk Tarihi ya¬ zılmak üzere teklifte bulunmuş. Herkes alkışlamış ve bu babda bir hey’et teşkil edilmiş. Hey’et reisi Riyaseticumhur kâtibi Geldânî Tevfik olmuş. Burada biri en mühim İlmî bir şey sövi- le, ağızları ile kuş tutsa kimse aldırmaz. Bu kadına yapılan bu itibar onun Mustafa Kemal’in metreslerinden olduğunu göste¬ rir. Fakat bilmiyorum. Bir de Tevfiğİn bu heye’te reis olması bu işleri Mustafa Kemal’in tertip ettiğini ilmi tarihi onun ya¬ zacağım gösterir. Tevfik büyük câhillerdendir. Diğer azalar da bu hususta câhil. Bu, bizim Türk Tarihine karşı Mustafa Ke¬ mal’in hareketidir .Güya bizimki ilmi değil demek istiyor. Ken¬ disi şimdi ilmi Türk Tarihi yazacak. Bir müddet evvel sefir Fet¬ hi vasıtasıyle bu babta kitaplar istemiş. O da benden sordu. Bir iki kitap söyledim. Yolladıydı. Bunlarla bakalım âlim ola¬ cak. Bizim kitapta bu yollananlardan başka daha bir iki yüz bibliyografi, onbeş yıllık bir ömür var. Şimdi de bakalım hemen bir yılda Türk tarihi.dâhisi olacak. Yâni kendi lehine tarih ya- Dr. RIZA NUR zacak. Bu, besbelli bir şey. Tarih diye kendine meddahnâme yazdıracak. Osmanlı padişahlarının vekayınâmecileri vardı. Bu da vekayinâmeci olarak bir hey’et teşkil etti demektir. Bakalım bu tahminlerim doğru çıkacak mı? Ama ben malımı bilirim, doğ¬ ru çıkacaktır. 10 Haziran Milliyet’de Mustafa Kemal’in Yalova’ya gittiği yazılıdır. Ankara'dan ayrılırken «ismet Paşa Hazretleri! Bu güzel Ankara bırakılır mı? Ama Yalova Yalova» demiş. Bunu gazeteler utanmadan yazıyor. Bu da mı söz. Ankara’nın neresi güzel?!. Hele Yalova kelimelerinin altında ne sarhoşluklar, ne mum söndürmeler, ne rezaletler müstetirdir. Bu gazetede Âfet’in Mustafa Kemal ile beraber seyahat et¬ tiği yazılı. Bununla tahminimin birinin doğru olduğu anlaşıldı. Aynı gazetede Yunanlılar ile itilâfnâmenin imza edildiği yazılı. Maddelerine göre bizimkiler etabli kelimesinin Türkiye’ ye verdiği o büyük menfaatlerden vazgeçmişler. Bu kelime kal¬ dırılmış. Yazık!.. Keza gayrimübedillerin iki devlet arazisindeki emlâkinin kıymeti müsavi imiş. Mahsup edilmiş, btmiş. Halbuki Türklerin Yunanistan'daki emlâki birkaç milyon lira idi. Bunla¬ rı da ismet Hükümeti bağışlamış. Lozand’a bunu ben istihsal etmiştim. Hem ne zorluklar ile... Bunu görünce yüreğim yandı. Niye benim gibi uğraşıp kendimi yemişim?!. Lozan’da kazanıl¬ mış bir şeyi badiheva vermişler. Gözleri kör olsun, işte muvaf¬ fakiyetleri bunlar! Daha birçok vermişler. Ben kazandım, bun¬ lar verdiler. Babanızın malıdır, verin! Aynı gazetede Theridan adındaki gayet güzel İngiliz kızı¬ nın Ankara’ya gelip avdetinde Türk ricali ile olan âşıkane mü¬ nasebetlerini neşrettiği yazılı. Bu kadın Lozan’a gelmiş, İsmet bir gece odasına alıp becermişti. Vaktiyle Moskova’ya da gidip Bolşevik ricali ile âşikâne mâcera görmüş ve aynı zamanda İn¬ giltere namına malûmat toplayıp Londra’ya götürmüştü. Kinı- bilir Ismet’ten ve hükümeti ricalinden de neler toplayıp Londra’ ya götürmüştür. Bir aferin daha! Bu kadının İngiliz Entellijens servisine mensup olduğunu söylerler. F : 101 1602 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1603 Aynı gazetede Fransız muhariplerden bir hey’etin Çanak¬ kale fransız mezarını ziyaret ettiği, oraya yaptıkları âbidenin resmî küşadmı icra ettikleri bizim şehidler için hâlâ âbide ya¬ pılmadığı yazılı. Alçak Mustafa Kemal millete milyonlarca para sarfettirerek her yere kendi heykelini diktirdi. Bir tânesini ek¬ sik yapıp şuradaki şehidlere bir âbide yaptırsaydı ya... Çok vic¬ dansızlık, müthiş hodbinlik ve alçaklık... Bu malûmatı gazetede görünce bari biraz utansaydı... Utanmaz. Birgün sonraki aynı gazetede Mustafa Kemal Yunus Nadi ile Abdülhak Hâmide arien tâbirinin ne demek olduğunu sor¬ muş, onlar bilememiş, bunun üzerine Mustafa Kemal bizzat izah ediyor ; «Eu kelime türkçe arı kelimesinden gelir, ki temiz, fran- sızca propre demektir» diyor. Bu kadar câhilâne, eşşekce ve cesaret-i câhilâne ile söylenmiş söz olamaz. Bu kadar uydurma görülmemiştir, işte Mustafa Kemal’in Türk Tarihi âlimliği ken¬ dini göstermeğe başladı demektir. İyi başlamış!.. Hadi o utan¬ mıyor, bari gazeteciler utansalar da şu müthiş rezaleti âleme karşı yazmasaydılar-. Fakat heriflere dalkavukluk lâzım. Ke¬ lâm ül mülük, mülük ül mükellâm diye yazarlar. Nitekim padi¬ şahlara da sözleriniz keramet, ilham derlerdi. Ve onların müt¬ hiş saçmalarını Kur’an derecesine çıkarırlardı ya, aynı şey... Milliyet’de Mustafa Kemal’in beyanatı var. Artık Türkçü olmuş, Türk tarihi âlimi geçiniyor. TUrklerin Turan neslinden ve Moğol cinsinden olmayıp, ariyen olduğunu ve ariyen kelime¬ sinin türkçe temiz mânasına gelen arı kelimesinden geldiğini söylüyor. Büyük cesaret, büyük cehalet, işte sade bununla bu adam ne büyük küstah, cahil, uydurmacı ve dolandırıcı olduğu¬ nu ispat etmiştir. Fahişelerinden Âfet hanımı ileri sürmüş Türk Tarihi yazacak. Zavallı tarih, neler olacak. Bir sene evvel bir gün sefir Fethi bana haber yolladı «Mustafa Kemal’den mek¬ tup ve telgraf aldım. Benden Türk Tarihine ait me’hazlar isti¬ yor. Ben de düşündüm. Bunu sen bilirsin. Senden soracağım» dedi. Kendisine Groussere'in Aksa-yi Şark Tarihini ve birkaç tarih-i umumi söyledim. Çünkü henüz ne fransızcada ne diğer Avrupa dillerinde bir Türk tarihi yoktur. Parça parça bahisler neşredilmiştir. Bunları sade ben bir kitapta topladım. Monogra¬ filerden okusun dedim. «O yıllar ister, yapamaz» dedi. Ne ise söylediğim bir - iki umumî tarihi gönderdi. Bir yıl sonra Musta¬ fa Kemal’in Türk tarihi âlimi olduğunu ve Türk tarihi yazdığını gazetelerde alkışlarla yazıldı. Demek tavsiye ettiğimi şu bir iki pek kifayetsiz ve iptidâi eserle âlim olmuş... Allah akıl versin. Şimdi Hitit’lerin Türk olduğunu söylüyor ve ispat için hafriyat yapıyormuş, ispat eder! Çünkü siyasî vesikalar tahrifinde üs- ■■taddır. Himde de bunu âlâ yapar. Zaten hafriyattan evvel mu¬ tasavver bir gaye ile işe başlaması neticeyi ve işin mahiyetini göstermeye kâfidir. 20 Temmuz : Temmuz iptidâsmdanberi şarkta Iran hududunda kürt is¬ yanı olmuş, gazeteler ondan bahsediyorlar. Bizim gazetelere göre bu isyan Şeyh Said Isyânından müthiş imiş. Çünkü mü¬ kemmel müsellâh imişler, mitralyözleri, başlarında zabitleri, teş¬ kilâtları varmış. Ağrı Dağı üşül hareketleri imiş, iptida kara¬ kolları basmışlar. Asker ve zabit şehid ve esir etmişler, ilerle¬ mişler. içlerinde bizden kaçma zabitler varmış. Mahmud, Ihsan, Nuri adında paşa unvanını haiz zabitler varmış. Nuri Türkmüş. Üzerlerine asker gönderilmiş. Tenkil etmişler, âsilerin üçbm maktulleri varmış. Bizim askerden zayiat yokmuş. Bir tayyare¬ miz düşmüş. Ellerine geçmiş. 10 Temmuzda tenkil bitti diyoılaı. Bir gün sonra Ağrı Dağı tenkili ve Van civarı tenkili başladı diyorlar. Oralardaki kürtler âsilere iltihak etmiş, hem bunu ya¬ zıyorlar, hem de ahali cumhuriyete sadık kaldı, âsilere karşı müdâfaa vaziyeti aldı diyorlar. Âsiler ahalinin şapkalarının ke¬ narlarını kesmişler. Asker ikiyüz köyü yakmış. Gerek Hükü¬ metin resmî beyanatı, gerek gazetelerin havadisleri aşikâr gö¬ rülüyor ki yalandır. Anlaşılan herhalde epeyce bir kuvvet, mü¬ kemmel müsellâh, cephaneleri bol, teşkilâtlı, başlarında zabitler olarak bir isyan yapılmış. Dâvaları gâvurluğu kaldırmak, Mus¬ tafa Kemal ve ismet idaresini kaldırmak, keza kürdistan istik- 1604 1605 HAYAT ve HATIRATIM lâlidiı*. Beyannameler de dağıtmışlar. Müsademeler şiddetli ol¬ muş. Hele ilk devrede askere çok zayiat verdirmişler. Galiba kendilerinde de çok zayiat var. Hasılı iki taraftan bin-iki bin kişi gitmiş. Tabii bu hareket devlete bir - iki milyon liraya da malolmuştur. Yazık. Üzerlerine gönderilen asker oniki bin kişi imiş. Isyân bitti diyorlar. Halbuki bitmediği anlaşılıyor. Hükü¬ met çok yalan yazıyor. Hakikati anlamak mümkün değil. Bunlar hep Mustafa Kemal ile Ismet’in hıyanetinden ve alçaklığındandır. Bu isyân Şeyh Said vak’asında yapılan kanlı te’dibin meyvesidir. Şeyh Said İsyanı hiçti. Ahali bizzat tenkil ediyorlardı. O vakit Başvekil olan Fetlıi, Fırka içtima’ında ale¬ nen «Siz ordular gönderip halkı kesmek, bu vesile ile İstanbul’a da şamil olmak üzere idare-i örfiye yapıp muarızları mahvet¬ mek, terör yapıp, halkı ürkütüp keyfe mâyeşâ hüküm sürmek jstiyorsunûz. Ordulara, takriri sükûna lüzum yoktur. Bunu ya¬ pamam» demişti. Mustafa Kemal derhal onu Paris’e sefir yol- layıp, yerine ismet i koymuş, ismet bunları mükemmel yap¬ mıştı. O vakit Kürdistan’da bir çok kürt reisi asılmışlardı. Ay¬ nı zamanda Ankara’da da bir takım Türk muarızlarını asmış¬ lardı. Gazetecüeri hapsedip, gazetelerini kapatmışlardı. Musta¬ fa Kemal bunları yapmak için idare-İ ârfiyeye muhtaçtı. O, ha¬ bis bir surette kurnazdır. Adına idare-i örfiye demeyin takriri sükûn demişti. O, kelime oyununu herkes yutar zannediyordu. Yutmaz ama ne yapsın. Vesile ararken Şeyh Said isyanını mal bulmuş mağribî gibi kapmış, katliâmlar, yangınlar, müthiş bir terör yapmıştı. O vakte kadar Kürt halk kitlesi Kürdistan dâvası bilmez¬ di. Bu dâvayı yalnız Bedİrhan ailesi yapardı. Onlar da hudud haricinde. Üç - beş kişiden ibaretti. Kürtler bunları sevmez ve dinlemezlerdi. Şeyh Said vak’ası tenkilinde birçok kürtler can¬ larını kurtarmak için Irak’a, İran’a, Suriye’ye kaçmışlardı. Bun¬ ların bir kısmı Fransa müstemlekesi olan Suriye’nin şimalinde yerleşmiş, bir kısmı Musul’a, bir kısmı Irana geçmişlerdi. O vakitten beri Halep’te Hoybon Khoilone adında bir Kürt îstik- Dr. RIZA NUR Jâl Komitesi Irak ve İran’da birtakım şubeleri ve komiteler te¬ şekkül etti. Ploybon farisî hod-bod dur ki, kendi esir demektir. Bünu istiklâl mânasına kullanmışlardır. Bunlar propagandalar ,ve teşkilât yaptılar. Çalıştılar. îki-üç yüin içinde bütün kürtlere istiklâl fikri verdiler. Paris’teki Ermeni Taşnak Komitesi ile de birleştiler. Ermeniler onlara para vesairece de yardım ediyor¬ lar. Şeyh Said vak'asmdanberi şark vilâyetlerinde kürt çeteleri dolaşıyor, köyleri basıyor, yolda buldukları memur ve jandar¬ maları kesiyorlardı. Bir şehirden bir şehire gitmek mümkün de¬ ğildi. Bütün bunları yapanlar Şeyh Said vak'asmdan kaçanlar idi ki, Iran, Suriye ye Irak’tan geliyor, yine oraya kaçıyorlardı. İşte mevkide oturmak, müstebidâne, zalimane fuhuş ve içki ve* hırsızlık ile hükümrân olmak için Mustafa Kemal’in terör yapmağa ihtiyacı vardı. Mükemmel yaptı. Bu da tabii intikam uyandırdı. Bu da istiklâl fikrini kolayca aşılattı. Hiç yoktan kür- distan’m istiklâli fikri umumileşti ve bütün kürtlere yayıldı. Kürdistan bir Makedonya oldu. Böyle adamları başka millette olsa çoktan parçalarlardı. Mustafa Kemal’in bu alçaklığı mil¬ lete lâakal altmış bir cana, otuz milyon liraya mal olmuştur. Şeyh Said’in ki sadece onbeş milyon lira yemişti. Bir de Türkle kürt araşma müthiş bir intikam sokmuştur ki akıbeti vahim¬ dir. Bu sefer de ikiyüz köyü yaktırmış. Bu ne hunharlık, insan bir haneyi bile yakamaz. Türkiye sanki mâmurdur da, ikiyüz köy ne olacak, yak gitsin... Türkiyede sanki nüfus doludur da katliâm ediyor. Karınca bulsak Türkiye’ye getirip yerleştirmek lâzımdır. Çünkü nüfus pek azdır. Bu adam zannediyor ki kan ve ateşle her şeyin önü alınır... Hayır, bilâkis, kan kanı davet eder, işte misâli. O, Yalovalarda karılar ve rakılarla keyfinde ya... ölünceye kadar böylelikle yerinde durabilir fikrinde. Bu da ona kâfi. Bugün gelen gazete geceyarısından sonra Söğütlü yatı ile Yalova’dan Büyükada kulübündeki Maarif Cemiyeti ba¬ losuna gelmiş, sabah aydınlığına kadar kalmış. Âlâ... Söğütlü kimin kömürünü yakıyor bilmem! Yalova’da içmiş içmiştir, ge- 1606 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1607 ceyarısı da aklına esmiştir baloya gelip eğlenmiştir. Alâ... Bu millet nelere tahammül ediyor, insanın ne haysiyetsiz ve âciz milletiz diyeceği geliyor. Bunun en büyük günâhı, mes’uliyeti, ordu kumandanlarının ve Fevzi Paşa’mndır. Orduyu bu sefilin bu rezaletlerine âlet ediyorlar. Kuvveti onlar. Onlar olmasa mevkide duramaz veya bu pislikleri yapamaz Bu kumandanlar mânen ve madden çok mes’uldürler. Onlara düşen vazife, bil akis askerlerini çekip bu mel’unu tepelemektir. Kendilerinin ve or¬ dunun haysiyetini iki paralık etmişler, onu mes’uliyet ve leke altına bırakmışlardır. 2 Ağustos : Kürtler cenub’tan Suriye’den ve Musul tarafından da hü¬ cum etmişler, Hükümet ve gazeteler âsileri çember içine aldık, temizledik, bitti. îsyân bastırıldı. Diyorlar ama, yine üç yerden hücum etmişler. Demek iş mühimdir. 3 Ağustos : Mustafa Kemal’in iki beyanatı var. Biri Iran hakkında. Ye¬ ni sefir Hüsrev’e söylemiş. Gazeteler kur’an .âyeti derecesinde bunları yüksek gösteriyorlar. ilk sahifed e çerçeve içinde neşre¬ diyorlar. Bunda Iran şahı Rıza Han Pehlevî’nin bizimle aynı ırk- dan olduğunu söylüyor. Bir reisicumhura böyle sözler yakışır mı ? Esasen siyasî ve diplomatik beyanatta bulunmağa bile hak¬ kı yoktur, ikinci beyanat 27 Temmuz 1930 tarihli Vakit’de ve Türk - Bulgar münasebetine dairdir. Bunu Bulgaristan’a giden Türk gazetecüere söylemiş. Bu beyanatın tarzı, münderecatı gülünçtür. Gazetecilere «Efendiler!» diye başlıyor. Ezcümle di¬ yor ki : «Ben Balkan Muharebesinden sonra Sofya’ya ateşemiliter gittim. Bulgarlarla çok ve ailevî (!) denecek kadar yakından te¬ masta bulundum... Anladım ki bu histe Türk - Bulgarin bir as:î- dan gelmiş olmasının te’siri vardır. Türk, Bulgar aynı menşe’ olan Orta - Asya'dan gelmiş, aynı kanı muhafaza etmiştir. Da¬ ha o zaman bu noktayı en evvel Bulgarlara söylemiştim. Bul- garistanda yaşadıkça onlara muhabbetim arttı. Muhabbetim onlarca aynı hisle ve muhabbetle karşılandı. O gündenberi bu ciddî samimî kardeş yakınlığının say ve safası da büyük bir vu¬ zuh ve serahat almıştır. Şüphesiz din ve din ihtilâfını yapan, âmiller olmuştur. Fakat artık bugün hâlâ bu âmillerden, hura¬ felerden, arî politika ceryanlarından ibaret bu âmillere ne Türk- ierin, ne Türklerle aynı kandan olan Bulgarların ehemmiyet ve¬ receğini zannetmiyorum. Size son sözüm Bulgaristan’a gidiniz. Onları seveceksiniz. Samimî görüşünüz ve hatırlatınız ki ben 1912 de Sofya’da bulunmuş, kankardeş Bulgarlarla yüksek dostluk yapmış adamım (!)» Bulgarla ailevî temas dediği âdi fahişelerle temasından başka bir şey değildir. Türk ve Bulgarin aynı yerlerden geldik¬ leri en basit malûmattır. Bir yıldır Türk tarihi âlimi geçinmeğe başladı ya, gûya mühim bir tarihî mâlûmat haber veriyor. Bul- gatlar onun muhabbetini görünce aynı muhabbeti göstermişler¬ miş. Yalana bak. Bulgar milleti kendisini slâv bilir. Vakıa men- şe’de Türktür ama, bunu Bulgarlardan târihe vâkıf belki on kişi ancak bilir. Bu ciddî ve samimi kardeş diyor. Nerde bu? Bugün fırsat bulsalar derhal Türkiyeyi ve İstanbul’u alırlar. Hâlâ Şarı- kî Trakyaya Bulgar muhaciri yerleştirmek için her türlü teşeb¬ büsü yapıyorlar. Bunun manasının ne olduğunu bu câhil ve şeytanî gururlu Mustafa Kemal’e sormalı. Güya bugün artık dinî ve lisanı hurafeler hükümsüzmüş. Ey gafil!.. Hele dilin en mühim ve gayrikabili imha olduğunun farkında bile değil. Dip¬ lomatlığı bu kadar. Âdi politika dediği nedir? Politika politi¬ kadır. Âdisi,.âlisi olmaz. Galiba âlim vaziyeti alıyor. Bu âlim cahil politikanın fevkinde ilim vardır demek istiyor, hele son sözü çok mühim!.. Bu kadar kof gurur görülmemiştir. Onlara Sofya’da bulunmuş ve yüksek dostluk (!) yapmış olmasını an¬ latınca acaba Bulgar milleti bir ağızdan «Biz Türküz. Size kul, kurbanız, Bulgaristan’ı Türkiye’ye ilhak ettim» mi diyecekler? Bizim gibi bütün âlem gibi, Bulgarlar da bu sözlere gülmüşler¬ dir. Bulgar kıralı böyle hiçbir şey demiyor. Mustafa Kemal’e fcu yolda cevap vermeli idi. Küçük düştü. Kendi ne ise ama, 1608 HAYAT ve HATIRATIM Dr. HIZA NUR 1609 Türkiyeyi ve Türkü küçük düşürdü. Diplomatik beyanat pek nâziktir ve bu kadar insafsızca yapıldığı nâdirdir. 5 Ağustos ; Çek yorgunum. Okuyup yazmaktan kafam, vücudum, bi¬ tik. Hanım morfinden gece uyku uyuyamıyor. Beni haftada üç - beş defa gece sinema ve tiyatroya sürüklüyor. Hâsılı uykum hiç muntazam ve kâfi miktarda değil. Yemeğe de bakan yok. Ben de kitaplardan kendim mutfak ile meşgul olamıyorum. Binaena- îe yh gida yolunde değil. Bitkinim. İki yıldır deniz de görmedim. Hasretim. Berelin Plage denen yere gitmeğe karar verdik. Bu¬ gün gidiyoruz. Burası Paris’e üçbuçuk saat yoldur. Pek glizei geniş ve ince kumlu bir sahili var. Burada kemik veremi için mühim hastahâneler vardır. Bu hastalığa müptelâ olanları bu¬ raya getirirler. Bilhassa çocukla dolu. Burada da sinema, tiyatro, yemeklerin yağı fena. Pariste- kinden daha rahatsızım. Burada hanım kumar da oynuyor. İki yıl evvel Sejan de Lüz’da kumarda beşbin frank kaybettiydi. Burada da bin frank kaybetti. Seyahatten evvel Claude Farer’in Loti unvanlı kitabım al¬ mıştım. Yolda ve orada okudum. Claude Farer’e şu mektubu yazdım : (1) Avrupa gazetelerinde Türk - İran - Kürt mes’elesi alevlen¬ di. Dikkate şâyân bir havadis : Kürtler Süleymaniye’de Irak’a karşı tezahürat yapmışlar. Adem-i merkeziyet ve Cemiyet-ı Akvam’m müdahalesini istiyorlarmış. Bu gazetelerden bazıları da «Şarkta katliâm var. Cemiyet-i Akvam müdâhalle etsin» di¬ yor. Anlaşılıyor ki, Kürdistan bir Makedonya olmuştur. Bunla¬ rı ben Sıhhiye Vekili iken ne güzel düşünmüştüm. Ciddî, İlmî, İçtimaî tedbirler almak keza İngiltere ile dostluk yşpmak iste¬ miştim. Fakat Mustafa Kemal’e ve îsmet’e dînletememiştim. Hattâ bu hususta kendi teşebbüsümle Ziya Gökalp’i memur edip Kürtlerin ırkî, İçtimaî, İktisadî vaziyetlerini tetkik ettirmiştim. Raporu pek güzeldir. Vekâlette vardır. Kopye ettirip bir nüsha da benim Sinop’taki kütüphaneye koydum, işte bir - iki cahil, hırs ve gururları ile Şeyh Said mes’elesinde yaptıkları hareket¬ le bu işi alevlendirdiler. Orayı bir Makedonya yaptılar. Zavallı devlet bu belâdan nasıl kurtulacak bilmem... Türkiye - tran ara¬ sında Nevih-i Sidde denilen bir mes’ele vardır. Bir müddettir Türkiye İran arasında diplomatik müzakere yapıyordu. Bir hu- dud mes’elesi bu işte en mühim mes’ele idi. Galiba Acemler de müzakerede ağır basmak için Kürtlere yardım ettiler. Bizimki¬ ler de bu vasıta ile bir te’sir yapmak için İran toprağına girdi¬ ler. Bu gün plâjda iki şey gördüm. Tuhaf. Tıpkı bizdeki gibi. Bir mantarın üstüne para koyup bilye atarak düşürüyorlar. Vuran kazanıyor. Bizde parayı çivi çivi üzerine korlar. Bunlar kaç kişi oynuyorlarsa o kadar koyuyorlar. Diğer el üstüne çakı koyup atarak kuma saplıyorlar. Bu oyun da galiba bizde de var. 10 Ağustos : Gazetelerde Fethi’nin Paris elçiliğinden istifa edip muhalif bir fırka teşkil edeceği yazılı. Mühim havadis. Demek Ismet’in Lozan’dan Mustafa Kemal’e gönderdiği pek dalkavukça mektu¬ bunun neşredilmesi gösteriyordu ki aralarmda ihtilâf vardır. Îkîsi arasmdaki ihtilâf havadisleri doğru imiş. Adetâ gazete oku¬ mayan ben şimdi, hergün üç-dört fransızca muhtelif gazete oku- yerumö Çoktanberi Avrupa gazetelerinde Türkiyeye ait havadis yok gibi idi. Biraz Kürt işinden bahsolunuyordu. Şimdi bu fırka işinden bahsediyorlar. Havadisler telraf havadisi, kısa. Pek me¬ rak ediyorum. Vakıa Mustafa Kemal sağ iken Türkiye’de par¬ lâmento hayatı, muhalif fırka olamaz. Bu da onun bir iğfal ve dalaveresidir. Millet, devlet için hiç bir menfaat beklenmemeli¬ dir. Bunu kat’İ biliyorum, ama ne de olsa merak ediyorum. 'Türk gazetelerini görmek istiyorum. Onlar Parist’e. Paris’e gitmeğe acele etmeğe başladım. Zaten Bercline’de rahatım da- yok. Teb¬ dili hava istirahatı yapabildiğim yok. Altı aj-dir Paris’te asabi romatizmalar başladı. Burası pek rutubetli, ağrılar azdı. Ne ise 15 Ağustosta Paris’e döndük. 10 adet Milliyet gazetesi yığılmış. Hemen onları okudum. 1610 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1611 2 Ağustos Milliyet’de Yakup Kadrinin bir başmakalesi var. Serlevhası «Gazi ve Milletler» Bu adam ne kadar dalkavuk, ya¬ lancı, namussuz imiş. Makale Mustafa Kemal’in evvelce zikretti¬ ğimiz İran’a ve Bulgari ara dair olan iki beyanatı hakkındadır. Yakup Kadri bu beyanata «Yüksek vecizeler» diyor ve «Bu yük¬ sek vecizelerin bizim yüreğimizdeki Gazi aşkma çok şeyler ilâve ettiği muhakkaktır.» diye başlıyor. Bu makaleden şu cümleleri de alıyoruz : «Dün silâhı üzerinde bir vatan müdâfii olan Musta¬ fa Kemal’in bugün bir milletler ittihadına doğru gidişi... Onun dehasının akla hayret veren tekâmülünü yakından adım adım takip edenler için vatan müdâfii Mustafa Kemal’e günün birinde en yüksek beşerî dâvalardan birinden müdâfii olmak da mukad¬ derdir. İşte bizce büyük Türk iki beyanatı ile ilk adımlarını atı¬ yor demektir... Yedi devlete meydan okuyan Mustafa Kemal’i mazlum milletler aynı zamanda kendilerini de kurtarmağa çık¬ mış bir kahraman telâkki ediyorlardı. Kürt diyor ki, her şey öte- denberi Gazi’nin dehasını beynelmilel bir şümûl ve kıymet ver¬ mekte ittifak etmiş gibidir. Türkiye Reisicumhuru bu şümûl ve kıymete revaç verdiği gün, yeryüzünde yeni bir yıldız ışığı ser¬ pilmiş olacaktır. Zira bu İnsanî deha şimdiye kadar ne yüksek san’at âleminin tozu dumanı içinde kararmak, ne yüksek* poli¬ tika makinesinin çarklarında eğilip bükülmek felâketine uğra¬ mıştır...» Sorarım şu küstah, arsız, haysiyetsiz muharrire : «Hangi beşerî dâva? Uyduramamışsın. Makalene şairârie bir he¬ yecan vermek istemişsin, yakışmamış ve heyecan kesik, zorakî ve zayıftır. Çok âdi ve iğrendiren bir çeşni vermiş. Ve bir diğer tesir samimiyetsizlik. Şu makale sahtekâr bir yüreğin ifadesi. Hülâsa Fransızların dedikleri gibi kelime salatası. îlâve ederim ki içinde hıyarı çok karışık bir salata. Hem de hıyarları acı. 4 Ağustos Milliyette Gazi’nin Yalova’daki köşkünün yeri değiştirilip sekiz metre ileriye nakledildiği ve bu işin fen âle¬ minde oldukça mühim bir hâdise teşkil ettiğini yazıyor. Yahu nice sefahatler, zevk ve keyifler işittik idi, tarihlerde dc türlüsü¬ nü de gördük idi. Ama bir binanın naklini işitmemiştik. Kör ola¬ sı zaten devletin parası ile kendine köşkler yapmak, bir defa re¬ zalet, hırsızlık ve alçaklıktır. Bir de üstüne bunun nakli ne olu¬ yor? Edepsiz, namussuz! Varsın fuhuşhânen sekiz metre geri¬ de olsun, yerinde kavun mu çıktı. Yahut kör mü idin, yapılma¬ dan düşünseydin. Zaten her işin böyledir. Buna da dalkavuk matbuat fen âleminde hâdise, Gazi’nin dehası süsünü veriyor. Bari utanın da bu işten âleme karşı hiç bahsetmeyin. Hem de hâdise biz mi yapacağız?!. Amerikada çok koca binaları nakle¬ derler. Bu ne rezalet? Allah topunuzun belâsını versin. Abdül- bamid dalkavuklarım bin kere geçtiniz. 9 Ağustos Milliyette yeni fırka mes’elesi var : Fethi yeni bir fırka te’sis ediyor. Fırkanın lideri olacak. Bu zâtın fırkasının esası prensipleri Halk Fırkasının esaslı pren¬ siplerinden farklı olmıyacak. Yâni yeni fırka da Cumhuriyetçilik ve lâiklikte Halk Fırkasının aynı prensiplerini programında ka¬ bul ve tatbik, fakat İdarî, İktisadî ve siyasî nazariyatta farklı bir program tatbika çalışacaktır. Fethi sefirlikten istifa ettik¬ ten sonra münhal meb’usluklardan birine namzetliğini koyacak¬ tır. Bu havadisin yanında Mustafa Kemal ile Fethi’nin Yalova’¬ da yemek masasında bir resmi var. Bundan da fırkayı yapan kim anlaşılıyor. iki gün sonraki Paris gazeteleri Fethi’nin istifa ettiğini, yerine Saraçoğlu veya Vasıf’m Paris’e sefir olacağını yazdılar. Vasıf rezalet ve cehaletlerle dolu olduğu halde Mustafa Kemal ve ismet Hükümetinin mühim bir haricî memuru olmuştur. Bundan iki ay evvel Fransamn şimalinde meşhur zevk şehirle¬ rinden biri olan Boville’e gitmiş. Orada dünya güzellerini, fahi- şeleri davet edip ziyafet çekmiş, çok paralar sarfetmiş, danset- miş. Fransız gazeteleri bunu istihza ile yazdılar. Çünkü şef ir vaziyetinde bulunan biri böyle şey yapamaz. Fırka mes’elesi hakkında aynı gazetenin ilk sahifesinin ba¬ sında çerçeve içinde fcir yazı var. Bu işin girizgâhı maıamında- dır. Resmî değilse de Hükümet ağzı gibidir. Şüphesiz bunu Mus¬ tafa Kemal dikte ederek neşrettirmiştir. Burada diyor ki : «Da- 1612 1613 HAYAT ve HATIRATIM hilde ve hariçte bazı tenkidler var. Türkiye de demokrasi ve cumhuriyet var, ama ne hürriyet-i matbuata cevaz veriyor, ne de muhalif bir fırka teşkiline. Türk vatandaşları kanaat ve içti- hadlarım müdâfaa için kürsü bulamıyorlar-Mecliste türlü ve gizli ihtiraslardan münezzeh saf ve samimi bir muhalefetin fay¬ dası vardır.» (Milliyet 4 Ağustos). 10 Ağustos tarihli gazetede yeni fırkanın adinin «Serbest Cumhuriyet» olduğu yazılı. Bu Halk Cumhuriyet Fırkasının müstebid bir cumhuriyet olduğunu ifade eder bir ad. Âlâ.... Bu adı koyan da şüphesiz Mustafa Kemaldi, intakı hak. Bununla eski fırkanın müstebid ve zalim olduğunu ifade ediyor demek¬ tir. Burada Fethi’nin Mustafa Kemal ile otomobilde bir resmi var. Altında şöyle yazılı : «Cumhuriyet Halk Fırkasının hâni ve lideri Büyük Gazi Hazretleri ile Yeni Serbest Cumhuriyet Fırkasını teşkil edecek olan, otomobilde Yalova’da bir tenezzüh esnasında» Yine bu nüshadaki malûmata göre «Fethi dün gece sabahın beşine kadar Gazi Hazretlerinin köşkünde kalmıştır. Bu gece de beraberdir. Fırka Umumi Kâtibi Saffet Beyin de iş- tırâk ettiği bu toplanmaya ehemmiyet atfolunur.» Paris gazetelerine göre yeni fırkaya Kütahya meb’usu ve Gazinin en emin adamı Nuri Bey kâtıb-i umumi tayin edilmiştir Tamam iyi bulmuşlardır... Bu da isbat eder ki, yeni fırka oyu¬ nunu yapan Mustafa Kemaldir. 11 Ağustos Milliyette ismet Paşa’nm beyanatı var. Bu da. ilk sahife başında ve çerçeve içinde. Şunları demiş : «Anlaşılı¬ yor ki, eski arkadaşımla büyük meseleler üzerinde ciddî mü¬ nakaşalar yapacağız. Yeni fırka liderinin mevzularını daha sarih, bir surette teşrih etmesine lüzum vardır. Fethi Beyin müstakil bir fırka teşkil etmesi siyasî hayatımızda büyük bir tekâmül safhasıdır. Fethi Beyin intişar eden mektubuna göre bu fırka daha ilk anda Hükümetin siyaset ve İcraatını tasvîb etmeyen bir istikamette olduğunu göstermiştir... îilı...» Aynı nüshada bu hususta diğer malûmat da var. Serlevha : «Yeni fırka karşısında Gazi Hazretleri ne düşünüyorlar?» Bu- Dr. RIZA NUR rada bir resim var ismetle Fethi beraber, yine tatlı tatlı gülerek konuşuyorlar. Birbirini bitleri kadar sevmiyen bu iki adam iç¬ lerini saklayıp böyle nasıl gülebiliyorlar bilmem ? Gazete resmin altına «Samimi musafaha hali» demiş. Diyecek yok!.. Buradaki malûmat : «Fethi yeni fırkanın teşkilâtı ile meş¬ gul olmak ve lüzum hasıl oldukça Gazi Hazretleri ile temas et¬ mektedir. Fethi programını hazırlamış ve Gazi’ye bu hususta izahat vermiştir. Programın bugün, yarın neşri muhtemeldir. Yeni fırkaya bir kısım meb’usların iştiraki bildirilmektedir. Fethi mevkii iktidara gelmek için çalışacağını söylemiştir. Aynı gazetede «Gaz’nin cevabı» serlevhalı ve çerçeve için¬ de şu malûmat var : «Fethi Beyin Reisicumhura takdim ettiği mektubu bugün dercediyoruz. Gazinin cevabı henüz-gelmedi. Biz bu cevaba pek hususî bir ehemmiyet veriyoruz. Çünkü hem reisicumhur, hem Halk Fırkası umumî reisidirler. Gazi bu sı¬ fatlarının herbiri ile kendi prensipleri üzerinde münakaşa imk⬠nı verecek her teşekkülü memnuniyetle kabul eder... Şu mu¬ hakkak ki Gazı yeni teşekküle karşı yüksek, mevkiinin icabettir- diği yam alâkayı gösterecektir. Fakat şuna da kaniiz ki, Cum- huiriyasetinde olsun veya olmasm, Gazi her şeyden evvel Halk fırkasının reisidir. Cevaplarının bu ruh ve vasıfta olduğunu kuvvetle tahmin ediyoruz. «Yeni Fırka hakkında gazi ne düşünüyor?» ünvanh maka¬ leye devam ediyoruz. Burda iyice malûmat var. Aynı nüshada «Son Dakika» serlevhalı malûmat da var. Bunda Milliyet muharriri, Fethi’yi Saffetle beraber görmüş, bir mülakat yapmış. Fetfi suallere şöyle cevap veriyor : «Fırkanın programı tamamen tesbit edilmiştir. Birkaç gün içinde neşredeceğim. Çok esaslı hatlara malik olan bu program tatmin edici hususiyetleri ihtiva etmektedir. Neşretmeden evvel tafsilât vermek istemem. Fırkanın grup halinde kalmayıp emsali gibi her türlü teşkilâta malik olacaktır. Bu teşkilâtı sür’atle ya¬ pacağım. Prensip ayrılıkları olan noktalarda Hükümeti tenkid edeceğim. Kabineye dahil olmak istemem. Bir fırkanın lideri ola- 1614 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA. NUR 1615 rak Hükümetin başına geçmek, kendi prensiplerimi hâkim kıl¬ mak isterim. Programın intişarından sonra kanaatlerime iştirâk edecek meb’uslar olursa maal-memnuniye kabul edeceğim.» Bu hâdise Lozan muahedesinden sonra beş senelik şiddetli bir zulüm ve istibdad, katil, hırsızlık, fuhşiyat, favoritizm, key¬ fî idare, ağır vergiler, israftan sonra bunlar halkta memnuni¬ yetsizlik, zulümden şikâyet, şiddetli malî bir buhran hasü ettik¬ ten, Avrupada memleketimiz rezil olduktan, millet bu hükümet ve idareye düşman olduktan sonra oluyor. Bu vak’anın mühim bir hâdise olduğu şüphesizdir. Bütün bunlardır ki Mustafa Ke¬ mal’i böyle bir bu dercettiğimiz mâlûmata göre muhalif bir fırka teşkil ediliyor. Bunu Fethi yapıyor. Fakat Mustafa Kemal ile beraber. Yâni hakikatte Mustafa Kemal yapıyor. Fethi basit bir âlettir. Bu fırka Cumhuriyetçilikte evvelki fırka ile bir. Fa- kat idarede başka fikirde. İdaredeki sistemi hürriyettir. İsmet Hükümetinin idaresinin muzır olduğunu, onu tenkid edeceğini söylüyor. Mevkie geçeceğine ifade ediyor. Şimdi bu şeklin sebeplerini, ifadesini, içyüzünü, akıbetini söyleyeyim. Paristan söyleyebilirim. Burada keramete lüzum yoktur. Vazyet sarih ve basittir : Bu fırkayı yapan Fethi değil, bizzat Mustafa Kemaldir. Teşebbüsü bizzat olmamış olsaydı, Fethi ona böyle bir teklif bile yapmağa cesaret edemezdi ve böyle olmasa gerek Fethi ve gerek başka birinin fırka yapması imkânı olur muydu? Pek yakın bir mazideki ikinci grup ve Terakkiperver Cumhuri¬ yet fırkalarının akıbetleri, felâketleri, onları teşkil eden şahısla¬ rın maddeten ve mânen imha edildikleri meydandadır. «Giriz¬ gâh» adını verdiğimiz ve aynen dercettiğimiz beyanatta bu zih¬ niyetin hâlâ bir noktasını kaybetmeden hüküm sürmekte olduğu na celi bir delildir. Programı da bizzat Mustafa Kemal yapmış¬ tır. Bu hâdise ifade etmektedir ki, Mustafa Kemal ve saltanatı yıpranmıştır, inhitata yüztutmuştur. Mustafa Kemal artık sağ- öangerî ediyor. Şaşı gözü görmüş, nihayet anlamış ki zulüm ile de asıp kesmek gibi şiddetler ile de sökmüyor. Devleti, milleti helake doğru götürdüğünü hissetmiştir. Devleti, milleti, cum¬ huriyet denilen şeyi cihana karşı rezil ettiğinin de farkına var¬ mıştır. iyice anlamıştır, ki gırtlağına kadar pisliğe batmıştır. Şimdi bundan kurtulmak, mevkii sağlamlatmak istiyor. Bu pis¬ liği tamamiyle îsmet’e sürüp işin içinden çıkacak. Mes’ele bun¬ dan ibaret. Halbuki Lozan'dan bugüne kadar olan devrede Tür¬ kiye'de sade bir Mustafa Kemal vardı. İsmet kimdir? Mustafa Kemal’in kendi tabiri veçhile «sade bir emir neferi.» Her şeyi düşünen, yapan sade Mustafa Kemaldir, ismet bir âlet idi. On¬ ları sadık bir hizmetçi sıfatıyla ve gayretle icra ve tatbik edi¬ yordu. Bu sağdangeri ile Mustafa Kemal bübtün işlerin fena olduğunu sarih bir surette itiraf ediyor demektir. Bunların bü¬ tün mes’uliyeti kendi sırtındadır. Fakat şurası da muhakkakki onun mevkii gayrîmes’uldür. Mes’uliyet mevkii ismet'İndir. Ka¬ nun huzurunda bunlardan kamilen mes’ul olan ismettir, ismet öldürülen bir millete mezar kazan Gazi’nin elinde bir kazmadır. Kazma mes’ul olmaz ama, bu canlı kazmadır. ismet gayet haristir. Efendisinin yerinde gözü vardır. Dört yıldır Türkiye’de ve Avrupa’da adamları ile propaganda yaptı¬ rıyordu. Bunların içinde meb’uslar sefirler vardı, ismet bunları her suretle himaye eder. Propaganda şu idi : «Çok fenalık oluyor. Böyle zulüm ve suîidâre görülmemiş¬ tir. Hırsızlık müthiş. Millet batacak. Bunları yapan hep Mus¬ tafa Kemaldir. Bereket versin ismete o da olmasa büsbütün müthiş olacak. Ne İsa o mümkün mertebe fenalıkları ve daha çok olmaktan menediyor.» Derken halkta Mustafa Kemal’e düş¬ manlık, İsmet’e muhabbet peydalı oldu. Anlaşılıyor ki Mustafa Kemal tunu sezdi. Sezmesi tabii idi. İsmet’i hırpalamağa başla¬ dı. Meselâ İsmet’in Lozan’dan Mustafa Kemal’e yazdığı pek müthiş bir dalkavukluk olan mektubunu neşretti. Bu İsmet’i re¬ zil etmekti ve seni imha ederim diyen bir tehdid idi. ismet der¬ hal işi anladı. Dah^ müthiş dalkavukluğa başladı. Bununla mev- kıda kaldı. Bir de Mustafa Kemal İsmet kadar muti’ bir köle, âlet bulamazdı. Bu sebeple onu atamıyordu. Tehdid altında tu- 1616 HAYAT ve HATIRATIM fl y r U -, D . erk “ Kemal Propagandaya banladı. Adam¬ an han hani fenalıklan Ismefe yükletir tarzda propaganda- " , y ? P Ilar , Vaz * et Halktan şimdi Wf e de düşman- h„ £ ‘ “fi. 1516 bU flrka mcs ' elesi ite Mustafa Kemal şimdi küdırrark htr y ° r 'ı 33 f“ Stafa Ke “ al ’ İn k6tülukl «i ortadan kaldırmak hürriyet vermek aklından geçen şey değildir. . Fet J 1 Ismet 1 hlÇ sevmez - Paris’te fena canı sıkılıyordu. Ba- a burada söylediği sözlerden anlıyorum ki ille yine başvekillik alet etti. Şimdi onu îsmet’e karşı kullanıyor. Bunu zaten yıllar r 1 — d“““ ~ s se «eToldn? -n r rezalet İdi - Mustafa Kemal bonon ayıp bir S 0lh ” m ^ ettiğini görünce vaziyeti kurtsak ğbi kTner f “k“ h ? f bİr J‘ rka yaP ' y0r - Fatat hakikatte birin* “r r şap diye * vımurl^ ^ raSlra ^ arag ^ z ’ Hacivat birbirine «ti fırka var, hürriy^ vi diy"^" ^ Alemde Bu fırkada Mustafa Kemal’in malıdır. Halk Fırkasındaki reeb usların bir kısmını emredecek yeni fırkaya verecek Bu iki düşman şahıs Karagöz ve Hacivat halinde döğüşecek Bövlr *“ boyayacak. Herkes de artık hürriyet var d^ecekt totaS bu sene ekseriyeti Fethi'ye verecek, Wi yıkacak. İsmet o va- Dr. RIZA NUR 1617 kit gaflet edip efendisinin aleyhine 1 başlarsa, Mustafa Kemal onu derhal imha edecek, Kâzım Karabekir ve arkadaşlarının mezarlığına yollıyacak. Fakat ismet hinoğlu hindir. Pek müraî ve hilekârdır. Bu yola girmez. Bil’âkis evvelkinden daha ziyade dalkavukluk eder. O vakit yaparsa sefir olarak tebyid edile¬ cek, yahut Halk Fırkasının başında Mecliste ekalliyette oturup Mustafa Kemal’den izin alabildikçe Fethi’ye hücum edecek, böyle ondan intikam alacaktır. Mustafa Kemal’in bu işte hüsnüniyeti olsa, her şeyden evvel Halk Fırkasından samimi bir surette çekilirdi. Halbuki çekilse bile yine hüsnüniyetine inanmak mümkün olmaz. Zira bu sefer gizlice yine fırkayı avucunda tutar, önümüzdeki İnti¬ hapta yapacağı intihap rezaleti de gösterecektir. Yine intihabı valiler vasıtasıyla tehdid ile yapacaktır' Yalnız şu farkla ki bu sefer bütün meb’uslar Halk Fırkasına değil, bir kısmı da Ser¬ best Cumhuriyet Fırkasına intihap olunacaktır. Hâsılı bu halin adi bir maskaralıktır. Eski rezaletlere yeni bir rezalet ilâvesinden ibarettir. Millet ve devlet için bir faide me’mul değildir. Buna kollu döğüş derler-•• Eğer Fethi bu va¬ ziyetten istifade ederek beş yıldır olan türlü vahim rezaletlerin içyüzlerini Mecliste açıp dökerse, bunu gazeteler yazarsa besbel¬ li bir hizmet etmiş olur. Millet ve cihan rezaletleri bir derece da- han anlamış olur. Fakat rezaletler esasen Mustafa Kemalindir. Hangi pis taşı kaldırsan altından Mustafa Kemal çıkar. Hangi kirli yorganı açsan altında o vardır. Herhangi pis ipe dokunsan ucunda o vardır. Bunlara dokununca Mustafa Kemal çıkar* Fethi ise ona el süremez. Fakat bu Fethi esasen ve vakit vakit te’sir altında enporte olan, zivanesinden çıkan bir bünyede in¬ sandır. Birgün münakaşa esnasında kızışıp herşeyi söyleyiver¬ mesi de mümkündür. Bakalım. Ancak bunu da bir defa yapabi¬ lir ve derhal imha olunur. Zannediyorum ki bu işlerin böyle olduğunu bildiği halde ahali bu fırkaya sarılacaktır, bel bağlıyacaktır. Denize düşen yılana sarılır. Bu da Mustafa Kemal’in hoşuna gitmeyecek. Ye- F : 102 1618 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1619 ni fırkayı dağıtacak. Arada bir takım zavallılar perişan olmuş olacak. Bu işte bir şaşılacak şey de Fethi’nin nasıl olup da bu işe girmiş olmasıdır. Çünkü rezil olacak. Çünkü fenalığın başı Mus¬ tafa Kemaldir. Onun vücudu kalkmadıkça hiçbir şey düzeltile¬ mez. Fethi bunu bilmez bir kimse değildir. Bana Pariste kaç defa Mustafa Kemal’in pek alçak ve rezil bir adam olduğunu, bunu evvelce anlayamadığı için pek teessüf ettiğini, bu idarenin eşkiyalıktan başka bir şey olmadığını yana yakıla ve heyecan, içinde söylemiştir. İsmet aleyhinde ise daima ve herkese söy¬ lenirdi. Zaar.i'. Hem bilmek lâzımdır ki onunla işe girmek itle çuvala girmektir. Farzedebiliriz ki, Fethi bu çürük işe girmek r kendisini rezil etmeği bir ümid ile göze almıştır. Hükümete ge¬ çip belki Mustafa Kemal’den milleti kurtarmağı düşünüyor ve yapabilirse Türkiye’nin en büyük adamı olur. Derhal heykeli di¬ kilen. Fakat böyle bir ümid ve ihtimal asla yoktur. Böyle bir te¬ şebbüsü sezdiği, hattâ sade şüphelendiği anda, Mustafa Kemal Fethi'yi gıcır gıcır kör testere ile keser. Kolaylıkla kesemezse derhal silâh kuvvetine müracaat eder. Asker aleti Fevzi Paşa, ile, hattâ ona lüzum kalmadan muhafız taburları ile Meclis’i ba¬ sıp Fethi’yi, Hükümet âzasmı, meb’usları kılıçtan geçirir. Fet¬ hinin zaten böyle bir fikirde olduğunu zannetmem. Böyle fikirde olmayınca da bu iş deruhte edilemezdi. Etti. Mustafa Kemal gayrîkabili ıslâhtır. Bir defa bünyesi, cibi- liyeti iktizasıdır. Sonra bu imkân çoktan zail olmuştur. Bundan beş yıl evvel olsaydı mümkündü. Şimdi sirkat kasdi ile bir eve girmiş, hâne sahibi uyanınca onu kesmeğe mecbur olmuş, onu ..resince de eve ateş verip yakmış bir hırsız vaziyetindedir. Na¬ sıl meşruiyete döner? Fethi bu iş ile kendini rezil edecektir. Bu adam bir namuslu insandı. Bu fırka ile mahvoluyor ve lekeli bir surette ölüyor. İşin ahlâkî cihedleri var : Mustafa Kemal’in şiddetle aleyhinde olan bu adam, bugün onunla teşriki mesaî ediyor. Demek bugüne kadar olan, rezaletleri kötü görmüyor. Dercettiğimiz mektubun¬ da görüldüğü üzere Fethi de Mustafa Kemal’in dehasından bah¬ sediyor. Türlü dalkavukluklar ediyor. Bunlarla demek Fethi de bir ismet olup gitmiştir. Bu çirkefe sadece mevki hırsı ile düş¬ tüğünü zannediyorum. Bir türlü Paris’e sığamıyordu. Ankara’yı istiyordu. Paris’te son iki yıldanberi de Ismet’in aleyhinde devamla beraber Mustafa Kemal’in lehine başlamıştı. Halbuki daha evvel kendisini Ankara’ya davet ettikleri vakit, fena korktuğunu, gidemeyeceğini bana söylemişti. Bir yıl evvel İstanbul’dan avdetinde bana «Canım artık memlekete dönmüyor musun? Gazi eskisi gibi değil. Çok mutedil olmuş. Hele Türk tarihi merakına düşmüv. iyi... Onunla oyalansın. Fena şeyler düşünmeğe vakit bulamaz» demişti. Ben bir şey demeyip içim¬ den «Amma mutedil olmuş! Eskişehir istasyonunda Temyiz âzalarına yaptığı müthiş tehdid ne?» demiştim. Çünkü bunu da¬ ha iki ay evvel yapmıştı. Demek ki İstanbul’a gittikçe Fethi yu- muşuyordu. Mustafa Kemal’in lehine dönüyordu. Fethi safde¬ run bir adamdır. Demek o şeytan onu kandırıyordu. O da ismet aleyhine olan kini şevki ile bunu muvafık buluyordu. Nihayet ağına düştü. Bir defa daha âlet ve sonunda büsbütün rezil ola¬ caktır. ismet bugün düşse bile bir müddet sonra Fethi yine atı¬ lıp ismet mevkıye geçecektir. Gazi cenapları iki dama taşma maliktir. Onlarla hâneler atlıyarak oynayıp durayacaktır. Vazi¬ yet ve netice böyledir. Bakalım zuhurat, fevkalâde şeyler ol¬ mazsa... ismet ve Fethi’yi mukayese edelim : ismet cahil, namussuz, rezil, içi dışına aslâ uymaz, şeytana iblislik eder, müraî, hilekâr biridir. Entrikada eşsizdir. Natuk- tur. Fethi zekâca îsmet’ten aşağı, fakat şimdiye kadar namuslu biridir. Ismet’e nisbetle çok okumuş olmakla beraber pek bön ve safderundur. Mantığı çok defa kuvvetlidir. Vaziyeti görür, çok defa da saf bir çocuk gibidir. Hele çok tesir altında kalır. Kim evvel giderse ve biraz da cerbezesi varsa Fethiyi en saç¬ ma şeylere de inandırır. Halbuki ismet babasına bile inanmaz. Mevcudiyeti şüphe ve evhamdan ibarettir. Bu sebeple daima 1620 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1621 uyanıktır. Beriki ise uyuşuktur, ismet yalandan güler yüzle dost kazanmakta maharet sahibidir. Fethi ise aksi, herkes için antipatik bir mizaçtadır. Kimse sevmez. Bu evsafa bakınca hükmetmek lâzımdır ki ismet Fethiyi dolaba koyacaktır. Herhalde mağlûb edecektir. Bilhassa entrika nutuk-îuk ile ismet Fethi’yi açık münakaşalarda da alt edecek¬ tir. Fakat bunun hükmü yok. Hüküm Mustafa Kemaldedir. En haklı ve en haksız bir işte de Fethi münakaşada mağlûb olsa, fa¬ kat Mustafa Kemal Fethi’yi tutmak istiyorsa Fethi galiptir. Netice o veçhile olur ve icra edilir. Yok en haksız işte de ismet haksız çıksa veya en hakkı olduğu zamanda mağlûb da olsa Tür¬ kiye’nin lâyüs’eî, amma yef’al Allahı el Gazi Cellecelâlühu Is- met’i tutmak istiyorsa ismet galiptir. Ne oldu ise Fethi’ye oldu. Bu namuslu olduğunu zannetti¬ ğim adama acırım. Bu hâdisenin esasi hatları budur. Eğer Fethi yeni fırka ile memlekete İdarî, siyasî ve iktisadi bir derece hürriyet ve ferah¬ lık getirirse Fethi yine tebrike şayandır. Esas can, mal ve namus emniyetidir. Başka şeyi istediğimiz yok. Bakalım bunları yerleş¬ tirebilecek mi? Bunların düşmanı Mustafa Kemaldir. Bu sebep¬ le yerleştiremiyecektir. Reisicumhur kızdığı adamı imha ede¬ meyecek mi, onun meb’usluğuna, ticaretine zarar veremiyecek mi, adliyede hâkimlere emredip istediği gibi hüküm verdiremi- yecek mi? Bu basit ve medenî dünya, hattâ binlerce yıl evvelki milletlerin sosyetelerinde iptidâi haklar olarak mevcut bu şey¬ leri Fethi yirminci asırda ve cumhuriyette Türkiye’de te’sis ede¬ bilecek mi?,.. Bence edemiyeceği iki kere iki dört eder gibi kaf¬ idir. 19 Ağustos Milliyetin başındaki beyanat şüphesiz Mustafa Kemal’in dikte ederek neşrettirdiği bir şeydir, Burada bunla¬ rın artık Meclis’te muhalefete ve serbest münakaşaya müsaade edilmesinin matbuat hürriyetini ilga etmelerinin cumhuriyette ne çirkin olduğunu bizzat ifade ediyor. Fakat garibi şu ki, bu¬ nun sebebi muhalif fırkaların vatansız olduğuna veriyor. Şii adam ne insafsız müfteridir, ve ne utanmaz sahtekârdır. Bu ka¬ dar zırva te’vulil kabul eder mi? ikinci grupa, Terakkiperver Cumhuriyet fırkasına vatan hainliği isnat etmek alçaklıktır. Bu adamlardan böyle bir şey sâdır olmıyacağı muhakkaktır. Tanı¬ dığım insanlar ve böyle bir halleri görülmemiştir. Bu hal bilâkis Mustafa Kemal’den me’muldür. Bir kere mevkiden düşsün, hat¬ tâ Avrupa’ya kaçmağa mecbur olsun. Tekrar o mevkıye gelmek için ecnebi devletlere memleketin bir kısmını bilâtereddüd nasıl verir görürsünüz. Bu muhalif fırkalara bu beyannamede kaba teşekkül deniyor. Buna aklım ermedi. Acaba Halk Fırkası mı ince teşekkül... Hem irtica ile onların münasebeti yoktur. Gazi Halk Fırkasından daha sol bir fırkayı bile memnuniyetle kar¬ şılarmış... A efendi, dolma yutturmasana... Mes’ele bu mu? Bü¬ tün iş mevkı-ı iktidar işi... Yeni fırka cumhuriyet fikirli ve halk içinden doğuyormuş... Canım bunu yapan yine sizsiniz. Halk nerede, neden haberi var?!. Mecliste ve matbuatta kirli ve kirli ellerden münezzeh saf ve samimi muhalefetin faydası vardır de¬ niyor. Ne demek?.. Saf ve temiz olanın ne ve miyarı nedir? Siz¬ ce işinize gelmeyince yâni bir pislikleri meydana dökünce eli¬ nizden mevkıyı almak iktidarım gösterince ona gayri sâf, kirli emelli der işin içinden çıkarsınız. Mustafa Kemal sofrasında dâvetlilerine fırka hakkında iza¬ hat vermiş. Buna sebep Ankara meb’usu Talattır. Talat fena adam değildir. Sade dalkavuktur. Bir de dangalaktır. Sebebini birgün bana söylediği bir sez izah eder. Halk Fırkasının meb’us- lar arasında müşevvik ve propagandacısıdır. Kendisine «Çok dalkavukluk ediyorsun» dedim. «Bir kere yanıldım da îttihadcı- lara muhalefet ettim. Talat Paşa beni yere bir çarptı ki hapis, Avrupa’ya kaçmaya kadar belimi,doğrultamadım. Çok mahru¬ miyet çektim. Bir daha mı? Ben delimiyim... Suyuna giderim.» demişti. Gazi’ye sofrada «Yeni intihabı da siz yapmalı idiniz. Sonra size Meclis içinde bir hizip yapardık.» demiş. O da şu ce¬ vabı vermiş : «Yok, bu dürüst değil, bunda namuskârane hare¬ ket etmeli. Senin dediğin eski teşekküllerde olurdu. Bunların 1622 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1623 etmeleri milleti elemlere, kederlere mâruz bırakmıştır. ilh...» Ne güzel itiraf... Bunu namussuzluktan başka hayatında bir iş yapmamış olan biri söylüyor. Ne namussuz adam!.. Yeni inti¬ habı canım yine bizzat sen yapacak değil misin? Fena intihabı namussuzluk ile tavsif ediyorsun, bunları eskiden yapan sen de¬ ğil misin ? Bu sözünle kendine namussuzluğunu itiraf ediyorsun. Zavallı mület nelerle iğfal edüiyor? İğrenç.... Bakın ne acûbe mahlûklar çıkar dâ millet denilen şeyleri nasıl dolandırır... Pa¬ dişahlıkta milletin iğrapta mahilli yoktu. Ondan bahsedilmezdi. Boynuna cumhuriyet maskesi geçiren alçaklar her şeyi milletin yaptığını söyler dururlar. Hakikatte ise milletin yine eskisi gibi insan yerine konulduğu yoktur. Fethi beyanatında ve mektubunda Mustafa Kemal’e «Bü¬ yük Reis, Gazi Hazretleri, bilhassa devlet işlerinin münakaşa tenkid olunması ve ancak bu suretle salim neticelere iktiran ede¬ ceğini kabul eden, yalnız kabul değil, hattâ telkin eden ve bun¬ dan hâz duyan bir dehâdır.» diyor. Kendi de bilir ki bunu iste¬ miş, buna tahammül edemeyen Mustafa Kemal bizzat kendisi¬ dir. Ona dâhi de diyor. Birgün Paris’te Fethiye «Bu ne rezalet? Bu adam boyuna dâhi diyorlar, herifi çıldırtacaklar, gururu Allahlık derecesine varacak» demiştim. Bana «işte Abdülha- mıd’e yapüan istibdad devirlerinin lâzım-ı gayrı mufarıkı dal- kavukdur» demişti. Şimdi şuna bak!.. Fethi gözümden düştü, ayağımın ucunda bin parça oldu. Bu adam namuslu değildir. Fethi namzetliğini koyacağını, halk programını beğenirse meb’us yapacağmı söylüyor. Bunun da böyle olmadığını kendi benden iyi bilir ya. işte Fethi de yalanlara, dolanlara başladı. Bunun nasıl olacağını biz de biliriz. Bütün cihan da bilir. Dai¬ ma itiyad olarak münhal bulundurulmakta olan bir - iki meb¬ usluklardan birine intihabını Mustafa Kemal ora valisine ya¬ zacak, Fethi meb’us olacak. Fethi’nin beyanatında mühim ola¬ rak, yeni intihap kanunun yapılacağı, bunun bir derece olacağı, kadınların da intihap olunmak hakkı olacağı var. Al sana bir rezalet daha... Fethi buna da tasvibkâr. Hattâ yapılması kendi yapacakmış gibi. Fethi çamura batmıştır. Bunu söyleme¬ sinin sebebi şudur; Bunu isteyen Türkocağı değil, Mustafa Ke¬ mal’dir. Ankara meb’usu Talât yeni fırkaya girmiş. Halbuki Mus¬ tafa Kemal’e fırkanın yapılmayıp intihaptan sonra Meclis’te bir hizib yapılmasını teklif eden bu. Mes’ele basit: Gazi Halk Fır¬ kası mebuslarının bir kısmını Fethi’ye boca ediyor. Talât’a emir vermiştir. Talât da giriyor. Yoksa bana biraz evvel söy¬ lediğim sözü söyleyen Talât, faka basar mı? Muhalif fırkaya girer mi? Fethi, Mustafa Kemal’e bir mektup göndermiştir. Onu da hiç şüphem yok Gazi Cenapları bizzat kendi yazmıştır. Öyle di¬ yerek halkı aldatıyorlar. Daha doğrusu ağalar Türk Milleti ile eğleniyorlar. Bu mektup bir noktadan pek mühimdir. Diyor ki: «Memlekette bir sıkıntı vardır.» Bunu en hafif tabiri ile ifade edebilen edebilmiş. Bu, malî ve İktisadî buhrandır, diyor. Doğ- nı, fakat sonra nebat-ı iptidâiye bahanesi ile mazur göstermeyi de unutmamış. Lâkin hakikat hiç de böyle değil. Sonra bunu hükümetin beş yıldır takip ettiği malî ve İktisadî siyasete ve¬ riyor. Bu pek doğru ama yine bu kadar değil. Sonra fazla ver¬ gileri de sebep gösteriyor. Bu da doğru. Lâkin daha çok var. Buna tevzi-i adalet, haricî ve dahilî siyaseti de sebep gösteri¬ yor. Hah, işte bu suretle mücmel ve kapalı olarak söylüyor. Bunlar büyük şeylerdir ki zulüm, mahkemelere müdâhale, is¬ tibdad, asıp-kesme, rüşvet, hırsızlık, ilh... emsali bu cümlede dahildir. Bunları açık izah edemiyor. «Kendilerine derin mu¬ habbet ve hürmet beslediğim hükümet ricali» diyor. Aferin! iş¬ te bu yalanı. Fethi bunları yapmamalı idi. Fethi fena vaziyetin ancak Meclis’te tek fırka olmasından, Hükümetin adetâ gayrîmes’ûl denecek bir halde kalmasından ileri geldiğini de söylüyor. Çok doğru. Ancak sade bu mu? Mevki hırsları, devlet işinin şahsî menfaatler altında tutulma¬ sı, dalkavukluk, favoritizm, hırsızlık ve cehalet gibi daha nice âmiller var. Bunları söyleyememiş. Bakalım ilerde söyleyebile- 1624 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1625 cek mi? «Zat-ı Riyaset penahıler bu memleketi müthiş düşman istilâlarına karşı misli görülmemiş bir hamaset ve şiddetle illi-.» diyor. Bu sözlere göre, bu milleti Mustafa Kemal kurtarmış, ona hürriyet vermiş, vatanın ebedî minnet ve şükranına ve umum insaniyetin takdir ve hayranlığına hak kazanmış, işte fena br dalkavukluk ki Fethi’ye yakışmazdı. İsmet, Falih Rıf- kı, Yakup Kadri, İlh... dalkavuklar da ancak bunu yapıyor. Başka dedikleri yoktur. Zavallı Fethi burda iken bunları ne Çirkin görüyordu. Şimdi kendi de onlardan biri oldu... Yine gü-. lünç şey... Fırka teşkili, Reisicumhura arzedilir mi! Onun mü¬ saadesi istenir mi? Ne münasebeti var? Al hürriyet! Al Cum¬ huriyet! Sade bu işin cıvıklığını, bir ihtiyaç üzerine yapılmış sun’i bir şey olduğunu göstermeye kâfidir. Bakalım Mustafa Kemal cevabında ne diyecek? Henüz bu cevabı havi gazete gelmedi. Mustafa Kemal bu fırka işi ile bir taşla iki kuşu birden vuruyor: 1 — Güya memleketten istibdadı kaldırıyor, muhalefete tahammül ediyor, Meclis’e serbest idare-i kelâm, matbuat hür¬ riyeti veriyor. 2 — Ismet'i tepeliyor. Ona bir düşman vücude getiriyor. Tamamiyle ayağı altına alıyor, köle ediyor. 3 — Beş yıldır olan istibdat, terör, katil, hırsızlık, ilh... seyyiatı îsmet’in sırtına yükletiyor. 4 — Şimdiye kadar tamamiyle kul, köle olmamış olan Fet- hi’yi de bir îsmet yapıyor. Onu da kirletip bitiriyor. 5 — Bir iken iki âlet sahibi oluyor. 6 — Milletin ve Avrupa’nın gözünü boyuyor. Kendisine iyi dedirtmek istiyor. 7 — Bu vesile ile bir başvekili de nasıl te’dip edebildiğini gösteriyor ve istikbaldekilerini tehdit ediyor. g — Sarsıldığını hissettiği mevkiini kuvvetlendiriyor. işin hülâsası göz boyamak ve sahtekârlıktan ibarettir. Bamlara kimsenin kanacağı yoktur. Ve ilerde Mustafa Kemal bununla da olmayacağını anlayacak. Fakat o vakit de başka bir sahtekârlık buluyor, bu suretle gününü dolduruyor. Bunda bir de ibret var. Bu da ismet gibi denaete âlet olan¬ lardır. Onlar da tepeleniyor. Bu muhakkaktır, fakat hattâ ha¬ zan böyle kendi efendileri tarafından tepelenmeleri ibretin mümtaz nev’idir. Bununla milletin aleyhlerindeki husumet ve galeyanını gi¬ dermek gayesini güdüyor. Ama bu da boştur. 