Dr. RIZA NUR HAYAT YE HATIRATIM II.CILD ALTINDAĞ YAYINEVİ Bâyezid - Beyazsaray, zemin kat Nu:39 İSTANBUL İSTANBUL 1967 Nachdruck: K.G. Lohse, Frankfurt am Main Dr. RIZA NUR 293 Benim şiddetimi, pervasızlığımı, gayretimi gören itti¬ hat Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden bir takım bildikler, tanıdıklar tekrar cemiyete girmemi teklif ediyorlardı. “Sen cemiyetten çıkmamahydın. Kale içinden fethohınur- öyle iş’eri düzeltirdin. Bu yol, yol değildir” diyorlardı. Bunu bana Hürriyet ve itilâftan çıkınca da, Mustafa Ke¬ mal’den ayrılınca da söyleyenler o’du. Nasılsa bu fikir yayılmış, yer tutmuş bir fikirdir. Fakat bence hiç fayda¬ sızdır. îç : nden iş yapmak bu ahvalde mümkün değildir. Böyle cemiyetlerde iş, kliklerin eline geçiyor. Bunlara ha¬ ber anlatmanın imkânı olmuyor. Zaten daima bu hale ge¬ lince oralardan çıkmışımdır. Nihayet bana Sıhhiye Nazır¬ lığını, Dâhiliyeden ayırıp müstakil yapacaklarını, cemi¬ yete tekrar girersem beni Sıhhiye Nazın yapacaklarını söylediler. Bunu kabul, kendimi rezil etmek demekti. Ku¬ lağıma bile girmedi. Hem bana tenkit pek hoş geliyordu. Sevdiğim şeydi. Hilkatimde vardı. ■ Muhalefet her gün artıyordu. Mebuslardan ve hariç¬ ten. her gün bir-iki kişi ittihat ve Terakkiden istifa ettik¬ lerini ilân ediyorlardı. Gazetelerde her gün bunlar vardı. Buna mukabil ittihatçılar, Selanik ve Manastır’da Silâh, Top, Bomba mümasili adlar ile bir sürü gazete çıkardılar- Bunlar da bize olmaz küfürleri yapıyorlardı. Ağızlan pek pisti. Bunları mülâzımlar çıkarıyorlardı. Bu gazeteler pek büyükten de atıyorlardı. Bir tanesi Sırp kralına küfredi¬ yor, Belgrad’ı gidip zaptedeceklerini yazıyor, yedi düvele, yetmiş iki buçuk millete meydan okuyor. Bu da devlete müşkülât oluyordu, ittihatçı reisleri de bunlara söz geçi- remiyorlardı. Bunlardan biri “Silâhçı Tahsin” idi ki, gaze 294 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 295 tesinin adı Silâh idi. Tam bir tulumbacıydı. Neler yazma¬ dı. Sonra onu Talât, bir gece Makriköyü civarında kesti¬ rip bir çuvala koydurmuştur. Bunlar muhalifleri kestik¬ leri gibi bazan da kendi adamlarını keserieridi. İstanbul'¬ da da İttihatçılar, Siper-i Sâika adında bir gazete çıkarı¬ yorlardı. Biz sanki yıldırım, bu da sanki siperi idi. Bunun da dili Silâh ve emsali dilinde idi. Bu gazete daima bana ve muhaliflere hain-i vatan diyordu. Fırkanın birden zi¬ yade olmasını muzır görüp, fırkanın adına tefrika diyor¬ du. Bu, İttihatçıların umumî tabiri idi. Biz de ihtilâfü üm¬ meti rahmetün hadîsini serlevha yapıp makaleler yazı¬ yorduk. Biraz sonra bu şiddetli vatanperver gazete müdürü —ki, bir Giritli idi— ehemmiyetli bir parayı yüklenip kaç¬ tı. Gazete de kapandı. Cemiyetin diğer gazetesi Şûra-yı Ümmet idi. Bunda en ziyade Sami Paşazade Sezai, Ferit (Şimdi sefir) yazıyorlardı. Bunlardan başka bütün eski gazeteler muhalifti. Yeniden de birçok muhalif gazete çık¬ mıştı. Belki hepsi yirmi kadardı. Ben, bunlarda yüzlerce makale neşrettim. Bazan bir günde muhtelif gazetelerde iki-üç makalem olurdu. Der iken “Cemiyet-i Muhammediye” adında bir cemiyet çıktı. Bu cemiyet Volkan adında bir gazete çı¬ kardı. Bunlar dini âlet olarak ele almışlar. “Din gidiyor. Şeriat lâzımdır” diyorlardı. Âzası ekseriyetle şeyh, der¬ viş ve hocalardı. Bunlar sokaklarda, medreselerde, kış¬ lalarda dolaşıyor, propaganda yapıyor, âza yazıyorlardı. Az zamanda fevkalâde büyüdü. “Görüyorum kİ...” adlı makalemi Volkan’da belki on defa başmakale olarak bas¬ tılar. Vaki ricalar üzerine yeniden basıyoruz, diyerek der- cediyorlardı. Zaten ikdam da bu makaleyi havi nüshayı elli bin nüsha basmıştı ki, o vakte kadar Türk gazeteci¬ liğinde görülmemişti. Bir gazete en çok otuz bin nüshaya çıkabilirdi. Ben bilekleri sıvamış, ikdam, Sabah ilâ... Bu gibi ga¬ zetelerden her birinde makaleler neşrediyordum. Bunlar hep polemik ve panf le tarzmdaydı- Sabahattin taraftarları da, Abrar fıkrasını vücuda getirmiş, Bab-ı âli civarında bir kulüp de tutulmuştu. Ben de onlarla beraberdim. Celâl Arif de dahildi. Muhalif matbuatta Süleyman Nazif de bizimle bera¬ berdi. Abdullah Efendi de muhalifti. Artık matbuat, millet herkes cemiyetin aleyhindeydi. Bu vaziyet iki-üç ay gibi kısa bir zamanda olmuş, mukad¬ des bir cemiyet yapılan ittihat ve Terakki artık çirkef ol¬ muştu. İttihatçılar, mevkilerini pek fena görüp Rumeli’¬ den üç güzide tabur getirdiler. Bunlar (Avcı Taburları) dır. Bunlara imtiyaz verdiler, şımarttılar. Bu esnada ittihatçılar, Köprü üzerinde muhalif gaze¬ tecilerden Haşan Fehmi’yi vurdular. Münevver bir gençti. Abdüihamid zamanında Mısır’da yaşamıştı. Ona muhte¬ şem bir cenaze alayı yaptık. Müthiş bir kalabalıktı. Murad Bey, ben, bazı İleri gelen muhalifler tabutun hemen arka¬ sında idik. Bab-ı âli önünden geçerken, Murad Bey, orada- kilere: “Görüyor musunuz? Bu cenaze Rıza Nur’un, îk- clr.m’daki makalesi ihtilâl yapacak, ittihatçıları devirecek¬ tir.” dedi. Sanki keramet sahibiydi... Asker ve millet çok dindardı- Genç zabitler, dinde ih¬ mal ediyorlardı. Bazıları kışlada abdesthanede kâğıt ile temizlenirmiş, su iktiza eden askere sabahleyin hamama izin vermezlermiş. Halbuki kıç su ile yıkanırdı, neferler gusül etmeyince o günü ekmeğe bile elini süremez, aç ka¬ lır. Bu itikat, bu kadar şiddetliydi. Keza bazı zabitler nö¬ betçi oldukları zaman kışlada fuhuş yaparlarmış. Cemi¬ yet-i Muhammediye bunları ele almış ve daha türlü vesi¬ leleri de d dine dolayarak askerleri, bilhassa avcı taburu çavuşlarım fikrine kapanmıştır. İttihatçılar bu esnada uyku uyumuşlardır. Bu çavuşların başı Hamili Çavuş’tur. Bir gün bu çavuş, kendi kendine demiş ki: “ittihatçılar gâ- 296 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 297 vurdur. Her rezaleti yapıyorlar. Bu da bizim kuvvetimizle oluyor. Biz bunları tepeler, şeriat alırız,” Derken bir gün Karaya gider. Padişahı görmek ister, göremez. Mabeyinci¬ lerden birine fikrini söyler ve padişahın başa geçmesini rica eder. Abdüdıamid reddeder. Bunun üzerine Hamdi kendi başına yapmaya karar verir. Bir sabah erkenden kendi askerlerini ayaklandırır. Nerede zabit bulurlarsa tev¬ kife başlarlar. Hareket umumileşir- Bütün asker aynı şe¬ yi yaparlar. İstanbul’da o vakit kırk bin asker vardı. Bü¬ yük bir asker kalabalığı meclisin önüne gelir. Bunların en büyük, garazları Hüseyin Catıid’e imiş. Onu zannederek Emin Arşları adındaki Dürzi mebusu öldürdüler. Birkaç kişi daha öldürdüler. Mebusan meclisine çıkarlar. Meclis allak bullak olur. O esnada bunların arasına hocalar da karışırlar Meclis bunlara ne istediklerini sorar. Onlar hâlâ ne isteyeceklerini bilmezler imiş. O esnada Hoca Rasim adında biri “Şeriat isterük!” der. Şeriat isteriz der¬ ler. işte 31 Mart Vak’ası denilen meşhur vak’a böylece olur. ittihatçılar sonra bu vak’ayı A bdüHıam'id tertip etti dediler. Yalandır. Zavallının bunda hiç dahli yoktur. Hat¬ tâ mevsukan büiyorum, Haindi Çavuş’u reddetmiştir. Di¬ ğer vesika şudur: Asker, meclisten sonra öteye beriye da¬ ğılmıştı. Bir kısmı da Yıldız’a gitmişti. Orada Ali Kabul! adında bir bahriye zabitini parçaladılar. Kâmil Paşa’nın oğlu ve Abdü'hjamid’in yaveri Said Paşa mabeyinde imiş. Abdüılhamid pek telâş etmiş, korkmuş. Paşaya: “Yediği¬ niz haltı gördünüz mü?” diye bağırmış, içeri kaçmıştır. Bunu bana bilâhare Said, vak’adan çok sonra söylemiştir. Yalnız şu muhakkaktır ki, Abılülhamid bunu tertip etme¬ miş, iştirak ve tasdik etmemiş; fakat aleyhinde de hare¬ ket etmemiştir. Edemezdi de. Vazifesi de değildi. O, zaten böyle fırsatlara muntazırdı. Hep görüyorum ki işlerin iç yüzleri daima başka, her¬ kese ilânı ve herkesin dilinde dolaşanı büsbütün başka olu¬ yordu. Bu da böyledir. Mizancı Murat Bey ise 31 Mart’m sırf ittihatçılar ta¬ rafından tertip olunduğu fikrindeydi. Bu hususta bir ki¬ tap da yazmıştı. Bana, Midilli’de okudu. Ben itiraz ettim. Murat Böy çok anud idi. Bir türlü fikrinden dönmek İste¬ medi. Onun delili şu idi: Vak’a patlayınca, İttihatçılar hep delik aramış, saklanmışlardı. Talât da Fatih’te Hoca H⬠lis Efendi’nm evine saklanmıştı. Bu zat- ilim ve kitap me¬ raklısı iyi bir hoca idi. Fikren muhalifti; fakat iki tarafla ra dost idi- Talât’ı evinde saklar. Talât, ona: “Hoca, bir halt yedik; ağzımıza, burnumuza bulaştırdık. Felâket ol¬ du” demiş. Hoca, bunu sonra Murat Bey’e söylemiş. O da bundan vak’ayı ittihatçılar tertip ettiğini çıkarmış. Hal¬ buki Talât, biz tertip ettik dememiştir, isteyince bundan (Tertip) manâsı çıkabilir ama, bir de “Biz bir Meşrutiyet yaptık. Türlü fena şeyler yaptık. Beceremedik. Türlü halt ettik. Başımıza İra felâketi getirdik” mânası da çıkar ki, zannunca Talât'ın fikri budur. Murad’a göre gûya ittihat¬ çılar bunu, muhalifleri temizlemek için tertip etmişlermiş. Bıuıa dair hiç bir vesika ve del’l yoktur. Deliller bilâkis o’Vann tertip etmediği, cihetindedir. Murat Bey’in fikri doğru olsaydı vak’a, onlar lehine haşlar, onlar idare eder¬ lerdi. Vakıa ihtilâller seciyesiz şeylerdi, idareleri müm¬ kün ve ne mahsûl verecekleri de asla bilinemez. Şu fikirle başlar, sonra tamamiyle zıd bir fikre istihale eder. îş de mürettiplerin elinden çıkar. Fakat bu vak’a öyle olma¬ mıştır. Ne fikirle başlamışsa, o fikirle bitmiştir- tşi ya¬ pan Kamd? Çavuş, ittihatçılar aleyhine ve şeriat lehine başlamış, öyle bitmiştir. Evvelce bir padişah ve saray hükümeti, Meşrutiyet¬ ten şimdiye kadar- ise hakikatte bir mülâzım hükm ve kuvveti ve hükümeti vardı. Şimdi bu vak’a ile çavuş ve nefer hükümeti kuruldu. 298 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 299 Meclisten, Konya ovasının irva ve İskasını teftiş için Nafia encümeninden bir heyet gönderdiler. Ben de Nafia encümeninde idim. Bu işi Anadolu şimendifer kumpanya¬ sı yapmıştı. Kumpanya direktörü Hugnenin, bizi hususî bir trenle götürdü. O vakte kadar bu şimendifer sade gündüz yürürdü. Biz gece-gündüz yürüdük. Güzel, süslü bir vagondu. Şampanyalar, türlü sandviçler, yemekler vardı. Henüz Ömrüme böyle güzel alafranga büfe yeme¬ miştim, Konya’yı irva ve İska yerlerini gördük: Kül ren¬ gi bir toprak, geniş bir ova. Burası Konya ovası. Su da bol. Eğer kamilen irva ve İska yapılsa, orası bir Mısır olur. Döndük. Ankara’yı da görmek istedik. Bizi oraya da götürdü. Oradan da döndük. Bir ikindi zamanı İzmit’e ge'dik. Hugnenin, istasyona indi, geldi ve dedi ki: “İstan¬ bul’da asker isyan etmiş, meclisi basmış, mebuslardan bir¬ çoğu ölmüş.” Bunu işitince: “Eyvah, Meşrutiyet gitti. Padişah yap¬ mıştır” dedim; üstüme baygınlık geldi. Bilmem ne kadar baygın kalmışım. Aklım başıma geldiği vakit Hugnenin, beni teselliye uğraşıyordu. Ezcümle dedi ki: “tik haberler daima mübalâğalı olur. Bu kadar fazla değildir. Sabredin. Yolda öğreniriz.” Bu adamın sözü kulağıma küpe olmuş¬ tur. Hakikaten sonraki hayatımda dikkat ettim, İlk haber daima mübalâğalıdır, tik habere inanmamak, intizar et¬ melidir. Mebus arkadaşlar da telâşta idi. “Ne yapacağız?” dedik. Kimsede hayretten başka cevap yoktu. Dedim kİ: “Mademki bir felâket olmuş. Arkadaşların başına ne ge¬ lirse, bizim de başımıza gelmesi lâzımdır- Sirkeci’ye çıkar çıkmaz, meclise gidelim.” Teklifim kabul edildi. Fransız hastahanesinin müdür ve operatörü doktor de La Combe de trende idi. Beni bir tarafa çekti: “Kararınız doğru de¬ ğildir. Bu hayat meselesi, ne olmuşsa olmuştur. Elinizden ne gelir. Bana, Haydarpaşa'ya Fransız sefaretinin çatana¬ sı gelecek, seni alayım. Evime, hastahaneye, yahut sefa¬ rethaneye götürüp saklayayım. İcap ederse oradan hudut haricine göndeririz.” dedi. Doğrusu bu adamın bu insaniyetini unutamam. Fakat kabul etmedim. “Arkadaşları bırakıp kaçmak namussuz¬ luktur.” dedim. “Değüdir. O mesele değil bu” dedi. Ne dedi ise olmadı. Pendik’e gelmiştik. Hugnenin yeni haber a’dı: “Bakın o kadar değilmiş. Sade Hüseyin Cahîd’i öl¬ dürmüş’er.” dedi. Haydarpaşa’ya geldik. Doktor, yanıma geldi: “Etme, gidelim!” dedi. Teşekkür, edip kabul etme¬ dim. Köprüye çıktık. Meclise doğru yollandık, Köprü ba¬ rına geldik. Baktım sekiz-on arkadaştan üç kişi kalmışız. Ötekiler habersiz savuşmuş. Bab-ı âli’ye geldik; yanımda sade Siverek mebusu Nurettin kalmıştı. O da, orada savuş¬ tu. Ayasofya’ya ge’dim; ortalık da kararıyordu. Oralar tenha idi. Mebuslardan birine rastladım. “Ne oldu yahu?” d&dlm- “Bu samanda burada ne işin var? Haydi evine git! Mecliste kimse' yok.” dedi. Döndüm. Taksim’dekİ evime geldim. Sabaha karşı müthiş yaylım ateşi gürültüleri işit¬ tim. Apartmandaki aileler korkudan mahzene iniyorlar- nuş. Benim kapıyı da vurdular. Gitmek istemedim. Bir kadın-beni zorla indirdi. Herkes kendini şaşırmıştı. Ana- baba günü : di. Müthiş muharabeler oluyor zannediyorduk. Sabah erken sokağa fırladım. Öğrendik; bir şey değil. Asker, keyfinden kurşun atarak şenlik etmiş. ittihatçı reisleri Se’ânik’e kaçmışlar. Hükümet yoktu. Yeni kabine teşekkül etti. Iş ayağa düşmüştü. Nazım Paşa, Gazi Muhtar —ki, haik ve asker bunlara pek hür¬ met ediyorlardı— do'aştılar. Askere nasihat ettiler, sükû¬ nete getirdiler- intizam avdet etti; fakat kimse atiyi bil¬ miyor, herkes korku içinde idi. Sokaklar bomboş idi. As¬ kerler başlarına alaylı zabitleri geçirmişlerdi. Şükür ki yağma, hayata ve ırza taarruzlar olmadı. Hattâ Haindi Gavuç, sefarethanelerde bir tecavüz olmasın diye müfreze¬ ler yollayıp muhafaza ediyormuş. 300 HAYAT ve HATIRATIM 301 Birkaç gün sonra Çatalca istihkâmatindaki asker İs¬ tanbul'a gelip meclisin önüne toplandı. Görünce: “Yine bir şey!” dedik; korktuk. Birini gönderip ne istediklerini sor¬ mak lâzımdı. Kimse gitmedi. Ben, iki hocayı ikna edip al¬ dım. Askere yaklaştım. Sordum. “Şeriat oldu; onun için mebus babalarımızı tebrike geldik” dediler. Alâ. Meclise çıktık. “Korkmayın, bir şey yok. Tebrik imiş” dedim. Şunlara yerlerine gitmek için nasihat etsek iyi olur, de¬ di er. Yusuf Kemal’e bu vazifeyi verdiler- Askere bir nu¬ tuk verdi. Bu vakte kadar koyu İttihatçı olan Yusuf Ke¬ mali, pu askere şeriatın iyiüğinden, bu güzel işi yaparak Peygamberin ruhunu şâd ettiklerinden, İttihatçıların fe¬ nalığından bahsedip askeri methetti. Bu nutuk, meclis za¬ bıtnamesiyle neşredildi. Asker gitti. 'i îisuf Kemal Boyabatlıdır. Hemşeri demekiz. t Kuleli îdadisi’nde iken kırda gezerken sağ elinde a vurulmuş. Kendi, av yaparken kaza oldu, başkası başka türlü ve çir¬ kin bir şekilde diyor. Eli böyle olunca, askerliğe yaramaz diye Tıbbiye Idadisi’ne yollamışlar. Ben, zatülcenb has¬ talığının tebdil havasından geldiğim vakit, onu bizim sı¬ nıfta buldum idi. Beraber Tıbbiye’ye geçtik. Çalışkan, ze¬ kâsı yerinde biridir. Tıbbiye’de bir derece ahbap olduk, ikinci sınıfta, oradan da çürük tezkeresi alıp çıktı. Boya¬ bat’a gidip hükümette kâtip olmuş, birkaç yıl sonra yine İstanbul’a gelip Hukuk mektebine girmiş, oradan mezım o : muş, ben doktor olduğum vakit, o da avukatlık ediyor¬ du. Yine temasa geldik, ahbaplık ettik. Sonra aramız so¬ ğudu. Çok zaman görüşmedik- Sinop’tan mebus olama¬ yınca, ittihatçılar onu Kastomonu’dan mebus yaptırmış¬ lardı ve bu mebusluk meselesinden bana dargındı. ileride yine bahsedeceğim. Bu çocuk aklı erer, olduk¬ ça malûmatlıdır; fakat gayet tabansız, çok impulsüf bir hilkattedir. Her ilk vak’adan derin bir surette müteessir olur. Derhal eski fikrinden döner ve yeni bir fikre başlar. Dr. RIZA NUR Burada da böyle yaptı. Halbuki ittihatçılar, tekrar gelip işleri ellerine alınca, odanı biteni öğrenince Talât, Yusuf Kemal’e bu mıtkunu okur, ona büyük bir husumet bağlar. Artık turfa oldu. Sonra Adliye Müsteşarı yapmak baha¬ nesiyle ve Necmeddin Moüa’ya bir mebusluk yeri açmak için mebusluktan istifaya mecbur ettiler. Avrupa’ya, ta¬ lebe müfettişi diye gönderdiler. Adliyeye müsteşar yaptı¬ lar; fakat az zaman içinde oradan da atıp, tam atlattüar. Yusuf Kemal, bu husumetin dert ve mihnetini tâa Harb-i Umumî sonuna kadar çekmiş, menkûb kalmıştır; fakat kendi kabahati ve cezasıydı. Bundan yüreği çok yanıktı. Dertli dertli anlatır; “Bir daha muhalefet mi? Tövbe” der. Arası biraz geçti. Selanik’te Hareket Ordusu adıyla bir ordunun toplanıp İstanbul üzerine yürümeğe başladı¬ ğı haberi geldi. Bu ordunun kumandanı Selanik mebusu Kahmi’nin kayınbabası Hüsnü Paşa idi. Bu zat Ali Fuat Paşa’nm teyzesinin kocasıdır. Selânik’e toplanan ittihat¬ çılar, birkaç taburu elde etmişler. Sandanskiy adındaki meşhur Bulgar komitecisi de bir takım Bulgarlar ile işti¬ rak: etmiş- Diğer mühim kısım da dönmeler olmak üzere bir ordu vücuda gelmiştir. Buna yolda birkaç tabur da Kâzım Karabekir ve ismet (Paşa) nın kumandasında ola¬ rak Edirne’den gelip iltihak etmiş idi. Ayastafanos’a ka¬ dar geldiler. Orada, neden ve nasıl oldu bilmem, kuman¬ danlığı Mahmud Şevket Paşa aldı. Bu ordu 10.000 kişi kadardı. Yarı kadarı muntazam diğer kısmı derme-çatma şeylerdi. Mebusan Meclisi, bun¬ lara bir heyet gönderdi. Beni de intihap ettiler. Gitmedim. Ben vaziyeti öğrenmiştim. Bu hareket, yani 31 Mart sırf ittihatçılar aleyhine binnefsihi bir kıyamdı. Abdülha- mld’den tehlike yok idi. Şeriat meselesi sade bir lâftı. îlk gün meclisi basan asker, ittihatçılar aleyhinde bulunmuş, onları kesmek istemiş, fakat benim için yaşasın diye ba¬ ğırmış. Mesele ittihatçılar aleyhine bir kıyamdı. Heyet $02 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 303 gitti ve geldi. Celse esnasında Halep mebusu Nafî Paşa yanıma oturdu. Ve dizimi dizi ile itip “Gelenler senin ve Ali Kemal’in aleyhinde, vagonlara tebeşirle kahrolsun Rıza Nur, kahrolsun Afi Kemal ve böyle şeyler yazmışlar 1 İhti¬ lâli onlar yaptı, diyorlar. Benden öğrendiğini kimseye söy¬ leme” dedi. Teşekkür ettim. Biraz sonra çarpma suretiy¬ le gayet zengin olan ve Bulgar Kralı adını alan Bolu me¬ busu Habtiıb, mecliste gizli bir celse yaptırıp kürsüye çık¬ tı. Bütün mebusların oraya davet edildiğini, derhal gitme¬ leri lüzumunu söyledi. Kandırdı. Baktım ki, iş fena. Mec¬ lisi pençeleri altına alıp hareketlerinin meşruiyetini tas¬ dik ettirecekler, ondan sonra istedikleri şeye karar verdi¬ recekler. Düşündüm, bunlar şehre girerlerse harb olacak. Sonra da idamlar, her şey olacak. Garez kazanı kayna¬ yacak, canlar yanacak. Halbuki bu vak’a ile ittihatçılar¬ dan kurtulunmuştur. Böyle bir fırsat bir daha ele geçer mi; bunları burada bir daha ezip işi bitirmeli. Düşün¬ düm, ya Abdülhamid?! Dedim ki, aynı zamanda onu da hail etmek mümkündür. Derhal Harbiye Nezaretine git¬ tim. Nazım Paşa’yı buldum. Bu zatla sevişirdîk. ittihatçı¬ ları hiç sevmezdi. O, bu işin racüli idi. Asker pek sevi¬ yor, ne dese dinliyorlardı- Hem de Harbiye Nazırı idi. Ben, onu pek metin zannederdim. Her vakit öyle görür¬ düm. Lâflar i askerce ve sert idi. Bu sefer dermansız bir halde buldum. Meseleyi ve fikrimi izah ettim. “Iş işten ge¬ çiyor. Sen şu askeri topla, 40.000 talimli askerin var. Şun¬ ları bir hamlede bitir. Sonra dön, Abdülhamid’i de hail et! İsler düzelsin!” dedim. Baktım, dudakları morardı, baya¬ ğı titremeye başladı. Gayet âciz ve perişan bir tavır’a: ‘ Ben bunu yapamam.” dedi. Dedim: “Paşa! Millete büyük hizmet edersin. Tarihe adın altınla yazılır. Asker seni se¬ viyor. Emrine hazırdır.” “Yapamam!” dedi. Baktım kî ondan ümit yoktur. Başka da ümit yok. İstanbul askeri ittihatçılara karşı müdafaa edecek; fakat başlarında za¬ bit ve kumandan yok. Demek nasıl olsa mağlûp olacak. “Artık bize kaçmaktan başka yol yoktur” dedim. Hemen Yeni Camie indim. Oradaki Osmanlı Bankasında İki yüz hra kadar param vardı. Onları aldım. Sirkeci'den bir ka¬ yığa binip Galata rıhtımındaki ilk hareket edecek Fransız vapurunun yanma çıkıp vapura girdim. Kalktık, Pire yo¬ lunu tuttuk. İskenderiye’ye vardık. ‘Fırsat! Mısır’ı da görelim” dedik. ittihatçılar, İstanbul askerini “Biz harb için gelme¬ dik. Sizi tebrik etmeye geldik” diye aldatmışlar. Nazım Paşa da askere mukabele etmemesini nasihat etmiş, yani zavallıların ellerini bağlamış. Hareket ordusu İstanbul’a girmiş, mukavemet görmemiş, fakat Bulgar’lar edepsizli¬ ğe başlayıp kışlalara ateş etmişler, nöbetçileri süngüle- mişler. Bunu gören İstanbul askeri silâha sarılmış, bir¬ çok yerlerde harb başlamış ve devam etmiş, iki taraftan birçok ölü ve yaralı olmuş, ittihatçılar kumanda al¬ tında olduklarından ufak fakat sağlam bir kuvvetle topluca bir oraya, sonra başka yere hücum edip hepsini parça parça mağlûp etmişler. Halbuki İstanbul’da birçok top da var iken bu asker tüfekten başka bir şey kullana¬ mamalar. Hem de toplanıp birden harp etmesini bilme¬ mişler. Daha doğrusu imkân kalmamış. ittihatçılar âsi başlarını toplayıp asmışlar ve yine hükümeti ele almışlar. Meclisi toplayıp Abdülhn- mid’thall’e karar vermişler. Yahudi Karassu ile Ar¬ navut mebus Esat Paşa Topdanî’yi gönderip Padişahı hail, Selâniğe sevk ile hapsettirmişler. Türk tarihi bura¬ da feci bir leke ile berbat edilmiştir. Koca bir saltanatın Türk padişahı pek adi bir yahudi ile Esat Paşa gibi kaatil, rezü bir Arnavud’un eliyle tahtından indirilmiştir- Afe¬ rin ittihatçılar! Abdülhamid Selâniğe gönderilip Alâtini adındaki zengin tacirin evinde hapsedildi. Sonra Balkan harbinde 304 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 305 İstanbul’a getirilip Beylerbeyi sarayında hapsedildi ve orada öldü. Muhafızları Rasim (Şimdi mebus ve iyi bir adamdır), Mahmut (Şimdi Siirt mebusu, para vurgunun¬ dan başka bir işi yoktu), Salih (Mustafa Kemal’in emin ve mahremi, kaatili ve Bozok Mebusu) adındaki zabitler idi. Abdülhamid orta boylu, kambur, esmer, gayet iri ve revan dirsekli, burunlu bir adamdı. Hüekâr bir insandı. Pek cahildi. Padişah olmak için hileler yapmış, o vakitki işbaşlanna hürriyet ve meşrutiyet vâdetmişti. Padişah olunca meclisi fesh ve hürriyetçi ricali nefyetmişti. Etra¬ fına kendi gibi cahilleri toplardı. Ricali hemen umumiyet¬ le böyle idi. Padişahlığı ve halifeliği mukaddes bir hale koyup bunu halkın ve ricalinin zihnine yerleştirmişti. Herkes: ‘Padişahın adı abdestsiz ağıza alınamaz” , derdi. Casusları çoğaltmış. Yıldız’m etrafına iki duvar yapmış, tüfekçi diye bir takım eşkıya Arnavutları toplamış, Ar¬ navut ve Arâplardan muhafız taburları yapmış, böylece uzun zaman tutunmuştu. Bu adamın mevkiine dokunacak bir şey yapmazsanız hiç bir fenalık yapmazdı. Bu husus¬ ta ise pek hassastı. Hemen sürerdi; fakat maaş ile sürer¬ di. Mithat Paşa müstesna, hiç kimseyi idam etmemiştir. Bu adama kızıl sultan adını koydular ama, tamamiyle haksızdır. Onun bu millete fenalığı; milleti cahil ve kör bırakmasıdır, müstebit bir idare kurmasıdır. Hiç kimse¬ yi Avrupa’da tahsile veya gezmeye yollamazdı. Bunun za¬ rarı da müthiş olmuştu. Devleti kimin idare edeceğini ve bunun bizdeki tahsil ile olaanıyaeağmı asla kaale al¬ mazdı- Böyle olan Hamid, şüphesiz bir takım günah sahibi¬ dir. Fakat 31 Mart vak’asında tamamiyle masumdur. Gü¬ nahları, zamanında ceza görmedi, bu günahsız zamanında cezalandı. Demek eski cezalarının hepsini birden gördü. Tanrı adaletini ihmal etmez, imhal eder derler. Vukuatta görüyoruz ki, böyle oluyor. Artık ittihatçılar İstanbul’un ikinci fethi diye bağır¬ dılar ve böbürlendiler. Bu fethin ikinci günü üç zabit bir müfreze ile Taksim’de bizim eve gelip beni aramışlar, on¬ lar da kaybolduğumu söylemişler. Demek kalsaydım par¬ ça'anacaktım. Böyle samanlarda dert anlatılmaz, kafa davullarının kirişleri pek gergindir. Ne desem benim vatan¬ perver o duğumu asla kabul etmezlerdi. Bu, zihniyet me¬ selesi. Böyle fırtınalarda bir limana sığınmak lâzımdır. Bora geçince, haber anlayanlar olur. Biz de Öyle yaptık. Mısır’ı gezdikten sonra Atina’ya döndüm. Atina sıcaktı. Otelde âdeta bayıldım. Beni şehrin say¬ fiye erinden yüksekçe bir yer olan “Kifisiye” ye sedye İle götürdüler. Orada gözümü açtım- Şehrin civarında zengin mermer madeni var. Atina’da yaya kaldırımlarını mermer¬ den yapmışlar. Güneş vurunca parlıyor, göz dayanmıyor. İstanbul’da kuru’an divan-ı. hırb, benim hıyanetime hükmetmiş. Siııop ahalisi o vakit yaman ahali idi. Başla¬ rında Easim Bey vardı. Pek kahraman insandı. Mahmut Şevket Pnşa’ya bir telgraf çekip, protesto etmişler ve de¬ mişler ki: “Bizim mebusumuz vatanperver ve namuslu insandır.” Büyük bir cesaretti. Mahmut Şevket Pasa ce¬ vap vermiş; “Namuslu ise divan-ı harbe gelip teslim ol¬ sun. Mebusunuza söyleyin!” demiş. Ahali: “Namusludur. Fakat divan-ı harbe inanamayız. Meclis veya bir ada’et mahkemesi muhakemesini etsin. Onu teslim edeceğiz ve kabahatli ise ipini biz kendi elimizi çekeceğiz” demişler. Büyük tecellüd. Doğru söz. Bravo!... Bu halk ile iftihar ederim. Bu hareketleri, avdetimde beni daha büyük fe¬ dakârlıklara sevketmigtir- Bir mebusun arkasında böyle hir halk olmalıdır. Bir telgrafın bir nüshasını da Mebusan Meclisine çekmişler. 306 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 307 Divan-ı Harb ve Mahmut Şevket, tabiri mahsusu ile şapa oturmuşlar. Hele isyan günü İstanbul’da olmadığımı anlayınca ithamın şeklini değiştirip “İsyanı onun makale¬ leri yaptı” demişler. Sinop’un teşebbüslerim ben de haber aldım. Atina’dan meclise ben de yazdım. Adem-i mes’uliye- time karar verdiler. Ahmet Kıza bana avdetimi yazdı. İstanbul’a geldim. Şu insanlar tuhaftır. Yahut, o günü, yani isyan günü ve ondan on gün evvelinden beri ben İstanbul’da bile yok¬ tum. Konya ovalarında idim. Nasıl ihtilâl yaparım. Mü¬ şevvik ve mürettip olduğuma dair de bir vesika yok. Mah¬ mut Şevket’te böyle hüküm karakuşîler çoktu. Vakıa be¬ llim meclisteki nutuklarım, neşrettiğim makaleler bu va¬ kanın olması için fikirleri hazırlamıştır. Zaten Türkiye’de muhalefeti te’sis eden ben idim. Lâkin onlarda da aslâ isyana teşvik, isyan edin gibi bir cümle yoktur. Ve haki¬ katen de bu isyanda maddî hiç bir hizmetim yoktur. Ne ise, bu işi de böyle savdık. Ahrar fıkrası gevşedi. Celâl Arif, bizi bırakıp İttihat¬ çılara yanaştı- Azadan Kıbrıslılann damadı Nurettin Ferah, fırka namına Avrupalı sermayedarlara muvaffaki¬ yet halinde imtiyazlar vereceği vaadi ile para almak pe¬ şinde koşmaya başladı. Bunu haber alınca pek kızdım. Zaten bu fırkadan bir hayır beklenemezdi. Arkadaşları topladım. Vaziyeti anlattım. “Bu adam böyle bir şey ya¬ parsa hepimizin namusudur.” dedim. Feshine karar veril¬ mesini teklif ettim. Heyet-i idareyi topladık. Nurettin Ferah, Kıbrıslı Şevket ve taraftarları feshine şiddetle mu- ha’efet etmek istediler. Biz ekseriyeti yapmıştık. İmzala¬ rımızla gazetelere Ahrar fıkrasının fesh olunduğunu ilânını verdik. Bu belâdan da böyle kurtulduk. Bu gibi ahvalde böyle cezri hareket edilmezse insan hiç kabahatsiz büyük töhmetler a’tında kalır. Bir müddet biraz sükûnetle geçti. İttihatçılar aleyhi¬ ne yine başladık, gazeteler tamamiyle eskisi kadar değilse de, yine azdılar. Mecliste de mebuslar birer ikişer muha¬ lefete geçmeye başladılar. Bunlar: “İttihat fıkrasından istifa ettim” diye gazete ile ilân ediyorlardı. Gazetelerde bv hal her gün birkaç tane görülüyordu. Bu da İttihatçı¬ ların pek sinirine dokunuyordu. Eir gün Ahmet Kıza, resmî cc-sede, meclis binasının milletin şerefiy 1 e mütenasip olmadığından, padişahtan, Çı- rağan sarayının meclis binası olarak ihsanını istiyeceğini —sanki büyük bir marifet yapıyormuş gibi— söyledi. Şid¬ detle itiraz ettim. Bu zat böyle şahane hayatı seviyordu. “Bize bu bina kâfidir. Bir güzel saray var. Harap olma¬ sın” dedim. Başkaları tarafından da itirazlar oldu. Dinler mi?... Meclise rağmen, yaptı. Re’sen iradeyi almış, oraya taşındık. Çok güzel bir saraydı. Keyifli keyifli oturduk. Elektrikler koydurdu. Diğer saraylardan gayet kıymettar eşyayı seçip buraya getirtti. Gelin gibi süsledi. Bunların içinde ressam Ayvazof’un Marmara’ya doğru mehtapta manzaraları havi üç tablosu vardı ki, bayılırdım. İkide bir gider, seyreder, on-onbeş dakika Önünde dururdum. Bi¬ nanın Önündeki yolu da asfalt yaptırdı. Hesap etmiyordu, İstanbul’un demir tekerlekli arabalarına asfalt dayanır mı?. Hem de a'tına beton dökmeden asfaltı döşemişlerdi. Bir iki ay iç’nde öyle hale geldi, öyle çukurlar aç:ldı ki, uzun zaman oradan araba ile geçmek mühim bir iş oldu. Geçilemezdi. Bir gün de sabahleyin erken, saray tutustn- Fen Pançeri’ye komşu idim; onun evine gitmiştim. Ora¬ dan dumanı gördük. Evvelâ bir vapur bacası zannettik. Büyüdü. Nihayet anladık ki, Çırağan sarayıdır. Hemen koştum. Binanın önüne vardığım vakit tavan arasından duman ve alev fışkırıyordu. Başka bir yerde bir şey yok¬ tu, Demek yangın tavan arasından başlamıştı. Bunda şüphe yok. İtfaiye yetişmiş, bez hortumları açmış. Ter- kos borularında bir damla su yok. Başka devlette olsaydı 308 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 303 bu vak’a üzerine terkos kumpanyasını derhal imha eder¬ lerdi. Aleyhine bir cümle bile söylenmedi. Su olsaydı, mu¬ hakkak kurtarılırdı. Şaşkın şaşkın ateşe bakıyordum. Bir¬ den kurşun gibi biri geldi. Bana yakın bir yerde durdu: "Eyvah hanedanın bir sarayı vardı. O da gidiyor” diye bar bar bağırdı. Saçlarını tutmuş çekiyordu- Şehzade Meçid Elendi idi. Bu zatı şahsen tanırdım. Her şubede ile¬ ri gelen insanları çağırır, onlarla görüşürdü. Biz de görü¬ şürdük. Diğer şehzadelere benzemezdi. Birkaç Avrupa dili bilir, ressam, beste yapar bir musikişinas, oldukça malûmatlı bir insandı. Sever, hürmet ederdim. Haline acı¬ dım; fakat bir kusuru vardı; ‘‘Politikada kim galip ise o esnada o tarafla görüşür, diğer taraftan yüz çevirirdi” Bana bir düziye Veliaht İzzettin’i zemmederdi. ‘‘O, padi¬ şahlık yapamaz” derdi. Bir de bu pek düzgün olan adam arada öyle söz söyler veya hareket yapardı ki, insan şa¬ şardı. Anormal bazı noktaları olduğu bir hekimin gözönüne aşikâr gözükürdü. Bu ailede, “Türk Tarihi” nde tafsüât- ia gcsterdiğ’m gibi, tereddi vardı. Bu da ondan azade ka¬ lkmamıştı. Çenesi mütereddiler çenesi gibi uzundu. Hâsılı o canım saray gitti. Meclis, Fındıklı’da Taşmerdivenli Sokağın yanında bir binada içtimalarmı aktetmeye baş 1 adı. Ahmet Rıza ilk iş olarak şunu söyledi ve teklifi yaptı: “Büyük bir kaza savuşturduk. Milletin basma bir felâket gelecekti, bunun¬ la savuştu. Millet büyüktür. Şanına lâyık yeni bir bina yapar- Tahsisat vereîim, hemen başlansın.” Geçmiş gün, iyi hatırımda değil, dört milyon lira istedi. Artık pek ca¬ nım sıkıldı. Kalktım, dedim ki: “Yahu ne oluyoruz. Daha dün koca bir sarayı yaktık; milyonlar gitti. Bir vicdan azabı duymuyoruz da, milletten daha milyonlar mı alaca¬ ğız. Ne yüzle isteyeceğiz. Kaç aydır millete hayırlı bir iş mi yaptık. Saraylarda oturmak hevesinden vazgeçelim. Bir büyük çadır bize kâfi, iş, sarayla çadıra bakmaz; iki¬ sinde de olur. Saray yapacağımıza iş yapalım. Kat’iyyeıı beş para veremeyiz. Bu millet fakirdir, fazla para varsa mektep yapalım.” Benden sonra Abdülhamid Zehravî kalktı; “Olamaz” dedi. Bu hususta çok söylendi. Pek asa¬ bi bir adamdı. Pürgazap kesildi ve elini masaya öyle şid¬ detle vurdu ki, ortalık gümledi. Kendi sesi, kırılan bir şe¬ yin sesi birbirine karıştı. Elini tekrar kaldırdığı vakit kan 1 ar fışkırdığını gördük. Meğerse bir tütün külü tab¬ lası varmış. Siilesi ona gelmiş- Elini timar ettim. Meclis umumiyetle tahsisatın aleyhinde bulundu. Bu suretle mil¬ let de bu masraftan kurtuldu. Bu sarayın yanmasının yegâne sebebi Ahmet Rıza idi. Oranın meclis yapılmasına mecliste itiraz etmiştik. E öyle şey ama meclis kararıyla olurdu; fakat bu adam tuhaftı. Böyle şey dinlemez, her şeyi kendi kafası ile ya¬ pardı. Kafası da iyi bir kafa değildi. Bu, tabiî büyük bir kusurdur. Vicdan azabı duyacak, biraz sıkılacak yerde ye¬ niden millete masraf kapısı açıyordu. Ne ise, bu sefer ya¬ pamadığı. Derken, Yenimahalle’de Serasker Rıza Pasaklın konağını meclis yaptılar. Bu konak belki de yüz odalıydı. Büyük ve süslü salonları vardı. Salonun birini müzakere meclisi yaptık. Bir müddet burada müzakere oldu. Ahmet Rıza tekrar adliye dairesine gitmeyi de nefsine yediremi- yordu. Fındıklıda rıhtım üzerinde Çiftesaray denilen ve yanyana o 1 an Sultan saraylarından birini düzelttirip ora¬ yı Mebusan Meclisi yaptı. Harb-i Umumînin mütarekesi¬ nin iptidasına kadar bu bina meclis binası olmuştur- Bu sefer de Mahmut Şevket azmıştı. Çünkü şimdi de o, millî kahraman olmuştu. İstanbul'un ikinci fatihi geçi¬ niyordu. Şekli şudur: Pastırma gibi kuru, ince bir vücut. Küçük bir kafa ve yüz. Göğsünden geniş bir sakal, çalı gibi iki ayak. Sanki leylek ayağı. Ayağından uzun ve bas¬ tıkça çan gibi .öten iki mahmuz, çizmenin ökçesinde. Uzun ve heybetli bir kılıç belinde. Harbiye Nazırı oldu. 310 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 311 ikide bir meclise geliyor. Celseye kılıcı ile giriyor. Kuv¬ vetli adımlarla mahmuzları sallanıp ötüyor. Koltuğa ya¬ tar gibi uzanıp oturuyor. Ayakları, kılıcı üç çatal çalı gibi kendinden iki metre uzakta. Onunla kürsü arasından geçmek mümkün olmuyor, insanın ayağı bu üç sırığın bi¬ rinden kurtulsa ötekine takılıyor. Millet meclislerine kı¬ lıç ile girmeye müsaade yoktur. Bu, askerî bir tahakküm, istibdat ve tehdit demektir. Bunun da hali fena sinirime dokundu. Bu militarizm alâmeti hür bir memlekete yakış¬ mıyor. Militarizm, hiç sevmediğim şeydir. Hakikaten mil¬ letlerin felâketidir. Hangi devlette ki militarizm vardır, onun akıbeti felâkettir. Mahmut Şevket tahakküm, teh¬ dit yapıyordu. Onun tavrı ne mağrurâne bir tavırdı!... Hakikaten herkes ondan çekiniyordu. Meckste ne derse eyvadah denir, istediği verilirdi. Çekilemez bir haldeydi. Meclisin izzet-i nefsi namına kızmak bana düştü. Kudüs mebusu Ruhi Ha’idî hem idare memuru, hem İttihatçıla¬ rın sevgililerinden idi. Ona söyledim. “Hakkın var; fakat bir şey diyemeyiz” dedi. “Eğer bunun kılıcını çıkartmaz¬ sanız, dürüst oturtmazsanız kürsüye çıkar, ağzıma geleni söylerim” dedim. Bir gün yine geldi. Yine aynı hal. Ruhi’- ye dedim: “Haydi, yahut ortalığı karıştıracağım.” “Aman dur, belki bir şey yaparız.” dedi. Gitti. Talât ve emsali ile görüşmüş. Geldi. Mahmut Şevketli nazikâne ve hürmetle dışarı çağırdı. Bir müddet sonra Mahmut Şevket, küıçsız geldi, iptida razı olmamış, benim tehdidimi söylemişler, yalvarmış’ar, bir şey çıkmasın demişler. Razı olmuş. Ar¬ tık kılıçsız idi. Bir gün de bir istediğine itiraz ettim. Bur- mı lıırıMı. Artık başkaları da itiraz ettiler. İşte bu vak’a- lar ile bu adam bana müthiş garez bağlamış, cemiyet-i ha¬ fiye işinde beni hapsedip intikam almıştır. Meclisin izzet-’ r.efsi için yaptığım bu şey, bana pek ağıra oturmuştur. Cemiyet-i hafiye meselesi olunca, emniyet-i umumiye mü¬ dürlüğünde muavin olan zatı çağırıp: “Bu işe Rıza Nur’u dahil ederek hapsetmek” demiş. O adam işi iyice tetkik etmiş; bana ait bir şey bulamamış, gidip söylemiş. “Olmaz. Mutlaka bir kulp takacaksınız.” demiş. Bu zat namuslu bir insan imiş, istifa etmiş. Bugün adını da maatteessüf hatırlayamıyorum, sonra emniyet-i umumiye müdürü Galip, bizi hapsetmiştir. Görünüz şu Mahmut Şevket 7 i! . Muhalefet almış yürümüştü- Ben de artık evvelce hazırla¬ dığım ve iyice okuyamadığım hukuk kitaplarına dalmış, okuyor; öğreniyordum. Aynı zamanda Yunan, Roma ta¬ rihlerini, Yunan mitolojisini getirttiğim mufassal kitap¬ lardan tetkik ediyordum. Hukuktan fıkhı kendi kendime anlı yamıyordum. Bir de ma'iye ilmini anlıyamıyordum. Hukuk-u esasiyeyi çok sevmiştim. Artık tetkiklere müs¬ tenit, bibliyografiyi havi hukuk-u esasiye üzerine makale¬ ler neşrediyordum. Bunlar tıbbî eserlerimin İlmî nevT.eri gibi idi. intihap üzerine de Fransızca kitaplar getirttim, okuyordum. Keza hatip olmak usûl ve sanatından bahse¬ der kitap da getirtmiştim. Bundan da çok istifade ediyor¬ dum. İntihap hakkındaki eserlerden bir vakit Fransa’da da dayak ve hapis ile intihap yapıldığını öğrenmiştim. Muhalif gazeteler arasında “Sada-yi Millet” adında bir gazete vardı. Sahipleri Karamanlı Rumlardı. Tunus'u Hayreddîn Paşazade Tahir Bey, Almıet Samım bu gaze¬ tede idiler. ŞeyhüÜslâmzade Muhtar da oraya makale ya¬ zıyordu. Een, o vakitler çapkınlıkta da berdevamdım. Ak¬ şam yemeklerini Tokatlıyan’da yiyordum. Vurümak kor¬ kusunu unutmuş, gece yarısına kadar sokakta idim. Bir akşam Tokatlıyan’da yemek yerken dışarıdan cam vuru¬ luyor, baktım Samım. Eliyle dışarı gelmemi işaret etti. Çıktım- Biraz sarhoştu, ileride bir zabitin yanına götür¬ dü. Bana prazante etti. Zabit, pek sarhoştu. Ayakta du¬ ramıyor, yıkılıyordu. Sonra onu savdı. Bana dedi ki: “Bu akşam Sirkeci’de istasyon birahanesinde idim. Masada, birçok zabit vardı. Beni çağırdılar. Bu mülâzım bana ta- 312 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 313 buncasını gösterdi. Bununla şimdiye kadar yedi kişi öl¬ dürdüm. Seni de bununla öldüreceğim, dedi. Mahsus, ta¬ nıyasın diye bu zabiti senin yanma getirdim. Bunlar beni vuracaklar.” Haline acıdım. Geceleri sokağa çıkmamasını tenbih ettim. Zaten bir müddettir tehdit mektupları da alıyordu. Bir defa da matbaaya bir mülâzım gelip, kendi¬ sini tehdit etmiştir. Yine tedbirli davranmıyordu. Ne va¬ kit söy’esem, sözlerime “Kader!” diyordu. Bu esnada bu çocukta bir hal nazarı dikkatimi celbediyordu. Âdeta ölü¬ me razı olmuş, gününü bekler gibi idi- Sanki ölüm onun boynuna ipini takmıştı. Kendini kurtaramıyordu. Samim kurtulmaya çalışmıyordu da, tam bir teslimiyet gösteri¬ yordu. Ben söyledikçe gözleri melankolik bir bakışla ba¬ kıyor, kader diyor, başka demiyordu. Halini gören, b’zzet ölüme kat’î karar vermiş zannederdi. Tokatlıyan’a getir¬ diği bu zabit, Enver’in amcası Halil’dir. Aradan bir müddet geçti. Samim yine eski halinde. Muhalif yazılardan da vazgeçmiyor; tedbir de almıyor, dikkate çarpar bir surette çapkınlığa inhimak gösteriyor¬ du. Halbuki evli ve çocukları da vardı. Muhtar, bizi bir akşam yemeğine köşke davet etti. Samım, Fazıl Ahmet, ben sözleştik, Bab-ı âli’de daima gittiğimiz kütüphanede birleşeceğiz, beraber Köprü’ye, oradan vapura binip Ku¬ ruçeşme’ye gideceğiz. Benim bir işim çıktı, randevuya gi¬ demedim. Samim, Fazıl Ahmet buluşmuşlar, beni bekle¬ mişler. gelmeyince gitmişler. Ortalık kararmaya yüz tut¬ muş imiş. Yanyana gidiyorlarmış. Bahçekapısı’nda börek¬ çinin önüne gelmişler. Orada yaya kaldırımının Önünde Taşhan’m çıkıntısı vardı. Bir rovelver patlamış. Bir iki daha atılmış, Samim yıkılmış- Fazıl Ahmet, kurşunun ku¬ lağı yanından vızıltısını işitmiş. Eğer ben de olsaydım, bm kurşun da benim yiyeceğim şüphesizdi galiba... Tesadüfe bak... Bir zabit, koşarak karşıdaki karakola girmiş. Sa¬ bah erken haber aldım. Yüreğim sızladı. Ağladım. Samim çok zeki idi. O zekâda adama nadir tesadüf etmiştim. Ol¬ dukça da malûmatlı idi, tabiî daha terakki edecekti. Pek güzel yazıyordu. Ben nükte söylemeyi ve işitmeyi seve' rim. Bir nükte söylesem kimse anlamasa derhal o anlar ve nükteli cevap .verirdi. Yahut kendisi gayet güzel nük¬ teler söylerdi. Pek hoşuma giderdi. Samim de beni son derecede sever, daima methimi yapardı. Cenazesini Bab-ı âli’de eski Ahrar fıkrası altında nak¬ letmişler, arkadaşları topladık. Bu işte Kıbrısk Şevket çok gayret ve celâdet gösterdi. O da arkadaşlarımızdan idi. Ölümüne bir nüsha-yi fevkalâde çıkarıldı. Buna Celâl Sahir de iyi bir makale yazdı. Bu işte o da celâdet ve vefa gösterdi; fakat böyle olan Sahir, bir-iki ay sonra Cavid’e -attı. Ve İttihatçı oldu. Bu faciayı böylece ve az zaman¬ da unuttu, Samim’in kanı kurumadan, katilleri saf ma geçti. Büyük cenaze alayı yaptık. Hükümet merasime mâni olmak istedi. Samlım, öldürüleceğini biliyordu. Bilhassa intikamını arayacağımdan .emin olarak delilleri bana bildiriyordu. Halil’i de bana göstermişti. Ben katilin Halil olduğuna hükmettim. Adliyeye bu babta beyanatta bulunacağımı bildirdim. Aldıran, dinleyen olmadı. Katil, bulunamıyor deyip işin içinden çıktılar. Samim de böylece aramızdan gitti. Safımızda bir kuvvet idi. Bir-iki gün sonra mebuslara Beylerbeyi sarayında bir ziyafet ve eğlence verildi. Hükümet ricali de davetli ’dı. Padişah da orada idi. Padişahı görmek istedim. Beni ya¬ nma sokmadılar. Bir şey yapacağımdan korkuyorlardı. Padişahı sakladılar. Ben de herkesin içinde Sadrazamı ya¬ kaladım- Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa idi. Dedim ki: “Müt¬ hiş bir cinayet'olmuştur. Katil malûmdur. Hükümet ya¬ kalamıyor, bu ne demektir?” Benden hiddetli bir surette 314 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 315 İbrahim Hakkı: “Katil malûm değildir. Hükümet uğraştı. Yok. Ne yapalım.” dedi. Ben daha hiddetli: “Katil ma¬ lum. Ben göstereceğim.” dedim. “Yok... Bulunamadı.” de¬ di. Hukukşüıas olan İbrahim Hakkı için büyük bir zül ve cinayete iştiraktir. Dedim: “Olamaz, kıyamet kopacak¬ tır.” dedi: “Ayol... Olur ya... Biri birine kırgınlığı olur Gelir, rove'.veri çeker, vurur. O da ölür. Katil kaçar. Ara¬ nır, bulunamaz. Bütün Avrupa adliyecinde de bu her gün olmaktadır.” Dedim: “Bj, öyle değil- Katil malum. C.na- yet siyasî. Demek şimdi siz burada iken biri gelecek, elle¬ rimi bağlayacak, beni bağlıyorlar, diye bağıracağım. Siz olur ya, bağlarlar, diyeceksiniz. Üstüme petrol dökecek, bağıracağım. Siz olur ya, dökerler, diyeceksiniz. Sonra aleşliyecek, bağıracağım. S z olur ya, yakarlar, diyecek¬ siniz. Ben gideceğim. Siz de olağan şey, deyip işi bitirecek¬ siniz. Bu nasıl olur?” “Olur ya...” dedi. Durdu... “Katil bulunmadı” dedi. Herkes başımıza toplandı. Âdeta arbede kopacaktı. Beni dosttan, düşmandan bir takımları tutup zorla çektiler. Bir tarafa götürdüler. Bir şey hâlâ hatırımdadır. Samim öleceğini biliyor, ona teslimiyet gösteriyor. Kaçınmak istemiyordu. Sanki ölümü kendisi mutlaka istiyordu. Sözü, hali öyle idi- Böy- lelerin gözlerinde melânkolik bir lem’a oluyor. Buna o ka¬ dar alıştım ki, görsem derhal anlarım. Bu lem’a, ihtilâl ya¬ pacakların gözlerinde de oluyor. Bugün ihtilâle teşebbüs etmiş birini görsem, gözündeki lem’adan anlarım. Demek hu lem’a ölümü göze almış adamlarda oluyor. Çünkü ihti¬ lâle teşebbüs etmişlerde daima o lem’ayı gördüm. Samim o aralık fuhşa da dökülmüştü. Böyle insanlar, revulisyon yapmaya teşebbüs ederler, fuhşa inhimak ediyor. Bunu çok gördüm. Hattâ beıı de ihtilâl yaptığım zamanlarda böyle oldum. Kerhanelerde dolaştım. Samimün bir anekto- dunu zikredeyim: Samim’in vurulmasından birkaç gün evveldi. Ben bir hanımla münasebette idim. Bir gün kadın, Taksım’de evim¬ de iken Samim gelmişti. Kadını gördü idi. Meğerse kadına göz koymuş. Ne yapıp yapmış, yerini bulmuş, kandırmış- Den mecliste olduğum bir esnada, bizim eve getirmiş, ka¬ dınla yatmış. O günü meclise gelmiş, beni çağırttı. Ken¬ disini koridorda gördüm. Telâşlı, me’yus bir yüzü vardı. Dedim: “Nen var?” “Ah, perişanım. Çocuklarıma para l⬠zım. Beş param yok. Bana bir lira ver!” dedi. Vermek is¬ temedim. Ne yaptı, yaptı aldı. Hemen gitti. Akşam eve geldim. Hizmetçi vak’ayı anattı. “Eee, niye mâni olma¬ dın?” dedim. “Ne yapayım, dinlemedi” dedi. Küplere bin¬ dim. îzzet-i nefsime pek ağır geldi. Aynı günde de benden bir Ura aldı, çıldırdım. Ertesi günü Samim’i buldum- Pür hiddettim. O gülmeğe başladı. “Ulan, buraya gel! Utan¬ maz mısın? Sende hayâ yok mu? Benim evim randevu yeri mi? Alçak! ilâ...” ağzıma geleni söyledim. Hiç bir şey söylemiyor, bir düziye gülüyor. Ben söylüyorum, o gülü¬ yor. Üstüne yürüyorum, uzağa kaçıyor. Of... Çıldıracağım. Nihayet: “Pek iyi! Üste de benden bir lira aldın. Bu ne ctuyor,” dedim. Tuhaf ve pek tatlı bir gülümseme ile gül¬ dü: “Hamam parası” dedi. Ben de güldüm. Beni zorla güldürdü. Öfkemi giderdi. Keskin bir zeki nazarla karışık ince ve güzel bir gülümsemesi vardı.. Tuhaftır, tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır derler. Doğrudur. Yılan gibi olmuştum, sokmağa hazırdım. Dişi¬ mi söktü- İptidaları ben küfrettikçe onun mukabele etme¬ yip gülmesi beni çıldırtıyordu. Kavganın da lezzeti muka¬ bele görmektedir. Mukabele gördükçe insanın gayreti ar¬ tar. Mukabeîesiz kavga ve dövüş bir şeye yaramaz. Bu hususta şunu zikredeyim: Tıbbiye’de talebeyiz. Sınıfta iri, yaşlı, kuvvetli biri vardı. Bir de yaşı da, boyu da pek küçük bir talebe vardı. Bu küçük, o büyüğe, sivrisi¬ neğin Nemrud’a musallat olması gibi, m usa battı. Büyük otururken ondan iki üç sıra uzakta durur, ona elini biraz 316 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 317 uzatıp sebabe parmağım usul usul kımıldatırdı. Büyük iptida aldırmaz; sonunda hiddetlenmeye başlar; gittikçe hiddeti artardı, önce sert sert bakar, sonra küfreder, son¬ ra ansızın üzerine saldırırdı. Beriki kaçardı. Biraz sonra yine gelir, yine yapardı. Küçüğün bu başlıca eğlencesiydi. Diğer talebeler de buna gülerlerdi. Bir gün yine böyle ya¬ parken büyük onu yakaladı. Verdi tokadı, verdi tokadı.. Bir iyi dövdü... Küçük yere yıkıldı. Büyük durdu, durdu, çekildi- Sükûnet bulacağına hiddeti daha artmıştı. Âdeta gazabından hezeyan halinde idi ve dedi: “Ulan, ne olur bir tokatçık da sen vursaydm ya.”. Hayret ettik. Biri dedi ki: “Niye be, iyi ya, epeyce dövdün.” Cevap verdi: “Yok, insan karşısmdakinden de bir iki tokat yemeyince kavga ettiğini anlıyamıyor, Öfkesi geçmiyor. Bir tokat o vursay¬ dı öfkem geçerdi.” Hakikaten insan tuhaf mahluk. Bu hal vaki. B'z de Samim’le kavgamızın tadım alamadık; fakat o, gülmeleri ile bizim öfkemizi aldı. Samim’in küçük çocukları vardı. Beş paraları yoktu. Bu çocuklara bakmaya ahdettim. Haremi de hastalıklı bir hanımdı. Verem idi. Hâl, vukuat müsaade etmedi. Az za¬ man içinde hudut haricine sürüldüm. Uzakta ve kendi der¬ dimizle yaşadık- Samim’i vuranın Mülâzim Abdülkadlr (Mustafa Ke¬ mal astı) olduğu sonra anlaşı’dı. İttihatçılar insanı böy¬ le vururlar, karakola kaçarlardı. Bu asayiş mahalli onla¬ rın zamanında eşkiya yatağı idi. Yakalansalar bile hükü¬ met ve adliye onları kurtarırdı. Böyle vurmak çok kolay¬ dır herkes yapar. Hükümet ellerinden gid’nce bu kahra¬ manlığı yapamadılar. O vakit bu işleri yapan Serez komi¬ tesi kahramanlan sonra Mustafa Kemal’i öldürmeyip ağız¬ larına burunlarına bulaştırdılar. Çünkü hükümette değil¬ diler. İnsan şehvet babında en alçak, en adi, en canavar bir mahluktur. Samım bana bu işi yaptı. Vakıa bazılarına gö¬ re normal bir şeydir. Sonra biri de bana bir başka şey yap¬ tı. Bu hele dünyada en iyi sevdiğim bir arkadaşımdı. Kardeş gibi severdim. Böyle diyorum doğru değil, hiç bir kardeşimi onun kadar sevmedim, zeki, malûmatlı değildi. Fakat çok iyi yürekli, vefalı idi. Ben Cemiyet-i hafiyede hapiste iken hergün bana uğrar, görüştürmezler bir mek¬ tup bırakır, yahut mektup yollar, beni teselli ederdi- Bu tesellilerin kıymetini hâlâ unutamam. Ben hapse girmeden evvel bir ebeden güzel bir hizmetçi istedim. Genç, güzel bir Yahudi kızı yolladı. Kızın başına bir macera gelmiş imiş. Bundan onbeş gün sonra hapse girmiştim. Bu arka¬ daş bu kızı sevmiş. Çıkınca öğrendim. Meğerse bana gel¬ meden evvel dostumdan gebe kalmış imiş. Kızı hapisha¬ neden avdetimde karnı burnunda buldum. Demek bana geldiğinde dört aylık filân gebe imiş. Kızdım. İntikam al¬ madan rahat edemiyecektim. Kızıltoprak’ta otururdu. Bil¬ gece evinde misafirdim. Bana yukarı kata yatak yapıyor¬ lardı- Zorlandım aşağıda istedim, aşağı yaptılar. Bir Rum hizmetçisi vardı, aşağı katta idi. Su istedim. Hizmetçi gel¬ di. Kandırdım. Bir iki saat sonra yanıma geldi. İntikamımı a. ! dım ve gönlüm ferahladı. Böyle bir şey ben Samim’e de yapardım. Vakadan bir iki ay sonra vuruldu. Vakit olma¬ dı, Bunların ikisi de doğrusu ahlâksızlık; fakat bana bu¬ nu yaptıran intikam hissidir. Bunu ertesi günü dostuma söyledim. Aşçısı da bizi görmüş imiş. O da dostuma söyle¬ miş. Ne ise, ödeştik dedik. Bir vaka daha zikredeyim. Eskiden beri pek sevişti¬ ğim ve^mebus biri-ki onun da adını söyliyemiyeceğim. Ef¬ radı çok bir aile reisidir- Birgün Taksimdeki evime gayet gazel bir kadın ile geldi. Kadın cidden güzeldi. Alık alık bakmaya başladım. Bu zat evimin her tarafım kendi evi gibi biliyordu. Kadım salona getireceğine yatak odasına soktu. Birden kendi de girdi. İç tarafta daima kilidinde sokulu duran anahtarı çevirip kilitledi. Demek planım ku- S18 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 319 rup gelmiş imiş. Hayranlığım birden hiddete döndü “Ka¬ pıyı aç!” diye bağırdım. Ses yok. Yine ve daha şiddetle bağırdım. Ses yok. Yine bağırdım. Bağırıyorum, aldıran yok. Dedim ki: “Kapıyı kırar ikinizi de keserim.” cevap yok. Her tehdidi yaptım; olmadı. Kapıya yüklenmeye baş¬ ladım. Kapı da pek sağlammış. Olanca kuvvetimle omuz- luyordum. Açılıp koç gibi ve bütün vücudumu vuruyor¬ dum. Yerinden bile kımıldamıyor. Ne yaptımsa imkân bu¬ lamadım. Deli gibi, deli değil, kudurmuş yırtıcı bir vahşi hayvan gibi olmuştum- Döndüm, dolaştım. Kâh bağırdım, kâh susup yara yemiş erkek aslan gibi homurdandım, dü¬ şündüm. Bu iş erkekliğimi tâ yüreğimden vurmuştu. Şu şehvet ne müthiş bir şeydir. Ve erkekliğe nasıl te‘sir edi¬ yor... iki köpek çatıştığı vakit gören diğer bir erkek kö¬ peğin yıldırım gibi koşup erkek köpeği havlıyarak ısırma¬ sı ve ikisinin kıçları anasına ön ayaklarmı koyup ayır¬ mak için abanıp uğraşması da gösterir ki bu hal hayvan¬ larda dahi şiddetle hükümrândır, insan da bu vaziyette böy’e bir hayvan, bir köpektir. Kapıyı açabilsem kimbilir ne fena şey yapacaktım. Çünkü gözüm dönmüş, bende akıl ve mantıktan hiç bir şey kalmamıştı. Nihayet yoruldum, salonda perişan bir halde oturu¬ yordum. Kapı açıldı, bizimki yıldırım gibi fırlayıp kendini sokağa attı, defoldu. Ben kadını yakaladım. Parçalayacak b:r halde idim. Kadın gitmek istedi. Mümanaat eder gö¬ ründü ama ısrar etmedi. Râm oldu. Bu işin asıl ehemmiyetli kısmı şudur: Kadını istintak ettim ve ne suretle buraya geldiklerini sordum. Kadın hi¬ kâye etti: Ermeni imiş. Kocası varmış. Memuriyetinden çıkarmışlar, sonra adi bir memuriyetle taşraya yollamış¬ lar. Onu getirtmek için uğraşmış, nihayet bizim arkadaşa müracaat etmiş. O da bu şartla vaad etmiş- Kadın bun¬ ları anlatırken pek müteessirdi. Her halinden pek namus¬ lu bir familya oldukları, kendisinde haya alâmetleri dai¬ ma görünüyordu. Ve yine kocasını deli gibi sevdiği anla¬ şılıyordu. insanlara bakınız! Hayatî zaruret bir aileyi ne hale koyuyor. Sonra sevgili kocasını kurtarmak için bir kadın kendini veriyordu, kocasına en büyük hıyaneti ya¬ pıyordu. Anlaşılmaz muamma!... Kadın zihniyeti!... Kadın¬ ları böyle ricalarda kullanmak işte çok tehlikeli bir şey¬ dir. Fakat bugün hep böyle olmaktadır. Nice erkekler bi¬ lirim ki rica için bil iltizam zevcelerini yollarlar. Bunun tarihte başka türlüsü de vardır. İtalya’nın teşekkülü za¬ manında Italyan Başvekili İtalya istiklâl muahedesini tas- d k ettirmek için bililtizam karısını yollamıştır. Karısını vermiş, milletinin istiklâlini almıştır. Bu işte diğer bir ahlâkî cihet de vardır. Bizim arka¬ daş böyle bir kadına nasıl kıymıştır?.. Bu kadın sonra bana birkaç defa daha geldi. Arkadaşa gitmiş, gelmiş, bir şey çıkmamış. Demek iyice eğlenmiş ve işini yapmamış. Sonunda benden medet diledi. Elimden gelmezdi. Çünkii hükümete muhaliftim- Açıkça söyledim. Artık gelmedi. Halbuki arkadaşım ittihatçıydı. Böyle bir vaka da benim başıma geldi, ittihatçılar beni sürmüşlerdi. Haremi bana geldi. Güzel bir hanımdı. Kocasını kurtarmaklığımı ve sırf kendi isteği ile kendisi¬ ni bana vermeği teklif etti. Kadını gönlüm çekmedi desem ya.an olur. Az kaldı oluyordu. Çünkü kadın sataşıyordu da. Sataşma tehlikelidir. Erkek kendini kaybeder. Vazi¬ yet ağır ve çirkindi. Bunu düşününce iştahım derhal geç¬ ti; fakat evvelce zikrettiğim vaka üzerine isteyen kadını reddetmek tehlikelidir, muvafakat lâzımdır diye koydu¬ ğum düstur ve hattı hareketim de gözümün önüne geMi. Bocaladım, durdum- Düşündüm: ittihatçıların pençesin¬ den kocasını kurtarmak zaten benim için mümkün değil¬ di. Yapamjyaeağımı kat’ı bir dil ile söyledim. Bu söz ka¬ dını oynaklıktan, fıkırdaklıktan vazgeçirdi. Gitti, ne ise bu hanım bana düşman olmadı. 320 HAYAT ve HATIRATIM Meclise devam ediyorduk. Bu esnada bana birçok ev lenme teklifleri oldu. Mektepten çıktığımdan beri oluyor¬ du. Böyle otuz kadar teklife maruz oldum. Bunların ara¬ sında çok zenginler de vardı. Ben ise evlenmemeye azmet¬ miştim. Münasip suretlerle savardım. Bir tanesi pek zen¬ gin ve pek güzel idi. Bizzat kız da çok uğraşıyordu, Bü araök gönlüm olur gibi de olmuştu. Arnavut idi. Sırf bun¬ dan dolayı almadım. “Bana mutlaka Türk lâzım. Nemlimi¬ ze şimdiye kadar başka kan karışmamış” diyordum- Bunlarla bir şeyi öğrenmiştim. Kız babaları kızlarına iyi bir koca bulmak için büyük bir telâş ve müşkilât için¬ deler. Böyle birini bulunca derhal onunla dost oluyorlar. Beni evlerine çağırırlar, yemek yedirirler, gece yatırırlar¬ dı. En esnada bazılarının kızları da güya bilmıyerelc çık¬ mış gibi ben sofadan geçer iken o da geçiverirdi. Yahut merdivende karşılaşıverirdik. Yahut bana hekim sıfatı ile kızlarım hasta imiş gibi muayene ettirirlerdi. Bunlar kız¬ ların tesettürü âdetinin neticeleridir. Bu halleri görüş¬ mek ihtiyacının sevk-i tabiisidir. Bir de bunlar damat ya¬ pacakları adamın en ziyade mevkiinin iyi olmasına bakı¬ yorlar. Anam da beni evlendirmek için uğraştı. “Oğlum! öl¬ meden muradını göreyim” derdi. Ben de: “Gelin - kaynana hikâyelerini bilirsin. Başına belâ alma” derdim. “Ben baş¬ ka kaynanalar gibi değilim” derdi. Nihayet Sinop lu bir kız imiş bana zorladı. Bu kızın anası ile pek ahbaptı. Ben de babasını p' k severdim. Bu adam ancak Rüştiye tahsili görmüş; fakat fevkalâde zeki, nükteli ve son derece na¬ muslu, sözünü esirgemez bir adamdı. O da beni pek se¬ verdi- Kızım vermek istiyordu. İstanbul’da oturuyorlardı. Postada memurdu. Beni evine götürdü. Kızı odasından çı¬ kar bana görünürdü. Kız da güzeldi. Anam bir gün bu kız için beni iyice sıkıştırdı. Ben de kafi cevap olarak: “Ana! Ben evlenmem. Bekâr yaşıyacağını.” dedim. Dedi ki: “Rı¬ Dr. RIZA NUR 321 za! Deme, birgün evlenirsin. Hem akimda yok iken evle¬ nir. Hem de bir belâya düşersin ki bütün hayatında kan seni inim-inim inletir. Her erkek .için evlenmek zaruridir. Gel şu kızı al” Dedim ki: “Evlenmem ya, eğer evlenir de karı kötü çıkarsa boşar kurtulurum.” Cevabı şudur: “Büyük söyleme! Sen kan boşamayı kolay mı zannediyor¬ sun. Hele sen!.. Namus belâsı çeker durursun...” Şu mü¬ barek kadın peygamberdir sanki. Ne dediyse hepsi birer birer ve aynen olmuştur ki ittihatçıların -hapishane ve sür¬ gün'erinde onu hatırladığım gibi evliliğin beni öldürüp çiğnenmiş bir paçavra gibi porsütüp bitiren kara dertleri içinde de hep anamı hatırlamışımdır. Ancak “Çeker du¬ rursun” u Ölünceye kadar demedi bakalım- Bu yegâne te- sellimdir. Bu kızla evlenmedik. Kız bana düşman oldu. Sonra Sinop’ta bir. Arnavut ile evlenmiş. Hâlâ bu kız ve hu Arnavut en. büyük düşman 1 arımdandır Fırsat bulduk¬ ça aleyhimde bulunurlar. Kocasını da kimbilir ne söyii- yerek aleyhime sevk etmiştir. Son zamanında kocası çift¬ liğimi basmış, zahire ve saman yağma etmiştir. Zavallı ka- dm bunlarla benden intikam almakta olduğunu zannedi¬ yor. Halbuki bunlar o kadar ufak ki bana tesir eder şey¬ ler değil. Tuhaf!.. Bu kadın aleyhimde bulunurken daima şunu da ilâve ediyormuş. “Beni istedi idi de varmadım uı.” Zevcimin de düşmanıdır. Bu cümleyi, her gördükçe omuı yüzüne de söylermiş. Bu vaziyet de, esasta bir kadı¬ nın isteyip te muvafakat görmemesi gibidir ki kadınlık izzet-i nefsini yaralamıştır. Kadın buna tahammül edemi¬ yor. O vakit saf bir kız olan bu kadın çok muhtemel ki benim haberim olmaksızın beni seviyordu. Aşk da tuhaf¬ tır. Red görünce düşmanlığa tebeddül ediyor- Demek aşk da izzet-i nefis haline geçtiği gibi menfaate de miistenid- dir. Halbuki bu kızı almayı bir an bile zihnimden geçirme- miştim. Ne ise bu sözü aciz bir kadının tecellisidir. Varsın f. uı 322 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 323 öyle teselli bulsun. Hattâ karım onun bu .sözünü bana söylediği vakit ona dahi "Hayır böyle değil, ben onu iste¬ medim” bile demedim. Sükût ettim. Bana otuz kadar kız vermek istendi, ben bir kızı is¬ tedim onu da vermediler. Üstüne ocaktan caba olarak ablasından hakaret de gördük. Bizim histoloji hocamız doktor Cemal Paşa’nın oğhı Cemil, (Cem) namıyla resimli gayet güzel bir hicvi mec¬ mua çıkarıyordu. Bunda İttihatçılara resimle, yazı i’e ga¬ yet yüksek bir nükte ve yüksek bir terbiye Ue tarizler ya¬ pılıyordu. Bu gazetede Refik Halid’in yazıları şöh¬ ret buldu. Hakikaten Refik Halid bu hususta teferrüd etti. Bu gazetede, diğer gazetelerde de benden bahisler yaparlardı. Cem karikatürde Avrupa’da da misli az bir iistaddır. Meselâ Cavît, Halil İzmir’de bir seyahat yapmış¬ lar, halk atları çıkarıp arabalarını bizzat çekmiş, bu ha¬ vadisi İttihatçı gazeteler haber verdiler. O hafta Cem br araba içinde Cavi't ve Halil’i yapmış, ama nasıl, tam onlar. Bir sürü halk da arabayı çekiyor. Altına da sade: "Çek¬ tiklerimiz!” yazmış. Şu manaya, şu istihzaya, nükteye ve inceliğe bakınız- Birgün Cemil Meclise gelmiş, beni buldu. Dedi ki: "Senin hemşerİni görmek istiyorum.” Kim o?” dedim. "Mebusunuz Haşan Fehmi” dedi. “Ne yapacaksın?” cevabına “Resmini yapacağım” dedi. “O kadar meşhur mu?” dedim. “Evet” dedi. Hakikaten hu adam şununla meşhur olmuştur:. Meclis müzakereler esnasında ittihat¬ çılara muhalif lakırdı geçse derhal ve pürhiddet yerinden fırlar bağırarak mütecavizane söyler, ittihatçıları müda¬ faa ederdi. Sözlerinde de bir incir çekirdeğini dolduracak manâ yoktu. Türkçesi de gayet bozuk ve kusturucu Gür¬ cü Türkçesidir. Onun bu halleri, bir de sakalının bakır gi¬ bi kırmızı olması şöhretine sebep olmuştu, ittihatçıların böyle birkaç adamı vardı. Derhal muhalif söz söyleyene saldırırlardı. Bunların biri de Üsküp mebusu Hoca İbrahim idi. Ufak boylu, çirkin suratlı, cahil, avamdan biri idi. Ba¬ na çok hücum ederdi. Boş gürültüler yapardı. Talât’ın sev¬ gilisi idi. Hiç sevmezdim. Bu iki dalkavuk da hoca güru¬ hundan idi. Sonra ben sıhhiye vekili iken bana geldi- Se¬ fil bir halde idi. Muhacir olarak benden Bursa’da bir hane istedi. Derhal verdim. Eski kabahatlerini yüzüne bile vur¬ madım. Harbi Umumi felâketinin mes’uliyeti ittihatçıla¬ rın bu desteklerinin idi. Bizzat kendi de muhacir olup gel¬ miş. Bunların bir tanesi de Kastamonu mebusu Küçük İs¬ mail’dir. Bu kadar cahil ve tulumbacı az olurdu... Bunlar ittihatçıların makbulü idi. “Peki! Söyliyeyim, Poz yapsın” dedim. "Yok, yok. Sakın haber verme; olmaz” dedi. "Eee, nasıl olacak?” de¬ dim. "Ben senin arkandan gelirim. Sen onu bulunca bir dakika lakırdıya tut! Yetişir.” dedi. Hayret ettim. Bir da¬ kika!... Tuhaf. Öyle yaptım- Haşan Fehmi’yi lakırdıya tu¬ tarken merakımdan arada sezdirmez surette arkama ve yanıma bakıyordum. Gördüm ki Cem dikkatle bir cephe¬ sinden baktı bir de yanma geçip profilinden baktı ve git¬ ti. Bir de dört gün sonra çıkan Cem’e baktım; Haşan Feh¬ mi. Ama ne... Haşan Fehmi’nin kendisinden daha ziyade Haşan Fehmi, Cem’in bu kudretine hayran oldum. O va¬ kitten beri Cem’e büyük bir hürmet beslerim. Yazık! Türk’te böyle bir dehâ var da ondan istifade edilmedi. O da kendini rakıya vurdu, sönmek üzere. Yetişmemiş mil¬ letlerde dâhilere revaç yoktur. Bunlar böyle mühitlerde bedbahttır, iyi bir bağçe ve tımar görmezler. Çiçeksiz, meyvesiz mahv olup giderler. Bu, müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibidir. Zavallı, bu sefer de Mustafa Kemal tarafından dehâsının cezası olarak hapse mahkûm edildi. Süleyman Nazif bizim ile beraber muhalifti. Çok kud¬ retli bir nesircidir. Oldukça tetebbu sahibidir. Tarzı eski tarzdır; fakat ateşlidir, ittihatçılar aleyhine iyi makale- 324 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 325 ler yazardı. Severdim- Birgün baktım İttihatçılar lehin., bir makale yazmış. Hayret ettim. Bab-ı âli yokuşunda rast¬ ladım. Sordum. Kızardı, cevap veremedi. Bu, müthiş se¬ ciyesizlikti. Artık adama düşman oldum. Zaten bir takım ahlâksızca şeyleri dillerde söylenirdi. Der iken mükâfaat gördü. Bağdat’a, Basra’ya vali oldu. Harb-i Umumî zama¬ nında da yine İttihatçılara aleyhtar olmuş. Bu adam işte böyle dönek, ahlâk mefhumu bilmeyen biri idi. Yalnız ha¬ yatının sonlarında iyi bir iş yaptı. İstanbul, İtilâf Devlet¬ leri tarafından işgal olunurken vatanperverâne bir ma¬ kale neşretti. Bu bir celâdet idi. İzmir mebusu Abdullah Efendi de muhalif idi. Maka¬ lelerimi takdir ederdi. Kendi de İttihatçıların aleyhine ma¬ kaleler yazardı. Kâh sarık sarar, kâh şeyh külahı giyer, kâr eline tespih alır, dolaşır, kâh bedevi Arap kisvesi ta¬ şır, kâh sivil giye, derbeder, sözünde ve halinde sebat gö¬ rülmeyen tuhaf bir adamdı- Abdülhamid zamanında Av¬ rupa’da ve Amerika’da dolaşmış, orada da şapka giymiş¬ ti. Bir gün birden bu da İttihatçılar lehine bir makale neş¬ retti. Kendisini gördüm. “Bu ne hal be?” dedim. Bana: “İttihatçılar iyidir. Ya¬ nılmışım.” dedi ve beni de kandırmaya çalıştı. Vay nâbe- kâr!... Fena laflar söyledim ve “Bari dönüyorsun. Bu ka¬ dar birden yapmayaydm. Dünyada senin kadar çabuk dö¬ nen hiç bir şey yoktur. At bile, en ufak kayık bile döner¬ ken bir daire çizer” dedim. Bunda bir iş vardı. Sebebini öğrenmek lâzımdı. Kalleşin söylediği sebep, sebep değildi. Tahkikat yaptım. Sebep anlaşıldı: Meğerse bu adam Ameri¬ ka’dan, Abdüllmmid’e Avrupa’daki Jön Türk arkadaşları aleyhine jurnaller göndermiş imiş. Abdülhamid hali’ edilin¬ ce bu jurnaller toplandı. Hamid kendine verilen jurnalleri yırtmamış, saklamış imiş. Bunlar birçok sandık dolusu olarak toplandı- İttihatçılar işlerine yarayacak jurnalleri ayırmışlar. Talât AbduUah’m jurnallerini de ataış, bir gün kendisini çağırtmış, “Al! Şunlara bak!” demiş. Abdul¬ lah jurnalleri görünce benzi atmış, hoşafın köpüğü gibi kesilmiş. Talât: “Artık bizimle olacaksın. Lehimize maka¬ le yazacaksın. Yazmazsan bunları neşredeceğim” demiş. O da derhal ilk makalesini yazmış. Henüz istibdat devri¬ nin tesiri herkesin üzerinde pek büyüktü; jurnalciler her¬ kesçe en kötü, en menfur insan telakki ediliyordu. Şimdi bu tesir mahv olmuştur. Çünkü Meşrutiyet, hattâ Cum¬ huriyet Abdüîhamid’inkinden daha bayağı daha iğrenç jur¬ nalcilere mâlik olmuştur. Hâlâ, Abdülhamid zamanında kinden ziyade moda ve terakki meselesidir. Diğer jurnal¬ leri yaktılar. İttihatçılara hizmet eden nicelerinin jurnali böyle yakıldı. Malımı11 Şevket’in jurnalleri de bu meyan- dadır. Sabah gazetesinin başmakalelerini Diran Kelikyau adında bir Ermeni yazardı. Malûmatlı, yazısı kudretli bir adamdı. İttihatçıların aleyhinde yazardı. Birgün baktım, bu da birden döndü. Dedim: “Galiba bu da öyle!...” Soruş¬ turdum- Onun da jurnali varmış; Talât ona da aynı şeyi yapmış. Talât pek cahil idi; fakat itiraf etmek lâzımdır ki zeki, pek şeytan bir komiteci idi. Mecliste Kanun-i Esasi’de bazı tadilât yapıldı, ittihat¬ çılar matbuattan pek bizar idi:er. Matbuat kanununa bir takım kayıtları koydular. Bunun am li Hüseyin Cahit’tir. Mazbata muharriri de o idi. Bir gazeteci bunu yapıyordu; fakat bu kayıtlar muhalefeti durduramadı. Kürt Bsbanzade İsmail Hakkı, İttihatçı ve Cahid’in arkadaşı idi. Taninde yazı yazardı. Mebustu. Yeni bir şe¬ ye başladı. Mecliste müzakere esnasında muhaliflerden söz söyleyen ve hattâ söylemeyen mebuslar sözle, hare¬ ketle ne kusur yapmışsa onları alay, karikatür tarzında yazardı. Bu suretle onları tezyif ederdi. Onlar da bundan müteessir olurlardı. Birgün benden de bahs etti. Halbuki kendisi ile meşrutiyetten evvelden beri şahsi dostluğumuz 326 HAYAT ve HATIRATIM Dr. REZA NUR 327 vardı. Beyoğlun’da bir rum kapatması vardı. Hastalığında bu kadını bana tedavi ettirmişti. Ertesi günü mecliste onun arkasında ve yanlarında oturdum- Bütıin sözlerini, hare¬ ketlerini, tetkik ve not ettim. Cidden maskara edilecek bir çok şeysini buldum; keyiflendim. Mükemmel tezyif halin¬ de bir makale yazıp neşrettim. Ertesi günü mecliste bana: “Doktor bunu yazmamah idin. Beni maskara ettin, dedi. “Eee, Pekiyi! Bana dü uzattın. Ben sana cevap verdim. Anladın mı, istersen bu müsabakaya devam edelim” de¬ dim. Dedi ki: “Bir daha senden bahs etmem.” Dedim: “Yok. Ne benden, ne başkasından. Bu sütunu kapatacak¬ sın.” “Pekiyi!” dedi. Artık yazmadı. Bu mesele bitti. Düyun-u umumiyede bir Zeki Bey vardı. Kayserili idi. Cidden zeki ve münevver bir adamdı. Mizancı Murad beyin can-ciğer ahbabı idi. Benim de ahbabımdı. Hastalık¬ larına bakmıştım. Beni Makri köyünde evine dâvet ederdi. Pek şişman, pek hoşsohbet biri idi. ittihatçılar Murad Bey’e, Ztiki’nin akıl öğrettiğini, Murad’ı onun sevk ettiği¬ ni zannediyorlardı. Zavallıyı vurdular. Bir jandarma nefe¬ ri, katili görüp yakaladı. Katil Çerkeş Ahmed adında Se- ıez Komitesi fedaîlerinden imiş. Hapsolundu. Fakat be- vaet ettirdiler. Adliye nazırı Necmeddin Mofla’nın yaptığı ceza kanununda hakimlerle tereddüt olup ekseriyet olamazsa kaatilin beraetine karar verileceğine dair bir madde vardı, tşi bu maddeye döktüler. Hakimin birine tereddüt yaptırdılar; Ahmet çıktı. Molla yamandır; İtti¬ hatçılara çok hizmeti vardır. Ahraed’i sonra Harbi Umû¬ mide Cemal Paşa Şam’da asmış. O da buldu- Zeki ile bir Marsilya seferimiz vardı ki gümrükten geçişimiz gülünç bir vak’adır. Bir kamarada idik. Marsilya görününce ben seyre gittim. Vapur limana girdi. Kamaraya indim. Ne bakayım. Şişman Zeki bir kat daha şişmiş. Elinde de bir¬ kaç bizim antika peşkirler var. Bana: “Bunları da sen el¬ bisenin altına sarıver” dedi. Dedim: “Zaten kim görse se¬ nin vücudunda bir şeyler olduğunu bilir. Ben yapamam. Beni yakalarlarsa beynime inme iner.” “Birşey olmaz. Sen yanımda bulun da ben nasıl geçiyorum gör” dedi. Önde bir seccade ve kutu kutu lokumlar vardı. “Ya bunları ne ya¬ pacaksın?” dedim. “Onlar açıkta geçecek” dedi. Gümrük¬ te yanında durdum. Hepsini memurun önüne koydu. Ken¬ di de küp gibi. Memur: “Bir şeyin var mı?” diye sordu. Zeki “Yok” dedi. O esnada birbirlerine bir tuhaf baktılar. Bu nazarlar birbirine anlattı. Memur “Geç! Geç” diye bütün eşyasına tebeşirle müsaade işaretini yaptı. O vakit iki el şimşek sür’atiyle birbirine yaklaştı ve çekildi. Güm¬ rükten çıktık. “Ne haber?” dedi. “Doğrusu hayret!” de¬ dim. “Ne versem beyenirsin?” dedi. “Ne verdin?” dedim. “Baş frank, yani bizim bir mecidiye kadar.?” Artık Fmdıklı’da mecliste muhalifler artıyordu. Bu esnada Dersim mebusu Lüti'ı Fikri kendini göstermeye başladı. Muhalefet ediyordu. İttihatçılar Ermeni Hallac- yamü Nafia Nâzın yapmış’ardı. Bu adam cahil, hem de pek sersem idi. Ne diye nazır yapmışlardı bilmem. Büyük projelerden bahsederdi. Âdeta Anadolu sahilinden Girit’e köprü yapmak isterdi. Onu ben hekimce müşahade ettim ve cmraz-ı akliyyeden, kratenizm denilen hastalığın ara¬ mı onda buldum. Liitfi Fikri buna bir istizah yaptı. Ve nutkunu söyledi. Halîacyaıı’ı perişan etti. Ogün görüldü ki Liitfi Fikrî iyi hatiptir. Lütfi Fikri çok ahbabımdır. Ga¬ yet teklifsiz dost olmuşuzdur. Beraber çapkınlık dahi yap¬ tık. Aynı zamanda lâtifeci adamdır da. Zekidir. Hukukî malûmatı da epeycedir. Nükteden anlar. Hayatı nizamlı, çalışkan, ııamuskâr bir insandır. Rakı, tütün, kahve dahi içmez, kendine sahiptir. Nutuk söyliyeeeği vakit ıki-üç ay çalışır, hükümet dairelerinde de o iş için tetkikât yapar, vesikalar elde eder. Sonra nutkunu yazar. Nihayet ayna¬ nın karşısına geçip söyler, hareketler yapar. Bunu bir çok defa tekrar eder, ezberler, hareketlere mümarese peyda 328 329 HAYAT ve HATIRATIM eder- Sonra gelip mecliste söyler. Bu usul çok iyidir. Ben de yapayım dedim. Bir türlü yapamadım. Yazardım fakat türlü konuşmalardan mı, neden aynanın karşısına geçip tekrar edemezdim. En mühim nutuklarımı da yazmış, an¬ cak bir defa okuyup söylemişimdir. Vaktim yoktu. İşleyen demir ışıldar derler. Doğrudur. İnsan çalış¬ ma ve idman ile hemen her şey olur. Şu bu olmak, mese¬ lâ hatip olmak isteyen olamam diye me’yus olmasın. İd¬ man ile olur. Vakıa hatiplik hak vergisidir ama böylesi de çalışmazsa iyi hatip olamaz. Kendisinde hak vergisi olma¬ yan da çalışma ile fevkalâde hatip olamazsa da sayıl* ha- tiplerden olur. Eski Yunan’m en meşhur hatibi Demosten kekeme imiş. Nutuk söylemek istemiş, söyleyememiş, rezil- olup forumdan çekilmiş. Sonra idmana başlamış. Deniz kenarlarına gider dalgalara nutuk söylermiş. Ağzına ça¬ kıllar alır, bir şeyler söyler ve yaparmış. Nihayet en iyi hatip olmuş, o vakit Yunanistan’ı zaptetmek isteyen Ma¬ kedonya kralı İkinci Filip aleyhine meşhur nutuklar söy¬ lemiştir ki bunlar el’ân “Filipık” adiyle meşhurdur. Ben bu hali Türkiye teşrii meclislerinde daima gör¬ düm. İlk hatipler daima muallimler ve avukatlardır. Ben de muallimlik ettiğimden olacaktır ki söz söyleyenler için¬ de idim. Lütfi Fikri de avukattır. Sonra hatipler yetişi¬ yor. Meselâ Hoca Mustafa Sabri ilk nutuklarında pek ya vandı, gittikçe zararsız bir hatip oldu. Ankara’daki ilk mecliste Hüseyin Avni pek yavan söz söyler iken gittikçe adım adım terakki edip iyi hatip oldu. Mustafa Kemal hiç söz söyleyemezdi. Zamanla çok iyi hatip oldu. Hele İsmet Faşa pek yavandı. Gittikçe hatip gibi oldu. Meşrutî ilk mecliste Lütfi Fikri, Mustafa Sa'bri, Dok¬ tor Rıza Tevfik iyi söz ederlerdi. Gümülcineli İsmail de zararsız idi. Bu da avukattı. İttihatçıların en iyi hatibi Se¬ lanik mebusu Cavit ile İzmir mebusu Seyyâl Bey idi. Bu nun biri muallim, diğeri avukat ve muallimdi. Hüseyin Ca- Dr. RIZA NUR bid iki-üç defa söz söylemek istedi. Pek yavandı. Hiç söy- liyemedi- Artık nutku terk etti. Halbuki yazısı güzeldir. İyi yazan iyi söyliyemiyor, iyi söyliyen iyi yazamıyor di. yoriar. Bunun doğru bir düstur olduğunu zannetmem. Lütfi Fikri nutkunu mimik olarak da canlandırmak hassasına mâukti. Arada bir alay da karıştırırdı, tatlı durdu; fakat sonra alayı suiistimal etti; çok yapardı. So¬ ğuk olurdu. En ciddî .mevzularda iken bunu yapar, nut¬ kunun bütün ciddiyeti ölürdü. Kendisine birkaç defa da söyledim. Bir türlü vaz geçmedi. Bir insan kendisini bile¬ bilir; fakat bazı şeylerini kendi bilemez. Bunları başkala¬ rı görür. Bu sebeple ben kendimi İslah için kusurlarımı daima başkalarından sorarım. Bu iyi bir usuldür. Tavsiye ederim. Ancak sorulacak adamlar zeki olup epey gören ve bir de garaz ve ivazdan âri olanlar olmalıdır. Yoksa insanı yanlış yola sevk ederler. Hem de birine en iyi dost ve hattâ en namuslu bir adam da olsa kusurunuzu söy¬ lemeyiniz. Birgün onu ahıyhinize kullanır. Benim bunun aksine bir tabiatım vardır: Daima kendi kusurumu itiraf etmişimdir Bu halimi İslah edemedim. Buna mukabil baş¬ ka huyum vardı. Herkesin kusurunu derhal yüzüne vu¬ rurdum. Yanımda bir kusur yapıldı mı, biri cehalet yap¬ tı mı derhal tashih ederdim. Böyleleri insana hürmet ve riayet etmeye mecbur oluyorlar, bazan da düşman olu¬ yor. Sonra bu huyum şöyle oldu: kimsenin kusurunu yü¬ züne vurmaz oldum. Bazan bir manalı bakışla bile bak¬ maktan kendimi men ettim. Sevdiğim ve yetişmesi me’mûl biri olursa onun kusurlarını kendisine söylerim-. Namus¬ suz olup da sevmezsem bu sevmediklerimin kusurlarım eslâ söylemezdim. Sorsalar bile söylemezdim. Sebebi: ku¬ surunu, bilmediği şeyi öğrenir, tekemmül eder diyedir. Eöyieleri hatalı kalsın daha iyi. Tekemmül ederlerse ma¬ zarrat 1 arı da, şerleri de mükemmel oluyor. Lütfi Fikri bir takım meziyetlerine rağmen bazı ku- 330 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 331 surlar sahibidir. Kendini çok beğenmiştir. Birinin kendi¬ sine tefevvukuna aslâ tahammül edemez. Onca dünyada onun üssüne adam yoktur. Kimseyi dinlemez. Kendinde hatâ kabul edemez. Hakikaten hatalı olduğunu anladığı zaman bile üstüne kondurmamağa çalışır- Bu hususta si¬ zi ikna için lüzumsuz yere uğraşır durur. Müthiş inatçı¬ dır. Sonra pek egoisttir. Herşeyi kendi için, kendi şöhreti, mevkii için yapar ve herşeyde bunu arar. Herkesi kendi¬ ne hizmet ettirmeye çabalar; kendi ise kimse için bir adım bile atmaz. Bu hali bütün arkadaşlarca çabucak Öğrenil¬ miş, kimse ona uymamıştır. Bu zat iki kişiyi arkasına top¬ layamamıştır ve toplayamaz. Egoizmi ile herkesi dilgîr eder. Hem de pek tamahkârdır. On para harcamamak is¬ ter. Mevki hırsı çoktur; hem de saklamaz, aşikâr söyler. Hattâ nâzır olmamayı kendine zül bilir; yeniden kabine teşkil etmek sevdasındadır. Bunu daima ve açıkça söyler¬ di. Hâlâ hiç birini de yapamadı. Ben Lütfi Fikri'yı samimi bir muhabbetle severim. Çünkü namuslu, aklı başında, hoşsohbet bir adamdır. Artık mecliste fırkalar belirmeye başladı. Gümülcİjıeîi Dahiliye Nazırlığı istemiş, İttihatçılar vermemiş; muhale¬ fete geçmişti- Meşrutiyetin, millet meclislerinin bu fenalı¬ ğı vardır. Mebusluğa her varan derhal nazırlığa göz diki¬ yor. Nice ahmaklar, nice şerirler ve hırsızlar o makamlara geçmek istiyor. Bu hırs millet işi için çok muzır oluyor. Bir takımların muha’efete geçmesine de bu sebepolmuş- tur. Gümüleinea pek dindar görünerek bir takım hocaları kandırmıştı. Otuz mebustan ibaret Ahâli Fırkası adında bir fırka teşkil etti’er. Mustafa Sabrı, Hoca Küçük Hamdı, Konya mebusu ZeynelâMdin, Vasfi bu fırkanın başlann- dandır. Bunlar ekseriyetle Anadolu’mu.Türkler idi. içlerin¬ de birkaç da Rumeli’li Türk vardı. Demek bu fırka kami¬ len Türk ve hemen umumiyetle hoca idi. İttihatçılara mu¬ halif idiler. Ermeni mebuslar otuz kadardı. Taşııaksiyonlar çok idi. Bunların Zehrâb, Vartekes, Pastırmacıyan başlarında idi. Taşnaklar, ittihatçılara yardım ediyorlardı. Murat Koyacıyan, Doktor Dagavaryan Hmçakların başlarından idi. Dagavaryan iyi bir adamdı. Çok sevişirdik- Bunlar it¬ tihatçılara muhalifti. Rumların bir kısmı ittihatçı idi; bir kısmı Boşo ve Kozmidi ile beraber ayrı bir teşekkül halini almışlardı. Arnavutlardan ekserisi ittihatçı birazı da bizim gibi muhalifti. Araplar bir Arap fırkası yapmak hevesine düşmüş¬ lerdi. Yahudiler İttihatçıydı. ittihatçılar bize taarruzlarında Türk’ten gayrı ve va¬ tan hainleri ecnebi unsurlar ile birleştiğimizi en büyük yüz karası olarak ileri sürüyorlardı. Bu tamamiyle hakikate zıd ve tezvirdi. Muhalefette Türk de, Arap da, Arnavut, Rum ve Ermeni de vardı; fakat bu unsurlar kendilerinde de vardı. Hem de bu unsurlarm ekseriyetleri ittihatçılar¬ da İdi. Hattâ Taşnaklar İttihatçıların o kadar hararetle partizanları İdiler ki Zehrâp her vesilede onları müdafaa eder, Vartekes her müzakerede onlar lehine ve muhalefet a eyhine komiteci, gözleri dönmüş, ağır ve hakaretle söz¬ ler söyler, muhalefete eşkiya gibi saldırırdı. Zaten eşkiya- Iık-'an gelme idi. Ben bunlara bilhassa Pastırmacıyan’a çek söyledim: “Hatâ ediyorsunuz, ittihatçılara hizmet et¬ meyiniz’’ dedim. Dinlemediler. Ama sonra cezasını hem de şalı:şiarında da müthiş surette görmüşlerdir. Yani ittihat¬ çılar tarafından katledilmişlerdir. Vakıa dâva Türklük ve Ermenİ’iktir ya... Ne ise... Pastırmacıyan malûmatlıca terbiyeli, efendiden bir adamdı. Severdim; fakat Vartekes kaba, amiyane ve vahşi gibi bir adamdı. Türk aleyhine komitecilik -ederken ayağından vurulmuş topallardı. Bir- giin mecliste müzakerede bir şeyler söylemiştim. Bu der- 332 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 333 hal İttihatçıları müdafaa etti. Yerine geldi. Sıralarımız yakındı. Bana oradan da laf atmaya başladı. Ben de söy¬ ledim. Üzerime yürüdü. Ben de yürüdüm. Az kaldı bir felâket oluyordu. Mebuslar, bilhassa Pastırmacıyan araya girdiler de bizi ayırabildiler. Bunlardan yalnız Pastırma- cıvan Talât’ın katliamından kurtulabilmiştir. Biz muhalifler mecliste reisin sol koluna tesadüf eden yeri tutmuştuk. Lütfi Fikri, Mustafa Arif, Giritli Mehmed Ali, ben yanyana idik- Ahâli fırkası da bize yakın oturu¬ yordu; fakat bu Taşnak partisi de bizim yanımıza otur¬ muş; bizi yandan iz’âc ediyorlardı. Mustafa Arif ve Meîı- med ATİ çok iyi insandırlar. Bunları çok severim. Ekseri konuşur, şakalaşırdık. Sonra bunlar da İttihatçılardan çok çektiler. Mehmet Ali Giritlidir. Giritlilerin kötü adam olduklarında ittifak vardır. Mehmet Ali pırlanta gibi bir istisna idi. Lütfi Fikri bir gazete çıkardı, iptidaları hiç yazarm- yordu. Uğraşıyor, bir şey kaleme alıyordu. Hüseyin Hil¬ mi Paşa’nın akrabasından Fahri'yi yanma almıştı. Ona tashih ettiriyorlardı. Bu tashihe rağmen yine makaleleri yavandı. Nihayet çalışa çalışa iyi yazı da yazmaya baş¬ ladı. Vakıa hatipliği derecesinde muharrir olamadı; fakat yazılan da düzgün oldu, ittihatçılar bu esnada yeni mat¬ buat kanunları ile boyuna gazete kapatıyorlardı. Liitfi Fikri’nin gazetesini de kapattılar. Biz de on-onbeş mebus birer gazete imtiyazı a 1 dik. Bunları Lütfi Fikrî’ye verdik- Hükümet birini kapatınca diğerini çıkardı. Benîm namı¬ ma olan gazete bir gün yaşadı. Benim başmakalemle vefat etti. Bir müddet devam eden bu vaziyet, tuhaf ve gülünç¬ tü. Hükümet çare bulamadı, ittihatçılar yine Mustafa Ke¬ mal’e nisbetîe çok iyi adamlarmış. Bir istiklâl Mahkemesi ile işi temizleyip, ekseriya kanunî vasıtalarla uğraşır¬ lardı. Gelen kadı, giden kadıya rahmet okutur derler ya, hakikaten öyle. Padişahlara kızdık; Meşrutiyet oldu der¬ ken Abdüihamid’i aradık, ittihatçılardan çok çektik; aman dedik. Mustafa tepemize oturdu; “Ah ittihatçılar, meğer siz zemzemle yıkanmışsınız” dedik. Bu zavallı milletin ta¬ lihi budur. Bakalım ileride de Mustafa KemaU’i aratacak¬ lar mı ?!... Bu da olursa kıyamet günü geldi demektir. Meclisin haline baktım. Muhalefet pek çoğalmıştı. Toplansa, ittihatçılara nisbetîe ekseriyeti yapacak. Bun¬ ları toplayıp disiplinli bir kitle haline koymak lâzım. Bu suretle iyi bir teşkilât ile ittihatçıları kanunen yıkmak işten bile değil- Hem de Araplar bir Arap Fırkası yap¬ mak fikrindeler. Bunu da bu Babil kulesi içine alıp yut¬ mak lâzım. Babil kulesi bir zarar değil; çünkü ittihat vs Terakki fırkası da öyle. Ne çare, memlekete zaten öyle; meclisi de tabiî böyle olacak. Arapların bu millî fikirleri pek tehike’i. Bir defa yol açılırsa akıbet vahimdir. Avus¬ turya meclisi gibi olacak. Kumlar da zaten açık değilse de bu fikri besliyorlar; söz’erinden anlaşılıyor. Hattâ haber aldığıma göre Atmanın teşviki, emri ve parasıyla Beyoğ- lunda kulüp de yaptılar. Adı Edebî Cemiyet; fakat mak¬ sat istiklâl. Ben Türklük için can veriyorum; fakat bunu gizli leğen gibi taşıyorum. Kimseye söyleyemiyorum. Çün¬ kü biz bunu yaparsak, diğerleri de zamirlerini açığa vur¬ mağa meşru bir sebep bulacaklar. Bu da memleketin par¬ çalanması ve inkırazı demektir. Vatan, Işkodra’dan Bas¬ ra’ya ve Yenyen’e kadar uzanıyor. İçinde yetmiş iki buçuk millet var. Bu hal Türkiye’nin en büyük zaafı ve hayatını mUma tehdit eden en büyük tehlike idi. Bu sebeple millî fırkaların teşekkülünden tüylerim ürperiyordu- O vakit Hüseyin Cahit, kendisi Arnavut olduğu halde Tanin’de Kumlara karşı “Millet-i Hâkime” diye makaleler yazmış idi. Vakıa Türklükten bahsetmiyor ama, Millet-i Hâkime demek de bir meşrutiyette olur şey değildi. Bu adamın bu çılgınlığına fena halde kızmış ve: “Ya kasdî yapıyor, hain¬ dir. Yahut hırs onun gözünü kaim ve kara bir gaflet per- 334 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 335 desi ile bürümüş. Devlete ne büyük zararlar hazırladığını göremiyor” diyordum. Zaten memleket türlü milletlerden mürekkep olduğundan, Millet-i Hâkime’den bahis haksız¬ lık idi de. Böyle meşrutiyet .de olmazdı. Türkiye, oraları koloni halinde hususî kanunlar ile idare etse başka idi. O vakit onlardan mebus olmazdı. Türkiye’de hem de o kud¬ ret yoktu ki... Hakikaten Kumlar çıldırdılar. Bu Millet-i Hâkime al/eyhine kalktılar. Hakikaten bu makaleler ba¬ ruta ateş vermişti. Bari Millet-i Hâkime yerine Türk de¬ seydi. Onu da diyememişti ve diyemezdi. Ne ise, muhalif grupları toplamaya teşebbüg ettim. Lâzım gelen mebuslarla görüşüyordum. Araplar umumî bir fırka halinde birleşmeyi kabul etmek istemediler. Bu¬ nun başında Aittiülhamid Zehrâvî vardı- Şam mebusu Siikrü Aselî ile sevişirdik. O, saf idi. Bana fikirlerini aç¬ mıştı. Ben de hiç bozmamıştım. Onun fikri Şam’da Em evi¬ ye devletini kurmaktı. Hattâ babası da o fikirde imiş. Kendi söylediğine göre Mithat Paşa Şam valisi iken baba¬ sıyla bu fikirde ittifak etmişler imiş (!..). Mithat Paşa ihtimal onu elde etmek için, müsait görünmüştür... Bu Arapları tehdit ettim: “Siz, eğer Arap fırkası yaparsanız biz de Türk fırkası yaparız, ittihatçılarla da birleşiriz. O vakit kim zarar eder görürsünüz” dedim. Korktular. Fik¬ rimi kabul ettiler. Ahâli fırkası da Gümiilcineli’nin teşvi¬ kiyle girmek istemedi. Ne yaptım yaptım onları da ikna ettim. Bilhassa Zeyne''âfoidin , j zorladım, iknaa çalıştım. Onun sayesinde Gömül çimeli hükümsüz kaldı. Zeynelâbidih cahil bir şeyh idi. Ama zeki idi- Bilhassa sebatlı, anûd ve insan ikna etmekte pek muktedirdi. Hatta Ahmet Kıza onun için insana yakı gibi yapışıyor derdi ki, doğrudur. Umumî bir muhalif fırkası teşekkül etti. Artık mecliste bir ittihatçı, bir de muhalif olarak iki fırka vücuda geldi. Vaktiyle “Meciis-i Mebusan’da Fırkalar” diye bir eser neşretmiştim. Orada bazı malûmat vardır. Benim gayem İttihatçı aleyhine ne kadar kuvvet var¬ sa hepsini toplamak idi; daha aleyhe sevk edebilecek bir kuvvet, hattâ karınca varsa, onları da alıp birleştirmek idi. Yainız askeri istemiyorduk. Halbuki ittihatçılar dai¬ ma askere, orduya istinat ediyorlardı. Bu ise pek muzır bir şeydi. Askerin, ordunun siyasî fırkalara girmesi, siya¬ setle uğraşması birçok mahzurları havidir. Bir defa ordu¬ ya tefrika sokup disiplini, vahdeti kaybettirir. Böyle or¬ du mahvolmuş demektir. Harp kudreti kalmaz. Sonra iki de bir hükümeti indirir, bindirirler; hükümette İstikrar kalmaz. Bu da pek muzırdır. Hükümetler kanunla değil, kuvvetle çıkar, inerler, pek fena şeydir. Sonra daha mu- zırı, militarizm hâkim olur. Bu da, bu devleti Öldürücü müthiş bir mikroptur. Yani yeniçeri zorbalığı meydan alır. Ecma’nın pretoriyenleri, bizim yeniçeriler siyasete karı¬ şarak, isyanlar yapıp padişah ve hükümet devirerek bu iki devletin izmihlaline sebep olmuşlardır. Bu sebeple Av¬ rupa Hukuk-u Esasiye âlimleri orduya “büyük dilsiz” adı¬ nı vermişlerdir. O, siyasette dilsiz gibi durmalıdır. Bu se¬ beple biz muhalifin, bir bayrağımız da ordunun siyasetten çekilmesi idi. Nutuklarımızda, makalelerimizde İttihatçı¬ ların bu kusurunu yüzlerine vuruyor, devleti bu suret’e mahvedeceklerini, orduyu fırkalarından çıkarmalarını söyigrdik; fakat dinlemezlerdi. Bu kusuru biz de yapma¬ yalım dedik. İyi, fakat bunsuz da muvazene yapmanın im¬ kânı yoktu. Demek ki biz evvelâ ne kadar hüsnüniyetle muhalefet yapıyorduk. Lâkin karşımızda kileri meşrû va¬ ziyete gelmez görünce biz de çığırdan çıktık. Bir müddet İttihatçılara "memurları fırkaya almayın” dedik. Dinle¬ mediler. Sonra biz de aldık. Nihayet askerler le de işe giriş¬ tik. Aynı zamanda meclis dışarısında da fırkaya haricî teşkilât yapmak lâzımdı. Mithat Kemal, Miralay Sadık’ı da fırkaya almamı teklif etti. Buna lüzum görüyordu ve 336 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 33? diyordu ki: “Orduda çok taraftarı var.” Biz bununla or¬ duda İttihatçılar aleyhine propaganda yapar, zabitlerin îttihat Fırkasından çekilmesi mümkün olur, dedik- O, ben gittik; Sadık Bey’le görüştük. Dedim ki: “Meclisi bir fır¬ ka halinde topluyorum. Sen de girer misin?” Girmeye can attı. Baktım çelimsiz, çarpık bir adam. Kısa boylu, ayak¬ ları harfi gibi. Sanki ekmekçi çıkağı. Malûmatça da sıfır. Derviş zihniyetli bir şey. Bana iyi bir tesir yapmadı. Bir şey ummadım; fakat kendimce: “Karınca olsa yine gel¬ sin” dedim. Mustafa Arîf Bey’le H. Nazım imzasıyla ya¬ zılar yazan Abdüİhamid’in mabeyincilerinden ve sonra Dahiüye Nazırlığı da eden Reşit Bey’i bize davet ettim- Benim Beyoğlundaki apartmanımda toplandık. Bunlar fırkanın program ve dahilî nizamnamesini kaleme aldılar. Sonra birlikte müzakere ettik. Bazı tadilât ile kabul ettik. Bu programı Sadık Bey’e götürdüm. Okumadı bile. İmza¬ yı bastı. Okusa da anlamazdı. Bir mühür gösterdi, “Bu, fırkanın mühürü olsun” dedi. Baktım, derviş mühürü. Nüsha yazısı gibi dervişane remizler ve şekiller. Dedim: “Böyle şey olmaz.” Ne ise, başka mühür yaptırdık. İki ay kadar evvel ayandan Damat Ferit Paşa, Rıza Tevfik vasıtasiyle beni ve Lütfi. Fikri’yi davet etmiş, Bal- talimanma Ferid’in yalısına gitmiştik. Bize dediydi ki: “Dördümüz birleşelim. Siz üçünüz Mebusanda, ben de Ayanda. İttihatçıları sendeletiriz.” Ben de “Buna lüzum yok- Yakında büyük bir fırka yapacağız. O vakit beraber çalışırız” demiştim. Bir kaç temasımızda bu adamın ga¬ yet basit kafalı olduğunu görmüştük. Saçma ve çocukça işlerle meşgul olurdu. Saçmaladıkça masada yanımda otu¬ ran Lütfi Fikri dizi ile dizimi dürterdi; alay ederdik. Lüt¬ fi Fikri pek alaycıdır. Fırsat zuhur etti mi, asla fevt et¬ mez. İşte bu FerM’in yalısında iki-üç kere toplandık, dör¬ dümüz idik. O güzel ve zengin kütüphanede Ferid Paşa âdeta ümmî bir adamdı. Hem de zekâ züğürtü idi. Buna rağmen pek mağrur ve kibirli idi. Fırkanın proğram ve nizamnamesi bitinceye kadar dokuz doğurmuştuk; çünkü İttihatçılar haber alırlarsa benim evi basar ve cemiyet-i hafiye diye bize fena şey ya¬ parlardı. Bitince hemen Dahiliye Nazırına gidip verdim ve ferah'adım. Dahiliye nazırı kabul etmek istemedi. Ni¬ hayet zarurî kabul etti. Tehlike bitti. Bu fırka hakkında büyük harbin mütarekesi esnasın¬ da neşrettiğim “Hürriyet ve itilâf” adındaki eserimde maiûmat vardır ki fırkanın iç yüzüdür. Eu fırkanın vücuda gelmesi İttihatçıları şaşırttı- Ta¬ lât bu işte benim rolümü öğrenmiş ve bana pek kızmıştı. Talât benim için “Teşkilâtçı adam” derm'ş. Bu işten do¬ layı olsa gerek. Artık daha iyi çarpışıyorduk. Ekseriyet bize geçecek gibi idi. Muntazaman sözler söylüyorduk. Benim mecliste ilk büyük nutkum (Linç) meselesi hakkındaki nutkum idi. İki saat kadar sürmüştü. Bu ııutku on gün kadar ça¬ lışarak malûmat toplayarak hazırlamıştım. Hüseyin Hilmi Paşa sadrazam, Eafet Paşa hariciye nazırı idi. Sadrazam önce kürsüde mağrur tavırda ve cesur cesur lakırdı söy- İvyordu. Mulıa’iflerin nutuklarından sonra perişan bir hal aklı; söz söyleyemez oldu. Sonlarda o dereceye geldi ki, cevaba davet edildiği vakit dışarı gidiyor; gelip kürsüye çıkıyor; bir satır bir şey okuyordu. Demek dışarda birine sorup yazarak geliyordu. Rafet Paşa kürsüsünün altında oturuyordu. O da sersemi emişti. Gözlerini kapatıyor, ağ¬ zını açıyor, öyle dinliyordu. Yanındakilere: “Bu adam ku¬ lak yerine galiba ağzını kullanıyor!...” diye alay ediyor¬ dum. Linç imtiyazını vermedik- Bu hükümetin müthiş bir mağlûbiyeti olmuştu. Şehzade Abdülmecid Efendi bu cel- F. 22 338 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 339 se.de locada idi. Benim nutkum bitince dışarda beni teb¬ rik etti. Şimdi daha sık, daha çok söylüyordum. Bize arka olan bir fırka vardı. Bu insana kuvvet veriyor; hatip böy¬ le bir kuvvete güvenirse daha cesur ve daha beliğ oluyor. Evvelce bize lakırdı söylerken ittihatçıların gürültücü mebusları laf, gürültü, kapak vurma suretiyle sözümüzü keserlerdi. Böyle bir-iki defa şaşırmıştım; fakat alıştım. Gürültü ederlerken susardım. Tabii nasıl olsa gürültü ve sözleri biterdi. Bitince yine başlardım. Yine yaparlar, ben hallerine gülerek beklerdim. Bu bana bir eğlence olmuş¬ tu. Susunca yine söylerdim. Artık bizimkiler de onların hatiplerine aynı şeyleri yapıyorlardı. Bize kuvvet verici şeyleri söylüyor’ardı. Bu hal lehimize büyük bir terakki idi* İttihatçılar tabii bana pek kızıyorlardı. Bu esnada “Cemiyet-i Hafiye” meselesini bahane ederek ve bilhassa Mahmut Şevket’in teşebbüsü ile beni de hapsettiler. Bu hususta ‘‘Cemiyet-i Hafiye” adında bir eser yazdım. Bu kitapta işkencelerin resimleri de vardır. Vesikaları Avru¬ pa’ya götürüp Nice’te Şeyhiilislâmzâde Muhtar Bey’iıı evinde gece ve gündüz çalışarak yirmi günde yazdım. Re¬ simleri de Rodos’a giderek oraya sürülmüş Cemiyet-i Ha¬ fiye mahkûmlarına vaziyetleri yaptırarak fotoğrafiye et¬ tirdim. Kâmil Paşa kabinesi zamanında bastırdım ise de henüz iyice dağıtılmadan ve satılmadan ittihatçılar yine hükümete geldiler ve kitaplarımı müsadere ettiler. Galiba yakıp imha etmişler. Sinop’ta bizim kütüphanede bir tane vardır. Bundan da beşyüz lira altın zarar ettik. Bizde politikada muhalefet yüzünden zararların hepsi vardı. Böyle para zararı da üstüne tuz-biber oluyordu. Hapishaneden sırf Selânik mebusu Rahmi’nin himme¬ tiyle kurtulduk. Burnun da sebebi Necmeddin Molla, onu da sevk eden evvelce ameliyat yaptığım kaynanasıdır. O vakit Ingiliz sefareti tercümanı Fİh Moris’in de hükümet nezdinde dostane teşebbüste bulunduklarım bana söyledi ise de herhalde te’sir Rahmİ’nindir. Ben de Rahmi’ye mu¬ kabelesini yaptım. Kâmil Paşa kabinesi ittihatçıları tev¬ kif edeceği vakit Rahmi geldi, bana sordu, gittim öğren¬ dim ve kaçmasını, isterse bende saklanmasını söyledim. Bir yere gitti, saklandı Hapisten kurtuldu. Bu suretle ödeştik. Tuhaftır, politikada birbirinin hayatî düşmanı olan 1 ar bazan böyle ahval ilcaatiyle birbirinin canını kur¬ tarıyorlar. Cemiyet-i Hafiyede beni hapseder etmez Doktor Na¬ zını, idam edilmem için dehşetli uğraşmış. Doktor Baîıat* tin Şakır de beraber olmuş. Bu politikada adeta hergüıı benim başımda Ölüm dolaşırdı. Nedense en ziyade canımı çıkarmak isteyenler bu iki meslekdaşımdı. Nazım: “Ca¬ nım, fırsat bu fırsattır. Bir daha ele geçmez. Şu vesi'e ile Rıza Nur’dan da kurtulalım. Yarın asalım bitsin” dermiş. En ziyade önüne duran Menteşe mebusu Halil imiş. Ha- Ü't: “Canım, olmaz. Alem ne der? Bu bir mebustur. Delil¬ ler bulalım da öyle asalım. Vakit verelim de deliller bul¬ sunlar” dermiş. Nazım: “Vakit geçirmeye gelmez. Iş gev¬ şer. Kaynak tavında iken dövelim” d,sr, İsrar edermiş* Ne ise Halil işi âtiye taalluk ede ede iş gevşedi. Rahmi’nin teşebbüsü ile ittihat merkez umumîsi beraatıma karar ve¬ rip divan-ı harbe tebliğ etti. Divan-ı harb beraatıma hük ¬ metti. Necmeddin Molla’nm çalışması kaynanasını ame’i- yatla kurtardığı mızdandır dedik. Kâmil Paşa kabinesi Necmeddin Moîla’yı da hapsetmiş imiş. Kardeşi Esat Mol¬ la derhal bana geldi. Kâmil Paşa’ya gittim, Molla’yı hapis¬ haneden çıkardık. Galiba bu iki meslekdaşm benimle zoru şu idi: Biz pek düşmandık ama Talât, Rahmi gibi bazıları ile de bazaıı dostça konuşurdum. Hattâ bir defa Nâzım’la da Necmed- din Molia’nın evinde buluşmuş, konuşmuş; fakat şiddetli 340 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 341 münakaşa etmiştik. Talât ile dostça görüşürdük. Birgün Talât bana: “Canım, vaz geç. Birieşelim!” dedi. Ben de: “Sizde kötü adamlar, kötü işler var, olamaz” dedim- “Yok” dedi. “Var” dedim. Nihayet “Kötü kim, söyle!” de¬ di. “İşte Nazım, Bahattin Şakır” dedim. Talât şöyle ce¬ vap verdi: “Bahattin kötüdür. Kabul ederim; fakat Nazım iyidir. Ona söz söyletmem. Senin yanlışın var.” Ben şu cevabı verdim: “Peki! Bahattin’i fırkanızdan tard edin.” Bana şöyle dedi: “Ya, Bahattin’i fırkadan tard edelim de başımıza yeni bir Kıza Nur daha mı çıkaralım?!” Talât galiba bu muhaveremizden bu adamlara bahsetmişti. Ba¬ na karşı olan şahsî düşmanlıklarını başka türlü izah ede¬ mem. Hapishane müdürü mülâzim Salim idi. Hakkında “Ce- miyet-i Hafiye” kitabında malûmat vardır. Pek deli ve za¬ lim biri di. Nihayet bu hizmetlerine mükâfat olarak Dok¬ tor Nazımla bacanak olmuş, fabrikalar yapmış, zengin ol¬ muş. Lozan’dan sonra bir defa sokakta rast geldim. Beni görünce önüne baktı. Ben başkası gibi değdim ki bundan intikam alayım. Pek isterdi- Hapishaneden çıkınca sersem gibi idim. Sokakta ba¬ na tesadüf eden bir çok adamlar da beni görünce geçmiş olsun diyecek yerde derhal kaçarlardı. Bunların bir tanesi de Tu nalı Hilmi idi. O pek aşağı bir adamdı. Bu adamdan pek iğrenmiştim. Halbuki Şehzade Mecid Efendi Köprü- dr bana rastladı; ben müşkül mevkie koymamak için gör¬ memezliğe geldim. Derhal benim olduğum yaya kaldırımı tarafına gelip elimi sıkarak “Geçmiş olsun. Keder etme! Şerefiniz büsbütün artmıştır. Böyle şeyler milletin bü¬ yük adamlarının başına gelir.” dedi. Çok gönlümü aldı ve kendisine muhabbetimi arttırdı. Bu lıapisük bana her cihetle pek pahalıya oturmuştu. Sıhhatim rahnedar olmuştu. Bilhassa unutkan ve sersem olmuştum. Viyana’ya tebdil havaya gittim. Sol kulağım¬ da evvelce nezle yardı. Hapishanede ikisi birden işitmez oldu. Ve şiddetli uğultulardan muzdariptim. Viyana’da tedavi olundum- Biri tamamiyle geçti. Birinde pek az bir sey kaldı. Viyana pek güzel bir şehirdir. Etrafı ormanlık¬ tır. Bu ormanlarda dolaştım, durdum. Kendime geldim. Viyana’nm müesseselerini, müzelerini, fakülte ve hasta- hanelerini, kütüphane ve mebanisini