16 Ağustos Journale gazetesinde bir makale var. Bamda bu fırka başka türlü tefsir ediliyor. Bunu görünce ismet fır¬ kayı görünce milleti hariçle meşgûl edip mevkiden düşmemek için Iran işini çıkardığım söylüyor. Bu usûl eski ve klâsik usûl¬ dür. Bilmem doğru mu? Bizimkilerin İran’a tecavüzünün Ce¬ miyet-! Akvam’a ve Pacte Kellogg’a darbe olduğunu da söylü¬ yor. Bu doğru. Iran cemiyete dahil, biz değiliz. Bu tecavüz va¬ kıa bir deliliktir. Fakat bence bu tecavüzün sebebi fırka mes’e- îesi değildir. Vakıa îsmet mevkide kalmak için bu hiyaneti mü¬ kemmel yapar bir adamdır. Nitekim hiç lüzumsuz Şeyh Said isyanında kürtleri katliam etti- Tuhafı kendisi de kürttür. Ona milliyet no? Sade mevki lâzım. Mustafa Kemal gazetelerde «Millette sıkıntı var. Vergiler ağırdır. Adlî, dahilî, haricî işler kötüdür» demeye müsaade et¬ mek için bin müşkül mevkide olması lâzımdır. Demek vaziyeti fenadır. Bu da şunu ifade eder: Çıkabildiği kadar dağm tepe¬ sine çıkmış. Artık çıkamıyor. Artık yolunda devam edemiyor. Demek her şeyde olan evolosyondaki gibi bu da çıkışını yap¬ mış. Her yaz inkılâp yapıyordu, iki yıldır inkılâpda yok. De¬ mek sermayesi de tükenmiş. Bu da iki yıldır evolosyonun te¬ vakkuf devresini yaşadığını gösterir. Şimdi yeni bir fırkaya başvuruyor. Demek evolosyonunun inme devresini yaşamaya başladı. Demek akıbeti yaklaştı. Evolosyonlarda bazan remis- sionlar olabilir. Bunda da olması muhtemeldir. Fakat bu ilk devrede olan nüklerin müddetleri kısa olur ve evolosyonun umumî seyrini bozamaz, işte bu cihetle bu fırka hâdisesi Cum¬ huriyet devrinin mühim hâdiselerindendir. Zaten Mustafa Ke- 1626 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1627 mal’in medih sermayeleri de tükendi. Şimdi temcit pilâvı oldu, kabak tadı verdi. 18 Ağustos: 12 ve 14 tarihli Milliyetler geldi. 13 yok. Böyle eksiklik çok oluyor. Birincide Mustafa Kemal’in Fethi’ye cevabı var kİ, şu¬ dur: «Aziz Fethi Beyefendi, «Mektubunuzu aldım ve dikkatle okudum. Kendimi müta- lea-âlinize ve suallerinize Reisicumhur ve Cumhuriyet Halk Fırkasının Umumî Reisi olarak iki sıfatla muhatap gördüm. Malûmdur ki, resmî vazifem dolayısiyle ben bugün Cumhuriyet Halk Fırkasının Umumî Reisliğini fiilen ifa etmemekteyim. Fiilî riyaset İsmet Paşa tarafından ifa olunmaktadır. Reisicumhur- luk vazifesinin hitamında bizzat teşkil ettiğim Cumhuriyet Halk Fırkası Reisliğini fiilen ifa edeceğim tabiidir. Hükümetin icraatına müteallik olarak serdeylediğiniz nokta-i nazarların, zamanında mevzuubahis oldukça cevaplarını vermek Hüküme¬ te ait olacaktır. Bu suretle hakikatlerin daha açık meydana çı¬ kacağına şüphe yoktur. Büyük Millet Meclisinde ve millet mu¬ vacehesinde millet işlerinin serbest münakaşası ve hüsnüniyet sahibi (1) zatların ve fırkaların içtihadlarmı ortaya koyarak milletin âli menfaatlerini aramaları benim gençliğimdenberi âşık ve taraftarı olduğum bir sistemdir. Reisicumhur olmaya¬ rak yalnız fiilen Cumhuriyet Halk Fırkası Reisi bile bulunsay- dım fırka programı ve icraatını tenkid eden ve İnsanî ve siyas' ahlâkından emin olduğum sizin gibi bir zatın mütalealarmı dik¬ kat ve muhabbetle dinlerdim. Ve istifadeli bulurdum. Memnu¬ niyetle tekrar ediyorum ki, lâyık Cumhuriyet esasında berabe- (1) Bu kayıd mühimdir. Hüsnüniyet sahibi olmak, sade Mus¬ tafa KemaH bu mevkide muhafaza etmek demektir. M⬠nası bu. Buna dokunan en vatanperver de olsa vatan hai¬ nidir. Hüsnüniyetli muhalefetin miyarı acaba nedir? Tak- dir-i şahanesi keyf-î hümayunları mı? riz. (Yâni Mustafa Kemal’i mevkide tutmakta) Zaten benim siyasî hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayaca¬ ğım temel budur. Binaenaleyh, Büyük Meclis’te aynı temele istinad eden yeni bir fırkanın faaliyete geçerek millet işlerini serbest münakaşa etmesini cumhuriyetin esaslarında*! sayarım- Bu itibarla noktainazarlarınızı takip için siyasî mücadeleye girmenizi bittabi! hüsnü telâkki ettim, Reiscumhur bulunduğum müddetçe Reisicumhurluğunu hademe tevdi edildiği ve yüksek ve kanunî vazifeleri Hükümette olan ve olmayan fırkalara kar¬ şı adilâne ve bîtarafane ifa edeceğime ve lâyık cumhuriyet esa¬ sı dahilinde fırkaların her nev’i siyasî faaliyet ve cereyanları¬ nın bir maniaya uğramayacağını emniyet edebilirsiniz.» Mustafa Kemal Şununla vaktiyle kendisine tavsiye ettiğim muhalif fırka¬ ların lüzumunu anlamış demektir. Lâkin nice felâketten son¬ ra... Hem de yine samimi değildir. Hepsi yalan. Mektubunun ruhu sahtekârlıktır. Dediklerinin hangisini yapmış ve hangisi¬ ni yapar? Sözlerinin hiçbirine inanmamalı. Fırkayı bugün ken¬ disine muzır görürse derhal imha eder. Aynı gazetede îsmet’in Meclis’te hususî olarak meb’uslara beyanatı var. Muharrire göre ismet bir miktar mağrur, neş’eîi ve otorite ifade eden yüzlü imiş. Hükümetinin muvaffakiyet¬ lerini, kâh yumruğunu masaya vurarak anlatmış, bir meb’us Fethi Beyin mektubundaki tenkidleri şiddetli bulmuş, ismet’e sormuş. Konya meb’usu Refik de Ismet’e : «Bu memlekette muhalefetin iyi olmadığını, halkın bunu istemediğini, Fethi Be¬ yin şahsî bu hususta ne kadar emniyet telkin etse bile, bu hu¬ sustaki endişeleri herkesin ruhunda sakladığını söyleyip sor¬ muş. Refik emsalsiz dalkavuk ve ahlâksızlardandır- Mürtekip- tir. Söylediği söz ne vahim ve ne habisânedir. Bu adamın millî hareketten beri bu ayarda sözleri çoktur. Bir aralık nasılsa Mustafa Kemal tarafından turfa edilmişti. Affına delâlet et¬ mem için çocuk gibi yalvararak bana müracaat etmişti. Bizzat gidip ona tekapo etmesini söyledim. Kendi yaptı, teskiyesini 1628 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1.629 düzeltti. Ismet’in cevabı şu: «Muhalefet şimdiye kadar faydalı olmamıştır. Bundan dolayı acı vak’alarla mücadeleye mecbur olmuşuzdur. Fethi Beyin bu gibi nahoş ihtilâfata ve herhangi bir şekilde entrika ve ihtirasata aslâ meydan vermeyeceği ka¬ naatim muhafaza ediyorum.» Bakınız, eski muhalifleri ne al¬ çakça ithama kalkışıyor. Âlemden utanmıyor. Yine eski zihni¬ yet. Huy canın altındadır, İsmet, burda devam ederek söyledi¬ ği sözler pek namussuzca şeylerdir. Buraya almıyoruz- Fethi’nin fırkasına Kütahya mebusu Nuri Umumi kâtip olmuş. Sade bu fırkanın mahiyetini ve Mustafa Kemal’in malı ve oyuncağı olduğunu göstermeye kâfidir. Fırka yapmak de¬ ğil, maskaralık. Nuri Selâniklidir. Mustafa Kemal’in en sadık bir kölesi, âletidir. Ona kadın bulur, irtikâbına vasıtalık eder. Vaktiyle Rusya'dan muahede yapıp para aldığımız vakit, yüz bin altını Safvet almış, Almanya’ya gitmiş. Bu Nuri ile bera¬ ber son santimine kadar yemişlerdi. Tafsilâtını evvelce yazdık. Safvet’i Halk Fırkasına, şimdi Nuri’yi de yeni fırkaya kâtib-i umumi yaptı. Ne âlâ!... tki fırka birbirine ne eş... Ancak Saf¬ vet şeytan çekici gibi zekîdir. Nuri «Haza ahmak» tabirine masadaki bir mahlûktur. Mustafa Kemal Nuri’yi bir vakit emin adamı diye Ankara'ya vali yapmıştı. O kadar eşşeklik, idare¬ sizlik etti ki herkes şikâyet etti. Nihayet kendisi de orada bir emin ve akıllı adama ihtiyacı dolayısiyle Nuri’yi kaldırmıştır. 19 Ağustos: Bağımın parasını Hüseyin vermiyor. Tekaüt maaşımı da yapmıyorlar. Bu ne hükümet, ne vicdan. Şu millete sadakatla Çalış, gayretten Öl, bit, neler çek, nelerden mahrum ol, gurbet¬ te ezil, tekaüt maaşını bile vermesinler. Bu fecî vaziyetim her¬ kese ahlâk dersidir. Yazık ki bunlar herkese namussuz olun, vatana hizmet etmeyin demektir. Lâkin bu böyledir. însan bu¬ nu bilerek namuslu ve vatan gayreti sahibi olmalıdır. Zaten asıl o vakit insan namuslu ve vatanperver olur. Yeni fırkanın programının neşredildiği gazete geldi. Serbest Cumhuriyet Fırkası Programı. 11 maddelik olan bu program, hakikaten bugünkü dertle¬ ri söyleyebildiği kadar söylüyor. Bunlara çare bulacağım vaad ediyor. Yapabilirse vatana büyük hizmet etmiş olacaktır. Fa¬ kat ummuyorum. 15 Ağustos tarihli Milliyet geldi. Fethi bir çok tebrik, tel¬ graf ve mektupları alıyormuş. Demek canından bıkmış, halk hu fırkaya naci gibi sarılıyor denebilir. Fethi’nin yeni beyanatı var: «Gaye cumhuriyet idaresinin normal şekilde ifayı vazife etmesidir» diyor. Bu çok mühim ve çok döğru. Her şey bu sö¬ ze mündemiş. Fakat yapabilirse aşkolsun- Önümüzdeki intiha¬ bı serbest yaptıracağım söylüyor. İşte hiç olmayacak bir iş. 20 Ağustos: 16 tarihli nüsha geldi. Mahmut Siirt’in bir başmakalesi var. Diyor ki: «Siyasî hayatımızda yeni bir mücadele safhası açılıyor. Vakıa bu cidâl yeni bir şey değildir. Serbest Cumhu¬ riyet Fırkası şimdi ■ ona yeni bir renk ve hususiyet veriyor, öteden - beriden işitiyorduk. Gönüller ızdırap ile dolu, kulak¬ lar türlü rivayetlerle meşbu, Hükümetin icraatına ait birçok sualler dudaklara geliyor, fakat söylenemiyor. Her vatandaşın ağzı kilitlenmiş. Bu ızdıraplara deva olanlar var, fakat onlar da dinlenmiyor. Gönüllerin boşanmasına niçin müsaade edilmi¬ yor. Meydana çıkacak hakikatlerden mi korkuluyor. Yoksa Hükümetin müdâfaasından âciz kaldığı işler mi var?... ilh»... Şu adam istemeyerek memleketteki fecî vaziyeti, hakikati ne âlâ izah ve itiraf etmiştir. Yine diyor ki: «Ruhlarda biriktiği söylenen zehirleri akıtmak için hükümet meydan bırakıyor. Bu müsamahaları büsbütün sebepsiz, lüzumsuz değildir. Onlar •devlet işlerini samimî ve ciddî ideal bir fırkanın bütün fayda¬ larını takdir ediyor.» Demek bu hükümet ve onu kuranlar mil¬ leti içine zehir akıtmışlardır. Bu itiraf doğrudur. Şimdi tenki¬ de meydan bırakıyormuş, tenkid faydalı imiş. Peki, evvelce de¬ ğil miydi?!... Bir de müsamaha diyor. Bu kelime böyle habis ve mel’undur. Şu mürtekip ve başdalkavuk kürt muharririn 1630 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1631 dediğine, zihniyetine bak, bu müsamaha değil, milletin en mu¬ kaddes hakkıdır. Bu hakkı bu ana kadar zalimler gasbetmiş- lerdi. «Bu müsamaha lüzumsuz değildir» diyor ki, mühimdir. Demek Mustafa Kemal bunu zarurî bir mecburiyet üzerine yapmıştır. Ve demek zülmün sökmediğini nihayet anlamış. L⬠kin yolundan dönemez. Fırka işi hülâsa Mustafa Kemal’in yeni bir hokkabazlığı¬ dır. Şu adamlar bununla da kendilerini bir defa daha rezil et¬ mişlerdir. Alman Maliye mütahhasısı mâliyemiz için bir rapor ver¬ di. Bu rapor İşmet’in hatâlarını resmî dil ile ve tabii hafif bir lisanla tenkid etmektedir. Fakat Ismet’i imha eder bir mahi¬ yettedir. îşte Ismet’in işleri. Bu adama ben daima birçok mü¬ tehassıs getirmesini söyledim. Aslâ istemezdi. Hattâ «Bunlar¬ dan fayda yoktur. Biz işleri lüzumu kadar biliyoruz. Mütehas¬ sısımız vardır. Hem de politika, hıyanet yaparlar» derdi. Sebe¬ bi işte anlaşılıyor. Mütehassıslar Ismet’in aczini, pisliklerini meydana çıkarıyorlar. Hem de sefalet, israf ve hırsızlık yapa¬ mayacak, keyfî hareket edemeyecek. 21 Ağustos: Türkiye’den gelmiş Türklerden birini gördüm. Memleket¬ ten fecî halini anlattı. Ağlamaktan başka çare yok. Tayyare Reisi Fuad'm hırsızlıklarını söyledi. Bu meyanda onun «Gazi¬ nin kayınbiraderiyim» dediğini söyledi. Hayret ettim. Gazinin metresi olup ve onun tarafından öldürülmüş. Fikriye bu Fuad’m hemşiresidir. Demek herif yalan söylemiyor. Bu ne hayasız adam be!... Şeyh Said’in vak’asmdan sonra Kürdistan daima isyan, içinde idi. Hükümet bunu milletten saklıyor, gazetelere de yaz- dırmazdı. Meğerse vak’adan bir yıl sonra büyük mikyasta bir tarama hareketi de yapmışlarmış. Bunü da sakladılar. Fakat bu tarama muvaffak olmamış. Kürtlerin sade hayvanatını al¬ mışlar, köylerini yakmışlar. Bu ne vahşî tedbirlerdir. îsmet’in işi işte bu seviyededir. Bu bir tedbir değil, eşkiyalıktan ibaret¬ tir. Son zamana kadar isyan aslâ durmamış imiş. Bu sefer bü¬ yük mikyasta olmuş. Anlattı. Hayret ettim. Bu kürtler de çok azdılar. 20 tarihli Milliyet geldi. Ağaoğlu Ahmet yeni fırkanın hey’eti idaresinden imiş. Bu adam patavatsızdır. Yine pot kır¬ mış. Beyanatı arasında diyor ki, «Fırkaya herkes âza olabilir, fakat unutmamalı ki, bu fırkanın da başında Gazi vardır. Cum¬ huriyeti kuran Gazi’dir. Binaenaleyh Gazi’ye karşı vaziyet al¬ mış olanlara mevki veremeyiz.» Hani şunu hileydin. îşin ruhunu açıkça söylemiş. Fethi bunu söylemedi. De¬ mek yeni fırka eski fırkadan başka bir şey değildir. Sade bun¬ da İsmet’in adı Fethi olmuş. İlk tahminlerim işte çıkıyor. Ağa- oğlu’nun şeker inhisarı idare âzalığındaki fena halini Cumhu¬ riyet gazetesi yazmış. Ağaoğlu aynı zamanda ona da cevap veriyor. Belli bir surette saçmalamış. Bu adam şeker suiisti¬ mali ile büyük zengin olmuştur. Bu işi bilirim. Zavallı Fethi!. Fırkasının hey’et-i idare âzası bu... Bir de kara cahil Diyar- bekir’li Feyzi. Kâtibi de Nuri, ikisi de Hürriyet ve itilâf meb’- udarını da almıyorlarmış. Onu da aldırmayan Mustafa Ke 1 - maldir. Zaten Fethi ve Nuri ikide bir Yalova’ya gidip ona ra¬ por veriyorlar. Yeni emirler alıyorlar. Ağaoğlu Hey’et-i idare¬ de olunca Itiiâfcıları sanki niye almıyorlar!... Ağaoğlu böyle... Fakat bunun hırsızlığını yüzüne vuran Yunus Nadi hırsızlar şahı. Ne yüz, surat!.. Bu da tuhaf şey... ismet beyanatta bulunmuş, beş yıl daha sabit bir program ve siyasetle mevkii iktidarda kalacağını söylemiş. Fethi ceva¬ bında hayret ediyor. «Bir hükümet ne kadar mevki-i iktidar¬ da kalacağını nasıl bilir?» diyor, ki doğrudur. Şu ismet olur şey değildir. Sanki başvekilliği çiftlik gibi para ile beş sene müddetle kontratla tutmuş.. Utanmadan da böyle beyanatta bulunulur mu? ismettir bulunur... Demek ismet ve Fethi şim¬ diden çarpışmaya başladılar. Bu gazetede pek şayani dikkat ve pek mânası büyük bir şey var. Nasıl olmuş da gazeteye dercedebilmişler. Samsun- 1632 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1633 dan biri İstanbul gazetelerinden biri vasıtası ile yeni fırkaya bir telgraf çekmiş. Diyor ki: «İkinci on Temmuz’u selâmlarım.» İşin dış yüzüne bakılırsa hakikaten öyle. Demek bugüne ka¬ dar olan Cumhuriyet devresi Abdülhamid idaresi telâkki olun¬ muş. . Fırkanın te’sisi bir inkılâb olmuştur. Bunu bir kişi çeki¬ yor, ama efkârı umumiyenin ifadesidir. Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesinde bir resmi var: Bir bilârdo. İçinde iki yuvarlak var. Biri İsmet, biri Fethi. Bir istika var tutan yok. Gizli, Altında, müsademe-i efkârdan bar¬ kayı hakikat çıkar yazılı. Pek nefis ve bütün bu fırka oyunun içyüzünü beliğ bir surette ifade ve aynı zamanda istihza eden bir levhadır. Bilârdo oynanıyor. Bilyeler bu iki adamın kafası. Tak tak vuruşacaklar. Bu iş bir oyundur. Fakat bu oyunu oy¬ nayan gizli duruyor. Bu da Mustafa Kemaldir. Bu vuruşma¬ dan hakikat da çıkmayacak demek istiyor. Nasıl dercetmişler bilmem. Galiba İstanbul Meşrutiyet ilânı da olduğu gibi olu¬ yor. O vakit istibdattan bunalan halk ve matbuat taşmış, tür¬ lü serbestlik yapmışlardı. Onun gibi zaar... Ağaoğlu bir mühim şey daha faş ediyor. Şeker inhisarı işinde kendini müdâfaa sadedinde «Oraya tâyinimi ben iste¬ medim, Maliye Vekili Haşan tâyinimi bana tebliğ etti. Ben de sebebini sordum. Ona git Hey’et-i Veki’leden sor. O karar verip seni tâyin ve tebliğ. Ben de yaptım, dedi» diyor. Bu pek vahim¬ dir. Fırka ve Hükümetin rezaletlerinde nadir görülmüş bir şey¬ dir. Demek Hükümet söz söylyebilen, adam dövebilen, yazı ya¬ zabilen meb’usları kendisine bend edebilmek için onları çöplen- diriyor. Demek meb’uslan Hükümet baştan çıkarıyor. Bunun fecî bir cephesi de şudur: «Bunların şirketlere tâyini, irtikâp ve irtişaları ayyuka çıkmıştı. Son intihap yapılacağı vakit Mustafa Kemal beyan¬ name neşredip «bu iyi iş değildir. Meb’uslar şirketlere gireme¬ yecek» dedi. Halbuki tâyinleri yapan kendisi idi. Hey’et-i Ve¬ kili onun emri olmaksızın bir şey yapamazdı. Tâyin olunacak adamların adlarının listesini bile kabineye kendi vermişti. O vakit bu beyannameyi yapmış ve aynı zamanda yeni meb’usla- rın bunu kabul etmiş telâkki etmiş, iş olmuş bitmişti. Bu da maskaralıktı. Hiçbir meb’us kabul ettim dememiştir. Nitekim intihaptan sonra ancak bir iki meb’us şirketlerden istifa et¬ miş, yine ekseriyeti kalmıştı. Hattâ yeni meb’uslardan birtakı¬ mı yeniden girmişti. Bu hükümette böyle pislikler tümen tü¬ mendir. Bir patlak versin de herkes görsün... Bir olacak... Fethi’ye bazı vilâyetler hey’eti umumiyesi ile beraber fır¬ kasına girmek için müracaatlar ediyorlarmış. Demek halk ne bunalmış. Karagöz perdesinden bile medet umuyorlar. Fethi’yi bir münci gibi alıyorlar. Milliyetin haline bakılırsa Ismet’in gazetesidir. Bugünler¬ de telâşlı ve hararetli bir surette Ismet’i müdafaa ediyor. Siirtli Mahmut, Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Ruşen Eşref îsmet’in le¬ hine makaleler yazıyorlar. Halk Fırkasının organı sıfatını ta- mamiyle almışlar. Bunlar başmakalelerle İsmet’i medih ve mü¬ dafaa edip ayyuka çıkarıyorlar. Bir de bu gazetede yeni fırka aleyhine neşriyat haşladı. Onu kötülemeye çalışıyorlar. Bilhas¬ sa yobaz, Halk Fırkasından kovulmuş, ahlâksız kimseler bu fırkaya giriyor diyorlar. Fırkacılık rezaletine kendileri başla¬ dılar demek. Halbuki namuslu, terbiyeli bir muhalefet isyiro- lardı. Terbiyesizliği, namussuzluğu iptidâ kendileri yapıyor, îsmet’i medih ve müdâfaa edenlerin yazıları birer rezillikten başka bir şey değildir. Yalan, herze. Bu adamlar bunların he¬ sabını vermeden bu dünyadan giderlerse, Türk Milletine yuh Gİsun... Vakti gelince hiç olmazsa Ölülerine hüküm verilmeli-*- Böyle bir kanun yapmalı ki insana ders olsun... 2 Eylül: 27 Ağustos tarihli Millette Hakkı Tarık’ın beyanatı var. «Ben Halk Fırkasmdanım. Gazetem Vakittir. Fırkamız iktidar mevkiindedir. Hemen hemen yalnız iktidar koltuğunu almak için kurulmuş ba^ka bir fırkaya geçmek niçin?... ismet Pasa ve arkadaşlarını bugüne kadar Hükümette tutuyor görünen biz değil miyiz?... ismet Paşa iktidar mevkiinde cebirve kahır F : 103 1634 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1635 ile mi duruyor? Yoksa hâlâ biz meb’uslarm reyi ile mi? Reyle 7 rinde ayrı fırka yapacak kadar olanlar o iktidarı fırka içindp de elbet gösterebilirler. Bana gelince eğer siyasî hayatta bana düşen en büyük vazife bir şahsın izini takip etmekten ibaret kalmışsa bunun en şereflisini Gazi’yi takipte görürüm. Büyük Reisimiz eski arkadaşına muhabbet, biz Fethi Beye hürmet gösterebiliriz. Lâkin Gazi işte kendisi imzaladı mı ki. Halk Fırkasmdandır, onun başındadır.» Hakkı Tarık dalâvereci aşağı bir mahlûktur. Bu sözlerin¬ de ne köpekçe dalkavukluk ve sadakat gösteriyor, görülüyor. Böyle ve daha vahim yazıları çoktur. Bu adam zekîce, cahil, cessur, her işe burnunu sokan, sinsi, para yapmak peşinde bi¬ ridir. Hem dalkavukluğunu yapar, hem arada ileri gitmemek şartı ile tenkıd yapar. Bu Hükümet, Gazi, İsmet avucumu ka¬ şısın demektir. Bir aralık altmışüç numaralı kömür ocağına da girdi. Evvelce anlattığım gibi bizim gruba girip Mustafa Kemal’e casusluk etti. İşte Hakkı Tarık budur. 11 Eylül: 6 Eylül tarihli Milliyet geldi. Fethi İzmir’e teşkilât yap¬ maya gitmiş. İsmet Sivas’ta şimendiferin resmî küşadmı yap¬ mak vesilesiyle uzun bir nutuk söylemiş. Bu nutku okudum. Saçma, yalan. Fethi buna İzmir’de cevap verecekmiş. Halk İz¬ mir’de Fethi’yİ pek büyük bir kalabalıkla istikbal etmiş. Mül¬ hakattan bile gelmişler. Sokaklar dolduğu gibi deniz dahi ka¬ yıklarla dolmuş. Milliyet gazetesi bunu küçük göstermeye ça¬ lışıyor. Lâkin yine bu gazeteyi okuyarak pek büyük olduğu anlaşılıyor. Derken Hükümet çekememiş, men’e kalkışmış. İs¬ tikbal nümayiş şekline, derken muharebe haline geçmiş. Der¬ ken silâh atılmış. Bir polis ölmüş. Dört jandarma yaralanmış. Ahaliden de ölen var. Halk Fethi’ye «Hürriyetimizi sen kurta¬ racaksın» diye bağırmışlar. Hükümet gazetesi bunu bu kadar yazarsa kimbilir daha neler olmuştur... İzmir vak’ası halkın bugünkü idareye, Mustafa Kemal ve İsmet'e karşı ne kadar hoşnutsuz olduğunu ve kin taşıdığını gösterir. Ufak bir fırsat¬ la galeyâna gelmişlerdir. Fakat bu vak’a Ismet’in ekmeğine yağ olacak. Mustafa Kemal işin fena olduğuna hükmederek ya fırkayı dağıtacak ve tazyik edip inkişafına mani olacaktır. İs¬ met de rakipten kurtulacaktır. Mustafa Kemal dağıtmak için ihtimal «Gördük ki millet henüz terbiye-i siyasiyede kemâle gelmemiştir» vesilesini kullanacaktır. Fakat böyle derse cum¬ huriyet de demek bu millet için değildir. Onu da kaldırmak l⬠zımdır. Bundan birkaç gün evvelki Milliyette Süreyya Paşanın be¬ yanatı var: «Hürriyetimiz yoktu. Fırka disiplini, fırka siya- set-i âliyesi deyip, fırkada kimseye söz söyletmiyorlardı. Mebus intihabı, fırkanın en ufak intihapları bile Hükümetin elinde. Bu nasıl fırka ?» Çok mühimdir. Dediği doğrudur. O fırka de¬ ğil, binek taşıdır. Yalnız Süreyya’nın yanlışı şudur: Yapan Hükümet değil, Mustafa Kemal’dir. Fırka tek bir adamdır, İt- tihadcılarda da bu kanser vardı. Fakat onlarda hiç atmazsa tek adam değil, bir hey’et diktatördü. Lâkin a Süreyya! Bu, bugün değil. Dört yıl evvel de böyle. Sen bunu o vakit de bili¬ yordun. Çünkü bana söylemiştin. Sırf meb’us olmak için sen de buna razı ve âlet oldun. Hattâ bunun için üste kızını da Mus¬ tafa Kemal’in koynuna koyup rezil oldun. Şimdi söylüyorsun ha... Yüz, surat ister be, Süreyya bunu evvel söylemel idi. Şimdi ya kızının, ya Ankara’dan kovulduğunun intikamını alı¬ yor. Mütemmim mâlûmata göre nümayişçiler İzmir’de Halk Fırkası binasını ve onların gazetesi olan Anadolu Matbaasını basıp taşlamışlar. Her şeyi kırıp geçirmişler. Ölen nümayişçiye bir gün sonra müdepdep bir cenaze ala¬ yı yapmak için binlerce insan toplanmış, hükümet askerle da¬ ğıtmış. - 7 tarihli Milliyette mahpusların isyan edip hürriyet iste¬ riz, diye bağırdıkları, liman amelesinin grev yaptığı yazılı. Bu nüshada nümayişleri yapanların sabıkalı âri insanlar olduğu söyleniyor. Bu âdettir, hemen leke sürülür. Bildiğimiz usûl. Fa- 1638 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1637 kat aynı gazetede bunların içinde birtakım gazetecilerin de ol¬ duğunu söyleyerek kendisini tekzib ediyor. Bir müddettir Fet¬ hi aleyhine hareket görülüyordu. Bu nüshada daha şedid. Fet- hi’ye «Arkadaşların bunlar mı idi? Vah, vah...» diyorlar. Bir de: «Fethi Gazi bizimle beraber diyormuş. Yalandır» diyorlar. Ayol, iş ap-âşikâr. Bu nümayişi yapanlar Fethi’nin arkadaşla¬ rı değil. Hürriyete susamış insanlar, ki binefsihi galeyan ettik¬ leri anlaşılıyor. Bu işlere iştirak eden bir otelci için «O ne kö¬ tü adamdır barında uygunsuz kızlar bulunduruyordu. Hükü¬ met kapatmış. O da kızmış bu işi yapmış» diyorlar. Ne utan¬ maz adamlar? Memleket bugün büyük mikyasta bir kerhâne- dir. Bunu da Gazi’niz ve siz yaptınız. Uygunsuz kızlarla dolu memlekette binlerce bar var şimdi. Hem otelci kız tutar, gar¬ son tutar. Bunlar uygunsuz mu ne bilecek? Ve nesine lâzım. Görülüyor ki İzmir, Mustafa Kemal ve İsmet aleyhine kanlı bîr kıyam yapmıştır. 15 Eylül: 10 Eylül tarihli Milliyet geldi. Menemen’de de İzmir vak’a- sı gibi bir vak’a olmuş. İzmir’de Mahmut Siirt’in arabasını taş¬ lamışlar. Fethi İzmir ve Menemen vak’asmin müsebbibinin Hü¬ kümet olduğunu söylüyor. Hattâ İzmir valisi aleyhine Mustafa Kemal’e bir telgraf da çekmiş. Demek hürriyete, adalete susa¬ mış halk Fethi'ye büyük tezahürat yapmışlar. Bunu Halk Fır¬ kası ve Hükümet çekememiş. Zabıta kuvveti ile dağıtmağa kalkmış, halk dağılmamış, polis silâh atmış, halk da atmış. Olmuş. Bu vali Arnavut Kâzım Paşadır. Orduca adı Palavracı Kâzım, Duvar Arslanı olan kimsedir ki, Erzurum’da ve Tiflis’te bulunduğu zamanlardaki hikâyelerini evvelce yazmıştık. Mür- tekip namussuz biridir. Mustafa Kemal’in gözbebeğidir. Halkın yeni Fırkaya teveccühünün Halk Fırkasını, İsmet’i, Mustafa Kemal’i telâşa düşürdüğü görülüyor. Yeni fırka öldü demektir. Milliyet adî bir fırka gazetesi halini aldı- Fethi ve yeni teşekkül aleyhine dehşetli bir propaganda yapıyor, türlü şeyler uyduruyor. Meselâ yüzellilikler artık hükümete gelecek¬ lermiş. Hattâ kabinelerini bile hazırlamışlarmış. Gümülcüneli İsmail’i sadrazam yapmışlarmış. Bunları utanmadan yazıyor. Bunun imkânı var mı? Mahmut Siirt artık Fethiye fena kız¬ mış, ona «demagoji yapıyorsun» diyor, böyle başmakaleler yazıyor. Halbuki demagoji yapan kendisidir. Mahmut Fethi’nin «İnhisarlara dair söylediklerime karşı söyleyenler İnhisarlardan ceplerini. dolduranlardır» demesine fena tutulmuş. Güldüm. Türkçe çirkin ama burda tam yeridir bir misal var: «İşkilli bü¬ zük dingilde» derler. Herif bu sözü mükemmel üstüne a’m:ş. Hakkı var. Elbet İnhisarların üstüne ahtapot gibi çökenlerden biridir. Büna demagoji diyor. Bu Mahmut ben Türkiye’de iken ondört şirkette âza idi. İsmet ile arası pek iyi idi. Bu da ikisi¬ nin de kürt olmasından galiba. Zaten vaktiyle onu Mustafa Ke¬ mal’e yâver yapan da İsmet idi. O oradan yol aldı. Mustafa Kemal bir beyanname neşretmiş, «Ben Halk Fır¬ kasının reisiyim. Fırkamdan çıkmadım. Çıkamam da» diyor. Görülüyor ki, o da yeni fırkadan memnun değil. Demek yaptı¬ ğına pişman olmuş. Halkın böyle bir heyecan göstermesi de¬ mek Mustafa Kemal’i korkutmuş ve kızdırmıştır. Hakkı var. Pislikler meydana çıkıyor. Halbuki her pisliğin ucunda kendi vardır. İşine gelmez. Yeni fırka yaparken burasını da düşüne¬ medi. Evvelce dediğim gibi yeni fırka hiç olmazsa pislikleri halka daha ziyade öğretmek hizmetini görecekti. Ancak Mus¬ tafa Kemal daha kızarsa, hele yeni intihabın elinden gideceği¬ ne hükmederse Fethi’yi ve fırkasını perişan eder. Doktor Reşid Galib yeni fırkadan istifa etmiş. Bu adam seciyesiz biri galiba. Niye girdin? Girdinse iki gün sonra niye Çıktın? İzahı güç değil, evvelce Fırkayı Mustafa Kemal’in yap¬ tığını gördü. îsmet’e kırgın çünkü vekil olamadı. Mustafa Ke¬ mal ona «sen de gir!» dedi. Tam fırsat, yeni fırkaya girdi, İz¬ mir vak’ası olup Mustafa Kemal’in kızdığmıg örünce aklı ba¬ şına geldi. Yenisinden çıktı. Şimdi eskisine nasıl girecek? Mu¬ allâkta mı kaldı? Eğer yeniden eskisine girerse ona seciyesiz¬ likte tam numara vermek lâzımdır. 1638 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1339 İzmir vak’ası akabinde Mustafa Kemal Millet Meclisi Rei¬ sini acele oraya yolladı. Malûm bu adam onun komiteci âleti* dir. Vali mes’elesinde Fethi’yi haksız çıkarmış. Alâ... Fethi’nin Manisa’da söylediği nutka bakılırsa Milliyet ga¬ zetesinin müthiş tezvir ve ithamlarmdan İzmir vak'asmın kanlı şekiller’ almasından aslâ fütur getirmemiş, bilâkis şiddetini art¬ tırmış, söylüyor. Bunutukta daha serbest. Fakat aynı zaman¬ da Mustafa Kemal’e dalkavukluğunu da arttırmış. Aferin iyi politika tutmuş. Onu methedip diğerlerine vuruyor. Eskiden padişah başı için denince akan sular dururdu. Padişaha sadık ol, istediğini yap. Kimse bir şey demezdi. Fethi de böyle yapı¬ yor. Fena usûl değil. Eşeği döğemeyince semerini döverler. Ma¬ nisa nutkunda Hükümeti iyice tenkid etmiş. Sonunda «Hep bir ağızdan Büyük Reisimize Yaşa diyelim» demiş, işte evvelki gi¬ bi: «Padişahım çok yaşa!» Bence Mustafa Kemal bunları yut¬ mayacaktır. Yeni fırkaya bir iş edecektir. O, mevki ve men¬ faat hususunda gözü açık bir Selâniklidir. Ismet’e bir emir vermiş ve tebliğ neşretmiş. Buna göre ismet vergilerin hafifletilmesi esbabına tevessül etmiş, işte muhalefetin daha şimdiden faydası ve kârı. Fakat milleti beş yıl kaynar katran kazanında pişirdikten sonra. Bu sorulmaya¬ cak mı? Bundan mesul tutulmayacak mı? ismet zararı kendi görmedi ya. Türk’ün çuvalına benzer. Vurdukça tozar derler. Öyle. Onun çektiklerini kimse düşünmez. Tazmin edilmez. Hem ben inanıyorum, o vergi azaltmaz. Daha üste koymasın da. işi iğfal... 18 Eylül; 14 tarihli Milliyet geldi, ismet Meclisi mu’tadmdan kırk gün evvel içtimaa davet etmiş. Sebebi iktisadi işler imiş, işte muhalif fırkanın bir faydası daha görüldü. Anlaşılıyor ki ismet Hükümeti ve Halk Fırkası telâş içindedir. Milliyet, Cumhuriyet gazeteleri ve Halk Fırkası, Fethi ve fırkası aleyhine şiddetli tezvirat yapıyorlar. İthamlarda devam- dalar. Meclisin içtimaa dâvet için kabinenin reisicumhura ver¬ diği müzakerede şu tâbirler var: «Reisicumhur hazretlerinin yüksek huzurlarına... Teklif ve istirham ederiz.» Şu tabirler ne çiıkin! Doğrusu bu, cumhuriyete yakışmıyor, ismet ve diğer kahine âzası birer köle ve uşak, istirham ediyorlar, yüksek hu¬ zura istirhamdalar. Utanmazlar. Hakikaten uşaktırlar. Hakiki hür bir intihap olsa onlardan biri acaba meb’us olabilir mi idi? Cahil Abdülhamid Hükümeti bile bu cahilleri nazır yapmazdı. 22 Eylül: Dediğimiz oldu. Fethi meb’us oluyormuş. Hem Halk Fır¬ kası meb’us yapıyormuş. Hem de onu Mustafa Kemal ora hal¬ kına tavsiye edecekmiş. Çankaya’da Hükümet «Gazi evi» ya¬ pacakmış. Çünkü Mustafa Kemal’e evi dar geliyormuş. Bunu da Gazi Hükümete bar olmamak için şimdiye kadar bir Cum¬ huriyet Sarayı yaptırtmamış. Böyle başlayarak söylüyorlar. Mademki bar olmak istememiş imiş, şimdi niye bar oluyor? Bu lâyık mı?.. Utanmıyorlar. Bu herif de utanmıyor. Millet mali vesair bir çok buhranlar İçinde çırpmıyor. Demek beklemiş, tam bu buhranı bulmuş, yaptırıyor. Millet aç inliyor. Bu ne ile meşgûl?... Demek kendine bir saray yaptırıyor. Plânı bir ec¬ nebi profesöre yaptırılmış. 22 Eylül Matin’de bir makale var. Hülâsası şu: «Türk Mec¬ lisi bugün fevkalâde toplanıyor. Türkiye’de işler başka yerler- dekinden başkadır. Vazifede bulunan bir sefirin kendi Hükü¬ met reisine karşı vaziyet alması nerde görülmüştür? İşte Fethi bey hangi Hükümette kendi aleyhine teşkilât yapar? Mustafa Kemal, Halk Fırkasının sahibidir. Bir başvekil bu himayeyi na¬ sıl çeker ve hiç sızıldamaz. içtimain vesilesi malî buhrandır. Pek derin olan bu buhrana meb’uslar ne yapacak? Hakikatte ise siyasî buhran patlayacaktır. Ne şeraitle bilinmez. Âlemle alay ediyorlar galiba!.. Hakikat pek basittir, ismet yıllardan beri hükümette. Ne idare teşkil etmekte, ne de malî işlere ba¬ kabilmekte iktidar gösterememiştir. Şöhretini pek kaybetmiş¬ tir. Ona bir halef yetiştiriliyor. Ancak bu yeni adamın ne ka¬ dar muvaffak olacağının bilinmesi kalıyor. Fethi Bey hiç iyi 1640 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1641 bir hatıra bırakmadan mahvolan îttihad ve Terakkinin berha- yat kalan bir uzvudur.» Şu gazete vaziyeti ne iyi görünüyor. Yalanı, yanlışı yok, eksiği var. Fethi oraya bir çare bulunsun diye getirilmiyecek. Halkı biraz avutsun, bütün fenalıklar îsmet’in sırtına yüklenip Mustafa Kemal temiz kalsın diyedir. 26 Eylül: Bugün Paris gazeteleri kabinenin istifa ettiğini yazıyorlar. 27 Eylül: Bugün gazeteler kabine teşkiline yine Ismet’in memur edil¬ diğini yazıyorlar. Demek ithamlardan kurtulmak için İsmet ka¬ binesine yama yapıyor. Demek Mustafa Kemal, İsmet’i atmı¬ yor. Kabineye tabii vekillerin bir kısmı yine girer. Demek İs¬ met birkaç namuslu adamı alarak kabinesini kuvvetlendirecek. Yama ile güya ayıp örtecek. Ama asıl ayıp kendisi ile Mustafa Kemal’dir. Fakat buhran bununla bitmemiştir. Bakalım... 1 Teşrinisâni: İstanbul gazeteleri geldi İsmet yeni kabinesine Yusuf Ke¬ mal, Mustafa Şeref ve Esad’ı almış. Şaştım. Yusuf Kemal ba¬ na evvelce katillerini, sirkatlarmı söylediği bu adamlarla be¬ raber çalışmayı kabul etmiş. Demek yama oldu. İki hamam iki tas... Ne de olsa yine muhalefetin memlekete verdiği bir men¬ faat. Recep gibi mürtekip verezil birkaçı atılmış... Gazetede Millet Meclisinin resmi var. Mustafa Kemal lo¬ cada, yanındaki locada evlâd-ı mânevisi (!) olan körpe kızlar. Zavallı Millet Meclisinde de şu bedbaht meb’uslar aşikâr boy¬ nuz takıyorlar. Bu namussuzluk Gazisi bu f'ahişeleri asker res- mîgeçidine, resmî ziyafetlere de götürüyor. Orduya da boynuz takıyor. Ne hayasız adam... Birine rastgeldim. Yalova'ya sarf ede ede Seyrüsefaîn’in parası bitmiş. İstanbul’da yapılacak verem hastahanesinin iki- yüz bin lirası da sarfolımmuş, o da bitmiş. Ankara’da da me¬ murlara yapılacak apartmanlar tahsisatı da sarf edilmiş. Şimdi yeniden Yalova’ya başka masraf yapılacakmış. Memlekette ma¬ lî buhran ha! Veremliler ölsün, tek Ulu Gazi zevk ve safa et¬ sin. Ankara’daki çiftliğini Ziraat Vekâleti paraları ile yapmış¬ tı. Ziraat Vekâletinden de ayrıca yetmişbeşbin lira almıştı. Âlâ, üste âlâ. İsmet de bu hırsızlıkların, bu cinayetlerin âlet-i icra¬ sı. O da âlâ. Mustafa Kemal Fethi’ye fırka masrafı olarak İş Bankasından yüzelli bin liralık bir kredi açmış. Fethi’nin de¬ ğirmeninin suyu nerden şimdi anlaşıldı. Yoksa bu ağır masraf¬ ları Fethi kendi kesesinden yapamazdı. İntihapta veliler jandarmalar tehdid ile halkı Serbest Cum¬ huriyet Fırkasına rey vermekten menediyorlarmış. En şiddet¬ lisini İzmir, Balıkesir valileri ve Bursa valisi Fatin yapmış. Fa- tin erazilden biridir. Ankara’da da Millî Hareketin ilk devirle¬ rinde içki yasak iken evinde rakı yapıp fahiş fiatla satardı. 16 Teşrinisani: Son gelen gazetelerdeki malûmata göre her yerde belediye intihapları oluyor. Her tarafta kahir ekseriyetle Halk Fırkası kazanıyor. Ahali muhalefet fırkasını intihabata yolsuzluk ya¬ pılıyor diye bar bar bağırıyor. Anlaşılan halk yeni Fırkaya rey vermek istiyor, valiler, kaymakamlar her türlü hile, cebir ve fesad yapıyorlar. Dahiliye Vekili Şükrü Kayanın bu tarzda va¬ lilere emir verdiği, Mecliste Fethi’nin sözleri ve Şükrünün ce¬ vabı ile anlaşılıyor. Şükrü Kaya ap-açık: «Her tarafta fesler hazırlanıyor, tekkeler hazırlanıyor, lâkayd kalamam. İrticaa meydan veremem. Elbette...» diyor. Bu eski nakarattır: «Ne yapayım, sonra irtica olacak.» Fakat bu iddia bu pislikleri meşru kılamazki... Hem de Şükrü Kaya’nm dediklerini haki¬ kat zannetmem. Milletin irticada gözü yoktur edepsizliklerine hak vermek için uyduruyorlar. Halkın istediği bir kelime ile adalettir... İşte Mustafa Kemal’in fırkanın teşkilinde Fethi’ye olan mektubunda söylediği Cumhuriyet usulü, hürriyet, serbest in¬ tihap, iki fırkaya aynı muamele, muhalefet neticede böyle olur. Aferin!... Bir de Mustafa Kemal’in baş olmak niyetine dair beyanatı 1642 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1G43 var. Garip şey. Bu adamda birkaç yıldanberi bu hava var. Maksadı ne bilmem. Bu beyanname bermutad Allah ağzına mahsus bir gurur ve azamet ile dolu. Belediye intihabı bütün memlekette gayet hararetli olu¬ yor. Valiler, kaymakamlar, jandarmalar, sandık başmdalar. Ötesi artık can sağlığı - Ödemiş’te muhalifleri tevkif etmişler. Bir yerde idareten muhalefet fırkasını kapatmışlar. Demek ka¬ zanamayacaklarını anlayınca, vali ve emsali jandarma ve po¬ lisle işi gıcırı bükme görüyorlar. Kasımpaşa’da muhalifleri it¬ faiye tulumbası iie dağıtmak istemişler. Halk hücum edip ne¬ ferleri arazözden indirmiş, hortumu parçalamış, suyu yere bo¬ şaltmış ve arabayı alıp uzağa götürmüş. Bunun üzerine vali, jandarma ve polisler gelmiş. Sandığın durduğu caminin kapısı¬ nı tutturup muhalifleri içeri koymamış. Halk girmek için hü¬ cum etmiş, dört kişi yaralanmış. Her taraf az - çok böyle. Bu, Hükümet gazetesinin yaz¬ dıkları. Daha kimbilir neler olmuş... Hakikati bulmak için bu¬ nu elli misli, yüz misli mübalâğalandırmalıdır. Hükümet n e fe- sadlar, ne sahtekârlıklar ve cebirler yapmıştır kimbilir? Onları bu gazeteler yazmıyorlar... Yeni fırkayı inhilâl ettirmeye de çalışıyorlar. Bazı azasım para ile korkutup, bazısını tehdid ile istifa ettiriyorlar. 19 Teşrinievvel: Gazeteler geldi belediye intihabı hakkında malûmat var. Her yerde büyük bir hararetle olmuş. Görülüyor ki ahali şuur¬ lu bir surette intihaba sarılmış. Bu, Türkiye’nin hukuk-u esa¬ siye tarihinde ilktir. Bu sebeple mühim bir hâdise ve terakki¬ dir. Aferin... Hükümetin de büyük bir gayret gösterdiği anlaşılıyor. Va¬ liler, kaymakamlar, jandarmalar, polisler sandık başında. Çir¬ kin şey. Her yerde muhalif halkı zabıta kuvvetiyle sandık ye¬ rine sokmuyorlar. Her yerde halk hükümet kuvveti ile çarpış¬ mış. Evvelki günkü Temps gazetesinde Antalya intihabında otuz yaralı olduğu yazılı. Sebebi Hükümet birincide kazanama¬ mış, intihabı feshetmiş. Bundan müsademe olmuş. Hülâsa bu intihap değil, ahali ile hükümet arasında kanlı müsademe, harp, bir kıyam ve ihtilâl. Zannetmezdim, Türk Milleti, çok cessur imiş. Demek artık bıçak kemiğe dayanmış, gözü kızmış. Ne olursa olsun demiş, hapse, Ölüme atılıyor. Hü¬ kümetin en mühim yardakçı gazeteleri Milliyet ve Cumhuriyet. Bunlar muhaliflere ne küfürler savuruyorlar... İnsan okurken utanıyor, bunlar yazarken nasıl utanmamışlar bilmem... Hem ne haksız, ne mugalâta... İzmir'de Ethem’in arkadaşları yeni fırkaya girdi diye bu fırkanın azalarım hapsetmişler. Ayol bunlar hukuk-u esasiye- den bir mahkeme hükmü ile tecrid edilmedilerse girerler ya... Ve bundan dolayı diğerlerini nasıl tevkif edersiniz? Sizin fır¬ kada meselâ Kastamonu meb’usu Haşan Fehmi var ki hdm yphazdır, hem Malta’dan Rum Patriğinin himayesi İle kurta¬ rıldı. Rize mebüsu Akif var ki Ferit Paşanın ve Hürriyet ve İtilâfın adamı idi. Sinop ahalisini millî hareket aleyhine kıyam ettirmek için beşyüz silâhlı topladı ve bu babda bir miting de yaptırdı. Ve Ankara’ya sizi tanımıyorum diye de yazdı. Bun¬ ları meb’us yaptınız, hattâ bunlara istiklâl madalyası da ver¬ diniz. Adana’da da tevkifler yapmışlar. Orada Halk Fırkası 22 fazla rey ile kazanmış. Mutlaka Hükümet sahtekârlık yaparak bunu ilâve etmiştir. Böyle olmasa bile Hükümetin her nevi kan¬ lı edepsizliğine rağmen, bu kadar rey almaları AdanalIların ne halde olduklarını gösterir ve bu onlara bir şereftir. Hükümet gazeteleri yeni fırka âzasınm kaatil, kaçakçı, kerhaneci, hırsız, sabıkalı insanlardan mürekkep olduğunu söy¬ lüyorlar. Verdikleri en ucuz sıfat sarhoşluk. Bunlar Mustafa Kemal’in sıfatları ayol... Evvelce amele ve komünistten mürek¬ kep aşağı takım diyorlardı. Şimdi perdeyi yükseltmişler. Hal- fcukig örülüyor ki, hu yeni fırkaya her sınıf halk, esnaf, dok¬ tor, halk, gazeteci gibi bir çok sınıflar girmiştir. Bir şey dikkate şayan: Hamdullah Suphi başta Hükümet- 1644 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1645 çiler ve gazeteleri gençliği kazanalım diye bağırmakta ve te¬ lâ ştalar. Demek gençlik de Hükümetle değil. E... kim kaldı... Sade jandarma, polis, memur, dayak, hapis, tehdid, para ve memuriyet vaadi, îstihlâl Mahkemesi, idam onların taraftan... 13 Teşrinievvel tarihli Milliyette sabık Nafıa Vekili Recep in beyanatı var. Kasımpaşa intihabına gitmiş, ahali ona yuha çekmiş. Yarın gazetesi bunu yazmış. Recep bu hali inkâr edi¬ yor. Ve Yann hakkında «Yarmalar ve hempaları her gün mil¬ letin temiz ve asü ruhuna safralı ifrazat saçıyorlar. Yalnız dik¬ kat etmeli ki Türk inkılâbcısı ve Türk Milleti bu habis ruh ile mücadele etmesini daima bilecektir. Bunlar (Yarmalar) câni- yâne bir cinayetle malûldür. Asıl milletimiz bunu hazmedeme- yecek. Elbet bir gün midesinden ihraç edecektir. Bu millet da¬ ha böyle uzun müddet devir devir isimleri değişen ve daima aynı hab.s ruhu temsil eden böyle birçok belâlarla uğraşacaktır. Bu tecavüz kâtib-i umumisi olduğum fırkamadır. Yazılan millî şe¬ ref için leke ve cumhuriyetin şevket ve emniyeti için büyük bir tehlike olan bu gazete...» diyor. Safsata ve tehdid. Yuhayı çe¬ ken ayol millet. Görülüyor ki mevki ellerinden gidiverecek, re¬ zaletleri, hırsızlıkları meydana dökülecek diye sar’alı bir suret¬ te telâştadır. Şu iki para etmez ve Türk olmayan herif sırf bendelik ile neler oldu. Ve neler çaldı. Bu beyanat bunların ha- let-ı ruhiyesini gösterir bir vesikadır. Demek yeni fırkayı mü¬ dafaa eder Yarm adında bir gazete çıkıyor, bu alçaklara şid¬ detle hücum ediyor. Yeni fırka azasmı memuriyetlerinden koruyorlar. Tedbi- yeci İsmail Hakkı Beyi fırkaya girdiğinden ilim ve siyaset iki¬ si birden olmaz diye Darülfünundaki hocalığından müstafi ad¬ detmişler. Ya Türkocaklarma hars ve ilim ocağı diyor ve Halk Fırkasmmdır diyorsunuz! Halk Fırkası mebuslarından birkaçı Darülfünunda hoca. Bu ne demek... Meb’us demek, siyaset de¬ mek ... Doktor Reşid Galip yine Halk Fırkasına girmiş. Çok na¬ mussuz imiş demek... İsmail Hakkı ve Reşid Galip arasında 15 Teşrinievvel Mil¬ liyette münakaşa var: «Bizim taptığımız Mustafa Kemal» di¬ yorlar. ikisi de... Tapın âlâ. Tanrı’nız bu kadar adi ise, siz ne kadar âdisiniz acaba... Yarın ve Son Posta admda iki muhalif gazete intişar et¬ miş. Hükümet aleyhine pek cesurâne yazıyorlar- .4 Teşrinisani: İstanbul'dan biri gelmiş, anlattı. İzmir’de halk meğerse «Kahrolsun Mustafa Kemal» diye bağırmışlar. Bu haberi alan Mustafa Kemal köpürmüş, «Bunlar onbin kişidir. Gidip hep¬ sini keseyim» diye bağırmış. Bunları gören Mustafa Kemal Ser¬ best Fırkayı yaptığına pişman olmuş. Yoksa İsmet’i tepelemek İçin bu fırkaya geçmek istiyormuş, demek evdeki pazarlık çar¬ şıya uymamış. Ismet’i tepeleyeyim derken millet kendi aleyhi¬ ne kıyam etmiş. Mustafa Kemal’in Yalova’da üç köşkü varmış. Birini is¬ mete hediye etmiş. Bozüyük’te Çolak İbrahim’in kereste fab¬ rikası. civarında Mustafa Kemal’e mükemmel bir köşk yapıl¬ mış, belki ordan geçer de biraz oturur diye imiş. Seyrisefain’in açığı milyon imiş. Bunları Yalova yutmuş. Hastalar gitmiyor- muş. Tabii. Kılıç Aliler de otomobilleri Yalova yolunda adam çiğniyormuş, giden azmış. Rahat ve huzur yokmuş. Sade yaran gidiyormuş. Orası sade Gazi’nin eğlence mahalli imiş. Seyrü- sefain’in İskenderiye seferi her defasında yirmibin lira zarar ediyormuş. Bu iki memleket arasında bugün bir ticaret yoktur ki... Yolcu da kaç kişi. Tabii, fakat İsmet emretti diye devam ediyorlarmış. Ümid de yokmuş, fakat ismet ısrar ediyormuş. Fethi Paris’ten giderken biletini İstanbul’a gidip gelme almış. Bunu evvelce de mevsukan işitmiştim. Demek Fethi de orada kalmak, fırka yapmak fikri yoktu. Demek bu iş sırf Musta¬ fa Kemal’indir. Ve yeni fırka Halk Fırkasını kuvvetlendirmiş, Reşid Galip ile Hamdullah Suphi, Reşid Galip ile ismet, ismet ile Şükrü Kaya ve Vasıf kanlı bıçaklı imişler. Şimdi birbirine sarılmışlar. Sebebi korkmuşlar. Devrilirlerse kafaları tehlikede 1346 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 164.7 olduğunu görmüşler. İstanbul valisi Muhiddin de çok edepsiz¬ lik ediyormuş, ismet her tarafa kendi adamlarmı yerleştiriyor- muş. Mustafa Kemal bundan da korkuyormuş. Mustafa Kemal Necib Asım’a, Sadri Maksudi’ye, Hamdul¬ lah Suphi’ye ve emsaline uşak muamelesi ediyor, herkesin için¬ de tersliyor, azarlıyormuş. Bu adam bana işte bütün bu malû¬ matı verdi. Brezilya’da isyan oldu ve âsiler Hükümeti ele geçirdiler. Âsilerin başı olan doktorun bugünkü Matin’de beyanatı var. tsyânm sebebini söylüyor Cumhurreisi müstebitti. Intihabatı cebren ve fesad karıştırarak yaptı. Askeri siyasete karıştırdı. Millet Meclisini keyfî harekâtına âlet etti, intihabatta yapılan yolsuzlukların muhakemesi yaptırılmadı. Her ne pahasına olur¬ sa olsun mevkide durmak istedi. Hükümeti militarizm altına aldı. Bu usul gösterdi ki, kanunî ve vazifesini suiistimal etmiş, kendisini kanun harici yapmıştır. Bu halleri ile milleti kızdırdı. Bundan da bu ihtilâl koptu. Reisicumhurun bütün idare kuv¬ vetlerini avucuna alması milleti isyâna getirmişti. Bir reisicum¬ hurun idareyi keyfi üzre yürütmesi büyük suiistimallere kapı açıyor. Millet bunları kanun dairesinde İslah etmek için sava¬ şıp da bundan ümidini kesince silâha sarılmıştır» diyor. Tıpkı bizdeki hâl. Sade bizim millet henüz siâha sarılamamıştır. Bu da ordunun vazifesidir. Ordunun siyasete karışması doğru de¬ ğil. Fakat bu gibi ahvalde mukaddes bir vazifesidir. Venizelos Ankara’ya gelmiş, birtakım muahedeler imza etmişler. Venizelos Ticaret ve emsali şeylerde bizimkileri do¬ laba koymuş. Bu adama büyük merasim ve alkış yapmışlar. İsmet onu kucaklamış. Gûya artık dostmuşuz. Aramızda dâva kalmamış. Türk’ü yeryüzünden silmek isteyen, Lozan’da res¬ mî celsede ona barbar, katliamcı diye bağıran bu adama şimdi ismetin ve Türkiye’nin en büyük dostu imiş. Ve minel garaibi. Bunu ve Ankara’da iken Atina’da Pangalos ve zabitler çok gü¬ zel tasdik ettiler. Yani Türk ile dostluk istediklerinden isyan ettiler, işte dâva bitmemiş ve bitmez. Mustafa Kemal ve ismet galiba şu fikirdeler; Hummalı bir surette buna çalışıyorlar: Bütün haricî mes’eleleri, pürüzleri bitirmek. Bunu da hep ve¬ rerek yapıyorlar. Türk’ün menfaatleri gidiyor. Galiba «Halk aleyhimizde. Haricî bir mes'ele de zuhur ederse derhal devri¬ liriz» diyorlar. Bu esnada İtalya sefiri ve Macar Başvekili de Ankara’ya geldi. Avrupa gazeteleri Bulgar Kralının da gelece¬ ğini yazdılar. Zannediyorum ki Mosolini oyun oynuyor. Bunlar, Balkan ittihadı hep onun işleri. Bunlar da Yugoslavya aleyhine olsa gerek. Veya onu böyle tesbit edip Fransa ile hesaplaşmak, yâni harbedeceğini zannetmem, sade sıkıştırıp şarkta bir şey koparmaktır. O da bizim yorganın başına gelecektir diye kor¬ karım. Bakalım, bu Balkan ittihadı ne şekil alacaktır. 5 Teşrinisani: İstanbul’dan yeni gelmiş biri ile görüştüm. Çok şey an¬ latıyor. Fecî şeyler. Kürtleri Ağn dağında kamilen imha et¬ tik diye Kumandan Salih Paşa tebliğ yaptı. Meğerse kürtler karlar içinde iki fırkamızı imha etmişler. Müthiş masraf olmuş. Kürtler dağdan bizim araziye inmişler. Cenuba doğru yürüyüp Irak’a geçmişler. Asker silâhlı kürtlere birşey yapamamış, fakat pek çok köy yakmışlar. Ora da harap ve ahalisiz kaldı diyor. Âsilere ordu bir şey yapamadı ise acırım. Bugün (21 Şubat 1935, İskenderiye) burayı kaydederken ilâve ediyorum ki, bun¬ dan altı ay evvel Taşnak reislerinden Terminasyan, beni İsken¬ deriye’de gördü, kür isyanını sordum. Bunu kendilerinin yap¬ tıklarını, kürtleri organize ettiklerini, bu iş için yirmibin do¬ lar sarf ettiklerini, kürt âsilerinin hepsinin yedi - sekizyüz ki¬ şiden ibaret olduğunu söyledi. Kendisi de İran’da hududumuz üzerinde bulunup işi idare etmiştir. Fethi’yi İzmir’e yollarken Mustafa Kemal ona «Sakin va¬ purdan çıkma, aleyhine galeyan olacaktır» demiş. Halk Fırka¬ sı erkânı. Vasıf ve emsali İzmir meb’usları İzmir’de pek kuv¬ vetli olduklarını Mustafa Kemal’e söylemişler imiş. Aksi zuhur edince şaşmışlar. Mustafa Kemal kızmış, bunlar onbin kişidir. 164S 1649 HAYAT ve HATIRATIM bir ordu ile gidip hepsini katliam edeyim demiş. O gece saba¬ ha kadar zil - zuma sarhoş böyle hezeyanlar yapmış. Şu adam ne gafildir. Avanesi de gafil. Bir - iki yıl evvel Mustafa Kemal’in Eskişehir istasyonunda Temyiz Mahkemesi azasım tehdit ederken amele benimle, köylü benimle, esnaf be¬ nimle, münevverler benimle, hele bilhassa ordu benimle dedi¬ ğini hatırlıyorum. işte dalkavukların dahisi bu kadar ahmak¬ tır. Görüldü ki, kimse kendisi ile beraber değilmiş. İntihabat bütün halkın, her kütlesinin hükümetin aleyhin¬ de olduğunu gösterince Gazi Fırka kâtib-i Umumisi Safvet’i azarlamış ve kovmuş, yerine Receb’i tâyin etmiş. Hakkı Şina- si’yi azletmiş. Sizi adam zannediyordum, demiş. Fakat böyle kızdıklarım çırak çıkarır. Safvet’i büyükelçi yapıyorlarmış. Intihab vak’ası Halk Fırkasını kuvvetlendirmiş. Bu tabiîdir. Kellesi mevzubahs olan kimselerin, vurgunları olanların, vur¬ gunla melûflann servetleri tehlikeye düşmek tehlikesi görülün¬ ce bunların birbirine sarılması tabiîdir. Meselâ ismet, Recep, Re¬ cep Zühtü, Hamdullah Suphi, Şükrü Kaya, Vasıf, Reşid Galip, Kel Ali ve emsali birbirini yemekte imişler, bu sefer kucaklaşıp barışmışlar. Kelle ve servetleri bir inkılâb ile tehlikede olan kimseler Mustafa Kemal’in Ismet’i tepelemek fikri ile yaptığını anladık¬ larından pek dilgir olmuşlar, Mustafa Kemal’in aleyhine dön¬ müşler, İsmetle birleşmişler. Hatta bunlardan bazısı «Canımızı, malımızı kurtarmak için Gazi’yi tepelememiz lâzımdır» diyorlar- mış. Ismet’in Müşir Fevzi ile Gazi aleyhine birleştiği kuvvetle söyleniyormuş. ismet, Gaziye şimdi kafa tutuyormuş. Mustafa Kemal, milletin aleyhinde olduğunu görünce Ismet’e dalkavuk¬ luğa başlamış. İsmet, İstanbul - İskenderiye vapur hattını işletiyormuş. Her seferinde yirmibeş bin lira zarar varmış. Böyle bir sefer yapmak İçin iptida bu tetkik edilir, kâr getirirse yapılır. Görülü¬ yor ki, bu tetkiki yapmadan işe girmişler. Bu işi yapan sırf is¬ met imiş. Ne iştir? Böyle şeyleri ehli, mütahassısı, yani seyr-ü Dr. RIZA NUR sefain dairesi yapar. Başvekil ne karışır. Sırf bir ticaret işidir. Orada bayrağımızı göstermek gayesini güdüyormuş. Bu adam megaloman, aptaldır. Hiç böyle siyasi bir fayda ve lüzum da yoktur. Şimdi idare şikâyet, ismet devamda İsrar ediyormuş, idarenin müdürleri de ne yapalım İsmet paşa emrediyor diyor- larmış. Bu adam bu kadar idaresiz ve her işi böyle bir insandır. «Ege» komedisi. Şu bir-iki gün içinde ayn ayrı görüştü¬ ğüm îstanbuldan gelenler bu pek gülünç hikâyeyi söylediler-. Gözleri aynı şeydir. Seyr-ü Sefainde Ege adında bir vapur ol¬ duğunu gazetelerde okuyor, bir şey anlamıyordum. Meğerse iş şöyle imiş : Vapur satın alınmış. Mustafa Kemal vapura Ege adını koymuş. Çünkü bu kelime Türkçe imiş. Fransızların Egee kelimesini Yunanlılar bu Türkçe kelimeden almışlar imiş. Fran¬ sızca bu kelime Adalar Denizinin adıdır. Mustafa Kemal’e göre Ege Türkçe ad imiş. Görüştüklerimden birisi bunun evveliya¬ tını anlattı. Bol bol güldük. Ben güldüm, o güldü. O güldü, ben güldüm. Fakat içim de sızladı. Bİrgün bu zat Gazi’nin yanında imiş. Necip Asım, Sadri Maksudof ve emsali de varmış. Gazi Necip Asım’a Ege ne demektir diye sormuş. O bir takım mala- yani şeyler söylemiş... Gazi uşak azarlar gibi «Çok cahilsin. Bir şey bilmiyorsun. Sus, sus!» demiş. Maksudof’a sormuş. O da kekelemiş, bir saçma tefsirler yapmış, onu da tahkir edip sus¬ turmuş ve nihayet, dinleyin, ben size öğreteyim demiş : Eğenin aslı Eğe’dir. Çünkü bu kelime Türkçedir, Ada demektir. De¬ mek bu adalar ve ahalisi Türktür. Sonra Yunanlılaştınlmış.» Çok mükemmel i’lâl!.. Galiba bu adam paralysugenerale emrazı gösteriyor, içip tahayyülâta dalıyor, böyle şeyler uyduruyor, ilim namına bu hezeyanları ve şurası gariptir ki, hiç utanma¬ dan, birazcık sıkılmadan ortaya atıyor. Yazdığı Türk Tarihi böy¬ le malâyâni lâf ile dolu imiş. Türk Milletini her veçhile rezil eden bu adam şimdi bu suretle de rezil ediyor, işte bu sebeple bu vapura bu adı koymuş imiş. Gülmeli mi, ağlamalı mı? Şu güzel bir halet-i ruhiye, gayet beliğ bir arz. Diktatör¬ lerin halini teşrih ve beyan eder, bu, zulme önlerinde tenkid, iti- F : 104 3650 1351 HAYAT ve HATIRATIM raz, mes’uliyet olmayınca bilâkis beş - on dalkavuk olunca onla¬ rın şakşakları ile deliriyorlar, keyfemâyeşa’ hareket ediyorlar, böyle çocukluklar, çılgınlıklar yapıyorlar, işte bu adamın ve is¬ metin hükümeti, idaresi her noktasında bu makuledir. Bu se¬ beple milletler diktatörlüğün, hürriyetsizliğin aleyhinde her şeyden ziyade hassas olmaları lâzım geliyor. Müverrih Cevdet Paşanın torunu ve Reşid Paşanın oğlun¬ dan ve memuriyetinden bahsetti. Hayret ettim. Çünkü hikâye¬ sini hem de pek mevsuk biliyorum : Harb-i Umumiden Gazze Cephesinden kaçıp İngilizlere casusluk eden ve Hayfa’daki Ya¬ hudi Çiftliğinde saklandıktan sonra bir gece bir İngiliz tahtel¬ bahirine binip Kahire’ye gelen ve babası İbrahim Paşa olan bir ihtiyat zabiti hasta, olup bana gelmiş, hem kendi hikâyesini, hem bu oğlanın hikâyesini anlatmıştı. Bu oğlan Fatıma Aliye’- nin oğludur. Gazze Cephesinde İngilizler kaçmış. İngilizlere cep¬ henin bütün vaziyetini söylemiş. İngilizler buna daha Kahireye- gelmeden bir apartman hazırlamışlardır. Bu şâbemret çocuk Kahirede kerhanecilik eden «Fatıma» adında bir Türk orospu ile temas edip kadınla evlenmiş ve beraber kerhaneciliğe devam etmişlerdir. Harb-i Umumide Ingiliz ordusunda içki yasaktı. Fatıma kerhanesine gelen İngiliz zabitlerine viski verdiğinden hapsedilmiş, o esnada kerhaneyi bu oğlan yalnız başına işlet¬ miştir. Bu malumatı Doktor Şerafettin Mağmumi’den işittim. Bu vatan haini, rezil mütareke olunca îstanbula gider, oradan da Kastamonuda vali olan babası Reşid Paşanın yanma gitmeğe cesaret eder. Orada bulunan bir miralay oğlanı tanır. «Bu in¬ gilizlere kaçtı, Divan-ı Harp tarafından idama mahkûm edildi idi» deyip tevkif eder. O vakit Ankarada Sıhhiye Vekili olan Doktor Adnan bunu ne yapıp yapar idamdan ve hapishaneden kurtarıp îstanbula yollar. Bu Adnan’da hiç vatan hissi yoktur. Nitekim Ali Cenanî’ııin İngiliz casusu olan oğlunu da o kur¬ tarmıştır. Key dünya! Şimdi böyle bir alçak ve her pisliği olan biri hıyanet ettiği devletin memuriyetinde, vatanda, ben gurbet el- Dr. RIZA NUR ıerde, her şeyden mücarred bir serseri halindeyim. İşte hıyanet, işte hizmet Bugün Istanbuldan bir mektup aldım. İlme, Türk nefis san¬ atı ve âbidelerine dair ağlatıcı malumat veriyor. Biri şudur «Bir Alman âlimi, mimarî ve nefis s aidatlarımızı tetkik için Kasta- monuya gitmiş, vali ona : «Aklınıza şaşarım bu köhne şeylerle meşgul oluyorsunuz. Biz bir düziye yıkıp imha ederek bunlar¬ dan kurtuluyoruz» demiş. Zavallı âlim avdetinde îstanbulda bir zata bu cehaletten bu hamakatten yana yakıla bahsedip «Bu idre ne cahildir? Bir vali ne diyor. Dünyadan haberi yok. Eseri¬ mi yazdığım vakit basma bu valinin sözlerini kaydedeceğim» demiş. Yine bir takım Avrupa âlimleri Anadoluda seyahatten avdetlerinde «üç-dört yıl evvel gördüğümüz şeylerin bir kısmını görmüyoruz yıkıyorlar. Müthiş vandalizm. Böyle kıymetli sa¬ nat eserleri bırakmış olan Türkierin bugünkü nesli ne cehalete düşmüşler» diyorlarmış. İşte hükümet idaresi böyle, hars, ilim, san’at sahası böyle. Ne yapmalı? Bu yıkılan eserler bir daha ele geçer mi? Kıymet¬ leri ise baha biçilmez. Bunlar bu vatan Türk’ün diyen millî mü¬ hürler, vesikalar, şerefler, iftiharlardır. Bu böyle giderse mah¬ vımız muhakkaktır. Ne yapmalı? îstanbulda Ayasofyanin mina¬ resine çıkıp halka, orduya mahvoluyoruz, hemen kalkın! Bu zalimleri dilim dilim doğraym! Diye bar bar bağırmak canım istiyor. «Yahu! Kendi halimde oturayım. Artık siyasî vazifele¬ rim, hizmetlerim, çektiklerim, yeter, İlim ile ömrümü geçire¬ yim» diyorum. Hele tetkikatımı bitirdim, yazmak istediğim eserleri yazayım. Eksik ve hatalarını ikmal ediyorum. Dima¬ ğım çok yorgun. Hasta bir haldeyim. İstirahate pek muhtacım. Üç - beş ay müsterih yaşayıp dinleneyim diyorum. Olmuyor, ol¬ muyor. Bu işler neden olmuyor? Mustafa Kemal cehli yüzün¬ den. Bunlar köhne şeylerdir. Medeniyete manidir. Medeniyet Avrupadadır. Asrileşmeli. Bu köhne şeyleri yok etmeli dedi ya şimdi valiler, kaymakamlar göze girmek, asri olmak için bu âbi¬ deleri yıkmağa koyuldular. 