gezdim. Bunlara dair on kadar makale yazdım. Maatteessüf neşredemedim. El’- ân Sinop’taki kütüphanemdedir. Meşrutiyetten beri ilk de¬ fa olarak işte Viyana’da rovelversiz gezdim. Bunu hisse¬ diyorum. Üstümden bir yük, bir sıkıntı kalkmış gibi idi. Hayat emniyeti duyuyordum. Beni Cemiyet-i Kafiyeden hapsettikleri vakit kahra- jııan-ı hürriyet Niyazi, asılmam için divan-ı harp nezdinde teşebbüs ve ısrarda bulunmuş. Beraet ettiğimi vakit Mak- ri köyünde birkaç kişinin yanında divan-ı harp azasından birini şiddetle tekdir edip “Rıza Nur’u behemehal asacak¬ tınız” demiştir. Demek kurtulmamız adeta keramet nevin¬ den olmuştur. Şerif Paşa Viyana’da olduğumu haber almış, bir tel¬ grafla pek göreceği geldiğinden bahsederek beni Paris’e çağırdı. Benim de Nice’e gidip orada (Cemiyet-i Hafiye) adındaki eserimi yazmak niyetim vardı. Paris’ten geçerim deyip Paris’e geldim. “Gar de liyon’ un yanında bir otele inip Şerif’e bir mektup yazdım- Sabah erken otele tele¬ fon etti. Onbirde gelip beni alacağım söyledi. Bekledim. Gnbir, onbir buçuk, oniki, yok. Fena kızdım. Bu ne terbi¬ yesizlikti. Viyana’dan Paris'e davet et, randevu ver, bir saat beklet, gelme... Otelden çıktım. Büyük Bulvarlara geldim. Tam operanın yanında ^Çafe de lape” nin Önünden gidiyordum. On metre kadar ileriye bir otomobil yanaştı. Baktım, İçinden Doktor Nihad Reşat çıktı. Elini uzattı, bir kadının elinden tutup çıkardı. İçeri baktım, Şerif çıkı¬ yor. Nihat beni gördü. Ben hemen geri dönüp savuştum. S42 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 343 Bu sefer hiddetim gazaba döndü. Bize randevu veren adam Vadin peşinde. Zaten bu adamın pek gabi, pek cahil oldu¬ ğunu bilirdim; fakat ahlâkî kısmım bilmezdim. Meğerse pek terbiyesizmiş de. Artık görüşmedim- Ancak gelmiş¬ ken bazı malûmat toplamak lâzımdı. Çıkardığı Meşrutiyet gazetesinin matbaasını biliyordum. Gazeteye o vakit Mev~ lânazââe Rıfat bakıyordu. Oraya gittim; Rıfat’ı buldum. Itıfat sevdiğim bir adam değildi; fakat aramız da bozuk değildi. Muhalifti; bu sebeple görüşürdük. “Şerif sen ha¬ piste iken n,e yaptı, bakî” dedi. Gitti bir Meşrutiyet Ga¬ zetesi getirdi. Baktım, dehşetimden saçlarım ayaklandı. Nasıl kurtulduğuma şaştım. Paris’te bulunduğuma bin şükür ettim. Şerif bu gazetede diyordu ki: “Rıza Nur’u da yakalamışlar. Onu yakalamaktan ne çıkar? Daha cemiyet¬ te onun gibi ne kadar var?” Bunu yazmak için insan çok ahlâksız, sade ahlâksız değil çok vicdansız, çok namussuz olmak lâzımdır. Halbuki cemiyetinde değilim de... olsam da böyle söylenir mi? Herif’er bir ufak delil arıyorlar. Eu T salar bizim kelle hemen gidecek. Rıfat: “Ben böyle şey olmaz dedim. Yazılmaması için çok uğraştım- Dinle¬ temedim.” dedi. Artık hükmettim ki bu adam aynı za¬ manda vicdansızdır. Demek kendine mevki, şeref vermek için bizi orada prasa gibi doğratmak istemiş. Bu adam¬ dan uzaklaşmak lâzımdır. Bunu ya ahmaklığından, ya sırf şeref hırsından yaptı, ikisi de kötü. Aptal dosttan, akıllı düşman yeğdir. Namussuzlardan ise uzak olmak akıllılık¬ tır. Ancak muhaberemiz, herifte politikaya ait yazılmış mektuplarım vardı. Ben İstanbul’a gidince bunları da neş¬ retmesi mümkündü. Beni yeniden hapse sokarlar. Aldı be¬ ni bir şüphe. Herşeyden evvel bu mektupları almalı. Ama nasıl almalı?.. Haber aldım, haremi Nice’te imiş kendi de gidecekmiş. Haremi zeki, malûmatlı bir hanımdı- Hattâ evvelce lakırdı sırasında politika ile Şerif uğraşacağına, haremi uğraşsa iyi olur derdim. Ben Nice’e gideceğim Orada bir çare ararım d,edim. Herhalde mektupları alma¬ dan İstanbul’a dönmemeye karar verdim. Şeriften fena korktum. Ne ise Nice’de haremi ile görüştüm, ittihatçıla¬ rın muhaberemizden haberdar olup mektupları elde etme¬ ye çalıştıklarından ve beni behemahal asmaya karar ver¬ diklerinden, bunları almaksızın dönemiyeceğimden, kendi¬ sine ve kocasına olan büyük hürmetimden bahsettim. Ka¬ tim: “Mektuplar buradadır. Vereyim. Gönlün rahat olsun. Sen çok çektin” dedi. Ve mektuplan verdi. Mal bulmuş mağribî gibi sevindim. Bu işin bu kadar kolay olacağını zannetmemiştim. Hemen evden savuştum. Mektupları yır¬ tıp kenefe attım ve artık münasebeti kestim; fakat iş bu¬ nunla bitmedi. Bizim İstanbul’a dönüp neşrettiğimiz Ce- miyet-i Hafiyede işin mahiyeti, iç yüzünü olduğu gibi göstermiş, cemiyetin sıfırlığım, tesbit etmiştik. Şerîf buna kızmış. Viyana’dan Paris’e geldiğimde Sabahattin: “Çok çektin- Kıldan kurtuldun. Bu suretle tebdil havaya muhtaç oldun. Avrupaya çıktın. Şimdi üste bir de masraf ediyorsun Şen zengin değilsin. Bunlara Şerif sebep oldu. Vicdanca bu masrafı onun vermesi lâzımdır” demiş, ben lüzum olma¬ dığını söylemiştim. ‘Yok, yok, ben Şerife söyliyeceğirn” demiş, ben de: “Söylemeyiniz. Çünkü o düşünür bir adanı olsa kendisi, söylenmeden, teklif ederdi.” demiştim. Sonra Sabahattin, Şerife söylediğini ve fakat Şerifin adam ol¬ madığını bana söyledi. Bunun da cemiyet-i hafiye kitabın¬ da nrnstasar bir cümle ile yazmıştım ve artık bu lakırdıyı da unutmuştum. Hudut harici kovulup da Paris’e geldi¬ ğim vakit Mısırlı Prens Mustafa Kâmil bana: “Şerif Paşa diyor ki; Rıza Nur cemiyete hafiye kitabında aleyhime yazmış. Çünkü benden para de vermedim onun için” dedi. Bu sözü işitince tepem attı- Para istemek ne demek? Düşündüm, neden sonra aklıma geldi: Sabahattin, sözümü dinlemeyip söylemiş, budur. Hemen kendisine “Boş herif!” •diye başlayarak bir mektup yazdım. Yapılacak son haka- HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 345 344 ret ne İse yaptım. Cevap verdi diyor ki: “Sen haddini bil¬ miyorsun. Burası Türkiye değil. Bu medeni memlekette edama başka şey yaparlar.” Cevap verdim ve daha taşkın hakaretlerle dedim ki: “Ben nerede olduğumu senden iyi bilirim. Burada adama ne yaparlar!... Niye yapmadın?!. İli: mektubumun fırsatını kaybetmiş gibi duruyorsun. Sa¬ na işte yeni bir fırsat veriyorum. Hadi göreyim seni, yap!” Ertesi günü Fransız mebuslarından birinden bir mektup aldım. Şerif Paşa’nın şahidi olduğunu düel'o saat ve şart¬ larını konuşmak üzere şahitlerimi göndermemi bildiriyor. Derhal cevap yazdım. Dedim ki: “Hazırım. Yalnız Paris’e geleli henüz üç gün oduğundan kimseyi tanımıyorum. Şa¬ lı id bumak için birkaç gün müsaade edmiz. Ancak o bir askerdir; silâh intihabını bana bıraksın. Ben de şimdiden rcvelver intihab ettim” ve sokağa fırladım. Şahid arıyor¬ dum- Mozurus Paşa orada idi. Ona rica ettim. Kendi kabul etmedi. Başkasını bul dedim. Vâdetti. Türkîerden aramaya çıktım. Derken bizim eve Kâmil Pa şahın oğlu bahriyeli Scid Paşa, Kâmil Paşa’nm kızının oğlu Fııad îlyas ve Doktor Nihai! Kesat geldiler. Dediler ki: “Siz muhalefetin iki büyük rüknüsünüz. Burada düello yaparsanız fena bir tehiri alacak. Vazgeç.” “Olmaz, dedim, ondan para istemi¬ şim diye propaganda yapıyormuş. Utanmıyor mu? Böyle ya 1 ancı herif; düello ile bunu temizlemelidir.,Hem düello¬ yu o teklif etti.” Çok yalvardılar. Beni-yumuşattılar. De¬ diler ki; “Biz sana şahid olalım. îşi dostane bitirelim.” Düşündüm. Bunlar şüphesiz onun tarafından gelmişler. Hele Nihad Reşat onun her türlü ve her nevi âletidir. De¬ mek herif korkmuş. Zaten pek korkaktır- Bunları ■ şahid yapmak r.asıl olur? “Haysiyetimi gözeteceğine namusu¬ nuz üzerine söz veriyor musunuz?” dedim. “Hay, hay!...” dediler; gittiler. Zabıtnameyi getirdiler. Güya aramızda polemik olmuş, hiddetle söz söylenilmiş, bu sebeple ben geri almışım. Şerif de geri almış. îş kapanmış. Bu bizim namuslu şah idler güya beni ve hakikati müdafa etmişler. Polemik ve benim geri almam filân asla yoktu. Ne ise ol¬ cu. Fuad’ı namus’u zannederdim. Ona güvenmiştim. Tav¬ rı pek ciddi, azametli, namuslu durur idi. Bu sefer Paris’¬ te gördük ki meğerse baş dolandırıcılardan imiş. Ecnebi hükümetlerine casusluk sanatı icra edermiş. Babası âsetin imiş, Çerkeslik dâvasmdadır. Şerif son yıllarda Kürt istiklâli için çalışıyordu. Hey¬ ben Cemiyetinin Fransızca olarak Kâhire’de bastırdığı ki¬ tap 1 arda Şerifken bahsedilmektedir. Şerif gayet gabi, tah¬ sili pek nakıs, Türkçe iki satır yazamaz. Fransızcası da öyle- Gayet ahlâksız, vicdansız, namussuz biridir. Bu se¬ fer elime Fransızca bir kitap geçti, bunda bir Fransız, f Şeririn Paris’te oğlan kerhanelerinde kendisini yaptırdığı yazılıdır. Hayret ettim. Bu adam fuhuş ve zevk u safa yolumla bütün servetini mahvetmiştir. Şimdi sürünüyor. Hapishaneden çıkarken zindancı Mülâzım Salim’in za¬ vallı, masum politika mevkuflarını dövdüğü kanlı kızılcık derneği ile ham deriden yapılmış kırbasını jandarma Mus¬ tafa’ya odasından çaldırdım. Yatağımın pamuğu içine sok¬ tum. Evime getirdim. Lütfi Fikri’yi çağırttım. Anlattım ve değnekle kırbacı da verdim. Lütfi Fikri bir mebusun hak- sv olarak aylarca hapsedilmesi hususunda hükümetten bir istizah yaptı. Bu kırbaç iîe değneği kürsüden gösterdi. Lütfi Fikri bunlarla bu nutkunda büyük bir muvaffa¬ kiyet kazandı ve şöhreti arttı. Bu değnek ve kırbacı tek¬ rar ondan alıp Sinoplu Aitıınoğlu Nikotaki’ye saklattım. Onda idi. Niyetim müzeye koymaktı. Milletlerde böyle mü¬ zeler vardır. Bunlar tam müzelik idiler; fakat harbi umu¬ mî sonunda İstanbul’a avdetimde istedim. Nikolak’î öl¬ müş, ailesi dağılmış, bizim şeyler de daha başka mektup lar vesaire ile beraber kaybolmuştu. Artık mecliste iki fırka çarpışıyordu. Dışarıda Hür¬ riyet ve İtilâf adını koyduğumuz fırka büyük bir muvaf- 346 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 347 fakıyet’e ilerliyordu- Maatteessüf bu fırkada çabucak Sadık, Mustafa Sabri, alaylı Mülâzım Şaban ve Giimülcı- neli'den mürekkep bir klik teşekkül etmiş, fenalık, edep¬ sizlik başlamıştı. Mecliste de ekseriyete yakın bir adede baliğ olduğumuz halde hükümeti devirmeye imkân göre- miyordum. Devriise ertesi günü İttihatçılar ihtilâl yapa¬ rak hükümete gelecekler. Bizim fırkadan da ümit yoktu. Birkaç adam klik yapmış, para ve dalavere peşindeler. Böyle bir fırka ile hükümete geçilse de ne yapılabilir. Ar¬ tık mecliste, fırka ile, kanunla meşrutiyet usulü ile İtti¬ hatçıları devirmek mümkün olamıyacağı kanaatini hasıl eltim. Buna ordu, komite, isyan ve ihtilâl unsurlarını kat¬ madan başka çare o’amıyacağma hükmettim. Lütfi Fikri ise tamamiyle kanunî vasıta ile muvaffak olacağına kani idi. Arada aramızda şiddetli münakaşa olurdu. Komite, ihtilâl usullerinin şiddetle aleyhinde idi. Bunu bildiklen için İttihatçılar Lütfi Fiikri’ye o kadar ehemmiyet vermez¬ lerdi. Sade nutuklarından hırpalanıyorlardı. O da onlarca o kadar mühim değildi. Hem de onu korkutuyorlardı, o da korkardı. Tuhaftır, Lütfi Fikri nutuklarıyla cidden ce¬ saret göstermiştir. Halbuki bizzat çok korkak bir adam¬ dı. İttihatçılardan ödü kopardı. Şaka olarak Lütfı’ye der¬ dim ki: “Hem korkuyorsun, hem yapıyorsun. Bu nasıl şey? Hem kaç, hem kıç at...-.” Gülerdi, gülerdim. Bu es¬ nada İttihatçıların kendisini de vuracaklarından pek kor¬ kuyordu. İki Lâz muhafız getirdi. Bunlar arkasından gi¬ der, gelirlerdi. Aylarca evinden, yani Aysstafanostan Fın¬ dıklıya meclise böyle gidip gelmiştir. Bu bapta münakaşamızda Lütfi’ye şöyle derdim: “Yahu! Sen vaziyeti kavrayamıyorsun. Her şey kanunla olur diyorsun. Göremiyorsun. Vaziyet şudur: Sen, ben yani muhalifler, bir köyden çıkmış, diğer köye giden beş-on kişiyiz. Yılda bir eşkiya çetesi önümüze durmuş. Tüfekleri çevirmişler. Soyunun diyorlar. Sen de kanun ki¬ tabını, Kur’an-ı uzatıyor, yahu: bu kanun, bu Allah’ın kelâmı. Bunlar eşkıyalığı menediyorlar. Haydin, çekilin diyorsun. Kurşun bu bitaplan mı deler, bu kitaplar tüfe¬ ği mi kırar .... Vakıa kanun, tüfeği kırar; fakat bu yerde değil, jandarma muhafazasındaki adliye dairesinde, işte sen bu yeri tayin edemiyorsun. Ne vakit ki bu kitapların arkasında kuvvet vardır. Yani jandarma ve tüfeği vardır, o vakit bu kitaplar tüfeği kırabilir ” illâ inat eder, bunu kabul etmezdi. Ben de onu artık yol arkadaşı gibi telâkki etmemeğe başladım. Ben artık makale filân da pek az ya¬ zıyordum. Nutuk cihetine de ehemmiyet vermiyordum. Zihnim bütün ihtilâle saplandı, ihtilâl ile bu işi temizle¬ mekten başka çare görmüyordum, İttihatçılar devleti, milleti mahvedecekler. Bir damla kanın aktığına razı de¬ ğildim. Bu da ihtilâl ile zıd bir şeydi. Ben, hekimlik ile bü¬ yümüş, insanların hayatını kurtarmaya alışmıştım. Güç geliyordu. Nihayet: “Ne çare, zarurîdir. Bir milletin ha¬ lası için beş-on evlâdm kurban edilmesinden ne çıkar” eledim, ilk kurbanlar da şüphesiz bizler idik. Kelleyi kol¬ tuğa almayınca böyle bir işe girmek mümkün değildir. Hvet, muvaffak olmak var; fakat olmayınca ölüm muhak¬ kak. Muvaffak olunsa bile fk çarpışmada ölmçk de hari¬ tada var. Düşün, düşün, kelleyi de koltuğa aldık, insan ne garip mahlûktur; canını da fedaya karar veriyor- Za¬ ten gördüklerimle söylerim ki; Ölmeye karar vermeyen komitacılar muvaffak olamıyor, hem de sonra üste canı¬ nı kaybediyor, ihtilâlde muvaffak olmanın en büyük şar¬ tı, ölmeye kat’î karar vermektir. Kaçmayı düşünenler hem muvaffak olamıyor, canını üste veriyor. Cemiyet-i hafiyye rahnesinin tedavisinden İstanbul’a döndüğüm günlerde idi. Mecliste Balıkesir mebusu ve sa¬ rıklı olan Abdüîâziz Meodî Efendi beni gördü, bir şube odasına götürdü, ittihat fırkası hemen umumiyetle oraya toplanmıştı. Mecdî bana dedi ki: “Doktor! işte bak biz 348 HAT Al' ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 349 birleştik. Bütün İttihat Fırkası, İttihatçı hükümetin aley¬ hinde. Artık mani kalmadı. Fırkamıza sen de gir. Her ış oldu.” Hayret ettim. Vaziyete bak. Bir-iki yıl evvel ben cemiyete hücum ettiğim vakit herkes: “Sen mukaddes cemiyete lâf söylüyorsun” diye hücum ve tel’in etmişti. Bizim başladığımız şey o derece terakki etmiş ki, bu itti¬ hat fırkası da kamilen onların aleyhinde.... “Mükemmel!” dedim. Gökte aradığımız yerde bulunmuştu. Bu meşhur “Hizip vak’ası” dır. Dedim ki: “Âlâ! Ben de girerim. An¬ cak henüz hiç bir şey olmamıştır”. “Ne demek? Görmü¬ yor musun?” diye bağırdı. Dedim: “Hayır! Olmamış. Ol¬ sun da gireyim. Ancak şimdi size gayet mühim bir nası- hatta bulunacağım. Onu tutun! Şimdi hükümeti buraya çağırm! istizah yapıp adem-i itimat vererek düşürün! Gelmezse, vaktiyle Hâmil Paşa’ya yapıldığı gibi gıyabında adem-i itimat verin ve yine derhal yerine iyi bir kabine kurun. Sonra da Talât ve emsali beş-on kişiyi tevkif edin. “Ooo... dedi, bunlara hacet yok. Talât’ın suratı çamur gibi olmuş, yalvarıyor. Eir kere görsen.” Dedim: “Ever valvarır, fakat bir-iki gün vakit ve fırsat verirseniz, sizin hepinizi parça parça eder, tozunuzu savurur.” Zavallı bir şeyden anlamıyordu. “Yok, iş olmuş, bitmiştir.” dedi. De¬ diğinde durdu. Hem fırsata acıdım, hem zavallıların ken¬ di başlarına acıdım. Görülüyordu ki, koca ittihat ve Te¬ lakki fırkasının içinde bir tane incir çekirdeğini doldura¬ cak kadar aklı olan yoktu- Zavallı milletimiz.... Yüne tek¬ rar edip: “Beni dinle! Dediğimi yapın!” dedim. Dinleme¬ di. Anlamıyordu.... Bir çeyrek saat sonra Talât'ı koridor¬ da gördüm. Hakikaten suratı çamur gibi ve gözleri ateş ve müphemiyet içinde idi. Vaziyet onların hesabına cidden vahimdi. Fırkaları ellerinden çıkmış idi. Iş bitebilirdi. Bu işin elebaşıları Mecdî ve Bolu mebusu Habib idi. Habib derhal dönüp Talât'ı haberdar etmişti. Talât işi düzeltti ve muhaliflerini perişan etti, Mecdî de bu meyanda olup Mısır’a hicret etti. İskenderiye'de unculuk ve ekmekçilik etmeye mecbur oldu. Artık meclisin son günleri gözüküyordu. Meclis son nefeslerini alıyordu. Hatırımda iken söyliyeyim. Meşruti¬ yetin ilk meclisi, Türkiye’nin teşriî tarihinde daima şere¬ fini muhafaza edecektir. Başlangıca rağmen hakikaten meclis idi. Hükümetle kahramanca savaşmıştır- Ondan sonraki meclisler tamamiyle “evet efendimci” bir meclis olmuşlardı. Meşrutiyetimizde yüz karasıdırlar. Mebuslar, hükümetin esir, köleleri oldular. Yalnız tek fırka. Hükü¬ met ne derse makina gibi eller kalkar. Tabiî bunlar mec¬ lis değÜ, Türk’ün şerefli tarihine birer lekedirler, ikinci şerefli meclis, Ankara’da açılan ilk Büyük Millet Meclisi¬ dir. Adı gibi büyüktür. Bu adı ondan sonrakilere de ver¬ diler. Büyük haksızlıktır. Bunlar da birer köle, dalkavuk meclisleri,.• ve îsmet’in katil, cinayet ve soy¬ gunculuğuna âlet birer kara lekedirler. İttihatçılar bu İlk meclisi imha ile kurtulmak fikrine vardılar. Demek meclisin eceli geldi. Gününü bekliyordu. Meşrutiyetten beri her tarafta isyanlar oluyordu. Havran’da Dürzîler tarafından bir isyan yapıldı. Bir or¬ du gidip bastırdı. Yemen’de İmam Yahya isyan halinde idi. İzzet Paşa gidip, Yahya’ya bir takım imtiyazlar vere¬ rek yatıştırdı. Irak’ta da oldu. Şimdi de Arnavutluk kay¬ naşıyordu. Sui idareden Arnavutlar hep ittihatçıların aley¬ hine dönmüşlerdi- Üsküp’te valinin hatası olarak Arna- vutlardan “Sakal vergisi alınacak” diye bir propaganda olmuş, bir takım yerlerde dağa çıktılar, ittihatçılar, Da¬ hiliye Nazırı Hacı Akif’i, teskin için Arnavutlukta dolaş¬ tırdılar. Bir şey yapamadıktan başka, canım dar kurtarıp döndü. Arnavutlar, pu-su kurmuşlardı; talihi yardım edip kurtuldu. Baktılar olmuyor, padişaha Edirne, Selânik ve Kosova’da seyahat ettirdiler. Bu da olmadı. Mecliste de kaynaşma vardı. Padişahın avdetinde ahvale dair şikâ- 350 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 351 yette bulunmak için muhalifler on mebus intihap edip pa¬ dişaha gönderdiler. Heyette ben de vardım. Padişah, bizi ayakta kabul etti. İsmail Hakla Paşa söyledi. Padişah al¬ dırmadı bile. Bize başka şeylerden bahsetti. Her şeym iyi olduğunu, bilhassa Mahmut Şevket Paşa’mn büyük bir zat olduğunu söyledi. Mahmut Şevket’i pek methetti. Görülü¬ yordu ki padişah ondan korkuyordu. Ona söz rüşveti ver¬ meğe gayret ediyordu. Hakikaten o esnalarda ortalığı kı¬ rıp geçiren bu adam idi. Padişahı korkutup avucunun içi¬ ne aldığı, padişahın ona sormadan bir şey yapamadığı söy¬ leniyordu- Padişahın bu sözleri de bunları tasdik ediyordu. Italyanlar çoktan beri koloni peşinde idiler, Musavve’ onlara güç gelmişti. Avrupa devletlerinin muvafakati ile Trablusgarp’ı istilâya hazırlanmışlar. Ordu hazırlanmış. Bizim ateşemiliter Ali Fuad (Paşa) yı da manevraya bu¬ yurun diye davet etmişler, istilâ ordusunun kumandanı ile beraber resmîni çıkarıp gazetelerde neşretmişlerdi. Bizim sefaret uyku uyumuş, hükümetin haberi yok. Bu fotoğraf çıkarmak büyük istihza idi. Iş bu kadara dökülmüş te yi¬ ne sefaretimiz habersiz. İtalyan ordusu, Trablusa çıktı. Sadrâzam, İbrahim Hakkı Paşa idi. İtalya’nın ilân-ı harbi, resmî kâğıdı gelmiş, Sadrâzam, gece kulüpte imiş, oyun oy- nuyormuş. Getirilen kâğıdı okumamış, cebine sokmuş, yir¬ mi dört saat de cebinde unutmuştur. Sonra bir de bakmış ki, İlân-ı Harb.... Bu adam çok vurdum duymazdı. Sadr⬠zam idi, fakat gece sabaha kadar Beyoğlunda idi. Benim çapkınlık devrem henüz bitmemişti. Ben de Beyoğlunda idim. Ben otuz iki yaşımda, o ise elli beş yaşlarında idi. Tepebaşı bahçesinde, sokakta, muhtelif yerlerde daima ona rastgelirdim ve derdim ki: “Hayret... Bu adam Sad¬ râzam. Gündüzün dehşetli çalışır, gece de sabaha kadar uyumaz, kadın ve oyunla uğraşır Nasıl yapar? Demir mi vücudu.” Boğazına da çok düşkündü. Şişmandı. Nihayet Berlin’de sefir iken çok yemekten ölmüştür. Kendisi fena adam değildi. Oldukça da tetebbu’ etmiş, malûmatlı idi. Derlerdi ki, bu adamın tenasül uzvunu kesmeden ona iş vermek doğru değildir. Hakikaten böyle idi. Mahmut Şev- ltet’i sevmezdi. Bir gün Tünel'in üst başında rastgeldim. Bana: “ Mahm ut Şevket, kuş beyinli bir heriftir. Böyle ahmak görmedim.” demiştir. Bu sözü doğru idi. Olan oldu. Çare yok. Sade İbrahim Hakkı’yı sadra¬ zamlıktan çıkardılar- Yerine Said Paşa’yı {Şapır Çelebi, Küçük Said) koydular. Bu çare mi idi sanki.... Asker gön¬ dermek için vasıta yok. Deniz, Italyan donanması ile tu¬ tulu. Zaten devlette de hâl yok. îta 1 yanlar Rodos’u vesair adalarımızı da işgal ettiler. Ben, ataşemiliterlerimizin fotoğrafını çıkarmaları ve saireden bahis bir makale neşrettim. Enver, Fethi, Mustafa Kemal, Fransa, Cezayir ve Tu¬ nus tariki ile Trablus’a geçtiler. Halk, müdafaaya çalışı¬ yordu. Bunları nizama koydular. Cephane ve bir miktar zabit de yollandı. Fethi, İtalyanları birkaç defa bozdu. Fa¬ kat bunlar hiç idi. Trablus’u ve adaları verip sulh yapa¬ lak işin içinden çıkmak zarurî idi. Harb hali, İktisadî za¬ rarlar getiriyordu. Hiç olmazsa bundan kurtulmak lâzım¬ dı. Hükümet bunu yapmak istedi. Yerden göğe kadar hak¬ kı vardı. Buna itiraz etmek doğru değildi. Muhalifler bun¬ dan dolayı hükümeti takdir bile etmeliydiler- Vatanper¬ verlik, mertlik bunu iktiza ederdi. Maatteessüf sırası iken söyliyelim ki; bizde muhalifler haksız yere de hükümete hücum etmek itiyadını daima göstermişlerdir. Bu, kendi¬ lerini düşürüyordu. Bunu bilmez, haklı, haksız bir düziye hücum eder, kabak tadı verirler; fakat bu sefer böyle ol¬ madı. Hükümet, kendisi bizi mecbur etti. Said Paşa mec¬ listen hafî bir celse istedi. Söz alıp vaziyeti anlattı. Fakat mertçe ve kendi şerefine yakışır bir surette “Sulh edece¬ ğiz, zarurîdir” demedi. “SuLh isterseniz kararını verin” dedi. Bu, hükümetm karar ve icradan ârî olduğunu, mes’- HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 353 uliyet kabul etmediğim gösteriyordu. Bu hal pek fenama yitti. îsyan damarlarımda kan kaynadı. Sait Paşa’ya iti¬ raz ettim. Kürsüye çıkıp dedim ki: “Hükümetler icra un¬ surudur. Üzerlerine mes’uliyet alırlar. Meclis, onların ka¬ rar ve icralarını ya beğenir, ya beğenmez; beğenmezse çekilirler. Meşrutiyetin usulü, âdeti budur. Siz bunu üstü¬ nüze almıyor, meclisin sırtına devirmek istiyorsunuz. Mes’uliyetten korkuyorsunuz- Hükümet adamı mes’uliyet- ten korkar mı; korkan, nasıl kabul edip de bu mevkie otu¬ rur. Sizin vazifeniz karar ve icradır. Haydi, Sait Paşa önce sen fikir ve kararım söyle!’’ dedim. Bu zavallı ve hı- lekâr ihtiyar, müşkül mevkie girmişti. Cevap bulamadı. Buna cevap verecek yerde ağlamaya başlayıp işi başka kalıba döktü. “Bakınız, şu bir çocuktur. Benim devlet işinde ağarmış bir kucak sakalım var. Bana hakaret edi- vor.” dedi. Bu. bir sahne idi ki, yaptı. Aczine bakınız!... Birçok mebuslar etrafımı alıp: “Doktor! Şu ihtiyara do¬ kunma!” dediler. Beni ikna edip susturdular. Halbuki söz¬ lerimde bir hakaret de yoktu ki... Kendisinin ihtiyarlığı¬ na acındırmak yoluna tenezzül etti, ne âdi şey... Fakat herkese açındırdı. Sait Paşa, Küçük Sait adiyle maruftur. Abdülhamid zamanında birçok defa sadrazamlık etmiştir. Kâmil Paşa île müthiş rakip idiler. Birbirini çekemezlerdi. O vakit sadaret merkebine adeta biri iner büi binerdi. Sait Paşa hemen bir metre kadar boyda, beli boynu öne bükülmüş, fü.eva iki kattı ve pek yaşlı biri di. Bize göre olan eski tarz tahsik iyi ^Örrzüs, zeki biri idi. Yetmiş yaşlarında 77 zumuma dahi öğrenmiştir. Bu adamın yegâne marifeü ve mümeyyiz vasfı hile yapmak ve üstüne asla mes’ulîyet almamak idi. Bütün memuriyetlerinde kendisini mes’uli- yetten kurtaracak vesikaları toplar, yoksa ihdas eder, sak¬ larmış. Ayan re ! s'iği ettiği vakit dinlerdim, gördüm, öğ¬ rendim. Eir mesele hakkında birkaç türlü rey beyan eder, gıklar, yollar gösterirdi; fakat her ne olursa olsun, karar vermez, bunu başkasına bırakırdı. Sanki karar vermeğe tövbe etmişti. Hayret!... Bu devletin bu kadar vazifelerin¬ de bulunmuş adam karar veremezdi. Zavalh millet böy¬ le hilekâr, sade kendini düşünür, cebîn ve tereddüt içinde insanlar elinde yıllarla ne zararlara uğramıştır. Sonra bu adamlar asri hiçbir şeyi de bilmezlerdi. Mes’uliyete taham¬ müle kendinde kudret bulamayan adam devlet adamı ola¬ bilir mi, iş görebilir mi? Haklı bir işe kanaat getirdikten sonra adam mes’uliyeti seve seve ve kahramanca deruhte eder. Vazife ve mes’uliyet ikizdir. Birbirinden ayrılmaz ki.. Birini alan diğerini de zarurî alır. Bu zat aynı zamanda pek hasis idi. Yemez, içmez, servet biriktirirdi; fakat hırsız¬ lık etmemiştir. Tuhaf bir yaradılıştı. Şu menkıbesini zik¬ rederler: “İstanbul’da âdettir- Sabahleyin sebzevatçılar sırtlarında küfe sokak sokak dolaşır, bağırarak sebze sa¬ tarlar. Sait Paşa bir gün gecelik ile inmiş, kapısının önün¬ de enginar alıyormuş. Bahçıvan, enginarın tanesini, Paşa¬ nın ısrarına rağmen on paradan aşağı inmemiş. Paşa’nm kendisince dokuz para etmesi lâzımmış. ‘Peki!” demiş. On tane almış. Dokuza getirmek için bir tane de bahçıvan görmeden alıp hırkasının altına sokmuş. Bir de Sait Paşa, 1295 Meşrutiyet meclisini fesheden bu hususta padişaha âlet olan, ona memleketi casuslar ıie doldurmak dersini veren ve yapan bir zattır. 1908 Meş¬ rutiyeti ilânı zamanında da Abdüihaımd’e meşrutiyet ver¬ memesini tavsiye etmiştir. Bu, millette umumî fikirdi. Hattâ bu sebepten hürriyetperverler Sait Paşa’yı nef¬ retle yâdederlerdi. Şurası gariptir ki, sonunda ittihatçılar böyle bir adamı dahi kendilerine sadrâzam yapmışlardır. Trablus’ta ancak üç-beş yüz Türk vardı. Yerli ahali¬ den de bir-iki bin. Hepsi bu kadar. îtalyanlar bununla başedemediler. Sırp, Rum ve Bulgarları kandırıp aleyhi- F. 23 354 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 355 mize Balkan Harbini yaptırdılar. Bu felâket üzerine İtal¬ yanlarla sulh mecburî oldu. Ne ise, İsviçre’de Lozan’ın altında, deniz kenarında “Uşi” de İtalyanlarla sulh yapıldı- DeVlet, Trablus ve ada¬ lardan da oldu. Uç asırdır, devletin daima bir uzvuna bitr yapılıyordu. Meşrutiyet devresi de bu evolüsyonu sürat¬ le ikmal ediyordu. Nitekim İttihatçılar, Harb-i Umumîye girerek bunu tamamladılar. Bunlar, vakıa yüreğimize dert oluyordu; fakat ben içimden memnun oluyordum. Bıtr’e uğrayan uzuvlar, kangren olmuş uzuvlardır. Bu tabiî bir kanun halindedir. Böyle uzuvlar kesilip atılmazsa vücudu da mahvederler. Bunu, akıllı olsak biz yapacak¬ tık. "Allah razı olsun, Avrupa operatörleri yapıyorlar” diyordum. Çünkü bu devletin buralara bakmak iktidar? katiyen yoktu. Kendi gövdesine bile bakamıyordu. Baka¬ bileceği ümidi de yoktu. Bu ülkeler ahalisi ecnebi milletler idi. Bunlar Türkiye’nin inkıraz unsurları idi. İdare, harb ve isyanlar ile gövdenin yani Türk’ün zamanını, ömrünü, kanını, malım yiyorlardı. Bunlar gider, yalnız Türk ka¬ lır. O vakit hastalıklarından şifayâp olur, yeni bir dirilik alır. Sonra fütuhat yapar; fakat bu sefer şarkta, Türkle- rın olduğu yerde diyordum- Hakikaten yol böyledir. İşte bu sebepledir ki, Lozan’¬ da mübadele-i ahaliye ye gayret edip Türkiye’nin böyle ol¬ masına çalıştım. Bu müzakereler esnasındaki gayretim, şiddetim, ısrarım hep bu sebeptendir. Ama bunun iktisadi zararları olacaktı. Bu esası büyük menfaate karşı bir hiç¬ ti. Beş-on yılda tazmin edilir bir şeydi. Bunları Frenkler nasıl olsa alacaklardı. Nasıl ki aldılar. Hem biz onları ko¬ loni gibi işletip istifade edemezdik. Artık İttihatçılar, meclisten pek bizar idiler. Mevki¬ lerinin tehlikesini, akıbetlerini görüyorlardı. Mecliste mu¬ halefet ekseriyeti almıştı. Meclisten kurtulmaya karar verdiler. Başka çare yoktu. Talât, buna çare arıyordu. Çareyi Celâl Arif buldu. Kanun-i Esasî’nin otuz beşinci maddesine göre meclis ile hükümet arasında bir mesele¬ de ihtilâf olursa, yani meclisin ekseriyeti hükümete zıd fikirde olup da ısrar ederse, hükümet istifa edecek; ikin¬ ci kabine yine aynı meselede ihtilâfta kalırsa bu sefer hü¬ kümet meclisi feshediyor. İttihatçılar hu maddeyi tâdil edip fesih hakkını bu merasime hacet bırakmadan padişa¬ ha vermek bahanesini ele aldılar. Celâl Arif önce muha¬ lifti Abrar fırkasından idi. İttihatçıların kuvvetini görün¬ ce derhal İttihatçı olmuştu. Artık Talât bu maddeyi ele alıp bir mfüddet elinde dolaştı, işi pişirdi. Sait Paşa bir gün bu maddenin tâdilini meclisten istedi. Derhal başımı¬ za yıldırım indiğini görür gibi oldum. Bunu yapacaklar. Çare nedir?... Düşündüm, taşındım. Mani olmak çaresini buldum. Bu da Avrupa meclislerinde yapüan obstruction denilen şeydir. Kimseye söylemedim. Çünkü arkadaşlara söylesem İttihatçıların kulağına gider, belki çare bulur¬ lar. Ani yapmak istedim. Arkadaşlar bu maddenin tâdili karşısında apışıp kaldılar. Çare yok deyip meyûs oldular. Ben bu işi tetkike koyuldum. Obstruction için kitaplar buldum. Bir tanesini İkdam matbaasında Ahmet Cevdet Bey’in kütüphanesinde buldum. Çok işime yaradı- Bir gün meclis kütüphanesinde Grand Ansiklopedide bu kelimeyi açtım. Mithat Şükrü geldi. “Doktor, yine mi tetkikat? Yi¬ ne bize bir şey mi hazırlıyorsun?” dedi. Sanki tetkikatım- dah haberdar gibi söyledi. Korktum. Hemen kitabı ka¬ pattım. “Hayır! Bir şey değil” dedim. Bu bir tesadüftü, fakat keramet gibi idi. Ancak o, kerametinin farkında değildi_ Bu esnada düşündüm ki, ben askerim. Meclis fesho- lununca Mahmut Şevket beni derhal Yemen’e yollayacak. Orada mahvolacağım. Yeni intihaba giremiyeceğim. As¬ kerlikten bir ayak evvel çıkmalı. O vakitki askerî istifa kanununun müddeti on sene idi. Ben bu müddeti doldur- 356 357 hayat ve hatiratim muştum. Harbiye Nezaretine istifanamemi verdim. Mah¬ mut Şevket, çok müstebid idi. Kabul etmedi- “Kanun bu- dur. Ne hakla muameleyi yaptırmazsınız” dedim. “Olmaz” dedi. Sadrâzam İbrahim Hakkı Paşa’ya gittim. “Hakkın var, kabul etmesi zarurîdir” dedi. Sadrâzama: “Mecliste gürültü yaparım” dedim. “Yapma! Bana üç g!ün müsaade ver. Ben yaptırırım” dedi. Uç gün sonra gittim. Zavallı yüzü bozardı. Kekeledi. Nihayet: ‘Yaptıramadım” dedi. Sadrâzam, müstebit Harbiye Nazırına, pek aşikâr bir ka¬ nunî hakkı kabul ettirememiş, aczini utana utana itiraf etti. Derhal meclise koştum. Kanundan bahsederek istifa¬ mı verdim.' Meclis, muhalif ve Ittifakçı, istifamın kanunî bir zaruret olduğuna karar verdi. Keyiflendim- Mesele bitmişti. Büyük bir müstakbel belâdan kurtulmuştum. Bir de pürtelâş Mahmut Şetvket meclise girdi. Ve kürsüye çıktı. SÖz büe almaya lüzum görmeyip, istifamı kabul et- miyeceğini söyledi. Ben: “O müzakere bitmiş, karar veril¬ miş. Bu babta söz söylenemez” dedim. Başkaları da böy¬ le söyledi. O hiç dinlemedi, devam etti. Meğerse telefonla haber vermişler, yıldırım gibi koşmuş. Ne garezkâr adam imiş. Sözlerinde beni sevdiğinden, kıymetli bir doktor ol¬ duğumdan, Avrupada devlet parası ile tahsil ettiğimden, ordunun benim gibilerine ihtiyacından bahsetti. Halbuki maksadı büsbütün başka idi. Ben iyi tahmin etmişmişim. Sonra kürsüye çıkıp, Avrupa’da devlet parası ile tahsil etmediğimi, kanunî zaruret ve hakkı söyledim. Çıktı: “Ben, bu kanunu tâdil ediyorum, müddeti yirmi yıla c ka¬ rıyorum. Lâyiha hazır. Bu sebeple olamaz” dedi- Buna herkes ve ittihatçı mebuslar da kendini tutamayıp güldü¬ ler. Zavallı pek gabî ve cahildi de. Nihayet istifamm ka¬ bulüne, bir daha ittifakla karar verdiler. Şaşılacak şey. Bu adam, meçlisi de dinlemedi. Hiç olmazsa beni bununla değil tasfiyeye tâbi tutarak askerlikten istifa etmiş gibi yapıp askerlikten çıkardı. Ben, pençesini yakamdan sıyır¬ ır. RIZA NUR dım ya, ne suretle olursa olsun, aldırmadım. O vahit Hamid zamanında süratle terfi edenlerin rütbelerini indiri¬ yorlar, buna razı olmayanlara istifa etmiş nazarı ile ba¬ kıyorlardı. Vakıa ben de çabuk terfi etmiştim. Lâkin tas¬ fiye etmesi bana asla bildirilmemiş, benim razı olup olma¬ dığım malûm değildi. Hiç olmazsa inadım böyle yaptı. Avını pençesiden kaçırdı ya, sen ona bak. Ben bu tehli¬ keden kurtuldum. Otuz beşinci maddenin müzakeresi günü geldi. Celse¬ den bir saat evvel, muhalif fırkayı “Haydin, ne yapacağı¬ mızı müzakere edelim” diye topladım. Müzakere edüdi- Herkes şaşkınlıktan başka bir şey söylemedi. Çok söylen¬ di, bir netice yok. Tâdile razı olmasak, bizi feshedecekler. Razı olsak, o vakit bir irade bizi katle kâfi gelecek. Çare yok. Sonunda ben dedim ki: “Arkadaşlar, ben çaresini buldum. Kurtulduk.” Herkes istical üe: “Aman, nedir?” dedüer. Şöyle izah ettim: “Avrupa’da meclislerde bir usûl vardır. Muhalifler, muvaffak olamıyacağı vakit, müzake¬ re salonundan çıkarlar. Bu suretle ekseriyet olmamasına muvaffak olurlarsa, müzakere olamaz. Aylarca böyle gi¬ der. Ve hükümet istediğinden vazgeçmeye mecbur olur. Biz ekseriyetteyiz. Reddedersek hükümet istifa eder, ye¬ ni kabine gelir, meclisi fesheder. Böyle yapacağımıza mec¬ lise girmiyelirn. Reis, celseyi açamaz^ Buna Obstrüksiyon derler. Meşru bir silâhtır- Ben buna tıbbî bir istilâha ba¬ karak insidâd-ı müzakere adını verdim. Ancak halis Türk¬ çe bir “Terim” ister. “Tıkaç” manasıdır. Bunun adı tıkaç olsun. Bunu kimseye söylemeyiniz. İttihatçılara tepeden indirelim.” dedim. Sevindiler. GümüJcmeli hemen: “Hiç kimse girmesin, yalnız ben gireyim. İcap ederse lâkırdı söyleyeyim” dedim. Ben: “Canım, bunu bulan benim. Senin akim ermez. İşi tetkik ettim. Ben bulunayım” dedim. “Münasip” dediler; fakat GümülcineM de girdi. Müzakere için ziller çalındı. İttihatçılar girdiler. Biz- 358 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 359 den kimse yok. Meclisin yarı sıraları bomboş- Buralarda yalnız ben ve Gümülcineli var. Ziller şiddetle çalmıyor, kimse yok. İttilıaçılar, neden sonra anladılar; çekildiler. Tekrar geldiler. Yine ekseriyet yok. Ahmet Rıza: “Ekseri yet var!” dedi. Zavallı Ahmet Rıza, eski şereflerini böyle nice şerefsiz ve hattâ hiyanet ve alçaklık denmesi zarurî şeylerle mahvetmiş ve ediyordu. Bu, bir teşriî cinayetti. Ekseriyet yoktu. Ekseriyet yok diye bağırdık. Kulak ve¬ ren olmadı. Bu ne istibdat idi. Meclis, meelislikten çıkmış, keyfî olmuştu. Ahmet Rıza, mevki’ hırsı ile böyle nice de- naetler yapmıştır. Hele bu sade onun bütün varlığım im¬ ha ve kendisini mei’un yapmak için kâfidir. Saİd Paşa söz aldı ve başladı- Said Paşa eski fenalık¬ larına Ömrünün son bir mahsulü olarak yeni ve çirkin bir âbide dikiyordu. Otuzbeşinci maddeyi tadil edeceğini söy¬ ledi. Biraz durup “Gelmediler, demek reddedildi” dedi. Bu¬ na da bağırdık. “Ayıptır, yahu! Kim var ki kim reddedi¬ yor?!” dedik. Reis Ahmed Rıza kulaklarına birer şişe tı¬ pası tıkamıştı. “Celseye hitam veriyorum’’ dedi. Bununla otuzbeşinci maddenin ilk devresi güya ikmal olunmuştu. Göz göre göre böyle bir sahtekârlık belki de henüz Dün¬ yanın hiç bir yerinde yapılmamıştı. Bu mesele Türk teşriî tarihinde büyük bir leke, eşsiz ve apaçık bir edepsizlik ve dolandırıcılık olarak kalacaktır Said Paşa ve İttihatçıların tevessül ettikleri bu muamele teşrii değil, hakikatte müt¬ hiş cebir ve tegallüp, istibdat, bir ihtilâl ve darbe-i hükü¬ metti. Darbe-i hükümet yapıyordu. Elbet hükümet eşkıya mevkiine geçmişti. Meclisteki ittihat fırkası da yatak ol¬ muştu. Ahmed Rıza bu yatağın başı, yatak ailesinin babası idi. Tabii o da eşkiyalaria birleşmiş, yani eşkıya olmuştu. îşte tıkaç gibi mutlak bir kudreti haiz teşrii vasıta, doğan pençesinde serçe tüyleri gibi yolunup havaya sa¬ çılmıştı. Doğrusu bu kadarının yapılabileceğini hiç düşün¬ memiş, tedbirime güveniyor ve buluşumdan mağrur idim. Baktım ki nafile. Meclisi bükecekler. Ne yapılsa bu iş olacak. Dedim: “Bari ikinci safhada iyice söyiiyeyim. Hiç olmazsa bunları tarihe mal etmek için tesbit edelim. Bir çoğumuz hazırlanıp nutuklar söyliyelim. Bu meseleyi ve tâ ilkten sona kadar üç yıldır yapılmış bütün fenalık¬ ları sayıp dökelim. Hiç olmazsa bu bir kârdır. Hem de der¬ dimizi dökeriz, içimiz ferahlanır” dedim. Buna karar ver¬ dik. Lâitfi Fikri, ben daha birçoklan nutuklar hazırladık. Şimdiye kadar Türk meclisinde tıkaç yapılmamış ve bilinmez idi. îlk ben tatbik ettim. Hukukşinaslar bunun kıymetini ve bu işte yerinde yapılmış bir müessir tedbir olduğunu anladılar, kuvvetini gördüler. Benden Baro ga¬ zetesinde neşredilmek üzere bir makale istediler. Yazdım, verdim. Meclis fesh olununca bir kısmı korkmuş, dereede- memişler, mürettiphanelerinde dizilmiş imiş de... Bir müd¬ det sonra bu dizilmiş provayı Baro azasından Abdürrah- ınaıt Adil bana getirip iade etti ve işi anlatıp mazeret di¬ ledi. Provalar hâlâ Sinop’ta kütüphanededir. Kabine istifa etti. Güya otuzbeşinci madde ahkâmına uyuyorlardı. Ne soytarılık, ne sahtekârlık idi. Padişaha kabine teşkilini yine Saîd'e verdirdiler. Biz de nutukları¬ mızı hazırladık. Said yine aynı dâva ile geldi- Celse zilleri cttii. Meclise gitmemekte fayda yoktu. Girdik. Şimdi içi¬ mizde ne varsa, ne yoksa dökecektik. Hükümeti, İttihat fırlîasmı millete, âleme karşı rezil edeceğiz. Bunun ağır mes’uliyetinj sırtlarına oturtacağız. Celse açıldı. Bizler adlarımızı yazdırıp söz aldık ve sıra ile söze başladık. Benim nutkum üç saat kadar sürdü. Meclise bir vakar gelmişti.. İttihatçı ve muhalif bütün mebuslar nutukları dikkatle ve sükûnetle dinliyorlardı. Hiç itiraz yoktu. Malı¬ mın! Şevketi tam kürsünün önünde dinliyordu. Söylerken bazen ona dikkat ediyordum. Bütün kulak kesilmişti- Ara¬ da şiddetli sözlerimi söylediğim vakit zıp-sıçrayıp zıp-otu- ruyordu. Bazan fena iş yapmış tavrı takmıyordu. Bu nu- 360 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 361 tukta söylediklerimden, şunlar hatırımda: “Siz otuzbeşin- ci madde ahkâmını meşru’ bir surette tatbik etmediniz. Kanun iharicine çıktınız. Kanunu eşkiya gibi ayak altına aldınız. Siz şaha kalkmış bir aygıra benziyorsunuz. Bu gidişle kendinizi ve sırtmızdakini bir yere çarpmanız uçuruma uçurmanız muhakkak ve ta¬ bii bir âkıbetinizdir. Yapacağınız madde ile sade bizim değil kendi mezarınızı kazıyorsunuz: Siz kendi menfaati¬ nizi de bilmiyorsunuz. Bu iki tarafı keskin bir kılıçtır. Bu kılıçla bizi keseceksiniz, bu muhakkak; fakat yarın aynı kılıçla sizi kesecekler. Burasını göremiyorsunuz. Hem bu yaptığınız Meşrutiyete darbedir. Başınızdaki adam, bu Saiid Paşa bu hususta sabıkalıdır. 93 Meşrutiyetini bu ilga etti. Bu ikinci Meşrutiyeti de ilga edecek. Siz bunu da görmüyorsunuz. ’ ’ Saki Paşa bağırdı: “Sen cahilsin- Daha bunun tarihi¬ ni bilmiyorsun. O, 1295 dir” dedi. Ama meşrutiyeti ilga etmedim demedi. Ben de: “Sen yaptm. Tarihini elbet ben¬ den iyi bilirsin. Ben cahilim; kabul ettim; fakat sen ta¬ rihine değil zat-ı mes’eleye bak! Meşrutiyeti yine ilga edi¬ yorsun. Buna cevap ver” dedim. Sustu. Birkaç gün sonra Tevfik Fikret “Doksanbeşe doğru” adlı meşhur şiirini neşretti. Bu şiir AbdiMhamid aleyhine yazılan Sis şiiri gibi hattâ ondan güzel idi. İttihatçıların fenalıklarına Türk milleti durdukça şahadet edecek olan bu vesika İttihatçılara pek ağır geldi. Matbuat da İttihat¬ çıları iyi hırpalıyordu. Biz söyliyeceğimizi söyledik. Ağzına geleni söyliyerek ve içindekileri dökerek sadrına şifa gelmiş adamlar gibi rahat ettik. Vazifemizi yaptık. Elden gelenin hepsi yapıl¬ dı. ötesi millete ait diyordum. Neticede maddenin tadili aleyhine rey verdik- Bir kısmımız “Canım kendi idamımız fermanını kendimiz yazmıyalım. Fikrimizden vaz geçelim” dediler. Ben; “Böyle yapsak yeni yapılacak madde ile yine derhal meclis fesh edilecek, iki gün ömrümüzü uzatmakta ne fayda var. iyisi, bari, sözümüzden dönüp kendimizi kü¬ çük düşürmiyelim. Merdâne karşılıyalım.” dedim. Böyle yaptık. Yeniden İntihap yapılmak üzere meclisin fesh olunduğu kararını okudular. Birinci meclis işte böyle, sui¬ kast İle katledilerek vefat etti. Zabıtnameler neşrolundu. Bir de baktım ki benim nu¬ tuk diye basılan nutuk benim değildir. Ben nutkumu ev¬ velce yazmıştım. Karşılaştırdım. Bambaşka. “Belki söy¬ lerken başka söylemişimdir” dedim. O gün meclis hınca hınç dolu idi. ikdam gazetesinin muhabiri kısmen tutmuş, neşretmiş idi. Onunla da karşılaştırdım. Hayır zabıtname büsbütün başka. Halbuki Ikdam’dakini zapteden bir kişi¬ dir. Hepsini yazamaz. Mecliste ise zabıtları sekiz-on kâtip tutar, her biri bir cümle yazar. Her kâtibe başlıyacağı ke¬ lime söylerken onların idare eden başkâtip değnekle dürter. Bu usûl iyi değildir. Ben meclis ilk açıldığı vakit stenografi usulünün tatbiki için Ahmed Kıza’ya çok söy¬ ledim. Mütehassıslar da müracaat ettiler. Fakat bu adam nedense kabul etmedi. Hâlâ bu âdi usûl câridir. Zabıtna¬ mede îkdamdakinden pek ziyade cümleler olması lâzım¬ dı Halbuki tkdamdakiler bile yoktu. Demek bizim nutuk¬ lara sansür yapılıyormuş. Tepem attı. Matbuatta bile san¬ sür yokken meclis zabıtnamelerine sansür koymak eşna’ bir şeydi. Bu satırları okuyan zabıtnameyi açsın benim nutka baksın! Satırlar gayet seyrektir. Matbaada harf tertibi nasü olur bilenler derhal anlarlar ki bundan çok şey çıkarılmıştır. Demek evvelce aynen dizilmiş sonra sansür edilip satırlardan birçok kelime ve bazı satırla:’ çı¬ karılmıştır- Meğer Ahmed Rıza son zamanlarda bizim söz¬ leri sansür edermiş. Vakıa vaktiyle Ingiliz parlâmento¬ sunda da mebusların nutku sansür edilmişse de pek eski¬ dir. Bu Ahmed Rıza çok kötü şeyler yapmıştır. Avrupa’¬ da iken milletin umumî muhabbetine mazhar olmuştu. Gel- 362 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 363 diği günden beri bu muhabbeti yiye yiye artık tüketmiş, sıfıra indirmişti. İttihatçılara yaranmak için böyle kötü işleri yanıyordu. Nihayet Âyan olmuş, tuhaf, Harb-i Umu¬ mîde muhalefete geçmiş, İttihatçılardan hakaret görmüş, tepinmiş, yani bizim gibi olmuş. Oh olsun. Demek İttihat¬ çılar fena imiş. Ben bunu on yıl evvel söylemiştim. Za¬ vallı galiba bir şeye on yıl geriye gidip de oradan bakı¬ yormuş. Pek kasîrül-basar imiş, ya on yıl geri akıllı imiş. Sonra mütakerede Ahmed Rıza’yı, Ferit hükümeti bir-iki gün hapsetmiş, otuz kadar insanın içinde bu hapisten do¬ layı dert yanıyor, haksızlıktan, âyan olduğu halde böyle bir işin reva görülmesinden şikâyet ediyordu. Bari benim yanımda söylemiyeydi. Bunu dahi derk edecek inceliği yok¬ tu. Ben de: “Allah söyletti, sırasıdır” deyip: “Beyefendi! Üzülmeyiniz! insanın başına her şey geliyor. Nitekim siz İttihatçılar da beni mebus iken üç gün değil üçbuçuk ay hapsettiniz- O vakit mebusan meclisinin reisi idiniz. Üzül¬ meyiniz” dedim. Zavallının nutku tutuldu. Acıdım ama is¬ tedi. Meclislerin kelâm hürriyeti. bir emniyet sübapıdır. Dolgunluklar, taşkınlıklar burada boşanır, sinirler, kafa¬ lar gevşer. Teşrii meclisler tarihini bilenler pek iyi bilirler ki ne vakit meclisler zor ile kapatılmış veya kelâm hürri¬ yeti ref edilip mebuslar uşak ve kör âlet haline konmuş¬ sa arkasından ihtilâller, suikastler çıkmıştır. Bunu Talât’a te’kîden söylemiştim. Fakat öyle kızgın bir hale gelmiş¬ ti ki, kulağına bir lakırdı sokmak mümkün leğildi. Nite¬ kim meclisin feshi, suikastler ve ihtilallere meydan ver¬ miştir: Arnavutluk isyanı, halaskarlar işi, Mahmut Şev- ket’e suikast gibi şeyler oldu. Bunu bu sefer Mustafa Ke mal’e ve İsmet’e de pek çok söyledim. Misaller gösterdim. Ah anlamadılar. Meclisi Karagöz perdesi haline koydular. Efkâr, dil mahreci ile boşanmayınca kafalarda dolar. Taz¬ yik altındaki şeylerde patlama hassası olur bir gün bomba gibi patlar. Bunlara da suikastlar ve ihtilâller yapıldı- Ta¬ biidir. Vakıa bastırdılar; ilerde tekrar olmıyacağım ve bastıracakların kim te’min eder?!... Görülecek.. Artık benim fikrim çarenin ihtilâlde olduğunda ta- mamıyle temerküz etti. Hele intihabı bekliyelim dedim. Bu işe girmeyi bir türlü canım istemiyordu da. Bu sefer de intihab ümidi ile sabrettim. Yeni intihap hazırlıkları başladı. ★ intihap için ittihatçılar büyük tedbir aldılar. Zayıf veya kanundan ayrılmayan valileri, mutasarrıfları kaldı¬ rıp yerlerine emin ve şiddetli adamlarını koydular. Şüphe ettikleri memurları kaldırdılar. Meselâ Sinop’ta orman memuru olan kardeşim Şükrü’yü Trabzon taraflarına naklettiler. Şükrü, kendine malik olmayan bir adamdı, in¬ tihapta hiç bir tesiri olamazdı. Zaten olsa bile yapmaya üşenir, bir tuhaf insandır. Nitekim bu son intihapta Mus¬ tafa Kemal de onu bir şey zannederek muvakkaten Sinop- tan kaldırmıştır. Her tarafa cemiyet hesabına birçok pro¬ pagandacılar, tehditçiler gönderdiler. Büyük masraflar yaptılar. İstanbul’da para ile tulumbacıları tuttular- San¬ dıkların başına koydular. Biri rey vermeye geldi mi, elle¬ rinde basılmış hazır İttihatçıların namzetleri listesini sun¬ dular. Kabul etmezse dövdüler. Teneke çalarak maskara¬ ya aldılar. Her yerde muhaliflerin başlarını hapsettiler, dövdüler. Eskişehir ve Konya’nın muhalif eşrafı kamilen hapse sokuldu. Eeıı Sinop'a gittim. Eşraf, başta lîashn Bey, metin İdi. Sinop, Gerze ve Ayancık müttefik idik. Boyabat’a ehemmiyet vermiyorduk. Kazanmam sağlam idi. Vurul¬ mak korkusu ile Sinop şehrinden kazalara gidemedim. Lü¬ zum da yoktu. Adamlarımız dolaşıyordu, ittihatçılar, ye¬ rime Hakkı adında bir mülâzimi namzet koymuşlardı. Bu 364 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 365 mülâzim Mahmut Şevkdt’in yaveri idi- Demek bu adam hâlâ benden garazını alamamış, beni yakından takip edi¬ yordu. O esnada Sinop'a Doktor Hatmet Süreyya adında biri hastahane müdürü olarak gönderilmişti. Bu, evvelce Tıbbiye mektebi hayatımızda bahsettiğim “Esrarkeş Ami¬ ral Çervera” dır. Vali ile temasta ve intihaba karışmakta olduğunu gördük. Mektuplarını çaldırdım, îş anlaşıldı. Meğerse bizim esrarkeş, ittihatçı olmuş. O vakit göz he¬ kimi Esat Paşa, koyu ittihatçı ve sıhhiye müdürü umumî¬ si idi. HÜkmet’i surette hekim, hakikatte beni intihap ettir¬ memek memuriyeti üe göndermiş imiş. Esoıt da Meşruti¬ yetten beri bana düşman ve beni takip ediyor. Esat- Paşa, keza Besim Ömer Paşa Meşrutiyetten evvel benim en iyi dostum, beni takdir eden kimselerdi. Hadi, Besim üe söy¬ lemek istemediğim bir sebepten bozuşmuştuk; fakat Esat ile hiç sebep yoktu, ilk Meşrutiyet günü yaptığım nümayiş dolaylsıyle kızmış, sonra ben muhalif olunca ittihatçılık gayretiyle de düşman olmuştu. Meşrutiyetin iptidasında as¬ kerî ve mülkî Tıbbiye mektepleri birleştirildiği vakit en ziyade bu iki adam benim dersimi lâğvedip beni profesör¬ lükten aşırdılar. Şimdi Esat bunu da yapıyordu. Besim, Meşrutiyette sıhhiye müdürü umumîsi olmuş, daima Ar¬ navut doktorları tayin etmiş, gelene sorar, Arnavud’um dedi mi, başka şey sormaz, hemen tayin edermiş. Türküm derse münhal yok, dermiş- Bunu Türk doktorlardan müt- tefikan işittim. Esat da mevkiini politikaya âlet ediyordu. Hikmet’İn muhaberesi doğrudan doğruya ittihat merkez-i umumîsi ile idi. Çok zaman merkez-i umumîde Eyüp Sabri müıhim bir unsurdu. Hi/kmet’e mektuplar, onun imzası ile ve cemiyet-i merkezi umumî mührü ile gediyordu. Eyüp Sabri, mektubunda diyor ki: “Hikmet! Göreyim seni. Va¬ zifen büyüktür. Seni sırf Rıza Nur’u intihap ettirmemek için yolladık. Buna muvaffak olursan, vatana en büyük hizmeti edeceksin. Tuhaftır, benim intihap olunmamaklığım vatana bü¬ yük hizmet imiş! Zihniyete bak!.... Daima diyorum ki, in¬ san garip mahlûktur. Hakikaten öyle, iktidar mevkiine geçenler derhal acayip zihniyetler peyda ediyorlar. Her şeyde kendilerini haklı zannediyorlar. Kusurlarına kedi gibi göz yumuyorlar. Onu işten saymıyorlar. Devleti, ba¬ balarından kalma bir çiftlik, milleti o çiftlikte hayvanat-ı ehliye zannediyorlar, istedikleri gibi emrediyorlar, yiyor¬ lar, dövüyorlar, kovuyorlar, sövüyorlar ve kesiyorlar. “Yahu! Bu olmaz” dedin mi, iş bitiyor- Seni hain-i vatau sayıyorlar ve artık sana her fenalığı yapıyorlar. Şunlarm hak sızlıklar ı, rezaletleri güneş gibi meydanda, artık ayyu¬ ka çıkmış; bize, onları teşrih ettik diye “Hain-i vatan” di¬ yorlar. Ayol, yazdıklarımızı biz yapmadık. Bizim işimiz onları teşhirden ibaret olmuştur. Teşhir, hadi diyelim ki, hainlik olsun; kabul. Fakat o işleri yapmak eşna’dır. Hain biz olunca, size ne lünvan bulmalı!... Eyüp Sabri’yi sonra Anadolu’da millî hareket zamanında yakından gördüm, Öğrendim. Ne basit, ne zekâsı aşağı, ne cahil adam?!... Bunlar bir de arkasından bu devleti on yıl idare ettiler. Zavallı millet!... Fakat bu adam namuslu.bir insandı. Ama anlamıyor, bu suretle yanlış fikirler içinde, hatalı işlere batıyor. Cahildir, tabiî onun elinden böyle iş çıkar. İstanbul’a dönünce bu mektupları Ikdam’da neşret¬ tim. Sinop’ta intihap günü müntehib-i sanileri tehdit etti- .ler. Baktılar ki olmıyor. Belediyede bunları bir müfreze jandarma üe muhasara ettiler. Buna rağmen intihapta kazandım. Boyabat’a, Kastamonu mebusu Küçük İsmail Mahir i göndermişler. Maiyetinde bir sürü adamları da varmış. Bu adam aleyhimde “Rıza Nur dinsiz, kâfir, Rus, Yunan ve Ingiliz’e Türkiye’yi sattı” deyip, böyle türlü propaganda yapmış; bakmış olmuyor, tehdit etmiş; müntehib-i sani¬ leri, kasatura takılı janarma üe askerî depoya hapset- 366 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 367 miş. Buna rağmen buradan da me’mulümüzden ziyade rey almışız. Sinop’ta rey sandığını açmışlar. Bakmışlar ki, kazanmışım. Reylerin bir kısmım yırtıp yerine Hakkı ya¬ zılı reyler koymuşlar. Bu sahtekârlığa tenezzül etmişler¬ dir. Bizim Belediyede heyet-i teftişiyede adamımızı bırak¬ mamışlar. Rasim Bciy’i de belediye reisliğinden, ne yapıp yapıp atmışlardı. Kazanamadık. Kazanamadık değil, ka¬ zandığımızı ittihatçı sahtekârlığı ile kaybettik. Iş bitti. İs¬ tanbul’a döndüm. işte benim en iyi bildiğim Sinop intihabı budur. Her yer böyle oldu. Gümülcine taraflarında Rıza Tevfik’i döv¬ düler. Buna herkes “Sopalı intihap” adını verdiler. Türk teşriî hayatına bu pis leke de sürüldü. Vakıa Fransa'da da böyle intihap olmuştur; fakat çok eskidir. İstanbul’a dönünce intihaba dair muhtelif kitaplar getirttim- intihap usûllerini, tarihini tetkik ettim. Bizim bu intihaba dair de bazı vesikalar topladım. Bir kitap yazmak istedim. Mak¬ sadım, bizde ve muhtelif milletlerdeki intihabı İlmî cihet¬ ten ve vukuat cihetinden zikretmek, İlmî esasta bir inti¬ hap kanunu hazırlamaktı. Vakit ve fırsat bulamadım; kaldı. Vesikalardan da bugün hiç bir şey kalmamış, kay¬ bolmuştur. Bu esnada Esat Sıhhiyeye, Besim Ömer HilâH Ah- mer’e çökmüştü. Besîm’in kardeşleri, hısım akrabası Hi- lâl-i Ahmer’de memurdu. Hilâl-İ Ahmer’i uzun zaman çift¬ lik gibi kullandılar. Hattâ millet Hilâl-i Ahmer’e “HilâH Ömer” adını vermiş, böyle alay ediyorlardı. Celâl Muhtar da Hilâl-’ Ahmer’de idi. Bu zat tam hir bezirgandı. HüâM Ahmer’in parası ile ticaret yaptığı, kazanç olursa kendi¬ sine, zarar olursa Hilâl-i Ahmer’e verdiği herkesin dilinde idi. Sonra ben Sıhhiye Vekili iken Celâl Muhtar’m HilâH Ahmer’in sandığından külliyetli bir para aldığını Doktor Medenî bana haber verdi. Dahiliye Vekili Fethi Bey’di. Derhal ona söyledim. O da hemen kasayı kontrol ettirdi. Eksik bulunamadı. Meğerse şeytan gibi işi haber almış, müfettiş gelmeden bir saat evvel gelip parayı yerine koy¬ muştur- Bunu sonra bana muhasebeci söyledi. Esat, benden bu intihap işi ile intikam almıştı. Meclis feshedilmeden epeyce evvel, bütçe müzakeresi esna¬ sında, o vakit Tıp Fakültesi reisi olan Cemil Paşa, bana Tıbbiye için yirmi beş bin altın tahsisat istediğini, bütçe İle geldiğini, bunun verilmesine yardım etmemi rica et¬ mişti. Cemil Paşa reis iken eski dostları Esat ve Ömer ona düşman olmuşlardı. Ne yapmak istese önüne duru¬ yorlardı. Mesele sırf çekememezlik idi. Haydarpaşa’daki Tıbbiye, perişan bir halde idi. Koca binada ne iyi bir ten vir, ne teshîn, ne âlet, ne de hocaların odalarında otura¬ cak bir sandalye vardı. Ben orada profesör iken kırık ve üstüne âdi tahta çivilenmiş sandalyelerde otururduk. H⬠lâ öyle idi. Cemil Paşa bir mükemmel teşrih salonu vücu¬ da getirmek, birçok âlet getirerek lâboratuvarlar, binaya elektrik, merkezî teshîn yapmak, odalara kanapeler, halı¬ lar ve güzel masalar almak istiyordu. Fikri pek musîbti. Esat Paşa başa düşmüş, bunlara mani olmaya çalışı¬ yordu. Hem de yalnız tahsisata lüzum yoktur, demiyordu; işi esasından tutup, hasta gelmediğini sebep göstererek Tıbbiyenin Haydarpaşa’dan İstanbul’a naklini İstiyordu. Bu bir hiyanetti, Tıbbiye’yi mahvedecekti. Muallim, va¬ tanperver geçinen şu adamlardaki hırs ne idi. Şahsî hırsı ile koca bir fakülteyi yıkıyorlardı. İstanbul’da böyle bir güzel bina yoktu. Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi diye yapıl¬ mıştı. Oraya hasta gelmemesi de yalandı- Ben, orada bir¬ kaç yıl hocalık ettim; biliyordum. Bunun muharriki ken¬ di hususî muayenehanelerinin İstanbul’da olup, Haydar¬ paşa’ya derse gelip gitmelerinin zaman yemesi idi. Bu yol, onların para kazanma zamanlarını azaltıyordu. İnsan¬ lar tıı-haf mahlûklardır. Şahsî bir lokmalık menfaat için Fakültenin bu güzide sayılan hocaları millî bir müessese- 368 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 369 yi yıkıyorlardı... Tıbbiyenin Haydarpaşa’dan İstanbul’a nakli, bundan üç yıl evvel yine alevlendi. Bu sefer muaye¬ nehaneleri İstanbul’da olanlar istiyor, Esat Paşa istemi¬ yordu. Çünkü Esat Paşa’nın muayenehanesi Kadıköyün- dedir. Masraflar edip, risaleler bastırıp Millet Meclisinde de dağıttırdı. Hey dünya!.... Eski şeriat değişti mi? Ha¬ yır!... Değişen sade Esat’ın hususî muayenehanesidir. Esat da bu sebeple eski fikrinin zıddına düşmüştür. Şu adam bununla vatanperverlikten bir habbe sahibi olmadı¬ ğını ve sırf şâhsını düşündüğünü pek güzel ispat etmiştir. Sıfıra inmiştir. Gelelim vak’ayı bıraktığımız yere. Esat Paşa meclise gelmiş, Sivas mebusu Doktor Ömer Şevki ile Doktor Da- ğavaryan’ı kandırmış, daha birkaç mebusu iğfal etmiş, müzakere başlamış, Tıp Fakültesi maddesi, yani 25 bin lira tahsisat müzakereye başlanmış, bunlar söylemişler reddettirmişler. Bereket versin o anda ben meclise gir¬ dim, karar tebliğ ediliyordu. Derhal kedi gibi kürsüye sıç¬ radım- Söylemeye başladım. Herkes: “Karar verildi. O iş bitti. Artık söz söylenemez” dedüer. Hakları vardı. Çok rica ettim. “Mesele mühimdir. Hayatîdir. Bırakın biraz da ben söyliyeyim” dedim. Razı oldular. Anlattım, Oranın ahır halinde bulunduğunu, Fakülte haline gelmesi için bu paranın verilmesi lüzumunu, sıhhat meselesinin mühim olduğunu, bir gün mebuşlarm kendilerinin bile bundan is¬ tifade edeceklerini muhtelif suretlerle söyledim. Bu sefer memnuniyetle mezkûr tahsisatın verilmesine karar verdi¬ ler. Doğrusu pek keyiflendim. Bu mecliste bu kadar keyif ve gurur duyduğum belki de olmamıştı. Büyük hizmet et¬ tiğime kani idim. Yetiştiğim, dimağı ve midevı gıdalarım cihetiyle velinimetim olan hu Fakülteye bir hizmet etmek isterdim; buna muvaffak olmuştum. Fakültede iyi hekim yetiştirmek için lâzım gelen âlet ve tesisat ve lâboratuvar- lar, bir ecnebiye gösterecek hal yoktu. Bir locada Esat, karşısındaki locada Cemil vardı. He¬ yecanla müzakereyi takip etmişlerdi- Önce Cemil meyus olmuştu. Şimdi ise Esat müthiş bir mağlûbiyete uğramış¬ tı. Esat çok asabı ve huysuzdur, hem de pek mağrur biri¬ dir, Lâkin pek cahildir. Buna bir numune söyliyeyim: Kâh şiir yazar. Bu nedir? Bilir misiniz? Mısra mısra sı¬ ralanmış nesir. Ne vezin, ne dürüst kafiye, hiç bir şey yoktur. Hattâ gramer hatası ile dolu ve fikirce sıfır bir şeydir. Bana büyük bir düşmanlık bağlamıştı. Bu intihap¬ ta Hikmet’i yollayarak bu acıyı aldı. Vakıa o vasıta olma¬ sa da ittihatçılar o işi yapacaklardı. Aman o da, zâar, emeğim geçsin demiş olacak.... Her vakit tepen bir derdim yine tepti. Millete, halka hizmet edenler, böyle bazı şahısların menfaat ve emeline mani oluyorlar, sonra bu yüzden, fakat başka şekil ve bahanelerle maskeler altında bunlardan düşmanlıklar gü¬ lüyor. Ben böyle çok çektim. İntihaptan elimizi, yüzümüzü yıkadık. Hürriyet ve İtilâfın umumî kongresi oluyordu. İntihap bitmiş, hâlâ bizim adamlarımızı bırakmıyorlardı. Bir şey yapmak l⬠zımdı- Sadık’a söyledik: “Ben yapamam” deyip âdeta ağ¬ ladı. Ne ise; “Canım, bunlar tevkif müzekkeresiz hapse¬ dilmiştir. Müddeiumumîliğe bu babta bir protesto yaza¬ lım. Sen yalnız imza et. Korkuyor, evden çıkamıyor, gide¬ miyorsa birimiz gider, yazarız” dendi. Bir şey yazıldı. Sadık imza etti. Gittiler: Mevkuflar derhal tahliye olun¬ dular. Kongre müzakeresi esnasında Eskişehir mevkufla¬ rı İstanbul’da hapishaneden çıkıp Hürriyet ve İtilâfın Saraçhanebaşı’ndaki Merkez-i Umumî binasına geldiler. Zavallıların perişan haline acıdım. Millet işi!... Ne müş¬ kül iş!... İnsana hiç yoktan bin belâ hazır. Anamın ilk intihapta bana dediğini böyle birçok kere görüyordum. F. 24 370 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 37i Hürriyet ve İtilâf fırkası hakkında bir şey yazamıya- cağım. Çünkü onu "Hürriyet ve itilâfın Doğuşu, Ölümü, İçyüzü” ünvanı ile neşrettiğim eserde baştan aşağı yaz¬ dım. Bu fırka Sadılk - Sabri kliğinin elinde çok fena re¬ zaletler yaptığından fırkayı sonunda feshettik. Allaha şü¬ kür ki böyle yaptık. Yoksa biz de rezil olacaktık. Bu fesh için ben önayak oldum. Kendi yaptığımı kendim yıkıyor¬ dum- Bana bu kusuru bulanlar var. Hakikaten siyasî ha¬ yatımda bu hal tekerrür etti. Aıhrar’ı yıktım. Bunu yık¬ tık, yine evvelce nice yıllardan beri içinde olduğum itti¬ hadı yıkmağa çalışmıştım. Fakat ben bunda yerden göğe kadar haklıyım. Çünkü fırka hüsnüniyetle yapılıyor, fa¬ kat biraz sonra millete muzır oluyor. Muzır şeyi derhal imha etmelidir. Fırkada birkaç pis. namussuz oluyor. İşi berbat ediyor. Hürriyet ve itilâfın sonradan yaptıkları beni tasdik eder. Feshettik de böyle oldu. Ya etmeseydik... Kımbilir ne olurdu?... Mahvedilmiş bir şey, güneş görmüş cansız yılan gibi hemen uyandı. Enkazından yapılan kötü klik (Sadık, Mustafa Sabri, Gümülemeli) Harb-i Umumî¬ de Mısır’da, mütarekenin iptidasında İstanbul’da hemen meydana çıkıp bu devlete büyük fenalıklar etti, ittihat Cemiyetini de yıkabilseydim bu devletin başına Harb-i Umumî ve korkunç neticeleri belki gelmezdi. Son defa Mustafa Kemal, benim için: :, 0, her fırkadan döner, âde¬ tidir" demiş. Doğrudur. Hattâ bana fırıldak demiş. Bu, pek haksız ve edepsizlik. Benim gibi kim sabit kalmış- Millet, Türk menfaati dedim. İptidadan bugüne kadar hâ- iâ onda sabitim. Evet. Lozan’ı imzadan sonra onun Halk Fırkası denilen şer âleti, âdi oyuncağından da döndüm. Dönmiyeyim de ne yapayım? Alet nü olayım? Pisliğe mi bulaşayım? Dönmek benim kabahatim değil. Zarurî yol. Kabahat bu fırkaların bo.zulmasmdadır. Diğerlerini, ha¬ yatları gösterdi. Öldüler, âlem anladı. Herkes söyledi, yazdı. Mustafa Kemal’inkini dc bir gün söyleyip yazacak¬ lar ve benim haklı olduğumu tasdik edecekler. Bu adamın bu milleti sevkettiği korkunç felâket, ınşaallah gelmeden milletin başından defolur. Hürriyet ve itilâf enkazının Mısır’da, Harb-i Umumî esnasındaki rezaletlerini Türk Tarihimizin Mısır bahsi son¬ larında yazdık. Mütareke iptidasındakini, dışından gördü¬ ğümüz kadar ileride yazacağız. Mebusluk bitince Beyoğlunda Rus sefarethanesi ya¬ nındaki apartmanımda hekimliğe kuvvet verdim. Her gün müşteri çoğalıyor, ekmeğimi çıkarıyorum- İttihatçı¬ lar da, kendilerine tamamiyle mutî, dalkavuk bir meclis getirmişler, muhalefet perişan edilmiş. Keyifli. Matbuatı da susturdular. Artık keyfe mâ yeşâ yürüyorlar. Aleyhle¬ rine hiç bir ses yok. Halbuki keyifleri boşuna idi. Şimdi muhalefet hasır altına girmiş, oradan yürüyordu. Aşikâr- lıktan gizli şekle girmişti. Bu tabiîdir, böyle olur. Ben ar¬ tık mutlaka ihtilâl yapılmak lâzımdır kanaatinde durdum. Zaten herkes de bunu anlamıştı: Artık fikir buraya gel¬ mişti. Bir gün bana hiç hasta gelmedi; bir şey anlamadım, ikinci ğünü de gelmedi. "Bunda bir şey var.” dedim. Çün¬ kü her gün üç-beş hasta geliyordu. Hayrette idim. Üçün¬ cü günü biri geldi; telâşlı idi- "Sana hasta geliyor mu?” dedi. "Birkaç gündür gelmiyor” dedim. "Neden biliyor musun?” dedi. "Hayır!” dedim. Hikâye etti: "Demin sa¬ na geldim. Baktım apartmanın sokak kapısında iki kişi durmuş, sana gelmek isteyen bir kadını isticvap ediyorlaT. Ben sezdirmeksizın dinledim. Hasta imiş. Sonunda yasak deyip geri yolladılar. Eeıı, Tünei’e doğru yollandım. Benden şüphelendiler. Arkamdan geldiler. Tünele biner gibi yapıp savuştum; arka sokaktan sana haber vermeye geldim.” Iş anlaşıldı. Hükümet, kapıma iki hafiye koymuş, hem tarassut yapıyor, hem de ekmeğime mani oluyor. Yahu! Bu ne hal! Bari ekmeğime mani olmayınız. Katı 372 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 373 yürekti, çok kötü düşmanlar... Beni her şeyden mahrum ettiniz. Bari bir lokma ekmeğime dokunmayın- Bunu da sizden istemiyorum, kendim kazanıyorum. Hakikaten bu âna kadar ekmek derdi ile meşgulüm. Evden bile çıkmıyordum; hasta bekliyordum. Zihnimde ihtilâl lüzumu vardı; fakat fülen henüz teşebbüs etmemiş - tim. Bu adamlar kendi menfaatlerini de bilmiyorlar. Bı¬ rakın ekmek peşinde meşgul olayım. Başka şeye vakit bu¬ lamam. Bu vak’a gözümü açtı; dedim: "Hekimlikten de hayır yok. Bu adamlar bizi her suretle imha edecekler. Vazife¬ miz zaten bitmemiştir, işe başlamalı. Ya herru, ya mer¬ mi...’' Düşünüyordum. Arnavutluk isyanı koptu; tamam. Derken bir gün Sabahattin’den haber geldi. Gittim. Bir¬ kaç zabit isyan teşebbüsünde imiş, ona müracaat etmiş ler; “Ne dersin? Yapalım mı? Olur mu?” diye bana sor¬ du. "Hay hay” dedim. îşe bilfiil giriştik- Bu zabitlerden “Halâskârlar Grupu” diye bir grup teşkil ettik. Ben ta¬ rassut altmda idim. Bundan kurtulmak pek lâzım ve ilk iş idi. Hile düşündüm ve buldum. Talât, Posta Nazın idi; gittim. Yerinde buldum. Beni derhal aldı. "Hayrola dok¬ tor! Ne var?” dedi. Keyifli ve mağrur idi. "Bak, bizimle çalışmadın, kendini bu hale koydun” dedi. Dedim: “Doğ¬ ru. Akıl edemedim. Bin pişmanım ama, iş işten geçti. Ta¬ lât! Bizim kolumuzu kanadımızı kırdın. Artık bir şey ya¬ pacak halimiz kalmadı. Ben şimdi açım* Hekimlik ediyo¬ rum. Fakat....” “Kazanamıyor musun?” diye sözümü kes¬ ti. "Yok, kazanıyordum; fakat sizin emniyet-i umumiye kapıma iki hafiye dikti. Hastaları içeri sokmuyorlar.” de¬ dim. "Ooo, Öyle şey olur mu? Sen vesveseye kapılmışsın?” dedi. "Yok camm, ben vesveseli insan değilim. İnanmıyor¬ san ben iki adam alayım. Sen de iki adam ver. Onlan şim¬ di orada yakalayayım.” dedim. “Dur!” dedi; telefonu aç¬ tı. Emniyet-i Umumîye müdürünü istedi. Emniyet-i Umu¬ mîye müdürü, Azmi idi. Vak’ayı sordu. Ne cevap aldığını tabiî işitmiyordum- Bana: "İşte, aslı yok” dedi ama, hafif söyledi. O da hana dalavere yapıyor. Dedim ki: ‘'Talât! Ben ekmeğimle uğraşıyorum. Başka vaktim yok. Sizin için bundan iyi şey olur mu? Benimle uğraşmayın, ben de sizinle uğraşmıyayım.” Talât memnun oldu ve dedi ki: "Namusun üzerine söz verir misin?”. "Camm bıktım, açım, veririm” dedim. Telefonu açtı, "Azmi Bey! Rıza Nur muhalifimizdir ama namuslu adamdır. Aleyhimize bir şey yapmıyacağına bana şimdi namusu üzerine söz verdi. Me¬ sele bitmiştir, memurları kapısından kaldırın” dedi. Te¬ şekkür ettim. Meselenin hakikati Talât’ın ağzı ile tasdik edildi. Hem de hile muvaffak oldu. Sonra dikkat ve tec¬ rübe ettim. Tarassut kalkmıştı. Hey Rıza Nur! Hani o mektepteki saf, pâk ahlâkın?! Namus senin için en mukaddes şeydi. Söz verdin mi ölür de dönmezdin. İnsanlar tuhaftır diyorum ya, biz de ne hale girdik!... Politika beni namussuz etmişti. Hem de bu sözü gelişi-güzel vermiş değildim- Hazırlamıştım. Hile idi. Vaktiyle cemiyetten hapishanede iken beni çıkarmak için bir daha aleyhlerine çalışmıyacağıma söz istemişler, asıl¬ mak tehlikesine rağmen vermemiştim. Ne yapalım, bu de¬ receye geldik. Hilesiz politika yürümüyor. Hile etmeyen politikacı mutlaka mağlûb olur. Politika demlen meslek hakikaten namussuz bir mes¬ lektir. Erbabım eninde sonunda hiç olmazsa ufak mikyas¬ ta namussuz eder. Bu meslek bence serseri mesleğidir. Ni¬ zamlı hayat sahipleri buna giremez, girmemelidir. Poli¬ tika yüzünden nicelerinin ne namussuzluklar yaptıklarını bir çok gördük. Bir kısımları ecnebi ve düşman devletlere bile -hep bu yüzden, politika azgınlığı, intikamı ve hırsı ile hizmet etmişler, vatan haini olmuşlar, ittihatçılara muhalefet edeceğiz diye muhaliflerden yüzde doksanının bu uçuruma düştüğünü gördük. Hem de bu meslek nan- 374 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 375 kördür. Namuslu insanlara ekmek vermez. Sende varsa üste vermelisin. Namussuz olursan çal-çırp, milyonlara sahip olabilirsin. Hasılı bu sanatı hiç sevmedim. Sonra bı¬ rakıp hekimliğe avdet ettim; bu niyetimde hâlis idim. Vu¬ kuat beni yine bırakmadı. Harb-i Umûmî neticesi yeniden milleti kurtarmak için beni bu âleme attı- Sanki herkes bu milleti belâya sokacak, temizlenmesi bize mukadder olacak. Halâskârlar işini emniyetle yaptık. Sinop’ta intihap esnasında Yakova’lı Rıza Bey menfa idi. Onunla İttihatçı¬ lar aleyhine besalaştıkdı. Kaçıracağım, gidecek Arnavut¬ lukta isyan yapacak. Bu esnada af olundu. İsyan başla¬ mıştı. Gidip iltihak etti. İttihat kabinesini devirdik. Bun¬ ları “Hürriyet ve İtilaf’’ adındaki eserimde yazdım. Ak¬ şamları Tokatlıyan’da yemek yiyordum. Düştüklerinden bir akşam sonra Talât geldi. Yüzü çamur gibi idi. Beni görünce daha beter oldu. Elini sallıyarak “Rıza Nur, gö¬ rürsün. Bunu sen yaptın. Senden intikamım dehşetli ala¬ cağım” dedi. Ben de “Elinden geleni arkana koyma 1” de¬ dim- Talât demek başlarına geleni öğrenmişti. Benim onu aldattığımı da hatırlamış olacak! Küplere binmiş idi... Hareketi tam yapıp İttihatçı reisleririi tevkif etmek zarûri idi. Dünyada hangi inkilâb olmuş da böyle yapılma¬ mış. Ahmed Muhtar kabinesi teşekkül etmiş, Nazım Paşa, Harbiye Nazırı olmuştu. Ben halen İttihatçıların elebaşı¬ larını tevkif etmeğe ısrar ediyordum. Geceleri Bey oğlunda bir mason locasında yaptığımız içtimalarda arkadaşlar gi¬ dip bu hususta benim ısrar ettiğimi Harbiye Nazırı Nazını Paşa’ya söylediler. Müsaade istediler. Nazım: “Sakın! Böyle bir şey yapmayın! Yaparsanız siz", ben asker çeaıp ezerim. İş bitti, hacet kalmadı be...” demiş. Al, zavallı akılsızdan. İş oluncaya kadar Nazım ile beraberdik. Na¬ zır olunca dönmüştü; fakat, hatta kendi şahsını bekleyen tehlikeyi göremiyordu. îki-üç ay sonra bu canlı cenaze de¬ diğim kabinenin cenazesini Nazım, Bab-ı âli’de vurularak kendi kanı ile gasl edip bu gafletinin mukabilini ödedi. İttihatçıların düşüşünün ertesi günü bizim Necmet¬ tin Molla beni buldu. “Aman beni Prens Sabahattin’e pre- zante et! Sakın kimse duymasın ama” dedi. Prens de Or- taköy’deki yalıdan dolayı bir avukata muhtaçtı. Necmettin bu işi deruhte etti Muhalif kabine düşünce derhal bu İşi reddetmiş, yine İttihatçı olmuştur. Nazır Paşa’yı ben 31 Martta denemiş Öğrenmiş¬ tim. Ondan pak hayır beklediğim yoktu. Kâmil Paşa’nm da ne ahmak turşu olduğunu iş üstünde görmüştüm. Ga¬ zi Muhtar kabine reisi idi. Gazi değerli asker. Onun askerî kıymetini, Rus muharebesinde Kars tarafındaki hareket¬ lerini medh ediyorlardı. Takvime ait neşriyatım okumuş¬ tum. Bu hususta değerli bir âlim olduğu görünüyordu. Ona güveniyordum; fakat yakından tanımamıştım. Me¬ ğerse onun dimağı da turşulaşmış imiş. Ne çare ihtiyardı. Sabahattin önce “Bu bunaklar olmaz. Yerine biz geçmeli yiz” diyor, bana Dahiliye Nazırlığını veriyordu. Buna ben şiddetle mani olmuştum. O şiddetle ısrar etmişti. Ben: “Biz geçersek, herkes, bak, bunlar mevki hırsı için bu işi yapmışlardır, der. Ben bunu kabul edemem.” deyip niha¬ yet onu bu fikirden vazgeçirmiştim- Hem de başka sebeb vardı: Millet, İttihatçılardan ümidini kesmiş, milleti K⬠mil ve Nazım paşalar kurtarabilir fikrinde idi. Millette o esnada bunlara büyük bir teveccüh vardı. Bu umumî bir fikirdi. Bunun karşısında bizim, mevkie geçmemiz asla olamazdı. Hem de feshettiğimiz Hürriyet ve İtilâf kliği bize türlü şeyler yapmak için güzel bir vesile bulurdu. Bunlara dair “Hürriyet ve İtilâfın İçyüzü” adlı eserimde tafsilât vardır. Bu sahifeleri okurken, o eseri de okuma¬ lıdır. Gazi Muhtar, İttihatçı meclis-i mebusanı feshetti. Bu¬ nu da tevkif yaparak yapmak istedik. Adamlarımız geldi. 376 HAYAT ve HATIRATIM Hükümet buna da mani oldu. Fesif, mahut otuzbeşinci maddenin tâdili ile meydana gelen madde İle yapıldı. T⬠dil esnasında söylediğim: “Siz ittihatçılar, bastığınız dalı kesiyorsunuz. Bu iki yüzlü kılıçtır, bugün bizi, yarın da sizi keser.” demiştim. Oldu. Hem de az zamanda, ileride yine bu kılıçla bir daha kesilecekler- Bir de baktık ki- bunlar ölüdür, kabineye “Canlı Ce¬ naze” adını koydum, işler böyle; fakat bu turşular ent¬ rikada genç idiler. Kâmil Paşa ne yaptı yaptı, Gazinin altına manivela koyup kaydırdı, yerine geçti. Bu sefer Nazım Paşa, Kâmil Paşa’yı atıp yerine geçmeye çalışma¬ ya başladı. Bir gün bana bu saf adam (Nazım), kendisi¬ nin hem Sadrâzam, hem Harbiye Nazın olması lüzumunu, hem de Gümülcineli’yi Dahiliye Nazın yapacağım söyledi. Hayret ettim. Nazım paşa iyi adamdı. Zararsız, zeki idi. Lâkırdıları mantıkî idi. Hele pek hoşsohbet idi. Hırsını bilmezdim. Bunun üzerine tahkikat yaptım. Haber aldım ki, bu hususta gizlice Gümülcîneli ile ittifak etmiş. Hay¬ ret!.... Gümülcineli ile bir işe girmek, itle çuvala girmeye benzerdi. Bunu da anlıyamıyordu. Bir taraftan da Dahili¬ ye Nazırı Reşit, işine bakacağına, bilhassa ittihatçılar bir şey yapmasın diye müteyakkız olacağına, tedbir alacağı¬ na, saraydan çıkmıyor, Sadrâzam olmak için entrika ya¬ pıyordu. Bu adamlar artık bizi hiç tanımıyorlardı- Ken¬ dilerini oraya kim getirdi, unutmak istiyorlardı. Bilâkis bundan dolayı bize surat ediyor- diş biliyorlardı. Kâmil Paşa, bana olan o eski riayeti kaldırmıştı, ihtilâl teşebbü¬ sümüz esnasında ittihatçıların h af iyesi, fakat bize kıy¬ meti malûmat vermiş olan bil ini Reşit polislikten taraeü- tı. Bu ittihatçıların tertibi idi. Reşid’i iğfal etmişlerdi. Belki on defa kendisine gidip - geldim. Bu işi anlattım. Adamı yerine koyduramadım!... Anlıyamıyorlar. Dimağ¬ ları müsaid değil. Zavallı mükâfaat göreceğine, ekmeğin¬ den atıldı. Dr. RIZA NUR 377 Nihayet iş anlaşıldı: Bu kadar kellemizi koltuğumu¬ za alışımız boşa gitmişti, ittihatçıların,tekrar hükümete gelecekleri muhakkaktı, önüne geçmeye de imkân yoktu. ÖKime hazırlanmaktan başka çare yoktu. Çünkü bunların ahmaklıklarını ödiyeeek bizdik- O da canımızla. Kâmil Faşa’mn cehlini öğrenmiştim. Susar, herkes onu kapalı kutu sanırdı. Ağzından lakırdı dirhem dirhem Çıkardı. Kimbilir içinde ne cevherler var. Ben içini gör¬ müştüm; fakat bu sefer bir halini daha öğrendim. Halâs- kâr işinin tertip olunduğunu, padişaha, kendisinin Sad¬ râzam yapılması için bir tebliğ verileceğini söylediğim gün, o sesi çıkmayan, uyuşuk duran ihtiyar canlanmış, doğrulmüş, gözleri parlamış, “Benim adımı sarahaten zik¬ rettiniz mi?” diye bana sormuş, benden “Evet” cevabını alınca birkaç defa “Hah, hah” diye zıp zıp sıçrayıp yeri¬ ne oturmuştu. Adamda müthiş bir hırs-ı piri olduğunu görüp hayretle bakmıştım, insanların ne garip hayvanlar olduğunu bu şekilde de gördüm idi. Kabine mevkie geldiği vakit Arnavut âsiler Yakovafı Rıza, Üsküp mebusu Said Hoca vesair reisler ile Üsküp’ü işgal etmiş bulunuyorlardı. Oradan selânik’e inmek isti¬ yorlardı. ikinci intihap zamamnda ben Sinop’ta Rıza Bey ile besalaştığım esnada Yaıkovalı isyan yapıp Abdülha- mid'i Selanik’ten kurtarmak, tekrar tahta çıkarmak fik¬ rinde olduğunu bana söylemişti. Ben böyle bir şeye razı olamıyacağımı kafi bir surette bildirmiştim. Günlerce söyledim ve nihayet ikna ettim. Bunu yapmamak yalnız ittihatçıları devirmek şartiyle yeminleşmiştik ve Arnavut usulü üzere besa yaptık idi. Ben ne bileyim. Arnavutlar- da besa olunca dönülmezmiş derler. YakovaU, Abdülha- mid’i pek severdi. Hamid, onun velinimeti idi. Kendisi Ya- kova eşrafından ve pek nüfuzlu idi, Ben, Arnavut isyanı¬ nın muhtelif reisleri ile muhaberede idim- Üsküp’e geldik¬ leri vakit artık telgrafla açık muhabereye başladık. Ar- 378 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 379 navutlar Selânik’e İnmeğe teşebbüs ettikleri haberi gelin¬ ce derhal anladım: “Bu, Yakovah’nm işidir” dedim. Telâş ettim. Felâket olacak. Hükümet de telâş etti. Ben yine pa¬ çaları sıvadım. Muhabere, muhabere; Yakovah’yı bu fikir¬ den vazgeçirdik. Bu bapta Said Hoca’nm çok tesiri ve hiz¬ meti oldu. Hüseyin Cahit benim âsilerle muhaberemi haber al¬ mış, bir telgrafımı elde etmiş, bunu Tanin’de neşretti. Bu, sonra beni asmaları için mükemmel bir vesika idi. Musta¬ fa Kemal de bundan ijti yıl evvel nutkunu neşrettiği va¬ kit benim aleyhime bunu kullanmıştır. Şükür ki aramış, ta¬ ramış, bula bula bunu bulmuş. Kusurum bu olsun! Çok yüzü ak İnsan imişim. Hem, ayol bunu saklamadım ki. Mü¬ tareke iptidasında İstanbul’da yani yedi yıl evvel neşretti¬ ğim ve Hürriyet ve İtilâf adındaki eserimde Arnavutları is¬ yana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir. Zaîemeye karşı isyan haktır ve kahramanlıktır. Arııavutlar o vakit bu devletin tebaası idi. İstiklâl veya bir düşman namına isyan etmediler- Dev¬ leti, İttihatçılardan kurtarmak için isyan ettiler. Harb-i umumî neticesi haklarım ve hakkımı ispat eder. Hem ben Yakovalı’yı Selâııiğe inmekten men etmek gibi büyük bir hizmet de yapmışımdır. Hizmet hizmet içinde. Millî hareket esnasında.en mühim işleri bana verirdi. Sanki benim Arnavutları isyan ettirdiğimi bilmiyormuş da Mustafa Abdi bindik adında her devrin dalkavuğu ve Arnavut biri söyleyince mi öğrenmiş imiş... Hey gafil’.. Mızrak çuvala sığmadı. Benim o eserimi okumayan rrn kaldı... Kendi de okumuş. Birkaç kere Ankara’da bahsim etti idi. Ama bu adam utanmıyor; devlete karşı güya is¬ yanı zemmetmek istiyor. Ayol, . -.! Halaskar¬ lar isyanında sen de dahildin. Selanik’te Galip Paşa (Es¬ ki Emnivet-i Umumiye Müdürü) ile beraber askeri bizim lehimize ayaklandırdınız. A, . .. Sen Enver'i çe¬ kemez. yerine geçmek için onu devirmek isterdin; bunun için de bir düzıye orduyu ayaklandırmaya çalışırdın, is¬ yan kötü ise orduyu siyasete âlet edip ayaklandırmak bu¬ nun eşna’ nev’idir. Sen bunları, hem de sırf mevki için, birçok yaptın. Meselâ, dahası var, Harb-i umumî esnasın¬ da İzzet Vehip paşalar ile Enver aleyhine isyan teşebbü¬ süne girdin. Hem de şenîi şu ki bu dosyaları Enver’e ken¬ di elinle vererek, bu paşalar aleyhine . - . . . en âdî . . . . yaptın, kendini kurtarmak için arkadaşlarını yakmak is¬ tedin. Ve yine isyanı, harp zamanında yaptın ki, bu da büyük bir ........ Enver’in Moskova’da bana Musta¬ fa Kemal’in Harbi Umumî esnasında orduyu isyana teş¬ vike çalıştığı hakkında söylediklerini de ilerde zikrede¬ ceğim. Güya bu meseleyi nutkunda benim Türkçü geçindi¬ ğim halde Arnavutları Türkler aleyhine isyan ettirdiğim şekline sokmak istemiş! Yüzü astarına uymamış pot kal¬ mış. Türkçü olan Arnavut isyan ettirmez mi? Arnavutlar o vakit bu devletin tebaası idi. Biz yalnız onları değil, o işte nice Türk!eri de ayaklandırdık. Sen Halâskâr işine it- tiba edip Selanik’te içtima yaptığınız vakit kimbilir teşvik ettikleriniz zabitler arasında kaç tane Arnavut vardı. İn¬ san birisine bir şeyi isnad etmek için iptida o şeyin ken¬ disinde olup olmadığını düşünmelidir. Var iken yapmak hayâdan nasibi yok demektir. Bir de İttihatçılar, Balkan ittifakına Arnavutluk is- yanının sebep olduğunu ileri sürüp bizi tel’in etmişlerdi; fakat bu ittifak sonradan öğrenildi ki bu isyandan çok ev¬ veldir. Keza Balkan Harbi de bu isyan esnasında olmadı, îsyaıı bitti neden sonradır ki harp patladı. Demek bu is¬ yanın harbin bitmesi üzerine de tesiri olmamıştır. Sen, Mustafa Kemal! Bil ki bu bana leke değil ifti¬ har... Zaleme aleyhine ne ele geçerse ayaklandırmak se- 3S0 381 HAYAT ve HATIRATIM vaptır, vazifedir. Keşke o gençük demim olsaydı da sana karşı da aynı şeyi yapsaydım. Kabinenin elinden ümitsiz me’yus idim. Arada biz¬ den kabine teşkili hususunda Sabahattin e mani olduğuma pişmanlık getiriyordum- Buna mani olduğum müzakerede bulunan Şevket hâlâ bana bu hatamı söyler: “Turşular ye¬ line siz geçecektiniz, bu kabahat şenindir” der. Ben mü¬ tereddidim; bilmem iyi olur muydu! Tecrübem yoktu. Kendimde iktidar göremiyordum. Hem de rabıtalı arka¬ daş da göremiyordum. Buna emin olsaydım belki kabul ederdim. Daha ilk meclis fesh edilmeden, Arnavutluk isyanın¬ dan çok evvel Balkan devletlerinde bir kaynaşma vardı. Türkiye aleyhine ittifak etmekte oldukları, hatta ettikle¬ ri söyleniyordu. Galiba, iyi hatırımda kalmamış, bu bapta mecliste hükümetten bir sual de yapılmıştı. Hariciye Na¬ zırı Asım Bey “Böyle bir şey olamaz. Ben Bulgaristan’da sefirlik ettim. Bulgar, Rum katiyen birleşemez. Bu hava¬ disler asılsız şeylerdir” demişti. Bu iş için Rıfat Paşa da: “Fol yok, yumurta yok,” demişti. Mesele de meclîsçe ka¬ panmıştı. Ama rivayetlerin arkası bitmiyordu. Asım Bey epeyce malûmat sahibi biridir. Diplomatlık mesleğinde de çekirdekten yetişme ve çok zamandır Av- rupadadır. Demek onda diplomat gözü yokmuş. Esasen mecliste söylediği söz de büyük bir dirayetsizlik idi. Öyle söylenmezdi- Fena yanılmıştı. Evet Bulgar-Rum bugün değil, tâ Bizans zamanından beri uyuşamaz; fakat politika öyle midir? Bakarsınız menfaat bir gün en düşmanlan dost, yarın da en dostları düşman yapar. Bundan gafildi. İstihbaratı da hiç yokmuş. Asım Bey’i iyi tanınm. Safde¬ rundur. Çok defa aykırı muhakeme yapar biridir. Şimdi başımıza bir belâ daha çıktı. Şu Gümülcineli İsmail! ne şerir şeydir. Biz Halaskarlar işini yaparken Sa- dık’a, Gümülcineli ve emsaline söylemedik. Bunların al- Dr. RIZA NUR çaklıklannı bilyonduk. Iş olunca Gümülcineli entrikasına başlamış. Halâskâr zabitlerin başlarını bulmuş onlara: “Yahu!... Bu işi yapmak için bunlar Sabahattin’in yalısı¬ na bir Frenk’ı getirmişler, birkaç kişiye zabit elbisesi giy¬ dirmişler. Hükümeti ele alacağız. Bize para verirseniz si¬ ze imtiyaz veririz demişler. Parayı almışlar. Size beş para vermediler” demiş. Bunlar kızıp bana geldiler. Yalan ol¬ duğunu ve ispatı ise GümülcinelI’nin getirilip benimle yüz- leştirilmesi olduğunu söyledim. Gittiler. Gümülcineli gel¬ memiş ve kekelemiş, zabitler ona “Sen alçaksın' ’ demişler- Derken bu cardı cenaze hükümet zamanında Balkan ittifakı patlak verdi. îş meydana çıktı. Bu üç devlet Ma¬ kedonya muhtariyetini istediler. Vaziyet vahimdi. Yunan donanması bizimkine fâikti. Denizleri tutacaktı; müşkilât artacaktı. Yunan’ın o vakit henüz büyük davası fülen yok¬ tu. Harbin neticesinden, yani Bulgarlar Selânik’i ve daha birçok yerleri alırlar diye korkuyorlardı. Bu yerlerin Bul¬ gar eline geçmesi Yunan’m istikbal emellerini söndürebilir- di. Hasılı Yunanistan harp istemiyordu. Ancak bu vesile ile Girit’i kurtarmak fikrinde idi. Girit zaten çoktan beri fiilen Yunan’m eline geçmiş¬ ti. Ancak bize ahdî bağları vardı. Yunan bu bağları da kesip bitirmek istiyordu. (Buşo) ve emsali Rum mebuslar bana: Eğer Yunanistan'a Girid’i terk ederseniz Yunanis¬ tan ittifakı terk edecek” dediler. Bu adamlar malûm idi ki doğrudan doğruya Atina’ya mensup idiler. Sözleri Ati¬ na hükümetinin idi. “Sökünüz ciddî mi?” dedim- Te’min ettiler. Zaten aldatıîsak da ne kaybedeceğiz. Halbuki iş makul idi. Bence Girit’den hayır yoktu. Onu tutmak koy- numuzda yılan taşımak; vermek bir belâ atmak idi. Der¬ hal paçaları sıvadık. Ben, Lütfi Fikri Rıza Tevfik gayre¬ te geldik. Kabipe erkânım dolaştık, iknaa çalıştık. Tuhafı şu ki hepsi birer birer kani’ gibi görünüyorlar; fakat ya- pamıyorlardı. Bu adamlar bütün, hatta en basit teşebbüs- 382 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 383 lerdeıı âri idiler. Karar veremezlerdi. Mevhum bir mesu¬ liyet. umacasından titriyorlardı. Halbuki hepsi eski rical idi. Neler yaptıkları, ne halt ettikleri halde ömürlerinde mes’- ulivet nedir görmemişlerdi de. Bu halleri ham bir seciye neticesi olacak... Yunan’ı bu ittifaktan ayırmak büyük bir kâr idi. İttihatçılar Girit için birçok zaman dehşetli pro¬ paganda yapmışlar, milletin sinirlerini germişlerdi. Artık her ağızda “Girit bizim canımız, Girit bizim kanımız na¬ karatlı bir türkü söylerdi. Bu adamlar çok çocuk idiler- Bu cenaze kabine, zaar, kulakları bununla dolu olmaktan olacak, korktular; bu işi yapamadılar.. Devlet recülü böy¬ le mi olur? Yerinde almasını bilir, lüzumunda da vermesi¬ ni bilir. İkisini de cesûrâne yapar. Milletin menfaati ica¬ bını görünce her mes’uliyeti boynuna alır, yapar. Böyle olamayanlar nasıl bu mevkileri kabul ediyorlar?!... Bun¬ dandır ki bu millet nice felâketler görmüştür. Recül, ken¬ di şahsını yok eder, daim milleti gözünün önünde tutar. Salısını düşünen şahsî menfaatlerini hesap eden recüller devleti yıkarlar. Bu işin olmamasına pek me’yus oldum. Fakat yine asla muharebe edilmemesi taraftarı idim. Makedonya için 1880 de yapılmış bir nizamname vardır ki, oraya muhtari¬ yet verir. İkdam’da bir makale yazıp bunu tatbik etmesi¬ ni, aslâ harp etmemesini hükümete tavsiye ettim. Bu da kâr etmedi. Ben me’yus oldum. Dedim ki: “Olmaz iş... He¬ kimliğime çekPeyim. Bir daha politika işine karışmaya¬ yım.” Bir gün Yeni Gazete idarehanesinde idim. Bu idare Bab-ı âli’nin Sadaret Kapısı karşısında idi. Hükümet iç¬ tima halinde idi- Bir de yukarıdan aşağıya doğru bir gü¬ rültü, bir kalabalıktır koptu. Bayrak; “Dar-ül-Fiinûn Ta¬ lebesi.” Başka da kalabalık var. Pencereden seyrediyorum. Bütün sahne ayna gibi önümde. Bu gençlerin gözleri dön¬ müş. içlerinde, etrafında, tanıdığım İttihatçı elebaşıları da var. Birçok dönme de var. “Harp isteriz!” diye barbar bağırıyorlar. Gitgide Bab-ı Âliye içeri girdiler. Halleri bir ihtilâl manzarası veriyor. Böyle bir vak’ayı görmek na¬ sip olduğundan dikkatle bakıyordum. Güzel müşahede. Bu esnada bir müfreze asker geldi. Bu kitle “yaşasın kahra¬ man asker!” diye bağırıştılar, el çırpıp alkışladılar ve her- biri bir askere sarılıp öptüler. Bu askeri hükümet getir¬ mişti; fakat ihtilâlciler askere yanaştılar. Askerin cümlesi bitti. Bu asker onların araşma birer, birer alınmış, kay¬ bolmuştur. Fransızlar buna tratermiser {kardaşlaşmak) derler. îki taraf uyuşmuş demektir- Bunlar ya onlarla be¬ raber olur, olmasa da artık birkuvvet değildir. Onları tür¬ lü sözlerle başka fikre zalıip ederler. Bu kabahat idi. Müf¬ rezenin kumandanı kabahati işlemişti. Asker âsilere ya¬ naştırılmaz. Bu bir mühim kaidedir. Bunu görünce dedim: ‘Hah, cenaze gitti... ” Kalabalığın artık bir kısmı mermer merdivenleri çıktılar; kapıdan içeri girdiler. Kapıyı ka¬ pattılar. işin bir nümayiş değil, ihtilâl olduğu, kabineyi kesecekleri iyice anlaşıldı. Zaten o esnada bu Dâr-ül-Fü- nunlarm gözlerinde ihtilâl lem’ası vardı ki bu Iem’ayı tanırım. O esnada yukarıdan aşağı sür’atli bir asker yü¬ rüyüşü işittim. Nedir diye bakıyoruz? Başta Binbaşı Ro- simbol Hüsnü, asker süngü takmış, sür’atle geliyor. İhti¬ lâlciler buna da evvelki gibi yaptılar. Yani alkışladılar, kardaşız dediler, askerlere sarılmak istediler. Binbaşı sert bir sesle Yanaşmayın:” ve döndü askerine “Yanaşanı Eüngüleyın!” dedi. Asker süngüleri çevirdi. Derhal kala¬ balık ortasından yarıldı. Bu yarıktan II i ismi başta askeri ile şimşek gibi geçti- Mermer merdivenlere vardı. Anık kalabalıkta ses bitmişti. Hem seyrekleşiyordu. Savuşanlac oluyor. Hüsnü Rey: “Kapıyı açın” dedi Açan yok. Demek içeri girenler kapıyı zaptetmişler, nerde İse kabine erk⬠nını keseceklermiş... Tüfenk dipçikleri ve göğüs verdire¬ rek açtı. İçeri daldı. Bir de baktım ki pencereden atlayan- 384 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 385 ların, atlayıp kaçanların bini bir paraya. Dışardaki kala¬ balık da çil yavrusu gibi dağıldı. Vak’a bitti. Tahkikata giriştim. Bu bir ihtilaldi, ittihatçılar ter¬ tip, Dâr-ül-Fünûn talebesini âlet etmişlerdi. Harp isteriz bahanesi ile Bab-ı Ali’yi basmışlar, hükümeti devirecekler imiş. Bu talebenin ittihatçılara âlet olması, mületin men¬ faati aleyhine yani harp lehine hareket etmesi, böyle mu- zir bir harbi istemesi dâr-ül-fünûnumuz için büyük bir le¬ ke olmuştur. Çocuklar harp istiyor! Yahu durun! Nice ilimlerle beslenmiş, tecrübeler içinde 40-50 yaşa gelmiş¬ ler bile bunu iyi kestiremiyor. ittihatçıların da bu harbi istemesi fenalıkları listesinde ayrı kara bir yazıdır. Hem de bunu mevkie geçmek için yapıyorlardı. Şahsî hırs- Mer¬ kez taburu kumandanı Hüsnü gelip vaziyeti kurtardı; fa¬ kat neye yarar? Bu vak’.a bizim cenazeyi dehşete saldı ve dediler ki: “Ne yapalım, millet harp istiyor.” Millet kim¬ dir, onu da bilmiyorlardı. Üç-dÖrtyüz kişinin toplanmasın¬ dan korktular. Üç devlete harp ilân ettiler. İnnallâhe ma- assabirîn... Dedikleri işte budur. Bari siz yapmayın, ilân-ı harbi hiç olmazsa Balkan Devletleri yapsın Hüsnü pek değerli bir adammış. Vak’a ile gösterdi. Vaziyeti kurtar¬ dı. Sonra bu zavallının adı battı.. Evvelâ Nazım Paşa ta¬ rafından menkûb olmuştu. Ne oldu bilmem, ittihatçılar bir suretle harcamış olacaklardır. Böyle büyük bir hizmetin mükâfatını da iptida canını kurtardığı Nazım Paşa’dan görmüştür. Şu kabine ııe acûbe idi. Bu isyancıları bile top¬ layıp hiç olmazsa bir istintak bile etmemişti. Harp başladı- Bir çorbadır gitti. Kimsenin kimseden haberi yok. Meselâ bizim Sinop efradı üsküp’e tertip edil¬ miş. Oraya kadar gitmişler, “Siz buranın değilsiniz” diye geri yollamışlar. İstanbul’a gelmişler. Bin meşakkat çek¬ mişlerdi. Hâlâ arkalarındaki sivil elbise ile idiler. Bana geldiler: “Bize bir yer gösterttirin. Bari bir tayın ekmek bulur karnımız doyar” diye yalvardılar. Müthiş rezaletti. Balkan Devletleri diğer devletler vasıtası ile, bilhas¬ sa Ingiltere vasıtası ile harp olmıyacağına dair bize temi¬ nat vermişler, mevcut askeri Nazım Paşa’ya terhis ettir¬ mişlerdi. Bu büyük bir hata idi. Nazmı ye kabine bu ka¬ dar saf idi. istihbaratları da sıfır idi. KâmU Paşa da Ingi¬ liz dostluğundan, iktidarından sevinsin! .. A kör olasılar! Ne oluyorsunuz? Şu askeri biraz daha tutun. Asıl bu ter¬ his işi alt-üst etti. Bir de sonradan bir rivayet çıktı: “Na¬ zım Paşa yeni seferberlik yapmış. Mağlûbiyetin sebebi bu¬ dur” dediler. Bunu îttihatçüar çıkardılar- Ben bunu Na- zım Paşa’dan sordum. "Siz ittihatçılar zamanında yapı¬ lan seferberliği bozup yenisini mi yaptınız?” dedim. Kız¬ dı "Onu hangi puşt demiş?” dedi ve ilâve etti: "Mahmut Şevket Paşa ne tertip etmiş ise aynen onu tatbik ettik. Ben deli miyim? Harp başlıyacağı zaman seferberlik de¬ ğiştirilir mi? Kim isterse gelsin tetkik etsin.” Bu söze di¬ yecek yoktu, demek ortadaki söz yalandı. Bence mağlûbiyetin sebepleri başkadır: Biri terhis, diğeri kumandanların dirayetsizliğindedir. Daha mühimi orduda zabitlerin hatta neferlerin o esnada ittihatçı ve m uh alif olarak birbirine zıt olması ve daha fecii Talât ve emsali ittihatçıların ordu içine girip: “Askerler! Bil* bu¬ nak Kâmil Paşa için kanınızı döküyorsunuz. Gâvur bura¬ da değil, İstanbul'dadır. Asıl gâvur Kâmü Paşa'dır. Sizi ga¬ vura sattı. Gidin önce o gâvuru gebertin!” diye propagan¬ da yapmalarıdır. Bu yalan değildir. Bu hususta müşahade vedeUllerim vardır. Zikredeceğim. Maatteessüf milleti kur¬ tarmak için meşrutiyet yapan bu adamlar uzun saha-yı harpte böyle hainâne propagandalar yapmışlardır. Siyasî hırs fena şey... Gözü bürüyor. Muhaliflerden ecnebilere casusluk edenler olduğu gibi ittihatçılar da ötekinden da¬ ha şeni’ olan bu işi yapmışlardır. F. 25 286 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 387 Beni ihtiyat zabiti doktor olarak silâh altına aldılar. Yeniden asker elbisesi giydim- Tıp fakültesi bina ve kli¬ niklerini idarem altına verdiler. Teşkilât yaptım. Emrim¬ de dört doktor vardı. Henüz yaralı yoktu. Hergün Bab-ı âli’ye gidiyor, Nazmı Paşa’dan haber alıyordum. Ordunun komutam Abdullah Paşa idi. Nazım’m söyleyişi şu idi: Bulgarlar hududu geçtiler. Edirne’yi muhasara edip iler¬ lediler. Lüleburgaz civarında meydan muharebesi verili¬ yor. Bizimkiler yelpaze tarzında bir tâbye. Bu eski Türk- lerin kaz kanadı dedikleri tâbyedir. Yine ona göre işler iyi gidiyor. Sağ cenah kumandanı Mahmut Muhtar Paşa ilerliyor; Bulgar Ordusunun sol cenahını çeviriyor. Bul- garlarda ric’at alâmetleri görülüyor. Artık keyfimden ka¬ bıma sığmaz oldum. Nazım Paşa da keyifli. Derken birden fena bir haber geldi- Bizim merkez bozulmuş. Der iken umum ordu da bozuldu. Perişan bir ric’at yapılıyor. Çok ilerlemiş olan Mahmut Muhtar güçlükle kendisini îstran- ea dağlarına atabildi. Birçok top, mühimmat, eşya gitti. Dediler ki; merkezde neferlerden bir kaçı: “Yahu! Ne duruyorsunuz! Iş bitti. Herkes kaçan kaçana. Canınızı kurtarın!” demişler. Neferler kaçmış, onu görenler de kaçmış, sebepsiz panik olmuş. Bunu söyleyen neferler Bulgar imiş. Zannımca doğrudur. Ordumuzda Rumelili Bulgar, Rum. ilâ., tab’amız neferler vardı. Hepsi Türk'e haindi. Çoğu aleyhimize yıllarca komitecilik etmişti. Bu bir derstir, istibdat bunu bin kere tecrübe etmiş olacak ki müslümandan gayrisini askere almazdı. Demek hakkı vardı, işte bir milletin an’ane ve adetleri, kanunları cef- fel-kalem değiştirilemez. Bundandır ki, an’ane mukaddestir- Riayet edilir. Çünkü, o an’ane mühim tecrübelerle teessüs etmiştir. Sebebi, zamanla unutulur, işte Mustafa Kemal de böyle nice mühim an’anelerimizi yıkarak büyük hatalar yapmıştır, ittihatçılar bilmelidir. “Meşrutiyet, böyle şey olmaz. Onlar da vatandaş, iyiye fenaya müşterektir. As¬ ker olacaklar” dediler. Bu da haklı ama, iş böyle idi. Kan vergisini hep Türk veriyor, millet, kırılıp bitiyordu. Ecne¬ bi unsurlar da kırılsın, doğru ama işte böyle büyük bir felâkete sebep oldular. Bazıları da bu paniğe sebep plan¬ lanın ittihatçılar olduğunu söylediler. “Kaçın!” dîye ba¬ ğırmışlar imiş!.. . Edime muhasarasında Şükrü Paşa aylarla kahra¬ manca müdafaa etti. Sonunda o da düştü. Bizim asker pe¬ rişan bir halde Çatalca hattına gelmişti. Nazun Paşa ora¬ ya gitti, izzet Paşa’yı da aldılar- Çalıştılar. Ne ise iyi bir müdafaa hattı vücuda getirdiler. Bulgarlar da vakit ver¬ diler. Birden yürüselerdi iş bitmişti. Demek onlar da peri¬ şan ve yorgun idi ki, ilerliyemediler. Demek Nazım Paşa*- nın evvelce söylediği gibi vaziyet bizim lehimize idi. Kumıanuva’daki ordumuz da Sırplara mağlûp oldu. Arnavutluk içine ric’at etti. Dediler ki Arnavut taburları cepheyi terk edip gitmişler. Sırplar Arnavutları o esnada iğfal edip bu işi yaptırmışlar. Bu da doğrudur. Yunanlı¬ lar Yanya'yı muhasara ettiler. Orada Vehip Paşa ile kar¬ deşi Esat Paşa cidden iyi müdafaa ettiler. Erkânıharple¬ ri Ali Fuat yaralandı ve çok yararlık gösterdi. Yanya’dan da Arnavut askerleri kaçmıştı. Türk askerler hastalık ve açlık içinde idi. Bu kahraman asker yine orayı uzun müd¬ det müdafaa etti. Sonra Yanya da düştü. Işkodra’da Ha¬ şan Rıza Paşa büyük kahramanlık yaptı. Onun sayesinde îşkodra muhasarası uzun sürdü- Haşan Rıza pek kıymetli bir Askerdi. Nihayet, vaktiyle Abdülhamid’i hall’e giden Arnavut Esat Paşa, Haşan Rıza’yı vurdurdu. Ölümü Türk için büyük ziya’dır. Esat en adi alçaklardandı. Zaten tür¬ lü cinayetleri vardı. Sonra onu da Arnavutlar, Arna¬ vut devleti zamanında geberttiler ama neye yarar?! Iş- kodra da düştü. Selânıkte kumandan olan Arnavut Tah¬ sin Paşa hiç harpsiz ve şartsız Selânik’i Yunanlılara teslim etti. Bunun için Yunanlılardan para aldığını söylediler. Şu HAT AT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 389 388 silsile-1 vukuat gösteriyor ki bu felâketlere sebep olanlar Amavutlardır. işte, işinde, büyük mevkilerde ecnebi un¬ sur kullanmak ne demektir güzel isbat... Yunan donanması denizi tutmuş bu taraflara imdat edilememiştir. Şimdi Çatalca’da çarpışılıyordu. Bulgari ar Bizans zamanında İstanbul üzerine yürümüşlerdi. İstan¬ bul’u zaptetmek onların tarihî hayalierindendir. Hayaldir; fakat bu sevdadan vaz geçmezler. Kral Ferdinand. Ayasof- ya’nm üzerine eli haç dikeceğini söylüyordu. Bu kabinede kafasızlık iç içine idi. Ordudaki ecnebi unsur düşmanlar yetişmiyormuş gibi Ermeni Nuradonk- yan'ı Hariciye Nâzın yapmışlardı. Vakıa bu kafasızlık it¬ tihatçılarda da vardı. Bu adamı ittihatçılar ayan yapmış¬ lardı. Nuradorikyan şiddetli Ermeni istiklâlcisi idi. Nite¬ kim Harbi Umûmîden sonra Avrupa’da Ermenilerin başı¬ na geçmiş, Ermeni istiklâli için açıktan çalışmıştır. Hattâ Lozan'a gelip sıkılmadan bizden de bunu istemiştir. Riya- yet ettiler ki, bu esnada yani Nuradonkyan Hariciye Na¬ zın iken bu adam harp halinde olduğumuz düşmanlara haberler verir, bizimkileri de aldatırmış. Doğru olduğunda şüphe etmemeli. Türk nesillerine bir ders daha. Bu nok¬ tayı biri iyice tetkik edip yazsa çok iyi olur. Birden Çatalca’dıan bana binüçyüz yaralı geldi. Yir- midört saat uyku uyumadan çalıştım. Hatta yemek bile akîınia gelmedi. Cemil Paşa’nın kliniğini doktor Süfyan’a vermiştim. Çünkü onun muavini ve röntgen mütehassısı idi. Sınıf arkadaşımdı. Ben, Kerim Sebatî’nin kliniğini a 1 - dım. Mektebin oda koridorlarına da yataklar serdik. Ame¬ liyat ile meşguldüm. Harbi de unutamıyordum; fakat Bab-ı Ali’ye de gidip havadis almaya vakit bulamıyor¬ dum- Kâh top seslerini de işitiyorduk. Bizim cephane bitmiş. Hükümet Almanya’dan Ro¬ manya tariki ile ekspresle ye müthiş masrafla cephane getirtiyordu. Ne hal bu!... ittihatçılar demek