1652 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1353 6 Teşrini sâni : İki tarihli Milliyet geldi. Venizelos Fener’de Rum patriği¬ ni ziyaret etmiş. Bu da başımıza geldi. Dünü düşünün, bugünü görün! Eskiden gizli muhabere ederdi, şimdi âşikâr gidiyor, pat¬ riğin elini Öpüyor. Ankara’da İsmet’le öpüşüp koklaştıktan son¬ ra Fener’e gidip dudağında henüz duran İsmetin yanağının ta¬ dı ile patriğin elini öpmesi, patriğin murassa bir haçı onun boy¬ nuna geçirmesi ne kadar mânâlıdır. Bizim ahmaklar bundan bir şey anlamıyor. Ve marifet yaptıklarına kaniler. Bu dostlukları sonra görürüz. Yunanla yapılan ticaret muahedesi de aleyhimiz¬ de. Yunan bizim pamuğu ucuz alacak, mensucat yapıp bize sa¬ tacak. Aferin. Herif şu bizim ahmakları iyi dolaba koymuş, iç¬ yüzünü bilmiyoruz. Kimbilir daha neler var?.. Patrik Venize- los’a kiliseye hizmetlerinden dolayı dua ve teşekkür etmiş Ve- nizelos’un boynuna ortasında büyük bir pırlanta olan bir haç takmış. Bu ne mel’un hükümet ki bunlara meydan vermiştir. Zavallı Türkiye!.. Lozan’da ne idin, şimdi nesin... Millet Meclisi açılmış, Mustafa Kemal bir nutuk söylemiş. Bu gazetede nutuk mevcud. Nutkun bir lübbü yok. Yalan. Sa¬ de Serbest Cumhuriyet Fırkası ve belediye intihabından bahse¬ derken «Bn müşahedelerin yerdiği tecrübelerden Türk Milleti cumhuriyetin beka ve inkişâfı için istifade etmelidir» diyor. Mü¬ him bir söz. Sade ağanın, halkın bu tezahüratından memnun ol¬ madığı anlaşılıyor. Kendi ders almış demek. Bu ders, halkı ye¬ niden katliam etmektir. Bakalım. Ve yine : Fırkalara girecek adamlar temiz olmalı» diyor. Bununla yeni fırka azasının pis ol¬ duğunu söylüyor. Pekiyi! Halk Fırkasında nice kirli ve bulaşık in.>an var. Bunlar ne olacak? Yine : «Kalem hürriyetini hüsnü idare etmeli» diyor. Yani matbuat hürriyeti olur amma ağalara, mevkilerine dokunmamak, pisliklerini, cehaletlerini, hırsızlıkla¬ rını söylememek. Onu söylemeyince zaten o hürriyetin lüzumu kalmaz ki... O hürriyet olmaz ki... Yoksa kendi hüsnü idare eder, yani matbuatın ağzına kilidi takar. Yine : «Memleketin mukadderatında yegâne selâhiyet ve kudret sahibi olan büyük. Millet Meclisi...» diyor. Utanmadan bunu nasıl söylüyor bilmem. Onun i’rapta bile mahalli yok. Bu selâhiyetler sade senin elinde. Ve keyfî surette istimal ediyorsun. Şu adamın en büyük, bariz ve hafi, sıfat-ı mümeyyizesi utanmazlıktır. 14 Teşrini sâni : Türkiyeden yeni gelmiş ve işlerin esasına vâkıf olacak va¬ ziyette olan biri beni gördü. Ahvalin pek fena olduğunu, îsmet’- in bu işin recülü olmadığını, vekillerin cahil olduğunu, fesadın başının Mustafa Kemal olduğunu söyledi. Diğer pek dikkate şa¬ yan olan sözü Mustafa Kemal ile İsmet arasında büyük bir re¬ kabet ve husumet olduğudur. Diyor ki, Gazinin yeni fırkayı böy¬ le îsmet’ten habersiz yapması İsmet'i küplere bindirdi, ismet artık ona dayatıyor. Bu sefer yüzüne beş yıl daha hükümeti bı- rakmıyacağını söylemiş. Dedim : «İsmet onunla uğraşamaz. Mustafa Kemal’in muhafız taburlarına karşı kuvveti var mı?» Dedi : «İsmet in kuvveti daha çok ve bir gün ismet : Artık kı¬ zıyorum. Bu herifi birgün gidip evinde keseceğim diyormuş» De¬ mek husumet ve rekabet alevlenmiş, iş bu raddeye varmış. De¬ mek vuruşacaklar. Fakat ben zannetmem. İsmet bunu yapabi¬ lecek kabadayı değildir. O işini hile ile görür. Yeni İstanbul gazeteleri Mustafa Kemal’in fırka meselesi için seyahate çıkacağım, Halk Fırkasına yeni program yapıldı¬ ğını yazıyorlar. Eski fırka, yeni fırka. Hepsi çürük kumaş ya¬ ma tutar im bilmem. 17 Teşrini sâni : 12 tarihli Milliyet geldi. Kel Ali’ye yine vazife ve faaliyet vermişler. Fırka reis vekili yapmışlar. İstanbul’a gidip tensikal yapacakmış. Vaktiyle Halk Fırkası’nı İstanbul’da tesis eden odur. Eu adam saf ve vatanperver bir adamdır. Bundan evvel pek gözden düşmüş idi. Hemen de hayatını kaybetmek üzere idi. Mustafa Kemal onu öldürtecek idi. Uzun zaman evinden dı¬ şarı çıkamadı. İsmet ile arası pek kötü idi. Bu adamda zerre kadar akıl varsa bu çürümüş binanın tamirine çalışmaz. Bugün vaziyetleri fena onu yine hizmete aldılar yarın yine temizlerler. 1654 HA.YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1655 Bugünkü Paris’in Ami de peuple Gazetesi Fethi’nin fırka¬ sını feshetmek için Gazi’ye müracaat ettiğini yazıyor. Böyle ise Fethi kendisini rezil ve mahvetmiştir. Esasen Mustafa Kemal’e inanıp bu işi yapmamalıydı. Onu bilmez bir adam değildir. Ma¬ dem ki başladı üç günde bırakmamalıydı. Şimdi ona güvenerek meydana atılmış bu kadar adam ne olacak? Onları haklarlar. Mustafa Kemal hepsini doğrar. Bu fedakârları böyle bırakıver¬ mek vicdansızlıktır, cinayettir. Tüüüh... Fethi çok fena bir adammış... 22 Teşrini sâni : 16, 17 tarihli Milliyetler geldi. Birincide Fethi’nin Belediye İntihabı hakkında istizahı ve bu bapta söylediği sözler, diğerle¬ rinin mukabelesi var. Fethi’nin nutkunda bu intihabın çirkinlik¬ lerine dair çok mühim şeyler var. Münakaşa çok şiddetli olmuş. Fethi yazdığı nutku okumuş. Bu intihabta hükümetin fesad ve rezaletlerini kısmen öğrenmek için bu nutku okumalıdır. Fethi bir de bu celsede şunu söylemiş : «Bana muhalefete nihayet ver! Memleket kana boyanmasın» demek istiyorlar. Kel Ali : «Fethi Bey Mondros Mütarekesi gibi bir esaret hüccetini imza etmiştir» demiş. Vasıf, Kel Ali, Hoca Rasih ve emsali ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da Fethi’ye cevap vermişler. Usulen cevap verme¬ leri lâzımdır. Fakat cevap değil hücum etmişler. Kötülüklerini saymışlar. Vasıf hepsinden namussuz. Fethi’yi Gazi’ye hücum eder şekilde göstermek istiyor, jurnal ediyor. Hoca Rasih’e de şaştım. Bu adam Hilâl-i Ahmer'e para toplamak için Hindistana gitmişti. Hilâfet o esnada ilga edilmişti. Bu haberi alan Hindli- ler Rasih’i hakaretle koğmuşlar, Ankaraya geldi. Gizlice bun¬ ları bana anlattı «Pek çok para topluyorduk. Hepsi gitti. Bizi koğdular. Dar kaçtık» dedi. Çok dert yandı. Hilâfete acıdı. Şim¬ di lâik olmuş, Fethi’ye bu bapta ders veriyor. Ve minel acâip!.. Şunun içi ne yobazdır ya... Fakat dalkavukluk, mevki, para... Adi adam vesselâm... Şükrü Kaya’mn da sözlerine bakınca ne bayağı adam olduğu görülür. întihabtaki cebir ve tazyiki bizzat emrettiğini mealen itiraf ediyor, aptal. Güya Fethi’nin candan arkadaşı idi de. O Fethi’nin değil, mevki ve ikbalin arkadaşıdır. Dönüverir. Başka şey bilmez. Hem câhüdir. Türkçeyi bile dü¬ rüst bilmez. İkincide Serbest Fırka’nın lağvı var. İlk hamlede söyledik¬ lerimiz birer birer oluyor. Fethi ve arkadaşları bir beyanname yazıp Mustafa Kemal’e götürmüşler, Hükümete vermişler. Bu beyannamede fırkanın feshine sebep olarak Gazi’nin Halk Fır¬ kası riyasetinde bulunmasını, Fethi çok defalarca ricalar ettiği halde çekilmediğini, bu vaziyette Serbest Fırka’nm mücadele¬ sinin doğrudan doğruya Gazi’ye karşı olacağının, böyle bir mü¬ cadeleye girişmeyi ise hiçbir zaman akima bile getiremiyeceğini söylüyor. A, Fethi! Asıl mücadele o senin Gazin iledir. Bütün çirkin¬ liklerin menbaı odur. Sen bunu bilmiyecek adam değildin ki. Esasen işin ihtidasında onun fırka yap teklifini kabul etmiye- cektin. Ettin, şimdi feshetmiyecektin. Ölüm varsa ona da kat¬ lanacaktın. Feshettin, namus ve haysiyetini de beraber feshet¬ tin, sıfır oldun. Bu kadar adam bütün millet senin söylediklerine inanarak ve aldanarak ileri atıldılar, nelere uğradılar!.. Hapis, ölüm, hepsini gördüler. Şimdi sen onları bırakıveriyorsun. Bu vicdansızlıktır. O zavallılara yazık. Elbet sen feshi şüphesiz Mustafa Kemal'in 2 cru ile yaptın. Fakat bari şunu kendi elinle feshet m iyeydin. Onlara bırakaydın. Sonunda bu kadarcık cesa¬ reti, mertliği olsun gösteremedin. Şu birkaç aylık iş Fethi’yi ayyuka kadar yükseltici bir vesile idi. Fethi kendisini esfel-i sâ- fi’ine indirdi. Çünkü millî müsbet bir fayda olmadıktan başka bu zamana kadar Gazi müştekide epeyce kafa tutmuş olan Fet¬ hi bu hususta tamamiyle bir İsmet olup bitti. O da İsmet gibi. Mustafa Kemal neyi yap derse yaptı, neyi yapma derse yap¬ madı. Yine onun gibi büyük müştekide dâhisin, sen ilham verir¬ sin, ilh... Yani «Sen Tanrısın, biz sana kul-köleyiz, af ve ihsan, kahr-u gadap hep şendendir» dedi. Sonunda da feshi bu tarzda bir sczle mühürlüyor. 1656 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1657 Fethi vefat etti. Sanki Türkiyede devlet recülü yoktur. Biri daha gitti. Bir insan kendi ölümüne ne kadar acırsa bütün gön¬ lümle 'ben de Fethi’nin Ölümüne o kadar acıyorum. SERBEST FIRKANIN BLÂNÇOSU Mustafa Kemal îsmet’i te’dip etmek istiyordu, ismet Rei- sicumhurluk hırsını, bir takım adamlarının onun iyiliğine, Mus¬ tafa Kemal’in fenalığına dair olan propagandalarım biliyordu. Onu kendine rakip görmeye başlamıştı. Bu hal iki-üç yıldır sü¬ rüyordu. Nihayet ismet ile kanlı bıçaklı olan Fethi’ye bir fırka yaptırıp bu tarikle îsmet’i tepelemek istedi. Lâkin evdeki pa¬ zarlık çarşıya uymadı. Koca müstebit ne kadar gafil imiş. Va¬ ziyetini hiç bilmiyormuş. Millet kendisini tapınır derecede se¬ viyor zannediyordu. Aptal. Millette bir tuğyandır koptu. Kurtu¬ luş günü geldi zannettiler. Hükümeti, idaresini, ismeti, Musta¬ fa Kemal’i istemediklerini sözle, tezahüratla, hükümete silâhla çarpışmak ve belediye intihabı suretiyle bariz ve kati bir suret¬ te ifade ettiler. Hükümetin türlü rezaletleri, cebirleri, sahtekâr¬ lıkları olmasaydı intihabı kamilen muhalifler kazanırdı. Bunla¬ rı gören, Gazi ve dâhi denen, hakikatte burnunun ucunu görme¬ yen müstebit alıklaştı. Fırka yaptığına, İsmeti tepelemek iste¬ diğine bin pişman oldu. Bütün pisliklere gırtlaklarına kadar İs¬ met le beraber battığını, ondan iyi uşak, emir kulu olmadığını hatırladı, ve iyice anladı. Menfaatinin, hatta hayatının ismet¬ le beraber olduğunu gördü, ismete sarıldı, matbuatta ona aleni cemileler yaptı. Yeni Fırka’yı bir kara belâ telâkki edip feshet¬ ti. Bu feshi de Fethi’ye yaptırarak güya cebir ve istibdat yap- madığını gösterdi. Hem de Fethi’yİ büsbütün rezil etti. Oh olsun Fethi ye. It ile çuvala girenin hali budur. Şimdi müstebit seya¬ hate çıktı. Güya halkı lehine celbedecek. Hem de muhalefete baş olanları ezecektir. Dikkate şayân ki bu sefer hiçbir yerde istik¬ bal ve tezahürat istemediğini ilân etti. Bu hususta Şükrü Kaya maskarası valilere de sıkı emirler vermiştir. Müstebitin istik¬ baller en sevdiği şeydir. Şimdi birden istememesi korkusundan- dır. Bu da tezahürat esnasında kendisine yuha bağırılır veya bir fedai tarafından öldürülür mülâhazasıdır. Bütün bu maceradan yalnız bir fayda olmuştur : Türk Mil¬ leti nümayişler, kanlı vak’alar ve belediye intihabı ile göstermiş¬ tir ki, bugünkü hükümete, idaresine, bu işin başında olan Mus¬ tafa Kemal ve ismet’e muarızdır. Bunlardan iğreniyor, bunla¬ rın yüzünden dert ve belâ ile doludur, inlemekte ve ağlamakta¬ dır. Millet bunu bağırarak ve maddeten cihana söyledi ve bu beyannamesini kanıyla dahi imzaladı. Artık kimsenin şek ve şüphesine mahal kalmadı. Bunda her sınıf halk vardır. Bu vak’anm pek mühim ve gayri kabili itiraz bir ifadesi da¬ ha var : Gazi müstebit, ismet, hükümetleri, yardakçıları, idare¬ leri cumhuriyet lâik derler, öyle diyorlar. Böyle olanlar dostu¬ muz, aksi fikirdekiler mürteci ve düşmanımızdır dediler, dur¬ dular. Serbest Cumhuriyet Fırkası cumhuriyetçi ve lâik idi. Bunda şüphe yoktu. Bu halde bu fırkayı yine feshettiler. Bazı yerlerde bu fırkaya mürtecilerin, eski sarıklıların girdiğini söy¬ lediler, Olabilir. Bence bunun aslı yoktur, hiç olmazsa pek i’zam etmişlerdir ya, fakat bu unsurlar hele Ferid Paşa ile, İngilizlerle çalışmış vatan hainlerinden, Rum Patrikinin himmetiyle Malta Hapishanesinden kurtulan Kastamonu mebusu yaptıkları Ha¬ şan Fehmi’ler pek bol bir surette kendilerinde vardır. Demek mesele cumhuriyetçi, lâik yahut mürteci olmakta değildir. Sade bu iki ağanın mevkii meselesidir. Ona hizmet edenler makbul ve muhterem, ona muarız olanlar mürteci ve haindir. Feci vaziyet... Zavallı millet!., işte sırf bu uğurdadır ki, yani şahısları ve mevkileri içindir ki yüzlerce, binlerce adamı darağacına çektiler. O ne devredir?!.. Çocukların büe zihnine yer etmiştir. Sinop’tayım, kardeşimin beş yaşında olan kızı bir odaya duvardan duvara bir sicim germiş gazeteleri yırtıp insan şekline koyuyor, boynundan bir ip bağlayıp sicime asıyor. Böy¬ le bir çok yapmış. Odaya girdim. Ne yapıyorsun? dedim. «Mus- 1658 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1659 tafa Kemal oynuyorum» dedi. «O vakit anladım ve hayret et¬ tim.» Şimdi İlmî tetkikatım filân yoktur. Hepsi bitti. Pariste dört yıl süren müthiş bir çalışma bunları sona erdirdi. Şimdi sıhha¬ time, elbiseme ve emsali şeylere bakmakla meşgulüm. Hanımı yeniden hastahaneye koydum. Meğerse çenemin altında iki ta¬ raflı bir yara olmuş imiş. Çalışma esnasında hissetmemişim. Şimdi hissediyorum ve telâşa düştüm, tedavime başladım. Te¬ mizliğime de bakamıyordum. Yıkandım, yıkanıyorum. Çamaşır¬ larım sökük, dökük, düğmeleri eksik ve çoğu çürümüş, delin¬ miş. Güya evliyim. Güya hizmetçim var. Çamaşırları, elbiseleri devrettim. Hizmetçi çürükleri tekrar çamaşırın arasına koyma¬ sın diye yırtıp attım. Gidip yeniden çamaşır alacağım. Elbisele¬ rimi kısmen güve yemiş. Şimdi bunları tamir ettireceğim. Se¬ kiz - on günde bu işleri görürüm. Devletin, milletin hali de beni pek muazzep yapıyor, karış¬ mağı istemiyordum. Zaar... İlmî sahaya dalışımdan imiş... Şim¬ di fena üzülüyorum. Yine zalimlere karşı cidale girmeyi canım istemeye başladı. 23 Teşrini sani : 18 tarihli Milliyet geldi. Serbest Fırka’mn feshi olmuş bit¬ miş. Hüseyin Cahid’i Sanayi ve Maadin Bankası Meclisi idaresi¬ ne tayin için hey’et-i vekile karar vermiş. Aferin Cahİd’e. Her devirde böyle âlî müesseselere girmek yolunu buluyor. Sade bu sefer biraz taşlık ve zahmetli yoldan dolaştı. Fakat sonunda maksadına vardı. Ben bu adamın bu zekâsına hayranım. Ca- vid’in de asıldığı günün ertesinde Gümrük Komisyonculuğu aldı. Bunu Müştakî ile yaptı. Şimdi de banka. Alâ... Duyun-u Umu¬ miye bâki olsaydı buna da olurdu. Mebuslar fesh hakkındaki fikirlerini söylüyorlar ; Kel Ali miletimizin terbiye-i siyasiyesi henüz hâsıl olmamış. Osmanza- de Hamdi; Bu manevradır. Sebebi acizleridir. Kendilerini maz¬ lum mevkiine koymak istiyorlar. Ağaoğlu Ahmet, üç aylık fa¬ aliyetimiz Halk Fırkasına ve Hükümetine kusurlarını düzeltmek için bir intihab verdi İse iftihar, .bu intibahın devamını temenni ederim, diyor. istibdat Gazi’si seyahata çıkmış, tren-i mahsusla yanında bir sürü vekil, meb’us, müsteşar, kalem-i mahsus müdür ve k⬠tipleri belki elli - altmış kişi var. Muhafız taburu da beraber. Bol masraf. Çeksin aç millet!. Hiç faydasız masraf. Sırf heri¬ fin mevkide kalması için. Memleketin servetini, mâliyesini, büt¬ çesini şahsı için, keyfi için sarfedip duruyor. Fethi’nin feshe dair şubelerine gönderdiği beyanname de var : «Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin taşvik ve tasvibi ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını tesis etmiştim» diye başlıyor. Doğru. Güzel itiraf. Oyunu oynayanın kim olduğu şimdi itiraf olunuyor. «Halbuki tahakkuk eden şekle göre fırka¬ mızın ğâtiyen Gazi Hazretleri ile siyasî sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır. Bu vaziyette ka¬ lacak siyasî bir teşekkülün mevcudiyetini fırka müessisi sıfatıy¬ la muhafaza ve idameyi muhal buluyorum. Bu sebeple fırkanın feshine karar verdim...» diyor. Bu sözler pek doğru ve manalıdır. Fethi demek istiyor ki, domuzun başı Mustafa Kemaldir. Eninde sonunda onunla uğraş¬ mak lâzım geliyor. Millet onun aleyhinde olduğunu gösterdi. Bense bu ejderha ile uğraşamam. A mübarek! Pekiyi ama niye bunu, evvelden hesap etmedin. Bu milleti kurtarmak için sade ve sırf o canavarla uğraşmak lâzımdır. Bence o fırkayı o feshetmemiştir. Gazisi emretmiştir. Onun zoru ile yapmıştır. Fakat iki şekilde de Fethi mes’ul ve mahkûmdur. Fethi beyanamesinin sonunda fırka azasma kendisi ile ça¬ lıştıklarından derin minnettarlık arzediyor. Bundan evvel onlar¬ dan af dilese. «Çok büyük alçaklık ettim. Beni affedin» deseydi daha iyi olurdu. Bu fırka işi de bitti. Şimdi bunun intikamı ve kanlı bir neti- 1660 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1661 cesı olacak ki bu feci... İleri atılmış zavallılar türlü kahırlara, hakaretlere, maddî zararlara, hapislere uğrayacaklar, hatta can¬ larını kaybedenler olacaktır. Gazinin seyahati bunun mukadde- mesi olsa gerektir. Bakalım ne olacak... Bunların bütün mes’uliyeti Fethi’nin boynundadır. Herke¬ sin ileri atılmasına sebep oldu. Sonra alçakça onları bıraktı. Bu işin bir dersi de şudur : İyice anlaşılmıştır. Zulüm, al¬ çaklık müthiş. Kanun ile, meşrû yollar ile bunun izalesi, çaresi de yoktur. Böyle vaziyette milletlere isyan en mukaddes hak, vazife ve borçtur. İş ancak onunla düzelir. 27 Teşrini sâni : 22, 23 Milliyetler geldi. 22’de Yakup Kadri’nin Serbest Fır- a hakkında bir başmakalesi var. Kemafissabık, çirkin, adice yazılmış bir şey. 23’de Fazıl Ahmed’in bir ufak makalesi var. Adice yazılmış bir yazı. Fazıl Ahmed’e acıdım. Şimdi bu adam elli yaşlarını boyladı. Namusla yaşadı. Kötüleri istihza ile ten- kıd etti. Herkes kendisini sevdi. Şimdi kendi kötü oluyor. Gazi’ ye kaside yazıp caize olarak mebusluk aldı. Bu hal bütün öm¬ rünce Fazıl Ahmed’in tenkid ettiği şeydi. Fakat son yıllarda tam manasıyle açtı. Bu sebeple herkes sırf onun şahsına ve bir de¬ faya mahsus olmak üzere bunu mazur gördü. Fakat şimdi ileri gidiyor. Acıyorum, bir namuslu adam daha gidiyor. Fazılı çok severdim, soğumağa başlıyorum. Daha devam edip de beni iğ¬ rendirmese. Ah şu para, ah şu mevki!., insana neler yapıyor! Hatta mezarın kenarında... gazetede şu havadis var : Ege vapuru gazinin seyahati için Samsun’a gidiyor. Vapur bu münasebetle bazı tertibat al¬ mıştır. içinde muzika ve cazband bulunacaktır. Seyr-Ü Sefain Umum Müdürü Sadullah ve doktoru vapurda bulunacaktır» de¬ mek ağam eğlenecek, İçecek, çalınacak, dans edilecek. Tabii Sa- duJlah, Istanbuldan oğlandan, kızdan, Gazi nin evlâd-ı manevî¬ lerini de beraber götürecektir. Tabii onlarsız cazband niye? Ama burasını yazmamışlar. Arif olan anlasın... Bu Sadullah hazâ ayvaz... Seyr-Ü Sefain müdürü mü konak kâhyası mı, paşa ve¬ kilharcı mı?... Ayvaz ve dolayısıyle pezevenk... Herif araptır. Ne devir?!,.. Türkiye böyle şey henüz görmemişti. Herif seya¬ hat ediyormuş, halk fırkasını kuvvenlendireeekmiş, yani sırf kendi mevkii, şahsı için gidiyor. Bir kumpanya vapur ve caz¬ band veriyor. Bunu dolayısiyle devlet hâzinesi, yani vergi ağır¬ lığından ağlayan, israf ve İktisadî buhrandan iki büklüm olmuş inleyen Türk Milleti çekecek. Şu vapur lâakal millete 30 bin li¬ raya mal olacaktır. Bu Mustafa Kemal’de zerre kadar vicdan yok. Bu gemi saf ası bir değil şimdiye kadar belki elli oldu. Hem böyle kız-oğlan ve cazband ile seyahata utanmıyor. 1 Kânunu evvel : 25 Teşrini Sâni Milliyet geldi. Fazıl Ahmed’in Ağaoğlu’na ikinci mektubu var. Çirkin bir kavgaya girdiler. Ağaoğlu için hülâsaten : «Sen yabancısın, sığıntısın. İttihatçıların arabasına binip türküsünü çağırdın. Harb-i Umumiden milleti yalan ya¬ zılarınız, padişah ve ittihatçıları medihleriııizle vatanı yıktınız, siz de üstüne yıkıldınız. Ben onları, sonra Ali Kemalleri, tenkid ettim» diyor. Tamamİyle doğru. Ancak Fazıl Ahmed’de kırkın¬ dan sopra saz çalıyor. San’atını değiştirmiştir. Tenkitçilikten kasideciliğe terfi etmiştir. Dediği bu yalan yazılarla şimdi vata¬ nı kendi yıkıyor. Diyor ki : «Mebus olanlar milletin reyi ve in¬ tihabıyla mebus olur, Büyük Millet Meclisi’ne girerler» Kendisi de pek alâ bilir ki, bu işte milletin i’rapta mahalli yoktur. Bir za¬ lim ve her nevi denaetîerin kolleksiyonu olan biri keyfiye gider, fcu sebeple İntihab eder. Nitekim kendisi de böyle mebus olmuş¬ tur. Zavallı namuslu adam bu âlemin bildiği yalanı böyle uluor¬ ta söyleyecek hale düşmüş mü? Vaktiyle hikâye etlilerdi. Fa¬ zıl Ahmed, mebus olup mecliste kürsüde yemin ettikten sonra : «Meclise beni mebus tayin buyurduğunuzdan teşekkür ederim» demiş. Bir gürültüdür kopmuş, şaşırmış, alıklaşmış, nihayet bir takım sesler : «Tayin değil, Millet tarafından intihap olundun» denmiş. O vakit aklı başına gelip «Evet, evet, pardon!... Tayin değil, intihap buyurduğunuzdan teşekkür ederim» demiş. Ace¬ mi çaylak!.. Yine düzeltememiş. işte bunu söyleyen adam şim- HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1863 1662 di «Mebus, Milletin reyi ile intihab olunur» diyor. Bu adam al¬ çak imiş,., Bu nüshada şair Mehmet Emin’in de beyanatı var : «Ben Halk Fırkasının şereflerine mâlikim. Onu bırakamam. Serbest Fırkaya girişimin sebebi büyük halâskârımızm cumhuriyetin te¬ kâmülü için yeni fırkayı takviye sebebiyle bu gayeye hizmet için girmiştim. Şimdi bittabii kendi fırkamın içinde yine mevki al¬ maklığım zaruridir» diyor ve yeniden Halk Fırkasına girmiş. Bu vak’a ve sözler artık bende bu adam için hiçbir hüsnü zan bırakmadı. Esasen şair de değildir. Alimlerle hiçbir münasebeti yok. îyi bir câhildir. Fakat vatanperverdir. Namuslu bir adam zannederdim. Son yıllarda bu zannı rahnedâr eder bir takım iş¬ ler yapmasına rağmen ben yine hüsnüzanda devam ettim. L⬠kin artık kat’î teşhisi koydum : Hiç bir meziyetsiz adi adam. Ciğeri on para etmez biri. Vatanperver de değüdir. Mecliste Antalya Mebusu Rasih ; «Serbestcileri tevkif et¬ mek lâzımdır» demiştir. Yine mecliste Kel Ali : «Serbest Fırka çok haltetti. Mem¬ leketi fesada götürdü. Bunu kanla temizlemek lâzımdır.» Galiba henüz kana doymamış. Galiba Türk Milletinin kanı çabuk çoğalı¬ yor. Yılda bir defa fesad ameliyesi yapıp kan almak lâzımdır. Kel'in de ihtisası kan almada. Hoş bir şey de oluyor galiba. Alıştı ya. Mustafa Kemal’in ilâ maşaallah fesadçılara, fesatçı başı var. Alâ şey... Mustafa Kemal Samsun’a gelmiş, Valiyi azletmiş. Samsun Belediye intihabını muhaliflerin kazandığı gün zaten azlinin mu¬ hakkak olduğu mâlûmdu. Kabahati de İzmir Valisi ve duvar arslanı Kâzım ile Bursa Valisi Fatin gibi bin edepsizlik ve ka¬ nunsuzluk, cebir ve sahtekârlık yapıp intihabı halk fırkasına kazandırmamış olmasıdır. Mustafa Kemal’in buradaki tahkika¬ tının neticesi : «Halkı müthiş yalanlarla iğfal ederek muhalif¬ lerin kazanmış olduklarıdır!» Mustafa Kemal’in seyahatinin maksadı anlaşıldı. Bu tetkik seyahati bir intikam seyahatidir. 8 Kânunu evvel : Dün Paris’te Ramşi Villi’yi bir Gürcü amele öldürmüş. Ha¬ tıratımızda Tiflis’ten geçtiğimizi yazdığım vakit bu adamdan bahsetmiştim. O vakit başvekil ve dahiliye vekili idi. Türkler için tehlikeli adamdı. Acarları yurtlarından kaldırıp dağıtacaktı. Gürcüstandaki Türk Mekteplerini kısmen kapatmış, bir kısmın¬ dan da Türkçeyi kaldırmıştı. Yusuf Kemal’i sarhoş ettikten son¬ ra bir odaya çekip ağzından malûmat almaya çalışan bir adam¬ dır. 16 Kânunu evvel 1930 tarihli cumhuriyeti gördüm. Tasar¬ ruf haftası yapmışlar. İsmet ve Kâzım Paşalar bu iş için birer nutuk söylemişler. İsmet ezcümle şunları demiş : «Millî alışveri¬ şi açıktan kurtarmak, bir millî maişet tarzına alışmak mecburi¬ yetindeyiz.» Yine : «İhtiyacımızı tahdit ve kendi mahsul ve ma¬ mulatımıza rağbet ederek varacağımız ilk netice ancak açlıktan kurtulmak olacaktır» Ağalar altı yıldır sefih bir miras yedice yaşadılar. Yediler, içtiler. Nihayet iş sarpa sardı. Şimdi tasarruf yapıyorlar. Ama bu tasarrufu kendilerine değil, Millete tavsiye ediyorlar. Kendi¬ leri için yine Yalova safalarına, Çankaya’da saray inşaasına h⬠zineden sarfiyat yapılıyor. At yarışları yine var. Milletin nesi var ki, tasarruf yapacaklar. Bir lokma ekmeğe tasarruf olmaz ki... Millette bu bile az. ismetin birinci cümlesine göre iş mec¬ buriyet halindedir, ikinci cümlesine göre bu tasarruf milleti an¬ cak açlıktan kurtarabilecektir. Vaziyet demek pek vahim. Yahu, bunu söylüyorsun, bari şu eğlenceleri kesin. Böyle bir buhranda saray yapılır mı? insanın çıldıracağı geliyor. Şimdi ihtiyacımızı millî mamu¬ lata hasredelim diyen efendiler; şapka giydiren, bu suretle ha¬ rice milyonlar veren, milleti bunu her yıl vermeye mecbur eden sîzsiniz. Harf inkılâbı yaptım», milyonlar gitti. Hiç lüzumsuz Yavuz, Havuz, Bahriye Vekâleti ilh... yaptınız, milyonlar gitti. Milyonlar çaldınız. Dans, balo, firak icad ettiniz, kadınların sü¬ sünü arttırdınız, milyonlar gitti ve gidiyor. Şimdi ihtiyacı yerli mamulâta hasretmekten bahsediyormuş. Biraz utanmanız yok 1664 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1665 ki... Fırkalar, silindirler, balolar ile kadın süsü ve masraflarını artırıyor, Avrupaya ihtiyacı çoğaltıyorsunuz. Sonra tasarruf haftası yapıyorsunuz. Asıl demogoji işte budur. İşin içine; al¬ nına ne yazıyorsunuz? Bir kurt yapıyorsunuz, kuzu diye ilân ediyorsunuz. Bu devlet sizin gibi namussuz ele henüz düşmemiş¬ ti. ' Hem hangi mamulatımız? Bu bapta bugüne kadar ne yap- ümz? Ikı şeker fabrikası mı? O da Iş Bankası, yani Mustafa , emalın cebl !Ç In olduğundan. Kafanızı iki taş arasında kovup oa ezmeli. " ^ Diğer gazetelerde Gazinin seyahatinden anlaşılan şu • Müstebitler memlekette mekteplere, hastahanelere gidi¬ yor Halktan ve esnaftan dert dinliyor. Eski seyahatlerinde bunlara tenezzül etmezdi. Sade vali ve kumandan ayağına «e- hrdı. Demek piyasayı indirmiş. Her tarafa Halk Fırkası teşki¬ latını tevsi ıçm hey’etler de göndermiş. Güya bu suretle gayesi köylere varıncaya kadar fırkaya dahil etmek, münevverleri ka- zanmak, esnafı kazanmaktır. Bu belediye intihabında umum milletin müstebit ve hükümeti aleyhinde olduğunun gözükmesi üzerine alman tedbirdir. Fakat gafil yine aldanıyor. Milletin aleyhmizde olması sızın hırsızlık, zalimlik, katillik, fuhuş ve turlu denaatlerinizdendir. Onlardan fayda yok. Kendinizi islâh ediniz. Muhabbet kazanmak için bunları kaldırın. Böyle zahmet¬ lere luzum yok. Fakat siz bir defa çirkefe batmışsınız, fayda 29 Kânunu evvel : Bugünkü Matin gazetesinde Menemende dervişlerin irtica hareketi yaptıkları, müsellah kıyamcılann jandarma ile mii- sadece ettikleri, beş-altı ölü ve yaralı olduğu, Manisa, İzmir ve Keıü^l- İ aIbUdak SaIan bİr eemi yet olduğu, Mustafa Kemal ın Dolmabahçe Sarayında sekiz saat süren bir içtima yaptıktan l sonra idare-i örfiye ilân edildiği ve şiddetli tedbirler a mthgı, bin kışı tevkif edildiği ve bir tabur askerin de tevkif o undugu Mustafa Kemal'in Cumhurreisliğini Fevzi Paşaya ve¬ rip kendisi Başvekil olarak yeni bir kabine teşkil edeceği yazıh- dır. Bugün gelen Milliyet gazetesi de Menemen isyanından bah¬ setmektedir. Dediğimiz oluyor. Mustafa Kemalin, milletin kendi aleyhin¬ de olduğunu görünce yeniden bir terör yapacağına hükmetmiş¬ tik. Demek başlıyor. Zannımca bu isyan ehemmiyetsiz bir şey olacak. Belki hükümet tarafından teşvik edilmiştir. Çünkü te¬ röre vesile yapılacaktır. Hattâ Serbest Fırka erkânının da bu¬ nunla müşterek olduğunu söylüyorlarmış, işte ne kadar katli¬ am edilecek menfaatlerine muzır görülen adam varsa bu ve- eile-i cemile ile temizlenecektir. Bu adamlar gafildir. Burunlarının ucunu bile görmüyorlar. Dahiyiz, mükemmel idare ediyoruz diye bağırıp duruyorlar amma bu Nakşibendi işi dahiliklerini pek alâ gösteriyor. Bun¬ dan üç yıl evvel Pariste şunu işittimdi : Memleketin her tarafın¬ da Halveti, Nakşibendî derviş ve şeyhleri geceleri gizlice topla¬ nıp zikrediyor ve bir ağızdan «Allah Mustafa Kemal’i kahret¬ sin! mahvetsin!» diye dua ediyorlarmış. Bu haber üç yıl evvel bana Parise kadar geliyor da bu adamlar bugün haber almışlar, işte dirayetlerine maddî bir delil. Vakıa devlet İşinde müthiş ha¬ taları vardır. Onda gafletleri çoktur. Fakat mazurdurlar. Çün¬ kü bu işle candan meşgul olamazlar. Lâkin kendi mevkilerine zarar verecek böyle teşkilât hakkında pek. dikkatlidirler, öyle iken şundaki gafletlerine bak. Bu onların dirayetine dair güzel bir miyardır. Hem ben zannediyorum ki bu teşkilâtın yaptığı şey sade Allah’a bu kara belâyı, bu büyük felâketi başımızdan kaldır, duasını yapmaktan ibarettir. Şimdi bunu vesile edip halkı yeniden asıp kesecekler. İşte idare-i örfiyeyi ilân etmişler. Baka¬ lım neler göreceğiz? 30 Kânunu evvel : 26 tarihli Milliyet geldi. Siirt mebusu bir başmakale yaz¬ mış. Serlevhası : «Türkiyede diktatör yoktur ve olamaz.» Eu adam hiç utanmıyor. Bu kadar açık yalana doğrusu en hayasız bir kimse de cesaret edemez. Bu adamlara acıyorum. Bu yalan- F : 105 1660 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1667 iarı sanki kimse yutuyor mu? Faydasız yere kendilerini yoru¬ yorlar. Hayır öyle değil, o da olabilir. Türkiye’de Lozan’dan beri müthiş bir diktatörlük, mezalim, hırsızlık ve emsali vardır. Onun maksadı açık : Efendisinin teveccühünü devam ettirmek¬ ten ibarettir. Menemen hâdisesine dair tafsilât var. îsyanbaşı olup mü¬ sademede ölen Devriş Mehmed’e türlü şeyler söylüyorlar: Çer¬ kez Ethem’in adamıymış. Yunanlılara hizmet etmiş imiş, ilh... İşlerine gelmeyenlere böyle leke sürmek —uydurmak şartıyla— bu hükümetin usullerinden biridir. Çok âdilik... Hem ölmüş adam. Hiç şüphe etmem uydurmadır. Reşid Safvet iki eser neşretmiş. Bana göndermiş : Biri Türk Ocakları, diğeri Türklük ve Türkçülük eserleri (Birinci kitap) adında iki küçük eser. Birinin üzerine saygılarımla tak¬ dim yazmış. Kelimeyi anlamadım. Galiba biz Türkiyeden aynla- lıdan beri beş yılda Türkçe başka dil olmuş... Diğerine «Hür¬ metlerimle takdim» demiş. Bunun delâletiyle saygının hürmet manasına kullanıldığını anladım. Bu kelimenin hürmet manası¬ na geldiği yoktur. Saymak mastarmdandır. Tadat manasınadır. Türkçede «Seni sayarım», «Saygısız insan» derler. Bu manadan mecazi olarak birinci misalimize göre bir adamın sözünü tut¬ mak, hatırını saymak, hatta itibar etmek, ikinci misalimize gö¬ re önünü ardını hesab etmeksizin hareket eden ve tacizlik veren insan manasınadır. Hürmet manasına olmaktan uzaktır. Hür¬ met büsbütün başka şey. Ben en sade Türkçeyi yazanlardan bi¬ riyim ama bunlar, züppelik, cehalet ve Türkçeye suikastten baş¬ ka bir şey değildir. Takdimi de taktim yazmış, «etdim», ettim ilh.. yazmış. «D» leri «T» yapmak aldı yürüdü. Sert ve yumu¬ şak mes’elesi Türk Fonetiğinde bunların anladığından büsbütün başkadır. Bunun sebebi Mustafa Kemal’in dönme Türkçesi böyle «T» lidir. Sırf onun emri ve ona dalkavukluk için bu rezalet-i lisaniyye yapılmaktadır. Türk’ün tecavüze uğramadık nesi kal¬ dı? Dili de artık işkence görmekte. İkinci kitap cahilâne bir şey. Hep aykırı ve indî görüşler, meselâ ariyen cinsin «er» (Erkek) Türkçe kelimesinden geldiği¬ ni söylüyor. Efendisi Mustafa Kemal’in «Arı» (Temiz) kelime¬ sinden çıkarması gibi işkembe-i kübradan atmış... Demek dalâlet azmış, gitmiş... Zavallı Türkçe cahiller, küs¬ tahlar elinde işkencede. Keza Türk kelimesi yüce manasına imiş... ilh... Bizim Türk Tarihinden bol çalmış. Bir türkoloğun mutlaka Rusya’ya gitmesini, Türklüğe ait kitapları toplayıp bir kütüp¬ hane yapılmasını, Rusların Türkleri Ruslaştırarak meydana gel. diğini kendi fikri ve keyfi gibi söylüyor. Bunları biz vaktiyle Türk Tarihinde yazmıştık. Bir takım fikirlerimizi de yine adımı zikretmeksizin alıp başka hitabı şekillere sokmuş. Hâsılı bizden birçok şey çalmış. Hakkı var. Hırsızlık devrin¬ de yaşıyoruz... Yine bu eserde Peştede konferans verip Gazisini methetti¬ ğini söylüyor. Eseri baştan aşağı benden çalma ve ona kattığı yanlışlar ve saçmalar ise de asıl mühimmi ve zikrettiğimizin sebebi bu eser¬ de yaptığı dalkavukluktur. Kitabın hemen her sahifesinde «Ulu Gazimiz» diyor. Seyahatte her yerde ulu gazinin dahiliğine dair konferanslar verdiğini söylüyor. Güzelce anlaşılıyor ki bu se¬ yahati Türklük, ilim için yapmamış, dalkavukluğa vesile olsun diye yapmış, eseri sırf bunun için yazmış. Bu dalkavukluklar iğrenç bir şekilde, insanın kusacağı geliyor, öyle bir kitap ki onun okunmasından Hind Yağının içilmesi daha lezzetli. Şim¬ diye kadar Türkiyede gördüğümüz vaziyet dalkavukların san’at ve maharetlerini Mustafa Kemal’e tahsis ve sarfetmeleridir. Bazan biraz iniyor, îsmet'e nadiren de meclis reisi Kâzım’a ka¬ dar tenezzül ediyor. Reşid Safvet, Hamdullah Suphi'ye kadar in¬ miş!.. Bu derecesi henüz görülmemişti. Yabancılığın bu kadarsı fazladır. Dikkate şayandır ki, Reşid Safvet îsmet’in adını bile ağzına almamıştır. Sebebi aşikâr. Evvelce zikrettiğim Lozan’ 1668 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1669 da Reşid Safvet in casusluğu ile hâdis olan vak’adır. İsmet o vakit onu astıracağım diye bar bar bağırmıştı. Reşid Safvet aşa¬ ğı bir mahlûktur. Her fena huyıı gibi bir de kini vardır. Hatta türlü dalkavukluklar da yaparak inini saklar. İsmet’e bu kini güdüyor demek. Reşid dalkavukluğuna eserinden bir misal alayım. Kitabın sonunda . «Güne bakan Hamdullah Suphi» serlevhalı makalenin sonunda şunu diyor : «Güne bakan gibi eserlerimi okumalıdır. Bizim en güzel aynamızdır. Güne bakanlar bızleriz. Günü ya¬ ni güneşi bizler uzun geceler, uzun seneleri aradık, bulmak İçin çek çektik , çokg özyaşları döktük, çok kanlar akıttık. Fakat nihayet bulduk, bağrımıza bastık. Adına Mustafa Kemal dedik» Bu kadar edepsizliği alâ meleinnas kimse yapamaz. Demek bu müstebit, bu zalim, bu katil, bu cellat, bu hırsız, bu tiran, bu ayyaş, bu mum söndürücü, bu yalancı, bu sahtekâr, bu dolan¬ dır? cı güneştir. Biz onun için nice ağlamışız, sonunda bulmu¬ şuz. Güne bakan Hamdullah Suphi cümlesi de onun bu güneşe taptığını, onun kulu ve onun emriyle mütemerrik olduğunu ifade ediyor. Burası doğru. Fakat biz tabiri millet ise kizbı sa- rih, eğer o da Hamdullah, Reşid Safvet ve hempaları, böyle bir şer zümre-i kalitesi ise o da doruru. Acıyorum. Böyle şeyleri gördükçe kan aölıyüruz. Zavallı millet ne feci bir vaziyet içinde... İşte sırf teessür sebebiyledir ki, bu eserlerden bahsettim. Allah bu namussuzları kahretsin. Bu yazıları yazanların vatan ve millet duygularından âri oldu¬ ğuna şüphe yoktur. Bu adamın gayesi sırf Vekil olmak ve- va sefir olmak, şirketler, imtiyalarla para vurmaktır. Zeki değil¬ dir ama böyle yazıların bir milleti felâkete sürükleyeceğini bi¬ lir bir seviyededir. Fakat herifte vatan, millet hissi yok ki... \ ok demeyeyim, çünkü bu köpekte bile var. Tam hakikati söyle¬ mek için biraz ondada var. Fakat şahsî menfaat hissi bunların yuz kat fevkinde. Şu adam benim bacanagımdır. Bedbahtım bana kardeşim der, ben de öyle derim. Ne yapayım... Olmu¬ yor ki... 31 Kânunu evvel : 25 Milliyet geldi. Menemen vakasında tevkifler elli kişi ka¬ darmış, idarei örfiye ilân edilmemiş. Pek memnun oldum. Ma- ten’in malûmatı mübalağalı imiş demek. 2 Kânunu sâni 1931 : 27, 28 Kânun u evevl Milliyetler geldi. Bunlara nazaran Ma- ten’in malûmatı doğru çıkıyor. Dolmabahçe Sarayında Musta¬ fa Kemâl, İsmet, Fevzi, Kâzım bu işi görüşüp karar verecekler¬ miş. İş pek mühimmiş. Küçük bir vak’a için büyük ve fevkal⬠de tedbirler alıyorlarmış. Millet yandı yine. Nice başları uçurur¬ lar. Şahsî garezler kaynar, masumlar gider. Asıl bunu yapma¬ larına sebep hiç mürteci olmayan ve sırf hırsızlıklarını, zulüm¬ lerini, fenalıklarını tenkid eden münevverleri haklamaktır. 28 tarihli gazeteye göre bu, umumî, gizli, muntazam bir cemiyete, esasları hudut haricindeki hainlere, cinayet ocaklarına bağlı imiş. Ne alâ teşmil ediyorlar. Istanbulda da tevkiflere başlamış¬ lar. Şükrü Kaya’yı Menemen’e tahkikata yollamışlar. Sarayda¬ ki içtimada ordu müfettişi Fahrettin de bulunmuş, içtima 12 saat sürmüş. Bu işlere serbest fırka sebebiyet vermiş imiş. Bu da güzel uyduruluyor. Derviş Mehmed’e Menemenden evvel iki köy iltihak etmiş imiş. Mehmed acele edip vakitsiz hareket et¬ tiği için vak’a taammüm edememiş imiş, içtima esnasında İstan¬ bul valisi Sağır Muhittin, polis müdürü Ali Rıza ve Müddeiumu¬ mi Kenan’ı, Saraya dâvet etmişler. Mehmed, Menemen’de Jan¬ darma zabitinin başını kesmiş. Kesip ayırırken ahali alkışlamış¬ lar. 28 tarihlide Mustafa Kemal’in Orduya bu katilden dolayı taziyetnamesi var. Bu taziyetnamesinin ağzına bakılırsa herifin niyeti pek kötü. Yine halkı yakıp kavuracak. 3 Kânunu sani : 30 Kânunu evvel Milliyet geldi. Menemen vak’ası hakkında tafsilât var. Mebuslar galeyanda imiş. Şiddetli icraat yapalım 1670 1671 HAYAT ve HATIRATIM diyorlarmış. İsmete mecliste ezcümle îshak Refet adında bir mebus «Terör lâzımdır», Erzurum mebusu Aziz adında biri «Fevkalâde bir mahkeme teşkil etmelidir» demişler. Menemen¬ de vak’a meydanında binbeşyüz kişi varmış. Bütün kasaba halkı imiş. Zabitin başını kesen Dervişi alkışlamışlar. Vak'a bastırıl¬ dıktan sonra zavallı şehid kurban zabit Kubilay’a hükümet ce¬ naze merasimi yapmış, İzmirden memurlar gönderip merasimi iştirak ettirmiş. Fakat cenaze merasimine ahaliden kimse işti¬ rak etmemiş. Bu hal pek dikkate şayan ve mühimdir. Demek halk tamamiyle dindardır. Şapkadan; tekkelerin kapanmasın¬ dan, Mustafa Kemal’in dinsiz propaganda ve icraatından asla tesir görmemiş, hiç bir kanaatini değiştirmemiştir. Bu halk hü- kûmet-i hâzıraya şiddetle muarızdır. Bu bir nümunedir. Bütün milletin böyle Menemenliler gibi olduğu muhakkaktır. Mustafa Kemal ve avanesi ise bir kanun darbesi ile herşeyi değiştirdik¬ lerini zannediyorlardı. Zehi gaflet! işte iktidarlarının delili... Bu gibi şeylere ne lüzum vardı. Bizim halk tekkesinde, camiinde meşgul olurdu. Sen mektepleri ihya et, dimağları terbiye et, de¬ mokrat, cumhuriyetçi yap. Şapka mı, fes mi, ne giyecek? Nene lâzım. Birgün olur ki şapkayı sen olmaz desen o kendi giyer. Ah bu Mustafa Kemal ve ismet!.. Büyük cehalet ve akılsızlık¬ ları ile ve hiç lüzumsuz yere ortalığı, siyası, dinî, İçtimaî, İktisa¬ dî, sarsıntılara, buhranlara verdiler, alt-üst ettiler, ikide birde böyle hadiseler oluyor, isyan edenler, hükümeti müdafaa eden¬ ler kırılıyor, ikisi de bu milletten. Yazık, zavallı millet!.! iki ca¬ hil ve her tülü denaeti olan bu iki şahsın yüzünden bunlar olur mu, çekilir mi?... Reva mı?... Menemen Belediye Reisi ve ora Türk Ocağı reisi, şehidin mezarında söyliyeceği nutka şunu koy¬ muş «Menemenliler alınlarına sürülmek istenen mürettep ve kasdî lekeyi nefretle reddederler» bunu nutkundan çıkartmış¬ lar. Bu hükümet bize leke sürmek istiyor, nefretle reddederiz demektir. Demek vak’ayı fena görmüyor. Hükümet aleyhinde millî ve meşrû bir kıyam halinde görüyor. Yahut bunu hükümet tertip ettirdi demek istiyor. Dr. RIZA NUR 6 Kânunu sani 1931 : 31 Kânunu evvel Milliyet geldi. Hükümet Menemen ve Ma¬ li isay a mahsus olmak üzere idare-i örfi ilân etmiş. Örfî mahke¬ me sivil ve asker maznunları muhakeme edecekmiş. Demek as¬ kerden bir kısım da kıyamcılara iştirâk etmiş. Bu noktayı hü¬ kümet evvelce söylemekten çekinmiş idi. Demek şimdi bu vesile ile öğreniyoruz. Bundan başka bir de inkılâbı koruma kanunu yapıyormuş. Bakalım ne maskaralık olduğunu çıkınca görürüz. Zulümleri yetmiyor, teşaıd edecekler mezalime ve teröre kanun şekli verecekler. Yapın! Fakat bilin ki, yine sökmez. Terörü de¬ falarca tecrübe ettiniz de... Ne oldu? Efendiler! Siz kendinizi islâh ediniz! O vakit mes’ele biter. Şiddet şiddeti artırır derler. Tecrübe ile buu gördünüz. Halâ devam ediyorsunuz. Netice, bir gün başınızı bizzat yemeniz olacaktır. Gazete fırka ile hükümet arasında alınacak tedbirler için tam tevafuk var diyor. Utanmı¬ yor. Fırkada yapılan müzakere hararetli olmuş, Sivas mebusu Rahmi politikada merhamet yok, şiddet var demiş. Aferin! Me¬ bus! Bu dediğin fırkalar cidalinde belki olabilir, fakat hükümet¬ te!.. Tahsin Ardahan mahkeme kâfi değil demiş. Bu edepsiz Ar¬ navut daha ne ister ki acaba? Zaar, Türk milletinin çiğerlerini çıkarmalı, bir kazığa geçirip bunun omuzuna vermeli, keyifle satsın!.. Hamdullah Suphi, Yusuf Akçora da bu mephasde cev¬ herler yumurtlamışlar. Tahsin Ardahan : «Meşrutiyetten beri şefkatle hareket ettik, artık etmeyelim diyor». Maskara, hırsız ve pezevenk! O vakitten beri yapılan nefiler, hapisler, işkence¬ ler, idamlar, sokakta öldürmeler, isyanlar da cumhuriyetin yap¬ tığı büyük mikyasta katliamlar şefkatmıymış.. Şiddet diye daha ne yapılabilir bilmem? 14 milyon olan milleti kâmilen ve bir çır¬ pıda idam kalmıştır galiba!.. Hadi, yapın bakalım. Bu müzakere¬ nin pek gülünç bir sahnesi de var. ismet : «Şiddet taraflısı ol¬ madığını» söylüyor. Bunu söyledi ya bizim mi’yara göre mutlaka şiddet taraflısıdır. Şiddeti mebuslara söyletmiş, onların üstü¬ ne atacak. Tilki... 1672 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1673 6 Kânunu sani : Bugünkü Matin’in verdiği malûmata göre Cemiyet-i akvam Türkiyeye bir sual gönderip Türkiyenin malî ve İktisadî vazi¬ yeti ve vergileri sormuş. Türkiye cemiyete dahil olmadığını ba¬ hane ederek cevap vermeyi reddetmiştir. Bu haber vahimdir. Demek memleketin buhranı ve vergilerin ağırlığı Cemiyet-i Ak¬ vamın da nazar-ı dikkatim celbetmiş, sormuş. Hükümet tabii cevap vermekten utanmıştır. 2 Kânunu sani tarihli Milliyet geldi. Bir türbeye mum dik¬ tiklerinden 30 kadın tevkif edilmiş. İsmet mecliste bir nutuk söylemiş. Bunda matbuattan çok bahsediyor. Tenkidlere pek kız. gın olduğu görülüyor. Ali Saip söz almış. Hülâsa ve şiddetle di¬ yor ki : «Her felâket ve isyanlar muhalif gazetelerden çıkıyor. unları ezmeli» Ayol! Böyle diyeceğine iyi bir hükümet yapın isyan olmasın desene... Birini gördüm. Meclis reisi Kâzım’m kardeşi Paris’e gelmiş. Buna Maarif Vekâletinden ve saireden maaşlar bağlamışlar. Maaşı 5 yüz lirayı bulması için rejiye de dişçi tayin etmişler. Ne âlâ ve sonra reji dişçisi. Ne münasebet. Böyle hırsızlık şeytanın aklına gelmez. Oğlan Paris’te yan gelmiş keyf ediyormuş. Erkân-ı Harbiyeye ait «Mah» adında îngilizlerin entellijens servisi gibi bir teşkilât yapmışlar. Her vekâletten memurları varmış. Bunların şifreleri varmış. Memleket dahiline ve Avrupa- ya adamlar gönderiyorlarmış. Zeki adında birini Paris’e yolla¬ mışlar. Beş gün evevl buraya gelmiş. Bu Zeki türlü ahlâksızlı¬ ğından dolayı ben Hariciye Vekâletinde iken Moskova Sefareti Başkâtipliğinden azlettiğim adamdır. Kahire Sefiri Muhiddin de bu teşkilâttan maaş alıyormuş. Bu Muhiddin Mustafa Kemal’in casusudur. Abdülhamid in de casusu idi. Kahirede morfin ve es¬ rar kaçakçılığı yaparak Türkiyeyi rezil edip durmaktadır. Bir de Mustafa Kemal’in yaveri Rüsuhi’nin riyaseti altında ayrıca böyle casus ve katil teşkilâtı yapmışlar. Geçen yıl bu teş¬ kilât Rauf u vurdurmak için Paris'e bir adam göndermiş imiş. 8 Kânunu sani : İstanbul’dan mektup aldım. Maarif Vekâleti Matbaa-i âmi- reye emir vermiş, ne kadar eski yazı ile yazılmış kitap varsa hepsini yaktırmış. Mahmud Kâşgâri ve emsali kitaplar orada idi. Cânım eserler hep gitti demek. Bunlar nice paralar ile ba¬ sılmış idi. Bu ne rezalet! Benim Türk Tarihinin son ciltlerinin (13-14 cü) yirmi kadar boyalı ve boyasız haritası, Türklerin hicretleri yollan haritası ve boyalı olarak Von Lokok’un bana verdiği tufan freski büyük levhası basılıp hazırlanmıştı. Herbi- rinden 2 bin nüsha basdmıştı. Bunlar da orada idi. Bunlar da gitmiştir. Sonra ne yaparım bilmem. Bunları ne emekle meyda¬ na getirmiştim. Alçaklar, vandallar, kahrolun!.. Bir fransız müsteşriki benden Divan-ı Lügat-üt Türk ve emsalini istemişti. Kanaat kütüphanesine yazmıştım. Bugün oradanda aldığım mektupta vekâlet bu eserleri menetmiştir diyor. Diğer hususi mektup işi izah ediyor. 12 Kânunu sâni : Tekaüt maaşım olmuş. Yeni kanun mucibince maaşım 154 lira imiş. Paranın bir kısmı da alınmış. Döviz de vermişler. Ne ise üç yıldır sürünüyordu. Nihayet Yusuf Kemal’e mektup yaz¬ dım idi. Yaptı. Mektup şudur : Paris, 4 Teşrini sâni 1930 Azizim Efendim, Yeni vekilliğinizi tebrik ederim. Size ufak bir zahmetim var : 4 yıl kadar evvel tekaütlüğümü istida etmiştim. Beş ay kadar evvel Maarif Vekâleti Paris sefareti vasıtasiyle muame¬ lenin bittiğini, maaşın tahsis edildiğini, evrakın İstanbul mah- susat-ı zatiyye muhasib mes’ullüğüne gönderildiğini bana tebliğ etti. Muhasib mes’ulün benden bera-yi tedavi Avrupada bulun¬ duğuma dair rapor ve vesika ile bir hayat ilmühaberi ve em¬ salini istedi. Her ne istedi ise muntazaman gönderdim. Maaşın verilmesi için de Galatada Sigorta Hanmda Avukat Ömer Faru- kî Bey’e resmi bir vekaletnâme yolladım. Fakat hâlâ maaşın ve- 1674 1675 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR rildiği yoktur. Muhasib Mes’ulun beyanına göre Maliye Vek⬠letinin i’ta emri vermesi lâzımdır. Bir ay kadar evvel Maliye Vekâleti de Paris Şehbenderliği vasıtasiyle şimdiye kadar kaç maaş ve maaşı nereden aldığımı soruyor. Bu ne hal? Biz ne is¬ tiyoruz, o ne soruyor? Haberi bile yok. Henüz hiç bir maaş al¬ madığımız cevabını verdik. Hâlâ netice yok. Bunun iki türlü izahı olabilir zannmdaymı : Biri muamele- sürüncemede kalmıştır, diğeri bana tekaüt maaşı vermek iste¬ miyorlar, oyalıyorlar. Birinci şekilden ise bir tekaüt muamele¬ sini bu kadar yıl sürdüren hükümete acınır. İkinci şekilden ise bunu vazıh an tebliğ etmek dost işidir. Böyle ise en kara günle¬ rinde bu millete benim gibi mühim hizmetler etmiş ve nihayet çekilmiş birinin bir tekaüt hakkını ketmetmek hem çök küçük bir şey, hem çok büyük bir haksızlıktır. Hakk-ı tekaüt öyle bir hakkı hiç bir devlette ve hiç kimse tarafından inkâr edilmez. Eğer bütçe kanunundaki madde-i mahsusa mucibince Avrupa d a bulunanlara tekaüt maaşlarını verip vermemek hükümetin rey ve ihtiyarına tabi’ olması keyfiyeti ise bu maddenin Rum ve. Ermenilere ait olduğu malumunuzdur. Bununla beni hükümet-i hazıra Rum ve Ermeni yapıyorsa bu da fevkalâde bir takdir¬ dir. Türklerden Avrupada olup da tekaüt maaşım alanlar da var. Hak, kanun ve vicdan hakimse, yani meşrû ve tabiî bir hü¬ kümet varsa hakkımın verilmesi hattâ hidamat-ı vataniyye ter¬ tibinden bile verilmesi zaruridir. Değilse zaten diyecek yok. Ben bu maaşı almazsam, vatandan bana para gelmezse aç kalmam, kimseye muhtaç olmam. Dünyanın her yerinde haya¬ tını kazanabı’en bir adamım. Nitekim ittihatçılar tarafından hudut harici atıldığım zaman nasıl Mısır’da namuskârâne haya¬ tımı kazanmış isem bugün de Paris’te kazanıyorum. Ancak 35 senelik bir hizmetin temin ettiği ufak bir haktan, hakk-ı teka- üdiye, verilmiş kendi müterakim paramın, para içind e yüzenler tarafından ketmi garib görünmektedir. Binaenaleyh şunu bir defa da size yazmayı hatırladım. Ye¬ ni kanun mucibince millî hareket zamanında vekillik edenlerin maaşına zammı lâzım gelen miktarı da zammettirerek maaşı¬ mın miktarının tashihi ile itası emrinin İstanbul’a verilmesini rica ederim. Bir - iki ay daha intizar edeceğim. Yine olmazsa artık bü işi vefat etmiş telâkki edeceğim şüphesizdir. Bu hak¬ kın ketmi ile Türkiye’de kalan şu ufak alâkamıza da kesmiş ol¬ duklarına hükmetmek tabiî olacaktır. Bu da beni azade ve ser¬ best kılacaktır. Şimdiye kadar tedkikatı ilmiyye uğrunda hayli bir çalışma, hayatımı ve bütün zamanımı massediyordu. Beş - on gündenberi bu tedkikatı ikmaİ etmiş ve istediğim eserleri de yazmış bulunuyorum. Artık cidden işsiz ve serbesttim. Size sıhhat ve saadetler temenniler ederim azizim. Doktor Rıza Nur CEVABI Ankara 24 Teşrini sânı 930 Azizim efendim, 4 Teşrini sâni tarihli mektubunuzu aldım. Teşekkür ede¬ rim. Adresinizi bilmiyordum. Avukatınız Ömer Farukî Bey’e mektup yazarak öğrendim. Cevabım bunun için gecikti. Mazur gölünüz. Mektubunuzu alır almaz, tekaüt işinizi takibe başladım... Tehirden Başvekil Paşaya da bahsettim. Çok teessüf ettiler... Tahkikata göre işin uzamasında bir kasd-ı mahsus yok. Demek yine bir çok tedkikatta bulundunuz. Ve yeni eserler yaptınız tebrik ederim. Afiyet ve saadetiniz temenniyatımı tekrar ede¬ rek takdim-i ihtiramât eylerim efendim. Yusuf Kemal 7, 8 tarihli Milliyetler geldi. Mustafa Kemal Ankara’ya dönmüş. Islahat devresi başlayacak diyorlar. Falih Rıfkı da «Terakki yolunda şimdiye kadar hiçbir şey yapmadık. Maarif başta gelir. Bunu islâh etmeliyiz» diye bir başmakale yazmış, ilk defa şu adamı doğru söyler görüyorum ve ilk defa mühim bir mevzudan bahsediyor. Elhamdülillah... Anlaşılıyor ki, ağa- 1676 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1677 lar kafalarını kabir tahtasına vurmuşlar. înkılâb, dahilikler diye türlü rezaletlere duman attırıyorlardı. Şimdi hiçbir gev yapmadıklarını anlamışlar. Falih Rıfkı da bunu kendiliğinden yazamazdı. Ağalarının ağzıdır. Buna da elhamdülillah, eğer anladılarsa... Bu maskaralar şapka, yazı ve emsalini yaptılar. Bununla milleti değiştireceklerini, Avrupah yaptıklarım, mede¬ nileştirdiklerini iddia etmişlerdi. Cahiller, gaf iller!... Henüz en mühim nokta olan maarif, ziraat, iktisad ve memleketin iman bahsinde habbe-i vahide yapamamışlardı. Halbuki bir milleti asrî ve medenî edecek şeyler bunlardı. Şapkaları, harfleri ilh... yazmaktı. Kanun darbesi ile olan şeyler bu sabalar¬ da sökmezdi. Halleri gülünç, cehalet ve gafletleri feci idi. Bu sefer belediye intihabı, Menemen hadisesi hakikati anlatmış--- Fakat bade hareb-el Basra- Şapka ve ilh... çocukça inkılâblarla işi çıkmaza sokmuşlardır. îş işten geçmiştir. Ne yapsalar bittk 16 Kânunu sâni : Bir Fransız âliminden neşrolunmakta olan Lrousse de (XX) e siecle kamusuna konmak için Türk recül-i devlet, şair ve meşhur adamları istemişler. O da benden yardım istedi. Ya¬ zıyorum. 