lüzumu ka¬ dar cephane hazırlamamışlar imiş; bu kabine de lüzumu kadar cephane olup olmadığını düşünmeden harbe girmiş¬ ti. Bir gün sıkı bir harp olmuş, cephane bitmiş, yoldaki de yetişmemiş, öbürgünkü harbe mühimmat yokmuş... Bab-ı Âli’de telâş... Biri geldi. Söyledi. Sdrkeci’ye gittim. Bab-ı Âli’ye çıkacağım. Sirkeci’de sevkiyat memurluğu eden tanıdığım birinin yanına gittim. Anlattım. Bağırdı, "Yahu! dedi, Sirkeci’de iki tene mühimmat yüklü tren kaç gündür duruyor, emir versinler, gitsin.” Koştum, ha¬ ber verdim, imdada yetişti. Bu devre bu kadar çorba, bu adamlar bu kadar cansız ve sersem idi. Bulgarlar Çatalca’da iyi zorlanıyorlardı; fakat sök- türemiyorlardı. Birim hattın iki cenahını donanmamız muhafaza ediyor, çok işe yarıyordu. Karadeniz’deki gemi¬ lerden biri Mecidiye Kruvazörü, bunun da kaptanı Rauf Bey idi. Bulgar torpidosu bunu torpillemiş, az kaldı bat ı- yormuş, başı su içinde dar İstanbul’la geldi. Vak a gece olmuş, Rauf uyuyormuş, donla sıçramış Bereket versin gemi iki kat bölmeli imiş. Hemen ikinci bölmeyi kapat¬ mışlar. Su her tarafı istilâ edememiş. Ancak birinci böl¬ medeki onbeş asker bağır bağıra boğulup ölmüşler. Bu vaka üzerine Bozcaadialı ve bahriye erkânı harplarından Halil Paşa’yı gördüm. Bu adam çok zeki ve Ingiltere’de tahsil etmişti. Bir müddet evvel de Bahriye Nazırı idi. Vak’ayı anlattı ve ilâve etti: “Felâketin sebebi Rauf'un amiralin verdiği emri dinlemeyip nöbet yerinden ileri git¬ mesidir. Böyle zabit Ingiliz donanmasında olsaydı derhal o geminin direğine asarlardı.” Hakikaten Rauf inatçı, ken di bildiğine gider, bazan pek korkak, aklı ve malûmatı az biridir. Bu sebepten her işde böyle muvaffakiyetsizliklerle doludur. Bir iaralık bizim donanma Adalar denizine çıktı. Yuna¬ nın Averof adındaki zırhlısı İle çarpıştı. -Averof yaralandı, fcir tarafa yattı. Amiral torpidolar kumandanı olan Rauf’a 390 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 391 gidip torpil ile Averof’ım işini tamamlaması emrini verir. Rauf gitmez. Sonra Rauf, harp bitmiş, işareti anlama¬ dım demiştir. Halbuki emir helyosta ile verilmiştir ki an¬ lamamak mümkün olmazmış- Eğer Rauf bu işi yapsa idi. Adalar denizine hakim olacaktık. Bu da Balkan Harbinin neticesini tebdil ederdi. Rauf bundan dolayı da mes’ul edil¬ memiş, -hatta Divana harbe bile çekilememiştir. Gitme¬ mesinin sebebi tabii canından korkmasıdır. Çlünkü bu iş tehlikelidir. Fakat korkak ve vazifeşinas oluşunu İs¬ pat etmiştir. Donanmamız dönüp boğaza girdi. Biraz sonra Rauf, bu sefer Hamidiye ile ve Amirale haber de vermek¬ sizin delice boğazdan fırlayıp çıktı. Şirayı topa tuttu. Ta¬ bii bu İş bir atımlık barut idi. Sonu felâket veya hiç idi. Öyle oldu. Tabu geri dönemedi. Gidip bitaraf olan Süveyş kanalına yattı. Orada istirahat ve muhtemel tehlikelerden azad. Donanma bir ünite ile, bir takım zabit ve efradı kay¬ betmiş oldu. Bu hareketi o zaman bizde ve Avrupa da al¬ kışladılar. Vakıa sathî bakmca böyle idi. Lâkin hakikatte pek fena bir şeydi. Hem bir kumandan amiralinden ha¬ bersiz iş yapabilir mi? Askerliğin ruhuna mugayir. Bu da onun hakikatte şerefi değil idamım mucip bir kabahati idi. Esasen bu çıkıştan ne fayda vardı ? Şira, hattâ Pire ve Atina’yı topa tut. Pekiyi, netice ne?! Plâsıiı deli işi idi. Bunun sebebi evvelki iki büyük kabahatinden korkup kaç¬ masıdır. Çünkü o esnada hükümette İttihatçılar değil, K⬠mil Paşa kabinesi var idi. Ne ise Bulgarlar Çataica’yı söktüremediler; yoruldu¬ lar. Aralarında hastalık da çıkıp onları hırpaladı. Artık sulha yanaşıldı. Girid’i vermeye razı olmayan bu canlı cenaze insanlar şimdi üste de îşkodra’dan Çatal¬ ca ya kadar bütün Rumeli’yi veriyorlardı. İngilizler harp başlamadan evvel netice ne olursa olsun arazi statikosu bozulamıyacağmı iiân etmişlerdi. Biz mağlûp olunca “Bo¬ zulur, kılıç hakkıdır” dediler. Demek evvelce bizim onla¬ rı mağlûp edeceğimizi zannedip o korku ile öyle demişler imiş. - ■ . Dar-ül-Fünûn meselesi olmasaydı kabinenin harbe gir¬ mesi meşkûktü. Eminim, onu Dar-ül-Fünûn talebesi ve on¬ ları da İttihatçılar sevk ettiler. Ve bu bir facia oldu. Vâ- öettiğim şu vakayı zikredeyim: Trabzon’iu ateşli bir genç vardı; muhalif idi. Harp patlayınca Trabzon’dan otuz ka¬ dar gönüllü toplayıp harbe girdi. Avdetinde şunu bana an¬ lattı. : İttihatçılar her yerde harp etmemeleri hakkında as¬ kere propaganda yapıyorlardı. Birgün biz bir yerde çadır kurmuştuk. Bir yüzbaşı geldi. “Başınız kim?” dedi. “Ben” dedim. Beni bir tarafa çekti. Kâmil Paşa’nm orduyu Bul- garlara sattığını, savuşup memleketimize gitmemizi söy¬ ledi. Ben de bozuldum. Dedim ki: “Ah- ben İttihatçıyım. Bu domuz muhaliflerin eline düştük.” derhal keyiflendi, “Ben de İttihatçıyım” dedi. Ve bana itimatnamesini gös¬ terdi. Kahve ikram ettim. O içerken arkadaşlardan beş kişiye talimat verdim. Bir vesile ile zabiti aldık. Çadırlar¬ dan uzağa götürdük. Orada Öldürdük. Bu yalan olmasa gerek. Çünkü neden böyle koskoca bir yalan uydurmaya ihtiyacı olsun. Ne lüzumu var?... Talât o vakit gönüllü nefer yazılıp orduya girmişti. Onun da askeri silâh terki¬ ne teşvik eder propagandalar yaptığını söyleyenler çok olmuştur- Hastahanede işler hafifledi. Hastabakıcı olarak bir¬ takım aileler gelmişti. Bunlardan biri (S), in karısı idi. Bu kadın hastabakıcılık için gelmemiş, doktor, tıp tale¬ besi, hatta neferler İle türlü rezalet yapıyormuş. Haber verdiler. Kocasına vakayı söylemek de nazik, yalnız “Ar¬ tık iş kalmadı. Yoluma” dedim. Ertesi günü, baktım yi¬ ne geldi. Amasya mebusu İsmail Hakkı Paşa’nın kızlan da vardı. Onlar pek namuslu bir surette hastalara bakı¬ yorlardı. S. karısını alsın diye İsmail Hakla Paşa’ya da söyledim. Yine almadı. Kızın anasına gittim. Dedim ki: 392 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 393 “Kızınızı hastahaneden alsın diye (S.) ne 'birkaç defa söy¬ ledim almadı. Sonra kovarım. Bakın! ” “Niye?” dedi. “Kı¬ zınız fena yoldadır. Neferlere varıncaya kadar münase¬ bette. Rezalet ayyuka çıktı. Bir arkadaşın kansı. Utanı¬ yorum, hem de hastahanede böyle şey olmaz. Benim ida¬ rem altındadır. Bana dokunur.” İhtiyar kadın ah etti ve boşandı.: “Oğlum! Dediklerin doğrudur. Çok zaman var ki, bu kız baştan çıkmıştır. Ne yaptımsa önünü alamadım. Fakat bütün kabahat koçağındadır. Kızı bütün tanıdığı ar¬ kadaşlarına çıkardı. Onlardan da bir ikisi baştan çıkardı¬ lar. Hele o, S. o kadar kocasına söyledim anlatamadım. Ne yapayım” dedi ve ağladı- Kadına acıdım. Dediği doğ¬ ru idi. Kansmı bana da çıkardı. Kadın bana da yılıştı. Benden yüz bulamadı idi .Benim prensibim evvelce söyle¬ diğim vaka üzerine isteyen kadına muvafakat etmekti; fakat bir arkadaş karışma karşı yapmak ağır geliyordu, mamafih öteki gibi kırılmasına meydan vermeyip işi idare¬ li tuttum. Çünkü neticede bir iftira hazırdı. S. biraz oku¬ muş ise de zayıftır. Hele tam ahmak bir adamdır. Bir (Sa.) vardı. Arkadaşımdı. Çok çapkın idi. işi gücü bu idi. Benden bu husustaki sırrını da saklama,zdı. Sa. S. nin ka¬ rısı Ue münasebete girmiş, kendi evine de getirir, eğlenir¬ miş- Yine (Sa) m anlattığına ,göre bir gece kadın kendi evine (Sa) e rendevü vermiş. Sa. gitmiş. Bakmış kapı¬ nın önünde biri arada bir kibrit çakıyor. Uzakta durmuş. Kendinden biraz ötede bir adamın daha olduğunu hisset¬ miş, beklemiş. Yarım saat kadar kalmış. Nihayet içerde bir patırdı olmuş, biri kapıdan sokağa fırlamış ve kaçmış, diğerleri de kaçmışlar. Bir gün sonra idi ki (S.) de öğle yemeğine davetli idim. Yemeğe oturduk. Kaynanası, ka¬ rısı, baldızı sofrada. (S.) saf ve böbürlenir bir tavırla de¬ di ki: “Doktor, dün gece başımıza ne geldi bilsen?” Şaşa¬ ladım. Acaba adamcağız zamparalık kazasını mı söyliye- cek?... “Ne oldu?” dedim. Devam etti: “Bizim eve dün akşam hırsız girmesin mi? Bereket versin (Karısı) cesur, hırsızı kaçırdı. Ama kendi de bayılmış, indik. Yetiştik-” işte bu da kadının kocasının versionu idi. Şu adamın ah¬ maklığına şaştım. Zampara hırsız olmuş. Halbuki kendi¬ leri evüı üst katında, ortta katta baldızı kocası ile yatıyor. Alt katta kimse yok. Bu adam düşünmüyordu ki gece ya¬ rısı karısının tâ alt katta ne işi vardı? Orada bayılan bir kadın hırsızı yukarıdan haber alıp ne cesaretle kimseye haber vermeden inmiş... O duymuş da başkaları nasü duy¬ mamış!... Mesele basitti; fakat S- de anlayacak kafa yok¬ tu. Bu rezalete ve bu adamın şu dolandı rılışına pek kız¬ dım. Az kaldı. Boşalıyordum. Hiddetle ve manâlı manâlı kadının yüzüne baktım. Kadın anladı. Derhal önüne baktı ve bir daha da başım kaldırmadı. Kadının başka vukuatı¬ nı da işitmeğe başladım. Hattâ umumhanelere ve şuna buna para ile de gidiyörmuş. Zaten bir müddet sonra İs¬ tanbul’un bu yolda en maruf kadını olmuştu. Arkadaşlık vazifesi bunları (S-) e söylemekti. Söyleyeyim dedim. Dü¬ şündüm, inanmıyacak. Üste kadın da bana iftira edecek, ben kötü olacağım. Zamparası (Sa.) e gittim. Dedim: “Yaptığın büyük vicdansızlıktır. Başka kadın mı yok? Bir arkadaş karısına olmaz.” Zampara bin yemin etti. “Ben istemedim. Kadm bana asıldı.” dedi. “Mazeret değil” dedim. (S.) e bunu ispat Ue bildirmek bize vazife olduğu¬ nu söyledim. Çünkü ispatsız herif mutlaka bizi itham ede¬ cek. Binbir zorlukla zamparayı kandırdım. Kadını evine getirecek ben de kocasını alıp geleceğim. Kadım kocasına yakalatacağım. Lâkin zampara söz vermişken vadini yap- madıydı. Sonra (S.) nin diğer üç-beş namuslu arkadaşı ile de görüştüm- Beraber kendisine söylemeğe karar verdik idi. işte bu kadının böyle vukuatı vardı. Anasına ısrar et¬ tim. Kadını yollamadılar. Kurtulduk. Ben tamamiyle kur- 394 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 395 tüldüm zannettirildi. Meğerse karı bizi çamura batırmış, intikam almış imiş. Bunu bundan bir yıl evvel Paris e ge¬ len Rodoslu Şevket’ten işittim. Onunla S. ve bu kadından bahs açılmıştı. Söyledi. Meğerse kadın hastahaneden ko¬ vulmasının “Benim kendisine tecavüz edip razı olmama¬ sından” ileri geldiğini kocasına söylemiş S. bana hiç belli etmedi: fakat İsmail Hakkı Paşa'ya şikâyet etmiş, o da Şevket’e söylemiş imiş. S. buna rağmen benimle daha bir yıl kadar pek dostane yaşadı. Başka biı sebepten, sonra darıldık. İsmail Hakkı Paşa da büyük sersemlerdendi. Me¬ seleyi kendi kızlarından öğrenmeli idi. Veyahut daha doğ¬ rusu bir de bana sormalı idi. Öyle olsaydı koğacağıma bil’akis bir gün kandırırım ümidi ile hastahaneye devam¬ larına çalışmak mantıkî olan şeydi- Hem bu kadın erkeK reddeden soyundan değildi ki... Mütemadiyen bana sürünüyor. VaLlahi bir arkadaş ka¬ rısı olduğunu düşünerek utanmışımdır. Sonra hırsız vaka¬ sının tafsilâtını öğrendik. Meğerse kadın o gece dört zam¬ parasına bir saat ara ile randevu vermiş; fakat ilk giren Çıkmayıp birkaç saat kalmış, diğer zamparalar gelip kapı Önünde numâkeşik beklemişler; Fransızca ve bizde şimdi moda olan tabir ile kura yapmışlar. Nihayet kadın gürül¬ tü, kavga ve hırsız var diye bağırırım, tehdidiyle zampa¬ rayı dışarı atabilmiş. Çünkü diğer zampara kibrit yakar ■dururmuş. Kapıya vururmuş. Çok eğlenceli vaka. Emsali görülmemiş şey... Kadın pek haris imiş .. bir gecede dört zampara... Şu kadının mazisi ve hali, bir kadının erkeklerle te¬ masa gelmesi yüzünden bir gün baştan çıktığına güzel bir misaldir. Bu hal, tabiî bir haldir. İptidasını biliyorum. Erkek yüzüne bakamayan bir kadındı. İşte bugünkü ala¬ franga hayat İstanbul’da böyle yüzlerce bin'erce kurban¬ lar yapmaktadır. Bu kadının bir de böyle olmasına diğer iki sebep olsa gerek. Birincisi kadın isterik. Doymaz nev’- inden. İkincisi (S.) de erkeklik pek zayıf idi. Böyleleri ev- lenmemelidİr. ittihatçılar beni hudud harici tardettikten sonra di¬ ğer arkadaşlar (S-) e bir gün karısının ne müthiş fâhişe olduğunu anlatmışlar, dinlememiş, “Yahu! Namusundur boşa!” demişler, inanmamış. “Boşamazsan senin gibi biri ile konuşamayız” demişler. Yine olmamış. Sonra başkaları da söylemişler, ispat etmişler. Boşamış. Fakat iki gün sonra yine almış. Demek pezevenklik IS.) nin kendisinde varmış. Anasına bak, kızını al derler. Çocuklar analarını gö¬ renek alırlar. Hayatta göreneğin, taklidin te’siri pek çok¬ tur. (S.) nuı kızı büyümüş, Şam’da (R. H.) ile yakalan¬ mış. (S.) “Nikâhla al demiş.” Almamış. Polise haber ver¬ miş, (R* H.) hapsedilmiş. Nihayet hapisten kurtulmak için kızla evlenmiş. Ben me’yûs idim. Artık hekimliğe çekilmeğe karar vermiş idim; fakat ittihatçıların geleceğine, bu sefer bizi doğrayacaklarına da yüzde yüz emin idim. Korkuyordum. Çare ne?.. Kaçmak ta istemiyordum. Gurbete hiç yüzüm yoktu... Gurbetten korkuyordum. Koyun gibi salhanede bekliyordum. Bu esnada hükümet gayrete gelmiş İttihatçıları hap¬ sedeceklermiş. ittihatçılar derhal haber almışlar, her biri bir köşeye girmiş. Selânik mebusu Rahmi bana hastaha- ııeye geldi. Doğru mu diye sordu. Haberim yoktu. Gidip Öğrendim. Doğru imiş. Söyledim. Saklandı- Ben RahnıTye bu iyiliği ettim ama Rahmi sonra Bab-ı Âli’yi basacakları vakit bana haber vermedi. Doktor Bahafiin Şakır kaçmış, fakültedeki Morg müdürlüğü münhal kalmıştı. Burayı iş- tedim. Morg Müdürü tayin olundum ve işe başladım. Di¬ yordum ki: “Başımıza bir felâket gelmezse bu memuri¬ yette kalırım, hekimlik ederim. Başka bir şey istemem.’* 396 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 397 Halaskar zabitlerinden Yusuf Kasılı hepsine tahak¬ küm etmiş, kendisini bu işin mürettibi ve başı gibi göste¬ rip kabineye yutturmuş, polis müdürü tayin edilmiş idi. Bu adam erkan-ı harp miralayı ve gürcü idi. Jakson sar’a- sı denen bir sar’aya müptelâ bir adamdı. Hekimler sahalı¬ ların nasıl sersem olduğunu bilirler. Bu da öyle sersemdi; fakat azameti müthişti. Bu tevkif işini ağzına burnuna bulaştırmış, hemen de hiç bir ittihatçıyı ele geçirememişti. Çoktan beri Talât ve Enver, Nâzım Paşa’yı ele almış¬ lar, ahbap olmuşlardı. Paşa, Enver’i yanma almış, terfi de ettirmişti. Bunlar âletleri olan Mısır’lı Prens Said Hâlâm’i de Nazım Paşa’ya musallat etmişlerdi. Halim, Nâzım’ı her gün Sörküldoryan’a yemeğe çağırıyordu, Nâzım'ın keyfi yolunda idi. Bu halinden muhalifler telâşa düşmüş¬ lerdi. Onu ikaz için arkadaşlar beni yolladılar. Harbiye Nezaretine gidip gördüm. Dedim ki: “Paşa büt'ün arka¬ daşlar telâş içinde. Beni size yolladılar.'’ “Niye?” dedi. Cevap verdim: “Siz Enver’e çok hiisnü muamele ediyor¬ sunuz. Sizi aldatıyor diyorlar.” “Halt etmişler. Enver’e ben namus-u askerisi üzerine bir daha politika ile uğraş- mıyacağma dair söz verdirdim. O mesele bitti.” dedi. “Pekiyi! Saîd Halfim’e...” dedim, “öoo... bu benim eski dostum. Artık dostlarla da mı konuşmuyayım” dedi. “Pekiyi paşa, Talât’a ne diyeceksiniz?” dedim. “Onu söy¬ leyenler gelsinler de Talât bana nasıl dalkavukluk ediyor- görsünler. Hergün elimi öpüyor- Mesele yoktur.” dedi. Şu zavallı adamm bu kadar yültsek safderunluğuna şaştım ve dedim ki: “Paşa, sen bunlara inanıyorsun ha! Enver’in sözü boştur. Talât bugün senin elini öper; fakat yarın da ayağıyla başına vurur.” “Pöf!... Martaval!...” dedi. Bu söz onun nakaratı idi. Nazım’ı yıllardan beri tanırdım. Her konuşuşunda bu nakaratı unutmazdı. Yine söyledi. Şişman, güzel yüzlü- hoşsohbet bir adamdı. Ufak bir kiraz çubukla sigara içerdi. O kadar çok sigara içerdi ki böyle- sini görmedim desem caizdir. Sigara dibine kadar yanar, insan çubuk ta tutuştu zanneder, izmaritinde yeni sigara yakıp çubuğa takar. Çubuk daima ağzmda idi. Sabahtan akşama kadar bir saniye düşmezdi, işte bu çabuk duda,- ğının bir köşesinde iken bu nakaratım bol bol söylerdi. Yi¬ ne öyle idi. Biraz takaza yapmak istedim. “Paşa! Size ne diyorlar biliyor musunuz?” dedim- “Ne?” dedi ve dikkat etti. ‘Bağçeye girmiş diyorlar.” “Bok yemişler!" dedi. Bağçeye girmek, bağçeden tabirleri onun icadı idi. Biri it¬ tihat cemiyetine girse bağçeye girmiş; ittihatçılara itti¬ hatçı demez, bağçıvan derdi. Hatta benim cemiyet-i hafiy- ye hapisliğinden çıkınca mecliste onlara hücum etmediği¬ me kızmış, bana köprüde rastgelmiş, “Ne o... Yoksa sen¬ de mi bağçeye girdin?” demişti. Halbuki sıhhatim rahne- dâr olmuş, halim yoktu. Ordu Çatalca’ya çekildiği vakit başıma gelen bir vak’ayı zikretmekten kendimi alamıyorum. Hastahanede pek meşguldüm, insanlar tuhaftır derim ya pek tuhaf ha¬ ris ve haksız mahlûklardır. Birkaç gün sonra Kerim Se¬ bat! hastahaneye geldi Hüsn-ü suretle karşıladım. Me¬ ğerse silâh altına alınıp ordunun cerrahî müşaviri tâyin edilmiş, Lüleburgaz’a gönderilmiş. Ordu Çatalca’ya çeki¬ lince kendi kendine vazifesini terk edip Haydarpaşa’ya hastahaneye gelmiş imiş. Halbuki ne harp, ne de onun or¬ dudaki vazifesi bitmiş değildi. Bana bunlardan bahsetti- Ve hastahaneyi kendisine terk etmemi söyledi. Dedim ki: “Beni buraya resmen tayin ettüer. Sizin vazifeniz de or¬ duda. Bana yarın emir getiriniz. Siz işe başlayın, ben der¬ hal giderim” gitti, tkl gün sonra bir daha geldi. Emir yok. Gitti. Bir müddet kayboldu. Bir müddet sonra birgün ben yok iken gelmiş, vizite yapmış. Tabiî herkes âletlerini, İş¬ lerini kendine göre tanzim eder. Ben de âlet dolabını bana göre kolay bir yere koydurmuş idim. Gece ekseriya âlet odasının karşısındaki odada yatıyordum. Evimi boş bı- 398 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 399 rakmıştım. Dolabın yerini değiştirmiştim. Hastalıaneye geldim. Meseleyi öğrendim. Canım sıkıldı- Bu ayıp. Mes- lekdaş arasında terbiyesizlik, kabalıktır. Hem de Kerim bu işte haksız idi. Tip âleminde en ziyade çektiklerim operatörlerdendir. Rekabet hissi!... Aldırmadım. Birgiin sonra yine gelmiş vizite yapmış. Bir hasta vardı; dizinin arkasından pâre yemiş. Gayet sıkı bir pansumanla bize gelmişti. Pansumanı da kopuyordu. Yara yeri bir çok şer- yan, verid ve asabın geçtiği bir yerdi. Bunlardan birinin kesilmiş olması muhtemeldi. Pansumanı kaldırmak tehli¬ keli idi. Kan boşanabilirdi. Pansumanın sıkı yapılmış ol¬ ması da bunu gösteriyordu. Avrupa'daki gibi sevk edilen yaralıların ahvalini gösterir bir fiş de yaralının boynunda yoktu. Fakat kopmuş pansumanı değiştirmek zaruri idi. Kan gelmesi ihtimaline mebni lâzım gelen âletleri hazır¬ lattım. Yavaş yavaş pansumanı ka’dırdım. Kan gelmedi. Memnun oldum. Demek bir şeryâ veya verid kesilmemiş- ti. Yahut kesilmiş ise bile bir hematom tıkamış. Kapanmak üzeredir. Ybni pansuman yaptım. Böyle hastaların dizi bü¬ külür. Cerrahide kaide yaralı kol ve ayak bükük bırakıl¬ maz, doğrultulur. Çünkü yara bükük halde iyi olursa uzuv bükük kalır, yeni bir ameliyeye ihtiyaç hisseder. Ben ih¬ tiyat edip doğrultmadım. “Doğrultursam belki kan gelir. Bir hafta daha kalsın da o yarası iyi olur. O vakit ayağı doğrulturum” dedimdi. Kerim Sebatı bunu görür. Adam bende kusur da arıyormuş. “O... Bü cahilliktir. Pansuman düz ayağa konur” der- Kerim de gururla, gider. Kerîm’in en büyük hasleti Fransızların brüte dedik¬ leridir. Sert- geçimsiz, vahşi, kaba bir adam idi. Bu hasle¬ ti sade sosyal ve muaşeret hayatında değil, tıbbî vazife¬ sinde, sanatına ait işler ve ameliyatta da tamamiyle var¬ dı. Bu dize de olanca bürütlüğünü tatbik etmişti. O git¬ miş, beş dakika sonra pansuman kana boyanmış, yatağa kan pıhtıları dolmuş, hasta “Aman” demiş. Alman Şuves- ler koşmuş, hekim yok. Şaşırmış, derken ben çıka-geldım. guvester “Aman...” dedi, anlattı. Bu Şuvester ben Gülha- nede profesör Witting f in muavini iken ameliyathaneyi ida¬ re eden Şuvester idi. iyi tanışıyorduk. Zavallı Kerhn’in bürüdüğünden şikâyet ediyordu, Derhal kannat-ı mağbe- r.iye üzerinde şiryanı fahziye parmağımla tazyik yaptım, durdu. Böylece hastayı ameliyathaneye naklettirdim. So¬ yunmaya, ellerimi yıkamaya da vakit yok. Kan fışkırıyor. Tazyiki başkasına yaptırıp Hünter kanalında şiryanı rapt ettim. Tazyiki kaldırttım. Kan durdu. Memnun oldum- Hastanın hem de vatan uğrunda yaralanmış birinin ha¬ yatı kurtuldu. Yaralı hem de pos bıyıklı, güzel, arslan gi¬ bi bir delikanlıydı. Dört gün sonra pansumanı kaldırdım. Yine kan boşandı. Bu sefer müselles iskarpanın zirvesin¬ de bağladım. Yine durdu. Dört gün sonra yine pansumanı kaldırdım yine kan boşandı. Bu sefer müselles iskarpanın kaidesinde ve' şirvan-ı fahzii munzamın altından bağladım. Yine durdu, iki gün sonra yine pansumanı açtım. Yine kan boşandı. Şaşırdım. Bu olmaz bir işti. Adamcağızın şiryan¬ larında bir anomali olması lâzımdı. Bu sefer bağlayacak şey de yok. Orada şiryan-ı fahzînin mühim bir şubesi var¬ dır- Şimdi onu veya onun üstünden şiryan-ı fahziyi bağ- lasam ayak kangren olacak. Bitirden başka çare yoktu, zavallının hayatım kurtarmak için sapasağlam ayağını hemen dibinden kesip attım. Diktim. Kan durdu ama ko¬ ca. bir ayağı bürütün yüzünden kesmek bana pek ağır gel¬ di. Zavallının tahine acıdım. Pek kansızdı. Tevfi'k Keceb'e rica ettim. Kanım muayene etti- ve dedi ki “Bu kadar faz¬ la anemi henüz görmedim.” Sınaî serum şırınga ettim ama üç-dört gün sonra zavallı adam fakrüd-demden öldü. Çünkü daha harp yerinde çok kan kaybettiği şüphesizdir. Sonra da kaybetti. Bu Kerim’üı hesabına büyük bir cehalet, hattâ cina- 400 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 401 yet idi. Zaten bana tecavüzünü zorla hazmediyordum. Bu vaka beni galeyana getirdi. Ayağı teşrih marazı muallimi Haindi Bey’e verdim. Anlattım. "Bunda bir sır var. Hayretteyim. Şunu teşrih edip şereyanlanm tetkik et*” diye rica ettim. Rabt yerin¬ de şiryanlara b akmı ş. "Rabıtlar kusursuz yapılmış” dedi. Ancak şiryanların seyrine dair çalışıp malûmat vermesi lâzımdı. Bu da zamana muhtaçtı. Bir müddet sonra hab- se, oradan hudut haricine gittik. Bu muamma halloluna¬ madı. Hâlâ merak ederim. Bu vakadan bir-iki gün sonra yaranda bir adamla Ke¬ rim geldi. Odama girdi oturdu. Suratı gergindi. Zaten su¬ ratsızdır ama şimdi büsbütün başkalaşmıştı. Dedi ki: "Burası benim kliniğimdir. Âlet dolabının yerini değiştir¬ mek senin hakkın mı? Buradan git. Ben işe başlıyaca- ğım.” "EVelce size söyledim. Emri getirdiniz mi?” dedim. "Ben emir memir bilmiyorum.” dedi. Aske¬ rim. Hakikaten memur edildiğim yeri emirsiz na¬ sıl terk ederim. Dedim: "Hastaya yaptığın ma¬ rifetini gördün mü?” Cevap vermedi. Beni tehdide başla¬ dı. Nihayet “Döğerim” dedi. Tepem attı. Ayağa kalktım, kapının yanma gittim. Anahtar kapının iç tarafında üs¬ tünde idi. Çevirip kilitledim. Anahtarı cebime koydum. Pantolonumun cebinde roveiverim vardı. Yokladım yerin¬ de. Dedim ki: “Sen böyle alışmışsın. Huysuz, kötü, haris bir adamsın. Mektepte arkadaşlarını döverdin. Bunu Gül- hanede de doktor binbaşı iken yaptın. Fakülte de yapı¬ yorsun. Bak, ben onlar gibi değilim, ölümden kaç defa geçmiş, hapislere girmiş pervasız biriyim. Bu herkesçe malûm. Beni dövemezsen, namussuz adamsın- Hadi kalk! Bir adım at, işini bitireyim...” Korktu, yerinden kalkmadı. Öteki adam da pek telâş etti. Önümde durdu. Yalvardı. Dedim: "Haydi, defol! Bir daha ben'gidinceye kadar bu¬ raya ayak basma!” Hakikaten benim onun yerine yerleş¬ mek aklıma bile gelmemişti. KÖ3kös çıkıp gitti. Bir daha da gelmedi. Gözüm dönmüştü. İnsan hayvan gibidir diye daima söylüyorum ya... Herif bir laf söylese idi elimden kaza çıkacaktı. Hiç kabahatsiz, vazifeme devam yüzün¬ den katil olmama ramak kalmıştı. Beiı artık Bab-ı Âli’ye de uğramıyorum, arkadaşları da gördüğüm yok. Kendi işimizde, halimizde ve korku içinde âkıbete muntazırız. Akşam yemeğini Tokatlıyanda yiyorum. Bazı bildiklere tesadüf ediyorum. Bu esnada it¬ tihatçıların Bab-ı Âliyi basmak üzere hazırlandıklarını ha¬ ber aldım. Birkaç arkadaşı buldum, söyledim. Tabiî telâş ettik. Dediler ki Nazmı Paşa’ya gidip ikaz edelim. Ted¬ bir alsın.” "Siz hemen bu akşam gidiniz” dedim. Ben git¬ medim. Benim artık paşada hiç ümidim yoktu. Gittiler, geldüer. Nazmı Paşa demiş: "Pof... Martavaldır*” Öteki¬ ler "Etme paşa bu ciddidir” Nazım: "Keşke puştlar yapsa¬ lar da bu iş için yeni taburu hazırladım; işlerini bitiriver- sem” demiş. Dedim ki: "Buna inanıp rahat olmayın. Ben bir de Kâmil Paşa‘ya gideyim.” Evine gittim. Eskiden beni her gidişimde bekletmeden yanma alan, ben gitmesem haber yollayıp çağıran bu adam beni yarım saat bekletti. Benim de, tuhaftır, hiç sevmediğim şey beklemektir. Bu sebep¬ ten hükümet dairelerinde eshab-ı mesalıh gibi iş görmeye asla gitmem, başkasını yollarım. Kızdım, gideceğim; fakat mesele mühim ve hayatımız mevzuubahis. Bekledim. Gün görmüş pir-i fâni sofaya çıktı. Ben de sofada asabı volta vuruyordum. "Ne var?” dedi. Dedim: "Mühimdir” "Kimse olmasın anlatayım.” "Pekiyi!” dedi. Ayakta anlattım: "Bab-ı Âliyi basacaklar. Sizi kesecekler.” Lakırdı bile söylemedi. Elini kaldırıp işaretle "Saçma- Benim işim var. Ingiliz sefirine gidiyorum” dedi. Yürüdü. Hakikaten ara- F. 26 402 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 403 bası hazırlanmış, bekliyordu. Canım ağzıma geldi. Kolun¬ dan tuttum, durdurdum. Dedim ki: “Etme Paşa! iş ciddi¬ dir.'’ “Boş, boş!...’’ dedi. Dedim ki: “Sonra pişman olur¬ sunuz. Benim dediğim çıkar. Hani Meşrutiyetin iptidasın¬ da da yine bu evde size düşeceğinizi söyledim, inanmadı¬ nız ve düştünüzdü. Bu seferki şakaya gelmez. Kellemiz mevzuubahs. Etme!” Cevap bile vermedi. Yürüdü; gitti. Ben de ağız dolusu küfürle çıktım Gidiyorum ve acı acı düşünüyordum- Bu ahmaklan nerden başımıza getirdik?.. Kellemizi giderecekler. Çare?... O da yok!..” Böyle düşüne düşüne yaya olarak kestirme yollardan tâ Saraçhane ba- ş:ndan köprüye geldim, geçtim. Karaköy’den gidiyorum. Bugünkü gibi hatırımda. Sultan Reşad’ın Cevahirci başısı bir Rum vardı, onun dükkânı önünde idim; Karşıdan ma¬ liye memurlarından ve sonra Maarif ve Evkaf Nazırı ol¬ muş olan Raşid Bey beni görmüş; seslenerek sür’atle ya¬ nıma geldi. “Yahu! Uyku mu uyuyorsunuz, ittihatçılar Bab-ı Âli’yi basacak!” dedi. Kaşıt Bey’e çok itimadım var¬ dır. Çok zeki, malûmatlı; muhakemesi, mantığı yerinde; uzağı görür bir adamdı, O da söyledikten sonra şüphe yok demekti. Zaten Vefa’da bir hanede bir müddettir îttihat- çılann kodamanlan, Bab-ı Âli’yi basmağa karar veriyor¬ lardı. Fethi buna şiddetle mani o^ağa çalışıyordu. Bu yayılmış bir havadisti. Hattâ Bab-ı Âli telgraf tellerini keseceklerini bile haber almıştım. Ne diyeyim? Kekele¬ dim. Nazım ve Kâmil Paşa’iarm cevaplarını söylemek âle¬ mi ümitsizliğe vermekti, ittihatçıların kulağına giderse o da onlara cesaret olurdu. Nihayet “Ben de işittim ama öy¬ le bir şey yokmuş” dedim- “Ya, öyle ise iyi” dedi. Müte¬ selli bir tavır alıp gitti. Hale bak!.. Ne yapalım?.. Çare yok. insan bazan böy¬ le bile bile kuyuya düşer. Sonra haber alıyorum ki Kâmil Pa-şa’ya o esnada başkaları da söylemiştir. Hepsine bana dediği gibi demiş imiş... Arası üç gün geçti. Bir akşam üzeri ikdam gazetesin¬ de idim. Oraya şair Yahya Kemal geldi. “Bab-ı Âli’nin önünde bir kalabalık var” dedi. Hemen koştum. Sadaret Kapısının karşısındaki köşeye çıktım. Oraya kadar dolmuş bir sürü kalabalık, içlerinde ittihatçılar var. Çoğu dönmeler Cemal Paşa’ya da İkdamdan çıkar çıkmaz rast geldim. O kenarda duruyor, işin göbeğine girmemiş- O beni, ben onu göndük ve dikkatli bakıştık. Kalabalık merdivenleri istilâ etti. İçeri dalıyorlar. Tıpkı Dâr-ül Fünûn talebesi vak’ası gibi. Vükelâ içtima halinde. Sadaret Odası altında bir müfreze muhafız asker var. “Bu ne oldu?” diye bakıyo¬ rum; Naznm’ın beş taburum var sözünü de hatırlıyorum, intizar ediyorum. Benim bir şey yapacak halim yok. Bir de baktım. Odanın altındaki asker çıktı; fakat hücûm edip dağıtacak yerde alarkada camiin hizalarında top halinde durdu. Zabitleri de önlerinde durdu. Öyle duruyorlar. An¬ ladım ki, zabit onları kullanmıyor, vazifesini yapmıyor, bilâkis men için Önlerine durmuş. Yokuştan yukardan doğru Enver, fesi elinde Talât gelip içeri dalmışlardı. Gördüm: Iş işten geçti. Şimdi kaçıp can kurtarmalı. Hemen arka sokaklardan Beyoğlu’na geçtim- Bizim Al- tunoğlu Nikolâki’nin evine saklandım. Oradan bir ecnebi gemisine atlıyacağım. Neticeyi merak ediyorum, iki saat sonra oraya bir Rum geldi, vak’ayı anlattı; “Nazım Paşa isyanı bastırdı” dedi. Memnun oldum ama ya yanlış ise... Diğerleri de be¬ ni tatmin ettiler. Ben yine tereddüt içinde idim; fakat bir müddettir onyedi yaşlarında sarışın pek güzel bir Türk kızı ile münasebette idim. Bir meşhur avukatın kızı idi. Bilmem nasıl eder, ailesini iğfal edip bana gelir, bazan gece dahi kalırdı. O akşam da gelecekti. Bu içimi yiyor’- du. Yusuf Has Hacîb Kutadgu Biliginde diyor ki: “Nice kadınlar, nice şanlı er yiğitleri kara toprak altına sok¬ muşlardır.” Çok doğru. Böyle nice âdi ve nice tarihî vak’- 404 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 405 alar vardır. Erkekler kadın yüzünden en büyük felâket¬ lere uğramışlardır. Kadın erkeğin en müthiş belâsıdır. Bi¬ zi de çekti. “Giderim” dedim. Yani duramadım. Ben ben- deki Volente’nin salâbetine daima mağrur idim. Gör, iş¬ te!.. Bu sefer bu kadm işinde kendimizi zaptedemedik. İh¬ tiyatla gittim. Eve girdim, Baktım, kız beni bekliyor... Se¬ vindim. Derken kapı çalındı. Heniiz yarım saat olmamıştı. Üç-beş kişi. “Hadi polis müdürüne” dedüer. İşın hakikati fdmdi iyice anaşıldı. Demek İttihatçılar mevkie geçmişler. Bir araba ile Bab-ı Âli’den doğru gidiyoruz. Baktım, Bab-ı Âli’de kimse yok. Sade mermerler yıkanıyor. Ha! Kanlar temizleniyor. Kan akmış. Meğerse Bab-ı Âli’yi basarken bizim eve de beş on kişiden mürekkep bir müfreze yolla¬ mışlar imiş. Polis müdüriyetinde beni bir odaya soktular. Sabaha kadar, birer ikişer arkadaşlar geldi- Ali’ Kemal de geldi. Bizi oradan Bekir Ağa Bölüğüne tıktılar. Sonradan öğreniyorum; Tatât, Enver ve emsali içeri¬ ye dalmışlar, kabine korkmuş, sade Nazım Paşa kahra¬ manlık etmiş, çıkıp önlerine durmuş, “Dağılın;” demiş. Enver’i görmüş “Ya... Enver! Böyle mi yapacaktın? Hani namusun üzerine söz verdindi” Yüzbaşı Mustafa Fevzi bir kurşun sıkmış, diğerleri de sıkmışlar. Nazım Paşa ve yaveri Kıbnslı Tevfîk yıkılıp ölmüşler.- Der iken Kâmil Paşa’ıaın yaveri olan Yüzbaşı Nafiz mukabele etmiş, Mus¬ tafa Fevzi’yi vurmuş, onu da vurmuşlar. Kabinenin içtima salonuna girmişler. Bu esnada Şeyhülislâm Cemaleddin kaçıp abdesthaneye saklanmış, Kâmil Paşa bunağı odası¬ na kapanmış. Kâmil Paşa’yı bulmuşlar, “istifanı yaz” de¬ mişler. “Canıma dokunmayın!” deyip yazmış. Eınver isti¬ fanameyi alıp padişaha gitmiş, yeni kabinenin iradesini almış. Eski kabine erkânının bir kısmım alıp İstanbul mu hafızlığına hapsetmişler. Cemal, İstanbul muhafızı tayin edilmiş. Binası şimdiki Türk ocağıdır. Dahiliye Nâzın Ke~ şid korkusundan asabi bir hale uğramış, bu binada üç gün üç gece bir düziye kusmuş. Vak’adan bir müddet evvel Nazım Paşa, Rosimbol Hüsnü’ye kızmış, onu merkez taburu kumandanlığından kaldırmıştı. Anlaşılıyordu ki bu Enver’in, Talât’ın entri¬ kası idi. Ondan tabiî korkuyorlardı. Dâr-ül Fünûn talebe¬ si işini o bastırmıştı. Evvelâ onu kaldırttılar. Hüsnü olsay¬ dı bunu da bastınrdı. Yine sonra öğrendim. Enver ne ya¬ pıp yapıp Nazım’ı iğfal etmiş, Bab-ı âlideki muhafız bölü¬ ğün zabitini de kaldırtıp yerine kendi komitecüerinden birini tayin ettirmiş imiş. Benim gözümle gördüğüm vak’a da zaten bunu izah eder, işte Nazım ne gafil insan idi!... Hey millet! Nelerle idare olundun!.. Fakat gafletinin ceza¬ sını kendi kam ile ödedi. Ama biz de hapisteyiz. Ne olaca¬ ğız?... . Meçhul. Bu kadar emeklerimiz de beş dakikada git¬ ti. Benim vaktiyle kendisine söylediğim şeyler oldu. Hat- „tâ sonradan işittiğime göre Nazım yıkılınca Talât ayağı ile kafasına vurmuş, bir kurşun da o sıkmış. Bilmem ne derece doğrudur!... Ben ümitsizdim. Artık bizi sağ bırakmazlar diyordum. Bir-iki gün geçti. Benimle Ali Kemal’i alıp toprak altında bir dar bodruma attılar. Dediler ki: “Canbolat’ın intika¬ mıdır.” Meğerse bu cansız cenaze kabinesi kanun neferini öldüren Canbolat'ı hapsetmiş imiş; fakat Canbolat bir âdi cani idi. Kabine ittihatçıları hapsedeceği vakit bunu tev¬ kif için bir kanun neferini yollamış. Canbolat da tabancası¬ nı çekip zavallıyı öldürmüş. Bu bir emir kuludur. Doğru, yanlış vazifesini yapıyor. Biz birkaç defa hapse girdik, içimizden hiç böyle şey yapan olmadı. Bu, bize benzer mi ? Sonra Canbolat’ı yakalayıp buraya tıkmışlar* O da kari¬ si Nuriye’nin tedbiri ile hapishaneden kaçıp Romanya’ya gitti. Ne ise, girdik. Dedim ki: “işte, gidiyoruz, ilk biziz deme.” Ertesi günü Cemal hapishaneye gelmiş. Beni ça¬ ğırttı. Çok nazikâne kabul etti. Gurbet Darağacı adındaki 406 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 407 eserimin mukaddimesinde daha tafsil ile yazdığım gibi ‘ Kaleminden zehir ve kan damlıyor... Seni hudut haricine çıkaracağız. Vücudun bu devletin asayişine muzırdır. ilâ...” dedi. Ben kabul etmeyince, beni sokakta öldürül¬ mekle tehdit etti. Demek çare yoktu. Gidilecek. “Ali Ke¬ mal’e söyle; onu Brezilya’ya konsolos tayin ettik,” dedi. “Bu işe beni karıştırmayın!” dedim. Israr etti. Gidip Afi 1 Kemal’e söv’edim- Ali Kemal Washington sefirliğini istedi. Gelip Cemâl’e söyledim. “Olmaz” dedi. Ali Kemal’e gittim, anlattım. Bu sefer Avrupa’da bir konsolosluk istedi. Ce¬ mal bana: “O, Avrupa’da olamaz. Uzağa” dedi. Ben de Kıbrıslı Şevket için Cemal’e rica ettim. Bunu hapsetmiş¬ ler. Anası bayılmış, dedim. “Olmaz” dedi. “Canım, kadın, dün bir oğlunu kaybetti. Bari bunu kapisten çıkarın!” de¬ yip rica ettim. “Pekiyi!-Senin için onu da çıkarayım” dedi. Bu hudut harici gitme, yani hapishaneden çıkma bana gökten inmiş kudret helvası gibi geldi. Hiç ummuyordum. Bu sefer canımıza ezan okuyacaklarına kani idim. Çıktık. Cemal kapalı araba ile gitmemi, yoksa sokak¬ ta öldürüleceğimi söyledi- Ve: “Bizim cemiyetin sana bü¬ yük hıncı var” dedi. Öyle yaptık. Hemen evden elbise, ça¬ maşır alıp vapura girdim. Eşyamı Nöemeddin Molla ile kardeşi Esat Molla evlerine nakledip muhafaza edecekleri¬ ni söylediler. Artık vatandan kovuluyorduk. Bu kadar yaşadığımız, hatıralar ile dolu hayatımızın geçtiği yerden gidiyorduk. Gittik. Köstence’ye çıktık. ★ Vatan haricine çıktık. Şimdi halaskâr işinde gece Ma' son Locası’nda “Hareketi mutlaka yapalım. Sonra bizi mahvederler.” diye ter-ter tepindiğim arkadaşları görsem de “Nasıl!” desem. “Hareket yaparsanız sizi ben tepele¬ rim” diyen sadedil Nazım Paşa da toprağın üstünde olsa da, ona da: “Anladın mı ” desem. Mısır’a kaçan Kâmil Paşa bunağı da Köstence’de olsa da “Eşek!” desem.... gön¬ lüme biraz rahatlık gelecek. O akşam Loca’da bulunan arkadaşların da bir kısmı, sonra Mahmut Şevket vak’asıır da asıldılar. ★ Köstence’deyim. Enver, Bulgarları tard için Gelibo¬ lu’ya denizden asker şevketmiş. Bu adamın askerliği fena imiş- Yanlış bir hareket imiş. Boşuna birçok asker kırdır¬ mış. Başka bir netice olmamış. Zaten bunlar Bab-ı âli is¬ yanını, Edirne’yi geri almak dâvası ile yapmışlardı. Bu suretle meşru göstereceklerdi. Muhalifler vermiş, bunlar olsa vermezlermiş. Teşebbüs ettiler. Millete yine kan dök¬ türdüler. Kendi kanlan değil ya.... Balkan harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirda- ğı’nda ve daha yukarlarda bulunuyordu. Tarafımızdan Gelibolu Şibih Ceziresini müdafaa için bir ordu gönderil¬ mişti. Bunun erkân-ı harbi Alî Fethi ve Mustafa Kemal’¬ di. Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgar- lara hücum edecekler, Bulgar fırkalarım mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı Fakat Enver’in hücumunu beklemeden Mustafa Ketmal, Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı. Artık Bulgarların Gelibolu Şibih Ceziresine girme¬ sinden korkulup Enver’in kuvveti de oraya gönderildi. Bunun tahkiki için Miralay Sadık Sabri gönderilmiştir. Bu adam, oraya çıkar çıkmaz iskelede Kolağası Ali İhsan’] . (Paşa) görmüş. O, bu felâketin Mustafa Kemal’in hiyane- ti üzerine olduğunu söylemiştir. Mustafa Kemal’in hiyane- ri yapmasının sefcebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şe¬ refi kendisinin almasıdır. Sadık Sabri gidip işi mezkûr fır¬ kaların zabitlerinden tahkik etmiş, hepsi de işte hiyanet 408 409 HAYAT ve HATIRATIM olduğunu söylemişlerdir. Sadık Sabrİ bunu Mustafa Ke¬ mal’e sormuş, cevap verememiş. Bunları bizzat Sadık Sab- ri'den Öğrendim. Gazzeli Cemal, bu mesele hakkında bir risale neşretmiş, Fethi ona cevap vermiştir. Ne fecidir! Bizde böyle bütün hıyanetler cezasız ka - lir. Balkan Devletleri bizden aldıkları ganimeti pay ede¬ mediler, birbirine vurdular. Yunanlılar, Bulgarları önleri¬ ne katıp şimale doğru attılar. Bu da gösteriyor ki, Bui garlar, bizimle yaptıkları Lüleburgaz, Çatalca muharebe¬ leri ve Edirne muhasarası ile iyice hırpalanmış, zaafa düş¬ müşlerdir. Demek Balkan harbinin en ağır yükünü Bul¬ gurlar taşımış imiş. Yoksa Bulgar ordusu, Yunan ordu¬ suna çok üstün idi. Ne ise, bu bizim işimize yaradı. Hiç bir mukavemet görmeden bizimkiler Edirne’ye girdiler; Trak¬ ya’yı kurtardılar. Dâvaları oldu. Talihli adamlarmış. îste dikleri gökten ayaklarına düştü. Ben Şükrediyorum: îtti hatçıların hükümete gelmeleri isabet oldu, Yoksa canlı ce¬ naze hükümet dursaydı, cesaret edip de bu fırsattan isti fade edemezdi, Allah’a şükür, defoldular. Köstence’de konsolos Kadri Bey idi- Ahbabımdı. iyi, latifeci bir adamdı. Beni hiç bir gün bırakmadı; evinde ye¬ mek yedirdi. Utanır, kaçardım. Arar, bulur; zorla götü¬ rürdü. Bir müddet sonra ölmüş. Sıhhiye Vekili iken hare¬ mi ve oğlu beni buldular. Sefaletlerinden şikâyet ettiler. Yunanistan’da emlâkleri de varmış. İşlerini teshil ettim. Hanıma da elli lira verdim. Oğluna da yer buldum; fakat çocuk biraz haylazmış. Benden bir düzıye memuriyet ve para istedi. Halini öğrenince artık aldırmadım. Köstence Türkleri de çok misafirperver. Bana ziya¬ fetler verdiler. Buranın hindileri meşhur. Pek semiz ve lezzetli. Bize hindi dolmaları yedirdiler. Mecidiye şehrini gezdim. Ahalisi kamilen Türk ve Tatardır- Bu Tatarlar Dr. RIZA NUR Kırım, Rus istilâsı altına geçtiği zaman geüp çoğalmış¬ lar.... Köstence iyi bir yer. îyi bir limanı, sahilde güzel bir gazinosu, yanında güzel bir plajı var. Bir asır evveline ka¬ dar bütün Türk olan buralar ahalisi şimdi Romen, Kös¬ tence’de canım sıkılıyordu; İstanbul’a dönmek istiyordum. Mümkün değildi. Bükreş’e gittim. Bükreş küçük evleri ile güzel bir şehir. RomanyalIlar zevke pek düşkün, kadınla¬ rında iffet mefhumu az. Zabitler ekseriyetle gelin gibi süs¬ lü, yüzlerine pudra ve allık bile sürenleri çok. Yemekleri bizim yemeklere benziyor; fakat tereyağı yerine ekseri¬ yetle zeytinyağı kullanıyorlar. Hattâ eti bile zeytinyağlı yapıyorlar. Kahveleri bizim kahve. Çok âdetleri bizim. Dil¬ lerinde pek çok Türkçe kelime var. Birçok Türk darb ı meselleri söylüyorlar. Türklere mert, namuslu nazarı ile bakıyorlar. Ecdadımız bunlar üzerinde çok güzel te’sir bırakmıştır. Kralın sarayım gezdim. Maksadım, bahçeye ve kapıların iki yanma konmuş olan bizim topları görmek¬ ti- Bu toplar Plevne muharebesinde RomanyalIların eline geçmiş toplardır. Vaktiyle Millet Meclisinin ilk açıldığı za¬ manda Bükreş’te bunları görmüş, Yeni Gazete’de bir ma¬ kale neşretmiştim. O makalede, “Zavallı toplarımız esir. Bakarken, bana: Bizi kurtaramıyor musunuz diyor gibi geliyor. Böyle bir ümide düşmek mümkün mü?” demrş- tim. Dünyada muhal denilen şeyler dahi hazan mümkün olur. Nitekim sonra Harb'i Umumî esnasında bir gün Mı¬ sır’da Tepms gazetesini okuyordum. Ne göreyim!... Bizim ordu Bükreş’e girmiş. Ve bu topları alıp İstanbul’a yolla¬ mış. O vakit Yeni Gazete’de neşrettiğim o makaleyi hatır ladım. Sevindim. ° makale ile diğer bir makaleyi unutmam, ötekisi de Paris’te “Pere # la Charse’’ mezarlığını gezerken aksi tara¬ fa bakarken, başımın birden sanki gaipten bir el ile çev¬ rildiğini ve gözüme bir mezarın üstünde “Aİfred de Musse” 410 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 411 yazısının görünmesi idi. Musse, benim en sevdiğim şair dir. Bu manevî cezbeye hâlâ şaşarım. Çünkü mezarının orada olduğunu da bilmiyordum. Hemen mezara gidip görmüş idim. Başında sarı yapraklı bir salkım söğüt, ayak ucunda hercaî menekşeler vardı. Musse, bir şiirinde, bu söğüdü çok sevdiğini, ölünce başucuna dikilmesini, ayaku cuna da hercaî dikilmesini yazmıştır- Onu hatırladım. Me¬ zarı iyice muayene ederken bu mısralarm da yazılmış ol¬ duğunu gördüm, Fransızlara bravo, dedim. Bir millet bü¬ yüklerinin böyle kadrini bilir. Bu sayede o millette birçok büyükler yetişir. Bükreş’ten Cenevre’ye gittik. Bir pansiyona yerleştik. Beni bir masaya verdiler. Dört kişilik, önümde ihtiyar bir adam var. Ben geç gelirsem, âdet üzere, onları selâmlıyo¬ rum, onlardan geç gelen bizi selamlıyor. Sofradan kalkar ken de böyle. Bu, Frenklerin âdetidir. İhtiyar da beni se¬ lâmlıyordu. Bir müddet sonra ihtiyar benden selamı kes ti. Ben selâm verirsem almadı. Ben de kestim; fakat kız dım. Sebep aradım. Bir şey yok. Hayret-... Beşon gün sonra sebep anlaşıldı. Marûf Türk dostlarından ve Cenev re Dar-ül Fünûn’u muallimlerinden Mono ile Pittard’m Türkler hakkında konferans verecekleri ilân edildi. O va¬ kit bütün Avrupa Türkler aleyhine, (Ermenileri katliâm ettiler) diye, harekete gelmişti, kaynıyordu. Türklere her yerde hakaretle muamele ediyorlardı, insan Türk olduğu¬ nu söylemekten korkuyordu. Bunun da iki âmili vardı. Bi¬ ri Avrupa devletlerinin Türkiye’yi parçalamak niyetiyle efkârı hazırlamaları, diğeri Ermenilerin muntazam teşki¬ lât ile geniş mikyasta propaganda yapmaları idi. Bu pro¬ pagandalara göre sanki Ermeni kuzu, Türk kudurmuş bir kurt idi. Gece oraya gittik. Bu iki adam, bizim tabirle, has’ beten lillâh, konferans verdiler. Türk’ü ve Müslümanlığı müdafaa ettiler. O vakit bu, cesaretti, hem de âlicenaplık. Halbuki bizde propaganda nedir bilinmiyor, bu bapta en ufak teşkilât büe yoktu ve hâlâ yoktur, uyuyoruz. Bu iş çok mühimdir. Böyle adamları bulup, para verip konfe¬ ranslar, neşriyat yaptırmak hükümetin en büyük vazife¬ lerinden biridir, işte bu iki saatlik konferansta da propa¬ gandanın te’sirini gördüm- Mono gayet güzel bir yol tut¬ tu. “Ayol, Müslümanlık fena bir din değildir. Hep öyle zannediyorsunuz. Yanlış fikir. Bu din Protestantizme Re- forme’nin aynıdır!” dedi ve mukayeseyi gösterdi. Hakkı var. Meselâ ikisinde de mabette resim yüktür. Resme ta¬ pılır mı ? Konferans hıncahınç dolu İdi. Ertesi gün yemeğe indim. Bizim ihtiyar oturuyor. Ben selâm vermedim, oturdum. Baktım, adam gülümser ve teveccühlü.bir yüzle bana: “Nasılsınız?” dedi. Sert bir ta¬ vırla: “Mersi” deyip kestim. Adam devam etti: “Dün ak¬ şam konferansta idim. Ben müslümanlığı, Türk’ü çok fe¬ na zannederdim. Meğerse pek yanılmışım, yanlışmış. O islâh olmuş Protestanlığın aynı imiş. Affedersiniz”- Mu¬ amma anlaşıldı! Demek evvelâ herif bizi hıristiyan zanne¬ derek insanca muamele ediyormuş. Derken müslüman, Türk olduğumu öğrenmiş, selâmı, sabahı kesmiş. Şimdi anlamış; sözleri af dilemek kabilinden. Avrupada Türk ve Müslümanlık aleyhine müthiş bir düşmanlık vardır. Bunun sebepleri Haçlı muharebeleri, hıristiyanlık taassubu, rürklerin Avrupa fütuhatı, Hunların Avrupayı istilâsı¬ dır. Papazlar kilise ve mekteplerde asırlardan beri çocuk¬ lara bunu telkin etmişlerdir, hâlâ da ediyorlar. Paris’te Pateo nun duvarında Atilla’nın Paris üzerine yürüdüğünü gösterir ve Atillâyı perişan bir kıyafette, yalın ayak, atı dizginsiz oLarak bir vahşî halinde, tasvir eder bir resim yap¬ mışlardır. Yine bu sayede Genevieve adında bir kadını Pa¬ ris’i Atillâ’dan kurtardı diye Saint yapmışlardır. Paris’in patronu olmuştur. Kadının bir şey kurtardığı yoktur. Atillâ Paris’e girecek iken, sadece dönmüş Orlean’a git¬ miştir. AvrupalIlar bizim memleketleri alınca kabahat de- 412 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 413 ğildir; bizim vaktiyle Avrupa’yı zaptımızı alçaklık, bar¬ barlık ile tasvir ederler. işte asırlardan beri gelen Türk ve Müslümanlık düş¬ manlığı her Avrupalı’nın zihnini meşbû bir hale koymuş, bu da onlara bize karşı hakaretle kanşık bir nefrete in¬ kılâp etmiştir. Hele bu hal Fransızlarda pek ziyadedir. Bu gün Fransa’da âlimlerden, münevverlerden hakikati an lamış çok insan vardır. Bu inkılâbı bilhassa Piyer Loti ve Klod Farer yapmışlardır. Turkler bu iki adama minnettar ve medyundur- Bunların heykellerini dikmeliyiz. Bir de Harb-i Umûmide Çanakkalede harp eden Fransız zabit ve neferleri Fransız halkının bu husustaki epeyce fikirlerini değiştirmişlerdir. Bunlar Türklerin Almanlar gibi olmayıp centilmen, merhametli, merdane harp eder, hastahane ve yaralılara şefkatle muamele eder insanlar olduğunu söy¬ lemektedirler. Buna rağmen halk kitlesi eski irsî zihniyete sahiptir. Bakınız Türk’ü nasıl hakir görüyorlar, çingeneden aşağı sayıyorlar, iki misal söyliyeyim: Paris’te bir Türk Kom¬ şusu bir aile ile ahbap olur. Bir gün bu ailenin çocuğu da¬ dısı ile kapının önünde imiş. Türk evinden çıkmış, çocuk onu görünce “Türk” diye bağırmış. Dadısı çocuğa “Sus! Türk deme, gentil değildir” demiş. Bir yaz Fransa’nın ce¬ nubunda Alp Dağlan eteğinde ve bahri muhit kenarında Biarrıtz’de (Saint - Jan - De lûz) denilen deniz banyosu şehrine gittik. Bir apartman arıyordum. Bir komisyoncu dükkânı bulduk. Sahibi kadın. Ben kapıda durdum. Karım içeri gerdi. Sordu. Kadın “Siz ne millettensiniz?” dedi. Ka¬ rım: “Ne yapacaksın!” dedi. Kadm: “İspanyol, Cenubî Amerikalı, Alman, İtalyan, Rus, Leh, RomanyalI, Sırp, ilâ...” saydı. O saydıkça bizimki “Hayır!” dedi. Kadm ar¬ tık millet bulamadı- “Sen söyle!” dedi. Karım “Türk!” de¬ di. Kadm ne cevap verse beğenirsiniz?! İşte cevabı: “En sonunda aklıma geldi ama darılırsınız diye söylemedim”. işte hakkımızdaki fikir nedir bunlardan güzelce anlaşılır. Bunlara Türk ve Müslüman hakkında malûmat sorsan bir şeyden haberleri yoktur. Yalnız nefret ve hakaret, papaz¬ ların yaptıkları bir-iki tezvirden İbarettir. Meselâ Papaz¬ lar rnüslümanlarm fakirlere sadaka vermediklerini yay¬ mışlardır. Lyon’da Mesien denilen yerdeki hastahanede onyedi yaşlarında bir Fransız kızı vardı, bana bizde şada ka verilmemesinin sebebini sordu. Hatırladım, vaktiyle Roma'da Papa da Sultan Cem’in fakire sadaka verdiğini işitip kendisine : “Dininizde sadaka vermek yasak değil mİ?” diye sormuştu. Kıza nereden öğrendiğini sordum. Mektepte hocalarının söylediğini söyledi. Ve bana mek¬ teplerde okunan bir de kitap verdi. Hayret!.. Bu kitap¬ ta neler yok!... Meselâ Ayasofya Camii hakkında Öyle ya¬ lanlar var ki... Onu biz Türkler bir defa yıkmışız, bir de- fa yakmışız. Halbuki bunlar Ayasofyanm başına gelmedi değil, geldi; fakat yapanlar Haçlı AvrupalIlardır. Yani bu kitabı yazanların kendileri. Hattâ bir defasında da içinde içtiler ve kadınlarla fuhuş yaptılardı. Bunları papaz efen¬ di bize maletmiştir. Ve bu kitabı elân Fransız mekteple¬ rinde okuturlarmış-... Nitekim Yunanistan’da da mektep¬ lerde aleyhimize türlü tezvirler dolu kitaplar okuturlar. Bizim pansiyondaki ihtiyar papaz imiş. Artık bana ri¬ ayet gösteriyor ama ben heriften bir defa soğudum. O va¬ kit Avrupa’hlarm bize ne gözle baktıklarını ilk öğreniyor¬ dum; pek ağır gelmişti. Bir de pansiyonlarda yabancılarla karşı karşıya ve türlü düşünce ve etiket altında yemek ye¬ mek, hele uzun uzadıya somurtarak yemek beklemek bana en ağır gelen şeylerdendir. Her ne vakit bir pansiyona gir dimse yapamadım. Bu sebeplerle bir eşyalı oda buldum, pansiyondan çıktım. Yemeği lokantada yedim. Profesörlerden fotoğraflarını aldım. Bir makale ile Şehbal’e gönderdim. Dere etti. Birer nüsha profesörlere verdim. Bu Türk namına bir şükran ve teşvik idi. 4:14 415 HAYAT ve HATIRATIM Düşündüm, vaktim boş geçmiş dedim. Cenevre’nin en meşhur hastahanesi . olan Hosbİtal Cantonal’ın cerrahî kısmına devama başladım. Bir taraftan da Fransızcarru ilerletmek için para ile bir kadın tuttum. Bir taraftan da Alpiniste elbisesi aldım. Bu şehir güzeldir. Göl, ırmaklar, ağaçlar, bahçeler arasında hoş bir yerdir. Kışın şehrin Önü¬ ne türlü renkte ördekler, kuşlar dolar- Burada av yasak olduğundan hayvanlar bunu bilir toplanırlar, insandan pek kaçmazlar. Sanki bir kuş sergisidir. Herkes bunlara ekmek atar. Eğlenceli bir şey olur. Yazın bir yanda kar gibi ak, diğer yanda kırmızı gagalı kuzguni siyah kuğular dolaşır; kâh kabarıp oynaşırlar. Kuğu çok ahmak bir hayvandır. Kaz cinsindendir. Ama ondan ahmaktır. Ekmek atarsınız, onu bile birden görüp anlayamaz; yanındaki ekmeği baş¬ ka hayvanlar kapar. Şehrin yanında büyük ve küçük Sa- lasie Dağlan vardır. Güzel yerlerdir. Dağa elbise ve foti¬ nini giyip, elime ucu demirli bastonu alıp bu dağlarda gün¬ lerce dolaşırdım. Hastahaneye aylarca devam ettim. Ora¬ nın operatörü Girare adında biri idi. Bilmediğim, yeni bir şey görüp bir istifade edemedim. Gülhanenin ve Alman profesörlerin kıymetini bir kat daha anladım. Fransızca" dan da pek istifade edemedim. Bir defa buranın şivesi Pa¬ ris şivesi gibi değil, ayrı kelimeler de var. Meselâ Paris’te dükkâna Bontique, burada Arcade, Paris’te seksene Qu- atre vigl, burada Ocante diyorlar. Fransızca öyle bir dil ki Fransa’da bile birçok Patoist var. Paris’ten çıktınız mı bir düziye şive değişiyor. Meselâ Marsilya’da büsbütün kaba. Paris’liler Marsilya’lılalm dili ile alay ederler. Bu, tıpkı bizim Kastomunu dili ile yaptığımız gibidir. Fransız- cayı mutlaka Paris’te öğrenmelidir. Halkında - argodan hariç - türlü kelime ve tabirler vardır ki Paris’e mahsus* tur. Telâffuz da böyle. Bunlar kitap ile öğrenilemez. Bi¬ zim îstanbulda öğrendiğimiz Fransızcaya âdeta Fransız kelimeleri ile söylenen bir Türkçe denebilir. Yalnız aksa- Dr. RIZA NUR nımız iyicedir. Hattâ birçok taşralı Fransızlardan daha İyi Paris telâffuzunu' yakalıyoruz. Türk’ün bu kabiliyeti var. Dili kolay dönüyor. ittihatçılar beni talebe yapmışlar. Maarif Nezaretin¬ den bir talebe maaşı bağlamışlar. Bununla yaşıyordum. Tıbbiyede profesördük, yine talebeliğe inmiştik. Zararı yok- Bir lokma ekmek veriyorlar ya. Fakat sıkılmaya başladım, içime gariplik geldi. Vatan hasreti arttıkça arttı.