21 Kânunu sâni : Ünümüzdeki 7—12 Eylülde Leptende inikad edecek olan 18. müsteşrikler kongresi beni şahsen kongreye dâvet etti. Bu¬ gün Tül ’n. Aruzuna aair kongreye bir komünikasyon hazırla¬ dım. 22 Kânunu sâni : Bugün de Paris’te açılacak beynelmilel müstemlekât ser¬ gisi bir etnografi kongresi de tertip ediyormuş. Beni de davet ediyor ve bir kominikasyon istiyorlar. Buna da kommikasyon hazırlayacağım. 29 Kânunu sâni ; Gazetelere göre Yunanlılar Yunanistandaki yüzeUiJikleri memleketlerinden çıkarıyorlarmış. Bunlar orada Mustafa Ke¬ mal aleyhine neşriyat yapıyorlardı. Anlaşıldı : Yunanla itilâf ve Lozanda kazandıklarımı Yunanlılara hep vermeleri demek bunun içinmiş. Bunlar devlet ve millet menfaatim şahıslan menfaatine feda ediyorlar. Birini gördüm. Meclis reisi kâzım. Yugoslavyada, Köprü¬ lüde malikâneler alıyormuş. Peşte sefiri Bebiç, Peşte’de çiftlik almış, Falih Rıfkı İsviçre'de köşk almış. Alâ. 30 Kânunu sâni : Fecî bir haber. Cenevrede Yunan mümessili Politis be Tür¬ kiye sefiri Cemal Hüsnü, Lozan muahedenamesindeki Yunan meselelerine dair olan kontrol şerhlerinin ilgasını taleb etmiş¬ ler ve : «Bu iki devlet öyle dost oldu ki, itimatsızlık zail oldu» demişler. Eyvah! Bu ne hamakat! Yazık! Ben niye Lozanda tepindim ve bunları almağa muvaffak oldum. Emeğime, çekti¬ ğime, ömrüme yazık. Yunanlılara onlardan aldığım herşeyi ver¬ diler. Hâlâ da veriyorlar, boyuna da verecekler demek. Venizo- lcs Ismet’i ve bizim hükümeti dolaba koymuş görünüyor, iyi bir diplomat olduğunu bu sefer de göstermişti, ismet de ahmaklı¬ ğını gine isbat etmiştir. Bununla Lozan sulhunun onun eseri ol¬ madığını da j âlâ isbat ediyor. Venizolos demek îsmet’in burnuna kancayı takmış, götü¬ rüp duruyor. Bakalım nerelere kadar götürecek... 1 Şubat : Bugün gelen Milliyette Divan-ı Harpte Menemen¬ de birinci kısmın muhakemesinin bittiği, Mustafa Kemal’in İz¬ mir’de olduğu, Divan-ı Harp reisi Mustafa Paşanın İzmir’de gidip Gaziye ars-ı ta’zimat ettiği yazılı. Anlaşıldı : Mustafa Ke¬ mal kararın arifesinde Divan-ı harp reisini yanma çağırdı. Şunları ve şu kadar insanı as diye emir verdi. Şüphesiz böyle- dir. Reis de bunu icra ederek cani olacak. İsyanı yapan dört kişinin Halveti Dervişi olması doîayısiyle her yerde birçok der¬ viş ve şeyhleri ve bunların başı olan Şeyh Esad’ı tevkif ettiler. Adamlar hiçbir günahsız kellelerini verecekler. Nitekim Şeyh Esad, Hoca İbrahim ve emsali fiili cinayeti ve hükümet aley- 1678 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1679 hine kıyamı teşvik etmemişlerdir. Muhakemeyi okudum. Buna dair hiç bir delil yoktur. Sade isyan fiilini yapanlar nakşiben- didir. Şeyh Esad ve emsali bigünahtır. Eğer bunlar mahkûm edilirse bir hükümet memuru birini öldürünce veya bir şey ça¬ lınca bu hükümete mensuptur, bunun başı da reisicumhur, baş¬ vekil ve hattâ vekillerdir diye onları mahkûm etmeye benzer. Böyle karagöz ve canice muhakeme olamaz. Ama herif ne yap¬ sın. Yeni bir terör daha yapacak. Bugünkü Matin, şeyh Esad’a idam hükmü tefhim ederken fücceten öldüğünü yazıyor. Zavallı doksanlık bir ihtiyarmış. Demek ona idam vermişler. Bu divanı harbin azalan katildir. Birgün muhakemeleri lâzımdır. Demek diğer şeyhlere de idam vermişler. 4 Şubat : Bugünkü Paris gazeteleri dün Menemende 28 kişiyi astık¬ larını, mahkûmlann bir düziye masum olduklannı söyleyerek sehpada boyunlarına ip takıldığım ve asıldıklarını yazıyorlar. Bizim hanım morfini bıraksın diye yeniden hastahaneye koy¬ muştum. Gece yarısından sonra demir parmaklıktan aşmış, gel¬ miş, hayret içinde kaldım. Ben olsam o demirlerden atlayamaz- dım. Sabahleyin tekrar hastahaneye götürdüm. Ne ise yine kaldı. Hekimler, müdir, hastabakıcı, hizmetçi onun bir şeytan, hilekâr olduğunu, başedemiyeceklerini söylüyorlar. Bir Rus doktor kadın var, ne ise o ne yapıp yapıp onu morfini bırak¬ maya ikna ediyor. Bakalım ne olacak. Dört - beş bin frank jöne sarfettim. Bu para da boşuna gidecek ya... 8 Şubat : 1-4 tarihli Milliyetler geldi. Divan-ı Harbin idam vesair kararlarını müdafa-i milliye vekâleti başvekile bildirmiş. Bu tezkerenin başında (Yüksek başvekâlete deniyormuş) rezâlet... Yüksek ne oluyor?... Ne dalkavukluk... Resmî bu... Âleme karşı ayıp be... Bu adamlar ve oturdukları yerler galiba yakın¬ da semavî olacak. Birde olsa ne olur sanki... Divan-ı Harp rei¬ sinin beyanatı var. Sözlerinden görülüyor ki, kendisini şiddetli hareket etmemiş göstermek ihtiyacım duymuş. Diyor ki: «Müd- de-iumumi 53 kişinin idamım istediği halde 15 ini çıkardık. San¬ ki idam hükmü verdiği adet azmış! Müdde-iumumiye de sana da aferin!... Hep masum astın, katilsiniz. Beyanatında Mustafa Kemal’e dalkavukluk etmeyi de unutmamış. Zaten bu hizmet¬ lerinin gayesi onun teveccühü, ondan mükâfattır. Yakında ter¬ fi eder, koluna masum kanından bir şerid takar. Mustafa Kemal İzmir’de bir nutuk vermiş. Diyor ki : «He¬ defimize varmak için kanunlarımız müsait değilse tâdil eder, yeniden yaparız. Eh nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda herşeyin fevkine çıkarız.» Aferin! Kendisini, devrini ne iyi izah etmiş. Söylemeye lüzum yoktu. Zaten bugüne kadar hep yaptığı bunlardır. Kanun onun oyuncağıdır. Kanun onun keyfine, hırsına, intikam hissine göre değişir durur. Ne âlâ!. Ne âlâ Devlet, kanun ve millet oyuncağıdır. Bu sözün hâlâsa- sı : «Sade keyfim hüküm sürer» demektir. Şeni zalim... Hele sonu... O demektir ki, sıkışırsam kanun da tanımam, çalarım, asarım, keserim... Bir Medeniyet Cihanı var yahu! Ayıptır, şu¬ nu söyleme bari! Zaten bir düziye kanun tâdil etmek, yenisini yapma da o demektir. Bir denaete kanun şeklini ve adını ver¬ mek. O habis ruhunu ve cinayetini saklamaz ki... Yeni bir mes’ele meydana konmuş : Fırka mı hükümetin, hükümet mi fırkanın? Gülmeli mi, ağlamalı mı?... Herkes bi¬ lir ki, normal olarak hükümet fırkanındır. Bu meseleyi de Mus¬ tafa Kemal ortaya atmıştır. Sebebi îsmet’i haklamaktır. Bir - iki yıldır bu mülevves âletini haklamak istiyor, türlü şekillere başvuruyor, bir türlü yapamıyor. Nitekim Serbest Fırka ko¬ medisi de sırf onun içindi, altından Çapanoğlu çıktı, ismet ya¬ kayı kurtardı. Şimdi «Hükümet Fırkanındır. Binaenaleyh Baş¬ vekil Fırkanın reisi olamaz» diyecek, Ismet’i Fırkanın başın¬ dan atacak. Sonra tenkidler, türlü hücumlarla îsmet'i, fırkayı kepaze ettirecek. Beş yıllık bütün fenalıkları sırtına yükletip 1680 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1681 atacak galiba. Bu canavar her istediğini cebbârâne ve açıkça yapardı. Sebebi nedir iyi anlayamıyorum, Ismet’i böyle atamı¬ yor. Bu bapta bazı tahminler yapmak ıbenim için mümkün amma vazıhan hakikati bilemeyince izahtan vazgeçmek daha münasip. Bu havadisi Mecdi Sadrettin veriyor. Ben orda iken bu ço¬ cuk güzel yüzlü bir gençti. Eski Karadağ Sefiri Sadrettin beyin oğludur. Yüzüne pudra, dudaklarına kızıllık sürerdi. Ankara’da birçok vekil ve mebus onu sıraya çektiler. Bilhassa meclis reisi Kâzım’m metresi idi. Rivayet ederlerdi ki, bu oğlan fahişe ka¬ rılardan daha karı imiş. Sonra Mustafa Kemal ona bir evlâtlı¬ ğını vermiş. Yani Damad-i Hazret-i Şehriyaridir. Bu sebeple sözleri mühimdir. Mustafa Kemal bizzat dikte ettirip neşrettir- miştir. Şu adam ne damatlar seçiyor?... İstanbul belediye memurlarının yüzde ellisi fazla imiş. Her şubede böyle ya. Eş-dost oğlan, pezevenk, dalkavuk kayırmak gayreti ile tabii böyle olur. 10 Şubat: 6 Şubat tarihli Milliyet geldi. «Bugün Menemen’de beledi¬ ye intihabı yapıldı. Herkes reyini Halk Fırkasına verdi» haberi var. Demek darağaçlan insanları armut gibi sallandırdığının ertesi günü belediye intihabı yapmışlar. Milliyet iftiharla her¬ kes Halk Fırkasına verdi, diyor. Bu iftihar yerinde mi? Hem evvelce İntihab yapılmış, hükümet aleyhtarları kazanmıştı. De¬ mek kıçın bükme intihabı feshetmişler, darağaçlarına rey ver¬ dirmişler. Bu kadar şenaat görülmemiştir. Yeni Adana gazetesini hükümetin manevî şahsiyetine te¬ cavüz ettiğinden kapatmışlar, muharririni tevkif etmişler. Hü¬ kümetin manevî şahsiyeti de ne oluyor? Hükümet denilen şey artık semavî bir şey mi oldu. Ona dil uzatılamaz mı? Ötede bir milletin vicdaniyatmı, dinî ve millî mukaddesatını demirle ateş¬ le yıkıp yakıp duran bir zalim, hükümetine lâf söyletmiyor. Za¬ vallı memleket ne fecî halde. Ben şaşıyorum, sehpalar kurulu duruyor, ötede - beride birkaç vatanperver yine hükümet, za- lemeye hücumdan fariğ olmuyor. Çok cesur insanlar demek. Artık canından bezgin bir haldeler. Kuponlar işinde hesapta yanlışlık olup bu suretle devletin milyonlarca borca sokulduğunu biri iddia ediyor. Eğer doğru ise vay Fethi’ye... Bir de bununla haysiyeti paçavra olacak. Bu adam hep böyle muvaffakiyetsiz. Paris’te bu komisyonun reisi idi. Fakat daha ziyade bu koca ve ağır kabahat Münir ve Şe¬ fi k’indir. Çünkü onlar mütehassıs delege idiler. Yıllarca bu mü¬ zakere için devletten yevmiye aldılar. Bu havadis Lozan sulhü müzakeratmın bir safhasını bana hatırlattı. Yani Hasan’ın Du- yun-u Umumiye borçlarını her hesap yapışında ayrı bir mik¬ tar göstermesi. Bu sebeple itimad edemeyip muahedeye res¬ men koydurmadık. Sonra iyi bir hesap yapılır dedik. Şimdi de¬ mek iyisi yapılmış!... - Lozanda bin yırtındım. Hayretimden öle¬ cektim. Neye yarar? Keşki uğraşmasaydım. Çünkü hep verdi¬ ler : Musulu verdiler. Hem bunu da bu bedbaht Fethi verdi. Yunanlılardan dişlerim ve pençem ile aldığım menfaatleri ismet Venizelos’a bedava verdi. Duyun-u umumiye için altını kabul ettiler. Üstüne caba rakam yanlışım da kabul etmişlerse diye¬ cek yuhadır... Londra’ya Hind Kongresine aza olan Mehmed Ali, Şevket Ali kardeşlerle Paris’ten geçerken görüşmüştüm. Hilâfetin il¬ gasından bana çok dert yandılar ve bu arada dedÜer ki, «Biz Mustafa Kemale ve Türk Milletine kara gününde en faydalı bir ihtiyacına sarf etsin diye gönderdiğimiz paraları cebine attı. Biliyor musunuz, biz o parayı ne şerait altmda topladık? O se¬ ne Hindistan’da müthiş kıtlık vardı. Herkes açlıktan ölüyor¬ du. Böyle bir vaziyette halk para verdi. Bunu bu kâfir yedi. «Zavallı Mehmed Ali, Londra’da ölmüş. Şeker ve kalp hastalığı varmış. Gördüğüm vakit pek hasta ve halsiz idi. Kudüs Müftü¬ sünün ricası üzerine Şevket Ali cenazeyi Kudüs'e götürmüş, oraya gömmüşler. Bugün işittim. Alim, pek hamiyetli, pek müs- F : 106 1682 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1683 lüman biriydi. Islâm âlemi için zayiattandır. Arapların cenazeyi oraya istemeleri şüphesiz bir cemile yapmak fikri iledir. Galiba Hindstandan para toplamak fikrindeler. 13 Şubat: Dün akşam Fransız talebesi tarafından tertip edilen bir konferansa gittim. Burada bir Action Francaise vardır. Bunlar Fransa’ya kral isterler. Bunların talebeden mürekkep bir şu¬ besi de varmış. Konferansı bu talebe tertip ediyor. Bir de Etu- di ent Française diye gazeteleri var. Gittim. Fakat konferansı miadında açmadılar. Fransızlar işlerinde miatlara dikkat ve riayet etmezler. Nitekim Priut homme dedikleri sulh mahke¬ mesine beni birkaç defa amelenin aleyhime dâva etmesi sebe¬ biyle çağırmışlardı. Bana gösterdikleri saati, bırak mahkeme saatinden bir saat sonra açıldı. Listede adım da sonlarda imiş. Gece karanlığına kadar bekledimdi. Bundan başka konferansın ilânında büdirdikleri bir konferansta konferansçı gelmediğin¬ den vermediler. Konferansta Fransa’ya kral lâzım olduğunu, kral ve prensleri kaybederek Fransamn çok şeyler kaybettiğini söylediler. Ne hükümet ve ne de kimse birşey dediği yok. Bunu bizde biri söylesin derhal Mustafa Kemal’in darağacına gider. Cumhuriyet böyle olur... Bugün beşte Sosyete Aziyatik’e gittim. Bir hafta evvel Sosyetenin reisi bu içtimada Iran Maarif Nazırı hazır bulunaca¬ ğından bana Iran üzerine bir kominikasyon yapmamı teklif et¬ ti. Kabul etmedim. Söz alınca Iram, medeniyetini methetmeli. Ben bu haltı nasıl yapayım ? Ben îran-îslâm Medeniyeti olmadı¬ ğına ve bunun kâmilen Türk Medeniyeti olduğunakâniim. Bizim Hilâl kitabını da Jurnal Aziyatikte neşretmeyi teklif etti. Onu da kabul etmedim. Ne ise içtima başladı : Iran Maarif Nazırı Karağuzlu, Iran Paris Sefiri ile beraber geldi. Bu kelime bizim kara gözlüdür. Onlar tam Anadolu şive¬ si ile söylüyorlar. Iranda bu adda bir Türk aşireti vardır. Demek bu adam onlardandır. Bu aşirete Türkçeyi unutturmuşlar, acem¬ ce söylüyorlar. Fakat acemceleri bambaşka. Kelimeler acemce, cümle terkibi Türkçe. Bu adam işte bugünkü İran hükümeti azasından. Birkaç yıldan beri Irandaki Türkleri Acemleştirmek için şiddetli bir hareket icra ediyorlar, Türkleri kırıyor, katli¬ am ediyor, mekteplerinden Türkçeyi kaldırıyorlar, Türkçe ko¬ nuşmayı menediyor, bir taraftan da bütün Iran Türklerine acem olduklarını vaktiyle Türklerin zoru ile dillerini unutup Türkçe konuştukları propagandasını yapıyorlar. Tahran matbuatı bu bapta gülünç ve feci yazılar ile doludur. Şehnamenin Iran - Tu¬ ran Cenklerini, düşmanlığını ihyaya çalışıyorlar. Reis bir nutuk söyleyip hoşgeldin dedikten sonra eskiden Fransa’da İran’ın tanınmadığını, hep Türk’e tabi kılındığını, fa¬ kat Silvesto’nun himmetiyle bu esaretten kurtulup İran’ın müs¬ takil olarak tanındığının ve Iran Medeniyeti’nin meydana kon¬ duğunu söyledi. Karağuzlu tahriri bir cevap verdi. Fransızca’yı iyi söylüyor ve oldukça iyi telâffuz ediyor. Sosyete Aziyatik’ten bir takım hatipler söz aldılar. Çok dalkavukça şeyler söylediler. Bu adamlar ministre diye yapıyorlar. Hallerini görmeliydi. Iran Medeniyetinin azametinden bahsettiler. Biri Kamboçta Röliyef- lerde sivri külâh bulunduğundan Iran Medeniyetinin mazide ora¬ lara kadar tesir ettiğini söyledi, ilim namına büyük maskaralık, okudu ve Fransızca’ya tercüme edildi. Nihayet dedi ki Firdevsi artık sadece İran’ın değildir. Virjiller ve emsali gibi bütün ciha¬ na mal olmuş büyük şairdir. Yakında bininci yılı gelecek. Bunu büyük merasimle Fransa’nın tesid etmesi lâzımdır» Yüreğim yandı. Bu Türk düşmanı, Firdevsi’yi bir Türk Padişah yetiştirdi. Şerhnameyi mizah ve tenkid eder bir eser hazırladım. Ah haki¬ kat nerede hu işler nerede?... Bir tanesi Iran minyatüründen bahsetti. Behzat’m Acem olduğunu söyledi. Hatta Horasan He- rad mektebini sultan Hüseyin Mirzalariyle beraber Acem yaptı. Dünyada bu kadar yalan olmaz. Bunlar Türktür Acemlikle hiç münasebetleri yoktur. Behzat’ı Ali Şir Nevaî yetiştirmiştir. Za¬ ten Nevaî’yİ de Acem yaptılar ya. 1684 1685 IİAYAT ve HATIR AİTM Masinyon söz aldı . Bu adam Fransız âlimlerinin Arap mii- taıhassıslanndandır. Fransa’da en yüksek tasavvuf mütahassısı. sayılır. Muhiddin-i Arabi ve tasavvuf üzerine eserleri vardır. Zayıf, sinirli hatta nevrastenik, hırçın biridir. Bir aralık müsiü- man olmaya kalkışmış, papazlar yakalayıp uğraşa uğraşa vaz- geçirmişler, iyi bir katolik yapmışlar. Şimdi onların elinde pro¬ pagandacıdır. îslâm aleyhine büyük gayretler sarfeder. ikide bir Suriye’ye, îrak’a, İran’a ve şuraya buraya iş için gider. Bu sefer de İran’a gitmişti. Henüz dönmüş. Bu adam Exalte oldu¬ ğundan taşar, sır saklamaz. Sözünde yine siyasî bir vaziyeti ifa¬ de etti. Eğer, bu Fransa hükümetinin siyaseti ise bu sı m fâş etti. Dedi ki : «Suriyedeydim.T ürklerin Kürtlere yaptıkları fe¬ nalıklardan oradan yüzelli bin kadar Kürt Suriye’ye geldi. Sam¬ da Salce kürtlerle meskûndur. Onları meşhur Selâhaddin-i Ey- yubî getirmiştir. Bu sebeple Fransa kürtlerle alâkadardır. Kürt- ler Iran ırkındandır. Demek biz İran’la alâkadarız--•» Iran se¬ firi yanımda, onun yanında Karağuzlu oturuyordu. Karağuziu eğilip sefire fransızca «Bu çok mühim» dedi. Cidden mühim. Fa¬ kat Masinyon’un «Fransa İran’la alâkadardır» sözünün tahtında müstetir hüvesini anladı da mı korkup mühim dedi ? Yoksa, kürtlerin Türklerden iftirakİarından İran’a bir siyasî menfaat, çıkabileceğini düşünerek mi? Burasını bilmem. Masinyon’un sözü evvelâ Iran için müthiştir. Onun sözü, Fransa İran’ı da. müstemleke yapmaya hazırlanıyor demektir. Saniyen Fransa demek Suriyede kürtleri Türkiye aleyhine sevk için hazırlat¬ maktadır. Bu da 'benim için tehlike. Bu esnada general Despa- re —ki mütareke iptidasında Fransız Ordusunun başında Roma muzaffer konsüllerinin zafer alaylarını taklid eder bir debdebe ile îstanbula girmişti—- nin Suriyede bizim hudutta dolaştığı, Çerkez Ethemle müzakere ettiği, teşkilât yaptığı İstanbul ga¬ zetelerinde yazılıyordu. Bu da Masinyon'un sözlerini teyid edi¬ yor. Demek Fransa Suriye’de Türkiye aleyhine Kürt, Ermeni ve saireden bir kuvvet hazırlıyor. Bu Mustafa Kemal, ismet ne vakit cezalarını çekecekler!... Hiç yoktan, sırf mevkide kalmak Dr. RIZA NUR emeliyle terör yapmak için kürt vakalarını yaptılar. Şeyh Said işi bir hiç ile bastırılmış iken mühim sevkiyat ve katliamlar ya¬ pıp bu belâları vücuda getirdiler. Derken Fransızlar İran’a da el atacaklar. Bu da Fransa’nın eski gark siyasetidir ki, İran’ı alıp oradan Hind’e ineceklerdir. Hergün yüreğim parçalanır. Bugün de parçalandı. Bir Slo- vester Iranı, hemde yanlış olarak medeniyet sahibi yapmış ona şeref vermişti. Türk’ü böyle yapacak biri 2 uhur etmedi. Zavallı milletin medeniyet ve şereflerini Arab’a, Acem’e vesaireye verip durdular. Mustafa Kemal ye ismet aklıbaşında insanlar, hakiki vatanperverler olsalar böyle adamlar bulurlar, paralarla onlara yardımlar ederler, bu işi yaptırırlar. Halbuki onlar bu paraları zevk, fuhuş, içki, at yarışlarıyle yiyorlar, bir de kendi dâhilikle¬ rini medih için frenkiere kitap yazdırmağa veriyorlar. Eh nihayet bir acem kalktı. Nutkunun hülâsası şudur : . «Iran Fransız Medenî münasebetleri eskidir. Napolyon bize bir hey’et-i askeriye göndermişti. O vakitten beri Fransa aske¬ rî mekteplerinde Iran talebesi vardır. Bir müddettenberi Iran Hükümeti her yıl Fransa’ya kırk zabit gönderiyor. Bundan Daş- ka Iran hükümeti namına yüz Iran sivil talebe ve keza kendi paraları ile ikiyüz talebe vardır. Iran talebelerinin yüzde dok- sanbeşi Fransa’dadır. Maarif Nazırımız Paris’te bir Iran talebe yurdu binası yapmak için tetkikattadır.» Derdim yine tazeden¬ di. Vaktiyle Çite Üniversitaire de Ermeniler talebelerine bina yaptıkları vakit «Kör olası Mustafa Kemal, içki ve fuhşu bir nebze bırakıp da burada bir Türk talebe binası yapsa. Erme¬ niler kadar olamadık» demiştim. Burada Amerikalılara varınca¬ ya kadar milletler böyle binalar yapıyorlar. Al şimdi Acemler de yapacak. Bizimkiler buraya gönderdikleri adetçede az tale¬ beyi başıboş bırakmışlar, hatta maaşlarını bile iki-üç ay tehirle göndererek bunları sefil ediyorlar. Talebe açlığını düşünmekten tahsili düşünebildiği yok ki... Zaten çoğu bu yoksulluk içinde Befahatteler ya... Bu gidişle ifan bizi Maarifte geçecektir. Maa- 1686 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1687 rifte geçince herşeyde geçer. Harb-i Umumiden sonra Mısır da Avrupaya binlerce talebe yolladı. Bugün bizi geçmiş bir halde. Biz halâ ne ile meşgulüz. Avrupada Türk’e pek fazla siyasî düşmanlık vardır. Fakat Avrupanin bu düşmanlığı yalnız bu sahada değildir, ilim alemin¬ de de bu düşmanlık müthiştir. Bilhassa Fransa’da böyle. Bir Fransız âlimi Türk’ten bahsederken hiç olmazsa onun yanma bir barbar kelimesini koymadan rahat edemez. Türk çok bed¬ baht millet... Lâtin harflerini, şapkayı kabul ederken medenî âleme girecemizi, AvrupalIlarla bir olacağımızı, Avrupamn bizi seveceğini söyleyen iş başındaki ahmaklar acaba görüyorlar mı ? Bu işler aleyhimizdeki fikir ve hareketi bir bıçak sırtı kadar de¬ ğil bir usturanın yüzünün kalınlığı kadar bile değiştirememiş¬ tir. Böyle dediler. Koca koca inkılâblar dediler. Derin anarşiler alt-üstler, uzun fetretler, terakki yerine irfanda, herşeyde ge¬ rilemeler, İktisadî buhran, ilh... yaptılar. Bunlar Türk uzviye¬ tine derin ve öldürücü yaralar oldu. Hiçbir şey olmasa milleti¬ miz hükümet aleyhine oldu. Düşmanla muhat bir devletin mille¬ tini hükümetine düşman etmek ne gaflet, ne hıyanettir ki, r.e fena neticeler verebilir. Hem düşmanımız dolu. Hem kendimiz içerden zayıflattık. Meselâ bir harp olsa korkarım ki bu millet harbetmez. Belki hükümettekilere düşman olur. Diıı gayreti giderilmiş... Böyle işler için din ne büyük kuvvetti. Elden gitti... Sovyete Aziyatik’te bir de elime Peinture seijevide diye bir eser geçti. Yeni neşredilmiştir. Müellifi Doridan adında bir er¬ meni. Mevzuu Isfahandaki «Ala Kapı» adındaki sarayın min¬ yatürleri. Müellif bunları Acem diyor. Safevileri de acem yapı¬ yor. Safeviler halis Türk’tür. Bunların başı şah îsmail-i Safavî mühim bir Türk şairidir. Şiirleri Türkçedir. Şu sarayın adı bile Türkçe. Ermeni daha ileri gitmiş. Bu minyatürler de Ermeni te¬ siri de görüyor. Bu kadarsı da artık pek gülünç. Sanki bir Er¬ meni sanatı da varmış. Ama adam milliyet gayretiyle mütahar- rik ya. Propagandasını yapıyor ya... Aferin! Yapa yapa birçok insanlar öyle zanneder ve ediyorlar. Halbuki biz buna mukabil tersine gideriz. Meselâ biri mühim bir adama Türk derse Köp- rülüzade Fuad saldırır, reddeder. Yahut hiç yoktan birini Türk¬ lükten çıkarır. Bir nümune: Köprülüzâde Fuzuli’yi Kürt yap¬ mıştır. Bunu hangi vesika üzerine söyler, orası meçhul. Zaten ondan evvel Huard bunu demişti. Bir adetimiz de biri birşey de¬ di mi âyet gibi kabul ederiz. Hem de onun adım zikretmeden kendi namımıza onu çalar ilân ederiz. Bu Köprülüzâde de Huart’ı zikretmemiştir. Burası da katmerli çirkin. Huart’m bu hususta Eneyc. de I, Islâm da yazdığı yazıda vesika zikredilmemiştir. Merak ettim, Huart neye istinaden bunu söylemiş dedim, ara¬ dım, bir türlü vesikasını bulamadım. Biz kendi şeylerimizi Türk gözüyle görelim ve propagandasını yapalım. Şu Ermeninin eseri ne müthiş tenkid ister. Hiç bir adamı¬ mız yok. Gayret erbabı kalmamış, ilim ehlinin de köküne kıran girmiş. Herkes dalaveresinde, her şey beni tahrik ediyor Fakat hangisine yetişeyim. Hiçbir günümün zaten boş geçtiği yok ki. . Hem de her şubede ehliyettar olunamaz ki... Ermeni eserinde yalnız İran'ı methetmekle kalmamış, bi¬ zim için Oppression des ottomans gibi sözler söylüyor. 14 Şubat : 9 Şubat Milliyet geldi. Mustafa Kemal Balıkesir'de Türk Ocağmda bir nutuk söylemiş «Milletin maneviyatına tasalLut edenlerin edenlerin mevcudiyetine müsamaha ile bakanlar, Ku- büây’ın şehadetini alkışlayanlardan daha az mücrim olamaz» demişu Ayol, milletin manevi mevcudiyetine en ziyade ve müt¬ hiş canavar pençesiyle tasallut eden sensin. Ege Vapuru İte An¬ talya’ya gitmiş. Hükümet memur ve müdürleri şirket vapuru ile teşyi’ etmişler. Mecidiye Kruvazörü de beraber gitmiş. Bu saltanat, bu fakir millete bu masraf niye? 17 Şubat: 12, 13 Milliyetler geldi. Balıkesir’de 14 kişilik hükümet şek¬ lini tağyir edici gizli komite varmış, yakalanıp Menemen Divanı 1688 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1689 Harbine gönderilmiş. Esbak Maarif vekili Vehbi, diğer bir eski mebus orada çıkan İstiklâl gazetesi sahibi İbrahim Sururi, Ses Gazetesi sahibi Emin Vedat'ta bunların içinde imiş. Bu Mustafa Kemal’in marifetidir, seyahatinin gayesi vazıh an anlaşılıyor. Nereye giderse oradan hareket edince orada yeniden tevkifler yapılıyor. Demek bu adamın halkın ihtiyaç ve şikâyetlerini din¬ lemesi, bunlara göre millet için iyi tedbirler alacağı martavaldır Bunu gazetelerde propaganda eder. Zaten âtide de bu yolda bir şey yapılmıyacağına ben eminim. 0 vakit bunu kat’î isbat edil¬ miş bulacağız. Demek Mustafa Kemal’in seyahatinin maksadı her tarafı dolaşmak, oralarda kimler muhalifse onları anlamak, hemen tevkif ettirip divanı harbe vererek imha etmektir. Bir de Halk Fırkası teşkilâtını kuvvetlendirmektir. İş sade budur. Yananda her şubeden müşavirler, ihtiyaç tetkikleri hepsi lâf, de¬ kor ve figürandır. Kana doymaz herif! Yap, yap daha bakalım! Ne akıllılık etmişimde ilk hamlede kapağı Avrupaya atmışım. Balıkesir'in bu cemiyeti de havalidir. Oradaki muhalifleri hak¬ lamak için Mustafa Kemal tarafından orada uydurulup tertip edilmiştir. Kitabımda bu adamın ismi mütemadiyen geçiyor. İs¬ minin yazılması uzun zaman yiyor. Bundan böyle ona hakiki adını vererek kısa kısaca «Neron» diyeceğim. BalIkesirli İbrahim Süruri’nin Divan-ı Harpte muhakemesi var. Reisin ona sorduğu şeyler bir cumhuriyeti utandıracak mahiyettedir. Zavallı hürriyet, kanun!.. Ne oyuncaklar olur¬ muş... İthamın başlıca sebebi Balıkesir halkı onu seviyormuş, binaenaleyh emrine amade imiş... Divan-ı Harp ona bunu soru¬ yor. Neden bu suçu işlemiş?!.. Çok ibretli birşey... Herkes bu muhakemeyi okumalı... Bir adamı bir şehir halkı severse o, bu adamın kabahati midir? Hem sevilmek kabahat olur mu? Tev¬ kife sebep olur mu?.. 20 Şubat: Bizim Hanım yine hastahaneyi bıraktı. O kadar para gitti. Şifasından ümit yoktur. Çıkınca bilâkis daha fazla morfin yap¬ tı. Morfine müthiş bir iptilâ gösteriyor. Böyle bir kara günümde, gurbette, kazancım yok. Paramın gittiğine mi yanayım, çektik¬ lerime mi? Vicdansız babası evlâdının sıhhat ve hayatıyla al⬠kadar bile değil-Ben de halsiz, ölü gibi bir şeyim. İstirahat için, hiç olmazsa uyku uyumak için Nis’e gitmeğe karar verdim. Tetkikatım bitti diyorum fakat halâ da bir şeyler çıkıyor, her gün okuyor, yazıyorum. Boş bir gün geçmedi. Kafamı dinlen¬ dirmeye pek muhtacım. 28 Şubat: Nis’teyim. Boul Tarabacel’d Grand Hotel de Paris de oturu¬ yorum. Rahata, uykuya teşneyim. Kimse ile görüşmek, konuş¬ mak canım istemiyor. Hele kayınpederim olan adama sokakta filân rastgelmemek en temenni ettiğim şey. Allah bana bu al¬ çağın yüzünü bir daha göstermesin. Buraya güneş isteyerek geldim. Havalar serin. Fakat Paris gibi soğuk, pek rutubetli de¬ ğil. Paris’te bühassa berber dükkânında romatizma kaptım. Bu bizim akılsız kadının bu dükkânını üstüme atarak gittiği zaman romatizmaya yakalandım. Bir yıldır çekiyorum. Ondan ve aile¬ sinden neler çekmedim ki... Bu romatizma sol ayağımda siyatik halinde. Burada güneş iyi. insanı ısıtıyor, fakat güneşte biraz da yürürseniz terliyorsunuz. Sonra gölgeye geçincede müthiş üşü¬ tüyorsunuz. Güneşle gölge arasında müthiş fark var. Bu sebep¬ le yün fanüayı çıkarmak mümkün değil, tik gün böyle terledim. Sonra da gölgede üşüdüm. Ben deniz kenarında büyümüş ada¬ mım. Paris’te denize hasrettim. Rıhtıma koştum, fakat böyle oldu. Gelir gelmez soğuk aldık. Dudağımda uçuk çıktı. Al sana istirahat. Hey gidi Nis, evlendiğim şehirdir. Benim için ne uğursuz şehirdir - . Dünyada en büyüz yüzkaram, anm Şükrü Paşa’nın damadı olmak ve karımdır. O vakit nasıl yanıldım, insan aklına, ilmine de güvenmemeli. işte böyle düşer. Evlendiğim evi gör¬ düm. Alnınım kara yazısını davarlarında okur gibi oldum. Eve 1690 1691 HAYAT ve HATIRATIM düşman düşman baktım, başımı çevirdim. Bu bina Place Massel na’dadır. Şimdi Elaridge oteli olmuş. Rengi o vakit te kırmızı idi, şimdi de kızıl. Sanki ateşten bina olduğunu gösteriyor. Tam 18 yıldır beni yakan bu ateşten yapılmış meskendir. 22 yıl evevl burada Bataille de Filuks’i seyretmiştim. Onun dimağımdaki intibaı halâ durur. O vakit Şehbal Gazetesinde bu¬ nun için bir makale neşretmiştim. Bu sene bunlar geçmiş. Mev¬ sim sonunda buraya geldin, isabet!.. Çünkü dimağım Öyle yor¬ gun ki, gürültü, kalabalık çekemiyorum. 15-20 dakika bile ko¬ nuşmağa dayanamıyorum. Yorgunum, pek yorgunum. Şurada iyi uyuyabilsem, deniz kenarında bol bol gezebilsem. Bu suretle dimağım dinlense ve romatizmam geçse bahtiyar ola¬ cağım. Başka istediğim yok. Tetkik atım esnasında bu müthiş çalışmanın beni birgün Öldüreceğini zanneder, daima hatırlar ve bundan korkardım. Tetkikatm bittiği gün «Çalışma beni yenemedi, ben onu yendim» deyip bayram etmiş, pek sevinmiştim. Ama henüz bu olmamış galiba. 3 Mart : İkdamcı Ahmed Cevdet ve Reşid beylerle görüştüm. Gü- mülcine’liyi bizim gazeteler Suriye’ye gitti diyorlardı. Burada imiş. Pek rezalet içinde imiş. Vurulmasının sebebi : Vuran adam Istanbula gidiyormuş, Gümülcineli İsmail onu Mustafa Kemal’e jurnal etmiş, gidince adamı hapis, sonra Çoruma nefyetmişler, o da oradan kaçmış, gelince Gümülcineliyi vurmuş. Muhakemede Gümülcineli Harb-i Umumide Fransızlara, îngilizlere, Yunanlı¬ lara hizmetler ettiğini iftiharla söylemiş. Hay utanmaz. Biraz haya edip sakla bari. Diğer taraf m avukatı da «Bir adam ki, kendi vatanına haindir ve bunu utanmadan ikrar da ediyor, ar¬ tık diyecek yoktur» demiş. Şu adamı yirmiüç yıl evvel nasıl ve ne güzel anlamış, «Hürriyet ve itilâfın içyüzü» adındaki ese¬ rimde tasvir etmişim. Doğrusu kendime aferin dedim. Gümülci¬ neli Ankara’ya da müracaat edip 300 frank maaşa kendilerine Dr. RIZA NUR casusluk edeceğini, mühim malûmat vereceğini bildirmiş. Kibrit şirketinden ismet paşa 20 bin liralık aksiyon hediye almış. Kam¬ bur kardeşine Şehremanetin frigorifik işini vermiş. Etleri ceb¬ ren hiç olmazsa 24 saat oraya sokuyor, kilo başına 20 kuruş alı¬ yormuş. Milyonlar vuruyor demek. Halk da sade kamburun şe¬ refine eti yirmi kuruş fazla ile yiyor. Feci. Utanmaz ismet bun¬ lara rağmen namus şampiyonu rolü oynuyor. İstanbul Kumandanı Şükrü Naili çok kumar oynuyörmuş. Kulübe binlerce lira borçlanmış. Nihayet İstanbul’a gelen Ital¬ yan tayyarecilerine Ada Kulübünde bir ziyafet verilmiş. Boynu bükük Cafer bu ziyafet masrafını Şükrü Naili’nin borcu kadar fazla gösterip hükümetten parayı almışlar, borcu kapatmışlar. Şefik Esad diye bir maskâra vardır. Ittihadçılara çatar, pa¬ ra vurur. Bu sefer de Beyoğlunda hanesini kumarhane yapmış. Mustafa Kemal’in avanesine çatmış. Şehremanetinin bir şirkete borcu varmış. Onu vermek için vasıta olmuş, emanetten yüzbin lira vurmuş. Bir hükümete istikraz olarak para alınır, o vakit komisyon verilir amma borcu vermek için bir hükümetin rüşvet veya komisyon verdiği henüz işitilmemişti. Bu namussuz it arap- tır. Mustafa Kemal çok poker oynuyormuş. Ada Kulübünde her • defasında beş bin - altı bin lira kaybediyormuş. Eskiden bu adeti yoktu. Bu eksikti. Pislikler tamam olmuş. Kıbnslı Şevket'in rivayetine göre Fethi Paris’te Hadiyo’dan 30 bin lira para almış. Hadiyo Şevket’in kayınpederidir. Bilmesi lâzım.,Keza Mustafa Kemal’den 150 bin lira ve otomobile varın¬ caya kadar herşeyi almış. Beyoğlunda aldığı emlâk .benim zan- nımdan çok fazla imiş, öyle ise Fethi de vurguna başlamıştır. 16 Şubat Milliyette Mustafa.Kemal’in Ismet’e Malatya Şi¬ mendiferinin küşadı münasebetiyle yazdığı tebrik telgrafına şu cevabı var : «Yüksek takdiriniz bizim için Cihan değer. Eser büyük rei¬ sindir. Türk milleti sizi yetiştirmiş olmakla asırlara karşı bihak- 1692 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1693 km ftihar edecektir.» Aferin dalkavuk. Bu hususta eşin yok. Türk Milleti böyle bir mel’unuıı ve senin gibi mel’anet âleti.bir vicdansızın vücuda gelmesinden ve yaptığınız tahribattan asır¬ larla ağlayacaktır. Dünkü 5 Mart tarihli Matin’de şu havadis var : «Türk Mil¬ let Meclisi feshedildi. întihap 20 Nisanda» Al bir delilik daha. Bu meclisin bitmesine zaten iki ay kalmıştı. Bu acele neden? Yine herifin bir dalaveresi var. îki ay için âleme karşı pek ayıp bir şey. Niye memleketi anormal gösteriyor? Yine mevki hırsı ve dalaveresi ile delirmiş. Bu kadar acelenin mühim bir âmili ol¬ sa gerek. Fakat emin olarak bilirim ki, bu acele ve ânî iş millet için değil kendi menfaatleridir. Herhalde bir-iki yıldır her şey¬ den bu adamların müşkülât içinde çırpındıkları görülüyor. Son zamanlarını yaşıyorlar gibi. Neron ile İsmetin cemile telgrafla¬ rına rağmen aralan açıktır. Birbirinin fırsatını gözlüyorlar. İt dişi, domuz derisi. Istanbulda İş Bankasına «Çiş Bankası» diyorlar. Hali mü- zebzeb imiş. Tabu Neron’un, îsmet’in dalkavuk ve zorbalarına, mebuslarına ikrazlar yapıyormuş. Meselâ Yakup Kadri’ye 20 bin lira ikraz etmiş. Bu namussuz herif bunu nereden verecek? Ciddî bir banka böyle garantisiz borç verir mi ? Banka değil mas¬ karalık. İlk tesisi gününden beri bu bankanın ne olacağını tah¬ min etmiştim. Devir bir dönsün bu bankanın ne rezaletleri çı¬ kacaktır, görülecek. Bizde yaman meşhur tipler vardır. Ne gü¬ zel bulmuşlar çiş bankası diyorlarmış. Yıllardan beri güldüğüm yoktu. Bunu işitince öyle güldüm ki, kasıklarım ağrıdı. Birgün Büyükadada kulüpte oturuyorlarmıv. Birçok kala¬ balık varmış, müverrih Ahmed Refik de Mustafa Kemal’in ma- sasmai oturmuş. Neron bu adama pek kızgın imiıf Sebebi de Yavuz Selim’i filân metheder surette yazılar yazdığı imiş. Ne¬ ron Refik’e : «Sen câhilsin. Eşeksin, hayvan» diye ilh... Söylen¬ miş. Nihayet «Şu masanın üstüne çıkacaksm. Cahilim, eşeğim diye bağıracaksın.» demiş. Refik de çıkmış, öylece bağırmış. Sonra gidip yerine oturmuş. Bu sefer Neron «Siktir burdan» diye koğmuş. Aman ne istibdat, ne azgınlık, diğeri için de ne rezalet!.. Garibi birgün sonra Refik körkütük sarhoş yine ku¬ lübe gelmiş. Kulüp reisi Pazarola Hasan’a beni Gazi ile barıştı¬ rın, işte yanlışlık var diye rica etmiş. Haşan bile : «Canım daha dün bu iş oldu. Hele bir müddet gelme!» demiş. Refik’i Tarikat-ı salâhiye işinde mahvediyordu. Birinin himmeti ile kurtulmuş imiş. Bir resmî ziyafette Falih ile Ruşen Eşref kavga etmişler. Sebebi Falih ötekinin tercüme ettiği Virjü ile alay edermiş. Aman ya Rabbi, hangisi hangisinden âlim?! Ziyafette ecnebiler de varmış. Nihayet Ruşen Eşref Falih’e tokat atmış, kucak ku¬ cağa döğüşmüşler. Bu adamlar Avrupanin güya şusunu busunu alıyorlar, fakat o ziyafetleri, baloları, dansları derhal tulumba¬ cı koğuşları, saz içkileri, koltuk meyhaneleri haline koyuyorlar. Tabii... Seviyeleri buf... Bu sebeple seviye yükselince ne kadar değiştik deseler nafile... Refik İsmail için Neron diyormuş ki : «Bu kadar çok pe¬ zevenk gördüm. Refik İsmail kadar pezevenklikte iktidar sahibi olanı görmedim» Bu adamın kansı İstanbul’un güzellerindendir. Neron’a takdim etmiş. Bu sayede olacak ki, mebus yapmış. Şimdi neden kızmışsa kızmış, aleyhinde. Fakat madem ki, müt¬ hiş pezevenk niye mebus yapıp Millet Meclisi’ni telvis ettin. Asıl habis sensin. Burda pezevenklere de ders var. Onca en muteber şey pezevenk amma bazan onlara da kızıyor, mebusluktan atı¬ yor. Bir umumî balo olmuş. Mısır Prenseslerinden Şivekâr adın¬ da biri vardır. Adeta denebilir ki, Dünyada yatıp kalkmadığı erkek kalmamıştır ve aşikâr yapar. Ruşen Eşrefle dans ediyor¬ larmış. Kadın şimdi ihtiyarcadır. Ruşen kadını dans ederhen öpmüş. Kadın nazar-ı dikkati celbetmeyi sever, daima skandal yapar biridir. Ruşene hemen tokat atmış, ne rezalet diye bağır¬ mış. Ruşen kızmış tabancasını çekmiş, tutmuşlar. Bu cebin, de- 3694 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1695 nî, dalkavuk, pezevenk herifin tabanca taşımasına pek şaştım. Hiç ona yakışmaz. Demek Neron'un etrafı bu adama varıncaya kadar hep tabancalı. Ve bu da tabancasını kadına çekiyor. Cid¬ den kahraman!.. Hem ateş edemiyor. Derken, böyle birçok in¬ san tarafından yakalanmış bir halde iken ayaklan uzundur, aya¬ ğı ile-Şürekâmı dizine vurmuş, kadının zotule denilen dizkapağı kemiği kmlmış, ameliyat yapılmış. Neron bunlardan iftihar et¬ sin. Ruşen Eşref bir gün çok büyük rütbelere nail olacaktır. Burda biri bana bir takım vukuat söyledi. Bu vukuat beni pek tenvir etti. Bir yıldır olan vak’aları vazıhan ve kat'i suret¬ te izah edemiyordum. Çünkü bazı noktalar benim bildiğim va¬ ziyet ile gayri kabil-i izah idi. Bu vaziyet Neron ve ismet müna- sebatıdır. Bir yıl evveline kadar ismet Neroiı’un en mühim dal¬ kavuğu, en sadık bende ve en muti âleti idi. Bir senelik vukuat¬ ta bu anahtarın açamadığı şeyler görüyorum. Meğerse bir yıldır ismet dişlenmiş, kuvvetlenmiş. Neron’a diş göstermeye başla¬ mış imiş. Vakıa zahiren birbirlerine cemile ve ismet ona yine dehşetli dalkavukluk ediyor amma Ismet’in içi başka imiş. Bu¬ nun evvelden beri böyle olduğunu bilirim. Onun içi dıışna uymaz. Pek haris olduğundan efendisini devirip yerine geçmek ister. Fakat izhar edemezdi. Şimdi ediyormuş. Neron, Ismet’i, Rauf gibi filân yapmak istiyormuş. Fakat askerin onun tarafında ol¬ duğunu zannedip korkuyor, bir şey yapamıyormuş. Fevzi Paşa ikisi arasında duruyormuş, Neron Fevzi’den kat’i surette emin değilmiş. Demek ikisi arasındaki cidal bir derece açığa vurmuş. Sonunda vuruşmaları gayri kabil-i içtinabtır. Bakalım... Bu hususta bir takım malûmat almış, evvelce yazmıştım. Yine bir takım vukuat buna inzimam ediyordu. Fakat tam ina- namıyordum. Bu adamm söylediği vukuat Yakub Kadri ve em¬ salinden bizzat işittiği malûmattır ki bunlar işin içindedir. Ya¬ kub Kadri tsmet’i sevmem ama Gazi giderse tsmet’e sarılmağa mecburuz diyormuş, iki canbaz bir ipte oynamaz. Elbet sonu bu idi. Millet işi ortada yoktur. Dâva hep mevki, bu hırsı tatmin etmektir. Ben kuvvetle zannediyorum ki, ismet vuruşmağa ka¬ dar varmaz. Çünkü korkaktır. Birgün Ardahan mebusu AnkaralI Talât’ı Iş Bankasına meclis-i idare azası yapmasını Neron, Celâl’e söyledi. Bu işin senevî 12 bin lira aidatı var. Celâl gider, Ismet’e anlatır, ismet : «Hayır yapmayacaksın. Hattâ Kütahya Nuri'yi de meclis-i ida¬ reden istifa ettireceksin.. Fakat bunu Gaziye söylemiyecek- sin. Beni bu işte onunla muarız vaziyete koymıyacaksın» der. Celâl dalkavuk, cebin, aptal biridir. Gider, bu sözleri de aynen Neron’a nakleder, Neron, «Pekâlâ, yapma. Böyle bir iş için îs- met’le muaraza etmem. Hattâ Nuri de istifa etsin. Herif başve¬ kildir. Devletin parasını bankadan çekiverirse banka ne olur?» der. Bu mükâlemede hazır bulunan Yakub Kadri, Falih ve em¬ sali şaşarlar ve oradan çıkınca derler ki «Gazi ölmüştür» bunu böylece kendileri hikâye etmiştir. Hakikaten doğru. Beş yıldır her emrini, keyfini müthiş bir surette ve hiç itiraz dinlemeksi- zin yaptıran Neron şimdi böyle diyor. O en manasız keyfini yap¬ tırmak için, insanları koyun sürüsü salhaneye sevkedilir gibi ipe sevkederdi. Şimdi böyle olmuş. Yoksa Ismet’i derhal ipe çe¬ kerdi. Yapamıyor ve bilâkis Ismet’e itaat ediyor. Çok manâlıdır. Demek Ismet’ten müthiş korkuyor. O zaten kuvvetli ise cana¬ vardır. Kendini zayıf görürse derhal itaat eder. Adeti budur. Fakat bu çok sürmez. Neron Ismet'i yine pençesine alır. Talât aza yapılmaz. Neron Nuri’yi de çağırır, bizzat istifa ettirir. De¬ mek Nuri ve Talât’ın muhalif fırkaya verilmelerinin evveliyatı varmış. ismet çok evvel başladığı «Çok fenalıklar oluyor. Yapan Gazidir, ismet elinden geldiği kadar önüne duruyor. O olmasa neler olacaktı» tarzındaki propagandası ile zabitleri, halkı ken¬ di tarafına celbetmiş. Neronun itibarı gitmiş, herkes ondan nef¬ ret ve lânet eder olmuştu. Son yıllarda ismet irtikâp ve irtişa¬ yı diline dolamış, bunun aleyhtarı, kahramanı kesilmişti, iki¬ de bir irtikâp işini mahkemeye veriyordu. Birincisi îhsan’m 1696 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1697 Havuzu ve Yavuzu idi. Onu ikmal etti. İkincisi Barut işi idi. Onu Neron’un muhalefeti yüzünden halâ ikmal edemedi. Pazarola Haşan bu irtikâbın kahramanıdır. Şimdi Gazinin en sevgili dal¬ kavuğudur. ismet bunu Nerona ikide bir söylüyormuş. Bir de¬ fasında Neron da ona se irtikap aleyhtarı gözüküyorsun amma kibrit şirketinden 20 bin lira aldın demiş, ismet : «Ben onu iade ettim» demiş. Halbuki Ismet’in hırsızlıkları, bilhassa kambur kardeşi vasıtasiyle yaptıkları müthiş imiş. İsmet mühim kanay ve utanmazdır. Böyleyken bu işi ele alıyor, irtikâp aleyhine kal¬ kıyor. ismet Nerona Nuri'nin irtikâplarını söylemiş. Nuri’nin aleyhine yürümüş. Bu husumetin sebebi Serbest Fırka’nm teş¬ kili, Nuri’nin "Yarın Gazetesini çıkartmasıymış. Halbuki bunla¬ rın hepsi de Neron’un verdiği paralar ve emirlerle yapılmıştır: Yakub Kadri Mısırlı Prens Seyfeddin’in işini yapmak için Feri¬ dun Paşadan 12 bin Ingiliz lirası rüşvet alacakmış, ismet mâni’ olmuş, fakat işi kendi adamı eski Bahriye Nâzırı Haşan Paşa’nm oğlu Rüştü Paşa’ya vermiş, Rüştü işi yapmış, beş bin Ingiliz ka¬ zanmış. Bu sebepten Yakup Kadri Ismet’in aleyhine dönmüş. Yakup Kadri çok namussuz âdî bir herifmiş. Yine bu sebepler¬ den Falih Rıfkı da aleyhinde imiş. Yahya Kemal Ankara’ya git¬ miş, Ismet’e irtikâplardan şikâyet etmiş, ismet feni’mel matlûp deyip «Bunları Gazi’ye de söyle seni götüreyim» demiş, ismet bu yolda darbelerine devam ederken bundan da istifade etmiş, götürmüş, içilmiş, aptal Yahya Kemal neye âlet olduğundan ha¬ bersiz. Mustafa Kemal’e irtikâplardan şikâyet etmiş. Neron dinlemiş, dinlemiş, nihayet : «Sen bir şairsin. Böyle şeylere ka¬ rışma!» deyip kıçını dönüvermiş. Yahya Kemal oteline dönmüş, sabah olup ayılınca fena korkmuş, beni bu adam asar deyip kimseye haber vermeden hemen İstanbul’a ve derhal Sirkeci istasyonuna gelmiş, Avrupaya kaçmış. Yine kendisini Avrupa- da vurdurur diye izini kaybetmiş, nihayet Cenevrede Tevfik Rüştü’yü görmüş. Tevfik Rüştü onu Madrid’e sefir yollamış, iti¬ matnamesini de arkasından göndermiş. Zavallı cebin ve gafil Yahya Kemal şimdi evham içinde imiş. Madridde sefarethanede kilit kilit üstüne oturuyormuş. Neron’un kendisini vurduraca¬ ğından korkuyormuş. Foçi gibi şişmişti. Şimdi eriyip iğne-ıpliğe dönmüş. Ismet’in bu irtikâp aleyhtarlığı hali şu hikâyeye benzer : «Istanbulda bir adam varmış. Lûtî imiş. Zengin imiş. Birgün bir hamama gitmiş. Güzel bir tellâk bulacağı ümidi ile soyun¬ muş, içeri giriyormuş, içerden bir kıyamettir kopmuş : «vurun! Hamamın namusu var. Tellâklara tecâvüz ediyor» diye bağıran bağırana. Ve nalınlarla bir herifi döğüyorlarmış. Lûti telâş edip yanlış gelmişim demiş, acele dönmüş giyinmeğe başlamış. Ha¬ mamcı ve adamlar yanına koşmuşlar : «Aman! Beyefendi niye giyiniyorsunuz? Alâ oğlanlarımız var.» demişler. Adam şaşırıp: «Ya bu kıyamet nedir? Bu hamamın namusu var diyorlar» de¬ miş. Hamamcı demiş ki : «Efendim o sizin için değil. Herif ko¬ koz. Aleme karşı gösteriş olmak üzere öyle dedik’ Arada bunu yapmak lâzımdır. Gitmeyin! Çok güzel şeylerimiz var». Kendisi baş hırsız. Muarızını yere vurmak ve bu vesile ile âleme namuslu gözükmek için namustan söz ediyor. Mes’ele Şengül hamamının namusundan ibarettir. Son yılda Ankara’da Haşan Mustafayef adında bir Azar- beycan’lı türemiş. Bu adam petrol işi yapmak istiyormuş. Ar¬ kasında kuvvetli ecnebi malî gruplar varmış. Iş Meclis’ten ge¬ çeceğinden Falih, Yakup Kadri, Ruşen, Bozok Salih ve emsali meb’uslara her ay bol paralar veriyorlarmış. Ada Klübünün bir katını tutup bunları karılarıyla beraber, günlerce misafir ediyor¬ muş. Yakup’lam maaşları ayda binbeşyüz lirayı buluyormuş. Bu nev’i vurgunları da ayrı fakat yine ayda yirmibeş lira ile ge¬ çindikleri gibi beş parasız ve borç içinde imişler ve çok kumar oynuyorlarmış. Mustafa Kemal kulüpte poker oynarken «Gidin, getirin şu kadar para, koyun»! gibi neferlere emir verdiği gibi emirle oynuyormuş. Oyunda bile istibdat. Bir defa İngiliz sefiri ile oy- F : 107 1698 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1699 nuyormuş. Kâğıt ve paraları birbirine karıştır iver miş. Sefir fe¬ na kızmış. Yakub Kadri’ler diyorlarmış ki ; «Gazinin etrafı tulumbacı. Eğer Ismet’le vuruşursa İsmet tarafmı tutmağa mecburuz. Sev¬ miyoruz ama böyle. Hakikaten serbest fırka içinde akıbetlerini fena görüp bunlar, Vasıf ve emsali İsmet tarafına geçmişlerdir. Fırka ve meclis bu suretle İsmet’in avucuna düştü. İhtimal mec¬ lisin feshinin sebebi budur. Neron kuvvetin elinden çıktığını gö¬ rerek meclisi acele feshetmiştir. Yakublar sanki kendileri tu¬ lumbacı değil... Hey, matbuat tulumbacıları!.. Bundan böyle vaziyeti ve vukuatı şöyle izah etmeli : Birbi¬ rine diş bileyen Neron ve İsmet var. İzahın anahtarı budur. Hangisi atik ve cesur davranırsa ötekini tepeler. Bakalım bu vaziyet ne vakte kadar sürer ve sonra ne şekil alacak? Bence yine İsmet Neron’a köle halinde itaat edecektir. Nişte Halife ve Hanedandan birçoğu var. Rauf Nişe gelmiş. Ömer Faruk bir yerde ona tesadüf et¬ miş, «Bize de buyurun» demiş. Rauf «Ben size muarızım görü- şemem» demiş. Evvelce de söyledim Mustafa Kemal ve İsmet şu adamı padişahçı diye kıyamet kopardılar. Halbuki bu da onun padişahçı olmadığına delildir. İşte Nişte bu malûmatı aldık. 24 Mart : Parise döndüm. Çünkü bir telgrafla bizim karı beni acele is¬ tedi. Yine acaba ne belâ var? Bizim tedavi, istirahat yarım kal¬ dı. Çok istifade etmiştim. Yüzüme kan geldi. Sıkletim arttıydı. Başım pek rahattı. Okuyup-yazmak yok. Bir düşünce, keder, üzüntü, karı ile kavga da yoktu. Güzel uyuyordum. İstaham geldi. Mükemmel hazmediyordum. Gen ;leşmiştim. Beni gören¬ ler «yirmi günde ne tahavvül» diyorlardı. Şimdi bir aydır yığılmış olan Miliiket gazetelerini okuyo¬ rum. 13 Şubat Milliyette Neron Konyada askerî mahfelde nutuk söylemiş. Türkiyenin terakki hamlelerinin Önünde daima asker, ordu bulunmuştur. Bugün de böyle ve milletle ordu birbiriyle öyle birleşmiştir ki, Dünyada ve tarihte misali yoktu.» demiş. Büyük yalan. Büyük safsata. Herif demek orduya dalkavukluk ediyor. Onu kazanmak ihtiyacını duyuyor. İşin burası mühim. Herşeye çare bulur ama ordunun isyanına bulamaz. Bu tepe¬ den inme olur. Siyasî müşavirlikler yapıyorlarmış. Yaparlar. Yarın da il¬ ga ederler. Bu adamlar seciye ve mümeyyiz vasıflarını 7 yıldır pek bariz bir surette göstermişlerdir. Bir şey ihdas ediyorlar. Bunu lüzumsuz yere ve ekseriya mevkide durmak düşüncesiyle yapıyorlar ve düşünmeden ve cahilâne yapıldığı için kötü olu¬ yor. Kendi tasavvur ettikleri şahsî menfaatlerini de temin ede¬ miyor. Hadi lâğvediyorlar. Meselâ Bahriye Vekâleti teşkili me¬ selesi. Böyle birçok iş vardı. Hâsılı idarelerinde istikrar yoktur. Bu sebeplerle milyonlarla lüzumsuz masraflar yapılıyor. Zavallı millet çekip duruyor: Göğsü tecrübe tahtası oldu. Bu tecrübeler bir lüzum ve âlimâne bir sebep ve suretiyle yapılsalardı yine diyecek yoktu, 2 Mart nüshasında Mustafa Kemal Konya halk fırkasında «18 yaşından yukarı yastaki bütün gençliği fiilen fırkamız aza¬ sı görmek isteriz. Muallimler behemehal Türk Ocaklarının için¬ de ve inkılâp prensiplerimizin ön sınıfında çalışmağa mecbur¬ dur. Fırkamızın bir şubesi olan. Türk ocakları, ilh... diyor. De¬ mek bu seyahatlerinde bir gayret ve emeli de bütün milleti Halk Fırkası azâsı yapmaktır. Fakat aptal sanki bununla kuv¬ vetli mİ olur. Fırkasını bunlar içinden yerler. Demek bu adam serbest Fırka ile başlayan İzmir, Menemen ve emsali vakalar¬ dan, belediye intihabından fena korkmuş, taraftar toplamak gayretinde. 4 Mart nüshasında şu havadis var : Gazi seyahattan An- karaya dönmüş, gelirgelmez heyeti vekileyi toplayıp Millet Mec¬ lisinin feshine ve mebus maaşının 350 liraya indirilmesine karar 1700 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1701 verdirmiş. Biz zavallılar en güç zamanlarda mebusluk ve vekil¬ lik ettik. Mebuslukta yüz lira aldık. Hele vekillikte hiç rnaaş al¬ madık. Bunlar sonra dehşetli maaşlar almışlar demek. Aferin... Vatanperver halk fırkası mebuslarına, fırka ve hükümetleri¬ ne!.. Neron’un cezri kararlarla Ankaraya döndüğü yazılı. Beş Mart nüshasında Neron’un Oalk Fırkası grubu reisliğine gön¬ derdiği bir tebliğ var. Demiş ki, «Bu Milletin hakiki efendisi halktır, köylüdür.» Bu herif bunu intihap yapılmasının sebebi Millete yeniden reyini göstermek imkânını vermek için imiş!.. Halk fırkası yeni kanunlar ve işler yapacakmış, millet bunları istemiyor mu görülecekmiş! Bu kadar kepazelik görülmemiştir. 