-Bu hal nihayet melankoli derecelerine vardı. Cenev¬ re’ye sığamıyordum. Uyku da gitmişti. Görüyordum ki daüssıla denilen hastalık gelmişti. Der iken haber aldım. Doktor Nazım bu maaşı kestirmek için uğraşıp duruyor¬ muş. Çok garazkâr ve intikamcı bir adammış; ne ise İstan¬ bul muhafızı Cemal Paşa ile Maarif Nazırı Şükrü Bey, N⬠zında mukavemet ediyorlarmış. Nâzım kendi menfaatle¬ rini de bilmeyen bir adam. Çünkü maaş kesilince bu adam kızar, yine işe başlar, tecrübe ile sabit ki, elinden de geli¬ yor, iyisi mi ağzma bir lokma ekmek tıkılmış, sesini çıkar¬ mıyor deye de düşünemiyordu. Hem benim her şeyimi elimden almışsınız; yerimden yurdumdan da kovmuşsu¬ nuz. Şimdi bir lokma ekmeği kesmek nasıl olur, nasıl vic¬ dan? Bir dost bir düziye bunları bana yazdı; Cemal ile Şükrü’ye yazmamı ve beni sevdiklerini söyledi. Yazdım. Bunlardan da cevap aldım. Beni hudut haricine çıkaracak¬ ları zaman Cemaİ’e; “Ben gidiyorum, pekiyi!. Siz de artık iyi olun. Milleti iyi idare edin, hiç bir sesim çıkmaz, hat¬ ta öyle yaparsanız sizi takdir ederim- Bu son sözüm. Artık cemiyetinizde kötülük olmasın” demiştim. O da “Göre¬ ceksin. Ne iyi olacak” demişti. Bunu Gurbet Dağarcığı adındaki eserimin mukaddimesinde neşrettim. Mektupla¬ rımda yine bu tarzda şeyler yazıyordum. Nitekim Cemal hatıratında Ali Kemal’in bir mektubu ile benim bir mek¬ tubumun bir kısmın ıneşretmiştir ki orada da bu sözler görülüyor. 416 417 HAYAT ve HATIRATIM Cenevre’ye ilk geldiğim vakit Kemal MkLhat’ı orada buldum. Arası biraz geçti Dahiliye Nazın Raşıt de ailesiy¬ le geldi. Der iken Halâskârlardan polis müdürü Yusuf Ra- sih düştü. Bu adam beş parasız da idi. Benden bir daha iade etmemek üzere para da aldı. Aç idi. Ne yapayım ver dim. Hem de bu adam Kâmil Paşa kabinesi zamanında po¬ lis müdürü olmuş, îttihatçılann tevkifi işini ağzına burnu¬ na bulaştırmış idi. Hem de artık gururlanmış, bizi tanımı¬ yordu. Bir gün Garden des.Angelies’de göle karşı oturmuş¬ tum. Bir bir bunlar da geldiler. Ayni kanepeye oturdular. Der iken İbrahim Temo da, Cenevre’de imiş, tanımadığım biri ile düştü. Bab'i Âli baskınından konuşuluyordu, dert yanılıyordu. Hepimiz de evlerinden koğulmuş, sokakta kal¬ mışlar nev’inden idik. Rüştü Bey kabahati Kâmil ve N⬠zım paşalara buldu. Kızdım ve dedim ki: “Evet doğru, on¬ lardan hayır yoktu. Siz onlardan ümidinizi kesince tedbir alabilir ve ihtilâli bastırırdınız. Asıl kabahat sizin.” “Ben ne yapabilirdim. Askerim mi vardı?” dedi. Dedim ki: “Evet! Jandarma ve polis elinizde idi. Bu işe bol bol ye¬ terdi”. Dedi ki: “Polis hep ittihatçı idi. Ben ne yapabilir¬ dim?”. Dedim: “Değiştireydin. Bu iş için bol bol zamanın oldu. Halbuki aksine polisten bizim adamlarımızı attın. Bu ne ahmaklık idi?!.... Sana adamımız olan bir polisi attın da yerine koymanız için, hattâ terfi ettirmeniz için on de¬ fa söyledim- Kulak bile vermediniz, buna ne dersiniz?”. Cevap yok. Bunun sebebi basit idi: Rıza Nur’un adamı ol¬ masın. Bu adamların işi arkadaşça söylemekti. Tuhaftır mevkie gelenlerde bu zihniyet oluyor. Evvelâ arkadaşlar, yani rakipler bitsin. Bitmezse mevkii ellerinden alıverir ler diye korkuyor. Amma bu Nasreddin Hoca gibi insanıu bastığı dalı kesmektir. Bu işler şahısla değil, sosyete ile kâimdir. Tepelemek değil, daha arkadaş bulmak lâzımdır. Bunu bilmelidirler. Hükümet kuvveti kâfi zannettiler. On¬ dan da istifadeyi bilemediler. Pek kabiliyetsiz adamlar Dr. RIZA NUR mış.... Nitekim Mustafa Kemal de arkadaş tepeledi; fakat o yerine kendine kul, köle olacak adamlar bulup koydu. De¬ dim ki: “işin gücün Sadrazam olmak için entrika yapmak. Saraydan çıkmıyordun ki.... Mevkiinizi emin sanıyordu¬ nuz. Desteksiz dururuz zannettiniz. Zayıf bir zekâ göster¬ diniz. Bir gün geldi, b izim üç yılda nice emekle alıp size verdiğimiz mevkii üç dakikada üç kişiye verip için içinden çıktınız- Madem ki polis, hep ittihatçı idi neden değiştim- iniyordunuz. Bab ı Âli’ye yirmi kişi sivil muhafız da koya¬ maz mıydınız? Bu kadar âciz iseniz dahiliye nazırlığında ne işiniz var? Yahut koyamazsanız bana söyleseydiniz Si- noptan yirmi kişi getirirdim. Bu iş olmaz, burada böyle dert dökmezdik”. Hakikaten Babu Âli’de medihalde yirmi veya on si¬ lâhlı adam olsaydı darbe muvaffak olamazdı. Asıl işi ya¬ pan ittihatçı beş ' on kişi olup diğerleri kuru kalabalık; dekor, figüran idi. Enver, Talât, ilâ... Yani bu birkaç kişi içeri dalınca üzerlerine bir yaylım ateş edilseydi bunlar yere serüir, kalabalık derhal dağılırdı. Nitekim Dar-ül- Fünûn mes’elesinde gözümle gördümdü. Muvakemeti gö¬ rünce silâha bile hacet kalmadan dağılmışlardı. Mesele de kapanırdı. Hem de ittihatçılar reissiz kalıp tam gider lerdi. Reşit kıpkırmızı oldu. Cevap yok, kalktı gitti. Artık Cenevre’de pek sıkılıyordum. Kendimi kimse¬ siz, kalmış bir adam zannediyordum. Gurbet çok güç şey. Derin bir keder. Bazı günler kederi unutmak için konuş¬ mak ihtiyacını duyuyorum. Adam arıyorum, yok. Bu da pek güç şey. Melankoli her gün artıyor; bende gaye, prog¬ ram, meşguliyet yok- Vakit geçmiyor; gün sanki yıldır. Mazimi düşünüyorum, hep bir hiç olmuş; istikbale bakı¬ yorum, karanlık bir meçhuliyet. Bu esnada Nice’ten Mahir Said’ten bir mektup aldım. “Ben de kaçmanın yolunu bulup buraya geldim” diyor. F. 27 418 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 419 Sevindim, “Onda havadis vardım” dedim. Hemen bir mek¬ tupla malûmat istedim, “yazamam. Malûmat çok. İstiyor¬ san buraya gel!” dedi. Hesap ettim, para efendi müsaade etmiyor. “Gelemem, yaz!” dedim. İsrar etti. Gitmedim. Bir gün yine bir mektup: Ula gel! Burada seni sevenler var. Görmek istiyorlar. İşte Şükrü Paşa da davet ediyor” di¬ yor. Hakikaten mektubun kenarında Serasker Rıza Pa şa’nm oğlu Şükrü Paşa da: “Biz seni sevenlerdeniz. Bu¬ raya mutlaka gel. Sana pansiyonda oda bile tuttum. Pa¬ ra boşuna gitmesin!” diyor- Hesap ettim. Bizim burada odanın maaşı işleyecek ama Nice’de oda parası yok. De¬ mek yalnız yol masrafı var. Bu da ehemmiyetsiz. Bütçe¬ ye rahne açmıyor. Gitmeye karar verdim. Bir ufak bavul alıp gittim. Hakikaten Şükrü bana Place Manenat’da Ge _ tee’ye karşı güzel bir pansiyonda oda tutmuş. Görüştük, odaya yerleştik. Ben malûmata aç idim. Mahir Said’e he¬ men sordum. Baktım bir şey yok. Âdeta kızdım. Ne ise onbeş gün kadar kaldım. Orada canım sıkıldı. Bir yerde duramıyordum. Cenevre’ye dönmeye karar verip bavulu elime aldım. Şükrü ve Mahir’i veda için gördüm. Dediler “Vallahi olmaz. Yahu, oda bir ay için tutulmuş, parası ve¬ rilmiştir- Boşa mı gitsin. Günah”. Israrlarına dayanama¬ dım, kaldım. Ertesi günü Mahir geldi, dedi ki: “Doktor seni evlendirelim”, “Deli mi oldun?” dedim. “Sahih” de¬ di. “Canım ben evlenmemeye karar vermiş bir adamım. Hem beş param yok. Evlenme para ister. Maişeti yoluna koymuş adam evlenebilir. Biz ise vatandan kovulmuş, ha¬ vada insanlarız. Ne diyorsun?!” dedim. “Yok, ben seni ev¬ lendireceğim” dedi. “Kiminle?” dedim. “Şükrü Paşa’nm kızı ile” dedi. “Onun kızı var mı?” dedim. “Evvelki gün Junede karşında oturan” dedi. O ana kadar Şükrü’nün kı¬ zı olduğunu da bilmiyordum. Bizi Nis’e çağırmanın ve av¬ detime mani olmanın sebebi anlaşıldı. Kızın yanında iri bir kadın da vardı; hatırladım. Onu sordum- “Şükrü Pa¬ şa’nm haremi” dedi. Diğer ihtiyar hanımı sordum. Saras- kerin hanımı imiş. Ben Şükrü Paşa’nın haremini kızının anası zannettim. Evlendikten sonra öğrendim ki Vİyanalı bir fahişe kadınmış; Şükrü’nün metresi imiş; nihayet ni¬ kâh etmiş. Bizim alacağımız kızın anası ise onu doğur¬ muş, lohusalıkta ölmüş imiş. Birden bana bu iş hoş geldi. Derhal yalnızlıktan kurtulacağımı, gariplik derdinin bite¬ ceği aklıma geldi. Eğer ben o esnada nostaljini olmasay¬ dım asla evle inmezdim. Bu vaziyet beni derhal evlenmeye şevketti. Otuzdört yaşında idim. Bu kadar yıllık evlenme¬ mek kat’i kararı bir anda eriyip gitti. Kız da çirkin değil, hele gözleri müstesna güzel. Dedim ki kalabalık bir aile. Bunların içinde gurbeti unuturum. Şimdi ben Mahirin ağ¬ zını aradım. Dedim ki: “Sen evlendiriyorsun ama kız se¬ nin değil, bakalım Şükrü Paşa verir mi? Onlar zengin aile, biz ise bak ne vaziyette düştük?” Ben eskiden evlensem bi¬ le fikrimce zengin kız istemezdim- “Derdi çekilmez, kafa tutar” derdim. Şimdi o da aklıma gelmiyordu. Mahir: “Senin nene lâzım” dedi. Daha deştim, itiraf etti. “Onlar söylemese ben nasıl sana teklif ederdim. Yalnız onlar bu¬ nu senin bilmeni istemiyorlar ve kıza senin sahip çıkmam insıyatifi senin almanı istiyorlar.” dedi. Elbet, tabiî idi. Kız tarafı redde karşı müşkil vaziyete düşebilir ve ağır olur, hakları var. “Pekiyi!” dedik. Mahir gitti, geldi. Pansiyo¬ nun önünde Şükrü Paşa’ya rastladık, Allah’ın emri ile kr zmı'istedim. “Pekiyi!” dedi. Bir müddet sonra ayrıldık. Pansiyona geldim. Şimdi beni derin bir düşünce aldı- His¬ si ve âni hâl geçmiş, yerine akıl ve mantık gelmişti. Şöyle düşündüm; Rıza! Sen çapkın adamsın. Evlenince kat’iy yen bundan vazgeçmelisin. Bununla aile olmaz. Pek fazla hiir yaşadın. Hürriyeti sever ve ona alışırsın Evlenme bir esarettir. Hürriyetinden, rahatından bir kısmını feda ede¬ ceksin. Parmağa takılan nikâh halkası boyuna geçirilen 420 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 421 aftan lâledir. Buna tas masın? Ya o, ya o.... Alta koydum, ttrt» koydum, çapkmhğ* ebeffiyyen veda ettim. Hürriye¬ timi de feda ettim. Ancak vasiyetim fena, aile nasıl ge¬ çindiririm, Bu ağı t geldi. Sade bununla geri dönmeğe ka¬ rar vermem lâzımdı. Halbuki bir evlenmede daha düşüne¬ cek nioe şeyler vardı: Kız hakkında tahkikat, aile hakkın¬ da tahkikat, kında verem, sinir, irsi ve dimağî bir hasta¬ lık olmaması gibi birçok şeyler. Bunlar, meselâ bir delilik bir aileyi bedbaht ve perişan ©den bir şeydir. Bunları he¬ kimlikte okudum, ne kadar iyi bilirdim. Hayatımda çok, kimselçre de bu nasihatlan verirdim- Şimdi hiç bilemedim. Şükrii PagaV buldum. Dedim ki: “Kırınız kaç yaşında?”. “Onsekiz” dedi. Dedim: ‘Yaş farkımız çok.” “Hayır! Çok değil, erkek yaşlı olmalıdır” dedi. Bense, bari evlenince, hiç olmazsa tahsilli bir eş isterdim. Düşündüm, kendi ken¬ dime: -‘Bu mahzur'değiL Ben okuturum. Daha iyi istedi¬ ğim gibi bir tahsil ve terbiye veririm” dedim. Sonra dedim ki: “Bir nokta var ki çök mühim. Benim vaziyetim malûm. Sizin kızınız iyi görmüştür. Ben onu nasıl geçindirebilirim. Bu sebeple bu iş olmıyacaktır paşam. Mazeret makul ve büyüktür.” Derhal dedi: “Biz onu bilmiyor muyuz.... Bu meydanda bir şey. Bize para değil senin gibi namuslu, di¬ rayetli, Atisi parlak bir damat gerek. Para bizde çok. On¬ lar senden, para da bizden, tamam”. “Ama, dedim, karı¬ mı ben geç indirmeliyim.’’ ‘İlerde elbet” dedi. Bir insan tamam olmak için mutlaka evlemmelidir. Bunu düşündüm, daüssıla da v tepemize bindi. îş oldu, bitti. Şeyhülislâmın oğlu Muhtar beni buldu. Dedi ki: “Ah¬ maklık etme! Otuzbih aten iste! Vermezlerse evlenme. Sonra felâkete düşersin. Sen bunları bilmiyorsun.” Dedim ki: “Muhtar, çocuksun. Para ile evlenilir mi istiyeyim.” Çok uğraştı. Dinletemedi. Meğerse Muhtar’m hakkı var¬ mış, bana dostmuş. Derhal seraskerin evinde o esnada orada bulunan Şey¬ hülislâm Cemateddhı Efendi, Bahriye Nazın sabıkı Us s an Paşa mahdumu Rüştü Paşa, eski ricalden bir kısmının hu¬ zur ve şehadetleri ile nikâhımın, kıydı. Evlendik. Tuhaf, bunların İmzam ile yazılan nikâh' kağıdını da Şükrü Paşa alıp sakladı- Şimdi ben de hayretteyim. Uç gün içinde evlendik.... Anam demişti: “Evlenirsin oğlum, hem,de aklında, yok iken, birden....” Bu kadın Peygamber miydi? Fakat daha başka şeyler de söylemişti; Bakalım onlar ne olacak?!.... Evlenme hatırımda yok iken; yani nikâhtan dört gün evvel Niee’te çapkınlık etmiştim. Bir hastalık almamak için daima cebimde taşıdığım süblime ile yıkamıştım. Bu se¬ fer mahluiü kuvvetli yapmışım. Uçta ufak bir ıslaklık pey- dah oldu. Bir hastalık âldım zannederek fena korktum; çünkü evleniyorum. Mâsum bir kıza hastalık vermek, ne cinayet, ne cinayet!... Bir haftayı bekledim. Ve bu müd¬ det içinde içim eridi. Ne ise tef rıh zamanı geçti, akıntı ol¬ madığı gibi ıslaklık da kayboldu. Bu çapkınlık hür haya¬ ta, eğlencelere son veda olmuş idi. Seraskerin Mont Boron denüen yerde denize bakar bir villâsı vardı. Orada bize bir oda verdiler. Karımla ge¬ ziyoruz. Baktım, masum, saf bir çocuk. Ziya görmemiş bir fotoğraf camı gibi. Dünyada hiç bir şey bilmiyor* Ancak hâl ü hareketinde bir hafiflik var. Meselâ yürür iken bir¬ den uçup gidiyor; manası yok. Utangaç, Sıkılgan; bir er¬ keğin yüzüne bakamıyor, başı daima önünde. Bunlar iyi alamet. Bu kadarı tabiî çocukluktur; za.Tnn.nl» olur. Bende artık evlilik hayatına ait istikbal için saf, yüce arzular, projeler başladı. Nikâh bitince âdet üzere Seraskerle hanımmın elini öptüm. Düğün, ziyafet hiç bir şey yapmadık. Ben zateıi böyle şeyleri sevmezdim. Onlar da sevmezlermiş!.... Seras¬ ker Paşa bana bir saat iie kordon verdi. “Sana hediyem olsun” dedi. Haremi bir bavul getirdi, verdi ‘Hediyem of 422 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 423 sun” dedi. Şiikrü Paşa da üzerinde pire kadar birkaç elmas olan bir kol düğmesi verdi. Bunlar âlâ; fakat tuhaf bir şey oldu, dimağımı bütün sarstı ve içimi irkiltti. Seraske - rin hanımı odadan çıkmıştı. Serasker yerinden kalktı, ya¬ nıma doğru yürüdü. Ayağa kalktım. Kulağıma eğildi: “Ba¬ vulu Hanım verdi ama, benimdir. Ben verdim demektir.” dedi, o da çıktı. Bu söz bütün saflığımı, hüsnüniyetimi alt¬ üst etti. Ne adî söz. Senin de olsa sus be adam. Hem bu bavul otuz santimetre boyunda içinde birkaç ustura, fır¬ ça ve emsali olan bavuldu. Eski, üstü leke içinde idi. Pek âdi bir şeydi. Hikâye edeyim: içindeki usturaları sonra kullandım. Kesmedi, iyi bilememişlerdir dedim, başka ye¬ re bilettim; yine kesmedi. Belki beş defa çarka tutturdum kesmedi. Attım, işte bu hikâye sade bu bavulun ne oldu¬ ğunu gösterir. O vakitki para ile yenisi bir altın değil. Ar¬ tık eskisine paha biç!... Böyle bir âdi hediye sanki mühim bir şeymiş de karısının vermesinden kıskanmış, kendi ver¬ diğini söylüyor. Bu kıymetli şey, Seraskerin bu sözüne se¬ bep olmuştu. Bu sözle doğrusu bana bu adamdan İğrenme geldi. Nikâhtan sonra gerdeğe girer iken bizde güveyin sır¬ ıma yumruk vurmak âdettir- Hiç hatırımda yok. Hem Nice’teyiz. Girer iken iki küreğimin ortasına öyle bir yum¬ ruk indi ki sanki otuz okkalık bir demir topuz olanca hızı he inmiş idi. Burnumun direği sızladı. Böndüm, Mahir. Si¬ nik bir suratla gülüyor. Hemen dedim ki: “Şunu ayağımın altına alayım da bir iyi dögeyim” ellerimi kaldırdım. O da anladı, çekildi. Ben de aklım başıma geldi, kendimi tut¬ tur. Derler ki: “O adama yumurta yedirir ama adamın kafasında kırar da öyle yedirir.” Evlendirmesi sanki yu¬ murta öyle böyle yediriyordu. Evlenmemin üçüncü günü idi. Sokağa gitmiştim. Eve geldim. Odamıza girdim. Karım yere oturmuş, kollarım, başını karyolaya koymuş, ağlıyor. Ben kapıyı açınca o ya¬ tağın üzerinden bir şeyler toplayıp sakladı ve yüzünü ya tağa kapattı. “Niye ağlıyorsun?” dedim. Tuhaf, üçüncü günü ağlıyordu. Söylemek istemedi. Zorladım ve t O sak ladığın ne?” dedim. Nihayet bir bilezik gösterip anlattı: “Büyük annem nikâh günü bana bu yüzüğü vermişti. Bu¬ gün geri istedi. Vermek istemedim. Ver, onu evlenirken Hayat’a (kızkardeşi) vereceğim dedi. Ona ağlıyorum.” Elime alıp bileziğe baktım. Üzeri savatlı altm yıldızlı bir şeydi. Ö vakitki para ile takribi elli kuruşluk idi. Çok mü¬ teessir oldum. Uç gün evvel Seraskerin bayağılığı, bugün karısının daha müthiş bayağılığı; “Allah... galiba bir çır- kef çukuruna düştüm” dedim. Karımın kulağında, boy¬ nunda bir şey yoktu. Kendisi zahar utanıyordu da bana bir gün: “Anamdan kalma elmaslarım var. Büyük anam¬ da- saklı. Verecekler. Büyük anamın da fındık gibi pırlan¬ ta ve zümrütleri dolu” demişti. Hakikaten bu ihtiyar ha mmın üzerinde dehşetli mücevherat vardı. Sonra gördüm, bir pırlanta küpesi o kadar büyüktü ki, kulağını çekmez, sarkardı. Kulakları küpeden yarık idi. Derlerdi ki, kula ğmı bu küpeler yırttı. Ve sonra öğrendim, hanımda lâakal üç yüz bin altınlık mücevherat vardı. Böyle zengin bir ha¬ nım ilk evlenen torununa elli kuruşluk bir bilezik veriyor, üç gün sonra da geri alıyor!.. Şu levhayı tavsif etmiye- yim_ Yalnız şunu diyeyim: Bari alacaksın, şunu hiç ver- miyeydin ya. Bunlara bana bu aile hakkında fena fikirler veriyor ve bu şeyler nefsime hakaret geliyordu. Birkaç gün sonra anasından kalan elmasları vermiş¬ ler. Gösterdi: eski şeyler. Kendileri böbürlenir bir tavırla iki yüz elli liralık (altm) dır. dediler. Bizim kan yine ağla¬ dı. Dedim: “Yine ne var?” Dedi: “En güzellerini almışlar. Bir tanesi de Zeki Bey (sonra Vahidettiıı’e yaver olan, ki o vakit Seraskerin yaveri) evlenirken onun karısına hedi¬ ye verdilerdi.” Düşündüm: Felâket. Bu pek âdi bir aile. Anamın de- 424 HAYAT ve HATIRATIM diğinin biri daha çıkıyordu. Evlenir de bir belâsına düşer¬ sin, demişti ya. Dedim ki: “Bana ne? Bunlarla evlenmedim ya; karım iyi olsun. Bir gün yanlarından geçer, gideriz.” Birkaç gün geçti. Yanlarında Hoca Hanım adında bir ka¬ dın vardı. Bu kadına. Paşa, hüsnnı muamele eder, büyük hanım ise sevmezdi. Meğerse Seraskerin metrem imiş. Hayret!.. Şişman, çopur suratlı, esmer, çirkin, kırk yaş¬ larında bir kan!., mide!.. Kan hergün kaşlarım alır, sura tına dehşetli pudra sürerdi. Kaşlarının al benan kenarları pudra gelirice Siyah tahtaya bir kat hafif badana» sürül müş manzarasını alırdı. Çiçek bozuğu çukurlarına pudra dolar, kara derili yüzü şiddetli rüzgârla kar yağdığı va¬ kit çukurlarda kalıp başka yerlerde eseri kalmamış kara topraklar gibi bir şey olurdu. Biz odamızda oturuyoruz. Hoca Hanım geldi. Kapı¬ ya dikildi. Dilenci kovar bir ses ve tavırla: “Büyük paşa, hanımefendi diyor ki; misafir gelecek, evde yer yok Ka¬ rışım alsın da gitsin.” Tavan, duvarlar döndü, eğildi. Sanki hepsi birden üstüme yıkılıverdi. Kapıdaki kadın da yürüyüp bunlara karıştı, dönüyor. Sanki gök parçalan¬ mış, yer yanlmış, birbirine girmiş, kıyamet kopuyordu. Hepsi dönüp dönüp başıma geçti. Bir müddet kendimi bi¬ lemedim. Aküm başıma geldi. “Hadi!” dedim; karıyı alıp sokağa çıktık. Evlendiğimizin üçüncü günü idi ki; böylece evden kovulduk. Ucuz yerlerde dolaştık. Pis bir otel bul¬ duk. Odaya girdik. Şimdi karı ağlıyor, ben düşünüyorum: “Neye uğradık? Arkam zaten kakmıyordu; şimdi iki hör- güçlii bir deve gibi oldum. Biz kendi yükümüzü çekemi¬ yorduk; şimdi bir de kan yükünü bu gurbette nasıl taşı¬ yacağım?..” Çıldırmamak bir şey değil. Hani Şükrü Paşa’- mn sözü? “Para bizden!” Kulağımda çın çın çınladı. Şükrü ortada yok. Ben daüssılaya müptelâ idim. Şimdi üstüme büsbütün gariplik çöktü. Artık bu ailenin müthiş âdiliği- Dr. RIZA NUR 425 ne kafi surette hükmettim. Tereddüdüm ka’madı. işte anamın sözünün ikinci kısmı da çıktı. Bana öyle geldi ki bu adamların içi kokmuş, pislik dolu bir çöp tenekeleri varmış; mezbele arayıp duruyor- larmış. Beni buldular, üstüme böcü ettiler, çöp tenekesini de verdiler boşalttılar. Kızlan çöp!.. Neden acaba? Beni bir meraktır aldı. Ben mezbele. Bunda merak etmiyordum, öyle zannedebilirler ya. Bazan insan sıkışık oıur da ke¬ nef arar, bulamayınca usulca temiz bir sokağa da işer, gi¬ der. “Oldu...” dedik. Ne yapalım karnınız iyi olsuıı... Bu tesellisi... Eskiden beri evlenirsem mutlaka bal ayuıa çıkarım derdim. Dedim bari bu suretle' buradan defolalım. Balayı değil, zakkum, ya şeytan tersi ayı mı, Strychnine zehri ayı hu?!.. Kızlarını şunlaram başına at, savuş. Ne ister. Fa¬ kat ben bunu alçaklık sayıyorum. Ben yine hiç bozmuyorum. Anlamamazlığa geliyorum. Hep gayet terbiye ile muamele edip daima ellerini öpü¬ yorum. Bizim kamun, küçük amcası Ziya Bey Paris’ten bir altın saat ve kordonu düğün hediyesi göndermiş. Uç- yüz.franklık. Alâ şey!.. Babası kızına hiçbir şey vermedi ya .. Bizim kanya: “Git! .Söyle de halayına gidelim!” de¬ dim. Gitti, söyledi. Razı olmadılar. Şükrü’yü buldum. Zor¬ landım. izin verdiler. Benim doksan kadar altın liram var¬ dı. Maarif Nezareti de ayda altıyüz frank veriyordu. Bu da altın olarak otuz lira eder ve o vakit iyi bir para idi. Serasker ve büyük hanım kızlanna yol harçlığı vermedi¬ ler. Trene biniyoruz. Şükrü geldi. “Param yok. Size para lâzımdır. Veremiyorum!” dedi. Hiç olmazsa böyle söyledi. Cidden memnun oldum ve; “Paşam, bende var ya, yeter.... Müteesir olma!” dedim. Gittik, çok eşyamız yok. Benimki¬ ler zaten Cenevrede. Hanımın ise dört kat çamaşırı, üç el¬ bisesi, iki mantosu, iki şapkası, iki kundurası var. Hepsi bir sandık içinde. Bütün çeyizi bu idi. 426 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 427 Cenevreye vardık. Bizim bekâr odasına indik. Gezi¬ lecek yerleri gezdiriyorum. Bir güğümlük var. Bizim ha¬ nım bir lokantaya girip yemek yiyemiyor. Erkeklerden utanıyor, giremiyor. Baktım, samimi bir surette böyle Bir taraftan memnun oldum ama bu kadarı da fazla Ne yap- trnısa, ne dedimse olmuyor. Charcuterie’den şunu, bunu alıp odamızda yiyoruz. Bu da hem kâfi değil, hem n: ide¬ mizi bozuyor. Abur cubur demektir. Bilhassa AvrupalIla¬ rın Charcuterie dedikleri şeyler sucuk, jambon ve ekseri domuz eti ile yapılmış şeyler. Bunların hazmı güç olduğu Avrupada döktorlarca da malûmdur, söylerler. Bizim pas¬ tırma, sucuk nevinden şeyler. Bir de bizim karı hiç lakırdı dinlemiyor; pekiyi dilemesin ama yaptığı şeyler mantıkî olsun. Halbuki mantıksız, saçma ve muvazenesizce şeyler. . “Hoppala!.. Bakalım sonu ne olacak?!..“ demeğe başladım.. Bekâr odasında balayı olur mu? İyi bir otele inmek lâzımdı. Buna paramız yetişmez. Yine mümkündü; fakat hanım otele de giremiyor. İnaîlahe maassabirm.. Bütün eşyamı aldım. Odayı sahibine teslim ettim. Cenevre'den çıktık. Luzern gölü, înterlagan, Jangfrau (Genç kadın ki; tepesi karlı bir dağdır), Zürlh. sonra Fransa’da Mont Blanc (Akdağ ki, tepesinde cumudiye vardır), şu, bu, bü¬ tün İsviçre’yi gezdik. Montblanc’ta cumûdiyelerin üzerin¬ de yürüdük. Temmuz idi. Tepeye kadar terliyorduk. Tepe¬ ye karamayerli şimendiferle çıkmıştık. Sonra yaya olarak üzerine inince üşümeye başladık. Cumudiye hiç görmemiş¬ tim. Yalnız İlm-İ arzda okumuştum. Cumûdiye denen şey tepeler arasındaki çukurları buzlar doldurmuş, herbıri dag- kadar bir küfe. Bu büzlerin bazı yerlerinde müthiş çatlak¬ la*’ var. İnsan ayağı kayar, düşerse çatlakların bazı yerin¬ den sığar, altına girer. Altmdan su akıyor, görülüyor. Git- t : , gider; bir daha çıkarılamaz. Bazen bovie kaza oitır muş. Burada adamlar var; Guide klavuz diyorlar. İnsanı puıa ile curr.ûdiyede gezdiriyorlar. Bizi de bir bir gezdir¬ di. Buz kütleleri buz değil, üstleri arızalı. Tepeleri, çukur¬ lar; var. Bu adamlar ellerindeki kazma gibi şeyi buza vu¬ ru]) takıyoy ona asılarak çıkıyorlar. Şuuru bizi de elimiz¬ den tutup çıkarıyorlar. Böyle, bey'e tepeye çıkıyoruz. Her¬ halde tehlikeli bir gezinti. Bereket versin kolayını bu'muş- iar. Orada mahsus yapılmış yün çouıp’ur satıyorlar. Bun¬ ları potinin üstüne çekiyorlar. B : z de öyle yaptık. Hiç kaymadık sonra oraya ait hatıra’n* satıyorlar. Bunlar¬ dan bir ucu çivili baston ile şapkaya, takılan ora kuşlan timlerinden bir sorguç aldım. Hâ:â şapka kurumda durur. Benimle Dünyayı dolaştı İsviçre Dünyanın en güzel memleketlerindeniir. Bir çok dağlar, aralarında ırmaklar ve göller var. Bir çok yer¬ lerden sular sarı! şarıl çağlayan halinde akar. Tabiatın bu güzel memleketine bakmışlar da... Türlü çam ormanları yetiştirmişler, her tarafa yollar yapmışlar. Güzel körler vücuda getirmişler. Bir cennet dense yeridir. Yazın bu dağlar güzeldir. Kışın da buralarda ski vesâir kış spor eğlenceleri yaparlar. Zenginler dünyanın her tarafından gelir. Bilhassa Amerikalılar ve İngilizler gelirler. Bunlar çok zengin insanlardır. Bu memlekete milyonlar bırakırlar. Zaten bu ahalinin geçinmesi en ziyade bu seyyahlardan¬ dır. — Bu güzel yerden Paris’e gittik. Hanınım amcası Ziya Rey bizi evine misafir etti. İstemedim; zorladı. Onbeş gün kaldık. Bize doğrusu iyi baktılar. Baktım ki; iyi adam. Şerir değil, bil'akis iyi yürekli. Hem de okumaya meraklı bir adam; hoşuma gitti. Fakat zekâsı basit. Ne kadar oku¬ sa bîr şev hâsıl edemez. Haremi bizimkinin elmaslarını muayene etti, yüzelli lira eder dedi. Benim elbiselerimi muayene etmiş, “Frak’ı smokini herşeysi var'’ demiş, tak¬ dir etmiş!.. Bunun bir takdir olacağını bilmiyordum. Ben¬ de bun 1 ar çoktan beri vardı. Hâlâ da var; fakat giydiğim nadir. Bunları ömrümde bir defa yani meşrutiyet ilânında HAYAT re HATIRATIM Dr. RIZA KÜR TCpC7 yaptırdım hâlâ onlardır. Lozanda da konferans esnasında onları göre biçimi modasına bir rotüş yaptırarak giydim. Hâlâ yeni gibi durur. Ziya Bey, Mahmud .Şevket’ten bahsetti. Alık alık ba¬ kınca “Haberin yok galiba. Mahmud Şerket’i vurdular - ' dedi. “El ceza m in cinsül amel” dedim. Meğerse Kâzım, Bahriye Zabiti Şevki ve bizim Halâskârlar işinde kahra¬ manlık eden HaJda, Zıya ve emsali arkadaşlar bu işi yap¬ mışlar. Talât’ı hepsini öldüreceklermiş; fakat içlerinden Trabzonlu hımhım biri kancıklık edip haber vermiş. Ta¬ lât, Cemal saklanmışlar. Onlan öldürmeğe giden adam¬ lar bulamamışlar. Mahmut Şevket’İn yolunu bekliyenler onu öldürmüşler. Talât haberdar olduğu halde Mahmuıl Şevket’e haber vermemiş imiş. Demek onun gittiğini isti¬ yordu. Nitekim Talât sonra şöyle söylemiştir “Bu herif başımıza belâ çıktıydı. Düşmanlarımız bu işi görüverdiler. Onlar yapmasa biz yapacaktık” demiştir. Keza Talât ile Enver’in de arası açılmış idi. Hattâ Enver Paris’e kaçan arkadaşlardan bazısına “Beraber çalışalım. Ben Talât’ı tepeleyeceğim” diye haber göndermiş idi. Aralarında bu zıddiyet Harbi Umumîde de devam etmiştir. Sonra Mâh- mud Şevfket’i öldürenleri Beyoğlunda bir eve iltica etmeye mecbur etmişler. Polisle vuruşmuşlar. Birkaçı ölmüş, di¬ ğerlerini de Damat Salih Paşa ile beraber asmışlar imiş. Bu malûmatı Öğrendim. Ben birkaç aydır ve İstanbul ne de Fransız gazetelerini dahi okuduğum yoktu. Dünyadan bihaberdim. Oradan Nice’e döndüm. Nice’te Bahriye’li Şevki’den bir mektup buldum. “Biz herşeyi hazırladık. Yakında va' tana geleceksin” diyordu. Mesele bu imiş. Ben mektubu¬ nu okurken o toprak altında idi. Niyetim Paris’e dönmek. Bir apartman tutup oturmak. Artık kararım tamamıyle hekim kalmak. Paris tip müessesatında çalışıp yeni keşif- 429 leri öğrenmek, birgiin Türkiye’ye dönüp İstanbul’da ka¬ hine açarak ça l ış m a k . Nice’te bir otele indik. Biz evlenince Seraskerin İs¬ tanbul’da o lan büyük oğlu Süreyya babasına bir mektup yazmış. Serasker mektubu bana gösterdi. Bu adam tu¬ haftı. Hergtin bir oğhı aleyhinde bana bir şeyler söylüyor du. "Bak! Nfe yasmış?” dedi. Okudum. Diyor ki: “Siz ne adamsınız be? Bana sormadan böyle bir iş yaptınız, tffet’e (Bizim karının adı) yazık değil mi? Eİlibeş yaşında bir adama verdiniz. Bu adam memleketten kovulmuş bir he¬ riftir. Hem de düşünmediniz mi bize şimdi ittihatçılar kı¬ zar, bizi mahv ederler,” Al sana!.. Bu da ocaktan caba!.. Yaşımız falan boş şey ama asıl sebep benim yüzümden ittihatçıların gadabına gelmeleri korkusu. Bu ailenin hepsi de son derece korkak, son derece menfaat düşkünü insanlardır. / ■ Biz yok iken Süreyya'nın haremi, çocukları gelmiş. Süreyya’nın büyük oğlu Atıf onsekiz yaşlarında. Evvelce Sıracalı imiş. Şimdi verem olmuş. Tedavi edeceklermiş. Tedavi için Niee'in arkasında Torang adında bir dağ var, eraya gidiyorlar. Çocuğa tebdil hava yapacaklar. Bize de: “Gelin, hekimsin, Atıf’a bakarsın.” dediler. Şimdi, dün babasının hakaretine uğradığımız çocuğa hastabakıcılık edeceğiz. Bari Serasker bu teflifi yapmamalıydı. Mektubu bilmemezliğe geldim. Hem de evden koğuimuş biriyiz ya¬ hu!.. “Pekiyi!..” dedim. Ertesi günü eve gittik. Bir odada karımla beraberiz. Balık ağı suratlı mı, balpeteği yüzlü mü diyeyim gelin gibi Hoca Hamm geldi. “İffet Hanım, yen-. gen (Süreyya'nın karısı) diyor ki; onlara hediye alacağım. Ne isterler?” Tepem attı. Ne âdi insanlar be!.. Çok sabre¬ diyordum ama hazan da insan patlıyor. Cevap verdim: ““Siz o hanıma gidin, söyleyin. Hediye beğenilmez ve söy¬ lenmez de... Alınır verilir. Bizim hediyeye ihtiyacımız yok. Sakın alıp vermesin. Bin altınlık da olsa alır kafasına ata* 430 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 431 rım.. Böyle bir hakarete uğramasın.” dedim. Artık yeter¬ di canım... Ne ise hediye alınmadı. Ama bizi tedaviye gö¬ türdüler. Tabiî, bedava hekim. Kendileri bir villâya yer¬ leştiler; bizi bir otele attılar. Beyimize hizmete başladık. HergÜn şırıngalarını yaptık. İlâçlarını, hayatını tanzim ettik. Bir müddet sonra döndük. Orada bir gün muayene etmiştim. Baktım ki Atıfta scoliose var. Yani kambur. Aileye sordum: “Hayır, öyle şeysi yoktur” dediler. Farkı¬ na varmamışlar. Dedim: “Korse ve jimnastik lâzımdır.” Nice’de bir hekime gösterin. Dediklerim yapıldı. Bir aralık Sabîh’ten mektup aldım. Mahmud Şevket vak’ası dolayısıyle kaçmış imiş. Bu mektup bana vaktiyle Sabîh’in söylediği bir zamparalık macerasını anlattı. Bu Macera şimdi hısım olduğum aileden birinin Sahih ile mu¬ aşakasıdır. Fena kederlendim, ben unutmuştum. Bu esnada Ziya Bey, Nice’e geldi Yerleşti. Serasker küplere binmişti. Nedir diyordum. Merakım çok sürmedi. Serasker beni bir odaya çekti, şunlan söyledi: “Görüyo¬ rum ki, oğlum sen iyi adamsın. Benim derdim büyük. Sü¬ reyya İstanbul’da bankadaki paramdan sahte olarak be¬ nim imzamı atıp altmış bin altınımı aldı. Yani çaldı. Ne yapacağım iyi bir oğlum yok. Şükrü’ye para inanmak ke¬ diye peynir tulumu inanmak gibidir. Ziyanın karısı berbat, kendi sersem. Süreyya’ya emniyetim vardı. O da bu işi yaptı. Kimseye söyleyemem, derdim büyüktür. Bunlar za¬ ten üçü de evlâd değil. Meşrutiyet oldu. Yaverim Zeki’yi çocuk iken evimde oğlum gibi büyüttüm. Meşrutiyet olun¬ ca İttihatçılar ile beraber beni öldürmeye kalktı. İttihat¬ çılar beni öldüreceklerdi. Vaniköyü’nde saklandım. Vapur iskeleye geldikçe halk bana yuha bağırıyor, küfrediyordu. Hayatım, herşeyim tehlikede idi. İşte tam bu halde iken bu evlâd olacak edepsizler birden Vaniköyü’nde üstüme üşüştüler; paralarını bize taksim edip vereceksin dediler. Beni bunlar öldüreceklerdi. Neler söylemediler. Bayıldım, yere düştüm. Herşeyimi sana teslim edeyim. Hesaplarımı sen gör!..” Bu, belâlı bir iş. Sonra bu üç kardeş beni yerler. Ne yapacaklar? Hiç ama. Söylenirler. Ben böyle şeyi sev¬ mem. “Yapamam. Çünkü hiç hesap bilmem” dedim. Zor¬ ladı pekiyi dedim, iki hafta kadar devam ettik. Gördüm ve kendi de dedi: “Nakit olarak bir milyon lira kadar pa¬ ram var.” Emlâki de pek çok. Belki bir milyon da o. Ken- ki kendime: “Amma servet be... Bunalınmadan olmaz” dedim. Serasker zekice idi. Sözüne şunu ilâve etti. “Çal¬ madım, oğlum, herkes öyle zanneder” dedi. Ve bir hesap yaptı: “Panama kâğıtları aldım. Birçoktur. Bunlar kırk, elli misli fiatlandı. Maya odur. Maaşım, Padişah’m hergün para, konak olarak bir ihsanı, yemeğimizi bile o yolluyor¬ du. Saraydaki siyasî vak’aîarı haber ahr, borsa oynar¬ dım. Bundan da çok kazandım.” Baktım doğru. Yalnız borsada yaptığı Alıvres de pouruair dedikleri şeydir ki kötüdür. Lâkin yine biraz çalma olsa gerek... Artık beni çok seviyordu. Yemekleri evde yediriyordu. Yemek yer iken de ekseriya: “Gurbetteyiz, paramız yok, idareli davranmalıyız” derdi. Yemekte adama bu manâlı bir söz geliyor. Et az, herşey az. Doyulmuyordu. Hele mey¬ ve kuş sütü gibi; yok. Yemek yer iken lokmamı tabaktan ağzıma götürmeme bakıyor, baıia lokmamı sayıyor gibi ge¬ liyordu. Kendisi pekçok ve tuhaf yemek yerdi. Bir oturuş¬ ta iifi tavuk, iki tepsi börek vesaire yermiş. Pilâvın dibinde su gibi yağ vardı. Yer iken dudaklarından ve çenesinden -'sağı birkaç minyatür çay akar gibi yağ akardı. Parmak¬ larıyla şapır şapır yer, arada çenesinin ucundaki ve yere damlamak üzere olan yağı parmağıyla silerdi. Börek ve dolmayı çok severdi. Onları da böyle müthiş yağlı yerdi. Ben ise yağ yiyemez, halinden tiksinirdim. Bana: “Çok masrafımız var. Aşçıyı bırakmıyalım. Oğlum, çarşıya biz gidelim” derdi. Beni alırdı. Âdeta saray HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 433 432 gibi olan otomobiline binerdik. Marche’nhı önünde dur rurduk. Bu otomobil oraya yakışmaz, pot dururdu. Böyle otomobili olanlar biç pazara gelir mi?... File (torba) yi elime verirdi. O önde, ben arkasında. Benim de üstümde âlâ ceket atay, ayağımda parlak potinler var. Prasa alır, lahana alır, şunu alır, bunu alır. Torba dolar. Elimdeki do¬ lu torba kıyafetimle tuhaf bir şey olur. Herkes ona, ba- na, otomobile, bir de elimdeki fileye tuhaf tuhaf bakardı. Bu da bir şey değiL File gittikçe ağırlaşıyor; altı, yedi, on kiloyu buluyor. Kolum ağrıyor, taşıyamıyorum. İçimden ‘‘Yahu!., derdim. Şunlardan evlenmeye mükâfat olarak neler gördük, evden de koğulduk, bir müddet hastabakıcı olduk, şimdi de paşamızın hem muhasibi, kâtibi, hem uşa¬ ğıyız. Bunlar da boğaz tokluğuna... Hem de kâfi yemek yok. Ya Rabbi! Neye çattık! Bari bu ağır file ile beni çok öolaştmmasa... Bir defa bile hiç olmazsa yalandan “Kolun ağrımadı ya” deyiverse ya bari... O da yok.” Sabredemez hale geldim. Der iken, baktım. Ziya bize suratı astı. Ne oluyor... Sebebi babası. Beni kendisine emin yapması, hesaba bak¬ mam. Mirası gidiverecek diye ödü kopmuş olacak. Suratla olmayınca birgün söylendi de... Oh!.. İstediğim şeydi. He¬ men Seraskere: “Oğullarınız güceniyor. Bir uygunsuzluk çıkmasın. Beni af buyurun. Hesabınızı Ziya’ya teslim edi¬ niz.” dedim. “Halt etmiş, filân...“ dedi durdu ama ben sa¬ vuştum. Birkaç gün de uğramadım. Belânın birinden kur¬ tuldum amma asıl uşaklıktan kurtulmalı. Ben İstanbul’da bekârlığımda bile evime kendim bir şey alıp götürmüyor¬ dum. Her ay başında Ingiliz bakkalına sipariş veriyordum. O yolluyordu. Hizmetçim vardı, o yapardı. Evlendik bu yük de sırtıma yükletildi. Kurtulmak için Nice’den kaçmak lâzımdı. Hem yazın da orası pek sıcak. Memalil-ri hâra gibi. Sıcağa dayananı¬ yordum ; torba elimde kamtere batıyordum. Birgün evdeyiz. Artık evde yatıyoruz. Benim daima rovelverim yanımda. Gece de başucumda idi. İttihatçıla¬ rın alıştırdıkları bu itiyattan hâlâ vaz geçemiyordum. Ka¬ rım tabancayı eline aldı. Çevirdi bana, “Vururum” diyor. Güya şaka yapıyor. Böyle şakadan ne kadar insanın öl¬ düğünü bildiği yok. Söyledim. Olmadı. Elinden aldım. Bu¬ nu başka gün de yaptı. Yapıyor. Birgün “Vur!” dedim, göğsümü tuttum. Ödüm de koptu ama böyle bir cesaretli hareketle maksadım bunun beni korkutmadığını bu suret¬ le ona eğlence verici bir şaka olmadığını göstermekti. Bu da te’sir etmemiş... Yine yapıyor. Belâya çattık demek. Yahu, başka şaka kalmadı mı dünyada? Dedim ki: “Bir daha yaparsan seni döğerim” Meğer çok inat şeymiş. Yap' ma dedikçe daha ziyade yapıyor. Hani bir herif evlenince hiç sebepsiz bir kediyi ayaklarından tutup çekmiş, iki parça etmiş. Bunu karısını korkutmak için yapmış diye hikâye ederler. Dedim ki kediyi yırtmalı. Çare yok. Yine yaptı. Tabancayı elinden aldım. Bir tokat aşkettim. Zur¬ nayı yağladı. Yağlasın... insan tuhaftır. Bekârlığımda karısını döğenleri pek ayıplar ve bunu büyük vahşilik sayardım.. “Ben evlensem döğmem” derdim. Gör şimdi işi! Ben de yaptım. Bazan oluyor ki, insan zıvanadan çıkıyor ne terbiyesi, ne zihniye¬ ti, ne ahd ve yemini aklıma geliyor. “Kabahat ölende mi, öldürende mi? Ölendedir” derler. Hakikaten öyle. Bu kö¬ tü işi yaptık ama o da bir daha tabancaya el sürmedi. Döğmeseydim belki de yine yapacaktı, bir gün de ateş ala¬ caktı; biz de bedava gidecektik. Bir tokat ama belki de canımızı kurtardı. Dünyada hiç bir kötülüğü ve kötüyü sebeplerini iyice araştırmadan ayıplamamalı. Biz Nice’de bu herkesin eğlenmeğe geldikleri güzel şehirde harp esiri gibi angaryaya koşulmuştuk. Halbuki vaktiyle bekârlığımda bir defa gelmiş, eğlenmiş, çiçek mu- F. 28 434 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 435 harebesi seyretmiş ve bu harbi Şehbal’de bir makale ha' ünde neşre tmiştim. Hem angarya, hem de bedava-! Evlerr diğimizden beri aylar geçti bir gün bana değil kızlarına bi¬ le vermek değil, harçlığın var mı diye sormamışlardı. An¬ garyam sade dediklerim ve uşaklık değildi, daha da vardı. Bu da Seraskerin sözlerini dinlemek ve terbiye diye boşu¬ na baş sallamak. Hepsi ne ise ne; fakat uşaklık ile bunu, bu dalkavukluğu çekemiyordum. Beni bu esnada pek se¬ viyordu, yarımdan ayırmıyordu. Keşke sevmiyeydi. Bir dü' 7iye anlatıyordu, tümden, siyasetten, hayatından bahse¬ diyor. Fakat hepsi birden bir incir çekirdeğini doldurmu¬ yor. Başım sersemliyor, içimi sıkıntı kaplıyor. Savuşayım desem bırakmıyor. Gördüm ki o kaça vücud sade azîm bir zeytinyağı küpü gibi. Fakat içi bomboş. Mübarek adam Ömründe bir kitap da mı okumamış? Vallahi okumamış. Boylu, kemikli, iri, yakışıklı bir adamdı. Yüzü Türk yüzlü, sevimli idi. Karnı pek büyüktü. Seraskerliği zama¬ nında hatırlarım. Önünde, arkasında, yanında süvari ya¬ verler koca arabasma oturmuş, her yeri kaplamış, koca karnı dizlerinden taşıp aşağı doğru sarkmış bir halde idi. Karın, börekler ve dolmalar ile bu kadar büyümüştü; l⬠kin kafa bomboştu. Allah onun kafasını çok muntazam yaratmış; fakat şu adam içine bir şey koymamış ki... Ka¬ fasına acırdım. Bu dev gibi adam hasta idi. Böbrekleri fena bozuktu. Arasıra dudakları, yüzü morarır, bayılırdı. İdrarım mua¬ yene ettim. Dehşetli albümin var. Bildiği yok. Bunların üremle alâmetleri olduğu anlaşıldı. Et yememesini ve em¬ sali tedbirler söyledim, ilâçlar verdim. Bir tanesini bile yapmadı. Haline acırdım. Birgün biraz çok söyledim ve ısrar ettim. İstihfaf eder bir tavır takınıp dedi ki: “Sen çocuksun. Sizin tıbbiniz ne ki sanki!... Tıb yoktur. Ben üç yıl tıbbiye mektebinde dahiliye zabitliği ettim, dokuz ka¬ davra gördüm, hepsini öğrendim. İşte tababet bundan ibarettir. Ömrümde ilâç içmedim. İftihar ederim. Sultau Abdülhamid de içmezdi. Onun gibi yalnız müshil içtiğim oldu.” Lakırdılarından zaten kara cahil olduğunu öğrenmiş¬ tim. Bir satır yazı yazamazdı. Yazısı kargacık'burgacık idi. Fakat şimdi tüy dikti. Düşündüm. Bu adam bu mille¬ te yirmi yıl Harbiye Nazırlığı etti. İçim cız etti. Bunların elinde zavallı millet, zavallı ordu ne olmuştur?.. Böyle bir his bir defa da sonra bana Moskova’da Eııver Paşa ile gö¬ rüşürken gelmişler. İlerde söyliyeceğiz. Bir doktor ömrü¬ nü sade teşrihe hasrediyor da yine âciz. Bu ise teşrihha¬ nede kadavranın yüzünü görmüş ve bütün tıbbı bununla öğrenmiş!... Ne kafa!... Ya Rab, ne kafa!... Ben bu adama sıhhati için ne iyi şeyler söylüyordum, o bana tıbbın saçmalığı nasihatim veriyordu, Bari şunları bana yani bir hekime söylemeseydi. Hem de tıbbı nasıl öğrenmiş, tıbbiye mektebinde dahiliye zabiti imiş, dokuz kadavranın yüzünü görmüş. İşte bu kadar. Çok ve inanıl- mıyacak derecede bir câhil idi. Zavallı tıb onca ne kadar ba¬ sitmiş. Tıbtan, onu anlıyamadığmdan da haberi yok. Tıb¬ bın yüzlerce şubesi var. Herbiri binlerce adamın ömrünü yiyor. Kadavra ama derisini görmek ile iş bitmiyor. Onun altında neler var. Sade teşrihi öğrenmek yıllar istiyor. Ra ise tıbbın binlerce direğinden biri. Uşaklığa kızıyor, bir de bu adamın saçmalarını dinle¬ mekle geçen Ömrüme acıyordum. Zaten fırsat iken Paris’- de hekimliğe yeniden çalışmak istiyordum. Bu da kaçmak için güzel vesile idi. Karıma Paris’in daha iyi olduğunu söyleyip “Oraya gitsek” dedim. Canına minnetti. Tamam. Paşa’ya, hanımefendiye, Şükrü’ye: “Böyle boş vakit geçir¬ mek, haylazcasına yaşamak olmaz. Ben Paris’e gidip tıb fakültesinde ve hastahane’crde çalışacağım” dedim. Şaşa¬ ladılar. “Olmaz" ı bastırdılar. Bunlar hem kel, hem fodul¬ du. Olmaz demeğe ne hakkınız var? Onlar olmaz dedi. Ben 436 HAYAT re HATIRATIM Dr. RIZA NUR 43T de direndim. Kurtulmayı herhalde kurmuştum. Baktılaı ki olmuyor, lafı kestiler. Eşyayı topladık. Biittin mamelekimizi aldık. Oh... de¬ dim. Şükrü AvusturyalI karısı ile bizi teşyi etti. Bir pa‘ ket çikolata hediye ettiler. Bu kadın ile onun hayatı da tetkik mevzuu bir şeydi. Meselâ birgün bir şeyler alacak' larmış, beraber sokaktayız. Bir mağazaya girdiler. Biz de beraber girdik. Kadın dolaştı geldi. "ŞüferiPye Paçi derdi. “Paçi! Pfera ver...” dedi. O da kırurmınnetti. Dev gibi ka¬ dındı; fakat çok güzeldi. Elini uzattı. ŞÜkrü’niin iç cebin¬ den cüzdanını aldı, içindeki paraların hepsini çekti. Boş cüzdanı alâ meleinnâs Paçi'nin suratına attı, gitti. Don¬ dum, kaldım. Kanlan erkeklere böyle de muameıe eder¬ ler mi imiş?... Bizimkinden ödüm koptu. Paçl vaktiyle bu kadma Viyana’da milyonlar yedirmiştir. Paris'e geldik. Bertrand denilen, kiralık hane bulan bir ticarethane buldum, onların vasıtasiyle de Magie City’- nin yanında bir apartman bulduk. Üçüncü kat Merkezi, teshini, banyosu vâr. Uç oda, bir de oda kadar büyük med' hal ve mutfak var. Kirası ayda ikiyüz frank. Âlâ. Gittim, yatak, kanape, şu, bu aldım. Yerleştirdik. Ye¬ mek yiyeceğiz yemek yok. Kanm da ben de yemek yapma¬ ğım bilmiyoruz. Reeehaud da henüz yerleşmemiş. Paris’te herkes yemeğini havagazı ile pişirir. Hem bizim kömür den ucuz, hem temizlik ve kolaylık. Ne iyi şey. Yumurta pişirmeğe karar verdik. Bizim kan medhalde bir sandal¬ yenin üstüne çıkarak havagazı lambasına yetişip pişirdi, yedik, ikinci günü zeytinyağlı kuru fasulya pişireyim de¬ di. “Canım bu güç iş. Biliyor musun? Başka şey pişirelim’’ dedim. “Bilmiyorum ama yapanm” dedi. “Hem bilmem diyorsun, hem yapanm diyorsun. Bırak!” dedik. Bizim karı inad dedik ya. yapacağım dedi, yaptı. Hem inadı o günler¬ den bu güne kadar nispet’i hendese-i alel velâ’i mütezayide üzere artmıştır. Hem de böyle mantıksız, saçma olarak. Makul olsa ne diyeyim. Pişiriyor. Baktım zeytinyağını doldurmuş, fasulye ile beraber kaynatıyor, ben de bilmi¬ yorum. Bir şey diyemedim. Fakat tJÜfündüm y az bu kuru şeyi kavurur, daha sert eder. Bu pişmez. Dedim ki: “Böyle olmasa gerek” cevabı: “Bilmiyorsun, ne karı¬ şıyorsun?” Doğru, ama kendi de bilmiyor, karışmak değil bilfiil pişiriyor. Fakat haddin varsa yüzüne vur. Sana ne- ler söyler “Ebaman” diye bağırmaktan başka çare kal¬ maz. iyisi mi sus. Zaten balayı seyahatinde mütemadiyen kavga etmiştik ve hâlâ ediyorduk. Kadında anormal haller görüyordum. Bir müddetten beri kandan korkmaya baş¬ lamıştım. Anamın dediklerinin diğer kısmı da çıkıyordu ga’iba... Çok sert. Bir şey söyleyince derhal edepsizlenr yor. Hem ne mantık, ne insaf var. Sen de söyle kızılcakr ,yamet; bir fenalığı da var. Başladı mı susmazsan o gü¬ nü o gece de sürüyor, içim hop hop ediyor, anamdan em¬ diğim süt ağzımdan, burnumdan fitil fitil geliyor. Uyku da gidiyor. Helecandan kalb hastalığına uğrayacağım, iyi¬ si mi sus. Selâmeti susmakta buldum. Demek kan bizi bastırdı. Ne ise fasulyayı “Pişti, güzel oldu.” dedi, sofra¬ ya getirdi. Daha yemeden de “Değil mı, değil mi?” diye bir de bana tasdik ettirdi. Etmesen kıyamet koyar. Bir çatal ağzıma aldım. Müthiş... Bir çiğ manda derisi, yahut yağlanmış kuru kayış. “Bu pişmemiş, ben sana demedim mi” dedim. Vay sen misin bunu diyen! Ne eşşekliğim, ne ayakkabıcı oğlu olduğum kaldı. “Ye!” dedi. Kendi de yi¬ yordu. Bana da yedirdi. Küfür borası, sifos yemekten ise bu fasulyayı yemek daha ucuzdu. Körolası bari hekim olmayaydım. Üstüne tuz, biber de lâzımmış!... Yer iken bir de bana bu nefis yemeği medhettirdi. “Ne iyi olmuş!., lîk yemeğim olduğu halde” diyordu. Tasdik etme de gör. Bir aralık dedim ki: “Şu kanyı ayağının altına al da bir eziver. Bizim mide gitti ve bunu medhediyoruz. Düşün¬ düm yine kan döveceğiz... Olmaz, olmaz...” Olmamazlık 438 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR . 439 da olmuyor. Gel de pirincin taşını ayıkla. Lakırdı ile im¬ lâya getirmenin imkânı yok. Bunu çok tecrübe ettim. Sa¬ de dayak kaldı. Ondan da utanıyorum. Döğdüğüm karıyı nasıl koynuma alırım diyorum. Dedim ki: “Bununla ya¬ şanmaz. Bir ayak evvel boşa da kurtul. Böyle giderse daha kim bilir başıma neler getirir. Sonra hele bir çocuk olur¬ sa ölünceye kadar çekersin. Yine düşündüm. Bir kızı al, üç gün sonra boşa. Ayıp şey. Yani bir çıkmaza girmişiz. Yek yok... Yıllarla dağlarda hür koşan, avdan av’a giden ve aklı ile öğünen tilki gibi kapana kısılmıştık. Kıza Nur kendini akıllı zannederdi ama anası ondan çok akıllı imiş. Onun cehli de kendinin bu kadar ilimler görmesinden yüksekmiş.” Dedim ki: “Daha küçüktür, cahildir. Yola gelir.” Bir cem ve tarh bile bilmiyordu. Kitaplar aldım. Ders vermek istedim. Türkçesi çok zayıf, gazete, kitap hattâ benim konuşmamı anlamıyor. Bunları öğreteyim dedim. Aah oku¬ madı. Bir günceğiz dahi okutamadım. Onyedi yıldır be¬ raberiz, hâlâ bir sahife okutamadım. Bir aralık benim Türk Tarihinden şuna birkaç şey öğreteyim dedim. Kendi de istedi. Hâlâ ondan da bir tek sahife okumamıştır. Fran¬ sızca okuduğunu biraz anlıyordu. Bu da şimdiye kadar birçok roman okumuş imiş ondan. Kâfi derecede de konu¬ şuyor. Piyano çalıyor. Yine piyano hocası istedi. Bir pi¬ yano kiraladık; bir kadın hoca tuttuk. Biraz çalıştı. Devam edemedi. Resim dersi istedi. Hoca tuttuk: onbeş gün de¬ vam edemedi. Baktım piyanoya, resme fevkalâde istidadı var. Lâkin çalışmıyor. Devam denilen şeyi yapamıyor. De¬ vam ettirmek imkânı da yok. Onu terbiye etmek ümidi de gitti. Piyano, mandolin çalıyor. Hele piyanosu âlâ. Çalış¬ sa pek ilerletecek. Halbuki çok zeki; hem de el işlerine pek kabiliyetli Hr kadın. Çalgıların her nev’ini çalıyor, bir defa bir şarkı işitti mi eve gelip bir- iki prova ediyor sonra çalmıyor. El islerinin hepsi elinden geliyor. Nitekim yemeği de bm Fransız aşçı tuttuk. Ondan öğrendi. Ve cidden güzel aşçı oldu. Yine bir hoca ile Sınger makinesinde türlü öl işleri, çiçekler yapmayı öğrendi. Hem bir gösterişte öğreniyor. İlim, malûmat kısmına gelince derhal dama deyip duru¬ yor. Bir hali de var. Zeki ama ikide bir öyle aykırı iş ya¬ pıyor ki; şaşıyorum. Hekim gözü ile iyice müşahede altın¬ da bulundurdum. Anladım ki dimağında birkaç merkez, bilhassa muvazene merkezi bozuk. Her işinde muvazene¬ sizlik var. Hattâ yüzünde bile bir adenri tenazûr var. Pek az, fakat iyi dikkatle görülüyor. Demek ailede cümle-i asabiyeye ait yani irsî bir tereddi var. Bunun İslahı ise ka¬ mı değildir. İşte tam belâ. Hekim olup da, bunu herkese tavsiye edip de kendimin böyle bir kız alışı ne ahmaklık¬ tır? işte acele olan işler böyle olur. Ben her işte ince eler, sık dokurken tuttum da en mühimmini birden düşünme¬ den yaptım... Cezamdır; kendi düşen ağlamaz derler ama ağlamamak mümkün değil... Hele bir hali var: İnsana eza, zulm etmekten keyif duyuyor. Bu, büsbütün belâ. Ben yalnız karyola severim. O kabul etmedi. Razı oldum ve güçlükle alıştım. Meselâ gece bir karyolada yatıyoruz. Canım arka üstü yatmak is¬ temiş. Emrediyor “Dön, bana sarıl” Pekiyi, belâ çıkmasın da sarılayım. Sarılıyorum. Sol tarafıma dönmüş, sarılmı¬ şım; uyumuşuz. Gece bir aralık o tarafım ağrımış, sağa dönüyorum. Bundan tabii bir şev olmaz ki... Duyuyor. Kı¬ yamet kopuyor. Haydi uyku içinde yatakta kavga. Diyorum ki: “Yahu! Sol tarafım ağrımış, biraz sağa yahut arkası üstü yatayım da yine dönerim.” Kızılca kıyamet anlamı¬ yor be. Anlamaz, olur mu? Fakat eziyet ederek keyif du¬ yuyor. Nitekim ilerde göreceğiz: Hizmetçilere neler yap¬ mıştır. Hattâ nice yıl sonra idi bir hizmetçi kadına zulüm¬ ler yapmış, kadın onun yanında bana: “A... Bu hanım in- 440 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 441 sana eza etmekten zevk alıyor” demiştir. Cahil kadıma anlayışına ve ifade edişine hayran oldum. Çünkü bir şeyi herkes değilse de çok kişi anlıyabilir; fakat herkes ifade edemez. Kadın bunu söyledi. Yanımıza geleli henüz bir hafta olmuşken savuştu, gitti. Nice yıllar oldu biz hâlâ gidemedik.. .Çekiyoruz. Anamın dediğinin hepsi çıktı. Yalnız, şükür ki “ölün* ceye kadar çekersin” demedi. Bu bir ümid, bakalım artık boşayıp ayrılmayı iyice zihnime koydum. Bu fikir beni bu¬ güne kadar hiç bir gün bırakmadı. Hâlâ da yapamadım. Belki yüz kere de teşebbüs ettim; fakat icra edemedim î... Bunun sebebi sevmek de değildi, insan bir kadmı sevse bile bu gibi haller sevgi yerine nihayet nefret kor. Cen* dere içindeyim. Buna bu kadar yıl dayanılır mı? Anam ne kadar haklı imiş. Kan boşamak güç şeymiş... Âlemden utandım, yapamadım. Anam bunu da demişti. Bir yere gidiyoruz..Hadi kurşun gibi gidiyor. Yetiş¬ menin imkânı yok. Kaybolup gidiyor yahut aklı bağına ge¬ lip beni bekliyor, yanma varıyorum, geri kah yorsun diye söylenmeye başlıyor. Âlemden utanıyorum, canım burnu¬ ma geliyor. işte Paris’e henüz yerleşmiş, yerleşmemiş bir halde idik ki Şerif Paşa ile düello hâdisesi oldu. Evvelce yazdım. Birkaç ay geçti. Seraskerden bir mektup: "Oğlum! Size her ay üçyüz frank göndereceğim. Fazla param olsay¬ dı daha çok gönderirdim” diyor. Teşekkür ettik. Bu es¬ nada Şükrü, Ziya analarını, babalarım kandırmışlar, bütün servetini kendi üzerlerine yaptırıp Süreyya’yı mirastan mahrum ettirmişler; ikisi birleşmiş, Süreyya ile kanlı bı¬ çaklı düşman olmuşlar. Eh, şimdi olsun Şükrü Paşa param yok diyecek hal¬ de değil. Kızına bir çehiz vermedi. Hamal bile kızını evlen¬ dirirken kendine göre bir şey verir. Hem bunu seve seve yapar. Şükrü, Paris’e geldi. Bize misafir oldu. Ne elimden gelirse aldan, ikram ettim. ‘Yemek yemem” dedi. Hayret ettim. “Yalnız bana kızarmış tavuk, lop yumurta” dedi. Öyle yaptık. Meğerse bunun sebebi varmış. Bu adam beni mirasına konmak için kendisini zehirliyecek diye korkmuş imiş. Bunu yıllardan sonra an’anesiyle öğrenince izah ede¬ bildim. işe bak!... Bir kere aklıma gelse ban.... Hem ben şerir, cani değilim be. Böyle vukuatım da yok. Hâlâ yok ve olamaz.... Meğerse bu adamın aklımla bozukluk varmış. Kızındaki anormal haller de demek babasından imiş _Ni¬ tekim bir yıl sonra Viyana’da epyece aklını bozup bir ara¬ lık tımarhanede yatmıştır. Hâlâ vesveseli, son derece ev¬ hamlı, sebatsız, devamsız, sözünde durmaz, hiç doğru söy¬ lemez, alabildiğine câhil bir adamdır. Bunları hep sonra öğrendik. Demek delüere çatmışız.... Soyca deli. Bizde misafir iken kızının kulağında anasından kalma ufak bir zümrüt küpe vardı. Şükrü dedi ki: “A bu ufak Seninki büyüktür, Hayat’da kalmış. Bu Hayat’mdır, Ver de değiştirivereyim” aldı. Ben de değiştirecek zannettim. Hâlâ değiştirecek!... Kızma gelinlik: bir çöp, hattâ bir şişe kolonya bile vermedi; üstüne bu küpeyi de dolandırdı. Şükrü gitti. Kızı (Hayat) ile îstanbuldaki karısı geldi. Bunları da misafir diye ağırladık. Tiyatrolara götürdük. Masraf hep bizden. Ayol, bunları buraya yolîuyorsumız, benim darphanem mi var, ellerine biraz harçlık verip yok lasanıza.... Hayır, birkaç ay kaldılar. Onlar gitti,- büyük hanımla Ziya Bey geldi. Misafir ettik. Ziya bizi misafir etmişti; hakkı var. î’zaz ettim. Hattâ az kaldılar. Onun bende haklp vardır. Büyük hanım memnun olsun diye Paris’in en büyük bakkalı olan Felix Potin’e gider, tanesi iki franga armut, şeftali alırdım. Ha¬ nımefendi bu i'zazı unutmamış, çok zaman bizi medhetmiş- tir. Giderken de Iffet’e bana masraf ettiniz diye ikiviiz frank bırakmış. Bu da ayıp şeydi ama yaptı. Hizmetçilik¬ ten yetişme bir kadın.... Her şeyde böyle adilik yapar. Pa- 442 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 443 ra vereceksen gelmeden veya gittikten sonra kızma harç lık diye gönder. Böyle para vermek ne ayıp şey:. . Ne ise bunlar bir şey değil. Asıl başka bir belâ var. Bir gün Ziya Bey dedi ki: “Size çok kadirlik oldu. İffet’e bir çeyiz bile yapılamadı. Babam çok hasis olmuştur. Zorlaya zorlaya size üçyüz frank bağlattık. Bu sefer yine ben para yolla- yamam diye bin söylendi.” Güya kaş yapıyordu, göz çı kardı. Bu hal çok gücüme gitti. Misafirler gittiler. Aybaşı oldu. Üçyüz frankhk çek geldi, çeki yırttım. Bir zarfa koy¬ dum. Artık boşanmıştım. Ne vakittir tencerede şu aile¬ nin adilik ateşiyle kaynayan su, bu ateşle taştı. Uzun bir mektup yazdım. Ve: “Sizden kim para istiyor. Kendiniz bir uşak aylığı yolluyorsunuz, ona da mırıldanıyorsunuz. Fakirim diyorsunuz işte paranızı geri gönderiyorum. Bir daha göndermeyiniz” dedim. Dananın kuyruğu koptu. Şükrü acele Paris’e geldi. Bin rica ile yeniden bu parayı kabul ettirdi. Ettirdi ama bir kere benim gözüm döndü; onlar da bana düşman vaziyetine geçtiler. Ben memnunum. Paris’de işlerimi bitirip bir gün karıyı da bırakıp savuşa¬ cağım. Plânı zaten kurmuşum. Harıl harıl tıbba çalışmaya başladım. Sabahattin, Mahmud Şevket vak’asında Ingiliz i-on scloshanesinde saklanarak altı ay bir yere kımıldıyamamış. Bu suretle idamdan kurtulmuş, nihayet Paris’e gelmiş. Paris’te görüşüyoruz. Aramız iyi. 0 bende birtakım mezi¬ yetler buluyor. Hele ekseriya ve herkesin yanında “Sende a kiri selîm o kadar fazla ki, hiç kimsede görmedim” diyor. Ben de beni anlayanlar var diye keyifleniyorum İsmail Hakkı Paşa, Mamud Şevket vak’asmdan ve Sabılı’in jur- nah ile Sinop’da menfa. Bizim evde misafir. Sinop Rus konsolosu vasıtasiyle mektuplaşıyoruz. Pek çok ezilmiş, hapishanede çekmediği kalmamış. Bunları yazıyor, pek acıyorum. Bir gün bir mektubunda Sabahattin’e karzen para verdiğini, ailesi perişan olduğunu, Sabahattin’e söv leyip bu parayı göndertmemi sûzişli bir surette rica edi¬ yor. Sabahattin’i gördüm, anlattım. Çaresine bakalım de¬ di. Haftalar geçti yok. Bir gün asıldım. Dedi ki: “Birader¬ den istesin bana ne? Ben ona zaten fazlasiyle verdim.” Ben kızdım; o kızdı. Darıldık. Seneler geçti, tstanbulda Rodos lu Şevket bu işi anlattı. Bu meseleleri iyi bilirdi. Bizim Amasya mebusu haksız İmiş. Meğerse Şevket’e de böyle para oyunu yapmış imiş. Nitekim İshak Sükûtî’nin kabir parasını da yuttu. Biz ise onu namuslu bilirdik. Herkes de öyle zannederdi. Paris hastahanelerine devam ediyorum. Hiç siyaset¬ le meşgul değilim. Bunlar birer şehir gibi hastahaneler. Bilhassa Enfant Gesuso hastahanesinde ortopedi dersle¬ rine gidiyorum. O vakit Kirmisson adında biri var. İhti¬ yar, Fransa’nın bu şubede en mühim profesörü ve adamı; fakat bir şey öğrenmiyorum, çünkü bir şey bilmiyor. Bir giin genu-varum ameliyesi yapıyordu. Adaleyi kesiyor, kalemi sokuyor, kemiğe varamıyor. Uğraşıyor; yine ke¬ siyor, yine sokuyor, yine kemiği bulamıyor. Tabiî bula¬ maz, adale gelir, yolu kapar. Yarım saat uğraştı. Mıncık, mıncık etti. Hemen kalkıp âletleri elinden alıp yapıverece¬ ğim geldi. Onu şöyle yaparlar: Bir bistürü darbesiyle kemiğe kadar inerler. Bıçağı yerinde bırakırlar. Bıçağı kı¬ lavuz yaparak kalemi indirirler. Hem kalem onunki gibi ensiz olmaz Velpeau kalemi denen geniş kalem lâzımdır. Kalem bu suretle kemiği bulur, bulunca bıçak çekilir, ka¬ lem vücudun boyuna nisbetle amudî vaziyete konur. Bir¬ kaç tokmak darbesiyle kemik yarı yerine kadar kesilir. Bu kadarı kâfidir. O da çekilir ve kemiğin diğer kısmı ayağın altına konan bir ağaç takoz üzerinde iki e! ile şid¬ detle basılarak kırılır. Yara dikilir. Hepsi beş dakikada o’ur sonra alçı sarılır. Bununla bizim Gülhaneyi bir kat daha sevdim ve takdir ettim. Artık bu kliniğe devam etmedim. Fakültede, laboratuvarlarda dersler alıyordum. Bunlar 444 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 445 serbest derslerdir. Para iledir. Kimyevî tahlilât, bakteriyo¬ loji ve emsalinden sertifikalar aldım. Baktım ki, Fransız larm kullandıkları mikroskoplar Alman ve Avusturya mallan, ilaçlan yine ekseriyetle öyle. Saint Antoine has tahanesinde röntgen dersi aldım. Ders bitince profesör¬ den memleketime, gideceğimi, bir alet alacağımı söyteyıp bana iyi bir âlet salık vennesini müsaade ettim. Düşün¬ dü, Paz dedi. Ben de bakalım bir a zizli k yapayım dedim: “Efendim, bu âlet Alman'dır. Ben Fransız âleti-almak fik¬ rindeyim / 5 dedim. Durdu. Dikkatli dikkatli yüzüme bak¬ tı ve: “Efendi ne yapayım? Bu böyle. En iyi ve ucuz âlet Alınandır. Bizim de var; fakat onun işini görmüyor. Hem de pahalı, işte benim bu âlet de Alınandır/’. Keza diğer hastahanelerde de görüyordur- ki, hemen her şey Alman. Fransızlar hele teşrih-i marazîde pek cahil. Bu ilme yeni yeni başlamışlardı. Almanya’ya gidip öğreniyor ye orada öğrenmişler mümtaz oluyordu. Sonra hastahanelerinde A 1 inanlardaki intizam ve bilhassa teşkilât yoktu. Bu se fer dahi bir Fransız hekimi bana Liyon’da: “Biz Alman metodunu almayınca oîmayasak. Hiç olmazsa Alsas has tahanelerini model yapmalıyız” demiştir Hele Fransız sor- ler i üe Alman şuvesterler arasında dağlar var. Nice’te iken Serasker benden iy> bir avukat sormuştu. Kalafat yeri diye mühim bir yen varmış. Galatadadır. Bu¬ na evkaf parmak takmış. îki yüzbln altın kıymetinde imiş. Necmettin Molla’yı tavsiye ettim. “O dolandırıcıdır. Bizi dolaba kor.” dedi. “Yapmaz.” dedipa Güçlükle razı oldu. Molla’ya yazdım. Bir mektupla bana bin teşekkür etti. İşi verd/er. Zaman geçti. Biz aile ile bozuştuk. Molla onların tarafını tutmuş, benim aleyhimde bulunuyormuş. Bana da öyle mektuplar yazdı. Darıldık.. Bir dosttan da olduk. Hem d e bir mektubunda “Onlara beni sen tavsiye etmedin bi¬ le” diyordu. Bunların işlerini görmüş. Yirmibin altınları¬ nı ücret diye alıkoyup vermemiş, kavga etmişler. Seras kerin dediği olmuş.. Sonra mütareke olup İstanbul’a dö¬ nünce öğrendim. Serasker de bu işi parasız gördürmek is¬ temiş imiş. Bir taraftan her şubede yeni çıkmış kitapları alıyor¬ dum. Bunları okuyordum. Bir taraftan da Paris’de Colmar denilen yerdeki teşrihhaneye devama başladım. Bu ad böy¬ le hatırımda kalmış; bilmem yanlış mı? Orada çok istifa¬ de ettim. Yeni güzel bir teşrih kitabı buldum. Dört cilt. Onu açıyorum. Para ile kadavra satın alıyorum. Çalışıyo¬ rum. Adale, ev’iye ve ahşâ bütün teşrihi yeniden elimle yaptım. Sonra te§rıh“i topografî yaptım. Ondan sonra yi¬ ne bir kitap ve kadavra üe böbrek, mide, bağırsak, mesa¬ ne, karaciğer ve dimağ üzerindeki ameliyatları yaptım. Doğrusu Paris'de en büyük istifadem budur. Memlekete dönüp hekim kalacağım. Artık politika is temiyordum; fakat düşünüyorum ki, milletin şahıslarımı 1 sıhhatine hizmet devede kulak nev'indendfr. Asıl bu mille¬ tin hastalığı, siyasî, harsı ve İlmîdir. Bunlara hizmet et¬ mek asıl hizmettir. Hekimlik maişet, bunlar da amatör ve zevk-i sanatım olsun dedim. Balkan Harbine kadar mille¬ tin meydana çıkması aleyhinde idim. Bunu gizli din taşır gibi taşırdım. Balkan Harbi neticesi bu korkumu izale et¬ ti. Hem de Rum, Arnavut, Bulgar, Ermeni ve emsalinin yaptıkları şeyler Türklüğümü galeyana getirdi. Bu mille-' . te Türklüğünü bildirmek, atalarının şanlı zaferlerini, men¬ kıbelerinin öğreterek ona millî benliğini vermek, en mü¬ him ve en evvel olan bir iştir kanaatini hasıl ettim. Bunun için de bir Türk Tarihi yazmalıdır, dedim. Bu yolda tetky kata başladım. Siyasî vazifemi de ikmal için “Hürriyet ve itilâfın içyüzü” nü yazdım. Karım tiyatroyu seviyordu. Ben de opera .ve opera-komiği seviyordum. Gecelen ekse¬ riya bunlara gidiyorduk. Bunlardan o kadar zevk duyu¬ yordum ki, İlâhi bir gaşye dalıyordum. Bunlann Türkçeye tercümesi lüzumunu anladım. “Bu güzel şeyler tercüme 446 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 447 edilse Türkün fikrini çok terbiye eder. Bu güzel mûsiki parçalarından neden Türk de istifade etmesin'' dedim. Yirmi kadar en meşhur opera ve gülgülü opera livretle - rini topladım. İptida Samson ve Dalila’ya başladım Kor¬ kuyordum da... Ya olmazsa... Paris’de aklı erer denecek hır iki Türke fikrimi açtım. Bana: “Sen deli misin? Bu güzel musikiler Türkçe kelimelerle olur mu?” dediler. Ade - ta korktum. Olmaz zannettim. Az kaldı vazgeçiyordum. Fakat düşündüm: “Fransızca ya Türkçe ne ölürse olsun, kelime demek heceler demektir. Heceler de ses demektir. Ses ne olursa olsun musikîye gelir. Niye olmasın?!..” de* dim. Tercüme ettim, karıma partisyonu ile Türkçe güfte olarak söyleterek çaldırdım. Evvelâ söyleyemedi ve çala¬ madı. Meyûs olmadım. Bir, bir daha çaldırdım. Alıştı. Baktım sonunda oldu. Bunların tercümelerine başladım. Hasılı tıbbî, İlmî ve İçtimaî bir proğram yapıp böyle hizmete hazırlanmak için hummalı bir surette çalıştım. Karım çalışmamdan hergün şikâyet ediyordu. “Benimle meşgul olmuyorsun” diyordu. Al bir müşkülât daha!.. Ev lenmeden bunu düşünür, evlenmek çalışmaya mani olur diye evlenmezdim. Halbuki bunu hatırlamadan birgün ev¬ leniverdim. Şimdi bu da başıma geldi. Vâkıa hakkı yok de¬ ğil; lâkin çalışma zamanı. Bu fırsat bir daha bulunur ran ? Hem herkes çalışmalı. Karı koca her dakika burun buru¬ na durulmaz ki... Ama ona anlatabilirsen gel de anlat. Hem de ne konuşayım. Birşey bilmiyor ki... Hayatta ne* cessite dedikleri bir şey olduğunu ve buna herkesin mec¬ bur bulunduğunu bizim karı anlıyamıyor. Neyse, ne yapı¬ yor, yapıyor yine çalışıyordum. Bir tarafta homurdanm-ı, bir tarafta çalışma. Böyle gitti. O da bir şey okusa ya . Yahut bîr el işi yapsa ya... Hayır. Bazen heves eder, bîr şey ahr. Para verir; fakat bir gün, iki gün çalışır; bitti. Atar. Yarım katır. Böyle yarı kalmış nice el işleri var. da¬ ra da üste gider. Hem de böyle şey aldığı vakit Lüzumun¬ dan pek çok fazla alır. Kendisinde bir de doz idraki yok. Lüzumuna göre miktar tayininden âciz. Ya az, ya çok ahr. Ekseriya çok alır. Ve onda hesap nosyonu asla yok. Bu haller babasında da aynesn böyleydi. Demek bu zavallı ka¬ bahatsiz. Ona bunları babası irsen vermiştir. Tuhaftır. Paris deriz ama orada da neler var. Bir de¬ fa bir hizmetçi aldık. Bu kadın Paris civarında bir köy¬ lü. Yemek odasını düzeltti. Bir de baktık ki, yer halısını yemek masasının üstüne hem de tersini yüzü yerine, ma¬ sa örtüsünü de yere yaymıştır. Biz yalnız kendimizi be¬ ğenmeyiz. Frenk olunca hayran oluruz. Ne gafil milletiz. tik evlendiğimiz zaman çok kıskançtım. Namusuma bir leke gelir diye ödüm koparda. Karımla öyle bir hal görmüyordum. Şüpheye mahal yoktu. O hususta çok dü¬ rüsttü. Ve bana eza ve cefa etmesine, hergün huysuzluk ve kavgaya rağmen bana pek merbuttu. Bu faziletleri var¬ dı. Bir erkeğe çıkıp konuşmazdı bile. Fakat yine içimi kurt yerdi. Yalnız sokağa gitse gizlice arkasından giderdim. Bakardım ki, insanların yüzüne bile bakmıyor, içime em¬ niyet gelirdi; fakat birkaç gün sonra yine takip ederdim. Bir gün beraber gidiyoruz, şimendifere bineceğiz. Bir he¬ rif geldi. Karımın önüne durdu. Durmuyor, yüzüne bakı¬ yor. Aklım çıktı. Hemen hanımı arkaya çektim. Ben heri¬ fin önüne durdum. Ve: “Bana bak!” dedim. Herif derhal çekildi, gitti. Birgün bir mağazada satıcı birşey söyledi. Bizim karı güldü. Olur ya gülebilir. Vay güldü diye kıya¬ meti kopardım. Bu da benim kabahatim idi. Çalışma, gürültü, kavga, ailesinin bayahğım, daüssı¬ la, âti endişesi, bir de yeni evlilik, fazla cinsî münasebet ve bununla hasıl olan spermathorree yani seylan-ı meni be¬ ni pek zayıflattı. Tedaviye başladım olmuyor. Hasılı bunlar beni mektepteki gibi yeniden nevrastenık yaptı. Karımın pek huysuz ve ateşten gömlek olduğuna artık iyice kana¬ at ettim. Ayrılmadan başka çare yoktur diyordum. Fa* HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 449 44S kat bukadar huysuz olan ve bana daima eza ve cefa eden karım beni çıldırasıya seviyordu. Dikkat ediyordum, asla yapmacık değildi. Cidden seviyor ve bana merbuttu. Bu ve bir de namuslu olması ekseriya beni kendisini terket" mek fikrimden vazgeçiliyordu. Biraz sonra yine o fik¬ re avdet ediyordum. Demek bocalama devrindeyim. Paris’te tahsil işlerim bitti. Müzeleri, müesseseleri gezebildiğim kadar gezdim. Bir de korse ve ortopedi fab rikasmda amele gibi çalıştım. Yalnız Paris’in şimalînde deniz kenarında Bereg-Plage denilen yerde çocuklarda kemik veremleri tedavisi için meşhur bir müessese var. Bu da ortopedi sahası. Benim de asıl şubem. Şimdi bu¬ rası lâzım. O vakit orayı Calot adında biri idare ediyor. Fransa’nın bu hususta en meşhur adamı. Kitabî da var. 500 Frank vererek dersine yazıldım. Bu derse gitmek bahanesi ile kanım Cenevre’ye babasına aldatıp yollaya¬ cağım. Dersi bitirip Londra’ya geçeceğim. İngiltere’yi görmedim. Orayı da görmüş olacağım. Oradan dünyanın t-eğendiğim köşesine kafesten uçan kuş gı v »; uçacağım. Çünkü huysuzluk ediyor, türlü şey söylüyor ama benden asm ayrılmak istemiyor. Yakamı bırakmıyor. Bu hali de sararımı zayıflatıyor, istediğimi yapamıyorum. Gıyabında kolay olacak. Bereg-Plage gibi Türkiye’nin böyle bir müesseseye büyük ihtiyacı vardır. Anadolu’nun cenup sahilinde müna¬ sip bir yerde yapılmalıdır. Belki Marmara’da İstanbul’a yakın bir yerde de olur. Bu kadar Paris’te oturduğum halde bu kadar yakın yere Londra’ya bir sefer gidemedi¬ ğim halde hâlâ da. bu satırları Paris’de yazıyorum. Gide¬ miyorum. Avrupa’nın hemen her yerini gördüğüm halde Londra’yı göremedim. Hanımı yolladım. Dersin günü yaklaşıyor, savuşaca¬ ğım. Bir de bir sabah erken kapı açıldı. Uykudan sıçra¬ dım. Kapıyı açtım. Bizim hanım. Uç döri günde dörıdu. Beynimden vurulmuşa döndüm. Zahar takdir... bizim pla¬ nı altüst ediyor. Babası ve aile “Bu heriften ayrıl!” demiş¬ ler. Razı olmamış. Şükrü: Ayrılırsan bütün servetimi se¬ nin üstüne yaparım.!! demiş, razı olmamış. Bana ağır kü¬ fürler etmişler. Bunları bana anlattı. Servetiyle iknaa ça¬ lışmak elbet bayağı bir ikna. Hem de laftır, yapar mı? Keş¬ ke yapsaydı. Keşke bu da razı olsaydı. Düşündüm. Madem¬ ki böyle iş kolaylaşmıştır. Beraber Cenevre’ye gideriz. Kız¬ larını veririm. îki lakırdı söylerim. îş biter dedim. E'şyayı acele sattım. Burada bizim bedesten makamından Hotel de Vente var. Müthiş bir yerdir. İçinde Türk halıları da olan o kadar eşyamı 300 franga kapatıverdiler, ağızım açıkta kaldı. Ama benim paraya baktığım yok, Berek-Plage’deki dersi de bıraktım: 500 frank da orada gitti. Bir taraftan da 1914 yılı 14 Temmuz Fransız Millî bayramı. Sokaklar hınca hınç. Paris'halkı sokaklara dökülmüş; dans, içki, vur patlasın gidiyor. Karıyı aldım, hareketimi aileye yaz¬ dım! Doğru Cenevre’ye vardım. Onlara yakın ve göl ke¬ narında National otele indim. Elimizi, yüzümüzü yıkıyo¬ ruz. Otelci geldi: “Seni iki kişi istiyor” dedi. İndim. İki sivil herif “Polisiz. Sizi polis müdürü istiyor, beraber gi¬ deceğiz” dediler. Al bundan da. Karı bize sarıldı, ağlıyor. “Ben senden ayrılmam. Ben de geleceğim.” dedi. “Etme! Sen kal!” dedikse de olmadı. Beraber gittik. Bir odaya koydular. Yarım saat, bir saat kimse birşey demiyor. Söy¬ lendim ve dedim “Gideceğim.” O vakit bir polis “Gidemez¬ sin” dedi. “Beni tevkif mi ettiniz? Hangi tevkif müzekkere¬ si ile? Ben câni ve hırsız değilim.” diye bağırdım. “Tevkif etmedik” dedi. “Bir saattir bu nedir?” dedim. Cevap yok. “Gideceğim” dedim. Önüme durdu. Diğer biri geldi. “Ta¬ bancan var mı?” dedi. Ne oluyor diye hayret ediyordum. Bıı memlekette polis dahi birinin cebini arıyamaz. “Ne karışıyorsun?” dedim. Aramak istedi. Hayret!.. İsviçre’de F. 29 450 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 451 de kanun harici işler oluyormuş ha!.. Biz orasını hatasız bir devlet, adalet ocağı bilirdik. Ne hımbılmışız... Arat¬ mak istemedim. Sonra düşündüm. “Canım ar asm da o da, ben de kurtulayım.” dedim. Bıraktım, aradı. Bir şey yok. Gitti. Konuştular. Geldi mazeret dileyip “Serbestsiniz” dedi. Tepem atmıştı. Söylendim ve “Sizden dâva edeceğim” dedim. Dedi ki: “Bizde kabahat yok. Kayınbaban haya" tının tehlikede olduğunu ve senin onu öldüreceğini söyle" di. Tevkifini istedi. Biz de böyle yaptık. Trene bindi Viya- na’ya hareket etti. Şimdi çıkabilirsiniz. Evet cani değilsi¬ niz; fakat ne bileyim belki elinizden bir kaza çıkar. İyisi mi kaza çıkmadan evvel önünü almak lâzım” dedi. Ha, iş anlaşıldı. Meğerse şu korkak ve evhamlı adam, yahut de" li kendisini öldüreceğim diye korkup bu işi yaptırmış. Son¬ radan öğreniyorum. Kalanlar seraskere varıncaya kadar hepsi evde ellerine birer tabanca almışlar. Kapıları kilit¬ lemişler. Bahçelerine de bir kaç polis koymuşlar. Sonra ben otelde epeyce kaldım. Kaldığım müddetçe bir polisi orada bekler gördüm. Bu hakaret beni deli etti. Doğru gittim. Bir avukat buldum. Şükrü kaçmış, polis ile serasker aleyhine bir dâva açtım. Ne yapayım bu adamla zorla iş çıkardlar.. Git¬ tim eşyalı bir apartman bulup taşındım. Karımın bana şu merbutiyeti benden ayrılıp kaçmak fikrini adamakıllı yumuşattı. Kendisine bir aralık: “Ayol doğru değil. Bun¬ lar senin anan baban. Git! Şu iş de bitsin” dedim. Ağladı. “Ben senden ayrılmam. Anam babam, ama insan kocasıy¬ la. Onlardan hem ben ne hayır gördüm. Benim anam öl¬ müş; ben öksüzüm. Yanlarında hizmetçi gibiydim.” dedi. “Ya benden boşanırsan baban sana bütün servetini vere¬ cekmiş” dedim. “Ona ne sen inan ne de ben inanayım. Onun bir sürü orospusu var. Onlara veriyor” dedi. Ne di¬ yeyim. Dosdoğru. Tuhafı şu ki, bu böyle; fakat huysuz¬ luktan da vazgeçtiği asla yok. Onların yanında Gülfidan adında bir Arap halayık vardı. Birgün onu sokakta kan¬ dırmış, bize kaçırdı. İyi ya kıza koş baksana... Boyuna dö¬ vüyor, sövüyor. Gölde banyo hamamına gidiyor. Sabah¬ tan akşama kadar sudan çıkmıyor. Her tarafı simsiyah. Nasıl da dayanıyor bilmem. “Yahu, hasta olursun” diyo¬ rum. SÖz dinletmenin imkânı yok... Ben paris’de iken İngiltere kralı paris’e geldi. Ona görülmemiş bir şenlik yapıldı. Poincare Rusya’ya gitti idi. Meğerse Harbi Umumî çorabı örülüyormuş. Biz dâvamız¬ la meşgulüz. Cenevre’de iken birgün birden Almanya ile Fransa arasında harp patladı. Bizim muhakemeden henüz bir celse olmuştu. Serasker de muhakemeye çağrılmış, gel¬ mişti. Bu iş çirkindi; Fakat onların bana yaptıkları daha çirkindi. İsviçre hükümeti Almanların veya Fransızların İsviçre toprağım çiğniyerek geçmesinden korkup ne kadar kuvveti varsa silâh altına aldı. Hududa gönderdi. Mahke¬ mede de hâkim kalmadı. Bizim dâva da asıldı kaldı. Şu vak’a bir bakıma da hayırlı olmuş. Ben harp pat¬ layınca İngiltere’de bulunacaktım. Belki de vaziyetim müş- kil olacaktı. Şimdi bîtaraf bir memleketteyim. Yanımda Fransız frankı vardı. Dehşetli düştü. Daha düşer diye korktum. Büyük bir zararla İsviçre frankı al¬ dım. Sonra Mısır’a gider iken Fransız frangı almak icab etti. Frank biraz yükselmişti. Bir zarar daha ettim. Birtakım Türkler Paris'de kısılmış kalmışlardı. Pa¬ ris’de ana baba günü olmuş. Yolunu bulabilen, kaçabilen birer birer İsviçreye döküldüler. Ressam Asaf Muammer Paris’de idi. Muhaliflerdendi. Görüştüğüm, sevdiğim adam¬ dı. Parası yokmuş. Telgrafla benden para istedi. Yolladım, geldi. Paramı sonra İstanbul'a da geldik, vermedi. İsviç¬ re’de diğer bir Türk, Cenubi Amerikalı bir kadınla evliy¬ di. iki tane çocuğu da vardı. Kadın zenginmiş, kendisi zü¬ ğürt idi. Onlara da para gelmemiş. Birgün bana geldi. “Sütçü de bugün süt vermedi, iki çocuk aç kaldı. Karım 452 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 453 hasta değnek gibi. Sütii yok. Bana 200 Frank ver!” dedi. Biz ne haldeyiz, bunlar ne istiyor. Fakat acıdım, dayana' madun. Verdim. Güya ilk parası geldiğinde verecekti. Bir- gün parası geldi. Ama vermedi. Hâlâ da verecek... Mer¬ hamet işte böyledir. Hayatımda kime para verdimse he* meıi hepsi gitmiştir. Hem de üste düşman olmuşlardır, îade eden namuslu azdır. Tecrübem kimseye acun amali. Hele para vermemelidir. Paranın gittiği neyse birşey değil, nefsini mahrum edersin; fakat üste düşman kazanmak ağır oluyor. Böyle diyorum da bu sefer bile bu kadar tec - rübe ve yaştan sonra yine bir iki defa böyle dolandırıldım. İsviçre’de “Ançi ile Paçi” adında bir roman yazdım. Bu eser, Serasker Rıza Paşa ailesinin hakîki romanıdır. Sonu yani Şükrü Paşa’nm paralan yiyip bana muhtaç ol¬ ması fantezidir. Benim uydurmamdır. Diğer kısmı tama' miyle hakikattir. (1) iki nüsha yazdım, Sinop’da kütüp* h» nede durur. Almanlar Belçika’dan yıldırım gibi Paris üzerine iler- lemeye başladılar. Diyordum ki: “İki ayda bu iş biter. O vakit burada n îstanbu’a giderim, ittihatçılardan müsaa¬ de isterim. Eebet artık verirler. Ben de siyasetle uğraş¬ mam.” Bir de Mame üzerinden Alman ordusu ric’at etti. Bu havadisi okuyunca harbin uzayacağına ve sonunun ne vakit geleceğinin meçhul olduğuna hükmettim. Biraz son¬ ra Türkiye’nin de Almanlar tarafında harbe gireceğine da¬ ir birtlakım havadis serpintileri başladı. Buna pek inan¬ madım. Çünkü “Balkan Harbinden çıkmış perişan bir devletin harbe girmesi delilikti. Hem be girip ne yapabilir¬ ler?” Fakat biraz sonra “Türkiye harbe girerse ihtimali¬ ne karşı operatöre ihtiyaç vardır. Türkiye’ye giderim.” (1) Buraya bugün ilâve ediyorum. Şükrü, Nîce’de öldü. Bü¬ tün servetini yemiş. Eğer ölmeseydi hakikaten bana muhtaç ola¬ cakmış. iyi tahmin etmiş imişim... fikrine düştüm. Cenevre konsolosluğuna İstanbul’a git¬ mem için müracat ettim. “Yazayım.” dedi. Bekledik, ce^ vap yok; müsaade de meçhûl. Ya harbe girerler ve bize de İstanbul’a müsaade vermezlerse burada ne yaparız? El¬ deki, avuçtaki biter; açlıktan ölmek muhakkak. Dedim ki, “Türkiye harbe girmeden müspet bir hareket lazımdır. Ne yapmalı?” Mısır’ı en münasip ve emin bir yer buldum. Bi¬ zimkiler girse de girmese de orada hekimlik eder haya¬ tımı kazanabilirim. Acele hareket lâzım. Kâfi param var, fakat ihtiyat biraz daha olsa iyi. Hanınım iki yüzüğü ile benim iki saat kordonumu monte de piete’ye koyup para aldım. Mısır’da hekimlikle para kazanıp Harbü Umûmi es¬ nasında bu rehinlerin borcunu verdimse de altın çıkması yasak olduğundan göndermediler. Lozan, a konferansa gi¬ dince aldım. Gideceğiz. Hanıma son bir teklif daha yaptım ve şöy¬ le dedim: “Bak, İffet! Şimdi meçhûl bir akıbete gidiyoruz. Ne olacağımız malûm değildir. Dünya karışmış belki canımı zı kaybedeceğiz. Belki türlü meşakkatler çekeceğiz. Belki aç kalacağız. Sana yazıktır. Hem de sen pek huysuz bir insansın. Sonra geçinemeyiz. El memleketlerinde ayrılırız. Kimsesiz diyarlarda kalırsın, iyisi mi; şimdi ailen burada. Ebeveyninin yanma git! Baban sana servetini de verecek¬ miş. Mesut ol.” Ağladı. “Dünyada hiç bir şey istemem. Yalnız seni is¬ terim. Ben sensiz yaşayamam. Senin başına ne gelirse be¬ nim de gelsin. Seninle güle güle Ölürüm.” dedi. Doğrusu fedakârlıktı. Bana çok tesir etti. Derin derin düşündüm, “iyi ama bu, buna rağmen hayatı bize cehennem etmekten fariğ olmazsın. Huysuzsun, geçimsizsin. Sonra zulmünü çekemem. Ayrılırız. Sana da yazık olur. Git! iyi düşün!” dedim. “Evet, huysuzum. Doğru. Artık yapmam. Ne der 454 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 455 sen sözünü tutarım. Seni üzmem.” dedi. “Deme! Elinde değildir. Yine yaparsın. Sonra sen perişan olursun. Sana acıyorum.” dedim. “Yapmam” dedi, ağladı; “Beni bırak¬ ma!” dedi, ağladı. Acıklı bîr levha idi... Henüz 19 yaşında, ana yüzü gör memiş. Babası evlât duygusundan bütün İnsanî duygular - dan âri. Onda evlât duygusu hayvanlardaki kadar bile yok. Bu yaşa kadar babasından bir defa bile bir şefkat eseri görmemiş. Büyükanne ve baba da âdi... Bana sarıl¬ mış... Kocasını seviyor ayrılmıyor... Bu halde ve henüz bir yıllık zevcesini atıvermek de bir erkek için ağır... Çok kalbsiz olmalı... Artık hiç dayanamadım. Boşamak fikrinden de büs¬ bütün vazgeçtim. Bir yıldır ne düşündük, ne için geldik. Neye sulh olup yattık?... Tnsan ne âciz bir mahlûktur!... Bir günlük sonunu bile bilemez. “Pekiyi!” dedim. “Bİr şart¬ la ben de razıyım. Bir lokma kazanırsam yarısmı sen yer¬ sin, yarısını ben yerim. Bulamazsak açlıktan beraber ölü¬ rüz. Hadi!.” Biletleri aldık. Sümendöfere bindik İtalya’ya geçtik. Cenova’ya indik. Güzel bir şehirdir. Hele mezarlığı bir sanayii nefîse sergisi gibi heykeller ve emsali ile süs¬ lüdür. Oradan vapura atlayıp, İskenderiye’ye İndik. Ora¬ dan da şimendiferle Kahire’ye vardık. Bir otele indik. He¬ men Heliopolİs’de bir apartman tuttum. Eşya aldık. Yer¬ leştik. ——- Heliopolis, Kahire'den elektrik tranvayı ile bir çeyrek mesafede. Kum deryası ortasında güzel bir Avrupa şehri gibi medenî bir şehir. Kagir ve büyük binalar. Sade mima¬ rî tarzı yani Mısır-Türk mimarîsi. Bu da buraya orijinal bir güzellik vermiş. Evlerin suyu, her şeyi var. Geniş, kat¬ ranlı caddeleri, büyük otel ve tiyatrosu da var. Arası bir ay kadar geçti bizimkiler de harbe girme¬ sin mi? Al belânın büyüğünü. Doğrusu evvelce zikrettiğim sebeplerden yüzde doksanbeş nispetinde Türkiye harbe girmez fikrinde idim. Ya şimdi îngilizler biri haps veya hudut haricinde tard ederlerse... Para da bir-iki ayda bite¬ cek. Muayehane açıp hekimliğe başlamak zaruri. Açar¬ sam o da masraf isteyecek. Ya bizi hapis veya tard eder¬ lerse o da gidecek. Beklemekten başka çare yok. Bir müd- met bekledim. Birtakım Türkleri İttihatçı diye hapsettiler. Bize dokunmadılar. Emniyet hasıl ettim. Gittim Şâriu Abdülaziz’de Atabet-ül Hadra cihetindeki ucunda evkafa ait beş odalı bir evi tutup muayenehane yaptım. Buraya da masraf oldu. Kazanç da yok. İlk ay sadece oniki riyal kazandım. Bizim bugünkü para ile ancak onbeş lira eder. Hiç. Bir hale geldi ki paralar suyunu çekti, yirmi gün eve et alamadım. Karım birgiin pek kederli bir halde “Ne ka¬ dardır et yemedik” dedi. İçim parçalandı. Baktım bir ku¬ ruşum var. Gittim, et alacağım. Kasaba söylemeye utan¬ dım. Sonra yüzüme kızdırıp bir kuruşluk et ver dedim. Eti eve getirdim, verdim. Hemen Heliopolis’i bırakıp mu¬ ayenehaneye taşındım. Apartmanın yarısı muayenehane, yarısı ev oldu. Hem masraf azaldı, hem de kazanmaya başladım. Türklerden eczacı Âtaf’la tanıştım. Çok iyi in¬ sandır. Saf, temiz. Zeki ve nükte anlıyor. Hele hoşsohbet. Kardeşi Vedat da eczacı. O da iyi çocuk. Ya’nız Vedat’ın o vakit bazı kadınlarla lâubali hali vardı. Ben ise evlen¬ diğimden beri pek namusluyum. Bu halimden onu o kadar sevmezdim. Elbet gençlik işi di, Şimdi ağırbaş olmuştur. Gençliğinde kendi yaptıklarımı hep unutmuşum da onu ayıplıyordum. Onlar yine bir Türk eczacı olan Sabri ile be¬ ni tanıştırdılar. Sabri de Salîbede eczanesinde akşamlan muayene yapmamı teklif etti. Memnuniyetle kabul ettim. İkindiye kadar evde, akşam orada hastaya bakmaya baş¬ ladım. Baktım ki Sabri çok iyi bir gençtir. 'Cahil, fakat çok zeki, nükteden derhal anlıyor ve güzel nükte yapıyor. Sonra iyi kalbli ve namuslu adam. Türklüğünü, vatanını seviyor. Çok sevdim. Dünyada sevdiğim, emniyet ettiğim 456 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 457 adamlar pek azdır. Vedat, Sabri, Atıf işte bu az olan sev diklerimdendir. Sabri Şam Tıbbiyesinden çıkmıştır. Esa¬ sen Trablusşam Türklerindendir. Orada halis Türk köyleri vardır. Alışır hayatımızın, orada gördüklerimizin çoğunu Türk Tarihinin Mısır kısmında yazdık. Burada yazmadık¬ larımızı yazıyoruz: Mısır hükümetine diplomamızı gösterip tababet icra¬ sına müsaade aldık. Bu müsaadeyi daima en büyük maişet vasıtası olarak saklar ve yanımda taşırım. Bu sefer Pa¬ ris’e gelirken de getirdim. Muayenehane eşyasını ve lâzım âletleri ucuz çıkar¬ dım. Sandalyeleri kendimiz boyadık. Muayene odasının eşyasını beyaz leke yaptık. Eski eşya aldık. Yüzlerini ha¬ nım yaptı. Boyalarım da beraber yaptık, ilk aylar kaza~ namıyordum, masraf çıkmıyordu. Her ay bir elmas rehine koyuyordum. Sonra kazanmaya başladım. Faizlerini ver¬ dim. Yedik, içtik. Lozan’dan avdetten sonra İstanbul’da ikibin beşyüz lira gönderip bu elmasları kurtardım. İs¬ tanbul’a gönderdiler. Hanırn’a teslim ettim. Bu sıkıntılı zamanımda idi. Ingilizler bana elli lira altın maaşla hasta- hanede hekimlik teklif ettiler. Kabul etmedim. Muhtacım, fakat bana ağır geldi. Hanımın bir huyu vardır: Elmas takmayı sevmez. Bir elması iki gün takar, bıkar. Kuyumcuya götürür bozdu¬ rur, başka şekle koydurur. Onu da iki gün takar, yine bozdurur. Masrafı da pek çoktur. Önüne gelene para .elbi¬ se verir. Sonra da hasisliği tutar yemeği kısar, sonra yine cömertliği başlar. Bu hali hâlâ böyîedir. Hiç bir halinde zaten sebatı yoktur. Gelgeçtir. Bu onun en mümeyiz hu¬ yudur. Çok caprıse sahibidir. Bu huylar babasından da ay¬ nen vardır. Bu bozdurmalarda tabiî çok zarar ettik. Bir kısmını satıp başka aidi. Tabiî bu da zarar. Bereket ver¬ sin çoğu rehinde idi de bu muameleden kurtuldu. Artık işim iyi idi. Yaşıyoruz. Hattâ aciz kalmış bazı vatandaşlara da ufak tefek yardım edebiliyorum. Ayda kazanç yirmibeş Mısır lirasından aşağı düşmüyor. Bugün kii bizim para ile ikiyüz altmış lira kadar eder. Yüz Mısır lirasına kadar da çıktığım ay oluyor. Mısır’da Türk heki¬ mine, Türk malına, Türk’e itibar vardır. Ahali'harp dola* yısiyle Türklerle temas etmeğe İngilizier’den korktukları halde yine kazanıyordum. Demek harp vaziyeti olmasa daha çok kazanacaktım. Hanım yine huysuz. Ne olacak bilmem? Huy canın altındadır; can çıkmayınca çıkmaz derler. Görüyorum ki, çok doğrudur. Artık terbiye ve İslah ümidierjm de yok. Ce¬ nevre’den hareketimizde verdiği sözleri hep unuttu. Bu zaten malûmum idi ama rikkatime dokunmuştu. Zeki, her işi gayet çabuk ve mükemmel öğrenen bu kabiliyete acıyo¬ rum; fakat çaresiz. Hanım hergün sinemaya gidiyor. Şaşılacak şey. Bu kadar iptilâ görmedim. Yalnız çıkmıyor, hizmetçi kızla gi¬ diyor. Buna rağmen yine şüphe ediyorum, işi bırakıp ta¬ kip ediyorum. Sinemada ne yapıyor diye arkasına oturu¬ yorum. Asla şüphe edecek ufak bir şey görmüyorum. Bir aralık gözleri görmez oldu. Dedim sinemaya ara ver. Ve¬ remiyor, bu kadın akima eseni yapmazsa hasta oluyor, il¬ lâ yapmalı ki ferahlasın. Ama saçma, ama muzır şey; mut¬ laka yapmalı. Bin zorla iki-üç gün ara verdi, gözü iyi ol¬ du. Yine gitti. Bu sefer bir hafta sonra gözünde nezif ol¬ du. Bütün hadîka kanla doldu. Kör oldum -diye ödü koptu, “işte, al sinema! Sen yine söz dinleme!” dedim. Körlüğün geçeceğini temin ettim. Tabak a - yi kuzhiyeyi oynatmak için Eterobin, sonra Ezerin damlattım. Iltİsâksız iyi oldu. Yine eskisi gibi gördü. Bundan ders alsana, hayır... iyi olunca yine sinemaya gitti. Yolunda, önünde müthiş uçu¬ rum olsa ve bunu iki kere iki dört eder gibi bilse madem ki akima esmiştir o yolda devam eder. Hayret!... 