14 milyon halktan tek bir nefer reyini istediği gibi verebilir mi? Bunu millet de, bütün Avrupa da, kendi de biliyor, fakat utan¬ ması yoktur ki söyler... Sözlerinde tezad da var. Meselâ yine diyor ki «Seyahatlerimde hakikati yakından ve derinden gör¬ düm. Millet bizimle beraberdir» öyle ise pekiyi, milleti yeniden reyini göstermeye dâvete yani tecdid-i intihaba ne lüzum var... Bu mektubunda tecdid-i intihap kararı verilmesi kanaatmdayım diyor. Halbuki bunu İsmete ve meclis reisi Kâzım’a böyle ya¬ pın! demiştir. Ne ise meclis tecdid-i intihab kararını vermiş. Vermeyip de ne yapacak?!,. Neron olan efendileri istiyor, hem de karan alkışlarla vermişler. ? Mart nüshasında Rusya ile Karadenizde tahdidli teslihat mukavelesi yapmışız. İki devlet birbirine haber vermeden yeni harp gemisi yaptırmıyacakmış. Biz Moskova muahedesini ya¬ parken Ruslar bize o vakit de bu tarzda şeyler teklif ve ısrar etmişler, biz kabul etmemiştik. O vakit kabul ettiremedikleri şeyleri birer birer Tevfik Rüştü’ye kabul ettiriyorlar. Tabii ona değil Ismet’e ve Mustafa Kemal’e kabul ettirmişlerdir. Tevfik Rüştü Dünyada hiçbir meziyeti olmayan, fikri olmayan, her da¬ kika fikir değiştiren, hâsılıl mühim bir derecede mir dalkavuk, samandan yapılmış adam, pek aşağı biridir. Bu mukavelenin hiçbir kıymeti yoktur. Avrupaya karşı bir nümayiştir. Fakat ben olsam bu nümayişi yapmazdım. Çünkü kıymeti yok, tesiri gülünç olmaktan ibarettir. 11 Mart nüshasında reisicumhura Çankayada yapılan sara¬ yın fotoğrafı var. Müthiş bir bina. Güya mal’ buhran var, bu derecede açık, tasarruf yapılıyor. Mebusların maaşını kesen Ne- ron kendine tam böyle bir günde saray yaptırıyor. Halk fırkası kâtip-i umumisi Saffet çıkarılmış, yerine meş¬ hur hırsız Recep (Kütahya) yapılmış. Serbest Cumhuriyet Fır- ka’smm zuhurunda vaki millî tezahüratın halk fırkası aleyhin¬ de olması Saffet’in başını yemişti. Azli bugün olmuş. Bu ada¬ mın boyu bir metreden fazla değildir. Fesat ve ahlâksızlığı ise bin metre vardır. Bundan bir yıl evvel Pariste bir Hitit Cemiyeti teşekkül etmiş, beni de aza yapmışlardı. Müntesiplerinden biri Delâpor- te’dir. Bu zat iki ay kadar evvel Luvr Müzesinde Hititler üze¬ rine bir konferans da vermişti. Bu konferansı Paris sefiri Mü¬ nir Beyin patronajı altına koymuştu. 13 Mart Milliyette bu ce¬ miyeti Mustafa Kemal’in himayesi altına almasını Delapert‘in bir mektubuyla Nerondan rica ettiği, Neronun ricayı kabul et¬ tiği, geldanî suratlı Tevfik’in riyaseti altındaki Türk Tarihi Tet- kikatı cemiyeti azalarının da bu cemiyete aza kabul edildiği, ce¬ miyetin Avrupanın her tarafında profesörlerden, akademisyen¬ lerden, mühim müesseselerinden azası olduğu, esbak valilerden Rıza Nur Bey’in de Paris merkezinde aza olduğu yazılı. Bunu gcrünce iğrendim, Hitit Cemiyetinden istifa ettim. Delapert fakir bir adam. Oturduğu haneyi görmeli. Fakat yaman şey. Mustafa Kemal’e çatmağı düşünmüş, çatmıştır. Maksadı para çekmektir. Bugünkü AvrupalIlar da vicdanî ve emsali hisler kalkmış, yerine para oturmuştur. Para, para. . Ne vasıta ile ve ne kadar çirkin olursa olsun zararı yok. BÖvle görüp duruyorlar ki, Ankara bir takım fransıziara ve avrupa- lılara binlerce liralar verip Neron için methiye ve kaside halinde kitaplar yazdırıyorlar. Bu da çarpacak. 1702 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZa NUR 1703 Bu sefer de Cenevre Darülfünun Profesörlerinden Pitar’i karısı ile davet ettiler. Vatanda seyahat ettirdiler. Bol paralar verdiler. Noel Roje imzası taşıyan karısı bir, sonra Pitar’da bir kitap neşrettiler. îkiside âdî dalkavuk. Pitar’a yazık. Pariste Di¬ ri Şark Dilleri Mektebi Türkçe muallimi «Deni» de gözü açıklar¬ dandır. Mısır Kralı Fuad’a çattı, iyi para aldı. Bir yıl ew e l Mustafa Kemal’in hatıratını, bu saçma şeyleri Fransızcaya ter¬ cüme edip neşretti, Mustafa Kemal’e de çatıp çöplenmek istiyor, fakat halâ bir şey yapamadı. La port daha usta çıktı. Bu cemi¬ yette benim de olduğumu Milliyet gazetesi yazıyor. Beş yıldır Türk Gazetelerine adım yazılamıyordu. Bu makaleyi Tevfik biz¬ zat gazeteye vermiştir. Orada benim adımı Nerondan izinsiz zik- redemez. Zikretmekten maksatları acaba nedir? Beni Neron’un himayesindeki bir cemiyette aza, binaenaleyh Neron ile beraber göstermek mi ? Memlekette ihtimali bu zan hasıl olacaktır Böyle bir cemiyetten istifa edip çıkmak her halde evlâdır. Bu sebeple derhal istifa ettim. 17 Mart Milliyette gayet fena bir haber var. Türk Ocakları a^ası 30 bin kişi imiş. Kâmilen Halk Fırkası azası olacak ve ocakların bütün emvali Halk Fırkasına devrolunacakmış. Ya¬ zık, yazık!.. Acıdım. Demek Mustafa Kemal seyahatte bunların muhalif olduğunu gördü ve galiba evvelden de biliyordu. Bu işi yapıyor. 20 Mart Milliyette: Mübadele-i ahali işinin tavsiyesi için kanun yapılmış. Demek bu iş halâ sürüncemede. Zavallı muha¬ cir Türkler neler çektiler. Niceleri öldü. Onlara ait mallan yaran yağma ettiler. Bu kanunu meclise verirken dahiliye vekili Şük¬ rü Kaya demiş ki : «Mübadele ve iskân işlerindeki çirkinliği ve fenalığı izale için kat’i adımlarla yürümekten başka çare kalma¬ mıştır» Be adamlar! Bu böyle de bu vakte kadar neredeydiniz? Ne duruyordunuz ? Bu hükümet bunun mesuliyeti cezasını çek- miyecek mi? Yine demiş ki : «Tetkikinize arz olunan bu kanun uzun ve hazin bir destanın teşriî hatemesidir.» Ne doğru... Ah ah, ne hazin ne destandır. Onu ben meselenin iptidasında millet meclisinde şerh ettim. Hangi hükümet dinledi. Bilâkis iskân ve¬ kili Necati, Kütahya Recep İzmir Vasıf türlü yalan, iftira de- naet ve cehalet ile yani hükümet beni kabahatli çıkardı. Mus¬ tafa Kemal ve ismet keyiflendi idiler. Mustafa Kemal ve ismet yine o vakit istizahta hükümeti tebdil ve iskân işini islâh et¬ medi. Şimdi yedi senelik bir destan yaptıktan sonra meclis kür¬ süsünde hazin oluşunu söylüyor. Yine demiş ki : «Yedi-sekiz seneden beri milletin efkârı umumiyenin, meclis-i âlinin kalbin¬ de ve hissinde derin tesirler uyandıran bu hadise ve bu hadise¬ nin safahatını millet muvacehesinde olduğu gibi anlatmak me¬ suliyeti müdrik bir hükümetin borcudur» Pekâlâ! Bu başta is¬ met ve Mustafa Kemal'dir. Hadi mes'uliyet tatbik edilsin. Ben bu .rezaletleri sekiz sene evvel söylerken onlar bu işin gümüş gibi olduğunu söylemişlerdi. Devir değişince bu iskân işini yeni¬ den rü’yet etmelidir. Hasılı birgün bu facianın hesabını görmelidir. Şu Dünya ne tuhaftır. Sekiz yıl evvel bu rezaleti anlatamamıştık. Hükümet hâlâ iş başındadır. Ve yine o hükümet o vakit ki ıslah-ı hâl teklifimize kızmıştı. Ve yine o hükümet bugün kendi ağzıyla bu fecaati İtiraf ediyor. Bu beyanatı Millet Meclisi zabıtlarından okumak ve bir de bu iş için bizim vaktiyle yaptığımız istizahta söylediğimizi, Necati, Vasıf, Recep ve emsalinin söylediklerini yine bu zabıtnamelerden okumak lâzımdır. Bu işte müthiş hır¬ sızlıklar oldu, nicelerin cepleri doldu. Ve bu cepler dolmak için idi ki, muhacirler perişan ve bu iş rezil edildi. Cehalet ve idare¬ sizlikleri de yardım etmiştir. Meselâ iskânın başına konan Ne¬ cati’nin cehaleti meşhurdur. Öldüğü vakit de 360 bin lirası çık¬ mıştır. Şükrü Kaya bir şey yapacağından değil ya, bilmem niye söylüyor! 22 Mart Milliyette akıbeti pek vahim bir havadis var : Ma¬ arif vekili Esat Bey muhtelif tedrisatı liselere teşmil edeceğini beyan ediyor. Bunun açacağı yaraları unultmak ne kadar güç 1704 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1705 olacaktır. Belki de mümkün olamıyacak. Şu Neron çabuk geber- se de bu dert büsbütün esaslanmadan, bu yara kangren olma¬ dan kaldırılsa. Vekillik beyanatında el’an birçok orta mektep¬ lerde kız ve oğlanın beraber okuduğunu öğreniyoruz. Bu Esat denen bedbaht sefil de kimdir?... 4 -Nisan : Milliyet gazeteleri geldi. 26 Martta meclis faaliyeti tatil et¬ miş. Fesihden sora içtimaa devam ediyordu. Bu fesih ne, yine içtimaa devam ne? Bir türlü akıl erdiremiyorum. Şimdi anla¬ şıldı. Bu halde şunu zannetmek mümkündür : Mecliste mebus¬ ların çoğunun, bilhassa fırka erkânının İsmet tarafına geçtiği söyleniyordu. Galiba Neron bundan şüphe ve telâş edip îsmet’in kendi aleyhine ve Fevzi .Paşanın da muvafakati ile bir darbe yapamaması için meclisi acele feshetti! İşte bu suretle milli hareketten beri üç Büyük Millet Mec¬ lisi gelip gitmiştir. Bunların son ikisi aslâ büyük değüdir. Bun¬ lara bir sıfat lâzımsa küçük millet meclisi demek lâzımdır. Hele üçüncüsüne bu sıfat hiç yakışmaz. Birinci meclis hakîkaten bü¬ yüktür. Bütün safhasıyla bir parlamento idi. Bu meclisi ihtilâl ve huruç yapıp yeni bir devlet teşkil etmiş, yeni bir Türkiye vü¬ cuda getirmiştir. Devleti tesisinden sonra İstiklâl harplerini ya¬ pıp kazanmış devleti, milleti kurtarmış Lozan sulhüne hey’et göndermiş, müzakerenin ilk safhası onun zamanında cereyan et¬ miştir. Vakıa sulh bunun zamanında yapılmamış ise de bu şeref de şüphesiz onundur. Bu meclise «İhtilâl, Harp ve Sulh Meclisi» denmesi lâzımdır. Mustafa Kemal mebus Ali Şükrü’yü Topal Osman’a öldürtmüş,' cinayet meydana çıkarılınca Mustafa Kemal katil-i aslî olduğundan yakalanıp tevkif edilmek ve hattâ yalnız böyle bir teşebbüsün vücuda gelmesi korkusuyla meclisi tehdit ile feshetmiştir. İkinci meclis zamanında cumhuriyet ilân edilmiş, teşkilât-ı esasiye kanunu yapılmıştır. Bunlardan başka bu meclis zama¬ nındaki bariz şey bir sürü inkılâp adı verilen, maskaralıklar, ce¬ haletler, hıyanetler yapılmasıdır. Mustafa Kemal başta her vekü ayda bir inkılâp yapıyordu. Adliyede Necati bir halt ediyor, adı¬ na mesela Mart Adliye inkılâbı, sonra bir daha böyle halt yiyor, sonra adına Mayıs inkılâbı diyordu. Miilevves Vasıf Maarifte bir halt yiyor Maarif Nisan inkılâbı ilh.. diyordu. Tekke ve med¬ reseler kapandı, şapka giyildi, muhtelit mektep namıyla kız ve erkeklerden mürekkep orta mektepler yapıldı. Kız ve erkek li¬ seleri talebesi birbirlerinin kucağına verilip dans ettirildi. Her yerde dans salonları açıldı. Valiler hükümet konaklarında dans¬ lar, balolar, balolar tertip ettiler, içip körkütük olup cebren ba¬ lolarda türlü namussuzluklar, rezaletler oldu. Fuhuş ayıp ol¬ maktan kurtarıldı, evciâîâsmı buldu. Hergün bir bayram, bir donanma yapıldı. Çankaya bir meyhane ve kerhane halini aldı, israf ve sefahat dehşetlendi. Bütçe artırıldı, açığı kapatmak için yeni vergiler kondu, inhisarlar ihdas edildi. Mustafa Kemal başta, vekiller mebuslar, memurlar içki, fuhuş, eğlence ve kuma¬ ra daldı. Bu masrafları görebilmek için bir irtikâp ve irtişadır başladı ki tarihte misali azdır. Vur yansın gitti. Bu meyanda ismet Paşa’nın büyük masraflı at yarışlı eğlenceleri de meşhur oldu, ismet, yaveri Atıf’ı Londra’ya yollayıp 25 bin liraya bir yarış atı satın almıştır. Yine bu meclisin bariz ve çirkin siması da mevkide kalmak için milleti, herkesi susturmak, bunun için de terör yapmak lâzım geldi. Cemiyet-i Salahiye, Kürt isyanı birinci meclis zamanında büyük millî hizmetler görmüştü. Mek¬ teplerden dinî tahsil kaldırıldı. Dinsizliğe revaç verildi. Bu devrin inkılâb çocuklukları daha iyi tabir ile delilikleri ve ilh... ikide bir hâdise icat edip birçok insanları masum olduk¬ ları halde astılar. Bunlara katliam demek daha münasiptir. Bu suretle İstiklâl Mahkemeleri tarihimizde bednam oldu. Halbuki millete öyle vahim İçtimaî ve harsî yaralar açtılar ki, bu dev¬ leti ve milleti yiyip kemirmektedirler. Bu meclis ömrü tabii ile irtihal etti. Bu mecliste de namuslu mebus yine epeyce vardı. Bunlar 1706 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1707 birkaç felah hamlesi yapmak istemişlerse de terörlerden korkup susmuşlardır. Fakat bundan sonra gelen Mili* Meclisi büsbü¬ tün alçak ve küçük meclistir. Bunlar artık baştan aşağı dalka¬ vuk, alet idiler. Neron bu intihapta ikinci Meclisteki namuslu mebusları intihap ettirmemiştı. Yeni mebuslar derhal maaş¬ larını ayda beşyüz lira yapmışlardı. Bunlar da ikinci Meclis za¬ manında başlayan zevk ve safa, kumar, fuhuş, israf, irtikap ve irtişaya daha şiddetle devam ettiler. Bu meclisin bir hususiyeti ikinci meclis zamanındaki inkılâb rezaletlerini kanunlar ile tev- sik etmek olmuş, bu bapta birçok kanunlar yapmışlar ve bunları hükümet nasıl getirmişse öylece ve bir saat içinde hiçbir tet- kiksiz ittifak-ı ârâ ile kabul edivermişlerdir ki, meclislerin bu ka¬ dar adisi görülmemiştir. Bunun zamanından en mühim hadis malî ve İktisadı buhran zuhur eder. Bu meclîsin hateme-i hayatı Menemen hadisesidir. Bunda da Dıvan-ı Harbin verdiği kami¬ len haksız idam cezalarını aynen ve ittifakla kabul etmek gibi bir denaati yapmışlardır. Yani hepsi katil ve canidir. Milliyetin 25 Mart nüshasında Neron’un beyanatı var. Bu beyanatı Türk Ocakları ilim ve hars heyeti azasından Ruşen Eşrefe yapmış. Yani ona neşrettirmiş. Bu sebeple Ruşen’in Ocak ilim ve san at hars heyeti azasından olduğunu Öğreniyo- rum. Hey gidi zaman! Zavallı Türk Ocakları! Ruşen gibi kara cahil ve namussuzlukta- eşsik türk olmayan biri böyle bir heyete aza İmiş. Buna işte ört ki ölem derler. Evet, birşey doğru, Ruşen san’atkârdır. Ne de ? Pezevenklik, ayyaşlık ve dalkavuklukta. Bu cihetten doğru. Eğer bizden sonra Türk Ocaklarınnı san’atı da bu oldu ise diyecek yok. Vaktiyle bu hars heyetinde aza oldu¬ ğumdan kendimden iğreniyorum. Nerön ezcümle şöyle demiş : « .. .Memleketin ve inkılâbın içerden ve dışardan gelebilecek teh¬ likelere karşı masuniyeti için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lâzımdır. Teessüs tarihinden beri İlmî sahada halkçılık ve milliyetçilik akidelerini neşr-ü ta- mim’e sadakatla ve imanla çalışan ve bu yolda memnuniyeti mucib hizmetler sebketmiş olan Türk Ocaklarının aynı esasları siyasî ve tatbiki sahada tahakkuk ettiren fırkamla ve bütün ma¬ nasıyla yekvücud olarak çalışmalarını münasip gördüm. Bu ka¬ rarım millî müesseseler hakkında duyduğum itimad ve emniye¬ tin ifadesidir.» Zavallı Türk Ocağı. Innallahe ve inna ıleyhi raciün... El fatiha... Tuhafı şu ki, böyle bir müesseseyi, sırf ilim ve hars için tesis etmiş, siyasetten uzak olması daima düşünülmüş bir var¬ lığı, koca despot herif kendi keyfi ile halk fırkasına kalbedip bi¬ tirmiştir. Böyle bir şey onun bütün azalarımn kararıyla olur. Utanmıyor ve bunu aleni söylüyor. Şimdi belki Neron mutad usulü üzere ocakların kongresini toplar ve bu karan onlara ver¬ dirir. Ne yapacaklar, verirler. Bilhassa Hamdullah Suphi ve em¬ sali baştadır, onlar gayret eder, yaparlar. Beyanatının sonunda ocağa karşı itimad ve emniyet hissi duyduğundan bu işi yaptığı¬ nı söylüyor. Halbuki Türk Ocaklanndan korktuğundan yapmış¬ tır. Bu bir cinayettir. Ve bütün mes’uliyeti de o Hamdullah’ın boynunadır. Bir bakıma iyi oldu. Ocağın kasası Hamdullah’ın kesesi idi. Oh, elinden gitti. Fakat Neron şer âletlerine para hu¬ susunda kötülük etmez. Ona bunu başka şekilde temin eder. Hamdullah’m Türkçülüğü ve herşeyi sırf para ve mevki için bu müessesenin kuvvet ve binek taşı olmasıdır. Bunlar temin olun¬ duktan sonra ne olacak, Türk Ocağının isterse adı batsın... Yeni mecliste mebusların adedi çoğalıyor. Üçyüz ondört oluyormuş. Azaltacak yerde çoğaltıyor. Bu niye? Bu malî buh¬ ran zamanında şunlarm adetlerini de azalt ki bir fayda olsun. Ne çare kayıracak adamlar çok. Her yeni mecliste bu adedi ar¬ tırıyor. Milete acıyan kim?... Son zamanda efkar-ı umumiye îsmet’in kuvvetlendiği, Ne- ronunkinden fazla asker kuvveti olduğu, Fevzi paşa ile beraber hareket ettiği, Nerona dayattığı, Neronun ondan korktuğu söy- 1708 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1709 leniyordu. Ben daima îsmet’in Neron’a bir şey yapamıyacağmı daha ziyade zannetmekteyim. Buna şaşıyorum. Vakıa Neron’un yerine geçmek için ismet’in içinde öyle bir ihtiras ateşi vardır ki, cehennem gibi yanar. Lâkin teşebbüs sahibi değildir. Gayet mütereddit ve korkaktır. Sonra pek vesvese ve vehimlidir Bu son hasleti ile adeta bir ikinci Abdülhamid'dır. Neron ise kuv¬ vetine emin olduğu vakit pek küstah ve cüretkârdır. Vakıa bir takım beyanat ile Neron ismete cemileler yapıyordu. Ismet’de ona dalkavukluk etmekte devam ediyordu. Lâkin harp, resmî ilân-ı harpsiz, aralarında başlamıştı. Anlaşılan Neron önce kuv¬ vetsiz olduğunu zannetti, îsmet’e mümaşaat yaptı. Şimdi işi yo¬ luna koydu. Meclisi feshedip îsmet'in kuvvetini bitirdi. Belki ye¬ ni mtıhabta Ismet’i mebus da yaptırmaz, yaptırırsa başvekil yapmaz ve bir sefaretle gönderir. Bakalım... Zannıma göre bu iki deh herifin aralarındaki rekabet kavgası meclisin feshi ile Neronun galebesini temm edip bitmiştir, ismet hinoğlu hindir. Mağlubiyeti görünce bütün hırslarını daha iyi saklar, dalkavuk¬ luğunu, sadakatini daha ziyade gösterir, büsbütün atılmaz, ye¬ rinde kalır. Yine zaman ve fırsat kollar. Lâkin yine eline fırsat geçse önce söylediğim, seciyesinden dolayı yine mağlup olur. Zannetmem ki, Mustafa Kemal işi buraya kadar götürsün... 2s- met’den iyi boklu değnek bulamaz. 19 Mart Billİyette bir komisyonun daireleri gezip arap harf¬ leri ile yazdı kıymetli evrakı yaktırdığı yazılı. Kıymetli evrak dediği nedir anlaşılmıyor. Fakat ne olursa olsun vesika imhası cinayettir. Felâket.-.. Şu Neron devri büsbütün herşey mahvol¬ madan mahvoîsaydı. 2 Nisan Milliyette münteşir bir istatistike göre Türkiyede 1928 -1929 senesinde bütün mekteplerde muallim adedi 18483 olup 13635 erkektir. Bunların 15750 si ilkmekteplerde 2248 orta, mekteplerde, 485 yüksek mekteplerde imiş. Muallim adedi 4 yılda. 2234 miktarında artmıştır. İşte maarifimizin ne kadar noksan ve iptidai olduğunu bu istatistik gösterir. Bir de 18483 mual¬ limin kaçının ehil olduğunu düşünmek lâzımdır. Bence ehil olan¬ lar % 10’u geçmez. Benim vaktiyle maarif vekili iken yaptığım tahmini hesaba göre 30 veya 40 bin kadar muallim lâzımdır. Lozandan sonra asıl çalışılacak iş bu idi. Buna dair hiçbir şey yapmadılar. Balolara, zevke giden paralar ile. bu kaçan zaman içinde devlet ve milletin bu esasi direği dikilmiş olurdu. . Abdülhamid’in başkâtibi Tahsin Paşa’nm hatıratım Milli¬ yet neşrediyor. Bazı mühim kısımlar var ki Türk Tarihine hiz¬ met eder. Bu son nüshalardaki tefrikalardan birinde diyor ki: «Abdülhamid mühim işlerde Said Paşanın (Şapur Çelebi) reyi¬ ni almağı sadakatle muhafaza ederdi. Meşrutiyetin ilânı arefe- sinde bir gece Said Paşayı çağırıp Rumelinin meşrutiyet ettiğini söyledi ve bu baptaki fikrini sordu. Sait paşa meşrutiyetin ilân edilmemesini tavsiye etti. «Şu adamı gafil ittihatçılar sonra sad¬ razam bile yaptılar. Ben kanun-u esasinin 53. maddesinin tadili münasebetiyle Said Paşa için meclisi mebusanda aynen «Bu adam Meşrutiyet düşmanıdır. Abdülhamid’in akıl hocası idi. Evvelce doksanbeş meclisini bu feshettirdi. Yine o oyunu yapa¬ cak» deyip yırtmmıştım. Ne kadar doğru söylediğimi şimdi an¬ lıyorum. Fakat sözlerim cahil ittihat;ılarm kulağına girmemişti. Şair Tevfik Fikret bu müzakereden sonra idi ki doksanbeşe doğ¬ ru adlı şiirini neşretmişti, 10 Nisan 1931 : Tıbiyede talebe iken ve biraz sonra da felsefeye pek merak etmiştim. Epeyce feylesof okudum. Bugünlerde bu uzun zaman¬ da ne olmuş diye tekrar okumak canım istedi. Yeni neşredilmiş iki büyük kitap aldım Felsefe Tarihidir. Ben ilk felsefe tetkika- tımın neticesinde şu fikre gelip bu meraktan vazgeçmiştim : «Kâinatın mevcudiyetini, kâinatın suret-i teşekkülünü, bunda sebepleri, hasılı kâinattaki esrarı bulmağa çalışıyorlar, insan¬ lar mükemmel mahluklar değildir. Zekâları pek âcizdir. Beş hisleri var. Zekâları, tefekkür ve mantıkları hep bunlarla hasıl oluyor. Bu hisler ve bu his uzuvları asla kâfi değildir. Nitekim 1710 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1711 mikrobu göz göremiyor. Demek kâinatta nice şeyler var ki, bi¬ zim hislerinüzle bilinmesi mümkün değildir, insanların bu his¬ lerle icâd ettikleri ilim ve âletler de gayrî kâfidir. Tekâmullât ile bir gün kâfi olacağı da ümid edilemese gerek. Hem de mev¬ cut hislerimiz dahi aldatıcıdır. Diyojen kozmoğrafya ile uğra¬ şanlara «iptida ayağınızla bastığınız yeri öğrenebilin de sonra göklere çıkın» demişti. Pek doğrudur. Hasılı insanın aklı kısır¬ dır. Bu işlere ermez, insan haddini bilip bu hususta susmalıdır. Binaenaleyh dinî felsefe, teşekkül-ü kâinat felsefeleri boş şey¬ lerdir. Filozof denilen birçok insanlar ömürlerini bu yolda bo¬ şuna yok etmişlerdir. Bunların tetkiki boşuna bir ömür gider¬ mektir. işte bu sebepledir ki, felsefenni bu kısımlarını sevmem, insan kendine ait şeyleri birçok yanlışlıklarına rağmen bir de¬ rece görebilir. Bu halde tarihi, sosyal, moral felsefeler her in¬ san için öğrenilecek pek meraklı şeylerdir. Ben felsefenin bu kısımlarını severim. Bu seferki tetkikatımda bilhassa bunları ve yeni terakkiyatını görmek istiyorum. Bu tetkikatım aylarca sürecektir. Başım da yorgun. Biraz okuyunca yoruluyorum, ba¬ şım da yorgun. Biraz okuyunca yoruluyorum, başım ağrıyor. Ne yapacağım bilmem. Sıhhatim için okumamak lâzım. Okuma¬ yınca da duramıyorum. Bakalım. 15 Nisan : 10 Nisan Milliyet geldi. Mustafa Kemal Türk Ocaklarının Kurultayını toplamış, bunlara ocakları feshettirmiş. Verilen ka¬ rar şudur : «Türk Ocakları feshedildi. Bütün mamelek ve huku¬ ku ile Cumhuriyet Halk Fırkasına devredildi «Türk Ocakları mühim millî bir müessesemiz idi. Artık vefat etmiştir. Neron mîllî müessese ve an’aneleri yıkıp duruyor. Bunu da bitirdi. Çok yazık olmuştur. Reşid Galip, Hakkı Tarık ve emsali bu iş¬ te önayak, aletlerden olmuşlar. Hamdullah Suphi de utanma¬ dan bir nutuk söylemiş. Cinayetlerine mersiye okuyaydılar ya... Bir müstebite, bir zalime bu kadar alet olunduğu, itaat edildiği görülmemiştir. Bu günkü Paris gazetelerinde ispanyada cumhuriyet ilân edildiği kral Alfons ile ailesinin ispanyayı terk ettikleri yazı¬ lıyor. Belediye intihabı olmuş, her yerde sosyalist ve cumhuri¬ yet fırkaları kazanmış, bunlar cumhuriyeti ilân etmişler. Kral mukavemet etmeyip ispanyayı terk etmiş. Dünyada bu kadar devlet arasında belli başlı dört çeşit idare vardır : Rusya, İtal¬ ya, Türkiye, Ispanya. Bu vak’a île biri daha yıkıldı. Alfons kâh bir diktatörlük ile millî arzuya mâni’ oluyordu. Nihayet dikta¬ törlükler de, kendisi de gitti. Alfons herhalde zalim ve hunhar değildi. Asla kimsenin burnunu kanatmadı. Kendisini öldürmek isteyenleri, kıyam yapanları affederdi. Nitekim Mussolini de öyledir. Sade Stalin ve Mustafa Kemal müthiş insan kanı içen¬ lerdendirler. Alfons aynı zamanda namuslu insan olduğunu da gösterdi, intihabat aleyhine çıkınca tacım, tahtını terketti. is¬ teseydi süâhla mukavemet edebilirdi de. Etmedi. Bizde belediye intihabı oldu. Her sınıf halk Neronun aley¬ hine olduklarım gösterdiler. Neron derhal intihab tazyiklerine, sahtekârlıklarına tevessül etti. Menemen katliamını yaptı. Türk Ocağını feshetti. Valiler azletti, ilh... Ne ise yeryüzünden bir müstebit hükümet daha gitti. Dansı bizimkinin başma. 17 Nisan : Bugün Sosyete Aziyatikte mutad içtima vardı. Gittim. Bu¬ raya her taraftan İlmî, bilhassa müsteşriklerin neşrettikleri ki¬ taplar gelir. Zaten bu cemiyette Türk, Arap, Acem ve Hindli - Çinli gibi milletlere ait malûmata mahsustur. Burada yeni ge¬ len eserleri gözden geçiriyordum. Şu iki fransızca eseri buldum : 1 — Les Massacns Kindes en Turque 2 — La quartion Kinde ete... Par Doktor Bletch Chirgu houn kaydı vardır. Biri bu neşriyatın 2, diğeri 6 numaralısı. Kahire de Imprimeria PauL Barbey de 1930 da basılmış, birinde Kürt bayrağı, ikisinde de Kürt amblemi var. Güneşli bir bay- 1712 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1713 rak ile bir kama ve iki buğday başağından bir amblem uydur¬ muşlar. Eve götürüp okudum. Türk aleyhine bu kadar edepsizce bu kadar şiddetli, baştan aşağı yalan yazı yazıldığını sade er- menilerde görmüştüm. Belki bu daha namussuzca ve daha uy¬ durma iftiradır. Çok müteessir oldum. Bizim Neron’un cehalet ve sırf mevki hırsı ile yaptığı denaetin neticesi. Çeksin baka¬ lım Türk. Hakaret, çekmek Türk Milleti'ne düşüyor. Eserin bi¬ zim cemiyete gelmesi gösteriyor ki, herifler müthiş propaganda yapıyorlar, bunları ilmi sosyetelere kadar dağıtıyorlar. Altı nu¬ maralıda Kürtler hakkında coğrafî, ırkî, tarihî, kürt isyanları hakkında malûmat var. Bu sebeple okunması lâzım. Ancak kat¬ liamlar ve bu malûmat vesaire hakkında çok mübalağa ve ya¬ lanlar var. Tabii propaganda kitabı. Bu eserlerde Minorski ve Nikitin adında iki Rus âlimin sözleri var. Bu iki adam Türkçe ve Kürtçe bilirler. Eskiden Çarlann Türkiyede, İranda hafive- leri idiler. Kürdistanda dolaşıyorlardı. Bedirhan Zade Süreyya'¬ nın dostudurlar. Kürtlerin bu eserlerine bunlar yardım etmişler¬ dir. îstanbuldan yeni gelmiş hristiyan bir Gürcüya rastgeldim. Münevver bir papaz. Türkçe de biliyor. îstanbulu, Türkiyeyi, hü¬ kümetin rezaletlerini, irtikâpları müthiş anlatıyor. îktisaden Türkiye bitmiştir diyor. Köylü öküz, inek ve tavuğuna kadar hepsini satıp vergiye veriyor. Vergi pek ağırdır diyor. 12 Nisan Milliyette îstanbulda Ankara Caddesinde horoz döğüştürüldüğü yazılı. Bu eski Babıali caddesidir. Eski günler¬ de burası ne kadar kalabalıktı. Şimdi bu kadar tenhalaşmış de¬ mek. Öyle ise İstanbul ölmüş demektir. Mısır'dan aldığım bir mektup yeni vaziyeti izah ediyor. Bilmem Fevzi Paşa böyle yapacak bir cesarette, vatanperverlik¬ te, benlik sahibi bir adam mıdır? Çok şüpheli. Altı yıldır Neron zulüm ve rezaletine âletlik, mesnedlik etmiştir. Çok günahı var¬ dır. Mektup şudur : «Meclisin feshi meselesindeki gizli noktalardan bazıları, hu¬ susî ve mevsuk menabîden aldığımız malûmata binaen tavazzuh ediyor : Askerce, orduca adem-i memnuniyet ve dedi-kodu o kadar tezayüt etmiş ki, Mustafa Fevzi Paşa disiplini muhafa¬ zadan âciz bulunduğunu itiraf ederek istifasını vermiş ve bu mühlik halin önünü alacak diğer birinin tayinini musırran taleb etmiş. Etekleri tutuşan ağamız mahut seyahati yapmış. Vüâyat mebanii askeriyesini ve Halk Fırkası rüesasını kazanmağa ça¬ lışmış, aldığı veya edindiği malûmatla hu şon manevrayı yap¬ mağa karar vermiştir. Daha doğrusu onlara biraz kül atmak is¬ temiştir! Buna rağmen adem-i memnuniyet bütün şiddetiyle de¬ vam ediyor. Söz ayağa düşmüştür. Şikâyet aleniyete çıkmıştır. Hatta memurun birçok yabancılar önünde, şikâyette, tazyikten îzhar-i ye’sten çekinmediklerini ve hülâsa ümidi kesmede bulun¬ madığını öğrendik. Hele iktisaden memleketin tutulur yeri kalmadığım acı acı beyan ediyorlar. En eski ve maruf ticaret yerleri birbiri arka¬ sı iflâs etmektedir. Ne acı tecelli! Muhakkak kurtulmuş bir va¬ tanın böyle az-zaman içinde bu hale gelmesini görmek ne acı bir haldir!... Ağanın inhamk-i marufundan hiç de vazgeçtiği, hu- susen son seyahatlerde vapurda irtikâbından çekinmediği reza¬ letlerin envamm şahidleri hayretle ve istikrahla anlatıyorlar. Yığınlarla kadın ve oğlan kafileleri refakatinde yapılan tetkik seyahatlerine!! siz de şaşınız. Olur şeyler değil. Daha neler de neler?!..» 29 Nisan ; Yine Yal ovayı imara para sarf ediyorlarmış. Neron hiç utan¬ mıyor. Bu mali buhran içinde zavallı millet aç bir halde iken bu nedir? Eskiden sadabâd, fezâbâd, şemsâbâd gibi sefahat yerle¬ ri, kâğıthane saf ası, lâle devri vardı. Şimdi de aynı şey. Hem Yalova safası hepsini geçti. Buraya Mustafa Kemalâbât adını vermeli. İntihabat yapılmış. Otuz kişilik yer müstakillere ayırmış¬ lar. Bunlara da tabii Halk Fırkası müntehib-i sânileri rey vere- F : 108 1714 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1715 cek. O halde bunların adı nasıl müstakil? Bu başka memleket¬ lerde oluyor amma orda hiçbir fırkaya mensup olmayan halk müstakil mebus intihap ediyor. Hepsi oyun. Onüç yerde de ver¬ dirmişler. Yani bununla biz intihabata karışmadık demek isti¬ yorlar. Bari, a efendiler, muhtelif yerlerden birer ikişer müs¬ takil yeri açık bırakacağınıza bunu beş-altı şehre hasredeydi- niz ve oralarda müntehibin sani intihabına karışmıyaydmız. Eh biraz yakışık alırdı. Bu dalaverayı da becerememişler. Mahmud Siirt bir başmakale yazıyor. Bu intihabın ifadesi nedir diyor ve : «İşte bütün Millet Gazi ile olduğunu göstermiştir» cevabını veri¬ yor. Bu adam hiç utanmaz. Sinopta da bir müstakil yer bırak¬ mışlar. Kimse talip çıkmamış. Bu yer senin için bırakıldı diye bana yazdılar. Tabii ben de talip çıkmadım. Köpeğe atılan kemik derecesine inmiş bir şey-•• Hem şimdi mebuslukla millete hiz¬ met mümkün mü? Sefir Münir Parise geldiğinden beri benimle görüşmeyi çok istemişti, hep kaçmıştım. Ramazan bayramında bize geldi, ben gitmedim idi. Konferansta tesadüf ettim. İllâ ısrar ettiydi. Ar¬ tık ayıp oluyordu. Esasen namuslu, malûmatlı bir adamdı, se¬ verim. Bu Kurban Bayramında gitim. Bana îsmet’in benim için müteessif olduğundan, geçinmemin dar olmasını cam sıkıldı¬ ğından, kitaplarımı bastırmak için yardım edilmesi fikrinde ol¬ duğundan bir memuriyet kabul etmemden bahsetti. Daha da bir şeyler söylemek istiyordu. Şiddetle mukabele ettim : «Ben Pa¬ tiste aç ölürüm, onların on parasını, memuriyetini kabul etmem. Patiste amele, ya Mısırda hastahane hizmetçisi, yahut basit bir doktor olmak Ankarada hırsız, katil bir başvekil veya reisicum¬ hur olmaktan bin kere şereflidir. Fakrî fahrî. Ben onlar gibi kâşaneler, otomobiller, yarış atları, ilh... şeylere tabi değilim. Hayatım bir yatacak ev, bir elbise, iki lokma ve birkaç kitap parasına ihtiyaçtan fazla bir şeye muhtaç değildir. Bunu da ben taştan çıkarırım.» dedim. Şaşaladı. «Bilirim sizi, onun için söyleyemiyorum» dedi. Demek başka bir teklifi de vardı. Mü¬ temadiyen îsmet’in beni evvelki gibi sevdiğini, îsmet’in iyi adam olduğunu söyledi. Ve beni îsmet lehine imaleye çalıştı durdu. Nihayetinde hiç olmazsa Avrupaya gönderilen İlmî komisyon¬ ları kabul etmemi söyledi onu da reddettim. Filhakika bu iş tana senede on onbeş bin lira kazandırırdı. Hem de başkalarım da göndermemelerini tavsiye ettim. «Delegelerin bir şey yap¬ tıkları yok. Millet fakirdir. Paraya yazık,» dedim. Evvelce Ahmet Rıza’nın Abdülhamid’e nasıl dalkavukluk et¬ tiğini, âlet olduğunu, çattığını ve hemşiresinin ve kendisinin sa¬ rayda çıkmayıp hediyeler, paralar aldıklarını almıştım. Bunu ten o vakit meclisi mebusanda da söylemiştim. Ahmet Rıza ha¬ kikaten basit bir adamdı. Bugün 27 Nisan Milliyet geldi. Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa'nm hatıratından bir tefrika var ki... Ah¬ met Rıza’nın Hünkâra çatmağı nasıl istediği görülür. Yine ora¬ da Abdülhamid onun ne güzel anlayıp tavsif etmiş. Bu tefri¬ ka 43 numroludur. Buna göre Ahmet Rıza meşrutiyet ilânı üze¬ rine Abdülhamid’e ma’ruzag Önderip teşekkür etmiş. Tahsin Pa¬ şa diyor ki: «Hünkâr bu mektubu okudu. Ehemmiyetle telâkki ettiği memnun olduğu hissediliyordu. Bu mektubu ayrıca bir zarfa va’z ile çekmecesine sakladı. Hünkârın bu âdeti idi. Ken¬ dince ehemmiyet verdiği ve ilerde istifade etmek İstediği mek¬ tupları, vesikaları ayrıca zarflara koyar ve üstüne tarih ve nüm. ro kaydile saklardı ve bunların içinde mektup tutulmasını arzu ettiği şeyler de bulunduğu cihetle başkitabet dairesinde umumî ve hususî dosyalara tevdi etmezdi. Ahmet Rıza’nm mektubu Sultan Abdülhamid üzerinde ne gihi bir tesir icra etmiş ve hün¬ kâr bundan ne suretle istifade etmek istemişti bilmem. Ancak mektubu geldikten iki gün sonra bazı maruzat-ı resmiye için huzurunda bulunduğum sırada Rıza Beyden 1 bahsederek: «Bu adamı şahsen görmedim. Fakat ilk ıslâhat lâyihasından ve son arizasından ve Paris’te çıkardığı Meşveret nüshalarında ve Va¬ zife ve Mesuliyet namı ile neşrettiği risalelerden mutedil ve sa¬ de fikirli, müsalemetperver bir adam olduğu anlaşılmaktadır. 1716 HAYAT, ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1717 Kazalik son yazısından meşrutiyetin bu defaki ilânının şahsının dahil olmayıp sırf ordunun kuvvetiyle ittihad ve terakki teşki¬ lâtının âmil olduğunu kendisinin bu meyanda bulunmadığını gö¬ rerek izhar-ı hissiyat ettiği görülüyor. Yakında İstanbul’a gele¬ cektir. Gerek Rıza Bey ve gerek burada bulunan hemşireleri çok müzayaka çekmişlerdir. Bu acılan Rıza Beye unutturmak vata¬ nî hizmetinin heba olmadığım göstermek icabeder mülâhazası¬ nı irad ile beraber Cuma günü selâmlık resminde bulunan aha¬ liye zaptiye nazırı vasıtasiyle tebliğ ettirdiğim veçhile meclisi mebusan dairesinin bütün levazımı ve mefruşatı tarafımdan su- ret’i mükemmel ede tecdit ve ikmal olunacağı gibi Ahmet Rıza Beyin ikameti için de bu mahal bulunarak teşrifi için hazine-i hâssaya tebligat icra ol un sun emrini vermiştir. Çok geçmeden Ahmet Rıza Bey hakkındaki bu cemilekârâne beyanat ve tebli¬ gat gazetelere sermayeyi makalât olmuş ve bahusus Mizan Ga¬ zetesi, muharriri Murad Bey hararetli tenkidatta bulunmuştur.» Yakub Kardi 28 Nisan Milliyette yine edebsizce ve namus¬ suzca bir makale yazmış. Bu devrin taririni yazacak tarihçilere devrin, Mustafa Kemalin adamları nı n ne ruhta, nasıl yalancı ve dalkavuk olduklarım bilip tasvirlerini bihakkın yapabilmeleri için decrediyorum. Serlevhası «Plân» dır : «Cumhuriyet Halk Fırkasını programsızhkla itham edenler büyük liderin geçen günkü beyannameleri arasında dillerini tut¬ muş olsalar gerektir. Bu veciz, vakur ve civanmerdâne beyanna¬ me, yalnız alelâde bir fırka programı değil, bir memleketi yeni baştan bina etmekte olan dehaî bir mimarın plânıdır. Türk inkı¬ labının vasıflarını derinden tetebbu edenlere malûmdur ki, bu inkılâpta iş ve hareket daima program, yani düstur haline gel¬ miş nazariyeyi önlemiştir. Bu tarz inkılâblardan biri de İtalya’¬ daki Faşizm hareketidir. Bu harekete dair yazılmış kitaplardan Öğreniyoruz ki, Musolini genç faşist ordusuyle Roma üzerine yürürken cebinde bir yazılı inkılâp programı taşıyordu. Lâkin İtalya başvekili on yılı geçen uzun iktidar devresi esnasında bu programın hiç bir maddesini tatbik etmedi. Çünkü faşizm dur¬ maksızın yürürken, durmaksızın tekamül eden canlı bir şeyden ve bunu bir takım donmuş kalıplar içine hapsetmenin imkânı, ne de lüzumu vardır. Türk inkılâbım yapan harikulade insanın hil¬ kat gibi mütemadiyen yeni şeyler doğuran yaratıcı dehasını da önceden böyle kaideler içine almanın imkân ve lüzumu yoktu. Siyasî fırka programlarının zamanla ne kadar değişmeye mah¬ kum olduğunu bugünkü Avrupa’nın muhtelif demokrat memle¬ ketlerindeki fırka krizleri bize ne güzel ispat eder. Esaslarım büsbütün başka devirlerde ve büsbütün başka hayat şeraiti için¬ de yazılmış kitaplardan alan bu fırka programlan harp sonu dünyasının yeni şeriati içinde bize iklim değiştirmiş ağaçlar ka¬ dar acaip ve en esash vasıf ve onun küvetini teşkil eden nokta bu beyannameyi eski garp demokrasilerindeki klâsik fırka prog¬ ramlarından ayıran taraflarıdır. Hele devlet ve millet mefhumla- nm bize tarif eden satırları tamamıyle modern anlayışın mahsu lüdür. Burada millet Avrupa demokrat ve parlamentolarının zannettikleri gibi biribirlerine yapıştırılmış parçalardan müte¬ şekkil bir konvansiyonel varlık ve devlet bu parçalar arasında ki âhenkte hasıl olmuş bir müessese değil, fakat hakikatte oldu¬ ğu gibi birbirinden ayrılmaz, bir cinsten ve bir cevherden yekpa¬ re bir küldür. Beyannamenin İkinci maddesi bu hakikati emsal¬ siz bir vuzuh ve belagatla ifade etmektedir. Halkın ayrı ayrı sı¬ nıflardan mürekkep bir yığın olmadığına göre bütün mevcudi¬ yetlerini ve manalarını sınıf mücadelerinden alan muhtelif fırka¬ ları bir rejim mefhumuna artık bu toprak üstünde bitip büyü¬ mek imkânı bırakır mı? Bırakılmaya lüzum var mıdır? Bizim gibi bir fırkah, yeni ve genç rejimlerde buna asla imkân verilme¬ diğini görüyoruz. Eski demokrasiler, mukadder fırkalarının di¬ kenleri üstünde, endişeli, hasta ve bezgin sağdan sola, soldan sa¬ ğa dünüp duruyorlar. Hepsinin kapısmd asiyası münazaalar nı mukadder sonu olan kızıl gözlü ihtilâllerle canavar dişii aııatşi bekliyor. Ve binalarının çatısı durmaksızın çatlıyor. Yeni Türki- 1718 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1719 yenin büyük cemiyet mimarın dahiyâne plânını koynumuzda iyi saklayalım. Yakup Kadri» Bu makale güzel bir izah ve tenkid ister, bu muharrir iyi bir yamar haketmiştir. Fakat vaktim yok. Neron ameleden mebuslar da yapmış. Bunları meclise el¬ biseleriyle oturtmuş. Çoçuk bokuyla oynuyor derler. Tam şunun halidir. Güya demokrasi var diye âleme gösteriyor. Aptaldır bu adam. Bunu yutan olur mu? Amele mebuslar bunu ispat edebi¬ lir mi? Avrupa’da amele mebus çıkıyor ama sendikaları, cemi¬ yetleri var çıkarıyorlar. Bunları Mustafa Kemal yapıyor. Hem de Avrupa’da amele meclise gitmez, bir âlim bir natuk bulurlar, -oııu mebus yapıp onu meclise gönderir, menfaatlerini müdafaa ettirirler. Dâhi bunu da bilmiyor. Bu adamlar ne yapacaklar? Odun gibi oturacaklar. Orada kazma, kürek işlemez ki... Kafa işler. Onlarda ise on paralık malûmat yoktur. Herif memleketi oyuncağa çevirmiştir. Çocuk oyuncakları Üe nasıl oynuyorsa, bu da öyle milletle, memleketle oynuyor. Bir gün Türk dilinde keli¬ me icat ediliyor, dalkavuklan dehasını alkışlıyorlar, muharrirler icatlarını tekrarlıyorlar. Bir gün yazı oyunu oynuyor, çocuklar gelin, güveyi ve emsali oynar gibi, Türkçenin (D) lerini (T) ya¬ pıyor, yallah muharirler yazılarında ne kadar (D) varsa (T) ya pıyorlar. Bir gün dâhi üstünleri esire yapar, dil Selanik dönme dili olur. Hadi hurya... Herkes dönmece yazar, ilh... 25 Mayıs : 20, 21 Milliyette Hazine-i Evraktaki evrakı, Fersûde evrak olarak Maliye Vekâleti satmış. Ikiyiiz balye imiş. Tabiî beş - on lira gibi ehemmiyetsiz bir şeye satmıştır. Bu evrak arasında mü¬ him tarihî vesikalar olduğu malûmdur. Bu bir cinayet-i azime- dir. Bu cinayeti maliye vekâleti yapmış. Veki Mustafa Abdülha- lik’in emriyle satılmış. Herif domüz arnavuttur Tabiî böyle ya¬ par. Türk değil ki... Vaktiyle de İzmir valisi iken Türkiye’deki bütün Arnavutları İzmir’e topluyordu. Umurunda mı. Bu evrak Bulgarlara satılmış. Bulgar müverrihleri istifade etmişler. Kim bilir içinde nice devlet esrarı da vardı. Kim bilir ne kadar kıy¬ metli şeyler de bakkallarda şeker, fasulya ve zeytin külahı yapı- lıp mahvolmuştur. Böyle, hamakat, tarihimizde böyle hıyanet görülmemiştir. Başka memlekette olsa bu maliye vekilini parça¬ larlardı. 5 Haziran : 1 Haziran milliyette : Kadrolarda tenkihat yapılmış. Tabiî evvelce daireleri sucuk doldurur gibi memurla doldurmuşlardı. Müzekkirat inhisarından ikiyüz otuz, tütünden altıyüz, orman¬ dan dörtyüz memur açığa çıkarılmış, evvelki gün de bir Fransız gazetesi bazı sefirlik ve konsoloslukların bütçe müzakeresi do- layısıyle lâğvedildiğini yazıyor. Bu gazete müzekkirat inhisa¬ rında yarım milyon tasarruf edildiğini de söylüyor. Pekiyi, de¬ mek bu tasarruf mümkün oluyormuş. O halde a efendiler, bu İs- rafatı yapan sizsiniz. Neye yaptınız? Bu soruyu size sorup ce¬ zasını vermek lâzımdır. Bozandan dönünce bir miras yediliğe koyuldular. Şimdi bütçe kafalarına tak diye vurunca bunları yapıyorlar. Bütün bu fazla kadroları yapanlar da kendileri. Da¬ ha da fazlası çok. Bunlar vaktiyle kendilerine sönlenmedi, değil, fakat ağalar dinler mi? Hele İsmet’e Hariciye Teşkilâtını belki otuz defa ısrarla Lozan’da bile söylemiştim. Meselâ Paris, Bel¬ çika, İsviçre ve Ispanya'ya bir sefir kâfidir demiştim. Demek beş yıldır milletin parasını boş yere savurdular. Bunlarla milyon¬ lar eder. Bunlarla vatanın ilknıektepleri, birçok köprü ve yolla¬ rı yapılırdı. Bunların cezası ağırdır. Çekmediler. Hem bu efen¬ diler biraz hayâ sahibi olsalar bugün açığa vurmuş hakikatin önünde : «Biz pek cahilmişiz. Mirasyedilik ettik. Millete büyük fenalık yaptık. Millet! Biz gidiyoruz. Bu işi ehline verin» derler¬ di. 18 Haziran : Bir müddettir Paris pek sıcak. Yeni taşındığım ev fena. Ter içindeyim. Müthiş tahtakurusu var. Uyku uyuyamıyorum. Paris- te bu mahlûk azdır, demek ne kadar fena bir evdeyim. Mustafa 1720 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1721 Kemal’in, îsmet’in gözü kör olsun. İstanbul’da, Sinopta’ki güzel evlerimi bunların yüzünden bıraktım. Çek, bakalım. Millet, na¬ mus için... Artık bıkmadım desem yalandır. Bizim hanım bir yı¬ la yaklaştı, hep hastanede. Hiç rahatım yok. Bana bakan yok. Evde de olsa baktığı yoktur ya. Uç aydır Fransızca neşriyat için çalışıyorum. Onbeş kadar ilmi risale hazırladım kimini köylere verdim, kimini ben neşredeceğim. Tab işi de pek pahalı. Bin li¬ raya yiyecek ne diyeyim, ilimden, ona çalışmak ona çalışmak ve neşriyattan bir türlü kendimi alamıyorum. Bu vaziyette bu masraf elbet delilik, fakat ne çare... Bir de bu Fransız neşriyatı bir revü tesis ederek bunda neşretmeyi düşünüyorum. Avrupa’¬ ya Türk ümini, tarihini, edebiyatım, dilini öğretmek, Türk hak- kmdaki fikirlerini düzeltmek için Fransızca neşriyata lüzum vardır. 14 Haziran Müliyet geldi. Başmakalenin başında şu var : «Memur mes’elesi fırka grubunda. Memurların vaziyeti hak- kmdaki müzakereden anlıyoruz ki, 1930 senesinde memur maaşı olarak 65.500.000 lira sarfettik. Bu para 222 milyon liralık büt¬ çenin % 34 ü demektir ki, bunu diğer memleketlerin maaş nis- betleriyle mukayese edecek olursak pek fazla olduğunu görürüz. Ingiltere memur maaşı olarak her sene % 9,5 nisbetinde, Alman- ise ancak % 8 koyuyor. Bunlara nisbetl e bizde 3,1’den fazladır. Bütçenin yüzde otuzdan fazlasını maaş olarak veriyoruz. Bu me¬ mur maaşlarının fahiş bir halde fazlalığından, ya memur ade¬ dinin fazlalığmdandır. Bu ikinci şık doğrudur.» Bu ne beliğ rakam ve itiraf. Bu itirafı kendileri yapıyor. Lo- zandan sonra ahbap, eş-dost, pezevenk, casus ve dalkavuklara ağalar büyük memuriyet vermeye başladılar. Çırak çıkarıyor¬ lardı. Bui-d o vakit yana yıkıla onlara söyleyenler var. Biri de benim : «Etmeyin, bu iş sökmez» dedim. Dinleyen kim? O vakit burunları Kaf Dağının, Anka kuşunun konduğu tepesindeydi. Şimdi hakikat kafalarına vurmuştur. Fakat kendilerinin bir za¬ rarı yok. Devlet, millet çeksin ve çekiyor. Bu itiraf demektir ki; «Biz müthiş hatalar yaptk» o halde a efendiler, orada daha nasıl duruyorsunuz? Hayâ, haya!... Sizi hem kollarınızdan tutup atmalı, hem de bunların hesabını sormalı ve cezanızı vermeli. Yanınıza kalırsa yuh, bu millete... Bu millet ölüme mahkûm ve lâyık demektir ne yapayım. Hayata lâyıksa size elâleme ibret bir ders verir. 24 Haziran : Milliyet gazeteleri geldi. Falih Rıfkı hükümete muhalefetin dal-budak saldığını, muallimlerden, münevverlerden, esnaftan, ameleden, şehirlerden, tâ çobanlara kadar yayıldığım söylüyor ve yanıp yakılıyor. Bunu Mustafa Kemal'den işitmese yazamaz. Bu bütün milletin Mustafa Kemal’e, Ismet’e ve hükümet idare¬ lerine muhalif olduğunun güzel bir itirafıdır. O halde cumhuri¬ yet ve demokrasi olduğunu, yaptıklarını iddia eden bu efendiler mevkilerinde nasıl oturuyorlar?... Utanmazlar... işte ekalliyette ■ kalmışlar, kendileri söylüyor O halde demokrasi nerede? Falih buna : «Bozguncu ruh» adını veriyor. Vakıa onun bakımına göre doğrudur. Çünkü bu efendilerin mevkiini ve vurgununu, sefaha¬ tini, fuhuşunu, hasılı keyfini bozacaktır. Bunu yapanlar bir ta¬ kım menfaatleri kırılan İnsanlarmış!... Be adam!... Bunun sebe¬ bi gün gibi aşikâr : Sizin cehaletiniz, denaatıniz, hırsızlığınız, ilh.,.. Bunlardır. Eserleriniz meydanda. Dağdaki çobanların ne menfaati kırılmış ki... Nihayet küstahlığı artırıp şuna geliyor : «Bu millet nan kördür. Dumlupınarı, Lozanı unuttu. Bunlar olmasaydı bu millet esir, köleydi. Bunları yapanlar elhamdülillah başımızda. A efen¬ di! Millet esirlikten kurtulmadı ki... AvrupalIların elinden kurtul¬ du, sizin gibi beş-on pis mahlûkun kölesi oldu, inliyor. Bu zaten yedi yıllık nakarattır. Bu Neron'un ve avanesinin bir kozu idi. Bin kere bu kozu kullandılar. Artık bitti. Bir koz her oyuna yet¬ mez ki. Bir oyunda kırarsın, biter. Temcid pilavı. Artık elâlem bıktı. Bu sermayeyi çoktan yediniz, bitti. Şu hikâye hatırıma geldi : Bir adamın kolu fena bir yara ile perişan olmuş. Bir 1722 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1723 cerraha göstermiş. Cerrah tedavi etmiş. Adam cerrahın ücretini vermiş, teşekkür etmiş. Günler geçmiş, bir gün cerrah bu adama rast gelmiş : «Ha, demiş, kolun bak ne âlâ! iyi etmeseydim kang¬ ren olacaktı, kolsuz kalacaktın.» Adamcağız, «Evet Allah razı olsun. Sayende kol sahibiyim,» demiş. Bir müddet sonra yine te¬ sadüf etmişler, cerrah yine öyle demiş, adam yine teşekkür et¬ miş. Bu hal her tesadüfte tekerrür etmiş. O kadar olmuş ki, a- dameağız artık bıkmış. Bir gün yine berberde birkaç adamın içinde tesadüf etmişler. Cerrah yine aynı şeyi söylemiş. Artık adamın gırtlağına gelmiş ve demiş : «Be adam, anladık. Para¬ nı aldın, teşekkürünü aldın, Fakat bir düziye bu... Artık çekilir yeri kalmadı» kolunu uzatmış ve devam etmiş : «Allah aşkına gu neşterini çıkar! Şu kolumu kes al! Kurtulayım.» Hakikaten böyle minnet ettirenler insanı koldan ve hatta candan bile vazge- çirîrîer. Ağır şeydir. Halbuki iyilik edenler söylemezler bile--- Terbiyesizliktir. Boyuna kafaya kakılmaz. Bunlar da miileti kur¬ tulmadan bizar etmişlerdir. Halbuki bunlar böyle de değil. Dum- lupmarı bütün millet yaptı. O işi gören nice kahraman zabit ve asker var ki, adi bile bir defa söylenmedi. Mustafa Kemal Sa¬ karya’dan nasıl kaçıyordu malûm. Ü vakit yakasından tutup dur- durmasaydık Dumlupınara varamayacaktı. Lozan’ı İsmet yap¬ madı. İlk kötü projeyi imzalayacaktı ben mani oldum. Şimdi Lo¬ zan kahramanıdır. Bu ne sahtekârlık? Şu feleğin yüzüne tûû... tûû... Diye nasıl tükürmezsin... İsmet ve kabinesi otomobillerinden vazgeçtiklerini, makam maaşlarını ikiyüz liraya indirdiklerini meclise tebliğ etmişler. Tuhafı şu ki, meclis kabul etmemiş. Millet meclisi buna derler işte. Aferin! Ağalar makam diye de bol paralar alıyorlarmış. Biz vaktiyle yüz lira ile hem mebusluk, hem vekillik ediyorduk. Bu tebliğ tuhaf bir şey... Gülünecek, ağlanacak bir komedya. Ayol hükümet meclise ne teklif ederde meclis reddeder veya şimdiye kadar etmiş!... Gökten ne yağar da yer kabul etmez? Bu bir gösteriş ve göz boyama. Kollu döğüş. Gûya İsmet böyle milletten teveccüh kazanacak. Ne ise bu oyunu baştaki Neron yapmadı bile... Meclis bunu böyle dediğimiz gibi yaptı ise diye¬ cek yok. Her gün yaptığı denaet. Pekiyi, meclis kabul etmeyebi¬ lir. Sen de kabul etmeyip ısrar ve sebat etsene... Yok meclis bunu hükümete rağmen bizzat kendisi yaptı ise alçağın alçağı¬ dır. Bu şahıslar bu suretle göze girecekler amma zavallı üçbu- çuk kuruş maaşlı memurlardan mükemmel kesiyor, bir kısmını açığa çıkarıyorlar. Böyle meclis ve mebusları ne ile tavsif etme¬ liyim. Türkiye gazetelerinden anlaşıldığına göre Anadolu’da asa¬ yiş yok. Her tarafta eşkıya çeteleri var. Yine malî buhran müthiş. Bugün Urfa’dan aldığım bir mektuptan öğreniyorum. Orada maaş altı ayda bir çıkıyormuş. İstanbul’da çıkan Muhit adındaki aylık mecmua elime geçti. Hiç görmemiştim. Bu gazeteye Giritli .Ahmet Cevat çökmüş Türlü rezilâne yazılar yazıyor. Hele Kemalizm adlı makaleleri var ki, iğrenç. Tedrisatı, talim ve terbiyeyi, iktisadiyatı ilh... Her şeyi Kemalizm ile hallediyor. Aferin!... Kemalizm her derde deva... Penasse (Deva-İ kel) denilen ilâç... Bir daha aferin!... Canım, bu ne bir meslek ne de bir manası var, nerden meslek icad edebilecek bir ilim ve zekâya sahip midir? Meslek icadı cahillerin kârı mıdır? Ahmet Cevat «Mustafa Kemal’in şaheseri millet meclisidir diyor. Ha, bu mahz-ı hakikattir. Hiç bir diyecek yoktur. Aynen cümle şudur : «Büyük Millet Meclisi Kemalizmin büyük bîr şaheseridir» (Mayıs 1921 nüs¬ hası, saJhife - 5), Bu Ahmet Cevat vaktiyle Türkiye’den kaçtı. Batıda bolşe- vik oldu. Ruslara hizmet ve Türkiye’ye hıyanet etti. Böyle bir serseri ve denîdir. Neron ne hârikadır. Nerden de böylelerini bu¬ lup seçer ve yanma alır. Bu adam birkaç yıldır Neron’un göz- bebeklerindendir, Neron bundan beş - altı yıl evvel gazetecileri hapis ve em¬ saliyle bitirdi. Gazetelerini kapattı. Kendi Milliyet, Hakimiyet-i 1724 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1725 Milliyet gibi bir takım gazete ve mecmualar neşretti. Bunlara Siirtli Mahmut (Kürt Arap azmanı) Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Ahmet Cevat ilh... Pis insanları koydu. Bir düziye kendisine meddahlık ettiriyor, deha ve iktidarmı yazdırıyor. Vakit, Cum¬ huriyet, Akşam gibi diğer gazeteleri de tahsisat bağlıyarak ken¬ disine bağladı. Hakkı Tarık, Asım, Yunus Nadi Necmeddin Sa¬ dık ve emsali de aynı yolda devam ediyorlar. Milletin bugünkü halinin ve atide melhuz inkırazının mühim sebepleri elbet bu adamlar ve gazeteleridir. Arada bir muhalif gazete çıkarsa hep¬ si birden köpek gibi ona sildirip havlıyorlar, işte Cumhuriyette matbuat ve hürriyet!... Bu vaziyet de budur. 20 Haziran : Bir gün evvelki Milliyette adını unuttuğum bir doktorun muhalif gazetelere hücum eder pis bir makalesi vardı. Herif iyi dalkavuk, vekil olmayı kurmuş dedim, geçemedi. Bugün gelen 25 Haziran Milliyette Çankırı mebusu Talât’ın Hakimiyet-i Mil¬ liye gazetesinde neşrolunmuş bir makalesinden parçalar var. Anlaşılıyor, muhalif gazetelere karşı umumi bir hücum tertip edümiş. Kopekler saf halinde dizilmiş, birer birer havlıyorlar. Talat diyor : «Muhaliflerin istedikleri şunlardır : Yüzellilik- lerin vatana dönmesi, Çerkez Ethem’in Reisicumhur, Mehmed Ali’nin Başvekil, Rumların parası ile hareket edenlerin mebus olmasıdır. İstanbul’da çıkan birkaç paçavranın sahipleri muhar¬ rir bir Mevlânzade, bir Ali Kemal, bir Vahdeti gibi saltanat sür¬ sün. Bu memlekette ferdin hürriyeti edepsizlik, matbuatın hür¬ riyeti hayasızlık üe tefsir olunmamalıdır Milletin namına yapı¬ lan bu rezaletler artık durmalıdır.» Talât pis dalkavuk, mazisi mülevves bir adamdır. Şunu mebusluğunu muhafaza etsin için yapıyor. Herif şairdir. Görülüyor ki; hayâlatı yüksektir. Aynı zamanda pistir. Be herif! Kim bu dediklerini istiyor? Hayadan bahsediyorsun. Evvelâ sen utan; Bu kadar mugalâta olmaz. Yanmış bir millet var. Yılda bir-iki defa bir bahane ile başlarını doğrultuyorlar, malını yağma ediyorlar. Ağzını açıp bir söz söy¬ leyemiyor. Irzına geçiyorlar, yanlış yollara sürmüşler, uçurum kenarına götürmüşler. Açtır, çıplaktır. Sen ve senin gibüer me¬ bus olarak bu aç milletin parasını almak için bu alçakça yazıları yazıyorlar. Mahmut Siirt’te başmakalesinde muhalefetten şikâyette. Mugalâtalar yapıyor. Hükümet makinesi muhalefet yüzünden iyi yürümüyormuş. Ne vakit bu pis makineniz yürüdü ki... Bu mu engel? Bu adamlar bir gün bunların cezasını çekmiyecekler mi? Ne utanmazlık ki, hükümet makinesini böyle rezil ettiler, şimdi buna muhalifleri sebep gösteriyorlar. Bugünlerde Falih Rıfkı da ana lâğım gibi patlamış, koku¬ yor. Bunlar hep bu mürettep umumî hücumu göstermektedir. Tertibi yapan Mustafa Kemal’dir. İstanbul’daki muhalif gazetie- lere acıyorum. Yakında Neren bir tertip yaptırır, bunları mah¬ kemeye verir imha eder. Bu adamlar doğrusu çok cesur. Bu ej¬ derhayı daha öğrenememişler... Yine 26 tarihli Milliyette başmakalede Falih Rıfkı muhalif gazetelere apaçık «Alçak» diyor. Bu ibretli bir makale. Bunda Falih’in terör diye bir makaleri var. Şu adam vaktiyle de yap¬ tığı gibi derhal teröre müracaat ediyor. Ne cahildir. Bari böyle mevzu ve kelimelere yanaşma. Hayır küstahdır. Bu Fransızca kelime bizim yeni yazı ile yazılmamış. Fransızca yazılmış, fakat, sonunda bir «e» var. Baktım mürettip hatası değil, kelime bir çok defa aynıyle tekerrür ediyor. Demek muharririn cehaleti. Fransızcada bu kadar iptidai hatayı işte Falih yapar. Makale türlü edepsizlik ve saçma ve ancak dikkate çarpıyor ki, Mustafa Kemal ve yâranı sıkıntı ve telâştadır. Mevkilerinin ufulünü görü¬ yorlar. Bir de dikkate pek şayan ki, Falih bunda terörden bah¬ sediyor. Yine bir asma-kesme sahnesi olacak demektir. Çünkü Mustafa Kemal bunu düşünüyor demektir. Düşünmese, Falih ondan işitmese bunu yazmazdı. Onun ağzı onun ağzıdır. O Ne- ron’un aynısıdır. Falih Rıfkı «Politika» adlı makalesinden muhalif gazete- 1726 1727 HAYAT ve HATIRATIM îerin yalnız İstanbul'da değil İzmir’de de olduğu anlaşılıyor. Di¬ yor ki : «Vatan hıyanetinin sigara içer gibi o kadar yapıldığı günlerde bulunuyoruz». Bu vatan hıyaneti de Mustafa Kemali tenkid etmek imiş. Ayol daha muhalifler söylenecek şeylerin yüzde beşini söylemiyor ki... Asıl vatan haini sensin. 1 Temmuz : İki yıl evvel benim heykelimi yapan heykaltraş geldi. Hey¬ keli bu yıl Paris’te Grand Palais de Salon Artiste Français t ekspezo etmiş. «Be eser benim en mükemmel eserimdir. Senin gibi süje bulduğuma pek memnunum. Beni meşhur edeceksin. Bunu salonda ^kzpezo edeceğim» diyordu. Cidden büyük bir fe- ves ve vecd ile çalışmıştı. Yaparken kendisini kaybederdi. «Buna senin ruhunu vereceğim, sende dağlı ve kendi başına bir âlem var. Hariçle alâkası yok. Bunu simanda refleter ettireceğim» der dururdu. Heykeli götürmüş, salona kabul etmişler, nazarı dikka¬ ti çelbetmiş, bütün gazeteler medihle heykelden bahsetmişler, benim heykelin resmini koymuşlar. Bunları tekrarladı anlattı. Sevinç içinde ve üç tane de gazete getirmiş : Komeedia, Debat (19 Mayıs 1931), üçüncüsü Le3 Artiste d’ariyour d’hin (5 Ha¬ ziran) gazeteleri. Bunlarda bizim büst üzerine makaleler ve büs¬ bütün resimleri var : Bu adam cidden artisttir. Ancak beş defa çalışarak ve her birinde birer saat olmak üzere bu eseri vücuda getirdi. Tama- mıyle bana benzer. Her gören de böyle demiştir. Ben o esnada îlyada’yı okuyordum. Bu eseri severim. Dalarım. O esnada baş¬ ka bir cihanda olurum. O zaman yüzümün aldığı şekilleri, hal¬ leri tamamiyie vermiştir. Gazetelerde nitekim Pense ile dolu di¬ yorlar. Bu adam şimdi yine dedi ki : «Ben bu eserimde benim ruhu¬ mu çalıştırarak senin bütün rulıunu verdim. Sende şunlar var : Derîn bir pensee, Sinsecite ’İdelisme, ’Pensee Tse humain, Sere- nite, melâncolia, Une volante, reflecie et raissonaire simanızda daima bir Vie interience var. Hariçle alâkanız yok. Kendi içi¬ Dr. RIZA NUR nizde başlı başına bir cihan var. Bu adam hakiki bir artist ve en ufak hatları görür ve tamamiyie resmeder biridir. Bilhassa psi¬ kolog bir artisttir. Dedikleri doğru olsa gerek. Lozanda resmimi yapan bir ressam da bende muhkem bir volante, samimiyet oldu¬ ğunu söylerdi. Terkiyef : «Bu benim thef d’oeunre’ nemdir. Bu¬ nu bana yaptıran sensin. Sana minnettarım. Teşekkür ederim. Bütün içindeki ihtiraslar yüzüne aksediyor. Çok Expressifdir. Bunların hepsini tespit ettim. Eserimi sana medyumum» dedi. Bakıyorum heykelde yüzümde melankoli var. Hakikaten Paris’¬ te, hu gurbet hayatımda daima melankolikim. Bakıyorum sami¬ miyet var. Hakikaten benim ruhum samimiyettir. Bakıyorum derin düşünce var. Hakikaten hep düşünür bir adamımdır. Ba¬ kıyorum derin bir keder ve hüzün var. Daima kederüvimdir. Heykelde alnımda müthiş büklümler var. Dedim «Bende böyle şey yoktur». Dedi «Sen bilmiyorsun, okurken, düşünürken, al¬ nın eltuva içinde». 3 Temmuz : 28 ve 29 Haziran Müliyetler geldi. Mahmud Siirt denilen adi herif birkaç sütunluk koca bir başmakale ile muhaliflere cevap veriyor. Türlü mülâgata yapmış. Şuna bir cevap verebil¬ meyi ne kadar canım isterdi. Yazılacak neler var. Sade şunu söyleyeyim : Bu makalede zikrediyor ki, Gazi şöyle demiştir : «Bütün fikirlerimde ve icraatımda milletin benimle beraber ol¬ madığını hissettiğim anda İktidar mevkiinde bir dakika bile kal¬ maktan çekinirim». A efendi! Senin efendin ne maskaradır sen bilmez misin? O ne vakit doğru söylemiştir? Bugün milletin onunla beraber olmadığını hissetmek meselesi yok. His değil. Gün gibi aşikâr, işte şapka işi, işte harf işi, ilh... Millet hepsin¬ den miiteneffir, millete ses çıkartmamak için ikide bir darağacı kuruyor. Bunlar, bu darağaçları milletin onunla olmadığına âlâ vesikalardır. İzmir vakaları, umumî belediye intihabı beliğ ikrar. Daha ne istiyor? Cebrî ve pis bir intihapla yerinde duruyor. Hadi bir serbest intihap yaptırsa ya.., Maamafih o da oldu. Ser- 1728 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1729 best Fırka zamanında belediye intihabı oldu. Şiddetle, cebir ve zulümlere ve hilelere rağmen reyler hükümet aleyhinde oldu. Ga¬ zi çekilmek için daha ne istiyor? Bu his değil, maddi vesika. O ne namussuzdur... Çekilir mi? Hem bu söylediği sözü söyler, utanmaz» Siirtli dua ediyor ki, Türkiye’de tenkid hürriyeti ve hattâ fazlası varmış... Delili muhalif gazetelermiş. Vay hayasız. Onlar yüzde beş söylemiyorlar. Nice mühim hakikatler gırtlak¬ larına balık kılçığı gibi batmış duruyor. 4 Temmuz : İsmail Müştak (Küçük İsmail Hakkı, Mabeyn kâtibi) hak¬ kında çok fena şeyler bilirdim. Bugün Reşid Paşazade Semih bir şey anlattı, hepsinden müthiş... Meğerse bu adam o zaman dev¬ letin esrarını, bir takım saray ve BabIâli’ye aid vesikaları Avııs turya sefarethanesine satarmış. Polis tahkikatında meydana çıkmış. Reşid Paşa’ya bildirmişler, o da Abdülhamid’e bildirmiş. Serhafiye Kadri Bey, Müştak ile zevk yaparmış. Meşrutiyette vatanperver, ittihatçı göz bebeği olup ittihatçılar lehine birçok yazı yazan bu oğlan bugün de Mustafa Kemal’e dalkavukluk edi¬ yor. Zulmün, denaetin idamesi için gazete çıkarıyor, îmzasıy- le makaleler yazıyor. Yani milletin yıküması için çalışıyor. Ma¬ dem ki, böyle ben de söyliyeyim : Abdülhamid zamanında idi. Belsoğukluğu almış. Bana geldi. Tedavi ettim. îyi oldu, iyi olun¬ ca bana vizite vereceğine şunu dedi : «Şu bastonumu sana vereyim, hediyem olsun. İstanbul’da kalmak isteyen birini bul. Yaptırıveririm. Yüzelli lira ondan alırsın. «Bastonu gümüş başlı Yirmi kuruş ederdi. Bütün bu tedavi yirmi kuruş ücretle bitti. Alçak, üste beni irtikâba teşvik ettiydi. Pek aşağının biri¬ dir. 7 Temmuz : 3 Temmuz Milliyette muhalif matbuat hakkında bir istizah takriri verildiği yazılı. Verenler Fazıl Ahmet, Ahmed Ihsan, Ziya Cevher, Süreyya (Akray) imiş. Takriri ibret ve matbuat kanunumuz tarihine bir vesika diye aynen alıyorum ; «Türkiye Büyiik Mület Meclisi Yüksek Riyasetine». «Bazı gazetelerimizin takip ettikleri muhataralı istikamet, vatandaşların ve vatanın siyasî iz’an ve madenî vicdanı üzerinde sarih bir fikrî şekâveti icra ederek masum ruhları tamamen ze¬ hirleyecek mahiyetler almaya başladı. Hale hiç bir faydası olma, dığı gibi ati’ye de birçok vehamet ve zehir hazırlayan bu felâket¬ li cereyan karşısında hükümet ne düşünüyor? Millî varlığı istil⬠ya'başlayan şu zehirli havadan ammenin vicdanı pek muztarip- tir. Binaenaleyh Büyük Millet Meclisi’nin vaziyeti mütalea eyle¬ yerek bu hususta bir karar vermesini elzem görüyoruz. Cemiye¬ ti, matbuatın suiistimallerine karşı müdafaa için şimdiye kadar müracaat edilen tedbirlerin kâfi olmadığı meydandadır. Binae¬ naleyh kayfiyetin hükümetten istizahını talep ederiz.» Buna ismet Paşa cevap verecekmiş. Zavallı Fazıl Ahmed, sende mi böyle oldun? Artık Falih Rıfkılarla hempa olmuşsun, Ayol, sen o ayarda mı idin? Hele Fazıl efendiden ve san’attar bir adamdı. Onun için hürriyet en mukaddes bir şeydi. Bak, iki lokma ve bir mevki için nasıl hür¬ riyete kasdediyor. Takrirde fikir eşkıyalığı diyor. Pekiyi, kabul edelim. Fakat kendisidir asıl ki, bu takrirle fikir eşkıyalığı ya¬ pıyor, şaki ve kaatil oluyor. Ahmed Ihsan, Dünyada paradan başka bir şey bilmeyen, yavuz bir bezirgan ve simsar ve fırıldak gibi her rüzgârâ dönen biridir. Fakat Fazıl Ahmede içimden acıdım. Ama artık mahvolmuştur. Altı sene evvel Fazıl’a Kadı- köyünde vapurda tesadüf etmiştim. Mustafa Kemal ve idaresi aleyhine ateş püskürüyordu. Şimdi ne olmuş bilmem? Bu adam bu kadar dönek, bu kadar namussuz ve alçak mıydı? Şu zavallı matbuat kanunu elbet Abdülhamid zamanında hür bir şey değildi. Fakat o günden bugüne kadar mütemadiyen hürriyeti kaldırılıyor. Adeta en hür zamanı Abdülhamid zama¬ nında idi demek mantıkî oluyor, ittihatçılar ona iyice bukağı taktılar. Bunun kahramanı Hüseyin Cahid’dir. Lâyimeyi o yaptı. Meşrutiyetin bu bağlarını şimdi cumhuriyet beğenmiyor. O da F : 109 1730 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1731 kanuna yeni zincirler vuracak. Hele bak!... Fakat bu efendiler bilmiyor, «Ne mümkün zulm ile bidât ile imha-yı hürriyet» ne yapılsa nafiledir. Muhalefet başka şekle dökülür. Cumhuriyetin efendi ve hakanları şu matbuatın ağzını tıkamak, sesini kesmek için altı yıldır neler yapmadılar? Gazeteleri kapattılar, gazete¬ cileri tâ İstanbul’dan Kürdistan dağlarına kadar yaya, mevkufen İstiklâl Mahkemesine şevkettiler, darağaçları kurdular, olmadı olmadı. Şimdi bununla mı olacak? Olmaz. Kendinizi ıslâh ediniz. Hele fecaat şurdaki bu alçaklığı isteyenler Fazıl Ahmet ve Ahmet İhsan gibi matbuat emektarları. Şu alçaklardan İkin¬ cisinin Server-i Fünunda Tevfik Fikret’in çalıştığı zamanı dü¬ şünmeli. Bu hürriyetkâr cesaret sayesindedir ki, bu köpeğin bugünkü servetinin mayası vücuda gelmiştir. Bunu böyle dü¬ şünmüyor. Bakalım Başvekil cenapları ne buyuracak?... 14 Temmuz : İrak Kralı Faysal İstanbul’a gelmiş. Mustafa Kemal, İsmet bu adama fevkalâde ikramlar, hürmetler yapmışlar, İstanbul ve Ankara hükümet gazeteleri Kralı haddinden aşkm alkışla boğu¬ yorlar. Zavallı Türk! Ne bahtsızsın... Bu Şerif olan herifler se¬ nin nimetinle beslenmişler. Daha dün de kâfirlerle birleşip se¬ nin felâketine, Arabistan, Suriye ve Irak’ın elinden çıkmasına se¬ bep oldular. Hainler. Bunu böyle itibarla Türkiye nasıl kabul eder? Faysal ve Başvekili kendi gibi Türkiye’ye hıyanet etmiş olan Nuri de ne yüzle bu memlekete gelirler? Hadi siyaset İcab ettir di diyelim. Fakat bu ihtiramlar yapılmaz. Bunun sebebi aşi¬ kârdır : Kendi mevkilerinden başka hiç bir hak, haysiyet, men¬ faat ve iş tanımayan Neron ve İsmet mevkilerini Irak hududun¬ dan tehlikede görüyorlar. Çerkez Ethem, muhalifler, kürtler bu hudut üzerinde çalışıyorlar. Bunu men ettirecekler. Nasıl Veni- zelos’a millet ve devlet menfaatlerini verip yüzellilikleri Gümül- cine’den koğdurdularsa bu da böyle bir şey. Birisi anlattı. İbret! Neron’un hususî kâtiplerinden Haşan Rıza’dan Neron bir müsvedde istemiş. O da yazmış. Neron ver demiş, vermemiş. Nihayet elinden almış. Müsvedde eski yazı iley- miş. «Çekinme! ben de senin gibi yapıyorum» demiş. Neron İs- met’e hücum etmiyorlar diye yeni mebuslarına kızıyormuş. Dört gündür müstemleke sergisini geziyorum. Pek büyük bir şey. Daba beş-altı gün dolaşmalıyma ki, bitirebileyim. Bu da her şeyi derin bir tetkikle değil, âdeta bir kuş bakışı gezmektir, însan burayı gezince Avrupa’nın bilhassa Fransa'nın azametini, servetini, kuvvetini maddeten görüp anlıyor. Avrupa ve koloni ne demektir? Bu Avrupa milletleri kolonilerinden ne mühim servetler çekiyorlar, bu ahaliyi nasıl köle gibi çalıştırıyorlar. Ne güzel anlaşıyorlar. Bu köle edilen, eşek gibi ve hakaret al¬ tında çalıştırılan ve mahsulleri elinden alman milletlerin çoğu müslümandır. Bu müstemlekelerin bir kısmını bizim elimizden almışlardır. Cezayir, Tunus, Suriye, ilh... AvrupalIlar bu mem¬ leketleri san’at, bilhassa ziraat cihetiyle tanzim ve ihya etmiş¬ lerdir. Bu sayede büyük servet topluyorlar. însan bunların nü- müne, hesap ve grafiklerine bakınca hayretler içinde kalıyor. Bu memleketleri ilmen de fevkalâde tetkik etmişlerdir. Meselâ Fran- sızlar Madakaskarın İstakoz gibi kışırlı hayvanlarım toplamış, bütün kolonilerinin balıklarını toplamışlar, sergiye nümuneleri- ni koymuşlardır. Tabiî servet yapmak için evvelâ ilme müracaat etmek lâzım¬ dır. Onsuz olmaz. İnsan kuzgunî siyah zencilerin yeni sapan ve makinelerle ziraat ettiğini gösterir levha ve mühim resimleri görünce hayret içinde kalıyor. Zavallı Türkiye’nin kaç nevî ba¬ lığı vardır hâlâ belli değil. Türk hâlâ Hazreti Nuh sapanı ve dö¬ veni ile çalışıyor. İnsana bir hüzün çöküyor. Zenciler de mi bizi geçiyor yahu. Hele Türkiye’nin bugünkü halini düşününce in¬ sanın keski müstemleke olsaydık diyeceği geliyor. Fecî. Estağ¬ furullah. Suriye ve Filistin’in ziraat ve tarımlarını on yıl içinde onbeş yirmi misli artırmışlar. Müthiş bir tehlike altındayız de¬ mek. Kanlı pençesini Türk Milletinin gırtlağına koymuş olan 1732 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1733 cahil Ncron hâlâ Yalova sefaları ile meşgul. Milletin beş-on pa¬ rasım müstemir olmayan bu yere döküp duruyor. Milyonlar sade onun keyfine yarıyor. Görülen diğer mühim bir şey de AvrupalIların kolonilerinde ahaliyi nasıl hıristiyan yaptıkları ve bu hususta ne mühim teş¬ kilât vücuda getirdikleridir. Sergide biri protestan, diğeri kato- lik faaliyetine dair iki mühim bina var. İçi kitap, resim ve sair vesikalarla dolu. Bu ahali hıristiyan yapılıyor. Avrup t koloni¬ lerinde daha 40-50 yıl durursa Afrika kâmilen hıristiyan ola¬ cak, belki şimalinde bir avuç müslüman kalacaktır. Oce.anie de böyle. Çin’de ve Asya'nın diğer memleketlerinde faaliyetleri müt_ hiş. İslâmiyet büyük bir tehlike altındadır. Tabiî cahil ve fakir kitleler mahva mahkûmdur. Müslümanlar derin bir uykuda ya¬ ta dursunlar, AvrupalIların elli yıla kadar kolonilerinden çekile¬ ceklerine dair de henüz bir emare yoktur. Demek hıristiyanhk her tarafı tutacaktır. Bir cemiyet var. Adı «Müstemlekeleri încilleme Cemiyeti'. Societe’de ’s’vange’lisation le colonie. Burada bir resim gördüm, ihtiyar bir zenci, elinde başı haçlı bir asa, bir sehayat yapmış, yüzbin zenciyi Somali’de hıristiyan etmiş. Takdirle resmini bura¬ ya koymuşlar. Zencileri gayet kolaylıkla hıristiyan ediyorlar. Diğer bir cemiyet : Deinire Peortificale de la sainte enfance’dır Bunun prospektüsünde deniyor ki : «1843’te Nansi papası tara¬ fından tesis edilmiştir. Kâfirlerin çocuklarını hıristiyan yaparız. Hıristiyan yapmak için okuturuz. Terkedilmiş, veya yetim ço¬ cukları toplarız. Her yıl altıyüz bin çocuk hıristiyan ediyoruz. Bir milyondan fazla çocuğu besliyoruz ve tahsil ettiriyoruz. Fabrikalarımızda elli bin çocuğa sanat öğretiyoruz, işte bu ço¬ cuklar sonra hıristiyan aileler teşkil ediyor, misyonerlerimize gayet büyük hizmetler edip yardımda bulunuyorlar. Bir kısmını papaz yetiştiriyoruz. Bu yerli papazlar memleketlerini kolaylık¬ la hıristiyan ediyor, ilh..» Hülâsa şunu derim : Bir Türk bu sergiyi gezdikten sonra oturup tâ iki gözü kör oluncaya kadar ağlamalıdır. Burada bir ders daha var ; Her koloni için bir veya birkaç salon var. Bu salonlara girince iptida göze çarpan birkaç papaz resmidir. Bunlar yağlıboya ve büyük levha olarak yapılmış, alt¬ larına: ilk gidenler, yazılmıştır. Sonra memur ve asker elbiseli adamlar var. Demek kolonilere ilk gidenler papazlardır. Demek bir yere "Avrupa papazları girerse orayı koloni yapmak istedik¬ lerini anlamalı. Nitekim Türkiye’de cizvit, protestan, Amerikalı, Fransız, İtalyan papazlar ve müesseseler! vardır. Demek bunlar Türk vatanı’nı koloni yapmak istiyorlar. Bu basit bir hakikat¬ tir. Neron’un lâtin harfleri ve şapkası bunları bu fikirden çevir¬ in emiştir. Bilâkis işlerini kolaylaştırmıştır. Buna karşı müdafaa vaziyeti almak için müslüman dini terbiyesi zayıflamamalıdır. 24 Temmuz : 20 Temmuz Milliyetteki başmakaleyi okudum. Pek dindar ve samimi dindar kimseler ve hocalar vardır, «Ya sabur!» derler ve hazan da birkaç yüz defa sabır çekmeliyiz. İstanbul’da Alman Bankaları iflas ediyormuş, bizim hükümet bunlara alacaklarını vaktinden evvel vermiş, başka yardımlar yapmış, iflâstan kur¬ tarmış. Gazete bunu «işitilmiş şey değildir. Bu şimdi ismet Paşa hükümetine nasip olmuş bir mazhariyettir» deyip onun uluvvû eenâbım. ayyuka çıkarıyor. Hakikaten dediğinde birinci kısmı işitilmiş, görülmüş şey değildir. Bir ecnebi bir ecnebiyi kurtarır mı? Varsın batsın. Herkes parasım kendi milleti için sarfeder. Bizimkiler ağa, ihsan-ı şâhâne yapıyorlar. Ayol bu nasıl şeref ve mazhariyet? Türkiye malî buhrandan buram buram ter dö¬ küyor, kıvır kıvır ağrı ve sızı içinde yerde yuvarlanıyor. Kelin merhemi olursa kendi başına sürer. Hepsi utanmaz. Ben bunun sebebini burdan, Paris’ten söyleyeyim. Bunun için peygamber veya keramet sahibi evliya filan olmaya lüzum yok. Basit, is¬ met ve Kambur kardeşinin, Siirt Mahmut, Kılıç Ali, Bozuk Salih ve emsalinin Dûyçe Oryant’da yatırılmış mühim paraları ve hat¬ ta sermayeleri var, türlü işleri vardır. Sebebi budur. Milletin kesesi İle bu ağniya-yı kiramın parası muhafaza ediliyor. Siirtli 1734 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1735 Mahmut, Pios, bu banka ve emsali bir dalevere dolabı halindedir. Dil Encümeni Mecliste bütçe müzakeresi esnasında lağve¬ dilmiş. Falih Rıfkı Dil Encümeninin lağvından fena şikâyet edi¬ yor. Çünkü oradan para çekiyordu. Ne azası, ne işi beş para et¬ meyen bu encümen milletin yüz bin lirasını yemiş. Yahu! Su aç millete günahtır. Bir de bu cahiller gayet cahilane bir yol tut¬ muşlar. Lügat vazediyoriarmış. Yani dil uyduruyorlar. Esperan. to yapar gibi. Bu olmaz, bu yaşamaz, beyhude masraf, emek, za¬ man. Falih çok utanmaz şey... Açıkça dil yaratıyoruz diyor. Be adam dil yaratılmaz. Hadi bu olsa bile bilhassa sen dil ihdas ede¬ mezsin. Çünkü Türkiye’de senden cahil kimse yoktur. Şu encü¬ men böyle şeyleri bıraksa da evelâ Anadolu’daki bütün lügatleri toplatsa, haritaları ile gramerleriyle Patoisleriyle tespit etse, sonra Kaşgârî, Elgırnatı, îbnî Mehenna, Kuman lügati, ilh... Mevcut lügatleri usulü dairesinde Türkçeye tercüme ettirerek bastırsa, sonra uygurca, Çağatay, Azeri, Tatar ve bir de eski - yeni nazım ve nesir ne kadar kitap varsa bunlardan telif tarih¬ lerini de zikrederek lügatleri toplattırıp bastırsa, bunları bir bü¬ yük kamus halinde birleştirse, işten bundan sonradır ki, bir Av¬ rupa dili kamusuna karşılık koymak, münakaşasına girmek dev¬ ri gelmiş olur. Bu sayede bütün lügatler toplanır. Türkçenin eva- lesyonu tarihi tespit edilir. Lehçelerin yerleri tayin olunur ve mukayeseli tetkikleri, ilh... Mümkün olur. Bir havadis : «Gazi Hazretleri halkevine gelip hami reisi bulundukları Türk Tarihi Cemiyeti içtimaim yüksek risayetleri ile şeı eflendirmişlerdir. Maarif Vekil Esat ve talim terbiye Reisi Ihsan Beyler de içtimaa riyaset suretiyle bahşettikleri şereften duyduğu minnet ve şükran hislerini cemiyetin büyük hami rei¬ sine arzetmişlerdir. «Bunun Abdülhamide söylenen sözlerden ne farkı var? Sade âli yerine türkçe yüksek kullanmak mı? Bu cumhuriyet ha! Aferin halkçılığa! Neron’da bu maskara aletleri de hiç bir habbe utanmıyorlar, «Halkevi» de ayrı bir soytarılık. Bu adam böyle tabirlerle demokrat olduğunu gösterdiği zehabında. Türk Tarihi Cemiyeti¬ ne de Geldani Tevfik reis, aferin! Herif bir defa Türk değil, mu- suilu geldanî. Saniyen tarihle münasebeti yok. Sâlisen her ilmin cahili, râbian dalkavuk, hâmisen mürtekip ve hırsız. Vay o cemiyete! Neron bu tarih encümeni ile pek meşgul. Sebebi bü¬ tün maziyi silip her şeyi kendisinden başlatacak bir tarih yapıp mekteplerde okutturacak. Yetişen nesiller, zannınca, menkıbe ve emsali hep Mustafa Kemal’i terennüm edecekler. Herifin zoru bu. 2 Ağustos : Milliyet geldi. Feci haber. Bu sene Avrupa’ya tahsile talebe gönderilmemesine karar verildiğinin Ankaradan haber alındığı söyleniyor. Eu, devletin istikbali, bu gençlerdedir. Bu sene İran Avrupaya bin talebe gönderiyormuş. Buna mukabil biz sıfır. Bu tasarruf için imiş. Halbuki Yalovaya milyonlar yine sarfedİ- liycr. Yalova safaları ve türlü zevk ve fuhuş devam ediyor. Yine milyonlar sarfiyle Mustafa Kemal’e Çankaya’da bir saray yapılı¬ yor. Türk ve Türkiye ölümcil bir dert ile inlemekte ve sonu şüp¬ hesiz ölümdür. Ne yapmalı, bilmem? İş ordunun elindedir. Başka çare yoktur. Ve bu vaziyet hasıl olunca ordunun müdahalesi ta- mamiyle meşrûdur. Müdahale etmemesi vazifesini suistimal de mektir. O da hâlâ duruyor. Sade bu bagî Avrupa’ya talebe yol¬ latın amayıp da niye saray ve Yalovaya devam etmesi bu adamın alçaklığının, hıyanetinin ispatına kâfidir. Bizim hanımın tedavisi son haddine gelmişti. Morfini bir santigrama kadar indirmişler, hastanede tedavisi yedi ayı geçti. .Hastanede öyle gürültüler, işler yapmış ki, telefonla beni çağır¬ dılar, Hastane müdürü : «Hastanı burada tutamıyız. Şimdi al, götür!» dedi. «Canım, tedavi sona geldi. Niçin? Lütfedin» dedim. «O bir karabelâdır, herşeyi yapar ve yapıyor, tahammül edile¬ mez, Şimdi al!» dedi. Müdür ve hizmetçiler çağırıp «Madam Nur’un eşyasını toplayın, kendisiyle beraber hemen şimdi bu¬ raya getirin!» dedi. On dakikada getirdiler. İşte bu seferki, 1736 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR emek gayret, heves, ümit ve masraflar da berhava olup gitti. Müdürden de utandım. Şu kan beni rezil etmiştir. Eve geldi He¬ men o günü on santigram birden yaptı. Ne yapsam imkânı ol¬ madı. Morfinleri kilitlemiştim beni canımdan bıktırdı, aldı. Gün¬ de yirmi-yirmibeş santigrama kadar çıktı. Daha da 0,50 hatta 0,80 miktarına çıkar. Artık çarem kalmadığı gibi tahammülüm de kalmadı. Çıktığından beri bizim uyku yine gitti. Gece uyumu¬ yor. Bizim uyku da rezil oluyor. Yıllardan beri bunları ve onun türlü hal ve belâlarını ve masraflarım çekiyorum. Fakat artık çekemiyorum. Yaşım ilerledi. Galiba bunun da tesiri var. Artık hiç ümit de kalmadı. Tecrübeye de imkân yoktur. Tetkikatımı bitirdim. Kafam dinlenecek diyorum. Hâlâ eskisi gibi okuyup yazmaktan kurtulamıyorum. Beynim çok yorgun Üste de bu karı. 30 Ağustos : 26 Ağustos Milliyet geldi. Şükrü Kaya Çanakkale ve Boğaz önündeki adalarda geziyormuş. Çanakkalede «Kemal Yeri» diye bir nutuk vermiş. Mustafa Kemal’e köpekçe dalkavukluk. Bu adamlar mevkilerinin bu efendinin mahza ihsanı olduğunu t ilip mevkide devam için de böyle adî dalkavukluklar yapıyorlar. Gü¬ nü gelince bu ve emsali nutuklarını bu adî oğlana okumalı ve cevap istemeli ki, ibret olsun. 5 Eylül : Bugün 18. Beynelmilel Müsteşrikler Kongresi için Leyden’e gidiyorum. 7 Eylül : Felemenklerce Leıden, Fransızlarca Deden denen bu şehir aüçük güzel bir şehir. Her tarafında su kanalları var. Zaten Felemenk in her tarafı öyle. Bu sebeple mühim ziraat ve inekçi¬ lik memleketi. San’at da pek neşvûnemâ bulmuş. Dilleri bir ne¬ vi Almanca. Yani Flâman Dili. Fransızlar Flemend derler. Aslı Flamang dır. Şimdi anladım. Bizim Flemenk bu Flamang’taıı geliyor. Kelimeyi hafifletmişler. Darülfünunu, herşeyi var. Ama 1737 hepsi minyon. Demek bizdeki bazı delilerin zannı gibi azametli binalara lüzum yok. Elverir ki, içinde iş olsun. Buranın muhtelif yerlerinde birbiriyle Darp işareti halinde tesalüp etmiş iki anah¬ tar amblem var. Bize kongre için birer mum ve üzerine numro- muz yazılı birer madalya verdiler. Onda da böyle anahtar var. Manasmı merak ettim. Ama ne sormaya, ne de Leyden üzerine bir kitap okumaya vaktim yok. Burada bir de Türk lokanta ve kahvesi var. Adı böyle ama temekleri Flemenk yemekleri. Sa¬ de içi bir derece alaturka tezyinatlı. Güzel. Galiba buranın en iyi lokantası. Burada mühim bir hususiyet var. Bütün eski ve yeni binalar hep tuğladan. Eski kiliseler, darülfünun, müzeler, bankalar. Hepsi. Üstleri sıvanmış olanlar nadirdir. Daha garibi bütün ya¬ ya f ve umum kaldırımlar da tuğladan. Fena olmuyor. Sağlam olduğu da gözüküyor. Bu bizim taş olmayan yerlerimiz için ne mühim. Hatta bütün Türkiye için. Çünkü şimdi Paris’te de ga¬ yet büyük 400-500 apartmanlı koca binaları hemen kâmilen tuğ¬ ladan yapıyorlar. Ucuz ve inşası kolaydır. İstersen üstünü çimen¬ to ile siya. Fakat bence o masrafa lüzum yok. Tuğla güzel de duruyor. İstersen Belçikada olduğu gibi kireç badanası yapar gibi üstüne sulu çimentodan bir badana sür. Yahut kırmızı yağlı boya ile mükemmel olur. Burada köprüler ve ayakları bile tuğ¬ ladan. Garip. Leylende yaya kaldırımı yok gibi. Var, fakat her hane bunu taş direk ve bunları rapteden dikenli demirler ile muhafaza içine almış. Orada yürünemiyor.. Demek eski âdet ve felemenkliler ecdatlarının âdetine pek hürmetkâr. Lüzumsuz ve hattâ zararlı olduğu halde hâlâ muhafaza ediyorlar. Bizim delilere Avrupalılık cinnetine tutulup her şeyimizi yıkan mecnun¬ lara ibret. Felemenkliler iyi insanlara benziyorlar. Bir şey sorar¬ sanız söylüyorlar. Sade söylemek değil, beraber gidip gösteri¬ yorlar. Bunu bir Fransız asla yapmaz. Belçikanm bir kısım aha¬ lisi de flamadır. Esasen Belçika Hollandamn hükmü altında iken 1738 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1739 iki asır kadar evvel Fran sanın teşviki ve yardımıyla isyan edip istiklâl yaptılar. Yarın içtima var. Benim kcminikasyon takdimi programda mezkûr. Onu söyleyeceğim. Daima Avrupa’nın Şark timi müesseselerine ben kolonizas- yon âleti müessesesi nazarı ile bakardım. Meselâ Ingiltere’nin Şark Cemiyeti, Şark Dilleri Mektebi, Paris'in Sosteye Aziyatik’i, Şark Dilleri Mektebi gibi ki, bunlar Şark’ı koloni yapmak için tesis edilmiştir. Bunu bugün kongre açılınca iftihar nutkunda HollandalI reis açıkça ve güzelce ifade etti. Hülâsatan dediği şudur. : «Şark ilimlerini tetkik ettik. Bu mesâi çok neşvünema- lândı. Çünkü Şark’ı, kolonimizi iyi idare etmek için o halkı ve memleketlerini iyi bilmek lâzımdır.» Böyle cemiyetlere, kong¬ relere girmek biz Şarklılar için bir ayıp şey ise de bu maksatla yaptıkları mesâi sırf ilmi olduğundan ve bizim ilimlerimizi öğ- ı ettiğinden ve onlara bizi iyi göstermek için buralara girmek ve neşriyat yapmak bize farzdır. 9 Eylül : Türkoloji ilminde mesâim ilerledikçe şunu hissediyorum : Bu ilimde hakikaten âlim olmak için Türkçenin muhtelif lehçe¬ lerini, eski TÜrkçeyi, Arapça yi, Acemceyi, keza Avruna dillerin¬ den behemehal İngilizce, Fransızca ve Almancayı bilmek lâzım olduğunu hattâ Rusçayı da (Çünkü bu dilde d e Türkler üzerine çok kitap yazılmıştır) bilmek farz olduğunu anlıyorum. Bunu beş yıldır Paris’te bulundukça daha ziyade anladım. Şimdi kongrede daha vazıh gördüm. Kongreye muhtelif milletlerden 700 kadar müsteşrik gelmişlerdir. Bu âlimler mutlaka İngilizce, Almanca ve Frans-zcayı biliyorlar. Bunların yanında utanıyo¬ rum. Vakıa Türkçenin lehçelerini, eski Türkçeyi, Arapça ve Acemceyi bir derece biliyorsam da Avrupa dillerinden yalnız Fransızcayı biliyorum Almancam pek zayıf. Bu kâfi değil. Fran¬ sızca ilmi kitaplarda İngilizce ve Almanca kadar asla zengin de¬ ğil. Köprülüzâde Fuat’ın Fransızcası yarım yırtık clduğu gibi Arapça, Acemce de bilmiyor. Türkçenin şivelerini ve Eski Türk¬ çeyi de bilmiyor. Vakıa birçok hatası ve eksiği, var ama hakkı söylemeli, bizde bu hususta en ilerde adamdır. Biz Türkler hali¬ mizi bilmeli ve düşünmeliyiz. Bakın ne kadar geriyiz. Hem bir şubede âlim, bir hocaya çıraklık ederek yetişir. Ben de dahil ol¬ duğum halde hiç birimiz Türkolojide bir profesörün şakirdi deği¬ liz. Bu halde olmaz. Hemen kabiliyetli gençleri Almanya’ya gön¬ derip orada Bang gibi âlimlerin yanında yetiştirilmeli. Alman- eayı öğretmeli. Sonra bunları Ingiltere ve Fransada çalıştırmalı. Bu dilleri de öğrenmeliler. Türkçenin lehçelerini, Arapça ve Acemceyi de öğrenmeliler. Bu suretle artık yıllarla çalışarak âlim olurlar. Bu silâh ve âletlerle mücehhez olmazlarsa yarım kalırlar. Leylen’de kongre programında Beşi d Seffet’in ada var. Ev¬ velce yoktu. Son anda gelmiş adını sokturmuş. Geldi. Komini- kasyon da yapacakmış. Kongrenin kâtibi umumîsi Kramers ba¬ na Reşid Saffet’İ ve söyleyeceğinin ne olacağını sordu. Dedim : «Bilmiyorum. Fakat o birkaç yıldır Avrupa’da dolaşıyor, konfe¬ ranslar veriyor. Böyle İlmî müesseselere giriyor. Oralarda Mus¬ tafa Kemal’i methediyor. Burada da öyle yapsa gerek.» Reşid Saffet benden sıkıldı. Kominikasyonunun gününü değiştirdi. Ni. hay et benim olmadığım bir saatte, tekrar günü değiştirip, söy¬ lemiş. Haber aldım, Mustafa Kemal’i methetmiş. Keramet hiç güç bir şey değildir. Bildik işte. Aleme karşı çirkin oluyor, ilim bu herifin methine âlet edilip rezil olunuyor, 13 Eylül : Paris’e döndüm. 15 Eylül : 1 Eylül Milliyet geldi. Zafer Bayramı. Yine medihler, alâ-i valâlar, kahraman Gazi... Şu kumaş hiç eskimez mi? Bu¬ rada çirkin şey bu bayram münasebetiyle Erkânı Harbiye Reisi Müşir Fevzi’nin Mustafa Kemal’e yazdığı telgraftır. Pep ayıp şey. Onunkini ve îsmet’inkini aynen buraya alıyorum : 1740 hayat ve hatiratim Dr. RIZA NUR 1741 Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine : Türk tarihinde yeni ve pek mes’ud bir devir açan ve yüksek dehalarının şaheser bir muvaffakiyeti olan büyük zaferin yıl¬ dönümünü tes’id ederken bütün silah arkadaşlarımın namına tebrike müsareat eder, Cumhuriyet Ordusunun sarsılmaz mer- butiyet ve tazimatlarını arz ederim efendim Büyük Erkânı Harbiye Reisi Müşir Fevzi Cumhuriyet Ordusunun Zafer Bayramım Büyük Reisicum¬ hura ve Zaferin mübdiî olan Gazi Başkumandana minnet ve hürmetle tebrik ederim. Başvekil ismet Meğerse şu Fevzi sadece öküz değil, âdi bir dalkavuk, pek bayağı bir şeymiş. 25 Eylül : Bu aym 21’inden beri Pariste 15. Beynelmilel Antropoloji ve Entografi Kongresi oluyor. Sabahları Tıp fakültesi salonla¬ rında konferanslar oluyor. Ben de iki konferans verdim. Öğle¬ den sonra bizi Exposİtion Coloneiale de Müze ve sair yerlerde gezdiriyorlar. Fransızlar cidden nazik ve miikerrem. Her yerde bize çay, büfe, yemek veriyorlar. Birçok vesaiti nakliye bedava tik günü koloni sergisinde aza birbirimizi kaybettik. Müt¬ hiş teşkilâtsızlık vardı. Sonra iyi teşkilât yaptılar. Mükemmel devam etti. Her pavyona biz girince ahaliyi koymuyorlar. Pav¬ yon müdürü eşyayı gösteriyor, izahat, veriyordu. Çok istifadeli şeyler dinledim. Her yerde bize birçok malûmatı havi risaleler verdiler. Bunlardan yirmi kadar topladım. Bunlarda Fas, Ceza¬ yir, Tunus ilh. hakkında ziraî, ticarî, ilh.. mühim malumat var. Bilmezdim, Fas pek zengin bir memleket imiş. Hem ziraî hem mesahası büyük servetler var. Bilhassa gübre için fosfat madeni ki, asit fosforik! pek zengin imiş. Kazab- îanka, Rabat şehirlerinin plânlarını gördüm. Eski yerli şehirlerin etrafında mühim ve modern Avrupalı şehirler teşekkül etmiş. Bu haritalar Avrupai şehirlerin yerli şehirlerini nasıl yuttuğunu gösteriyor, ibret, ders. Bunun gibi yerlinin her şeyini ve yerli halkı böyle imha ediyorlar. Faslılann, teşhir edilen sanat numunelerine göre mühim sanatları olduğu görü¬ lüyor. Bunlar zencilerin eşyası gibi değil. Cidden güzel sanat eserleri. Keza Cezayir ve Tünüsün el işleri, işlemeler ve halıları da güzel. Pek âşikâr görülüyor ki bizim sanattır. Bizden kalmış olduğu muhakkak. Fakat AvrupalIlar bunu zikretmezler. Me¬ deniyetimiz, sanatımız onlara kadar girmiştir. Bir Türk mühim tetkikat ve AvrupalIların dillerinde neşriyat ile bunları ispat etmeli ve Avrupalüara göstermelidir. Bizi dün Chamhagne’ye götürdüler. Orada Eperny şehrine şimendiferle gittik. Belediye bize resepsiyon yaptı. Şampanyalar büfeler vardı. Şampanyalar o kadar güzeldi ki böyle şampanya nadir içmişimdir. Oradan şampanya fabrikasını gezdirdiler. Bu mühim birşey. Bir bina üs- tüste iki kat mahzeni var. Bu mahzenin vüsati bir kilometre murabba imiş, içinde 24 milyon şişe hazır şampanya var. Hayret Mali buhrandan dolayı ecnebi memleketler şampanya alamıyor- mış. Fabrikada buhran yapmış. Şişeleri nasü doldurduklarını, ambalaj yaptıklarını filân gezdik. Şampanya 200 yıldan beri tesis edilmiş. Yeni mühim binalar da yapmışlar. Hükümetin ida¬ resi altında imiş. Keza burada şampanya dolu devâsâ fıçılar ve keza mehzenler var. Oradan başka yere götürdüler. Orada öğ¬ len yemeği verdiler. Sonra otokarlar ile uzak bir yere götürdüler. Köylerden geçtik, vardık. Prehistoriqui iki mağazayı toprak al¬ tında keşfetmişler. Ufak birer deliği var. Kireçli bir toprağa oyulmuş. Sürünerek her tarafımız bembeyaz leke olarak girdik. Duvarlarında gayet kaba insan ve balık resimleri var. Sonra Goluva Devrine ait, mezarları havi bir yere götürdüler. Bir tar¬ la. Kazdılar. Birkaç vazo ve kemik buldular. Bugün Tracadere’de Etnoğrafi Müzesini gezdik. Çok eşya var. Müdürü bir nutuk söyledi. Ezcümle şu mühim şeyi söyle- 1742 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1743 di; «Yazık ki bu eşya artık kaybolmakta. Bu eşyayı hazırlayan kolonilerimiz medenileşiyor. Artık bu eşya yapılmıyor. 20, bel¬ ki 50 yıl sonra bunları bulmak mümkün olmayacaktır. Bu se¬ beple bu yirmi yıl içinde biz etnograflar harikulâde gayretler yapıp mevcud eşyayı toplayıp müzelere yerleştirmeliyiz. Yap¬ mazsak biz mesulüz. Bu mesuliyet ağırdır.» Ne kadar doğru, ne kadar acı. Bizi düşünüyorum. Bir asırdır Avrupa Medeniyeti, bizim medeniyetimizi, sanatı, sanatımızı yiyip bitiriyor. Millî sanatlarımızın yüzde doksanı mahvolmuştur. Bir çok sanat eserlerimiz mahvoldu. Elde bir parça bir şey var. O da mahvo¬ luyor. Hâlâ biz uyanıp bunları .toplamıyoruz. Cinayet. Mustafa Kemal fuhuş ile ve mevkii işi ile meşgul. Biz koloni değiliz. Av¬ rupalIlar da bizimkini toplamıyor : Cezayir’de ölmekte olan el işlerini ve emsalini mektepler açıp ihya etmişler. Nümuneleri gösterdiler. Harikulâde bir ne¬ tice. Bunlara Avrupa usulünü aslâ karıştırmamışlar. Bize kim yapacak bilmem. Türk pek talihsiz imiş. Ben bundan 25 yü evvel Uk Meclis-i Mebusana bîr etroğ- rafi müzesi yapılmasını teklif etmiştim. Kabul edilmişti. Fakat ittihatçılar yapmamıştı. Ankara’da mecliste de teklif ettim, kabul edildi ve yine yapılmadı. Büyük bir gayretle bunu yapmalı. Mevcut sanat eserlerini toplayıp koymalı. Ve sonra bu sanatların ihyasına çalışmalı. Mustafa Kemal ise eski Türk sanat ve medeniyetlerini im¬ haya koyuldu. Bu hiyanet devam ederse halimiz haraptır. Tür¬ kün talihi varsa bu adamdan çabuk kurtulur. Mağaralara giderken bir köye indik. Bu köy Haçlılar Teş¬ kilâtı yapan yaya İkinci Urben’in köyü imiş. Keçi yollarından bir ormana tırmandık. Orada bir ufak kilise var. Bu-adamın mezan imiş. Çelenk koydular. Dua ettiler. Bu adam bence av- rupalı ve Türk Müslümanm kanının akmasına sebep olan adam¬ dır. Fransızlar çok mutaassıptır. Böyle bir şeyi biz yapsak Türk- ler mutaassıp, yobaz diye bar bar bağırırlar. Böyle bir şey İlmî bir kongreye düşer miydi!... Kongrede papaz çok. Bu papazlar şayan-ı takdir adamlar. Çünkü ilim sahasında da fevkalâde Ç a ' lışıyorlar. Mağaraya gidince bir tanesi hemen amele elbisesi giydi. Kazmayı aldı. Amele gibi çalıştı. Ah, bizim hocalar asır¬ ları cehaletle geçirdiler. Yüreğim yandı durdu. Kongrede kadın papazlar da var. Bunlar böyle bir kongreye ilk defa iştiram edi¬ yorlarmış. Bunlar kolonilerde hıristiyan yapmakla meşguldür¬ ler. Bir Fransız kongrede konferansta Sodatrgue Türce bir Sırp kadın Türk mezalimi dedi. Zavallı Türk. Bize böyle kongrelere iştirak etmek lâyık değil, insan sıkılıyor, fakat ne çare. Büyük faydası var. Bunları, âlimleri, ilimden maksatları, gayeleri, bi¬ ze yaptıkları ve yapmak istedikleri öğreniliyor. Bu da bir kâr. Bu kongrede ve Leydendekinde çok şeyler gördüm. Çok ziyaretler yaptık, çok müzeler ve müesseseler gördük. Çok şey¬ ler anladım. Hepsini kaydetmek uzun. 11 Teşrini sâni : Bir müddetten beri sosyalizm, sendika, kooperatif, sosyo¬ loji, moralpsikoloji, lojik, felsefe, felsefe tarihi ve emsali oku¬ yordum. Bunlar üzerine birçok kitaplar almıştım. Bugün bizim Türk Tarihini ikinci tabı için tashihe başladım. Çünkü bunda bazı yanlışlıklar olmuştu. Bir kısmı mürettip hatası, bir kısmı benim, bir kısmı provaları tashih edenindir. Acele bastırmak lâzımdı. Sebep budur. Çünkü Mustafa Kemal kitabımın nesrini istemiyordu ve kendi aleyhine diye kızıyordu. Acele ettim. Ama yine son iki cildinin tab’ı mümkün olmadı. Bende mevcud ciltli bir takım Türk Tarihinde tashihler yapıyorum. Hayatımda ikinci tabı yapamazsam sonra İkinci tabı yapmak istenirse bu nüshalara göre basılsın. Bu bitince tekrar felsefeye tetkikata devam edeceğim. O bitince Oğuz Kağan Destanına başlayaca¬ ğım. 15 Teşrini sâni : Biri gelmiş, anlattı. İstanbul’da radyo moda imiş. Her yer 1744 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1745 gibi gece yarısı bitiyormuş. Fakat bazan Mustafa Kemal gece yarısından sonra istiyormuş. Polisler artistleri evlerinden top¬ layıp çaldırıyorlarmış, Hükümet bütçede tasarruf yapıyormuş, bu meyanda Avrupaya talebe yollamayı kaldırmış. O güzel Zon¬ guldak madenci ve mühendis mektebini lâğvetmişler ilh... Her şey kesilir ama mektep, maarif kesilemez. Millî hayat ve istik¬ bal hurdadır. Dikkate şayan bir şey var: Bir müddettir Mustafa Kemal¬ in dahiliği, dahiyane inkılâbları yok. Halbuki tsmet’e hitaben söylediği ve neşredilen sözlerinde inkılâpların bitmediğini, da¬ ha neler göreceklerini, kendisine ilhamlar geldiğini alenen söy¬ lemişti. Galiba yeni inkılâb bulamıyor. Zaten inkılâb diye yaptığı şeyleri bizim ağzımızdan öğren¬ mişti. Keza benim Türk Tarihinden öğrendi. 1 Devleti laik yapmakla, bu kendi icadı olmakla iftihar ediyor. Bu kelimenin mevzuunu değil kelimeyi bile bilmezdi. Bunu 1 Teşrini sâni Karan denilen takririmle ben yaptım. Lo¬ zan Konferansında bu kelimeyi daima zikrettim. Bu benim işimdi. O çalar. Kendi marifeti diye öğünür. 2 — Cumhuriyet onun işi değil benimdir. Yine aynı tak¬ rirle padişahlığı lâğveden benim. Asıl mühim inkılâp budur. Bu ilga ile zaten Cumhuriyet bilfiil hasıl olmuştu. Mustafa Kemal resmen ilân etti. 3 Kanunu medenî neşrini mühim bir inkılâb diye öğü- nüyor. Bu da benimdir. Lozan Sulhü zabıtnamelerinde görüle¬ ceği üzere bunu orada ben daima söyledim. Ve Avrupakâri Ka¬ nunu medenî yapacağımızı ifade ettim. Mustafa Kemal bunu böyle benden öğrenip kendi marifeti gibi neşretti. 4 — Diğer inkılâbları bilhassa şayanı dikkattir ki, benim Türk Tarihinden öğrenerek yapmıştır. Meselâ bu eserin 4. cil¬ dinin neşrinden bir ay sonradır ki, şapka kanunu yapmıştır. Bu kanun yapılınca o esnada müze müdürü Halil Beye rastgel- öinı. Saray bahçesinde idik. Bu şeref sizindir. Kitabınızda ya¬ zılı. Ondan evvel düşündüğünüz aşikâr. Mustafa Kemal sizin kitapta görüp yapmıştır, dedi. 5 — Tekke ve Medreselerin lağvı yine benim kitabın işidir. Benim kitapta {Aynı cilt Türk Tarihi) uzun uzadıya yazılmış¬ tır. Orda görüp onları da kendi marifeti gibi tatbik etti. Bu bahsi her okuyan elinden gelirse bunları lâğvetmek ister. 6 — Yine aynı eserimin aynı cildinde yazımızın fenalığı zik¬ redilmiş, fakat islâhı tavsiye edilip Lâtin Harfi kabul edilme¬ mesi söylenmiştir. Bunu da görüp bu işe başladı. Fakat bura¬ da nasihatimizin aksine lâtin harfini soktu.' Millî maarifi alt - üst etti ve irfana büyük bir fetret verdi. işte bu adam böyle arsız ve göz göre göre hırsızdır. Bizim kitapta başka tavsiye yok. Yeniden de birşey yazmadık. O da artık inkılâp yapmamaktadır. Fakat bu adam inkılâb dediği ve dahiliği delili addettiği bu şeylerin hepsini de.yanlış yapmış, yanlış tatbik etmiş, her- şeyi alt - üst etmiş, herşeyi yıkmış, yerine de birşey koyama¬ mıştır. Bundan da büyük millî zararlar olmuştur. Ben bir de bu eserimde pek mühim olarak birçok ecnebi mütehassıslar getirilmesini tavsiye ettim. Onu bir türlü yap¬ mıyorlar. Sebebi kendi cehalet ve kabiliyetsizlikleri meydana Çıkar diyedir. Misali: Müller’i pek muhtaç olup getirdiler. Bu mütehassıs Alman, Ismet’in yaptığı bütçenin çocukça bîr şey olduğunu söyledi ve akibetiniz vahimdir, dedi. Ağalar MüUer’i geri yolladılar. Dediğini tatbik değil, söylediğini bile gizlediler. Sonra herşey patladı ve dışarı vurdu. Âlem anladı ve şaştı. Ne¬ tice fena ve akıbet vahimdir. Nitekim bunu 1925 yılında gös¬ termiş ve Türk Tarihinin cilt 4 sahife 155 de: «...Bundan da idaresizlik ve akıbetleri zuhur edecektir. Yine aynı hallerin tuhuru imkân dairesindedir. Bu hakikati her satırda görüyo¬ rum.» demişim ki maalesef tamamiyle doğru imiş görüldü Bu sahifeleri (155 - 163) eserimden okumalı. Vakıa ben kitabınım 12. cildinde Türk Takvimi ve millî ad ve aiİe adını da yazdım. F : 110 1746 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1747 Bunları yapmadı. Fakat birgün bunları da belki yapar: Gûya vergileri azalttılar. Şimdi memurların maaşlarından % 10 buhran vergisi diye kesiyorlar. Gümrüklerde bir takım tedbirler yapıyorlar. Bazı ecnebi mallarını sokmayacaklar. Ka¬ çakçılıktan pek şikâyet ediyorlar. Bunu cenup hududumuzda Fransızlar yapıyormuş. 13 Kânunu sâni 1932 : Türkçe gazetelerden bir müddettir Mustafa Kemal ve is¬ met’in bir diplomatik harekete başladıkları görülüyordu. Yu¬ nan, İtalya, Bulgar, Irak, Iran ile herşeyi vererek uyuştular. Onlardan yalınız muhaliflerini barındırmamalarını istediler. Bunu son günlerde ikmal etmiş bulunuyorlar. Sade Fransa kal¬ dı. Onunla da yapacaklardır. Bu hareketin gayesi mevkide kal¬ maktan başka birşey değildir. Yüzellilik, kürt ve sairlerin pro¬ pagandalarım bu sayede bitirmek İstiyorlar. Bu kadar âdi bir iş için muhtelif devletlerle olan bazı hattâ asırlık muallak mese¬ leleri hallettiler. Bunları hal için onlara istediklerini veriyor¬ lar. Buna mukabil arazilerinde Türkiye aleyhinde yani Musta¬ fa Kemal aleyhine bir şey yaptırmamalarını temin ediyorlar, iptida Yunanistanla yaptılar. Bozanda kazandıklarımızın hep¬ sini Venizolos’a verdiler. Millet ve Devlet zararına yaptıkları bu işler onların umurunda değil. Sade hariçte onları mevkile- rinden düşürecek bir hareket olmasın. Bozanda zorla ve bağı¬ rarak Venizolostan aldığım millî menfaatleri kolayca yine bu adama verdiler ve sonunda da utanmadan onunla uyuştular. Onlar milyonla altını bulur. Meselâ gayri mübadillerin altınları gitti. Mübadele ile attığımız rumlar yine azar azar memlekete girmeye başladı. Ticaret ve sanatı Türklerin elinden alacaklar¬ dır. Hasılı böyle birçok şey. Buna mukabil Venizolos memleke¬ tine döner dönmez Garbı Trakyadaki Türk Muhaliflerin gaze¬ telerini kapattı. Onları Yunan hududu haricine çıkardı. Kimini Atina ya nakletti. Sonra Bulgaristanla bu işi yaptılar. Bunun için evvelâ Bulgar Kralı ve Milleti lehine bizim Neron gazete¬ lerde pek mutabasbısâne beyanatta bulundu. Kralı Türkiye’ye getirmek istediler. Geldi. Bulgar Başvekili Ankara’ya geldi. O da dönünce Bulgaristan’daki Türk muhaliflerin gazetelerini kapattı. Muhalifleri hudutlardan dışarı sürdü. Bulgaristan’da bizim Neron’un ajanları da dolaştılar. Derken orada muhalif gazete çıkaran Ahmed Hikmet’i vurmak istediler. Yanlışlıkla bir müftüyü vurdular. Sonra Irak kralını ve Başvekili Nuri’yi Ankara’ya getirdiler. Onlara da fevkalâde merasim yaptılar. Harbi Umumide bütün harp isyanlarını hazırlayan ve Mekke Şerifini isyan ettiren bu adamdır. Ve Ingiliz casusudur. Nuri şimdi ikide bir Ankara’ya geliyor. Muahede yapıyorlar. Bunun üzerine Irak hükümeti Kürtler aleyhine harekete geçti. Hudut¬ larda bulunan Çerkez Ethem ve emsali Mustafa Kemal’in mu¬ haliflerini Bağdat’a sürdüler. Demek bundan da aynı şeyi is¬ tedi ve aldı. Mukabilinde Devlet ve millet zaranna kimbilir Irak’a neler verdi. Sonra İran’la aynı işe girdi. Hudut münaza¬ rasını halleder bir muahede imzaladılar. Ertesi günü İran'ın Türk hududunda ne kadar Mustafa Kemal muhalifleri ve kürt¬ ler varsa Iran hepsini Şarkî İran’a sürdü. Buna mukabil elbet bizimkiler onlara devlet ve millet kesesinden kimbilir neler ver¬ mişlerdir. Bunun biri «Nevâhi-i sitte» dir. Bu Iranla aramızda asırlık bir meseledir. Bunu ne Abdülhamid ne de Ittihadçılar vermemişlerdi. Mustafa Kemal verdi. Bu güzel stratejik ve zen¬ gin mahal yerine Ağrı Dağının bir köşesini almışlar ki, buraya kürtler sığmıyor, bizimle harbediyorlardı. Iran Hariciye Nazırı artık Türkiye ile aramızda muallak mesele kalmadı diye beya¬ natta bulundu. Arkasmdan Rusya’dan da aynı teminatı aldılar. Türkiye’de Rusya aleyhine neşriyat yapan Türkistanlı ve Azer¬ baycanlI Türk kardeşlerimizin gazetelerini kapattılar. Nihayet İtalya ile itilâf yaptılar. Onlara karasularındaki adaları verdi¬ ler. Lozanda biz vermemiştik. Keza birçok siparişleri onlara yapıyorlar. Keza daha mühimi huhul-i muslihane denilen ve sulhen zapt demek olan Italyan muhacirlerini Türkiye’ye ka- 1748 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1749 bul ettiler. Bir ay içinde İzmir, Antalya, Adana vesair yerlere 100 bin kadar Italyan muhaciri geldiğini söylüyorlar. îtalya- nın en büyük arzusu bu idi. Bunu Lozan’da bizden bir ısrarla istedilerdi. Italyan murahhası Montanya ile aramda bu iş için çok müzakere ve kavgalar olmuştu ve kabul etmemiştim. Şim¬ di kolayca almışlar. Bunları vermek içm bizimkiler İtalya’dan yalnız Rodos ve emsali mahallerde Türkiye aleyhinde muhalif bırakmamalarını istemiş ve almışlardır. Biraz da para aldılar. Bu muhacir meselesi pek vahimdir. Sonra bundan çok çekece¬ ğiz. Bugünlerde Fransızlar da Suriye hudutlarında ve Halepde bulunan ve çalışan birçok Türk muhalifleri derhal Beyrut’a sürdüler. Demek bu işi Fransa ile de yapıyorlar. Onlara da hu¬ duda ait vesair kimbilir millet cebinden neler veriyorlar. Bu¬ nunla Türkiye hudutlarını firdolayı emniyet altma almış bu¬ lunuyorlar. Bu da sırf kendi mevkileri için. Bunu çok pahalıya aldılar. Bir de Dağlı Teşkilât yaptılar. Bu teşkilât bilhassa Ce¬ nup hududu içindir. Zaten en ziyade oradan sıkıntıdaydılar. Kaçakçılık men’i diye yeni bir kanun yaptılar. Cenup hudutla¬ rımızda bu bapta büyük teşkilât vücuda getirdiler. Bu kaçak eşyadan ziyade memlekete muhalif insanlar, propaganda eşyası girmemesi içindir. Bu da bütçeye ayrı bir ağırlık olacak. İşte Cumhuriyetin diplomatik blançosu. Ey Lozan' Nerde- sin, bunlar ne?.. Ne düşüş!.. Cumhuriyet diplomaside baştan aşağı mağlubiyette... Bazı adamlar bunları muvaffakiyet sayı¬ yorlar. Ahmaklar. Yapılan herkese vermek. Bir de adem-i te¬ cavüz muahedesi. Bu da Çiçerin’in icadıdır. Ve bundan bir şey de çıkmaz. Saçma şey. isteyen yine tecavüz eder. Buhran vergisi diye bir kanun yaptılar. Memur ve müte- kaidlerden % 10 kesiyorlar. Bu meyanda Avrupadaki talebe¬ nin maaşından da kesmişler. Hele bu rezalettir. Talebe Türki¬ ye’nin hayat ve istikbalidir. 4 Mart : Çoktan beri Fransızca eserimle meşguliyetimden fatıratı ihmal ettim. Bugün hatırıma geldi .Türk Tarihini bana ikmal ettirmediler. Yüreğim yanıyor. Müsveddeler burda yanımda. Gördükçe içim sızlıyor. Şu 13, 14. ciltleri de bir defa basabil- sem. Bu eseri Türk Milleti tarihini, şanlı atalarını, menkıbele¬ rini bilsin, tarihini Türk gözüyle görsün, millî terbiye alsın di¬ ye yazdıktı. Mustafa Kemal birçok cümleleri, bahisleri kendi aleyhine farzetmiş, bastırtmak istemedi. Ben bunu tahmin edi¬ yordum. Çünkü müstebitler böyle olur. Bu sebeple gayet sürat ve iltizam ediyordum. Ve 12 cildi az zamanda bastırdım. Lakın 12 inci cildi neşrettirmedi. Ne ise bu basılmış cildi altı ay bek¬ ledikten sonra neşrettirdim. Fakat diğer ciltleri bastırmağa mani oldu. Bu adam tıpkı Abdülhamid gibidir. Nitekim o da Namık Kemal’in Osmanlı Tarihini kendine muzır cümleler gö¬ rerek tabından menetmişti. İstanbul’dan biri geldi. Türkiye’de yılda ancak yirmibeş eser basılıyormuş. Yeni yazı ile gazetelerden hergün bir mik¬ tar daha az nüsha satılıyormuş. Bu hal bu yazının fiyaskosu¬ na maddî delildir. Paris Osmanlı Bankası sirküleri yazı hakkı- da Türkiye’nin resmî istatistiğini neşretti. Bu kadar seferberlik, millet mektepleri, masraf, jandarma üe mekteplere sokmalara rağmen üç yılda ancak bir milyon ikiyüz bin kişiye yazı Öğre¬ tebilmişler. Halbuki eski yaza ile okuyup yazma bilenler 900 bin kadarmış. Demek netice hiçtir. Hem de Öğrenenler hecele¬ me halinde iptidaî imişler. Bu yazı işi millî büyük bir felâket olmuştur. Mustafa Kemal bu sefer amele mebuslar yaptı. Bu adam delidir. Bunu bir marifet saydı. Lüzumsuz şeydi. Eğer âleme Türkiye’de hürriyet var, demokrasi var dedirtecekse herkes hakikati biliyor. Bu işte türlü gülünç şeyler olmuş. Paris’te 9 yıl türlü sefahet ve rezalet yapan ve tahsil edemeyen biri Mus¬ tafa Kemale: «Ben Avrupa’da amelelik ettim. Mükemmel ame¬ leyim» diye bir telgraf çekmiş. Neron derhal onu mebus yap¬ mış. Birgün amele Üsküdarda Halk Fırkasına gidip kendisini işten koğan Seyr-ü Sefain müdürü aleyhine şikâyet etmiş. Hâl- 1750 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1751 buki bunlara Nerondan bir telgraf gelmiş, «Mebus yapmak için acele bir amele bulun. Evli ve karısı ile iyi geçinir biri olsun» deniyormuş. Bunlar düşünmüşler, «Bu adamı tavsiye edelim demişler ve ona «Bunu bırak! Seni mebus yapalım» demişler. Herif «Alay mı ediyorsunuz?» demiş, şaşırıp kalmış. Diğerleri evli olup olmadığını ve karısı ile iyi geçinip geçinmediğini sor¬ muşlar. Herif; «Evliyim, fakat karımla fenayım. Beni dâva et¬ ti» demiş. O halde «Git, karını kandır, mahkemeden evrakı al¬ sın. Gel» demişler. Gitmiş, adam öylece yapmış. Mustafa Ke¬ mal’e yazmışlar. Herif mebus olmuş. Bütçeyi bu defa 140 milyona indiriyorlarmış. Maaşlardan tekrar keseceklermiş. işte îsmet’in büyük bütçesi. İsrafların, inhisarların neticesi bu. İlk yıllarda öküz, inek, tencere, çanak ve çömlek satarak halktan vergileri aldılar. Birkaç yıldır sata¬ cak şey de kalmadı. Vergi toplanamıyordu. Bir kanun yapıp hükümete borcu olanları hapsettiler. Ne ağır şey. Devlete ne leke!... Halbuki eşhas arasındaki borçlar için hapis yok. Bir devlette iki kanun olur mu?! Derken hapsi de fayda vermedi. Vermez ya, canını mı alacaksın? Yoktan ne çıkar?! Şimdi bir düziye bütçede masarifi azaltıyorlar. Bunları evvelce hep îs- met’e söylemiştim, işte hepsi oldu. Şümendifer siyaseti de fal¬ so, devlete yâr olmaktan başka bir işe yaramadı. Ankara-Kay¬ seri Treni 15 günde bir gidiyormuş ve içinde ancak 15 yolcu oluyormuş. Onlar da memurlarmış. Herkes otomobil ve otokar ile gidiyormuş. Bu siyaset —ki ismet ihtihar ediyor— büyük hata idi. Memleketimize şose ve kamyon, otokar ve otomobil lâzımdı. Iran nümunesi gözümüzün önünde idi. Bundan yirmi yıl evvel Amerika’dan mütahassıslar getirtmişti. Bunlar tetkik¬ lerini yaptıktan sonra İran’a Şümendiferin lüzumu olmayıp şo¬ se ve üstünde otomobil işletmesi lüzumunu söylemişler, Iran böyle yaptıydı. Bunlar da bizimkilerin kafasına tesir etmedi. Bugün Fransa’da bile şümendifer otomobile rekabet edemiyor. Cote de Azur da şümendüfer daima zarar ettiğinden bu şümen- tiüfer kumpanyası da otokar işletmeye başlamıştır. Şu yazıyı değiştireceklerine, onun için yaptıkları emek ve masrafları eski yazı için yapsalardı mühim neticeler elde edi¬ lirdi. Halkı terbiye ise başka türlü olurdu. Meselâ Meşrutiye¬ tin ikinci intihabı zamanında ben Sinop’ta «Sinop» admda bir gazete çıkardım. Matbaa yoktu. Samsun’da bastırıyordum. Gayet sade, hiç lügatsız ve kısa cümlelerle yazıyordum. Ümi¬ dimden fazla satıldı. Sebebini sordum. Meğerse köylüler alıyor¬ muş. Köyün imamı okuyor, köy halkı başına toplanıp dinliyor- larmış. Anlıyor ve münakaşa ediyorlarmış. Bu sebeple gittikçe daha ziyade gazete alıyorlardı. İşte böyle şeylerle köyleri ter¬ biye etmek lâzımdır. Felsefe, sosyoloji ve emsâü kitablarımdan çok şey oku¬ dum. 12 Mart : Cuma günü (5 Mart) sefaret kavası bir mektup getirdi. Sefir Münir, leffettiğim telgrafta göreceksiniz, kayınpederiniz ölmüştür, diyor. Zevcem, müthiş ağlamaya başlacü. Hemen Nis’e gidelim dedi. Ben gitmek istemedim. «Ayıptır. Ben sen¬ siz nereye giderim 2 ’ dedi. Dedim: «Hepimiz bu yolun volcusu- yuz;. Babanla, evlendiğimiz günden beri iyi değiliz. Ölümününe gitmem belki doğru değildir. Ruhu muazzeb olur.» «Olmaz» de¬ di. Dedim ki; «Şimdi türlü şey vardır. Sinirlendim. Başım pek çok yorgun.» «Hayır, İllâ gideceğiz» dedi. «Canım, cenaze mas¬ rafını da bana verdirirler. Ben de kızarım. Nâşıırı eza olur» dedim. «Oo.. Sen Öyle mi zannediyorsun? Senin parana tenez¬ zül ederler mi? Orada amcam da var. Milyoner» dedi. Evet ama ben onları bilirim. Çare yok, gittik. Evine de gittik. Doğrusu ya bir ölüye karşı insanın tabiaten ve terbiyeten olan duygu ve hürmetten bende eser yok. Bu adamın hayatı levsten, al¬ çaklıktan ibaret idi. Vatan, millet, duyguları, fazilet gibi şey¬ ler onun yanma uğramamıştı. Parazit yaşamış, Türk’ün birkaç milyon lirasını Avrupa fahişelerinin ayağının araşma doldur¬ muştu. Cenazenin İstanbul’a naklini Ziya Boy İstemiş. Bir pa- 1752 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1753 zar sabahı oraya varabildik. Kaynatamızın karısının rivayeti yemekten sonra birden düşüp ölmüş, karısı öldüğünü görme¬ miş. Bu Fransız olan kadının anası resmî kerhane işletir. İki kızı vardır. Şükrü Paşa bu kerhaneye gitmiş, büyük kız ile mü¬ nasebette bulunmuş. Küçük kız henüz onyedi yaşındaymış, büyüğü bırakmış küçükle başlamış. Derken onunla evlenmiş. Dokuz yıldır evli. İki oğlan çocuğu olmuş. Bizim hanımın bugünlerde zaten siniri fazlaydı. Morfini çok yapıyordu. Benimle hergün ve günde birkaç defa kavga edi¬ yordu. Ben yattım mı, bir ayağımı uyuyuncaya kadar hafif ha¬ fif oynatırım. Buna kızar. Yapmayayım derim, elimde değil yi¬ ne yaparım. Bu adet babamda da vardı. Bir sedire oturup aya¬ ğını uzatırsa, bir ayağını hiç olmazsa ayağının parmaklarını oynatırdı. Ben de aynen öyleyim. O kadar cebr-i nefs ediyo¬ rum, bir türlü vazgeçemiyorum. Hanım benim ne ayakkabıcı oğlu olduğumu, ne yarım kaşlı olduğumu, daha nelerimi bırak¬ mıyor. îşte bu halde olarak Nis’e gittik. Ölünün evinden çıktık. Bizim karı derhal gazinoya kumar oynamaya gitmek istemez mi? «Ayıptır, görürler, ne derler?» dedimse de olmadı. Gittik, oynadı. Bu kadında yüksek duygulardan birşey yoktur. Vakıa ben cenazeye gelmek istemedim amma, aramızda uzun macera var. Bu ise kızı... Kumara koşuyor. Şükrü Paşa’ntn anî ölüşü bana şüphe verdi. Birgün sonra, Marsilya konsolosu geldi. Anlattı. Kadın Şükrü Paşa’ya Paris ve Nis'deki emlâkini kendi üstüne yaptırtmış, bir kısmını da sattırıp paralarını almış, hattâ İstanbul’daki emlâkini de sat¬ tırmak için, dört ay evvel vekâletname göndermiş imiş, demek Şükrü Paşa birkaç ay daha yaşasa idi, karı onları da elinden alacakmış. Hepsini alınca da tabii sokağa atacaktı. Ölmüş de bu tertip ikmâl edilememiş. Bu da bir cinayet olmasın diye ba¬ na şüphe verdi. Bizim hanım vaziyeti öğrenince babasına lânet uçurmağa başladı. Trende giderken ben: «Canım, boşuna onun için bir son masraf da ediyoruz. Babandan birşey görmedik. Fakat şimdi, bizden para isteyecekler» dedim. Şu yol paraları, hakikaten bu Nis seyahati, bana üçbin franga maloldu. Yine dedim ki: «Baban mallarını hep bu kadına vermiştir.» Dedi: «Sen öyle mı zannediyorsun? Babam her vakit ben ölünce an¬ larsınız. Babanız evlâtlarını düşünür mü, düşünmez mi imiş, derdi». Sağlığında düşündüğünün eserini göstermeyen ölünce düşünür mü? İş aşikâr ama ne dersin? Sustumdu. Şimdi dedi¬ ğimin bir hakikat olduğu anlaşıldı. «Nasıl?» dedim. Homurda¬ nıyor. Onyedi yıl evvel evlenip Şükrü’yü, babasını, Zİya’yı ve bütün aileyi görmüş, bir ayda ne olduklarmı iyice Öğrenmiş ve Nis’ten kaçıp, Paris’te oturmuştum. O vakittenberi hiç biriyle temas ve münasebette bulunmamıştım. O vakit zevceme de¬ miştim ki: «Babam gördüm, anladım. Bu adam aklı zayıf ve- dmağan hasta, pek ahlâksız, hodbin, vicdansız, aile ve evlât muhabbeti nedir bilmez bir adamdır. Bu adamın sonu: Parala¬ rını elinden orospular alacak. Bir lokma ekmeğe muhtaç ola¬ cak. Bana gelip sığınacak. Ben de onu beslemeye mecbur ola¬ cağım. ömrümde bu adamdan on paralık hayır görmeyeceğim, bilâkis daima aleyhime çalışacak ve sonunda da belâsını ben çekeceğim» demiştim. Hattâ bu aile için Ançi ile Paçi adlı ve Cenevrede bir roman yazmıştım. Ve onu böyle bitirmiştim. Ha¬ kikaten dediklerim oldu. Eğer birden ölmeseydi daha bir yılca- ğiz yaşasa imiş aç kalıp bana gelecekmiş. Ölüm, maceranın bir kısmını iptal etti. ölüme rapor veren doktorun oğlu karının dostu imiş, her gün kadınla beraber. Yine bu doktor cenazeyi acele mumya yapmış. Bunlar da şüphe verici şey... iki çocuk. Baktım gözlerim doluktu. Kendimi tutmasam ağlayacaktım. Onlara baktıkça içimden geçen şu idi: Bu iki ço¬ cuk bir kelime Türkçe bilmiyorlar. Bütün millî ve vatanî duy¬ gulardan arı olan babaları böyle şey düşünmemiş. Kadın bun¬ ları gizlice vaftiz ettirmiş imiş ve kiliseye götürüyormuş. Bun- 1754 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1755 lar, bu iki Türk tohumu büyüyecek, Fransız ve hıristiyan ola¬ cak. Türk iki evlâdını kaybetti. Hem de büyük bir servetle be¬ raber. Bu para fakir Türk Milletinindir. Serasker büyük bir ser. vet toplamıştı. Bana bir vakit hesaplarım yaptırdı idi. Sade bir milyon altın lira nakit ve tahvilât vardı. Emlâk ve akar da her halde bir milyon altından fazla İdi. Müthiş mücevherat da caba. Serasker ve haremi Süreyya Paşa imzasını taklit ederek, ban¬ kadan yetmiş bin altınını aldığı için onu mirasından mahrum edip bu koca serveti Şükrü ile Ziya’ya vermişti. Bu iki mini mini büyüyecek. Bir gün Fransa ve Türkiye arasında bir harp olsa, bu çocuklar gidip vatanlarına, cinsleri¬ ne, kurşun atacaklar. Şükrü’nün birçok rezalet ve denaatleri vardır, fakat en büyük cinayeti budur. Millî cinayet ve hıya¬ nettir. Avdetimde sefire söyledim. «Bu çocukları almak müm¬ künse çalsın» dedim. Ziya’nın da böyle bir cinayeti var: Bir kızı var, bugün yirmibir yaşında kız Türkçe bilmiyor. Kız bir gün bir Fransızla evlenecek. O müthiş servet de böyle gidecek. Avrupada oturmak çocuğu Türk büyütmeye asla mani değildir. Nitekim sefir Münir’in çocukları Avrupada büyüyorlar. Fran¬ sızca, Almanca biliyorlar, fakat bir Türk gibi Türkçe konuşu¬ yorlar. Demekki bu adamlar alçaktır. Vatanî, millî duygular¬ dan uzak, hiçbir sa’y sahibi olmayan aç Türk’ün malını sefa hetle yiyen, tufeylâttır. Şükrü’nün işi faciadır. Bu da millî facia. İşte ecnebilerle evlenmek. Dediğim oldu. Konsüle karının avukatı cenaze masrafını Kıza Nur ve diğer veresenin vermesini söylemiş. Geldi bana söyledi. Eee... çıldıracaktım. Yahu bu kadar da insafsızlık olur mu? Malları kim aldıysa bari bunu da o versin. Ziya İstanbul’a nakli istemiş. Sandukalar yaptırmışlar, otuzbin franka malûl¬ müş. O halde Ziya bana danışmış mı? Beyin arzusunun mas¬ rafını da ben mi çekeceğim. Bana kalaydı bir araba ile Nis’te bir mezarlığa götürür, üstüne toprağı çektirirdim. Üçbin frank¬ la olurdu. Bunu da verebilirdim. Fakat onbin frank kadar ve¬ remem. Şu hali tasvir ve ifade için tabir bulamıyorum. Kan başıma çıkıyor, kafatasımı çatlatıp, karpuz gibi patlatacak... Döndük, Paris’e geldik. İşittik ki, kadın acele İstanbul’a gi¬ diyormuş. Tabii ordaki mallar içindir. Bizim hanım da acele ve daha evvel gitmek istedi. Benden dörtbin franga mücevherat!ı bir bilezik saat istedi. «Canım, sırası değil» dedim. Ne ağzım, ne yüzüm kaldı. Bir müddettir. Satın alma hastalığına uğradı. Mütemadiyen satın alıyor. Bir iki gün evvel gitti. Yirmi kat el¬ biseyi birden aldı. Mutlaka deli oldu denir. Bana müthiş küf¬ rediyor. Kan başıma sıçradı. «Sus» dedim. Daha arttırdı. Boy¬ nundan yakaladım. Jtki eliyle yüzüme saldırdı. Beş altı yerin¬ den yırttı. Dedim: «Bu olmaz, boşanalım.» «Evet, ben onu is¬ tiyorum» dedi. Bu iş için konsoloshaneye gitmeye karar verjp, bir otomobile bindik. Oraya yaklaşınca ağlamaya başladı. Yal¬ vardı kendi kendime: «Artık sondur, bitsin» dedim. Konsolos¬ hanenin önünde. indim. O inmez. Ağlar ve bağırmaya başladı. Âlem etrafımıza toplanacak, utandım. Elinden tutmuş dışarı çekiyordum. O beni içeri çekti. Ben de utancımdan sustum. Şo¬ före evin adresini verdi. Eve geldik. Bir daha yapmayacağına bin yemin etti, fakat onun yemininin on paralık kıymeti yok¬ tur. Şimdi mesele mühim. Bu babasından miras yerse bana neler yapmaz. Bu iş bitmeli. Bütün elmaslarını, kürklerini, en iyi eşyalarını, beş altı büyük 'sandık yapıp aldı. Trene koydum. İstanbul’a gitti. Ya¬ nımdaki Türk hizmetçi kadın bana derdini döktü: «Ben artık duramam, evleneceğim. Benim çektiğimi kimse çekmemiştir. O gelmeden beni yollayın. Gelirse yollamaz. Burada ölürüm» de¬ di. Baktım hakkı var. 15 Mart : Mustafa Kemal yaveri Rusuhî’yi azletmiş. Bu adam tam Mustafa Kemal’in pençesinde idi. Yani onun gibi körkütük sar- 1756 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1757 hoş, fuhşiyata bulanmış, elinde tabanca, ilâh... Onu azletmesi mühim bir şeydir. Sebebini bilmek mümkün değil. Şimdi Cum¬ huriyet Riyaseti başkâtibi Tevfik’i de azletmiş. Demek ki mü¬ him birşey var. Tevfik Geldanî barolyeflerindeki surata benzer suratlı müthiş dalkavuk, haysiyetsiz, cahil, adî, mürtekib bi¬ ridir. îsmet’in yetiştirmesidir. Onu miilâzımlıktan bu hale ge¬ tirdi. Güya Ispanya sabık kralının İstanbul ziyareti esnasında Tevfik merasime ait bir hata yapmış, sebebi bu imiş. Zavallı millet bilmiyor* Böyle şeyler, hattâ bir adamı kabahatsiz öl¬ dürmek Mustafa Kemal için azli mucib olur mu. Azli mueib şey Mustafa Kemal’e sadakat, hizmet etmemektir. 17 Mart Paris gazeteleri de kabinede tebeddülden bahse¬ diyorlar. Demek bu üç iş mühim bir sebebe dayanıyor. 25 Mart : 21 Mart tarihli Milliyet geldi. İsmet Paşa şu ifade ile hü¬ kümetten çekileceğini tekzib ediyor: «Son günlerde hükümet¬ ten çekileceğim hakkında şayialar var. Vatandaşlarımı ve Tür¬ kiye Cumhuriyeti ile alâkadar olanları tatmin için söylemeye lüzum görüyorum ki; benim hükümetten çekilmemi icab etti¬ recek hiçbir sebep ve zaruret yoktur. Büyük Millet Meclisinin itimadına ve Reisicumhur hazretleriyle daima hemfikir bulun¬ maklığıma istinaden beyan ederim ki; memleket ve milletimize hizmete bilâ tereddüt ve nefsime büyük itimadımla devam ede¬ ceğim...» Bu beyanatın en mühim kısmı şu: «Reisicumhur hazretle¬ riyle hemfikir bulunmaklığım» dır. Demek ki ismet şu beyanatı ile Mustafa Kemal’in bütün suiistimalât, katil ve idam ve bü¬ tün hatalarını müştereken yaptığını kabul ediyor. 11 Nisan : Nis’e zevcemin ihramıyla miras için tekrar gitmiştim Bu¬ gün döndüm. Bu da bana ayrı masraf oldu... Babası zevcemi mirastan mahrum eder bir vasiyetname bırakmış. Kayınpede¬ rim, babasından kalan serveti dokuz yıl içinde yemiş. Bu ser¬ vet yüzyirmibeş milyon bugünkü frank eder. Kadına verdiği ve İstanbul’da kalan emval ve emlâk hepsi birden yedi milyon frank tutuyor. Ne müthiş yemiş!... Demek yılda on ırilynn frank yemiş, işte bu millî servet böyle ecnebi fahişelere dökül¬ müştür. Bizim karı asıl bu havadisleri duyunca zıvanadan çı¬ kacaktır. Neyse Fransız kanunu mirastan mahrum edilene bir hak çıkarıyor. Bizde de mahrumiyet bazı şarta tabi, o da yok. Demek iki taraftar da hisse alacak. Milliyet gazeteleri on gündür yığılmış- 29 Mart tarihli de bütçeyi tevzin için yeniden dairelerden %.20 tenkiha,t yapıla¬ cağı yazılı. Alın işte... doldurun, doldurun. Şimdi boyuna ke¬ sin... Mütemadiyen tenkih ve yine demek bütçe muvazenesi temin edilemiyor. Demek ki memlekette İktisadî buhran pek derin ve vahimdir- Evvelce herkesten, herkesin ekmeğinden kestiklerinin adına buhran vergisi diyorlardı. Şimdikine muva¬ zene vergisi adını koymuşlar. Güyâ vergileri azaltacaklardı. Bi¬ lâkis yeni yeni böyle vergiler ihdas ediyorlar. Vah, yazık... Devleti idare eden şu cahiller, sefihler işi bu raddeye getirdi¬ ler... 22 Nisan : Zevcemden mektub aldım. Babasının mirası için Istanbul- dan Ankara’ya gitmiş, ismet Paşa’nın haremini görmüş, koca¬ sının bu işte yardımını istemiş, ismet vâdetmiş ve zevcemi on gün hanelerinde misafir etmişler. İstanbul’a döner dönmez yaz¬ dığı mektubta derhal İstanbul’a gelmemi yazıyor ve ısrar edi¬ yor. Diyor kİ «Miras işi sen olmayınca olmazmış.» ismet Paşa benim için fena bir şey yok demiş. İstanbul a dönmeliymişim. Çok söyleyeceklerim var, yazamam. Herhalde süratle İstanbu¬ l'a gelmelisin diyor. Anlaşılıyor ki, ismet zevcemi bu hususta ikna etmiş. Zaten nedense bu adamlar benim Türkiye’ye dön¬ memi pek İstiyorlar. Buraya geldiğimden beri yani yedi yıldır hemen her sene birini gönderir, beni avdete iknaa çalışırlar. Hep de söyledikleri ayni nakarat : Benim için fena birşey yok- 758 1759 HAYAT ve HATIRATIM muş. Canım ben ne katilim, ne hırsızım, ne de Cumhuriyettenbe- ri siyasî teşkilâta girdim, ne de komplolara karıştım. Sanki onun için birşey yok ne demek oluyor. Böyle bir söze mahal yok. Bun¬ lar acaba ben onlardan canımı alırlar diye korkup da memle¬ kete gitmiyorum mu zannediyorlar. Bu doğru amma asıl mü¬ him sebep başka. Adî insanlar... Büyük sebep ve mani onların suîidareleri, türlü rezalet, hırsızlık, katil ve cinayet, vatana ve millete yaptıkları fenalıklardır. Onlarla çalışsam, kirlenirim, hadi çalışmayayım. Fenalıklara dayanamayıp verem olurum. Hem beni zorla bulaştırırlar. Böyle insanların yanma nasıl gi¬ deyim? Aynı zamanda canımdan, namusumdan da korkarım. Hangi mahkeıfte, hangi hak beni kurtarabilir? Abtallar ben böyle sözlerle, zevceme yapılan riayetlerle aldanır takımmdan- mıyım ? Eki kızdığım şey şu kadının Ankara’ya gidişidir. Bana ha¬ ber verip izin almaya bile lüzum görmüyor. Çıldıracağım. Şu karıyı kesmeli. Bunun altından çok pislik çıkacaktır. 25 Nisan : Türkiye kendisinin Cemiyet-i Akvama kabulünü talep et¬ miş. Eskiden AvrupalIlar istediler, bizimkiler kafa tuttular Bir kibr-u gurur... «Girmeyiz» dediler. Şimdi ne küçüklük, kendi¬ leri istiyor. Ne ahmaklıktı? Bu cemiyete girmekte bir zarar yoktur kİ... Belki fayda melhuzdu. Bence şimdi girmek isteme¬ lerinin sebebi aşikâr. Her yerde (Avrupa, Amerika) para ara¬ dılar, bulamadılar. Şimdi para istikraz bulabilmek için Cemi¬ yet-i Akvamı vasıta edecekler. Aynı zamanda İsmet Rusya’ya seyahat ediyor. Bu perhiz ne, bu turşu ne?... Rusya Türkiye’nin bu cemiyete girmesini istemiyor, Mustafa Kemal onların sözünden çıkamıyordu. Ga¬ liba onlara hoş görünmek, yine beraber , olduklarını göstermek için bu seyahati yapıyor. Yahut da Avrupaya böyle göstermeyi Rusya istemiştir, yapıyorlar. Yani bence ciddî bir şey yok Afi kesiyorlar. Ruslar da büyük mise en scene, büyük dekor ya¬ Dr. RIZA NUR pıyor, îsmet’i debdebelerle karşüıyorlar. Türkiye’nin bu gün¬ lerde zoru paradır. Bizim ağalar fena sıkışmış, malî buhran mevkilerini düşürür diye titriyorlar. Böyle bir seyahat para için olabilirdi. Fakat Rusya’dan birşey alamazlar. Kel merhemi olsa kendi başına sürer. 6 Mayıs 1932 : Dün, bugün yine refikamdan mektuplar illâ İstanbul’a git¬ meliyim. Neler demiyor. Benim merhametimi, vicdanımı, mu¬ habbetimi zevç hissimi herşeyi tahrike çalışıyor. Bunlardan da tehditlere girişiyor. Dünkü mektubunda süt ninesi ile beraber Ankara’da Adliye Vekili Yusuf Kemal’e gittiğini, Yusuf Ke¬ mal'in beni çok sevdiğini söylüyor. Ve diyor ki: «Yusuf Kemal Bey benim arkadaşım ne için gelmiyor diye ağladı. Ben de, süt ninem de ağladık. Kendimi tutamadım, hanımefendi dedi. Da¬ ha yazacak çok şeyler vardır ama yazmıyorum. Senin bu ka¬ dar inat edeceğini kimseler ümit etmemişlerdir. Canlarına tak demiş, sen anlarsın şekerim... Şimdi çok fena halde sıkışmış¬ lardır. Sen ne ister isen olacaktır. Ben bu kadar zayıyorum, sen anla, şekerim...» Yusuf Kemal beni sever, o namuslu adam¬ dır. Evvelce bazı kusurlarını yazdım. Kimde kusur yok. Keşke Yusuf Kemal gibi Türkiye’de on namuslu adam olsaydı, devlet ellerinde bulunsaydı, Türkler rahat ederlerdi. Canlarma tak de¬ diği de doğrudur. Fakat benim sözümü dinleyecekleri yalanın büyüğüdür. Bugün gelen mektubunda zevcem aynen diyor: «Ankara'ya gittiğimde îsmet Paşalara gittim. Hanımefendi birkaç gün kal da seni burada olan bir baloya götüreyim, dedi. Ben de kal¬ dım. Sonra balo himaye-i etfal balosu idi. Orada Gaziyi gör¬ düm, bana son derece iltifat etti. Kuzum Rıza Nûr Bey, ne için gelmiyor, dedi. Ben de, siz benden daha iyi bilirsiniz, dedim. O bizim arkadaşımızdır. Daima kendisine hürmet ederim, dedi. Yanındaki banıma dönerek kızım hergün Rıza Nûr Bey’in ta¬ rihini okumuyor muyuz? dedi. O da evet efendim, dedi. Ken- 1760 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1761 dişine hiçbir şey yoktur, ismet Paşa bütün mevcudiyetiyle ke¬ fil olsun. Artık gelsin, dedi. Ben de emrediniz de gelsin, dedim. Hayır ben ona emredemem. Ona her vakit hürmetim var, diye üçyüz kişi içinde söyledi. Orada kalmasında benim kabahatim yoktur. Ben ise benim kocamın da hiçbir kabahati yoktur, de¬ dim. Rıza Nûr Bev’i gördüğünüz zaman, benden selâm söyleyi¬ niz, deyip yanımdan gitti, ismet Paşa’da bir gece yemek yiyor¬ duk. Bana sordu, Kuzum Rıza Nûr Bey niçin gelmiyor, diye. Ben de bilmiyorum, orada çalışıyor. Bayraklara (Benim hilâl ve bayrak eserimi söylemek istemiş) dedim. O zaten bana söy¬ lemişti. Lozan konferansı bittiği zaman artık politika ile uğ¬ raşmayacağım diye. Öyleyse ne için bize darılıyor, dedi. Ben de, Paşam size darılmıyor, dedim. Biz onu vekil, mebus yaptı¬ ğımız hergün biri iner biri çıkar. Bundan kızıp da Paris’e git¬ meye ne lüzum vardı. Bana söyleseydi, artık politika ile uğraş¬ mayacağım diye, fakat oradan memnun ise otursun ve bize da¬ rılmasın, Biz kendisini her vakit severiz. Ve hiç kimsenin ma¬ aşım harice göndermediğimiz halde şeninkini (Bizim tekaüt maaşı) bir saat zarfında yapmışlardır. Bunu da bana Farukî Bey söyledi... Benim bu lâflara karnım tok. Şimdi Mustafa Kemal’in ve¬ ya îsmet’in bu lâfını mı yutayım, yoksa işine, hareketine mi bakalım. Bana hürmet edermiş. Ooh... ne kuyruklu yalan. O yükte ağır, pahada hafif nutkunda bu hürmetin aksi, bana buğzu görülmektedir. Hergün benim tarihimi okuyormuş, o doğru, onu Lâtife Hanımdan da, Recep Zühtü’nün ağzından da işiten birinden de işitmiştim. Bu sefer bir takım cahil dalkavuk¬ larla beraber «Tarih» adı altında neşrettiği şeye de bizim ki¬ taptan epeyce çalmış, onları çok defa da mübalâğalara boğ¬ muş, bazan aksini çevirmiş. Yaptığı İnkilâbları da hep bizim kitabtan aldı. Benim için bir şey yokmuş. Jsmet Paşa bütün mevcudiyetiyle kefil olsunmuş... Bir haftadır hastayım. Karı¬ nın ardı arası kesilmeyen, İstanbul’a davet mektupları ve beni tehditleri ve türlü azab içinde o kadar kederliyim ki, halim yok. öyle iken Mustafa Kemal’in bu sözüne birden kahkaha ile güldüm. Meyhaneci Bozacıyı şahid gösteriyor. Hangisinin sözüne inanmalıyım!... Şimdiye 'kadar ne bu ne öteki ne resmî, ne hususî sözlerinde adeta bir defa bile doğru söylemediler ki... Hey gidi... Onların akılları başka idi. Benim gibi namus¬ luları, elinden iş gelenleri, hizmet etmiş olanları, tepelemek, ezmek, bitirmek, sırf kendi akıl ve keyifleriyle bir takım dal¬ kavuk, hırsız ve emsalini etraflarına alıp, vuryansm gitmek, sözde devlet idare etmekti. Devletde kendilerine rakip, şeret ortağı olmasın fikrinde idiler. Kendilerine itiraz eden olmasın istiyorlardı. Böyle sekiz yıldır devlet idare ettiler, tam üstüne ettiler. Şimdi kıvranıyorlar. Pek merak ediyorum. Bu adamlar benim niye Türkiye'ye dönmemi istiyorlar? Senelerden beri bu gayretleri mevcut. Bu¬ nu gayet hakikî ve vazıh olarak öğrenemiyorum. Bu sefer be¬ ni zevcem vasıtasiyle oraya götürmek istediler. Bilmiyorlar ki, beni fikrimden çevirecek yoktur. Fransa Cumhurreisi Doumer’i şimdi vurmuşlar. Herkes akşam gazetelerini kapışıp duruyor. 15 Mayıs : Temps, Figaro, Paris-Soir gazeteleri îsmet’in Moskova se¬ yahatinden bahsetmişler, Türklerin bolşevik olacağını söyle¬ mişler. Okumadım. Okuyanlar söylediler. Derken Milliyet gel¬ di. Mahmud Siirt’in başmakalesi. Bu adî herif makalelerini Ne- ron’dan ve Ismet’ten aldığı direktifle yazar. Diyor ki, «Biz Rusya’nın rejimini değil, metodlarmı alacağız.» Kâfi. îş bozuk demek. Vah, yazık... Vah devletin, milletin haline nihayet bu çukura düştüler. Hey Allah’ın ifriti, hamuru şeytanın kibr-u azametinden ve gururundan yapılmış Mustafa Kemal! seneler¬ ce ben dahiyim. Devlet sistemi icadettım. Kimsede olmayan bir cumhuriyet tarzı icadettim. Kimsenin usulüne tenezzül etmem diye bar bar bağırdı, böbürlendi. Şimdi Rus çanağından nevale F : 111 1762 1763 HAYAT ve HATIRATIM yiyecek. Bu metodlarla memlekette ticaret ve serveti de öldü¬ recekler. Derken diğer Miiliyet geldi, ismet’in Roma’ya seyaha¬ tinden bahsediyor. Yine Mahnıud’un bir makalesi: «Bolşevik mi olalım, faşist mi? — Ne o, ne o» diyor. Herhalde yine yeni bir halt yiyecekler. Bakalım... Şimdi boyuna bunlar niye? De¬ mek kendi icadları, metodları saçma imiş, iflas etmiş. Şimdi yeni bir şey almak istiyorlar! Bunlar, bu, iflâs itirafıdır. Memurlara maaşlarının % 75 ini bono ile hükümet malın¬ dan vereceklermiş. Şimdi tekzib ediyorlar. Fakat bir aslı ol¬ masa gazeteye geçmezdi. Bu ne kadar vahim şeydir. Bunun verdiği felâketi Mısır’da Mehmcd Ali Paşa bahsinde bizim Türk Tarihinde oldukça tafsilâtla yazmıştım. Vahim akıbetler hazır¬ lıyorlar. Bu şeyler Mustafa Kemal’in dehasının karaya vurdu¬ ğunu, Kemalizm gemisinin şapa oturduğunu itiraftır. Bunlar¬ dan kendine bir zarar yok, batan gemi devlet ve millettir. Bu Fransızların da bayramı bitmez. Adeta her hafta bir din! bayram var. Dükkânlar kapanır. Hükümet daireleri tâtil edilir. Bizde çok bayram var diyen bizim yeni zübbeler bunları görsünler, insana bıkkınlık verme de. Millî bayramlar da caba. Bana bir Fransız kadım anlattı. Bu kadın Paris’e civar bir köydendir. Elli yaşlarında. Yirmibeş yıldır Paris’te oturuyor. Diyor ki: «Köylerde, hem de kırk elli kilometrelik (Trenle bir saatlik yer) köylerde nice adamlar vardır ki, hâlâ Paris’i bil mezler. Bunların içinde çok adam var, Paris’te yerin altında şimendüfer (Metro) olduğunu, insanları naklettiğini onlara an¬ latmak imkân haricindedir. Ne yapsanız inanmazlar ve böyle şey olmaz derler. Bu köylerde kocakarılar vardır, hekimlik ederler, yaraları, İltihabları inek boku ile pansuman ederek te¬ davi ederler. Kendimizi beğenmeyen bizde çürük tahta unu, gübre ile tedavi yapıldığını söyleyenler bir de bunları dinlesin¬ ler. Bir de ben gördüm. Bundan yirmi yıl evvel Paris’te apart¬ manımda Paris civar köylerinden birkaç hizmetçi vardı. Odayı temizledikten sonra yerdeki, Türkiye halısını hem de tersine Dr, RIZA NUR olmak üzere masaya koymuş, masanın ince kadife örtüsünü yere yaymıştı. Paris’in hizmetçileri, amelesi, satıcıları ekseri¬ yetle Paris civarı köylerindendir. Bu kadar dirayetsizlik, ham- ilk az görülür. Fransızların orta tabakası, amele ve köylüsü sa¬ de ilk tahsil görür. Yani okuyabilir, bozuk imlâ ile yazarlar. Cem ve tarh gibi hesap yapabilir, işte malûmat ve tahsilleri bundan ibarettir ki otuzdokuz milyon fransızm belki otuzyedi milyonu böyledir. Kendimizi aşağı görenlere derim ve bu sözümü can kulağı île dinlesinler: «Milletimizin Fransızlardan hiçbir farkı yoktur. Herşey aynıdır. Sade farkımız şurdadır: Onlarda âlimler var, fabrikalar var. Bizde bunlar yok. Can alacak şeyler de zaten bunlar. Memleketlerini imar ştmişler. Biz edemedik. Milletleri¬ nin hemen hepsini okur yazar yapmışlar. Biz hâlâ yapamamı¬ şız, işte bunları alalım, yapalım. Şimdi sersemler Türklerİ Fran- sızlar gibi medenî yapalım diye dans ve emsali rezalet ve fel⬠ketleri aldılar, ilim, san’at alınız. Başkasına lüzum yok. Bun¬ ları.elde ederseniz memleketi imar ve ihya ve milleti refaha isâl edersiniz.» 16 Mayıs : Paris gazeteleri Sefir Münir’in Londra’ya, eski Roma se¬ firi Kara Suat’ın Paris’e sefir olacağım yazıyorlar. Londra’daki Ferid ne olacak. Birşey demiyorlar. Paris’e gelen müsteşar Tah¬ sin Rüştü tabii Münir cinsinden değildir. Münir’i sevemezdi. Der¬ hal Münir’in aleyhinde miskin, derviş, beş vakit namaz kılıyor, sefarethaneyi tekke, cami yaptı. Kimseyle teması yok. Böyle sefirlik olur mu diye, propagandaya başlamıştı. Nihayet Mus¬ tafa Kemal’in manevî kızı ve maddî müstefreşesinin kocası da- mad-ı hazret-i şehri yari-i cumhuriyet penahî Tahsin Rüştü muzaffer oldu demek. Zaten belli birşeydi. Tahsin ihtida müs¬ teşarları dağıttı. Şimdi de sefirleri. Zavallı devlet ne oyuncak olmuştur. Yine La Turguie Libre gazetesi çıkmaya başlamış. Paris’te 1764 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1765 iki yıldır La Republigue Enchaînee adıyla Fransızca bir gaze¬ te çıkıyordu. Çıkaran Damat Ferid’e on günlük dahiliye nazır¬ lığı eden Mehmed Ali’dir. Bunun burada dolandırıcılık ile ya¬ şadığını söylüyor, vakalarını hikâye ediyorlardı. Bana gazete¬ sini gönderdi. Bir mektup yazdı ve abone ebedeli makbuzunu gönderdi. Hepsini geri gönderdim. Bu gazete batıyor, çıkıyor¬ du. Bu yüzellilik olan Mehmed Ali evvelce yiizelliliklerden bir kaçı ile işe başlamıştı. Bu yüzellilikler hepsi ahlâksız, dolandı¬ rıcı ve birbirlerini yiyorlar. Eğer dolandırılacak birini bulamaz¬ larsa birbirlerini dolandırıyorlar. Bu gazete ihtidaları pek ba¬ yağı idi. Sonra Mehmed Ali yüıudılerle işe başladı. Gazete da¬ ha iyi oldu. Onları da dolandırmış, Yahudiler geldiler. Nihayet Mustafa Kemal bu gazeteden sinirlenmeye başlamış, sefir Mü¬ nir vasıtasiyle Fransız hükümeti nezdinde gazeteyi kapatmak içm teşebbüste bulundu. Fransız hükümeti tarafından Mehmed Ali’ye kapat demişler, kapatmış. Şimdi «Serbest Türkiye» kal¬ dı. Bunu çıkaran Necati Rıfat adını taşıyan adam gen£ bir ya- hudidir. Türkçe bile bilmezmiş. Sorbonda hukuk tahsil ettiğini söylüyorlar. Bu adam her tarafa başvuruyor. Birgün bana da gelmiş. Bereket versin evde değildim. Telefon edeyim diye ka¬ ğıt bırakmış, etmedim. Bir mektub yazarak randevu istedi, ce¬ vap vermedim. Sonra Haşim Nahid denen dünyada nadir gör¬ düğüm ahmaklardan fakat kendini yekta bir deha ve alim zan¬ neden bir serseri yollayıp onun vasıtasiyle randevu istedi. Ve bu ebenneka beni «aman görüşmezsen sonra gidip Rauf’la gö¬ rüşecek diye tehdid etti.» Dedim; «Benimle görüşmesin de is¬ terse Tur-i Sina’ya çıksın. Musa ile hattâ Elohim ile görüş¬ sün.» Bu gazete Padişahçı ve halifeci, Türkiye’de Padişahlığı ve Halifeliği iadeye hizmet ediyor. Bir yahudinin Türkiye ile hele hilâfetle alakası olur mu? Bizim Yahudileri biliriz: Bir cep¬ lerinde Türk diğer ceplerinde Italyan ve emsali pasaportu var¬ dı. Dinleri imanları Paradır. Ortada bir rivayet var: Hind Niza¬ mı A'bdülmecid’e halifeliğini ve Padişahlığını iade etmek için beş milyon tahsis etmiş. Galiba bu yahudi bu rivayeti işitti. Bu paradan çöplenmeyi kurmuştur. Gazete neşretmesinin sebebi fcudur. Bu Haşim Nahia’i ben uzaktan birşey zannederdim. Bun¬ dan altL ay evvel, birgün ansızın bana geldi, iki yıldır Paris’te imiş. Gelmedi de şimdi gelmesine mana veremedim. Derken an¬ laşıldı. Dedi ki: «Acım. Üç gün sonra otelden de sokağa atıl¬ mam gerektir. Iş bulamıyoruz» iş istedi. Aradım, bulamadım. Sade Afganistan sefirinden Fransızca’dan Farisî’ye tercüme buldum. Çünkü tabettirdiği ve bana verdiği bir prospektüste Türk, Arap, Fransız, Italyan, Acem dilleri bildiğini, bu diller¬ de ders verdiğini yazıyor. îş bulduğumu kendisine söyledim. «Farisî bilmem» dedi. Demek adam şarlatandır. Diğer bildiği diller de böyle galiba. Yine açlığından şikâyet etti. Dedim «îş buluncaya kadar sana her ay para vereyim.» Dedi: «Nasıl ka¬ bul ederim. Ağır «Ee, borç al, sonra iade et!» dedim. «Peki» dedi. Her ay Paris Osmanlı Bankasına verdiğim çekle beşyüz frank verdim. Elden de para verdim, insan bir Türk aç kal¬ dım deyince gurbette eli ayağı tutmuyor, para veriyor. Fakat bu adam bana belâ olmuştur. Gabi, cahil, hem kel ve hem fodul, gayet terbiyesiz, adabı muaşeretten bir şey bil¬ mez, hattâ sohbet bilmez, kendini dev aynasında görür, biri. Yardım ettiğime bin pişman etmiştir. Sonunda bana hakarette etmiştir. Bu adam meğerse bir iki defa emraz-ı akliyeye de tu¬ tulmuş idi. Ne söylesem itiraz eder. Rmî veya adi. Kör kâhya¬ lığa da başladı, işlerime de karışıyor. Beni idare etmek istiyor. Fena sığıntı oldu. Kendimi evde yoktur, dedirttim. Bir günde üstüste on defa geldi. Yine yok dedirttim. Ertesi günü de geldi, istiskalden de anlamıyor. Nihayet bir daha bana gelmemesini yüzüne söyleyerek defedebildim. Bu gitti. Ömer Fevzi geldi. Bir matbua yaptırmak dola- yısiyle beni dolaba koymak istiyor. Hem de ne vuracak,? Yüz- elli bin frank. Bunu benden Haşim de istedi. Galiba dolandın- 1766 HAYAT ve HATIRA" . >ı Dr. RıZA NUR 1767 cıIığı beraber yapıyorlardı. Baktı olmuyor »rVıv-î frank istedi. İki yüz verip defettim. Haşim’e de heı,^ '•'?<:], vo, frank vermiştim. Bu cereme ile bu iki belâyı defettim. >i haşe¬ ratı hiç sevmem. Fakat bunlar ne yapıp yaparlar adresimi bu¬ lup gelirler. Refii Cevat da beni dolandırdı. Biri açım dedi mi bütün akıl ve mantığı kaybediyor, olmuş bir armut oluyorum. Parayı veriyorum. Her dolandırılışta da bir daha kimseye iyi¬ lik etmiyeyim, para vermiyeyim diyorum. Yine veriyorum. Ben de galiba pek aptal bir şeyim. 19 Mayıs ; Gelen milliyette Tıbbiye talebesinin bir içtimai olmuş. Dok¬ tor Besim Ömer bir nutuk söylemiş. Büyük rehber, dâhi Gazi’li, cümlelerle dalkavukluk ediyor. Bu adamın hayatı budur. Ab- dülhamit zamanında da Öyleydi. Bugün {27 Şubat 1935) bura- yı kopya ederken ilâve ediyorum. Adam bunların mükâfaatmı gördü. Mebus olmuştur. 24 Mayıs : Bugün îsmet Paşa Roma’ya varıyormuş, Rusya seyahatin¬ den sonra Roma seyahati bunların bir gösteriş yaptıklarını bu suretle Akvam Cemiyeti vasıtasiyle para bulmak istedikleri maznundur. Yahut da îsmet Rusya’da, İtalya’da para dileni¬ yor. Rusya’dan alabildiği çürük alât-ı ziraiyedir. Hadi bunlar işe yarasın diyelim. Bununla ne yapacaklar? Çok buğday, tü¬ tün ve emsâlimi yetiştirecekler. Bunlar dünyada o kadar bol ki satacak piyasa yok. Sinop’tan aldığım mektupta çiftliğimin tü¬ tününü, batmanını ikiyüzelli kuruşa satmışlar. Halbuki eskiden sekiz - oniki liraya satıyorduk. Bu sene ancak beş liraya müş¬ teri bulabiliyorlar, O halde,ne fayda umuyorlar? Geçen yıl ha¬ tırımda Falih Rıfkı «artık makina devri açmalıyız'. Traktör¬ leri işletmeliyiz, diyordu. Zavallı cahil! Bu senin memleketin ıçm mi ya? Nice Türk kolu daha işsiz duruyor. Sen evvelâ on¬ lara iş bul da, insan kolu yetişmesin, makinelere müracaat et. Gafi! böyle bir şeyi bir gazetede okumuş, hadi makale, Türki¬ ye’ye tavsiye. Halâ Maarif Vekili bizim kilişeleri vermiyor. Bu gün ona mektub yazdım: Paris: 24 Mayıs 1932 «Muhterem Efendim, «Takriben yedi ay kadar oluyor ki, Yusuf Kemal Beyefen¬ di vasıtasiyle Maarif Vekâletinden Devlet Matbaasında kalmış olan klişe ve emsalini istemiştim, O vakit zatı âlinize resmî bir taleb gönderirsem, vereceğinizi vaad buyurmuştunuz. Gön¬ derdim. Zaman geçti alamadık, tekrar Yusuf Kemal Beyefen¬ di vasıtasiyle rica ettim. Bu sefer: «Bu hususta evvelce veril¬ miş emir varsa veririm, yoksa veremem» demişsiniz. Bu emri arıyor bulamıyorlarmış. Eğer emri bulamıyorlar, böyle bir ba¬ sit işi yedi ayda intaç edemiyorlarsa bunun kabahati benim de¬ ğildir. O vakit ki Maarif Vekili İsmail Safa Beyefendinin ben¬ de resmî bir mektubu var. Bu mektubu Galata’da sigorta ha¬ nında Ömer Farukî Bey’e gönderdim. «Gösteriniz, görülsün, fakat mektubu vermeyiniz, kaybolur» dedim. O vakit ki Maarif Vekili bu mektubunda bana diyor ki: «Klişeler sizindir. Çün¬ kü tarihinizin ikinci tabı hakkı sizindir. Binaenaleyh klişeler bİ 2 İm işimize yaramaz. Alınız. Matbaaya emir verdim». Bu se¬ fer bu mektubu Devlet Matbaası Müdürü görmüştür. Beyefendi, bu sözünüz gücüme de gitti. Sözünüz benim ya¬ lan söylediğime ve yalanla klişeleri çekmeye çalıştığıma zahib olduğunuz fikrini vermektedir. Bir defa şunu söyleyeyim ki, ben yalan söyleyen takımından değilim. Hattâ fazla doğru söy¬ lediğimden, hiç çekinmeksizin daima doğruyu herkesin yüzüne söylemek adetim olduğundan otuz yıldır bir çok fe¬ lâketlere uğrar dururum. Eğer yalan dolan ve dalkavukluk gi¬ bi emsali şeyler mutadım olsaydı, bugün orada gırtlağına ka¬ dar servete gark olmuşlardan biri de ben olurdum. Şimdi kal¬ dık kaldık da üçbuçuk kuruşluk klişe için mi yalan irtikab ede¬ ceğiz!... Evvelâ Safa Beyin mektubu elde bir vesikadır, klişeler be- 1768 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1769 cimdir. Sonra şimdiye kadar bizim Türk Tarihine aid yığınlar¬ la klişeleri almışım. Bunları üç, dört takımda olmak üzere ver¬ diler, bendedir. İşte ikinci vesika da budur. Eğer emir olma¬ saydı bunlar bana nasıl verilirdi. Memurlarınız emri bulamı¬ yorlarsa bu iki şey emrin vücudunu bilfiil gösterir ve onları ba¬ na vermek için kâfidir. Beyefendi! Yoksa tarih neşrederim diye bir mahzur mu düşünüyorsunuz? Biz çoktan o sevdadan vazgeçtik. O artık harcıalem değildir. Biz bunu bilenlerdenizdir.. Bizi gaflet uy¬ kusunda yatanlardan mı sanır ye sayarsınız?... Vakıa ve zama¬ na uyduğumuz yok, bu eski adetimizdir. Huydur, ne çare... Fa¬ kat şimdi zamaneye dokunduğumuz, karşı koyduğumuz da yok--- İkinci ciheti: Eğer bu klişeleri bana vermezseniz bunlar orada çürüyüp mahvolacak. Bundan ne sizin vekâletiniz, ne de başka şey, bir şahsî istifade edemez. Evvelâ hakkı yoktur, sa¬ niyen; bunlardan benden başka kimse birşey anlamaz. O halde vermeyip de ne yapacaksınız? Uzun yıllar var ki hilâle ve Türk Bayrağına dair bir eser hazırlamakla meşgûldüm. Bir yıldır bitmiştir. Tab’ı bu klişeler yüzünden bu kadar gecikti. Türkçe yazmaktan bile vazgeçtiğimizden bunu da Fransızca neşrede¬ ceğiz. Bu klişelerde o esere yarar şeyler vardır. Siz onları bana verseniz de vermeseniz de bu eser neşrolacaktır. Vermezseniz burada sade bana bin frank kadar lüzumsuz bir masraf ettir¬ miş olacaksınız. Ve orada klişeleri boşuna çürütmüş olacaksı¬ nız. işte netice budur. Böyle eserleri bilâkis teşvik etmelisiniz. Türkün hayat ve mazisine ait mühim ve gayet kıymetli olan Oğuznameyi neş¬ rettim Bir Türkoloji mecmuası neşrediyorum. Münderecatı şimdiye kadar yapılmamış tetkiklerdir. Orijinaldir, içinde Türk şiirinin kaidelerini tesbit eder, makaleler vardır. Hâlâ şiirimi¬ zin versification ilmi yapılmamıştır. Fecii. Bin esefki yapacak da yok. Bu Hilâl ve Bayrak kitabı da böyledir. Bunları para verip siz yazdırmaksınız. Yahut yazılınca hiç olmazsa bunlar¬ dan biner, teşvik nüshası satın almalısınız. Bu kadar kütüpha¬ ne var, onlara, muallimlere ekmek, su gibi lâzımdır. Bunlardan geçtik, geçtik değil, aklımızdan bile geçirdiğimiz yok, fakat şu klişeleri veriniz. Bu izahatı görünce matbaaya bana ait olan şeylerin iadesi için derhal emir vereceğinizi zannediyorum. Vermezseniz de resmî bir talebe resmî bir cevap vermek icabeder. Buna lüt¬ fen bildiriniz ki, sallantıda beklemeyip meselenin kapandığım anlıyayım, klişeleri burada yeniden yaptırayım. Fâik hürmet¬ lerimin kabulünü rica ederim, efendim.» Doktor Rıza Nûr. 23 Mayıs tarihli Milliyet geldi. Roma’ya gitmek için ismet İstanbul’dan hareket etmiş, vapurdan Mustafa Kemal’e şu tel¬ grafı çekmiş: «İstanbul’dan büyük dost memlekete hareket ederken, memleketin mukadderatını o kadar büyük isabet ve her’an da¬ ha ziyade tebarüz eden bir idare ve metanetle saadetlere sev- keden millî reisimize benim ve arkadaşlarımın sarsılmaz tazi¬ matlarını, merbûtiyetlerini ve itaatlerini ifade etmeye müsare- at ederim.» ismet Mustafa Kemal’e karşı dalkavukluğunu gittikçe artırıyor. Burda tâzimatmdan bahsediyor. Bu kelime müthiş¬ tir. Henüz hiç görülmemişti, ismet eskiden arada kafa tutmayı bile tecrübe ederdi. Şimdi tamamiyle itaat ve ubudiyette. Hele itaat takdim ediyor. Bu daha mühim. Bunun manası: Ya ismet Neron u atıp, yerine geçemiyeceğine tamamiyle kani oldu, işi iyice dalkavukluk ve ubudiyete vurdu. Yahut her vakitkinden ziyade içinde Neron’un yerine geçmek var. Çünkü bu adamın seciyesi bir adama garez ve düşmanlığı ne kadar çok olursa, yüzüne gülmesi ve dalkavukluğu da o kadar çok olur. 1 Haziran : Bugünkü Fransız gazeteleri îtalyanın Türkiye’ye iki mü- 1770 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1771 yon İngiliz lirası ikraz ettiğini söylüyorlar. İstanbul’dan gelen Milliyet gazetesi de îtalyamn Türkiye’ye kredi açtığım söylü¬ yor, Artık, iyice anlaşılıyor: Türkiye’nin Cemiyet-i Akvama gir¬ meye teşebbüsü, Ismet’in Rusya ve İtalya seyahatleri • para bulmak içindir. Demek para için kıvranıyorlar. Musolini, önce de Türkiye’ye bir kredi açmıştı. Bu seferkini de kimbiiir bizim¬ kilerden neler alarak, ne ağır şartlarla vermiştir. Bu şartlar hep Italyanın Türkiye’ye muslihane hulul ve atî istilâsına yar¬ dım edici şeylerdir. Nitekim Arnavutluğa da veriyor. İsmetle bu atîyi acı acı görüşürdük. Birbirimize «Devlete istikraz yap¬ mak cinayettir» derdik. Şimdi bu cinayeti kendi eliyle işliyor. Hayret. Bu adamlar çok vicdansızdır. Mevkide kalsınlar da ne pahasına olursa olsun. Bizden sonra tufan, kıyamet olsun ister¬ se, diyorlar. Şunu mahsus buraya dercediyorum. İbrettir. Reisicumhur nasıl olur, görülsün. Fransa ayan ve mebusân meclisinde oku¬ nan riyaseti cumhur tezkeresi: «... Benim birinci işim kahraman ve demokrat ve müesse- selerimize muhafız tâyin ettiğimiz (Pol Dö Mer)’i düşünmek¬ tir, O bu hayattan sonra kendini sırf aile ve cumhuriyet mezhebine vermiş olan bu cephelerde Fransız hizmetinde şehid düşen dört oğlunun yanma gitmiştir. «... Mevki-i iktidarın intizam dahilinde işgali demokratik rejimin mükemmelliğini ve dokunulmaz olduğunu bir defa da¬ ha gösterdik. «Assemple Nasyonal beni Cumhurreisliğine çıkararak Ve ver¬ diği şerefle bu şerefin bütün kıymetlerini şiddetle hissettireli, intihabınızın bana yüklettiği büyük vazifeleri anlamaz değilim. Yardımınızla Fransa’nın benden beklemeğe hakkı olan şey’in al¬ tında kalmazsam bahtiyar olurum. Kanun-u esasiyi kıskançça muhafazaya ve onun hür yürümesini kolaylatmaya koyulaca¬ ğım. Ben partilerin bitaraf hakemiyim..., «Devamı ve vehameti cihetiyle müstesna bir değişiklik ve bir İktisadî buhran memleket üzerine çökmüştür. Onu tehdid ediyor, dünyayı en esaslı temellerinden sarsıyor. Ticareti dur¬ duruyor, sanayii felcediyor. Şurriaj kanserini iki misli ediyor. Vergi tahsilini azaltıyor, bu da bütçe muvazenesini ve krediyi tehdid ediyor. « .Lebron. «Hilâl Tarihi» eserimi yazı makinesiyle yazdım. Yazdıktan sonra müsveddelerle mukabele ettim. Bir aylık zamanımı aldı, işim kalmadı. Göndereyi göreyim dedim. 29 Haziran 1932 de Londraya geldim. Zihnimde Londra muhteşem binalarla müzeyyen, fevkalâde birşeydi. Derlerdi ki, her sokakta binalar yeknesak tarzdadır. Halbuki ekseriya ufak binalardır. Yeknesak filân hiç yok. Bilhassa çoğu adî tuğladan yapılmıştır. Umumiyetle üç dört katlı binalardır. Sokaklar kâfi derecede geniş değil. Bilhassa pek eğri büğrü sokaklardır. Pek dar sokaklar da çok. Muhteşem binalar da var. Bunlar, bankalar, ticarethaneler ve emsâlidir. Kralın Londradakİ mes¬ keni ufalk bir saraydır. Prens Doğal’ın hanesi eski, tuğladan, an¬ cak yirmi odalı kadar, alçak, ufak, âdi bir binadır, insan Ingil- terenin haşmet ve servetini düşününce hayret eder. Türkiyede parasızlık, açlık, müthiş bu vaziyette sefahat Gazisi kendisine bir muhteşem saray yaptırıyor, Mustafa Kemâl’in sarayına Afri¬ ka’dan taşlar, Londra’dan malzeme getiriliyor. Bu ne iştir? Bu adam ne alçaktır. Zavallı Türkiye’de bu adama bunu söyliyecek Prens Doğal’m evini misâl getirecek bir adam da kalmamış. Galeri Nasyonal denilen resim müzesinde Bellini’nin tabloların¬ dan bir kolleksiyon var. Fatih Mehmed’in resminin orijinal tab¬ losu da burada. Yine ona ait Türk kıyafetli iki tablo daha var. Ama neyin nesi olduğu belli değil. Bugün Britiş Museum’a gidip Türk manüskirlerine bakacağım. Birgün sonra da Avam ve Lcrdlar Kamarasını göreceğim. Türk hükümeti sefaret memurlarının maaşını muntazam vermiyormuş. Pek şikâyetteler. Maaşlarını da pek kesmişler. 1772 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1 < 1 *_> Burası hakikaten pahalıdır. Güç bir iş. Müsteşar Nurettin Ferah anlattı. Suriye ve İran tahdid-i hudud komisyonlarında bulun¬ muş. Maaşlarım halâ vermemişler. Halep’de otelciye bile borç edip savuşmuş. Böyle birçok memurların tedahüle kalmış maaş¬ ları dolu imiş. Dedi ki : «Abdülhamid zamanı yine çok iyi idi. Hiç olmazsa insan müterakim maaşlarını sarraflara kırdırıp yüzde bir şey alırdı. Şimdi o öp mümkün değil.» Oraların, Kürt- lerin halini anlatıyor, pek perişan. Ne medeniyet ne yol, ne mektep, birşey yok, diyor. Memur da yok. Sade vergi memuru varmış. Asayiş pek fena imiş. Halâ şehirden şehire gidilemiyor- muş. Iran Hudud Komisyonuna memur zabitleri vurup soy¬ muşlar, kesmemişler, yaralı olarak geri göndermişler. Hal ou ki hükümet bunları hiç yazdırmıyor. Saye-i şahanede asâyiş ber- kemâl!.. Anadolunun garbı kısmı da hemen hemen böyle. Bu hükümet sade vergi almayı düşünüyor. Köylerden tenviriye alı¬ yorlar. Köylü diyor ki : «Bizim köyde sade güneş ve ay ışığı vardır. Başka bilmiyoruz. Tenviriye vergisi neden verelim!. Yol vergisi alıyorlar. Bizim yolumuz Allahın toprağıdır. Bata çıka gideriz. Ne diye yol vergisi verelim. Maarif Vergisi alıyorlar. Mektep, muallim nedir halâ bilmeyiz.» Feci. Sade Ankara ve İstanbuîda zabıt, polise iyi bakıyorlar. Bu da mevkide durmak için. Vicdansızlık böyle olur, işte millet böyle bir halde iken Cumhurreisi Ankara’da kendisine saray yaptırır Refikam morfini bırakmak için İstanbul’da hastaneye kon¬ muş. 17 Temmuz : Ankara’da Mustafa Kemâl Tarih Kongresi topladı. İkiyüz otuz tarih muallimi v.s. iştirak etmiş. En ziyade söz söyliyenler tarih encümeni azasından Afet Hanım, Doktor Reşid Galib, Yu¬ suf Akçora ve emsâli. Birçok saçmalar söylüyorlar, bütün ci¬ hanı Tiirk yapıyorlar. Bütün bu toplamaların, konferansların gayesi açık görülüyor ; Mustafa Kemâl’i medh ve ayyuka çıkar¬ maktır. Mustafa Kemâl sekiz yıldır, askerlik dahisi, siyaset da¬ hisi ziraat dahisi, ilâh... dahi yapılmıştı. Şimdi de bu adam kendisini büyük müverrih, yapmak kaprisinde. Orada bu tarih encümeni azası olan bendelerine, dalkavuklarına bunu söyleti¬ yor. Kongreden gaye ve hülâsa şu : Tarihte meçhul Şeyleri Mustafa Kemâl keşfetmiş, tarihe nazariyeler vazetmiş, büyük müverrih, tarih dahisi olmuştur. Kongrede geçen dalkavukça sözleri toplasam sahifeler dolar. Sade şunu zikredeyim. Yusuf Akçora Ulu Gazi dediği bu adama milletin hocası diyor. Her şey oldu. Bilmem daha ne olacak. Böyle bir kongre böyle hura- fat ve saçma ve musammera yalanlarla sırf Mustafa Kemâl i ta¬ rih dâhisi yapmak için, meşgul ve sevkedilmese elbet fayda ı olurdu. Bir de lise tarih muallimleri böyle gayri mekşuf ve ta¬ rihten evvelki zamana ait şeylerle meşgul olabilir mi? Bu arkeologların ve emsali alimlerin işidir. Bu kongre mekteblerde Türk çocuklarına nasıl tarih okutmalı, millî Türk Tarihi nasıl olur, hangi vak’alardan bahsetmeli, ilk mektebler ve orta mektebler ve liseler için millî Türk tarihi yazmayı mü¬ zakere etmeli ve böyle üç eser yazmalıydı. Bu kongrenin hura- fâtına Avrupa âlimleri gülecektir. Mustafa Kemâl ne sıkılmaz bir adamdır. İnsan böyle bir gülünç işe teşebbüsten utanır. Bu adamın en mümeyyiz vasfı utanmamaktır. Neşrettiği tarihte Türklerin istilâ ettikleri yerleri bir haritada oklarla gösteriyor. Gitmedikleri yer yok. Hele Yunanlıları (Ege) kelimesinden do¬ layı Türk yapması, İrlandalIları (İr) hecesinden dolayı Türk yapması, çok cahilane, çok gülünçtür. Zavallı Iran ı unutmuş... Madem ki (îr) ile milletler Türk olur, İran’ın ne kabahati var? Onun da başında (Ir) var. Evet bu kadar saçma olmaz. Refikam Paris’e geldi. Tamamiyle deli. Bu da başımıza gel¬ di demek. Hastahanede bu hale gelmiş. «Pari-Plâj» a götürdüm. Tebdil hava, tedavi*, nasihat, iyileşti. Anlatıyor ; Baloda Musta¬ fa Kemâl’e «Balık baştan kokar» demiş. Mustafa Kemâl «Kabul etmem» deyip yanından gitmiş. Sonra İsmet otomobilde «Bra¬ vo İffet Hanım!. Sen işte söylersin» demiş. Bizimki öğünüyoı% 1774 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1775 Fakat bu Ismet’in, ben iyi bilirim ki öğretmesidir. Ona da Yah¬ ya Kemâl’e yaptığı aynı şeyi yapmış. 1 Ağustos : Refikam miras dâvası için yine İstanbul’a gitti Geidiği va¬ kit delirmiş olduğuna kani oldum. Burada düzeldi. Morfini bı¬ raktı amma yine yapacağından korkuyorum. Yapacağını söy¬ lüyor. Bir ay burada kaldı. Çok çektim. Dürüst bir uyku dahi uyuyamadım. Bizim keseden onbir bin Frank da masraf etti. Bu gidişle, parasız kalıp galiba sürüneceğiz. Önüne durmak im¬ kânı yok. Giderken de ne kadar eşyası varsa beş büyük sandık içinde götürdü. Niyeti bozuk demektir. iki seferdir eşyasını ta¬ yyör. Ben de memnun oluyorum. Gitsin. Ayrılıp işi bitirmek da¬ ha kolay olur. Hüseyin Hilmi’den mektup aldım. Urfa’dan Elâziz’e mek- tupçu olarak tahvil edilmiş. Urfa’da Araplarla uğraşıyorduk. Şimdi Kürtlerle başladık diyor. Feci. Akif, Recep Zühtü, Kılıç Ali, Gerzede Yeni Imamzâdenin ormanlarına iştirâk etmişler. Şu esafile bak. Hergün vurgun. Allah sonunu hayretsin. Yine diyor ki, Tarih kongresi müzakerelerini ve yeni çıkan tarihi gördünüz mü? Siz bu iddiayı on sene evvel konferanslarınızla bağırırken sizin tarihe (Rıza Nur Bey ittihatçılara târiz için tarih neşretti diyorlardı) diyor. Türklerden biri geldi. Puankare ile görüşür biridir. Onbeş gün evvel görmüş. Puankare demiş ki : «Ben size şaşıyorum. Biz makinenin esiri olduk. Felâketteyiz. Siz nasıl olur da bu esa- rete girmeye çalışırsınız. Görmüyor musunuz ben sizin yeriniz¬ de olsam Darülfünûna bakmam, marangozluk ve emsali gibi san’at ve ziraat mekteplerine gayret ederim. Ve halkı toprak¬ larına bağlar, merkezlerine gitmelerine mâni olurum. Biz sür- prodüksiyon ve şumazdan perişanız. Siz hiç Avrupaya fabrika ile rekabet edemezsiniz ki»... Bu adam cidden büyük zekâdır, ne güzel söylemiş, bizim halimizi de ne iyi biliyor. Bu sözleri çok mühmdir. Benim bütün gayem bunlardır. Yüksek tahsil ile yaptığımız memur yetiştirmekten, iş bulamayıp boş kalarak ve tenevvür ettiği için daimî elem içinde kalan ve serseri politikacı olan yahut dalkavukluğa dökülen, yahut başka fena yollara sa¬ pan, hasılı muzır, müstahsil olmayıp, parazit olan bir unsur ye¬ tiştiriyoruz. Bunları ben muhtelif vesilelerde söyledim ve yaz¬ dım durdum. Halbuki İstanbul gazetelerinde Ankara ve Anado- lunun diğer mahallerinde de üç dört tane daha darülfünûn ya¬ pacaklarmış. Ne gaflet! Ne körlük. Yahu ilk ve orta hatta yal¬ nız ilk tahsili tamim edin, kâfi. Darülfünûnluk işleri Avrupa da- rülfünûnlarında gördürün. Adedi az keyfiyeti yüksek olarak l⬠zım gençleri o darülfünûnlarda yetiştirin. Puan karenin sözü, keza Mustafa Kemâl’in Türkleri basma kalıp Avrupalı yapmak davasına da ne güzel cevap, bu adam bilmiyorki Avrupa mede¬ niyeti tereddi etmiştir. Çok pisliğe bulanmıştır. Artık saadet ver¬ mekten uzak olmuştur. Bilâkis felâket doğuruyor. Böyle mede¬ niyet basma kalıp alınır mı? Hem de Türk orijinalliğini silerek. Hele burası müthiş felâket. Fabrika bizde yalnız. Kendi ihtiyaç¬ larımız için yapılmalı. Bunun da ilerisine gidiyorlar demek. Fe¬ lâkettir, ama, neyse bunu yapmak ellerinden gelmez. Bunlar hep tedriç işleri... 3 Ağustos : ismet ve bütün vekillere İzmir'e Mustafa Kemâl’in heykeli¬ nin küşâd resmini yapmağa gitmişler, ismet bir nutuk söylemiş. Efendisine dalkavukluklarla dolu. Başvekil ve vekiller onun heykeline merasim yapmaya gidiyorlar. Uşak gibi şeyler. Za¬ vallı Yusuf Kemâl’e acıyorum. Milliyet gazetesine verdiği bir mülakatta «Adliye ıslahatı da Gazinin devrinin güzide eserle¬ rinden olacaka diyor. Birkaç yıl evvelde Milliyette bir makale neşrederek yeni harfler dolayısiyle gazı’ye dâhi demiş idi. ismet nutkunun bir yerinde diyorki : «İzmirlileri bizimle değil diyenler ahmaktır. Demek halâ Fethi’nin İzmir’e gittiği vakit aleyhlerine hâsıl olan galeyanın tesiri altındalar. 1776 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1777 Müthiş bir matbuat kanunu yapmışlar. Yûsuf Kemâl’e acı¬ yorum. Bunu Yusuf Kemâl’e yaptırdılar galiba. 4 Ağustos : Zevcem gidelidenberi rahatım. Her gece on saat uyuyorum. Bazan öğlenden sonra da bir iki saat uyuyorum. O burada yir¬ mi altı gün kaldı. Hiçbir gece doğru dürüst uyuyamamıştım. Hizmetçi de İstanbul’a gitti. Yine yalnız başımayım. Fakat ka¬ fam rahat. Kimsesizlik fena. Görüşecek hiç kimse yok. Buradaki Türklerle görüş, başına derd, belâ hazırdır. İçlerinde kıymetli insan yok ki, İlmî şeyler görüşesin. Hele bir kısmı bir iki görüş derhal seni dolandırır. Pariste Manastıra kapanmış gibiyim. Güç iş ama, çekmeli. Ya Mustafa Kemâl denen deveyi güderdik, yahut o diyardan giderdik, gittik. Bu sabah kalktım, giyindim, sokağa gittim. Yiyecek, gazete aldım. Kapıya emniyet kilidi ve zincir koydum. İki saatimi bunlar aldı. Yoruldum. Ne çare? Pa¬ ris sefareti müsteşarı Neron’un damadı Çerkeş Tahsin canımın düşmanı. Birkaç aydır işi beni Neron’a jurnal etmek. Uydurup yazıyor. Paris’e zaten bunun için gelmiş. Benim işimi ne bile¬ cek ?... Kimse bilmez. Hattâ zevcem dahi, benim sırrım benim kafamdadır. Tek bir adama bile sır tevdî etmemek bin acı tec¬ rübe ile hâsıl olmuş bir itiyadımdır. Kilid yaptım. Belki evrak çaldırır diye. Elbisemi temizledim, ütüledim. Yemek pişirdim. Yedim. Yattım. Uyuyamadım, ama dinlendim. Kalktım bula¬ şıkları yıkadım, ortalık süpürdüm. Bu hayatla ben çok ucuz ya¬ ğıyorum. Hane kirası ayda ikiyüz frank vergi, elektrik, gaz, su ve emsali yüz frank, yiyecek üçyüz frank, hepsi altıyüz frank ediyor. Kendime tütün ve kahve de üçyüz frank yetiyor. Hepsi dokuzyüz frank. Ayda bin Frank yetiyor. Ben böyle yaşayabili¬ yor, kendimi herşeyden mahrum ediyordum. Bizim karı su gibi akıtıyordu. Şimdi gidip hava almak için biraz gezeceğim, oku¬ yacağım. Benim birinci zıddım, kitaplarıma, hattâ kağıdıma, kalemi¬ me, hokkama birisinin el sürmesidir. Buna asla tahammül ede¬ mem. Zevcem de buna kızar. Ne yapayım, yazdığım müsvedde¬ lere, masamı temizlemek için bile dokunduğunu istemem. Çünkü bir defa karışırsa beni uğraştırır. Vakit kaybederim, öğrenece¬ ğim ve yazacağım şeylere beşerî ömrün, kifayet etmediğine dai¬ ma yanıp duran bir adamım. Vakit yiyor diyor, yemeğe, uyku¬ ya kızıyorum. Nasıl böyle bir ihtimale sebebiyet verecek şeye razı olurum. Eskiden yemek yerken de okurdum. Ve çok gece¬ ler, sabahlara kadar da okurdum. Nihayet hastalandım. Bun¬ lara imkân kalmadı. Adî konuşmalarla vaktimi alacak diye, zi¬ yaretimi kabul etmiyorum. Tamamiyle fnücerret yaşıyorum. Hem de yazdığım bir şeyi kaybedecekler diye ödüm kopuyor. Kaybolsa bir daha onu nerede bulacağım? Mısırda yahut Is- tanbulda, yahut Berlin, yahut Viyana veya Pariste bulduğum bir kitapdır. Bazan hanım kalemimi alır, ucunu bozar. Hadi kurşun kalemi ise yontmakla, demir ise değiştirmekle vakit kaybetmeli. Yasak ettim ve bu hususta şiddetli davrandım. Ve yazdıkça yangından, başka bir felâketten veyalıutta hamının arada «Yazdığın şeylere bakacağım» diye ettiği tehditten kor¬ karak götürür bankada bir komesför’e saklarım. Hanım hele buna köpürüyor. Yine bu sefer de bana bir iki nahoş seans yap¬ tı. Hepsine katlanıyorum. Ve yine bildiğimden dönmüyorum. Şimdi hanım da, hizmetçi de yok, bu endişeler de bitti. Keyifli¬ yim. Bizim ağalar (Mustafa Kemâl, İsmet ve etrafları) İstan¬ bul’a gelmişler. Boğazda, Marmara ve Adalarda vapurlarla te- nezzühler, alem-i âblar, Yalovada ve oradaki çiftliklerinde zevk ve sefa ediyorlar. Şâhâne tebdil havalar yapıyorlar. Ben bura¬ da karanlık iki odaya tıkılmışım, millet için kitap yazacağım diye Ölüyorum. Bu sene de Paris bugünlerde Mısır gibi sıcak. Of.. Milletin kurtarılması hu adamlara yaradı. Bunun için miy¬ di? Ne hakla bu paralar, keyifler, safalar!.. Demek istiklâl Sa¬ vaşında çalışmaları bunun içinmiş, vatanı çiftlikleri, milleti kö¬ leleri, çiftlikte hayvanat-ı ehliye yapmak içinmiş. Bunu dokuz F : 112 1778 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1779 yıl evvel görüp Türk tarihinde ne doğru söylemişim... 9 Ağustos : Bugün Irak’m yüksek memurlarından biriyle görüştüm. Şu malûmatı veriyor : «Faysal Türkiye’yi ziyaretinden memnun imiş. Çok hüsnü kabul görmüş, îngüizler onu İran’a da yollamışlar. Şah Rıza Pehlevî Faysal’a fena muamele etmiş. Bundan şikâyet ediyor¬ muş. İngiltere Türkiye ve İran’ı Rus nüfuzundan ayırmak isti¬ yormuş, muvaffak olamamış, îngilizler Irak’ta hiç imarat yap- mıyorlarmış. Sade para çekiyorlarmış. Îngilizler kanun-u esa¬ siye \ürt olalı yerlerde memurların kürt ve kürtçenin resmî dil olacağı hakkında madde koymuşlar. Kürtleri el altından Türkiye ve İran aleyhine sevkediyorlarmış. Bir Kürdistan teş¬ kiline doğru gidiyorlarmış. Doktor Kobay Şükrü Bağdatta Kürtlük için çok çalışıyormuş, İngilizlerin Asurîlerden taburları varmış. Asûrîleri Türk hududu boyuna yerleştiriyoriarmış, Kürtler buna kızıyorlarmış. Barzan şeyhinin son isyanı bunun içinmiş. Irak nazır ve başvekilleri İngilizlerin uşağı gibi imiş. Ellerinde hiç bir şey yokmuş. Bunun rivayetine göre İngilizlerin gayesi Türkiye, İran ve İbnissuudu imha imiş. Türk hududuna stratejik yollar yapmışlar. İrak’ta lıristiyan misyonerleri faali¬ yette imiş, yüz kişiyi hristiyan yapmışlar. Şiiler ekseriyette ve sünnılere pek diş bilemekte imişler. Fransızlar Şam’ı, Haleb’i, hele Beyrut’u pek imar etmişler. Suriye halkını parçalamak si¬ yasetini güdüyorlarnuş. Şam’daki bir avuç Çerkeze Çerkezlik vermişler. Artık, bu çerkezier arapçayı bildikleri halde konuşmu¬ yor, çerkezce konuşuyorlarmış. Çerkez elbisesi giyiyorlarmış. Çerkez mektebi açmışlar. Bunlardan süvari taburları yapmışlar. Bunları araplar aleyhine kullanıyorlarmış. Yine oradaki kürt- lere kürtlük vermişler, mektep açıyorlarmış. Ermenileraen de teşkilât yapıyorlarmış. Beyrut’ta Ermeni çokmuş. Orada bir Ermeni Darülfünûn’u açacaklarmış. Beyrut’ta ve Halep’te er- menilere mahalleler yapmışlar. Fransa üe Irak arasındaki san- car meselesinde Irak buranın Türkiyeye karşı stratejik ehemmi¬ yeti olduğundan vermemeyi iddia ediyor, fransızlar da muk’ave- le ile Fransaya ait olduğunu söylüyorlarmış. Fransızlar, İsken¬ derun Tür klerini himaye ediyorlarmış. Bu suretle Suriye’yi par- Çalıyorlarmış «Osmanlı Devrini arıyoruz» diyor. Bilmem sami¬ mî, bilmem hoşuma gitsin diye söyledi. 10 Ağustos : Paris’e geldiğimden iki yıl sonra beni Mustafa Kemâl’e jur¬ nal etmeye başladılar. Şaşılacak şey ki bunların içinde yüzelii- liklerden de beni jurnal ediyorlar. Ezcümle Refi’i Cevat. Uydu¬ rup yazıyorlar. Benim siyasetle uğraştığını yokki. Vakıa ikide bir bana arzu gelmiyor değil, hele bir fenalık gördükçe, fakat ilmi tetkik beni o kadar muti etmiştirki ondan kendimi alamıyo¬ rum. Şimdi de Paris’e müsteşar olan Talisin beni jurnal ediyor¬ muş. Geldiğindenberi, bu işe başlamıştır. Tabii bir şey bildiği yok. Uydurup yazıyor. Haber aldığıma göre yine Mustafa Ke¬ mâl i!e çalışmak ihtimalimi görüp korkuyormuş. Çünkü yine ben iş başma geçersem, onu derhal azledelim. Galiba evvelce bahsettimdi. Bu adam müthiş nasyonalist Çerkezdir. Türklere çingene nesli der. Bundan dolayı heyet-i vekile kararı ile Mosko- vada evrak müdürlüğünden azletmiştim. Jurnali şudur : Güya Zincirli Cumhuriyeti çıkaran Mehmed Ali’nin Bulgaristandak: şubelerinden birinden gelen bir mektubu elde etmiş fotoğrafını aldırmış. Bu mektupta deniyormuş ki, biz Rıza Nur teklifini ka¬ bul etmeyiz. Hem öyle bir adamla teşrik-i mesai edemeyiz. Bu yüzelliliği yapan o değil mi ? Şimdi utanmadan bizimle nasıl teş¬ rik-i mesai etmek istiyor. Tahsin fotoğraftan bahsetmiş, ama. elinde mektubun fotoğrafı yokmuş. Demek düzmedir, uyduru¬ yor. Uydurduğu şununla da sabit ki Mehmed Ali’ye ben teklif¬ te bulunmak değil, onun henüz şekil ve simasını bilmiyorum. Bu adam bundan dört yıl evvel bana görüşmek için teklif gön¬ derdi. Reddettim. Gazetesini çıkarınca bir mektında gönderdi. Mektubunu bir zarfa koyup, kendisine iade ettim. Nasıl olur da 1780 HAYAT ve HATIRATIM T)r, RIZA NUR 1781 teklifte bulunurum. Ben yüzellilikler ile teşrik-i mesai edece¬ ğim?!. Maazallah-’- Vakıa onların içlerinde Mustafa Kemâl’in garazile dahil edilmiş kimseler var ama çoğu vatan hainleridir. Yazdığı jurnaJdan bu malûmatı veriyorum. Bunu bana tanıma¬ dığım bir genç Türk gelip vcsikasiyie göstermiştir ve bunu met- rosi olan bir kadından almıştır. Rivayet değildir. Bu Talisin uy¬ dursun bakalım. Ahmak! Ben Paris’teyim Mustafa Kemâl’den ne korkum olur. Türkiye’de emlâkim, şunum, bunum vardır. Bir kısmını vakfedip kütüphane yaptım. Bir kısmını sattım sav¬ dım. Şimdi bir dikili kazığım yok. Kütüphaneye saldırırlarsa ben yaptım Onlar yıksınlar. Ne yapayım. Yapacakları tekaüt maa¬ şımı kesmektir. Zaten buna temelli bir mal diye baktığım yok. Gider Mısır’da hekimlik ederim. Mustafa Kemâl ve avanesi bana vızdır. 25 Ağustos 1932 : 22 Ağustos Milliyette «Türk Kültürünü bütün dünyaya ta¬ nıtacağız» ve yine«Yeni Türk lügati hakkında Gazi Hazretlerinin gösterdikleri en küçük bir misâl» büyük serlevhalarıyla hir ma¬ kale var. Bu gazeteciler dalkavukluğun artık çok çirkin ve son devrine vardılar. Zavallı millet! nelere kaldın? Gazi, Yunus Na- di’ye buyurmuşki : «(Hulasaten) : Şeyh Süleyman’ın Çağatay lügatinde «Kilturmak» var. Mâk lahikasını kaldır. Kiltur kalır. Bu işte frenklerin culture kelimesinin aslıdır. Bu kelime hars manasınadır. Bizden onlara geçmiştir, imdada koşun, ayol! Ağ¬ layayım mı, güleyim mi, Öleyim mi? Yahu! bu adamın bu saf¬ satalarım okudukça Paris’te ben utanıyorum. Böyle cehalet görülmemiştir, diyeyim, var. Fakat bu cehalette bu kadar ha¬ yasızlık, küstahlık, asla görülmemiştir. Bir düziye öyle işler ya¬ pıyor. Goygoycular ve şakşakçılar da hay hay’ı tutturuyorlar, trmallahe maassabirin.. Bu iki kelimeyi bir yapmak için yürüt¬ tüğü muhakemeler de o kadar gülünç ki, ancak bir deli kafa¬ sından çıkabilir. Şimdi ben izah edeyim : Bu Kilturmek sadece bizim (getirmek) mastarının Çağatay şivesinden ibarettir. Bun¬ da hars manası nerede? Yine gazi demişki : «Frenk ulûm ve fünûnunda tekâmül muhassalasına culture diyor.» Bu sözü ile vaadıan anlaşılıyor ki, Mustafa Kemâl Kültürün ne demek oldu¬ ğunu bilmiyor. Benim Ankarada Maarif Vekâletini teşkil eder¬ ken teşkil ettiğim Hars Müdürlüğünden dolayı hâsü olan itiraz ve gürültü sebebiyle Gazi denilen -bu adam ilk defa olarak hars kelimesini işitmişti. Demek halâ ondört yıldır, bunun ne demek olduğunu öğrenememiş. Zavallı bilmiyor ki ilim ve fenden biha¬ ber vahşî kabilelerde bile iptidaî bir hars vardır. Milletin ken¬ dine mahsus fikrî mahsulâttır. Almaııcada medeniyet manası¬ nadır. Ne uydurmuş? Ama bu haltı yediğine çok iyi etmiş. Çün¬ kü bu kültür İşi onun cehaletini, bir de nasıl uydurucu ve sah¬ tekâr olduğunu ve bunlarda ne kadar cesur bulunduğunu ve hiç de utanmadığını gösteriyor. Güzel bir delil vermiş, işte bu ada¬ mın bütün siyasi ve idari işleri de bunun gibidir. Herkes bun¬ dan pay biçsin. * Mısır’a gidip, bir matbaa açıp, bütün eserlerimi bastırmaya kat’î karar verdim. Beş on gündür matbaa makineleri harfleri için fabrikalarda dolaşıp malûmat almaktayım. İstanbul’a gi¬ debileceğim zaman gelince, orada bir gazete çıkaracağım. Bu sebeple makinemi büyük alıyorum. Artık dünyada başka gayem kalmadı. Ölmeden bunları yaparsam, gözüm arkada kalarak öl¬ mem. Evvelce Neron Ankara’da Marmara şeklinde bir havuz yapmış, adma Marmara Havuzu demişti. Şimdi de Karadeniz’in şeklinde çok büyük bir havuz yapmış, Adma Karadeniz Havuzu demiş, orada karıları filân yüzdürüp eğleniyormuş. Şimdi beni korku aldı. Bu adam aklına geleni yapıyor. Hele keyif ve eğlen¬ cede ya şimdi Bahr-i muhit-i atlasîyi yapmak akima gelirse Türkiye’yi bütün su altında bırakacaktır! Bu liavuzlan Bahriye Vekâleti bütçesinde gemi tamiri diye gösterilerek alınan para¬ lar ile yapmıştır. Hırsızlık, sahtekârlık. Mustafa Kemâl şimdi dil encümenini yeniden yapıyormuş, iptida Anadolu'da lügat top- 1782 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1783 latmış, şunu evvelden yapıp birkaç milyon havaya gitmeseydi, ya. Lügat toplanmasına daha ben 1919 da başlamıştım. 8 Eylül : Bu gün gelen Milliyette Mustafa Kemâl Dolmabahçe sara¬ yında bu ay içinde bir dil kongresi toplamış. Yazık dilimize.. Kültürü fransızca culture’nin aslı yapan bu adam düi mahvede¬ cektir. Kimbilir. Neler uyduracaktır. Kültür’ün aslı lâtincedir. Dil işi büsbütün karmakarışık olacak. Yeni bir tasfiye için çok zahmet çekilecektir. Yapmasa daha sevab işlerdi. Bu adamın bunlar nesine lâzım bilmem, tki yılda müverrih oldu. Bütün saf¬ satalarla dolu bir Türk Tarihi neşretti. Ve bunu cebren mektep¬ lerde okutuyor. Yazık Türk evlâdlarmın ömür ve dimağlarına. Şimdi de derhal filolog oldu. Bunların her biri hiç olmazsa on yıllık bir emeğe muhtaçtır. Bu adamın bu hırsları sırf dâhi, mucid, kâşif olmak içindir. Siyasiyatı, ceberrûtu ile kasıp ka¬ vurdu. Herşeyi avucuna aldı. Bütün ağızlara ot tıktı, bitirdi. Şimdi de bunlan üim aleminde yapıyor. Böyle müstebit tarihte görülmemiştir. Artık kimin haddine tarih yazsın. Dil ile meşgul olsun. Dâhilik hırsı büyük ama, zavallı pek beyinsiz. Keşif ve icad için vurunuyor ve bunu da şaşılacak şey, istibdat ile yap¬ mak istiyor. Fakat yine yapamıyor. Siyasetteki sıfırhğı malûm¬ dur. Nitekim bu eserde bunlardan çok bahsettik, tümde de öy¬ le. Bu hususta yani tarih ve din işlerinde yaptığı sırf Yusuf Zi- ya’nın safsatalarına sarılmaktan ibaret olmuştur. Onu taklittir. Böyle bir safsata bile keşfedememiştir. Dili toplayacak, iki yılda kamus yapacakmış. Ne ham fikir. Ne cehalet! Evvelâ dili Anadolu’da, Azerbaycan’da ilâh, topla¬ mak. Sonra Selçuk, eski ve yeni OsmanlI, Azerî, Çağatay, Uy¬ gur ilâh, şivelerinde mevcut kitaplardan toplamalı. Sonra mev¬ cut lügat kitaplarını yeniden ve bizim Türkçe izah ile basmalı. Sonra bunları birleştirerek ve usulü dairesinde bir kamus yap¬ malı. Ondan sonra İngilizce gibi tekemmül etmiş bir dilin kamu¬ sunda bizde olmıyan ve son asır terakkiyatına ait lûgatları alıp eski ve yeni Türkçeden onlara mukabil koymalıdır. Edatlarla ve onların tamimleriyle yapılacak lûgatlar da yardım eder. Bu işler iki değil, yirmi yılda belki olmaz. Hem de bizde alım ve mütehassıs yok. Evvelâ Avrupa’dan Banğ, Totoviç ve Kovaski gibi âlimleri getirip onların fikirlerini almalı, onlara toplamak usulleri hakkında kaideler tespit ettirmeli. İşe bak ki, Semih Rifat gibi bir mühim şarlatan bu dil en¬ cümeninin reisidir. 17 Eylül : 12 Eylül Milliyet geldi. İktisat Vekili Celâl Mustafa Kemâl’e bu telgrafı çekmiş. Telgrafı ve Mustafa Kemâl’in cevabmı gaze¬ tenin başına ve çerçeve içine büyük bir meta imiş gibi koymuş¬ lar. Şu Celâl’in dalkavukluğuna bak. Abdülhamid’e yapüan dal¬ kavuklukları geçtiler. Abdülhamidin eser feyz ilhamları vardı. Bunda da var. O devir dalkavuklan padişahın abd-i kemteri idi¬ ler. Bunlar Cumhuriyet Padişahının mefkûreci amelesi. Onlar kuvveti padişahlarının teveccühati bînihayâtmdan alırlardı. Bunlar da öyle. Telgraf şu : Türkiye Reis-i Cumhuru Ulu Gazi Hazretlerine İdare ve feyzinizin ilhamı ile işe başladım. Halkın ve mem¬ leketin ihtiyaçlarını en iyi sizin yüksek dehanızın açtığı nurlu yolda şimdiye kadar olduğu gibi mefkûreci bir ameleniz sıfa- tıyle candan çalışacağım. Yeni vazifemde muhtaç olduğum kuv¬ vet ve mukavemeti de teveccüh ve itimadınızdan alacağım. Bü¬ tün teşebbüslerimde bana tükenmez bir kuvvet ve mukavemet menbaı olan yüksek teveccüh ve itimadınızın devamı en yük¬ sek emelimdir. Derin bir saygı ile ellerinizden öperim büyük paşam. İktisat Vekili Mahmud Celâl Bundan on yıl kadar evvel aczinden dolayı İktisat Vekâle- 1784 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1785 tinden istifa ettirilen Celâl bugün İktisadî buhrana çare bul¬ mak için vekil yapılıyor. Bu acizlerini ve şaşkınlıklarını göste¬ rir. Ayni nüshada Doktor Reşid Galib’in dil hakkında epeyce safsatalı uzun makalesi var. Bunun bir iki yeri yine dalkavuk¬ luk. Celâl amele, bu nefer yazmış... Bu makalelerin tuz ve bi¬ beri. Güya İsmet vergileri hafifletecekti. İnhisarlardan bazısını kaldıracağını söylemişti. Bilâkis yeniden üç inhisar daha yap¬ mışlar. Nakliyat ve vapur işletme inhisarı, tahlisiye inhisarı, af¬ yon inhisarı. Görülmemiş şeyler. Dün şöyle deyip, bugün aksini yapmaya utanmıyorlar da. Darülfünûn bir gazi mükâfatı ihdas etmiş. Fakat parası hükümetten Avrupada yaparlar, fakat parasını adı konan verir. Daha çirkini bu mükâfatı Mustafa Kemâl’e vermişler. Sanki yaz - dığı tarih bir tarihtir. Ne maskaralık!.. 16 Teşrin-i evvel Milliyet geldi. Fransa ile de muallak me¬ seleleri de hâl için Fransız Suriye Fevkalâde Komiseri Pol Ni- so’nun Ankara’ya geldiğini yazıyor. Bir itilâf da imza edümiş. Bizimkiler Fransızlara da birçok şeyler vermişler. Ezcümle Suriye hududunu Fransızlara göre halletmişler. Suriyeye kaçan Ermeni, Arap ve emsalinin malla¬ rını vermeyi kabul etmişler. Buna mukabÜ de Fransızlara Su- riyedeki Türk muhalifleri barındırmamağı rica etmişler. İşte bu suretle bir müddettir gelen diplomatik teşebbüsst hitam bulmuştur. Hepsine de nice devlet, millet menfaatleri ve¬ rilmiş. Onlardan sade Türk muhalifler aleyhine hareket alın¬ mıştır, Yani kendi şahıslan, mevkiileri menfaati. 1930 yılı sonunda bütün tetkikatım bitmişti. Yazacağını şeylerin hepsini yazmıştım. Fakat bunları bir gözden geçirmek, gördüğüm yanlışlıklan ve eksikleri düzeltmek ve ikmâl etmek, hatıratımın son kısmına devam etmek, felsefe, felsefe tarihi, sosyoloji, moral, sendika, ilâh., emsalini okumak, fransızca neşriyat ile ve yine sıkı bir çalışma ile iki yü daha geçti. Bu arada hatıratımın mülî cidalden itibaren olan kısmını da bir ki¬ tap halinde hülâsa ettim. Bugün yani 16 Teşrin-i sâni 1932 de bunlan da bitirdim. îlmî tetkikatım artık katiyen bitmiştir. Şimdi elimdeki eserleri bastırmakla meşgul olacağım- Mısırda bir matbaa yapacağım. Şimdi bekârım da. Artık yeni bir hayata giriyorum. Yakmda eşyaları satıp Paris’ten gideceğim. Eserle¬ rimi bastırmadan ölürüm sonra zayi olur ihtimalde ihtiyat ola¬ rak eserlerden birer nüsha yazdınp bir kısmım Paris Bibliyo- tek Nasyonal’ine, bir kısmını Berlin Prusya Kütüphanesine yol¬ layacağım. Her şeyi bitirdim ama, ben de bitmişim. Uzun bir istirahate muhtacım. Zevcemden şu mektup geldi : « .. .Bu son senelerde sizi çok üzüyor ve hergün birbirimizi üzüyorduk. Ben kendime bir hayat arkadaşı buldum. Kendisi si¬ zin kadar yüksek değilse d© ahlâkımız zannederim birbirimize uyacaktır. Siz orada bahtiyar olunuz. Ben de burada bahtiyar olamaz isem de kendi düşen ağlamaz. Bütün kabahatler bende¬ dir. Sizi son derece namuslu ve şerefli bir insan olarak tanıyo¬ rum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkân bırakmıyo¬ rum...» iffet Eh, hepsi tamam oldu. Derhal parmağımda ondokuz yıl ta¬ şımış olduğum lânet halkasını çıkardım. Avukat Farukî ile Re¬ şid Safvet’e bir mektup yazdım. Derhal boşanma muamelesi yapmak için bir avukat tuttum. Namussuz, vicdansız karı. So¬ nunda bana boynuz da taktı. Dünyada en korktuğum şey bu idi. Bu da başıma geldi. Ben derhal boşayarak namusumu kurtarı¬ yorum. iptida beni deli etti. Eğer kan burada olsaydı. Birden elimden bir kaza çıkardı. Düşüne düşüne geçti. Fakat Kanun-u Medenîye lânet ettim. Şeriat usulü olsa idi beş dakikada biterdi. 1786 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1787 Atalarımız : «Karı dediğin el kiridir, yıkarsın gider» derlerdi. Ah ne güzelmiş. Galiba bu işte Neron ve îsmet'in de parmağı var. Bundan böyle hatırat da vazmıyacağım. Artık eserlerimi bastırmak bir de Oğuz Kağan destanını yazmak kalıyor. Haya¬ tım bu iki şeye münhasır kalmıştır. Mısırdan aldığım mektupda Mısır’a matbaa götürmek doğ¬ ru olmıyacak yazılıyor ve beni bu fikirden vazgeçiliyorlar. Mat¬ baa almıyacağım ama, iyi etmiyeceğim zannediyorum. Birini gördüm. İzmir vak’asmı anlattı. O mükemmel bir isyan imiş. Eğer Fethi adam olupta isyanın başına geçse imiş derhal İzmir’e sahip olurmuş. Oradaki askerler de hazırmış. Fakat Fethi’de o kumaş yokmuş. Böyle İzmir’de bir liva olsa imiş, isyan derhal taammüm ederdi. Kezâ Menemen vak'asında ahali oradaki askerler, hepsi kıyamcılara iltihak etmişler imiş. E^jer isyanı yapan derviş aklı başında biri olup da meydanda zikir üe meşgul olacağına telgraf ve telefonları kesse asker ve ahaliden bir kuvvet tanzim etse, cephane deposunu yakalasaydı ve böyle İzmir’e doğru yüriiseydi çığ gibi büyürdü. Ve İzmir ile birleşirdi, idareyi devirmesi mümkün olurdu. Ne çareki o di¬ rayette bir adam değilmiş. Bir şey anlattı ki pek mühim : Bir kadın bir polisle gayri meşru bir münasebette imiş. Kadın birgün polise demişki : «Böy¬ le güç oluyor, sana kızımı nikâhla vereyim, o vakit beraber bu¬ lunuruz.» Böyle yapmışlar. Lâkin birgün kız kocasını anası ile yakalamış. Kıyamet kopmuş, kız boşanmak için dava açmış. Mahkemede bunlar sübut bulmuş. Galiba hakim işin çirkinliğin¬ den pek müteessir olmuş olacak ki vazifesi değil ama kendini tutamamış : «Be kadın! Sen utanmaz mısın? Ayıp değü mi? de¬ miş. Kadın : «Ah! Hakim efendi, cumhuriyette ayıp olur mu?» demiş. Bu gayet mühim, karakteristik bir vak’a ve sözdür. Tür- kiyede fuhşun, hayatın ne dereceye geldiğini ve bu bapta halk¬ ta ne zihniyet hasıl olduğunu gösterir ve Mustafa Kemâl’in memleketi iffet hussuunda da ne yaptığını söyler, bundan beliğ bir söz olmaz. Şimdi buraya Cumhuriyetin halini, mümeyyiz vasıflarını ya¬ zıp, bu eseri de bitiriyorum. Türkiyede Lozan Sulhu ile Mülî Harekât ve cidal devri bi¬ tip cumhuriyet ile yeni bir idare ve devre başlamıştır. Cumhuriyetin mümeyyiz vasıflan : Cumhuriyetde birkaç devir vardır : 1 _Klik teşkili devri : Mustafa Kemâl namuslu ve millî harekette hizmet etmiş kimseleri tepelemeğe başladı. Cahil, ka¬ til, hırsız, tulumbacı, pezevenk, mürtekib, mahkemelere düşmüş, hasılı bir yüz karası olan adamları etrafına topladı. Çankaya- da bunlardan bir klik teşkil etti. Bunlar iki kısım olup birisi sırf vurucular ki, bunlar Cumhuriyet tüfekçileridir. Bir kısmı mu¬ harrirlerdir ki, bunlar matbuat tüfekçisi ve meddahlardır. Mil¬ lî harekette hizmet etmiş olanların her birini bir suretle imha etti. 2 — Hürriyeti imha Devri : Matbuatı kırdı, geçirdi. Hür gazeteleri ve muharirlerini yok etti. Kendi parasıyle Mustafa Kemâl Hakimiyet-i Milliye, Milliyet gibi gazeteler ve bir takım mecmualar tesis etti. Vakit ve Akşam gibi gazeteleri maaşlar vererek, sahiplerini mebus yaparak ele aldı. Millet Meclisini, vekilleri, hükümeti bir kukla haline koydu. 3 — Terör Devri : Katliâm halinde muhtelif idamlar, is¬ tiklâl mahkemeleri yaparak büyük bir terör yaptı. Bütün mil¬ leti korkutup susturdu. Memleketi takrir-i sükûn adlı ve idare-ı Örfiyeden müthiş bir kanun altına koydu. 4 — Militarizm Devri : Orduyu ele alıp, onunla milleti teh¬ dit etti. Militarizmin her şeysi hükümrân oldu. 5 — istibdat Devri : Bunlarla müthiş bir istibdat başladı. Millet kan kustu. 6 — Sefahet, içki, fuhuş ve israf Devri ; Bu ilk tedbirler muhalif bırakmadı. Milleti yıldırdı. Saha böyle açılınca bir se- 1788 HAYAT ve HATIRATIM fahet ve bir zevk safadır başladı. İnşaat, villâlar, havuzlar, Ya- îovalar, âlem-i âb'lar, balolar, danslar aldı yürüdü. Gece gündüz içildi. Her tarafta dans yerleri açıldı. Büyük rezaletler oldu. Aile rabıtaları kalktı. Fuhuş alabildiğine yürüdü. Hergün merasim, zafer bayramları adında hergün bayram, büyük alaylar tertip edüdi. Eğlenildi. Fuhşa bulanıldı. Türklerde bir namus vardı, o da gitti. Bu devreye Balo Devri, Bayram Devri, Dans Devri, Dü¬ ğün Devri, Mirasyedilik Devri adlan da verilebüir. Osmanlı Devrinin lâle safalarmı, alem-i âb’larmı hatta Bizans’ın fuhuş¬ larını gölgede bıraktılar. 7 — Favoritizm Devri : Büyük bir Favoritizm başladı. Eşe dosta, bühassa dalkavuklara, pezevenklere, memuriyetler, me¬ busluklar, imtiyazlar, şirket meclisi idarelerinde azâlık ve era- sâli ihsanlar yağdı. Herkes büyük bir hırsla cebini doldurmaya koyuldu. Kaatilden, mürtekibten, tulumbacıdan, cahilden mebus¬ lar, vekiller yapıldı. Valiliklere her yerde asdaka-yı bendegân yerleştirildi. 8 — Kibr-ü Gurur Devri : Bunlar olunca ve hiç kimse ten- kid edemeyince, kendilerinin müthiş kuvvetli o’dukları zannma düşüp, büyük bir azamet hasıl ettiler. Keyfe mayeşa’ lâyİb'e! ammâ yef’âl, tarzında harekete başladılar. Kendilerim dâhi, âlim, mucid, kâşif, ilham alır zannettiler. Kanun harici icraata koyuldular. Şiddetli zulüm oldu, 9 — Dalkavukluk Devri : Dalkavuklar bilekleri, bacakları sıvadılar. Mustafa Kemâl’i dahi, Güneş, Müncı, Peygamber i 1 âh. yaptılar. Ve nihayet Tanrı derecesine çıkardılar. Sözlerine «Ve¬ cizeler» ve emirlerine «Yüksek Telkin, ilh...» dediler. Tarihimiz¬ de hiçbir devirde dalkavukluk bu kadar hünerle yapılmamıştı. 10— Asrîleşme Devri : Türkü harsından, anânesinden, tec- rid edip, sırf bir AvrupalI yapmak için bir sürü şeyler yaptılar. Bunların adlarına inkılâp dediler. Bu devrede inkılâblar yahut inkılâb delilikleri devri demek de caizdir. Bir sürü inkılâblar yaptılar : Şapka giydirmek, Medrese ve Tekkeleri kapamak, ya¬ Dr. RIZA NUR 1789 zıyı değiştirmek, Tuğralar ve emsalinin imhası gibi Türk ori¬ jinalliğinin imhası, kız ve oğlan çocukları mektepte karışık okut¬ mak, ilâh.., 11 — Heykel Devri : Mustafâ Kemâl yüzlerce heykelini diktirdi. Ebedîleşmek için bu tarzda daha bir takım şeyler yap¬ tı. 12 — Vurgun Devri : Zevk sefa ve kumar, fuhuş artınca, onun daima gölgesi gibi peşinden giden parasızlık geldi. Bu ge¬ lince de hırsızlık gelir, geldi. Dalkavuklar, yaran, asdaka-yı ben¬ degân, pezevenkler, irtikâba, rüşvete, hırsızlığa döküldüler. Müthiş bir vurgun oldu. Şirketlere azâ modası aldı yürüdü. 13 _ Ağır Vergiler Devri : İsraf ve vurgun olunca tabia- tiyîe para ihtiyacı arttı. Çare olarak ağır vergiler, inhisarlar kondu. Millet soyuldu, soğana çevrildi, 14 — Malî ve iktisâdı buhran devri ; Bunlar ve ağır vergi¬ ler daima buhrana müncer olur, oldu. Müthiş bir buhran geldi. Memleket yandı yıkıldı. 15 — İsyan Devri : Köylü, şehirli, amele, esnaf, münevver¬ ler, gençler, mektep talebesi söylenmeye, hükümeti tenkide baş¬ ladılar. Belediye intihabında herkes reylerini hükümet aleyhine verdi. İzmir’de Kahrolsun Mustafa Kemâl diye bağırdılar. Bu da birtakım şedid tedbirler ile bastırıldı. Ateş kül altında duru¬ yor. 16 — Millî İktriad ve Tasarruf Devri Para bulamayınca, memurları azaltmağa, maaşlarını kesmeğe, kontenjan yapmağa ve misillû tedbirlere koyuldular. Yine olmadı. Hariçten istikraz yapmağa çalıştılar. Sade îtalyadan para alabildiler. 17 — Diplomatik Uyuşma Devri : Vaziyetleri fena, mev¬ kileri tehlikede gören bu adamlar, hır taraftan harıl harıl para aramakla beraber hudut haricindeki Türk muhalifleri de tepe¬ lemeğe teşebbüs edip, Yunanistan, İtalya, İran, Irak, Bulgaris¬ tan ve Fransa, Suriye ile muahedeler yapıp onlara devlet ve mil¬ let menfaatlerini vererek bütün muallâk meseleleri hallettiler. 1790 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1791 Onlardan sade, Türk muhalifleri tepelemeyi istediler ve tepe¬ lettiler. 18 — îrfan ve Tahsilde Fetret ve Anarşi Devri : Tahsil ade. ta durmuştu. Tarih yerine Mustafa Kemal’e kaside okutuluyor. Din tedrisatı kaldırılmıştı. istibdat denilen şey daima aynı şeydir. Otokrasi, cumhu¬ riyet gibi şekiller onu değiştiremez. İstibdadın bir mahiyeti var¬ ılır. Nereye giderse mahiyeti de arkasından gelir, işte söylediği¬ miz bütün maddeler böyle gelmiştir. Bu devirler birbirinden ay¬ rı şeyler değildir. Birbirine zamanca ve herşeyce bağlıdır, işte bütün söylediklerimizi görünce Cumhuriyet devrinin kendisini böylece hülâsa ettiği, böylece mümeyyiz vasıflarını gösterdiği anlaşılır. işte Mustafa Kemâl’in yaptığı, kârı, hüneri, iktidarı, ma¬ hiyeti budur. Bugün aldıkları tedbirlerin de para etmediğini görüyorlar. Halkın hoşnutsuzluğu değü, nefreti umumî ve şiddetlidir. Mu¬ halefet ne içerde ne dışarda yapılamıyor. Fakat İktisadî buhran hem devlet ve mületi, hem de bu adamların mevküerini kemirip duruyor. Milletin içinde müthiş bir Bora!.. Patlayacak günü bekliyor. Ben bunlara «Bahtiyar Zalimler» diyorum. Abdülazi- ze Namık Kemâller, Ziya Paşalar, Ali Süaviler, Avrupaya kaçıp neler yazmış ve yapmışlardı. Avrupada Abdiilhamid’e ne uzun ve müthiş muhalefet yapılmıştı. Bunlara artık yapılamıyor ve yapan yok. Fakat artık talihleri dönmüş görünüyor. Kara gün¬ lerini bekliyorlar, Herşeyi satıp savdım. Apartmanı bıraktım. Otele çıktım. 27 Kânun-u sâni 1933 tarihinde Marsilya’dan vapura binip îskenderiyeye gidiyorum. Orada oturacağım. Uç beş ay hiç oku- maksızm istirahat ve tedavî yapacağım. Dimağım pek yorgun, sonra ümî neşriyat yapacağım, keza bütün eserlerimden bir nüs¬ ha yazıp, Avrupa kütüphanelerine koyacağım ki zayi olmasın. Hatıratımı ise birçok nüsha yazıp, gizli yerlere saklayacağım, bundan sonra, dimağımı dinlendirmek için aylarca istirahat ede¬ ceğim. Sonra bir taraftan neşriyat yapacağım. Bir taraftan Oğuz Kağan destanına başlayacağım. Bu destanada kaç yıldır başlıyaeağım. işleri bitirip de halâ başlı yamıyorum. Artık he hatırat yazacağım, ne de yeniden bir eser. eBnim için herşey bit¬ miştir. Son * Bu hatıratı kopya ettim. Bugün bunlar da bitti. Şimdi şunu ilâve ediyorum: İskenderiye’de bir apartman tuttum. Eşya al¬ dım. Yeniden ev düzdüm. Pariste son iki üç ay içinde hergün za¬ yıfladım. Vücudumun her tarafını ağrılar kapladı. Hiçbir şey hazmedemiyordum. Bu esnada okuyup yazma da yoktu. Ama halim böyleydi. Karının başımdan def’ine memnun oldum. Fakat ou aynı zamanda bana fena tesir etti. Boynuz takmak gücüme, arıma gitti. Bu tesir hergün daha ziyade arttı, içimi, beynimi yedi durdu. Hazmı bozdu, uykumu aldı. Beni müthiş keder ve hiddet kapladı. İskenderiye’ye geldiğim vakit tartıldım. Sikle - timden tam onaltı küo kaybetmişim. Yüz metre yürüyemiyor- dum. Hattâ ayakta duramıyorum. Benzim balmumu gibi olmuş¬ tu. Kan beni az kaldı öldürüyordu. Yerleştim. Okuma yazma yok. Sıhhatime dikkate başladım. Uykum ve hazmim düzeldi. Benzime kan geldi. Beş ay böyle git¬ ti. Sıkletim doksan iki kiloyu buldu. Yani onaltı kiloyu kazandı¬ ğım gibi iki kiloda fazla artmışım. Bunu kaybetmek için çok yürümeye başladım ve yemeği azalttım. Dimağı vaziyetim de pek iyileşti. Yorgunluktan eser kal¬ madı. Birtakım adamlar buldum. Onlara para ile eserlerimi teb¬ yiz ettirdim. Ciltlettim. Bir kısmını Berlin Devlet Kütüphanesi¬ ne, Türk Bilig Revü’sünü de beşinci nüshaya (1935 Yılı numa¬ ralısı) kadar bastırdım. Dört beş aydır da hatıratımı kendim kopya kâğıtîarıyle müteaddid nüshalar olarak yazdım. Bugün 1792 HAYAT ve HATIRATIM Dr. KIZA NUR yani 12 Mart 1935 Cuma günü bu da bitti. Hatıratımdan evvel şiirlerimi de, Türkıyenin ihyası programını da müteaddid nüsha olarak yazmıştım. Bunları başkasına yazdırmak mümkün değil¬ di. Kendim yazdım. Şimdi bunları eve bir mücellid getirip cüd- leteceğim, alıp Avrupaya götüreceğim. Emin yerlerde saklata¬ cağım. Bunu da yaptığım gün gönlüm büsbütün rahat olacak. ZİYA PASA’NİN İKİNCİ ZAFERNAMESİ NAŞİRİ AKTOLGA EYLÜL 1935 EOMA'DA YAZILMIŞTIR Karakış. Küremiş bir bora tüyler ürperten bir çığlıkla esi¬ yor, ortalığı altüst ediyor. Yer gük, bulut ağaç, toz, toprak, hep allak bullak. Kapkara olmuş. Koca çınarların dalları birbirine giriyor; çarpışıyor, çarpışıyor, çatır çatır kırılıp havada yel elin¬ de oyuncak bir tüy gibi oradan oraya fırlıyor, dönüp dolaşıyor; kıvranıyor, yuvarlanıyor. Bor a bu ağaçlan niçin kırar, bu gazap nedendir, belli değil. Bulutlar yerlerinden kopmuş, bir tül gibi uçuyor; baş döndürücü bir çabuklukla geçip gidiyor. Neden ve nereye giderler kimse bilmez. Bir sır ki belirsiz.. Kuş, hayvan, insan herbiri bir deliğe girmiş, în, dn yok. Sanki kürre-i arz boşalmış. Dünya yıkılıyor. Gözümün önünden kara hayaller birbiri arkasından koşuyordu. Derken heybetli top, gür sakalı karmakarışık olmuş, karalar giymiş biri geldi, önüme dikildi. Tanıdım : Şair Ziya Paşa. Bu kara dekor içinde, gürleyen bir sesle bana dedi ki : «Zavallı Türk milleti ne günlere kalmış!... Türk yurdu ce¬ hennem olmuş. Yanıyor. Biz Ali Paşalara, Abdülhamidlere kı¬ zardık. Meğer onlar zemzemle yıkanmışlar. Mületin halinden matem içindeyim; bu tesirle yeni bir zafemame yazdım. Bizde vatan sevgisi, onun için gayret, fedakârlık vardı. Dünya te¬ rakki dünyasıdır, şimdi bu gayret daha çok olacaktı. Halbuki hiç kalmamış. îşe bak ki yine gayret bize düştü. Bu zafername- yi vermek için adam aradım. Seni salık verdiler Dediler. AK- TAJŞ derler bir er vardır. Namuslu gayretli kişidir, yurdunu se¬ ver, hem de yiğit biridir. Namık Kemal’in ve senin yerini şimdi o tutmuştur. Ona ver. Ben de geldim. Biz tanrının yanındayız, işleri sizden iyi görürüz, biliriz.» 1796 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1797 Zafernameyi okudu : ZAFEKNAME Büyük şair Bozok Salih şu şiiri yazmış : Sen ey güneşier güneşi! Sen neler etmedin, neler!.. Maydanozla köfteler. Söyle be, Türk!. Var mı onun eşi?. * Bir suratın var, domates, patlıcan. Heybetinden korkar gören arslan. Kudret-i İskender, Sczar, Anibal, Hulâgü, Tîmurlenk, Napolyon ve balı Bir iyice yoğurttu, İşte bu hamurdan seni doğurttu. Bundan kahraman tatlı ve balsın Türk Milleti’nın boynunda vebalsin £ Ey Türk’ü yaratan Tanrı! Lüp, kız, oğlan, karı, Para, saray hep sana armağan Adam aman... Bizim zaman... ¥ :}c r< Cihana şan verdi binbir cengi Yaşa sen, oy safa pezevengi!.. Zaferin ne ulu oldu?!. Dünya safa dolu oldu--- 'i- Çal oynasın, vur patlasın... Düşmanlar Ölsün, çatlasın. . Bu şiir Dünyada daha eşi görülmemiş bir şiirdir. Esbak Mustafa Kemal, sabık Ulu Gazi Hazretleri el’an Atatürk ve ultramodem Kammal Atatürk diye anılan zat, âdi insanlar gibi bir noktaya saplanıp kalmayan ve daima herkes nasıl kirli ça¬ maşır değiştirirse kirlendikçe adım değiştiren bu büyük adam zaten kendileri de pek eski ve çok tanınmış, anadan doğma yük¬ sek bir şâir olduklarından derhal bu şiirdeki ruh yüceliğini, san'at inceliklerini anlamış, Bozuk şâire büyük ihsanlarda bu¬ lunmuştur. Onu kendi hususi saray şâirleri arasına almıştır. Ne harika! Ciğerciden şâir oluyor, bir şiir bir mori zotiyi en yük¬ sek mertebelere çıkarıyor. Olunca şâir böyle olmalı. Bu şiiri görünce ben vaktiyle şâir olduğuma utandım. Şâir-i Azam Füo- rinalı Nâzım, şair bezırgân Aîımed İhsan, şâir Kel Ali, şâir Mor Dudak ve diğer lâkapla katil Recep Zühtü gibi Türkiye’nin son büyük şâirleri bu şiir için demişler ki : «Daha böyle bir şiir ne meşhur İbrani şâiri Homer, ne Rus şâiri Darvin, ne Fransız şâiri Hegel ve Robespiyer, ne Alman şâiri Rismark, ne eski Yu¬ nan şâiri Klod Bornar, ne İran şairi ve meşhur Şehname sahibi Puşkin tarafından yazılamamıştır.» Bezirgan, Kel, Mordudak gibi sözler söylediğime darılma¬ yın. Yiğit lâkabı ile anılır. Yoksa böyle büyük ricale karşı ha¬ karet aklıma bile gelmez ve haddim değildir. Ahmet Ihsan bir yahudi aileden Türk’e dönme bir kimsedir. Çok zaman matbaa¬ cılık, hırdavatçılık ve sonra simsarlık ve madrabazlık ettiğin¬ den, her pazara girdiğinden ona bu lâkabı vermişlerdir. Henüz yaşı otuzbire varmıştır. Bir kere yetmişine varsm, bir moruk ol¬ sun, Dünyanın en birinci ekonomi âlimi olacaktır. Kel Ali yaş¬ landıkça saçı düşmüş değildir. Çocukluğunda sıvama kel olmuş, keli geçmiş ise de bir daha saç bitmemiştir. Geçenlerde iktisat bakanlığı istatistik müdürü saymış, başında 41 saç varmış. Her¬ kes kırk bir kere maşallah... tüü... tüü... demişler, bir çok tü¬ kürmüşler. Kimi dediki bu tükürmeler onun bir çok masum as- tırdığındandır, kimi de «Hayır, başına nazar değmesin diyeöim dediler. Recep Zühtünün dudakları mosmordur. Çünkü kendisi 1798 HAYAT ve HATIRATIM 1799 Manastır çingenelerinin en asil bir ailesindendir. Kanma ya¬ bancı girmeyen halis çingenelerin dudağı mor olur. Bu asalet işaretidir. Nitekim Tevfik Rüştü denüen, bütün Avrupa diplo¬ matlarım hayranlıklarından şaşkınlaştırıp güldüren, ekseriya palyaço rolü yaparak onları dolaba koyan büyük zatın da du¬ dakları mosmor ve kaimdir. Çünkü o da Rodos’un asil bir çin¬ gene ailesinin oğludur. Bu aileye Rodoslu’lar «Bedler» lâkabını vermişlerdir. Mânâsı çirkin demektir. Dört asırdır aile adlan budur. Rodos'lular haksızlık etmişlerdir. Çünkü Dünyada güzel insan bir tane varsa o da Tevfik Rüştüdür, İnsan yüzüne baka- raaz, zira gözleri kamaşır. Hatta bütün diplomat frenkler di- yorlarmiş ki, eğer erkekten Dünya güzeli seçmek adet olsaydı Tevfik Rüştü’yü seçerdik. Bunun içindir ki, Atatürk onu Avru¬ pa’ya herkes Türklerin ne güzel olduğunu görsün, an cinsten olduğunu kabul etsin diye gönderip dolaştırıyor. Ve her onu gö¬ ren hayran olup Atatürk’ün «Türkler arı (Ariyen) emsalden¬ dir. îspatı an kelimesinin türkçe olup temiz manasına olmasıdır. Hatta armında balı temiz olduğundan o böceğe de an denmiş¬ tir. îşte delili.» demesini tasdik ediyorlar. Tevfik Rüştü’nün su¬ ratı da buna ikinci bir delil oluyor. Bu arı kelimesi kan veznin- dendir. Eskiden arık idi, kuyruğu düştü, arı kaldı. Yani semiz¬ ledi. Nitekim an denüen böceğin kuyruğu yoktur. Temiz mân⬠sına geldiği gibi sokan an m an asma da gelir. Nitekim düini eşek ansı soksun derler. Zaten bu hayvan da «an^. (ariyen) ırkından olduğundan ona arı denmiştir ki bu da Atatürk’ün bu- luşlanndandır. Recep Zühtü çingene olduğu halde adam asmaz. Cinsinin töresini bozmuş, tabanca ile vurur. Ankara tanrısı Atatürk’ün en kahraman kullarmdandır. Çok adam Öldürdü, öldürdüğü adamların sayısı bozok Salih’in Kılıç Ali’nin öldürdüklerinden çoktur. Hatta Çengel köyünde bir kızı evlenme vaadi ile alda¬ tır, metres yapıp İki yıl kullanır. Nihayet kız : «Hanı karmı bo¬ şayıp beni alacaktın» derse de olmaz. Kız aldatıldığına kızar, Recep Zühtü’nün o’na aldığı elli bin liralık mücevheratı geri gön¬ derir, Recep Zühtü de kızıp bir akşam üstü, Polis Müdürünü alıp beraber Çengelköyüne kızın evine geldi. Kızı dokuz kurşunla vurdu...' Böyle kahramanlık daha görülmemişti. Atatürk böyle yiğidi kaybetmek istemezdi. Çünkü millet için lazımlı adamdı. Etrafım hep böyle çingene, arap ve emsali ile doldurmuştur. Çünkü kahramanlar bu milletlerden yetişir. Hem de ne yapa¬ lım, Türkü sevmez. Hemen hekimler, hâkimler gönderdi, iş\ Ka¬ ra Kaplıya uydurdu. —Uymadı diyen garezkârlar var amma halletmişler— Bu hekimler, hâkimler onu beraat değil mahke¬ meye bile yollamayıp rnen’i muhakemesine karar verdiler. Hem bu suretle medeniyet âlemine Türkiye’nin hâkimlerinin diraye¬ tini, Türkiye’deki adaleti parlak bir surette göstermiş oldu. Ata. türk ne harikadır?!,.. Böyle adi bir vesUeden millet için ne bü¬ yük bir şeref çıkardı. Atatürk, başbakan general İnönü’yü de çağırtmış, demiş ki; «Millet Meclisine yaz da orada bir halt karıştırmasınlar, otur¬ dukları yerde otursunlar.» İnönü de Meclis’e resmî bir tezkere yazıp onda : «Recep Zühtü gayrimeşrû kullandığı bir karıyı öldürdü. Bunda mes’uliyeti mucip hiçbir şey yoktur. Tevkif et¬ tirmedik ve ettirmeyiz. O anda Recep Zühtü kendine malik de¬ ğildi, ne yapsın. Bu kadar kullandığı ve daha da kullanmak is¬ tediği kadın olmaz demiş. Bunu işitince Recep Zühtü’nün gözü dönmüş, aklı zıvanasından çıkmış, tabancasını çekip vurmuş. Aklı zıvanasından çıkar ya. Çıkınca da vurur ya. Mademki böy¬ le olmuş, tabii mes’uliyeti yoktur. Polis müdürünün cinayette hazır bulunmasına gelince : Cumhurreisi veya Başvekil ben biz¬ zat cinayette bulunacak değiliz ya. Bize vekâleten polis müdiirü bulunmuştur. Usiil böyledir. Bundan tabii bir şey olamaz. Bile¬ siniz!.. Ha!...> demiş. Celsede bu okununca meb’uslar: «Biz ne dedik?.. Kime gözünün üstünde kaşın var dedik? Cumhuriyetten beri böyle şeyler hemen hergün oluyor da birgün sesimizi çıkar¬ dık mı?.. Bunu yazmağa lüzum var mı idi sanki?!..» demişler. 1800 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1801 Atatürk’ün bu harikavî işine, dahiliğine, Türkler de, Av¬ rupalIlar da öyle hayran oldular ki, birden dudaklarını ısırıver- mişlerdır. Demişler ki, henüz böyle ültra-hârika yalınız Türk Hukuk Tarihinde değil, Avrupa’mnkinde de görülmemiştir. Ama müfsidler durmadılar. Dediler ki: «Adaleti, memleketin kanuııU- rını milletin şerefini, namusunu bir çingeneye fedâ etti». Onla¬ ra derim ki : «öyle etmesin de bir çingeneyi bir orospuya mı fedâ etsin?!..» Yine dediler ki : «Bu rezaleti elâleme karşı böyle nasıl yaptı? Cumhuriyetin alnına kara leke sürdü. Bu adamda hiç utanma yoktur». Yalan değil, evet, Atatürk hiç utanmaz. Onun en birinci meziyeti budur? Bu maskaralar unutuyorlar ki, tanrıların sıfatları arasında utanma sıfatı yoktur. Bu ara¬ lık üniversite talebesine profesörleri bir derste Atatürk’ün cum_ huriyetinin büyük adaletinden bahseder. Adam bu adalete hay¬ ran olmuş. Bu te’sırle bu dersi vermiş ise de talebe hep birden kalemlerini sıralara vurarak «Ya Recep Zühtü... Ya Recep Zühtü...» diye bar bar bağırmışlar. Rezalet olmuş. Tabii bun¬ lar henüz talebedir. Akılları ermez, asıl ben müfsidlere kızıyo¬ rum ki, söyledikleri sözler pek ağır ithamlardır. Yine bir takım müfsidler de : «Hadi... Mordudak cinayeti işlemek için orada idi. Polis müdürü ne diye oraya geldi? Demek cinayette ortak¬ tı. Her yerde polis kaatili tutar, mazluma yardım eder, bu kaa- tile yardım ediyor, halkın canını korur, bu halkı öldürtüyor» de¬ diler. Bu adamlar mutlaka her şeyi kötü gözle görürler. Polis müdürü oraya ne diye mi geldi? Ayol, bir cinayet yerine kim gelir? Polis gelir, Mordudak büyük ricalden ve asil bir zat ol¬ duğundan onun cinayetine polis neferi yerine, polis müdürü gel¬ miştir. Bundan tabii, bundan kanunî ne vardır?!. Bunu fena tefsir etmeğe lüzum var mı? Hattâ bu polis müdürü o kadar di¬ rayet göstermiştir ki, cinayet yerine, cinayetten evvel ve cani ile beraber gelmiştir. Bu bir harikadır. Daha Dünyada görülme¬ miştir. Yalınız bu işte teessüf edilecek bir şey varsa o da Ata Tanrının böyle kıymetli bir polis müdürüne mükâfat verip bü¬ yük bir mevkiye tayin etmemesidir. Yine bazı müfsidler : «Ha¬ di... Bu polis müdürü dirayeti ile orada idi. Niye câniyi tevkif etmedi?» dediler. Bunlar câhildir. Meb’us tevkif edilemez. Bil¬ miyorlar. Fakat sen bana : «B'.ı cürmü meşhuttur. Meb’us da tevkif edilir» desen buna cevap bulamam. Bir takımları da yine ismete cevap olarak: «Mordudak deli mi imiş?!. Cinayet işle¬ yen herkes, haklı da, haksız da olsa o ân için deli gibidir. Öyle olmasa zaten cinayet işleyemez. Lombrozo bunu pek güzel yaz¬ mıştır. O halde diğer kaatilleri niye tevkif ediyorlar?» dedi¬ ler. Buna da cevap veremiyeceğim. Bir takımları da : «Ah, o doktorlar!.. Türk hekimliğini rezil ettiler» dediler. Buna cevabı hekimler versinler. Müddeiumumi prosodürü çiğnedi dediler. Bunada cevabı avukatlar yersinler. Kılıç Ali, Bozok Salih ve cellâd arkadaşları bu vak’a üze¬ rine Recep Zühtü’yü kıskanmışlar, bir toplantı yapıp demişler ki : «Atatürk artık bunu sever, bizim pabucumuz artık dama atılmış demektir. Biz de yeni birkaç kişi daha öldürmeliyiz.» Bu karan yakında icra edeceklermiş. Hakları var. Metresini öldürdükten sonra Recep Zühtü’nün asaletlû ka¬ nı kaynamış. On gün istirahattan sonra Beyoğlunda Park Otele gitmiş, orada bir adam karısı ile oturuyormuş, kadın güzelmiş. Mordudak imrenmiş, bunların masasına gidip kadını almak iste¬ miş, kocası ayağa kalkmış, lâf kavgası olmuş, Mordudak ta¬ bancayı çekmiş. Bereket versin, orada Lehistan Elçüiği ateşe- militeri varmış, Recep Zühtü’nün kolundan tutup tabancasını elinden almış. Az kaldı zavallı adam karısının güzelliğine kurban gidiyormuş. Müfsidler dediler : «Artık bu, zamanın Köroğlusu oldu. Bu memlekette yaşanamaz.» Yanlış, bu bir tezvirdir. Çün¬ kü herkes çiftliğinde arada bir tavuk, horoz öldürebilir. Türki¬ ye Atatürk’ün çiftliğidir. Mordudak da onun sevgüisi. Bundan tabii şey olmaz. Hem herkes çirkin karı alsın. Sen güzel al, gel, iştiha arttır. Olur mu?!.. Elinden ahr ya... Vermezsen pek âlâ Öldürür... * * * Ig02 H A YAT ve HATIRATIM Gel git zaman bu meşhur şiir her yerde yayılmış, herkesin diline tespih olmuş. Fakat Aspirinci Fazıl Ahmed denen sümük¬ lü bir murdar herif bir akşam bir biri üstüne on aspirin yutup bu şiire gizlice bir nazire yapmış. Lâkin 11 e nazire... Mânayı ak¬ sine çevirmiş, halâ Türke tanrılık eden bir mukaddes zâtı rezil etmiş; Alçak!.. Utanmaz!.. Bu benim çok gücüme gitti. Herife lanet okudum. Çok nankörmüş... Bu Fazıi Alımed denen şair bir âcib mahlûktur. Vaktiyle babası Kureyş Eşrafından Essey- yid ül-Hicazî Hazretleri kendi eliyle ölçmüş, külahları birer metre ve yedibuçuk santimetredir. Mâlum, Hicaz eşeği en cins eşektir, meşhurdur. O kandan. Bu Fazıl Ahmed ne mümtaz ya¬ ratılmıştır ki, kimse kulağını kımıldatamadığı halde bu isteyin¬ ce kulaklarını sallar, yazın sinekleri böyle kovar. Asıl gökteki Tann’ya çok kızgındır. Sebebi böyle kulak verip de kıçında bir kuyruk yaratmadığindandır. Bundan dolayı asil bir arap olması¬ na rağmen dinden çıkmış, Kur’an’ı inkâr etmiş, kâfir ve feyle¬ sof olmuştur. Evvelce Selânikli meşhur yahudi sarrafı Cavid’in bendesi idi. Tanrı Tealâ Celle Celâlühü Atatürk Hazretlerine her gittiği yerde söverdi. O ne sövüşlerdi- ■■ İnsan yanında duramaz, kaçardı. Hâsılı ikinci defa dinsiz olmuştu. Yeni tanrı çok gazap¬ lıdır. Babasını bulsa asar. Bereket versin babası belli değildir de asamadı. Fazü Ahmed’in de küfürlerini duymadı. Yeni Tann bir gün Cavid’e gazab etmiş, sâbık Benli Vasıf ve şimdi Kılıç Ali adındaki azrailini yollamış. Bu Benli Vasıf çocukluğunda gü¬ zelmiş, herkes severmiş. O kadar ki onu başlarında taşırlarmış. Sonradan Kılıç Ali adını almasının sebebi amiral olup İngiliz donanmasını mahvetmesindendir. Mükâfat olarak bu amirallik¬ ten Yeni Tanrı onu kendisine ceilâd tayin etmiştir. O kadar gay¬ retlidir ki hem mahkemede idam hükmünü verir, hem de da¬ rağacı meydanına gidip sabunlu ipi kendi eli ile mahkûmların boynuna takar. Zaten dedesi meşhur Edime Zuhuri kolu çe¬ ribaşı sı olup çingene adındaki şanlı milletten imiş. Demek bu yeni vazifenin tam ehlidir. Kılıç Ali sabunlu ipi sarrafın boynu- Dr. RIZA NUR 1803 ııa geçirir, sürüye sürüye götürüp bir çukura atar. Aspirinci efendisiz kalır. Yeni bir veliinimet bulmak peşine düşer. Küçük velinimetlerden 11 e çıkar?!. Tanrı en iyi velii nimettir, insanla¬ rın, havyanların da rızkım o verir. Vakıa kiminin kuru ekmekle dişlerini kırar, ağzını cılk yara ederse de kimine de patlaymcaya kadar yedirir. Eşek kulaklı şair tekrar döner, iman tazeler. Bu sefer tam hak dinine girdi. Yâni Türk yaratıcı Tanrı Atatürk’e kuldu. Kulları paçaları sıvadı. Öyle İlâhiler, tevhidler, müna- eaadlar, kasideler yazdı ki Aşık Paşalar, Yunus Emreler, Nef’i- ler, Nedimler parmak ısırıp kalırlar. Mükâfatını hemen gördü meb’us tayin edildi. Cepleri para ile doldu. Bu eşşek karikatürü şairin bütün emrinde. Cebi delikti. Lâkin yeni dine girerken de¬ lik cepleri söktürmüş, yerlerine birer çuval diktirmiştir. işte bu adam bu kadar nimetten sonra nankörlük edip bu şiifi yazmış, Avrupa’ya göndermiş, şiir İsviçre’de vaki’ meşhur Cenova şehrinin kahvehâneleriııde dolaşmış : ADITÜRK’E Dendi sana güneşler güneşi, Yuh, ey gebeşler gebeşi! Bir eşsiz dâhi imişsin. Ankara’nın kurtlu keşi! Yaratan Tanrı oldun ha... Be ahlât! Ayı yemişi! Türkiye’yi yaratmışsın. Gülerim, a eşşek leşi! Türk dilini yapmışsın sen. Buna derler Öküz işi! «Fe yekûn» le yok etmişsin Tarihi, bütün geçmişi! Vatanı cennet yapmışmışsın. Sana derler Neron kişi! Alimmişsin, şairmişsin Utan, be! A köpek çişi! 1804 H A.YAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 1805 Çok kederlendim. Bunları görünce tarafımdan izahat ver¬ mek, bir şerh yazmak, bu suretle yanlışlan düzeltmek, garaz¬ kârlıkları gidermek lüzumunu anladım. Bir bir şerhedelim : ZAFERNÂM3 ŞERHİ 1 — Eşek şair: «Atatürk adını takınmış» Onun haddi mi? Onun adı «Adıtürkstür. Fena değil, bir bakıma doğru. Yâni ken¬ dim değil, adım türktür demek istemiş diyor. Fazıl Ahmed bunu murad ediyorsa haksızdır. Bu bahse ilerde tekrar geleceğiz, çün¬ kü mühimdir. 2 — Türkün mazisini, tarihini sildi. Türkiye’yi, Türk tari¬ hini kendinden başlattı diye alay ediyor Haksızdır, çünkü Ata¬ türk mademki tanrı olmuştur, ondo Türkiye’yi yaratma kudreti vardır. Onu herkes teslim eder. Mâdemki yaratır, yok etmek te elindedir. Yok etmiştir. Kimin ne demeğe hakkı var? Hikmetin¬ den sual olunmaz. Keyfi öyle istemiş, öyle yapmış. ^ Tanrılık dâva ediyor diye kızmış, eğleniyor. Yine hak¬ sız. Hem pek haksız. Güneşe göz yumuyor. O Çankaya gibi yük¬ sek bir tepeye oturmuştur. Vakıa buna Nemrut Kulesi dediler, ama ondan yüksektir. Hem her cihetle. Nemrut göğe ok attıysa bu da bok atıyor. Daha atacak n e var? Daha ne yapsın!.. Fran¬ sız gazetecileri bile ona demi-deiu, yâni yarı Tanrı dediler. Ama onlar da yarım dediklerinden haksız. O yarım değil, bütün Tanrı, dır. Tanrının hurileri, gılmanları, melekleri, şeytanları, zebanile¬ ri, azraili cenneti, cehennemi varsa bumin da var. Sarayında evlâdlık adında güzel genç kızlar, çocuklar, tümen-tümem İşte bunlar melek, hûri ve gdmandır. Onlara evlâdlık diyorsa yalan değil, insanlar tanrının evlâdıdır. Eşek kulaklı şair bunu Hıris¬ tiyanlıktan olsun öğrenememiş. Vakıa bazı müfsidler «Bunlara Atatürk fena şey yapıyor, evlâda böyle şey olur mu?» diyorlar. Zayıf aklım buna cevap bulamadı. Bulamadı ama şu varki Tanrı işlediğini iyi işler. Yanında neraesı ahlâksız eden, baştan çıka ran hırsızlığa sevk eden türlü adamlar var ki, iblise taş çıkar¬ tıyorlar. bunlardan iyi şeytan mı olur? Bunların bir kısmı da cellâtlardır. Onlara hergün adam astırıyor. Sanki zebanıle bun¬ lardan hünerli midir? istediğini bankalara, fabrikalara, şirket¬ lere kor. Karun malına batırır. Bundan iyi cennet ne olur?!., is¬ tediğini de açlık ağrıları zindanlar ve işkencelerle inim mim in¬ letir. Bundan da kötü cehennem nerde var ? Diyorlar ki, kitabı yok. Bn adamların gözleri kördür. «Yüksek Telkinler» «"Vecize¬ ler» Nedir. Mükemmel kitaptır. Hıristiyanlık ilân etseydi İncil olurdu. Bunlar da ahenk, şeci’ ve yüksek mananın olmaması Atatük’ün değil, Tükçenin kabahatlidir. Arapça yazaydı da gö- reydiler!.. Bir gün bir yerde birkaç hasetçi alçak demişler ki: «Yahu! Böyle tanrı olur mu? Bu gece-gündüz zilzurna, körkandil» ora¬ da sadık kullardan dini bütün ve zamanın meşhûr âlimlerinden dört zat varmış. Bunlardan Falih Rıfkı adlı ve şöhreti Hindi -çini tutmuş olan büyük alim hemen cevabını vermiş.Demiş ki: «Eski yunanın da bir sarhoş Tanrısı vardı. Baküs. Bu Tanrı fıçı dibinden kalkmaz, orda sızar. Elbet Türk’ün de Baküs’ü var. Bizimki modern Baküs olup masa başında sızıyor. Saçmalama¬ yın, Pek cahilsiniz «Bunlardan kiirt büyük âlimi ve İsmet Paşa yetiştirmelerinden Siirtli Mahmut:» Hayır sen yanlış söyledin. Baküs kürtlerin ve İran’ın Tanrılarmdandır. «Baküs» ün mânâsı (Kıç ile) demektir. Kelime zaten gösteriyor» der. Bunlardan meşhur Lâz Şairi Cavid: «Siz şu yunan darbımeselini bilmiyor¬ sunuz: «İnvane vertas» der. Bunlardan diğer bir âlim kul: Hayır, bu ne yunan ne lâtinindir. Türkçedir. «Vana’in! tasver!»dir. Ve¬ zinli mısra olduğundan vezne uyması için şair takdim tehir yapmıştır cevabını verir. Falih Rıfkı kızıp: «Hayır bu farisidır. Aslı: Inâne berai nas» dır. Zamanla darbımeselde yanlışlık ol¬ muştur. Manası (Bu tenasül yeri hekesin kıçı üzerindedir»