458 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 459 Heliopolis’de iken yiyecek bulamadığımız esnada maymun isterim diye tutturmuş, dilinden kurtulmak için bir çift maymun almıştım. Biri dişi, biri erkek. Tuhaf, bil¬ mezdim. Maymunun erkeği günden güne zayıfladı ve hak siz düştü. Artık yerinden kımıldıyamıyordu. Ne oluyor di" yft gizlice dikkat ettim. Nihayet gördüm ki dişi erkeğin zekerini mütemadiyen emiyor. Erkeğin altına baktım akın¬ tıya, irine benzer şeyler var. Iş anlaşıldı. Maymunun dişi¬ si de erkeğini eritip yiyor... Hayvan öldü. Öteki de bir gün kafesten fırsat bulup kaçtı. Kurtulduk... Şimdi Kahire’de hanım yine maymun istiyor. Ne de¬ dimse olmadı. Olmaz desem günlerce kavga etmeli, uyku¬ suz kalmalı. Nihayet yine alır, tyisi mi bunlarsız alsın. Sustum, kurtuldum. Aldı. Herşeyde sebatsız olan bu kadın bazen istediğinde müthiş sabit kadem. Maymunu zincirle balkona bağladı. Maymunun pisliği pek fena kokuyor. Sı¬ cak memlekette de... Çekilmez bir koku. Çektik. Fakat eğ¬ lenceli hayvan. Nereye baksanız o da oraya bakıyor. Me¬ selâ bir göğe, bir de yere bakın; o dâ oralara bakıyor. Siz bir şey yapın, o da yapıyor. Maymun gibi taklitçi derler ya. Pek doğru. Maymun taklitçi bir hayvandır. Çocuklara pek düşman. Yanımızda beş yaşlarında Nâime adında bir Mısır’lı kız var. Hanım çocuk için çıldırıyor. Çocuğu olsun diye türlü ilâç yapıyor. Olmuyor. Benim zürriyetim yok zannederek başımın etini yiyor. Nihayet mikroskopla bizim meniyi gösterdim. Anlattım. Hayvancıkları görünce sustu. Ka¬ bahat kendisinde. Çünkü çocukluğunda peritonit ve zimene uğramış, karnına su dolmuş, demek fibrinler çöküp taaz- zuv etmiş, iltisaklar yapmış, nefirlerinin deliklerini kapa¬ mış. Çocuğu olmaz. Çocuk olsun diye hâlâ uğraşır, rahmi¬ ne birkaç defa bana ameliyat da. yaptırdı. Olmuyor. Bu sebeple evlâdlık almak hevesine düştü. Bana piçhaneden bir kız aldırdı. Bakamadı. Bakmasını bilmiyor. Ben heki¬ mim, söylüyorum, beni de dinlemiyor. Bu kadında din lememek asildir. Hem de ne dersem aksini yapar. Tuhafı zekâma ilmime de kanidir. Güya beni çok seviyor. Öyle de de görüyorum. Fakat insan sevdiğinin dediğini yapar, onu üzmekten korkar. Bu aksini yapar, beni üzmekten de ke¬ yif duyar. Şaşı’acak şey!... Sevdiği bu çocuğu beş oıı gün sonra ağladığı vakit döğmeye başladı. Hem de adamakıllı doğüyor. Birkaç gün sonra sekiz aylık zavallı masûm ha¬ nımı yanma yaklaşır gördüğü vakit yüzünde korku al⬠metleri göstermeğe başladı. Ağlardı. Yüreğim parçalanır¬ dı “Döğme! vicdanın, insafın yok mu?” desem daha fazla döğerdi. Ne diyeyim. Bende günah yok. Çocuğun kaderi bu imiş dedim ama daima yüreğim parçalandı. O kadar... Yani ben de onunla çektim. Derdime katılan bir dert de de bu çocuk oldu. Nihayet bakımsızlıktan, dayaktan öldü. Kurtukiu. Naime adındaki çocuk da evlâdlık idi. Bu kız gider maymuna uzaktan bir şey yapar, ya bir şey söyler. May¬ mun derhal dişlerini gösterir, üstüne sıçrar. Zincirlidir ye¬ tişemez. Bir iki atlayıp yetişmeyince başını öbür tarafa çevirip bakmıyor gibi yapar. Halbuki yaklaşsın diye bu¬ nu yapıyor. Çok hilekâr bir mahlûk. Maymunun hilekârlığı malûm ve meşhurdur. Yaklaştığını tahmin edince birden atlar. Ekseri pençesini kızın eline değdirir. Eleri çizik için¬ dedir. Ha^uki maymun hanımdan müthiş korkuyor: çün¬ kü bir-iki müthiş döğdü. Benden de korkar: ben de doğ¬ dum. Yanına vardık mı elimizin üstüne elini boynunu kor. Sevdikçe “Hı, hı” diye sürürünü gösterir bir ses çıkarır. Nâime kızdırırken Nâime’yi azarlar ve kıza vurur gibi ya¬ rarsak keyfinden zıp zıp sıçrar ve boyun?, sürür sesini çı¬ karır. Zeki hayvandır. Korkutmak isterseniz dudaklarını¬ zı açıp dişlerinizi gösteriniz. Ödü kopardı. Hanım maymunun eline ayna verirdi. Alır bakar, ken¬ dini görünce türlü hareketler yapar ve söylenir, nihayet 460 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 461 aynanın arkasına bakar bir şey göremeyince aynayı bıra¬ kır. Gülerdik. Patlıcan ve domates’i pek seviyor. Bunları yemesi de ustalıklı. Yer, kabuğunu hiç zedelemeden üs¬ tünde bir habbe etinden bırakmadan ince bir zar halinde bırakır, atar. Derdim ki: İnsanların çoğundan daha nazik. Yediğini avurtlarına dolduruyor. Avurtları şişip sarkıyor. Arada omuzu ile oraya vuruyor. Bir kısım ağzma geliyor, çiğneyip yutuyor, bitince yine vurup yiyor. Kahire’nin hayvanat bahçesi güzeldir. Bu şehrin bir takım güzel bahçeleri var. O bahçenin maymun kısmı pek zengindir. Oraya gezmeğe giderdik. Bunların seyri pek eğlencelidir. Bir gün baktım bir maymun yavrusunu sır¬ tında taşıyor, öyle direklere çıkıyor. Yahut yavru anası¬ rım kamını dört eliyle kucaklayıp tutuyor. Ana öyle gezi¬ yor. Ana bir aralık sandığm üstüne çıktı. Aşağıda kalan yavru da çıkmak istedi, çıkamadı. Ana tıpkı insan gibi ehni uzattı. Yavru da bir elini verdi. Tutup yukarı aldı. Bir aralık bunlara bakan uşak darı gibi ince bir yem serp¬ ti. Hepsi üşüştüler. Şimşek sür’ati gibi bir çabuklukla el¬ leri de toplayıp ağızlarına atıyorlar ki şayan-ı hayret. Hep¬ sinin iki avurtları gittikçe şişiyordu. Baktım bir tanesi ve hepsinin irisi yem toplamıyor. Yavaş, yavaş bizim tulum¬ bacı kabadayı yürüyüşü gibi bir yürüyüşle dolaşıyor. Şaştım. Derken sebep anlaşıldı. Bu iri maymun yere eğilip darı toplamakta olan maymunlara göz gezdirdi, bir may¬ munun kulağından tutup kaldırdı. Maymun ciyak ciyak bağırdı ve fakat put gibi durdu. Büyük maymun elini bu¬ nun ağzma sokup avurdundaki yemlerini aldı, kendi ağzı¬ na attı. Bu sefer diğer eliyle diğer kulağım tutup evvelce tuttuğu kulağını bıraktı ve bu eli ağzına sokup öteki avur¬ dundaki yemi de alıp kendi ağzma attı. Maymunu bırak¬ tı. Zavallı maymun yeniden toplamağa başladı. İşte may¬ munlarda da tahakküm, İstibdat, zulüm... Kuvvetin tegal- lübü... Şu iri maymun padişah gibi... insanların bu may¬ munlardan ne farkı var?!., iri maymun yedi ve gezdi. Ye¬ meği bitince yine bir bakındı. Demek avurdu iyi dolmuş bir maymun arıyordu. Bir başkasını yakalayıp onu da eş kiyavâri soydu. Bu zavallının da sa’yinin bütün mahsulü gitti. Bizim maymuna hanım dar ağızlı şişeye bir fıstık ko¬ vup veriyordu. Onu almak için şişeyi altüst etmesi, salla¬ ması, parmağım sokması eğlenceli bir şeydi. Birgün bir fıstığı yirmi kadar kâğıda sarıp verdi. Tuhaf... Maymun sakal-ı şerif bohçalarım açar gibi bunları birer birer ve muntazaman açıp ata ata fıstığa vasıl oldu ve yedi. tngilizler Türklerden ittihatçı olanları tevkife başla¬ dılar. Karşımızda göz hekimi bir Türk vardı. Onu da hap¬ settiler. Zavallı aklını bozdu. Bizim hanım onun hanımı ile pek ahbaptı. Bu suretle hallerine dair bir çok malûmat aldım. Kadın kocasından şikâyet eder, herşeysini söyler¬ miş. Zaten bu hemen bütün kadınların âdetidir. Kocalarını şevseler de yine birbirlerine zemmederler. Bizimki de beni onlara zemmetmiştir, şüphem yoktur. Bu aile hakkında başkalarından da malûmat aldım. Baktım ki müstesna bir süjedir. Bu ahvali bir opera-komik halinde tertip etmek¬ ten bir türlü kendimi alamadım. Bulunmaz bir mevzu. Ar tist duygusu olan boyledir. Yazılan sonra kendilerine en büyük belâları getireceğini gün gibi görseler yine artist¬ lerin elerinde değildir, vaz geçemezler. Nitekim şair ve muharrirlerin çoğu her millette, yazıları ile türlü belâlara uğramışlardır. Nitekim ben de Türkiye’den bunun içm kovuldum. Keza eczacı Nasulıî’yi de yazdım. Bu adam be/ ııa bir-iki hasta yolluyor, yüzünden beş'on para kazanı¬ yordum. Yazdığımı haber alınca düşman oldu, aleyhime propaganda yaptı. Fırsat düştükçe hastalarımı geri çevir¬ di. öyle olacağım elbet derkediyordum, ama vaz geçmek e'irnöe değildi... Birinci için Hekim Mail Efendi (Alafran¬ ga mı, Alaturka mı?) adlı gülgülii -opera- yı yazdım. Böy- 462 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 463 le bir fırsata malık olduğuma çok sevindim. Bizim hanım bu hanımla bozuştu. Zaten kimle görüşse ilk, fevkalâde dost, az sonra kanlı bıçaklı düşman olur. Bunun istisnası yoktur. Herif de eser yazdığımı haber aldı. O da benim aleyhime bir şeyler yazmış. Yığın Üe sahifeler. Ama herif artist değildir. Ve yazı yazamaz. Hem bizde onunki gibi ıvi bir mevzu yok ki... Bana biri verdi. Okumadım bile. Herife bizim bir garazımız yok. Biz nefis ve sanat eseri bir vakayı tespit ettik. Bu aile vatansız ve milliyetlerine hâin bir ai’edir. Yanımda bir eczane var. Türk. Adı Nasuhı. Arada uğruyorum baktım ki, bu defa enteresan bîr sanat şahsi yeti. Mal bulmuş mağribiye döndüm. Aylarca ve hergün devam edip halini müşahede ettim. Vakalarını hikâye et¬ tirmek yollarını buldum. O faikında değil, şecaat arz eder¬ ken merd-i kıptî sirkatin söyler derler. Öylece böbür- leııe böbürlene türlü vakalarını hikâye etti. Çıkıyor, noı ediyorum. Onun dükkânının üstünde doktor Şerafüddiıı Mağmumi oturuyordu. Birgün ona bu eczacının fevkalâde bir mahlûk olduğunu söyledim. “Oo... dedi, öyledir. Fa¬ kat bilmez misin evinde daha neler vardır.” Ona da bildik¬ lerini hikâye ettirdim. Şayana hayret şeyler... Bu adam Haydarpaşa’da hastahanede havancı imiş. Hatırlarım, Abdülhamid zamanında ispirtosuz kınakına icadı, şatafat¬ la ilân edilmişti. Hocalar, Padişah memnundu. Mucide ni¬ şanlar verilmişti. İspirto müslümanlıkta haram ya. Sonra tıbbîye mektebi kimya hocası küülsuz kınakına hülâsası olmaz deyip tahül etmiş, ispirto bulmuş. Meğerse sahte¬ kârlık imiş. Bunu da yapan bu eczacı imiş. Sürülmekten korkup Mısır’a kaçmış imiş. Mısır’a gelince İse yine “Ben ispirtosuz kınakına yaptım. Halifen müslimîn Mısır müs" tumanları istifade etsin, günaha girmesin diye beni yolla¬ dı.” suretinde işe başlamış. Zengin olmuş imiş. Bu adamı da bir opera'komik halinde yazdım. Güzel bir eser oldu. Adı “El eczaciyün-Nâsıh” dır. Birisi bunu Mısır havalan ve dansları ile bestelese çok eğlenceli ve ibretli bir piyes olur. Ben Paris’teki programıma da devam ediyorum. Altı opera ve opera-komiği tercüme edip bitirdim. Türk tari- hine dair tetkikatı ilerlettim. Bilhassa Mısır kısmını bi¬ tirdim. Yerinde tetkik çok iyi oluyor. Ermeni, tarihini yaz¬ dım. Türk şiirine dair tetkikata başladım. Gece gündüz çalışıyordum. En aşağı oniki saat, onsekiz hattâ yirmi saat çaüştığım da çok oluyor. Vücut dayanıyor. Muayenehane¬ de çalışıyorum; hasta geldikçe bakıyorum. Gidince çalışı yorum. Eczaneye gidiyorum. Orada da. eserin bir kısmını da Sabri’nin para masasında yazmışımdır. Bu kadar ça¬ lışmamın sebebi de var. O da karım. Hergün çalışmamdan şikâyet ediyor. Bu bir müşkilât. Bazan gelip kitabımın üs¬ tüne kapanıyor, mani oluyor da. Karımla konuşmak, beş dakika sohbet etmek mümkün değil. Kara cahil sözleri tana zevk vermiyor. îşte eş derecede malûmatlı biri ile evlenmemenin neticesi. Ama böyle kadını da nerede bul¬ malı. Bizde bilhassa. Hadi bundan vazgeçtim. Konuşaca¬ ğım. Fakat bizim karı kadınlığa mahsus oya'ayıcı sözleri de bilmiyor. Demek bir şey yok; fakat üstüne de belâsı var. İki dakika konuştun mu, derhal takaza, derhal zıd sözler, derhal kavga. Allah dilini sanki bir hançer yarat¬ mıştır. Derhal kalbe saplıyor. İyisi mi kaçmalı. Boş du¬ runca da bu derdi düşünüp inlemeli. Okuyunca insan unu¬ tuyor. Dedim: “Tam çareyi buldum.” Kendimi büsbütün tetkikata ve telifata verdim. Bu suretle itiraf ederim ki, bu kadar çok eser yazmama karım sebep olmuştur. Vakıa böyle bir cehennem hayatı içinde salim bir fikir olması güçtür; eser yazmak mühim meseledir. Hattâ sonraları bacanağım bana arada “Şaşıyorum bu hayat içinde bu eserleri nasıl meydana getiriyorsun” demiştir. Doğrudur. Fakat ben çalışırken oluyor, cehennem cennete tahavviil 464 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 465 ediyordu. Elbiseme, çamaşırıma, temizliğe bakmaz. Çok çamaşırım düğmesiz ve sökük idi ve bövlece eskirdi. Be¬ rim buna aldırdığım yoktu. Nâhne’yi hergün doğuyor. Bunda kabahat, usluluk meselesi yoktur. Canı ister, döğer. Bir akşam üzeri ecza¬ nede hastaya bakıyorum. Telefon... Baktım hanım evden telefon ediyor. Sesi korkudan titriyor. “Aman, koş!” di¬ yor. “Hasta mı var?” dedim. “Nâime ölüyor” dedi. Has¬ tayı bıraktık, koştuk. Ne bakayım Nâime yerde, kan için¬ de, çenesinin altı bir parmak boyunda açılmış. Hemen dik¬ tim. Sonra niye olduğunu sordum, itiraf etti. Bu beş ya¬ şındaki çocuğu döğmüş, sonra bir kolundan tutup savur¬ muş, savurmuş bırakıvermiş. Kız çenesi üstü yere düş- müŞj yer taş. Deri çene kemiği Pe taş arasında kesilip ayrılmış... Derhal damarları bağladım. Yarayı diktim. Yanımızda hizmetçi dayanmıyor. Hepsini doğuyor. Bes-on günde kaçıyorlar. On beş yaşında bir Mısırlı kız aldık. Ertesi günü hadi dayak başladı. Bir de üstüne kı¬ zı aç bırakıyor. Bir de yeni icad: Abdesthaneye hapset¬ mek. Bir gün, iki gün kız gece gündüz abdesthanede ka¬ palı, hem aç. Söyle faydası yok. Zorla çıkar; yine sokar ve bu sefer benimle didişir. Ne ağzım, ne yüzüm kalır. Ben mâni olsam da gidince daha beter doğuyor. Birgün ecza¬ nedeyim. Kız abdesthanede kilitli hapis. Hanım evden git¬ miş. Kızın canına tak demiş. AbdesthaRenin yüksekte bir ufak penceresi var. Zorla oraya çıkmış, pencereden geç¬ miş. dışarı sarkmış. Aşağısı on metre yüksekliğinde bir ha¬ rabe yer. Kızm anlattığına göre korkmuş, atlıyamanuş, L ekrar içeri girmek istemiş, onu da yapamamış, yorulmuş, eli tutmamış, düşmüş, ayağı kırılmış. Onu eczacı Nasuhi görmüş. Çünkü orası virane. Hem bizim evin, hem onun eczahanesinin arkası. Eser yazdığımdan haberi var, bana düşman olmuş idi. Derhal yanımızdaki karakola gidip “Rıza Nur hizmetçisini pencereden attı” demiş. Kızı polis¬ ler karakola almışlar. Bereket versin doktor Şerafüddiıı de görmüş. Onun muayenehanesi bu eczanenin üstünde. Allah razı olsun doktor derhal bana telefon etti. Kendisi de karakola gitmiş, “Tedabirû ibtidaiyye yapayım, hasta¬ yı muayenehaneye nakledelim..” demiş. Ben yetiştim. Kız da sedye i!e geliyormuş. Bizim muayenehaneye aldım. Ma¬ saya yatırdım. Ayak kırık. Alçı sargı yaptım. Kızı okşa¬ yıp gönlünü aldım. Hanım da geldi. Marifetini gördü. Ağ¬ lamaya, feryada baş^ı. Kıza acıdı. Eee .. O turşu ne idi, bu perhiz ne?... Hemen kızın babasını buldurdum. Bir ham¬ ın aldı. iyi bir adamdı. Eline yarım lira sıkıştırdım. Kızma tenbih etti: “Ben bu evde durmak istemiyordum. Babam razı değildi. Pencereden kaçmak istedim. Düştüm” diye¬ ceğini öğrettik. Ertesi günü müddeiumumi muavini geldi. Babasını alıkoymuştum. Böyle dediler. Hapisten kurtüı duk. Vataneüdâyız. Harb’i Umumî. Maişet kaygusu ve cidali, İlmî çalışmalar, karının huysuzlukları, bir de üstü¬ ne böyle belâlar... Çekilir şey değildi. Hem de ne çirkin iş... Âlemden utanıyorum... Ben kıskançtım ama hanım ben der kıskançtı. Eve ufak bir kedi almıştı. Kar gibi ak idi. Adını pamuk koy¬ muştu. Kediyi severdi. Sevme üç gün geçmedi, kediyi de döğmeye başladı. Ama nasıl döğme, yerden yere çarpıyor. Hayvancık delik arıyor. Hanımı gördü mü hemen kaçıyor. Bazan yakalıyor, seviyor. Sevmesi de tuhaftır. Eli kur¬ şun gibidir. Hafif hafif okşamasını bilmez. Hayvan sevil¬ miyor, hakikatte doğuluyor; sindikçe diniyor. Yine her sevmenin sonu da dayaktır. Beni dahi sevmesi öyledir. Mutlaka bir yerimi acıtır. Ya eliyle, eliyle olmazsa diliyle Sorardım: “Bu nasıl sevmedir? Görülmemiş şey!...” Ce¬ vabı: “Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vurur.” “Aman, ne deri olayım ne sevileyim” derim. Meselâ öpecek. Her¬ kes gelir öper. Hayır bu çağırır. Yanma gitmeli. Pekiyi! F. 30 46S HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 467 Madem ki öpeceksin sen başını uzat. Hayır eliyle boynu¬ nuzu tutar, pehlivan gjüreşi gibi birden ve şiddetle çeker. Kendisine getirir, öper. Çeneden kafadan tutar; kafanızı protal bir surette muhtelif vaziyetlere kor. Boynumdaki mafsal ekseriya küt küt eder. Sanki dal kağırıyor... Allah bilir hemen daima boynumda bir mafsal yerinden çıkacak diye korkmuşumdur. Çıkar da... Çıkması da müthiştir.. Ani ölüm. Bu sevilme değil ki işkence. Bir şeye başladı mı çabuk bitmez. Öpüyor değil mi, şap şap... Sonu gelmez, insan bıkar, usanır, hattâ iğrenir. Kedi selâmeti benim muayene odasında buluyor. Zeki bir kedi idi; bunu keşfetmişti. Bir kaç defa dayak yerken hanınım elinden almıştım. Haline acırdım. Çünkü bir defa dayak yiyor, sonra da benim halimde, mazlum yani hem¬ hal ve dert ortağı. Sonra da sevimli. Bu sebeplerle sevi¬ yorum. “Pamuk!’' derim, ses verir. “Gel!” derim, diğer bir makamda ses verir. Sanki konuşurdu. Sesinde maz¬ lumlara mahsus bir ahenk vardı. Birkaç defa karıya “Döğme!” dedim. Hem daha çok döğdü, hem de bana “Ke¬ diyi seviyorsun galiba, onunla yat!» dedi. Kızıp söylenme¬ mek daha ucuz. Kedi gelir, yüzünü gözünü bana sürer. Ben kedi ile konuşmayı bırakıp okumaya dalınca o san - üalyada arkama gider orada yatar. Saatler geçer, kımıl¬ damaz. Elbet acıkıyor ama gitmiyor. Zaar dayak yemekten ise yemek yemekten vaz geçiyor. Bir gün pek rikkatime dokundu; kediye bir şiir yazdım, tik beyitîni Önce bir k⬠ğıda yazmışım, kâğıdı da masanın üstünde unutmuşum. Planım ge’di beyiti gördü. Aklımda da. Şu idi: Pamuk! A, zavallı kedi! Kim sana bize gel dedi? Kızılca kıyamet koptu. “Sen kediyi mi himaye edi¬ yorsun. Öldüreceğim işte... ilâ.’’ dedi. Bereket versin şii¬ rin diğer kısımlarım kitap yaprakları arasına saklamış¬ tım. Onu da görseydi felâketti. Hanım gitti. Derhal şiiri çıkarıp bu beyti de, hepsini de yırttım. Pencereden attım. Çünkü ben yok iken çekmeceleri anahtar uydurup açar, uyduramazsa kırar, herşeyimi karıştırırdı. Bu pek merak ettiği şeydi. Ben böyle şeyleri büyük kitapların yaprakla¬ rı arasına kordum. Kitap karıştıramaz. Ondan bir korku¬ su vardır. Nitekim gelen bütün mektuplarımı da iptida o açar, sonra bana verir. Bırakmayıp da başıma belâ mı alayım. Ses çıkarmam. Onyedi yıldır bu hâlâ böyledir. Nihayet kedi birgiin savuştu gitti, kurtuldu. Ben de seviyordum ama gittiğine keder edeceğime kurtulduğuna sevindim. Çünkü insanın Önünde bir zulüm yapılır, yar¬ dım elinde olmazsa ızdırabı müthiş oluyor. Halbuki ben hayvan sevmem desem doğrudur. Bu kediyi severdim. Ga¬ liba sebebi hemhal oluşumuz idi. Bİr belâ da kadın hastalardı. Hanım iptida kadın hasta kabul etmememi teklif etti. Bin belâ ile bunun ola - mıyacağmı, aç kalacağımızı söyleyip iknâ edebildim. Bu sefer “Kadm gelince ben de beraber bulunayım” dedi. “Ca¬ nım, hastanın sırrı olur, istemez. Böyle şey görülmemiş, işitilmemiş, ilâ...” dedik. Ne ise o da geçti. Bu sefer ben¬ den gizli muayene odasının kapısına burgu ile beş-altı de¬ lik delmiş. Bu deliklerden odanın her tarafını görmek mümkün. Kadm geldi mi, haberin yok, deliklerden sey¬ redermiş. Belki de erkekleri de. Birgün gördüm. Ne de¬ sem olmaz, ne yapayım? Çare yok. Birgün bir kadın has¬ ta gelmiş, içerdeyim. Uşak haber verdi. Kaktım. “Otur!” dedi. Oturdum. Oturmasam kıyamet kopar, hastadan uta¬ nırım. Kendi gitti geldi. “Olmaz, bu kadını geri gönder. Bu hastaya bakmıyacaksın.” dedi. “Niye?” dedim. “Gü¬ zel.” dedi. İllallah... Bir çeyrek uğraştım İknaa çalıştım, olmadı. Sertleneceğim. Baktım gürültüye başladı Hasta işitecek, büsbütün rezil olacağız. “Pekiyi!” deyip kurtul¬ dum. Gitti, uşağa söyledi. Hastayı, hekim yoktur bugün gelmiyecek dedirterek yolladı. 468 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 469 Yalnız hasta değil, eve bildik, hatta akraba bir kadın gelse, ona bir lâkırdı söylesem, hele terbiye icabı nazik¬ çe bir söz söylesem kıyametler kopar idi. Ne yapayım, onun yüzünden kadından kaçarım. Zaruri olursa somur¬ tur otururum. Yüzüne bile bir kere bakmayıp yere baka¬ rım. Tabii herkes de bana «Ne soğuk herif» der. Desin ben razıyım. Bizim karı başımın etini yemesin de... Hele kısskardeşl umacısı idi. Sonra İstanbul’a döndü¬ ğümüz vakitlerde idi, yanılayım da ona birgün bir sözle hitap edeyim... Onlar da bize daima misafir gelirler. Gel¬ diler mi hemen odama çekilirdim. Sade ve zaruri olarak yemekte beraber olurduk. Yine Mısır’da bir gün hastalarla meşgulüm. İçerde hiç işitilmemiş bir gürültü oluyor. Kulak verdim. Şiddet' li darbeler ile notasız bir mandolin sesi, maymun, kaz, ke¬ di, boş teneke, tavşan seseri ve bir kahkaha birbirine ka¬ rışık acı bir şey. Koştum. Ne bakayım?... Bizim hanım maymunun kuyruğuna kediyi, ona kazı kaza tavşanı, tav¬ şana çöp tenekesini bağlamış. Kendi alçak bir iskemleye oturmuş. İkide bir çalgıya bir darbe vuruyor. Bu hayvan¬ lar ve cemad silsilesi ürküp harekete geliyor, birbirine karışıyor. Maymun korkusundan pencereye çıkmış bağı¬ rıyor, kedi ona asılıp sarkmış, tüyleri kabarmış tıs tıs edi¬ yor. Kaz tortop olmuş yuvarlanmış, kanatlarını çırpıyor gak gak, ilâ... bağırıyor, tavşan kulaklarını sırtına yatır¬ mış sinmiş. Anlaşıldı hanım eğleniyor. Müthiş bir eğ’en- ce sahnesi. Hayret... Bir şey demedim. Çıktım. Ne diye¬ yim? Diyeyim de belâyı bulayım mı? Belki beni de bunla¬ ra bağlar!... Dersiniz ki: “Canım nasıl bağlar?” Mis gibi bağlar. Balan nasıl? “Ben bağlatmam” derim. ° vakit yaygarayı basar, bin küfür eder, komşular, hastalar du¬ yacak diye utanır, korkarım. Bağlasın da sussun ve Kur tulayım derim, bağlar. Bu kadın vallahi zır delidir. Bu vaptığı hiç işitilmemiş bir icattır. Zulümle eğlenmek bu¬ nun baş keyfi... Maymun hınzır bir şeydi. Kapıda oturup hastaları içeri alan uşak birgün nasılsa yanma yanaşmış. Derhal sıçrayıp bileğinin ön kısmını ısırmış, ayırıvermiş. Herif bağırdı. Koştum. Bayılıp yere yıkılmış. Kan boşanmış hemen diktim. Yarası iyi olunca durmadı gitti. Yara san¬ ki keskin bir bıçakla kesilmiş idi. Bu maymunun alt ve üstlerdeki kopek dişleri pek uzun, sivri ve kuvvetli idi. Derhal ısırıyordu. Isırdan da korkudan ve tabiatıyle şid detle çekiliyor bu esnada orası bu dişlerle bıçakla gibi kesiliyordu. ilerde söyliyeceğim gibi çok hasta olmuştum. Sıcak ta beni bitiriyordu. Kahire sanki kuru bir etüve’dür. İn' san tedrici bir güneş vurmasına uğruyor, kanı kuruyor. Benzi soluyor. Mısır’a ge’en hiç olmazsa ilk yazlarda dışarı çıkmalıdır. Harp ve züğürtlük dolayısiyle bir yere tebdilhavaya gitmek mümkün değildi. Hayatımdan ümi¬ dimi kestim. Bizim karı ise şiştikçe şişti. Boyu ancak yüzelli santimetre olduğu halde sıkleti yüz kiloyu geçti, yusyuvarlak küp gibi oldu. Ben ise bir deri bir kemik kaldım. Bir şey yemiyordum. Midem ağrıyor, bu halde iken bir gün beni zorla götürdü. Gelin elbisesi giydi. Bera¬ ber fotoğraf çıkarttık. Bu fotoğraf durur. Hâli gösterir. Yüzüm, derdimi ifade etmektedir. Ne ise dehbiyede otura¬ lım dedim. Nil içinde bir dehbiye tuttuk. Dehbiye gemidir, serince oluyor. Maymun da beraber. Diğer bir uşağımız var. Sandal iie dehbiyeye yanaşır. Maymun üstüne atlar, yanağından ısırır. Bıçak gibi keser Herif kayığın içine yıkılır. Kanlar boşanır. Hemen herifi yukarı aldık. Âlet dr- yok. Bereket versin dikiş iğne ve ipliği varmış. Bak¬ tım kemik gözüküyor. Deriyi ve adalen mağbeniyyevi parçalamış. Halbuki bu adale pek kuvvetlidir. Ameliyat- 470 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 471 îardan bilirim. Tekaılüsü esnasında adeta değme bıça.k kesmez. Hepsini diktik. Dedim ki: “Bana belâ yetmiyor d?, bir de bu may¬ mun başımda. Ya burada olmasaydım herif hekim yeti- şinccye kadar mutlaka ölecekti. Elime bastonu aldım, maymuna, vurdum, vurdum. Ölü gibi serildi. Maksadım öldürmekti. Sonra da tekrar canlanmasın diye baş aşağı ve boynuna kadar suya batmak üzere sarkıttım. Hanıma dr. müthiş bağırdım. Nc ise hiddetimin şiddetini ve teh" Jikeyi görünce hanım ses çıkarmadı. Hâlim yok. Hasta¬ yım, canımla uğraşıyorum. Odaya girip yattım.. Ben gi¬ rince maymunu sudan çıkarmış. Biraz sonra da maymun canlanmış. Kurtulamadık. Dehbİyedeu pek istifade ede' ruedim. Bir ay sonra eve döndük. Bu sefer maymunun, kuyruğunu kesmemi istedi. “Etme!” dedik. Olmadı. “Ne yapacaksın” dedim. Kuyruksuz nasıl olacağım görecek' miş. Yapmadım, Bir müddet sonra haymana elbise giy¬ dirmiş. Hayvan çıkartmak için uğraşmış ve çıkarmış. Sonra. elbiseyi sıkı yapmış. Sıkı elbise hayvanın bir-iki yerinde yara peyda etmiş, c yaralar cerahatlenmiş, kuy¬ ruğuna da sirayet etmiş. I’iç yutturmak mümkün değil. Azıyor, kokuyor. Nihayet dedim ki bu kuyruğu kesmeli. Hah, İstediği oldu. Kloroform verdim, uyudu. Kuyruğu kestim, diktim: Simdi uyanıyor sanki bir sarhoş... Neler yapıyor?!... Bu hal kloroformdan uyanırken insanlarda da olur. Uyandı. Yerine bağladık. iyice uyandı. Bakıyoruz. Birden başını sağa çevirip kuyruğunu aradı. Bulamayınca bu sefer sola çevirdi, yine yok. Görmeli. Başı bir sağa bir sola sür’atle dönüyor. Göremeyince bu sefer kuyruğu sağ eliyle aradı, olmadı sol eliyle aradı. Bu da bîr müddet sür¬ dü. Sonra kalktı, kıçını çevirip bakıyor; yok. Zavallı hay¬ van bir-iki gün hatırladıkça böyle kuyruğunu aradı. Son¬ ra unuttu. Hanımın hakkı varmış. Seyri tuhaf, gülümlü oldu. Zeki hayvan, Kânunusânide ora içir soğuk denen bir serinlik olur. Kokusundan balkonda pençereden dışarda yatırıyoruz. Balkona bir çul koyduk. Akşam uyuyacağı va¬ kit çulun altına giriyor, tıpkı insanlar yorganı sırtlarını örtmek için elleri ile düzelttikleri, birleştirdikleri gibi eliyle çulun kenarlarım altına alıyor. Bu maymun birgün boşanıp kaçtı. Kurtulduk. Ha¬ nımsa ağladı durdu. Para ile arattı. Elhamdülillah bula¬ madılar. Bir belâ eksik oldu. Yoksa İstanbul’a götüre¬ cekti. Hanım çok yiyor. Hem de aburcuburu seviyor. Midesi daima bozuluyor. Kâh kokulu ishal oluyor. “Müshil al, perhiz et” diyorum. Yapmıyor, ishal onbeş-yirmi gün sü¬ rüyor. Sonra peklik başlıyor. Diyorum ki: “Sen sonunda müthiş bir bağırsak hastalığına uğrayacaksın. Çekersin, pişman olursun. Fakat iş işten geçmiş olur. İlâç al, perhiz et” Hayır, dinlemez. Hele ben söyleyince dinlememek asil¬ dir. Zaten lüzum, ihtiyaç, zaruret denilen şeyi bilmiyor. U' sul, âdet de bilmiyor. Ferman tanımıyor. İntizam yok. Akla yelken ettiğini yapıyor. Hem de mutlaka aykırı şeyi ak¬ la yelken ediyor. Evde onu oraya, buna oraya atar. Bir soyunur: Elbise burada, yürür potinleri buraya çıkarır, yürür, çorabı oraya çıkarır, ilâ... Oda sergi halini alır. Sen ra da hiç bir şeyi yerine koymaz. Sonra arar, bula¬ maz tabiî. Bu sefer hizmetçiye emreder. Bulamayınca dö _ ğe doğe öldürür. Hem de üstüne: “Hiç bir şeyi yerine koymuyorsunuz. Döküntünüzü ben mi toplayacağım” di¬ ye bağırır!... Artık, gayet intizam seven benim halimi dü¬ şün. Ne ise kitaba karşı onda bir korku hastalığı var. On¬ lara el sürmüyor. Benim de başka şeyle alâkam yok. Hep¬ sinden elçekmişina. Esasen karıştırmaz, kıyamet kopar. Zaten benim de kitaptan vaktim yok. Hazmı güç şeyleri yer; bari vaktiyle yese. O da yok¬ tur. Mütemadiyen yer, aklına geldikçe yer. Ben de beki- 472 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 473 mim. Saatlerinde yemeli. Buna bu kadını ,bin ibram ettim, hâlâ alıştıramadım. Sabahleyin kalkar, kâh birşey yemez, kâh da mükemmel öğle yemeği yer. Öğle yemeğini kâh onda, kâh onbirde, kâh onikide, kâh birde, ikide, üçde yer. Yemekten kalkar. Yarım saat sonra bir şey meselâ bir tatlı veya et canı ister, yine yer. Bir fena huyu da mut - ■aka ben de beraber yemeliyim. Nice yalvarmışımdır; “Be' n: bırak ben saatlerimde yiyeyim” demişimdir. Olmamış¬ tır. Bu yemek yemek değil. Dayak yemek. Onyedi yıldır yemek diye dayak yiyorum. Daha fenası var. Bir yemeği sevdim, ondan yiyeceğim, diğerini sevmedim yemeyece¬ ğim. Ölür ya... Sevdiğimden yedirmez, sevmediğimi yedi¬ rir." Etme, yahu!” de, olmaz. Kavga kopar. Kopmadansa e vla yemek evlâ. Benim de korktuğum kavga. Fena, yılmı¬ şım ... Bir huyu da bana çok yedirmektir. Dikkat eder, ben artık yemiyecek ve doyma tavrı gösterdim mi derhal ta¬ bağımı doldurur. Yiyemiyorum be... Olmaz. Onu da yemek lâzımdır. Söz işitmekten, küfür yemekten, hiddet ve ha- îecan içinde ölmektense zehir olsa vallahi bile bile yiyecek bir tatla yerim. Bir defa altı gün abdeste çıkmamış. Karnında S. lli- akum hizasında bir ağrı oldu. Hukne, müshil fayda etmedi. Kıvranıyor. Bir morfin şırıngası yaptım teskin etmedi. Uzun ve eğri bir lâstik boru sokup büyük ve yağlı lavman yaptım. Karnına buz koydum. Bu ağrıyı geçirdi. Akşama doğru abdest de etti. Kurtuldu. Dedim ki: “Görüyorsun ya... Hastalık başlıyor” Kulağına girmedi bile. Yine eski hal. Tuhaf insandır. Hiç deçs almaz. En büyük belâlar ve felâketler bile ona ders vermez. Belki r.e’siri bir gündür. Geçti mi o da derhal unutur. Bunları söylüyorum. Çünkü sonra Ankara’da müthiş hastalanacak. Bu hastalığı böy¬ le kendi eliyle Mısır’da hazırlamıştır. Bir fena huyu da yüksek kadınlarla görüşmeyi sev¬ mez. Görüştüğü hep ayak takımıdır. Onlarla eğlenir. Se¬ bebi basit: Kendi cahil. Bir de böyleleri kendisine muh¬ taç. Bundan dolayı ne derse yaparlar. Hizmetçiden de bü¬ yük insan almaz. Onların dayağa gelmediğini, derhal kaçtığını çok tecrübe etmiştir. Küçük yaşta ve kimsesiz kızlan köylerden alır. Üç beşini birden ve lüzumsuz yere toplar. Zavallılar dayağı yer otururlar. Ne karşı gelebilir¬ ler, ne de kaçacakları yer vardır. Bir hali de beni hiç kimsenin dâvetine yollamaz. Hele gideyim... Kıyametleri koparır. Ben de kimseyi bize ye¬ meğe çağıramıyorum. “Yahu! Bu, hayatta zarurî bir şey¬ dir. Etrrie!” diyorum. Hayır! Birgün kızdım, zorladım. Cebbarlık ettim. Yemek yaptırdım. Misafir geldi, içerden herife işittirecek surette “Pis herifleri topluyor. Ben .herkesin hizmetçisi miyim? îllâ yemek pişireceğim, ilâ...” diyor. Herifin yanında kıpkırmızı oldum. Adam tabiî an¬ ladı; çabuk gitti. Kan ile mükemmel bir kavga. Üzerine yürüdüm. Sen misin yürüyen. Bana bir tokat vurdu. Gö¬ züm döndü; hayvanlaştım. Bir iyice döğdüm. Ama tam... Tokat, tekme, ilâ... Yine de hırsımı alamadım. Elbet sene¬ lerle birikmiş. Kaldınp yere çaldım. Birçok yerinde bere¬ ler oldu. Hey gidi Rıza Nur... Karı döğmeyi ne müthiş bir ayıp bilirdin... Al işte! Kendin mükemmelini yaptın. Me¬ ğerse insanın akimı zıvanasından çıkarıyorlarmış... Üç gün süt dökmüş kedi gibi idi; mum gibi oldu. Dedim: ‘Keşke daha evvel döğeydim de yola geleydi.” Meğerse üç gün imiş. Uç gün geçti ,o da yine tamamiyle eski aynı şey oldu. Vay anasım... Tatlı söz kâr etmez, bilâkis tatlı löz söyleyince, sevince daha şımarıyor. Nasihat kâr etmi¬ yor değil kulağına bile girmiyor. Maddî ve felâketli vaka- iar ders vermiyor. Dayak da faydasız. Eh, pekiyi, başka ne yapmalı?... Ne çare var?!... Bir müddet geçti. Yine bir be’â çıktı. Sebebini hatır¬ layamıyorum. Müthiş bir kavga ettik. Yine döğdüm ve fena döğdüm. Artık benim de sabır ve kararım elimden 474 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 475 gitmiş. Yabani hayvana dönmüşüm... Ben de artık Kahr re’nin sıcağından, gurbetten, müthiş çalışmadan, hanımın dert ve belâsından zayıflamış ve sinirli bir insan olmuştum. Hattâ öfkemi alamamışım da burnunu da hart diye kö¬ pek gibi ısırmışım. Kanadı. “Herif! Seninle yaşamam! dedi, gitti. Sonra geldi. Ben de kapıyı açmadım. Kendi ken dıme “Artık ne olacaksa olsun bitsin’’ dedim. “Aç sonra pişman olursun. Bir daha gelmem” dedi. Yine açmadım. Gitti. Seza Hamm adında bir Türk kadın tanıyordu. Onun evinin yanında ev tutmuş, geldi eşyasını aldı. Vaktiyle seraskerin yaveri olan Zeki Bey’i çağırdım. Dedim ki: “Vaka böyledir. Artık bitmiştir. Sen bunun bü¬ yük babasının evinde büyüdün. Velinimetindirler. Bu yal¬ nız bir genç kadın. Yazık olur. Muhafaza et! Hemen baba¬ sına yaz. Buradan alsınlar.” gitti. Bu kadın doğru ve na¬ musludur; fakat zaman kötü. Ya bir felâkete uğrarsa bu nokta içimi yemeğe başladı. Anam ne demişse çıkmıştı. Bir belâlısına düşersin de¬ miş, olmuştu. Boşıyamazsın demişti, o da olacak galiba. . Zeiki benim dediğimi yapacağına onu ikna etmiş, beni de yola getirdi. Bizim hanım büyükten de atıyor. “O gelip beni almalı” demiş. Namus belâsı gittik, barıştık eve ge¬ tirdik. Boşayamadık da. Onyedi yıldır her an zihnimizi bırakmayan boşamak fikrini o gün de yine yapamadık. Hâlâ da yapamıyoruz. Neden bu? Kendisi veya bu aile beni yüksek mevkilere mi koyuyor veya koyar? Yok. Beni paraya mı garkediyorlar ? —Bir pul gördüğümüz yok. Göremiyeceğimiz de emsali ile malûm. Evde bir rahat mı var?— Yok. Bil’akis ev bana cehennem. Her akşam eve giderken, vallahi, ayaklarım geri geri gidiyor. Ah, daha akşam olmasaydı diyorum. Karı beni seviyor mu? — Öy¬ le halleri var ki, seviyor; öyle halleri de var ki, sevmiyor. Karışık muamma... Bazan Öyle halini görüyorum ki, hasta olsam üstüme titriyor, ağlıyor. Ama aynı zamanda yine bana zulüm yapıyor. Beni namusumdan, iyiliğimden, ik¬ tidarımdan medh ediyor; bul dalkavukluk değil, ciddî Çiinkü yalan yapamaz, belli eder; fakat böyle sevme ye¬ rin dibine batsın. Ben onu seviyor muyum? Benim onu sevdiğim de yok. Yalnız koca vazifesi var. Onu atamıyo¬ rum. Ne kadar para isterse sarfediyor, her ne belâ gelse derhal siper oluyorum. Bunların hepsinden müthişi na¬ mus korkusu. Bundan bir türlü sıynlamıyorum. Sıyrılsam boşamak derhal olup bitecek, işte âleme bir daha rezil olduk. Ben ise bu gibi şeylerden ne utanır, ne çekinirdim .. Bu esnada pek hastayım. Süt dahi içsem hazmedemi¬ yorum. Ev işlerine ustadır. îsterse çalışır, yemek pişirir, ben serasker torunuyum demez. Hem de gayet çabuk ya¬ par. iki kişinin iki saatte göreceği işi bir saatte yapıp bi¬ tirir. Bana herglün et pişirdi, bunu makineden geçirdi. Bir ay böyle baktı. Miralay Zeki Sinop'lu ve Çerkesdir. İttihatçılardan kaçarak Mısır’a gelmiş. Orada tanıştık. Pek ahmak bir adam. Ama bu derecesini görmedim. Hem de kara cahil, îngilizler bir takım Türkleri hafiye yazdılar, maaş verdi¬ ler. Buna da verdiler. Almadı. Bil’akis kahvelerde îngiliz¬ ler aleyhine alenen söyleniyor. îngilizler de bunu hapse tıktılar. Müthiş luti, kumarbaz ve bir derece sarhoş. Dün¬ yada bu üç şeyden başka işi yok. Beş parası da yok. îş de tutmuyor. Boş gezenin boş kalfası. Şundan bundan pa¬ ra istikraz edip yiyor. Parayı da alınca derhal kumara gi¬ diyor, para da gidiyor. Hapishaneden bir düziye bana: “Beni kurtar!” diye yazıyor. Ben doğrusu aldırmıyorum. Bir Çerkeş hoca var, arada hapishaneye gidip onu görü¬ yor. Birgün muayenehaneye çocukları ile geldi. Zeki’nin ricasını bana ve hanıma söylediler, yalvardılar. Bizim ha¬ nım cidden büyük zalimdir; fakat kâh da o kadar merha¬ metli bir kalbi vardır ki, belki eşi yoktur. Yani herşeyde böyle ezdadı camidir. Hem de Fransızların împulsif de- 476 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 477 dikleridir. îlk tesirden birden ve fevkalâde müteessir olur. Bana son derece yalvardı. “Pekiyi!” dedim. Ama ne ya¬ payım! Düşündüm. General Dıdes bizim Makedonya ve sonra İstanbul’da tanıdığımız. Ve bu işlerin başında. Git' tim, rica etttim. Dedi: “Zeki, fena bir adamdır. Aleyhimiz¬ de çok söylendi; fakat sen istiyorsun, pekiyi şimdi yapa¬ yım. Yalnız bir şartla. Bir daha aleyhimize bir şey söyle' miyeceğini taahhüt edeceksiniz.” “Pekiyi! dedim. Tele fonu aldı hapishane müdürüne Zeki’yi derhal tahliye et¬ mesini söyledi. Teşekkür ettim. Eve geldim. Hanıma söy¬ ledim. Arkasından da Zeki 1 geldi. “O, geçmiş olsun” dedim. Teşekkür ederim diyeceğine homurdanarak “Bak! dedi, ben senin teşebbüsünle çıkmadım”. Sendeledim. O...Üstü bir de azar mı yiyoruz!... Kızdım. Ayıp ama istedi. Ne ile çıktın?” dedim. Ben buna cevap bulamıyacak, ilzam ciunacak zannettim. Dedi ki: “Daima istida veriyordum. Onunla.” “Pekiyi, şimdiye kadar kaç istida verdin; öyle ise benden niye imdat diledin, niye Sefer Hoea’yı yolladın?” Buna cevap yok. Oturuyordu. Ben suratımı öteye çevirdim. Biraz durdu, gitti. işte bir daha... insanlar ne âdi şeylerdi. Bu iyiliğe nefsi aldırmadan ne cevap verdi. Ben malımı, evvelce gı¬ yaben işitmiş, biliyordum; kurtaracağım da yoktu; fakat karının zoru ile yaptık. Onun yerine ben Sabri’yi, Atıf’ı ve Vedat’ı kurtarmak istiyordum. Bir daha müracaata yü¬ züm tutmadı. Halbuki bunlar iyi insanlardı. Yazık oldu. Salm’ye yalnız şu iyiliği yapabildim. O hapishanede kal¬ dığı müddetçe eczahenesini idare ettim, hattâ eczacı gibi ilâç yaptığım günler oldu. Malını muhafaza ettim. Kendi¬ sine harçlık gönderdim. Üstüne de Duru geri’ye olan bir' kaçyüz lira borcunu verdim. Çıktığı vakitte eline birik¬ tirdiğim, miktarım iyi hatırhyamıyorum, bir-iki yüz lira teslim ettim. Atıf hapsolunca kimsesiz kalan kızkardeşini İtilâfçılar bir fahişe kadın vasıtasiyle Ingiliz zabitlerine vermek, kızı bitirmek istiyorlardı. Derhal ve bu sefer yi¬ ne İstanbul’dan tanıdığım Grayüs’e gidip kızı iki saat için¬ de oradan hükümet vasıtasiyle aldım. Katolik papası ka¬ dınlar pansiyonuna koydum. Parasım da Ingilizlere ver¬ dirdim. Kız orada barındı, namusunu kurtardı. Ders ve Fransızca gördü. îngilizler iyi insanlardır, iyilik de böy¬ le biçarelere yapılmalıdır. _Gümülciıneli, Miralay Sadık, Bvranoszâde Sami gibi bir takım Itilâfçılar İstanbul’dan kaçıp Mısır’da toplanmışlar¬ dı. Bir gün bu itilâfçüar jurnal vere vere beni de Divan-ı Harbe dâvet ettiler. Dâvaları ben ittihatçı imişim; büyük bir para ile isyan çıkarmak için Mısır’a gönderilmiş imi¬ şim. Divan'i Harpten dâvet gelince ev başıma yıkıldı. De¬ dim: “Bana bir şey değil, bu kadım ne yapacağız? Yalnız bu ne olur? Eyvah!...” Ne çare gideceğiz. Saatimi çıkar¬ dım, onu da kendisine verdim, “işte bitinceye kadar bun¬ ları yersin” deyip gittim. Bunu bilmem nereden öğrenmiş¬ ler. Ben Bozanda iken Mısır gazeteleri Mısır’da ikametim ve hayatım hakkında bir takım makaleler yazmışlar. Bu saat meselesini de kaydetmişler. Divan-ı Harbe vardık, isticvap ettiler. Bir şey yok. Nihayet harp bitinceye ka¬ dar îngilizler aleyhine bir şey yapmayacağıma dair na¬ musum üzerine söz istediler. Verdim. Sonra reis bana de¬ di ki: “Alman’lann mı, Ingılizlerin mi galip geldiğini is¬ tersin?” dedi. Bilâ tereddüt “Alman’lann galebesini iste¬ rim. Çünkü Türkiye onlarla talihini birleştirmiştir. Ben Türk’üm. Bundan dolayı beni tecziye ederseniz işte eliniz- deyim” dedim. Reis: “Bir arzu cezayı mucip olmaz. Siz Türksünüz. Bu da tabiîdir. Görülüyor ki, siz bir namuslu, adamsınız” dedi. Bana viski ikram etti. “Serbestsiniz” Dedim ki: “Ben size bir şey söylemek isterim. Müsaade eder misiniz.” “Hay hay” dedi. “Burada bir takım fena Türkler var. Bunlar herkesi jurnal ediyorlar. Bunların bu tabiatıdır. Beni de jurnal ediyorlar. Bunlara inanıp bir 47S HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 479 takım, zavallı aileleri perişan etmeyin. Beni de bunlar jur¬ nal ediyor. Yazdıkları hep yalandır.” dedim. “Ne - reden biliyorsunuz?” dedi. “Gidenleri her yerde öğün- mek için söylüyorlar.” dedim. “Evet, doğru. Lâkin biz onlara ehemmiyet vermiyoruz. Versek şimdiye kadar sizi idam etmemiz lâzımdır. Meselâ bir saat evvel bir kadın geldi. Enver Paşa’mn Zikarek’de olduğunu söyledi” “Olur şey değildir. O halde boşuna para sarfediyor, bunları bes¬ liyorsunuz” dedim. “Zararı yok, Doksandokuz yalan söylerler. Bazan bir tane de doğru çıkar. O da bize yeter” dedi. Baktım doğru. O evvelce suratı asık divanı harp re¬ isi kalktı. Beni merdivenlerden indirdi. Bahçeyi geçirdi. Bahçenin kapısında son derece eğilerek elimi sıkıp beni yolladı... Namusa hürmet eder adamlar. Divanı harpte Gunlingum adında bir mülâzım vardı. Birgün sokakta rastladım. Beni bira içmeye davet etti. Konuşurken siz îngilizler dedim. Fena kızdı. Korktum. Nihayet “Ben Ingiliz değilim, İskoç’um” dedi. O vakte kadar bunu bilmezdim. îskoçlar İngİlizleri hiç sevmezler¬ miş. İngiliz dersem hakaret sayarlarmış. Nurettin Mustafa Bey’îe ahbap olduk. Bu zat Ohri’li- dir. Manastırda idadi mektebini bitirmiş, Kahire’ye akra¬ basından bir zatın yanma gelmiş. Bu zat evkafta büyük bir memurmuş. Nurettin’e bir zengin kadm bulup evlen¬ dirmiş. Kahire'de Derbiilcemâmiz sokağında büyük ve se- lâmlıklı bir konak, büyük bir çiftlik. Selâmlığı kütüphane haline koymuş, kitap yığmış, çalışmış .ve çalışıyor. Bak¬ tım iyi yürekli, zeki, nükte yapar bir zat. Hoşuma gitti. Bilhassa Tihkçe, Arapça vc Acemce vasi malûmatlı. “İyi bulduk” dedim. Sonra çok cömert adam. İttihatçı ve İti¬ laf çı bakmaz; bütün Türkler evinde. Onlara para isterler verir, yemek yedirir. Hüseyin Siret Bey de bir müddettir orada. O da otuz Ura istemiş. O esnada parası yokmuş. Siret benden istedi. Dedim veremem. Nurettin Bey kefil olacak dedi. O halde pekiyi soralım dedim. Gittim sor¬ dum. Evet kefilim dedi. Bu kadar parası olmamak müm¬ kün değildi. Vermek istemiyordu galiba. Parayı verdim. Siret gitti. Nurettin ödedi. Bir aralık ben parasız kaldım. Nurettin’den onbeş lira ödünç aldım. Onbeş günde tediye ettim. Bu zat hiç durmuyor çalışıyor. Sıhhatine de baktığı yok. Aynı benim halimde. Boynunda da gûşe var. Nasihat ediyorum. Oturmaktan vakit bulup yapamıyor. Gûşe da¬ lıcı nevinden göğsünün içine iniyor. Birgün birden öldü¬ rür. Nitekim bir yıl evvel birgün içinde ölmüştür. Gûşenin büyük damarlara ve kalbe tesirinden olsa gerektir. Bu zatın kütüphanesi pek kıymetlidir. Yirmibeşbin cilt kitap. Asıl mühimi çoğunun Türkçe, Arapça, Acemce olmasıdır. Türkçede, Arapçada, Acemcede şairdi. Arrapça şiir neşre¬ diyor, gazeteler alkışlıyorlardı. Bu üç dili çok iyi biliyordu. Bir Kamûs yazıyordu. Ben orada iken kırk cild olduğunu söylüyordu. Her cild büyük bir şey. Bir cildini gördüm. Her kelimeye kitaplardan bir takım misaller de toplamış. Eski ve yeni Türkçe kelimeler, Türkçede kullanılmış ve kullanılan bütün Arapça, Acemce, İtalyanca, Fransızca ve Rumca kelimeler mevcuddu. Durmuyor, bu lügatla meş¬ gul oluyordu. Arada Türkçe şiirler de yazıyordu. Benim operalar tercümemden heveslendi, kendi de yapmak istedi. Aydayı verdim. Fransızca âdeta bir kelime bilmiyordu. Yeni ve müsbet ilimlerde de cahildi. Türkçe tercümesini yapıp beraber verdim. Biraz tercüme etti. Bilmem bitil¬ di mi? Bir kusuru vardı yazıp yazıp yığıyor. Hiçbir şeyi neşretmiyordu. Sade Arapça ve Türkçe gazetelerde beş-on makale neşretmiştir. Kendisine çok söylendim, İsrar ettim. Sonra îstanbuldan da birkaç defa yazdım. “Kamusunu bastır. Yazık olur” dedim. Evi müsaid, zengin, “Şuraya bir matbaa yap. Yanında bastır” dedim. Olmadı. “Ya son¬ ra basılmış harften bir kelime bulursam” diyordu. Ben de “Bunları sonra zeyl olarak bir cild yaparsın” dedimse 480 HAYAT vs HATIRATIM Dr. RIZA NUR 481 de olmadı. Çok zorlandım fayda vermedi. Korktum ölür, kitap mahv olurdu. Korktuğum oldu. Zavallı bir yıl evvel ölmüş. Kitap ne oldu. Bilmem. Bu kamus kıymetlidir. Bu adamın bütün ömrünü yemiştir. Türklere, Türk Hüküme¬ tine bu kamusu buldurup bastırmak borçtur. Ben orada iken oniki yaşlarında bir oğlu vardı. Bu çocuktan arama¬ lı. Zavallı işittiğime göre karısının servetini batırmış, çift¬ lik elinden gitmiş. Paris Elsine-i Terakkiye mektebi Türk¬ çe muallimi “Deaû” Mısır kralının kütüphanesine memur¬ du. Her yıl Mısır’a gidiyordu. Ondan işittim. Kütüphane¬ sini krala on bin Mısır lirasına satmayı teklif etmiş imiş. Ne oldu bilmiyorum. Keşke bu kütüphaneyi biz alsaydık. Bu felâketine sebep sırf cömertliğidir. Meselâ Riistem Bey adında bir Arnavut ve bizim hukuktan mezun biri evinde yiyip içiyordu. Çok dostu idi. Ona bir çiftlik tutmuş; Na reddin Bey altı bin liraya kefil olmuş. Kazanamamış, Nu~ reddin Bey paralan vermiş. Kendisi halis Türk idi. Bunla¬ rı yazdım. Çünkü bu zat mühim, fakat lüzumu kadar ta¬ nınmamış bir sıma idi. İşte şu muhtasar ve esaslı tercir me-i halini Türk milleti için tesbit etmek vazife idi. Ka- mûs eğer kaybolursa pek yanarım. Türkiye harbe girdi; biz Mısır’da kısıldık kaldık. İn¬ giliz ve Fransız donanması Boğaz’a hücûm etti. Hergün Amiralin raporu neşrediliyor. Bunlarda deniyor ki, ilk gün Seddülbahir ve ilâ... istihkâmları doğdüm. Yandı, bitti. İkinci gün yine böyle muvaffakiyetler. “Eh, dedim, İstanbul’a giriyorlar. Türkiye bitti”. Sonra İstanbul’a girdik raporu yok. Hattâ ses kesildi. Anlaşıldı. Gireme¬ mişler. Sevindim. Sonra İstanbul’da öğreniyorum bizim¬ kiler toplan bütün yukarda dağlar, tepeler, arkasına al¬ mışlar. Eski istihkâmlara, top şeklinde ağaçlar koymuş' larmış. Amiral bunları döğer ve yandı diye memnun olur¬ muş. Öyle zannedip zırhlıları ile bir umûmi hücum halin¬ de girmiş, birtakım gemileri kaybedip geri dönmüş imiş. Boğazlardan çekildikten sonra bu zat bir rapor neşretti. Onda: “Öyle doğdüm ki Türk askeri değil, yerde solucan bile kalmaması lâzımdı. Yürüdüm. Her yerden ateş yedim. Hayret...” tarzında bunlan ifade etmektedir. Sonra Fran- sızlar Anadolu tarafından hücum ettiler. Geri püskürtül¬ düler. Bu ihücum başlamadan evvel bana bir Fransız gel¬ di. Bu orduya yüksek bir memur olarak memurmuş. Sa¬ bahattin’den bir mektup getirdi. Sabahattin ile aramız şeker renk idi ama yazmış. Sabahattin diyor ki: "Türkiye nasıl olsa bitmiştir. Fransız ordusu hücum edecek. İstan¬ bul’a girecek. Bu zat ile sözleşiniz. Beraber gidiniz. Bize bir vazife düşüyor. Halk mukavemet edip kırılmasın. Biz- ler halkı iknâ edip mukavemet ettirmiyelim.” Bu açık bir hıyanetti. Bu millet yurdunu müdafaadan menettirilir mi? Ölecekse varsın vatan yolunda ölsün. Vatan müdafaası yapmayıp ta kırılmayacak olanlar sağ kalıp da sanki ne yapacaklar... Vatan gittikten sonra hayat ne imiş!... Ken¬ disine şöyle cevap yazdım: “Ben artık politikadan çekil¬ dim. Böyle bir işe karışmam. Ekmeğimi kazanmakla meş¬ gulüm”. Daha fazla yazamadım. Düşman memleketinde- yim. Benim için felâket olurdu. Adama verdim. Düşün¬ düm: Demek ki, Sabahattin Fransızlara alet olmuş. Harp zamanında bu bir hıyanettir. Artık bu adamdan soğudum. Sonra İstanbul’a döndüğüm vakit harp esnasında Saba¬ hattin’in îsviçrede oturup Fransız!ar lehine çalıştığını, on¬ lardan para aldığını Kemâl MîdJıat’m, Reşit Paşa, oğlu Semih ve daha bir takımlarının da beraber olduğunu işit¬ tim. Bu mektup bu şayiayı teyid eder mahiyettedir. Harbi takip ediyoruz. Almanlar, bizimkiler galip bir lıalde. Buna seviniyoruz. Sevinenler Şerâfüdtfn Mağmtv mi, Nurettin, Mustafa Sabri, Vedat ve Atıf. Bunlarla ko¬ nuşuyorum. Memnunuz. Bizim ordular Bükreş’e gidiyor. Avusturya’yı istilâ eden Ruslara karşı Türk ordulân Rus- F. 3i 482 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 483 ya’ya gönderiliyorlar. Ordumuz Rusları durduruyor. "Göğ¬ sümüz kabarıyor. Alman donanması Ingiliz donanması ile çarpışıyor. Netice söylenmedi; demek Almanlar galip. Almanlar Paris üzerine son taarruzlarını yapıyor. İngüizler bizi Gazze’de bozdular. Irak’ta bozdular. Şerif Hüseyin, oğlu Faysal ile beraber isyan etmiş, istik¬ lâlini ilân etmişti. Bunlar çölden ordumuzun arkasına do¬ laşıp Bi’russebi’deki sol cenahımızı bozmuş, Gazze cephe¬ sindeki mağlubiyetimize sebep olmuşlardı. Suriye ordusu¬ nun kumandanı Mustafa Kemâl ..., bütün silâJı ve cephaneyi bırakmış, Ingilizler bizden altmış beşbin esir al¬ mışlar. Suriye ahalisi Üe geçirdikleri asker ve memur Türkleri kesmişler, katliâm etmişler, Türk kadınlarının ırzına geçmişlerdir. Bu esirler. Kahireye getirilmiş, orada da çok telefat vermişlerdi. Nuri adında bizim Harbiyeden çıkmış bir Arap Mısır¬ da dolaşıyordu. Ingilizler Trablusta Cafer adında bir za¬ bitimizi esir edip Mısır’a getirmişler. Bu da Arap imiş. Bunlar Arap istiklâli peşindeler. Şerif Hüseyin'e gitmişler. Faysal Cemal Paşa'yı Suriyede aldatıp Medinedeki silah¬ larımızdan birçok almak ve para da almak için gelmiş. Hasrı Paşa “Bunlar isyan edecek” deyip vermemiş.. Cemal, Fahri Paşa'yı Medineye tayin etmiş. O da vermiş. Faysal bunları alıp gfıiya Arabandan asker yaparak Kanal taar¬ ruzuna iştirak edecekmiş. Şeri'f Hüseyin ise Mekke'de tc - darikâtta imiş. Bütün halk ve zabitlerimiz bunu biliyor¬ muş. Velıip Paşa kumandan imiş. Ve Şerifi yakalamak emriyle gelmiş imiş. Bir şey yapamayıp gitmiş. Yerine ku¬ mandan olan Galîp Paşa’ya (Eski Emniyet-i Umumiye Müdürü) herkes bu isyanı söylemiş, inanmamış. Nihayet birgün Şerif bunları basmış. Esir etmiş, istiklâl ilân etti. Bu adamlara bunları kimse sormadı. Mesulleri mutlaka birgün mahkemeye vermek lâzımdır, ibret olsun... Bu Nuri ve Cafer bugün Irak Hükümetinin en mühim recül* leridir. Azimzade Hakkı da Kahirede bu işler ile meşgul¬ dü. Fransızların adamıydı. Onlardan maaş alırdı, Birgün ansızın Bulgarların Selânik cephesinden çe¬ kildikleri, Avusturya ordularının muhtelif unsurlardan mürekkep bir kısmının İtalya tarafına geçtiğini işitiyoruz. Arkasından Almanlar mütareke istiyorlar. Umûmi sökül¬ me hali... Eyvah, demek bittik. Şerafttddm bana geldi. Te¬ lâş içinde. Dedi: “Mağlup olduk”. Bu tıpkı pek güçlü kuv¬ vetli sağlam birinin birden sekte-i dimağıyye ile yıkılması gibi oldu. MÜTAREKE Mondros’ta Ingiliz Amirali ile mütareke yapıldı. Fran¬ sız Selânik ordusu kumandanı karadan İstanbul üzerine yü- yürüyor. Ingilizler daha evvel girmiye çalışıyorlar. Fransız- lar da acele ediyor, ittihatçılar bavullarını alıp kaçmışlar. Tal’at, Enver, ilâh... vatanı bu »hale getirip hem de daha büyük hıyanet olarak bu halde bırakıp canlan sanki vatan ve milletten kıymetli imiş gibi savuşmuşlar. İzzet Paşa kabinede. Rauf’u (Bahriyeli) mütarekeyi imzalamak için Mondros'a yollamışlar. Bu adam her bulunduğu işte bir zekâ göstermemiş, daima berbat etmiştir. Ballçan Har¬ bindeki işini yazdık. Harbi Umumîde Iran seferinde bu¬ lunmuş, orada da kabiliyetsizlikler göstermiş. Nitekim sonra başvekillikte de işleri yüzüne gözlüne bulaştırdı, Mondros’da Fransız-İngiliz arasındaki bu rekabetten isti¬ fade ediip daha iyice bir mütarekename yapmak mümkün¬ dü. En muzır bir mütarekenameyi imzaladı. Ve hatta bunu hükümete haber verip ondan cevap gelmeden yapmıştır. Donanma girdi. Fransız ordusu da girdi. Yahudi, Rum ve Ermeniler Fransız generaline Roma’mn muzaffer ku¬ mandanları gibi istikbal yapmışlar.. 484: HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 485 Mondros miitarekenamesini Arapça gazeteler neşret' ti. Eczanede idim. Okudum. Yedinci madde dikkatimi cel' betti. Aklım perişan oldu. Sabri’ye ve oradakilere dedim ki: "Bu maddeyi görüyor musunuz? İşte bununla Türki¬ ye’nin her tarafım İstilâ edecekler. Bu maddeyi koymala¬ rı Türkiye’yi mahvetmek fikrinde olduklarını gösteriri” Maddede itilâf Devletleri lüzum görürlerse Türkiye’nin herhangi bir kısmını işgâl-i askeri altına alabilirler deni¬ yordu. Lüzum görmek, hattâ isterlerse vesile bulmak yani her tarafta Rum, Ermeni ve emsaline bir isyan taslağı yaptırmak pek kolaydır. Hemen Şerafüddin’e gittim. Mad¬ deyi gösterip söyledim. Dedi: “Doğru, müthiş. Türkiye bitti. Bari Rauf bu maddeyi olsun çıkartabilseydi.” Almanlarla da mütareke öldü. Mısır’da çok yazı yazdım. Arapça öğrendim. Konuşa¬ bildiğim gibi tercüme de yapıyordum. Orada kârım bun¬ lardı. Emsile, Avam il, izhar, Maksud Kâfiye, Isagucİ, ilâh.. Mektepte okuduk da Arapçayı anlayamıyordum. Burada bunlarsız sade tuttuğum bir hoca ile günde bir saat gazete veya kitap okuyarak 3-4 ayda buna vasıl oldum, işte li¬ san öğrenmek usulü. Ben 5-6 aydır pek hastaydım, iğne ipliğe döndüm. Her gece yarısı saat birde mideme şiddetli bir ağrı geliyor Uyanıyorum. Ağrı her gece dakikasmı şaşmıyor. Tuhaf şey!... iptida beş damla Teinture d’opium ile geçiyordu. Gittikçe geçmedi. Arttırdık. Nihayet 40 damlaya çıktık. Sonunda bununla da durmadı. Liköre başladım. Yarım santigram morfin. Ağrı geçiyor; derken geçmedi. Bir san¬ tigram. Nihayet iki santigrama çıktık. Morfinoman ola¬ cağım diye de korkmaya başladım. Perhiz yapıyordum. Eti kestim. Olmadı. Perhizin türlüsünü yaptım, olmadı. Sade süt, peynir yedim, yine olmadı. Günden güne düş¬ tüm. Sebebini anlıyamıyordum. Doktorlara soruyorum. Bir şey tavsiye ediyorlar, yapıyorum, a ah olmuyor. Baktım ki ölüyorum. Artık ayakta duracak halim kalmamış. Bir deri, bir kemiğim. Yine bu halde mütema¬ diyen ilmi tetkikatla meşgulüm. Okuyorum, yazıyorum. Bunlardan kendimi alamıyorum, fena dalmışım. Diyorum ki: “Bu boş vakit bana lâzımdı. Türk Tarihini ve diğerle¬ rini yazamazdım. İttihatçılar beni hudut haricine atarak iyi ettiler.” Nitekim bu sefer de yıllarla Paris’te kalma- sam yazdığım eserleri ve bu hatıratı yazamazdım. Hatta hastalığımı düşünmeye vakit bulamıyorum. Bir an geldi ki aklım başıma geldi. “Böyle gidersem mezar muhakkak. Hastalığın ile meşgul ol!” dedim. Tetkikatı, herşeyi bırak¬ tım. Tıbbî kitaplarda mide hastalıklarını tetkik ettim, ni¬ hayet Şerafüddiıı’de bulduğum mide hastalıkları üzerine bir monografta Reichmanın hastalığım okudum. Uzun taf¬ silât var. Âraz tamamiyle bendeki âraz, “Hah, hastalığı buldum.” dedim. Vakıa evvelce mide karhası gibi hasta¬ lıkları da şüphelenmiş idim. Ve şiddetli ağrı vardı. Fakat bunlardan diğer arazı yoktu. Reichmanın hastalığındaki arazın hepsi bende var. Sebep, baktım ki ifrat surette ve uzun süren dimağı bir çalışma. O da bende fazlasiyle var. Bunlar malûm olunca tedavi aşikârdı. Okuyup yazmayı bırakmak. Bu zaten bir müellif hastalığıdır. Yıllarla gün¬ de 16, 18 sâat, en aşağı 12 saat çalışmak. Cuma, bayram bi 1 meni ek. Tabii sonu budur; fakat çalıştığım şeylere o kadar alışmış, o kadar bağlanmışım ki, bir türlü bırakamı¬ yorum. “Ha şunu da yazayım, bitsin, haftaya bırakırım” diyorum. Bir gece yine ağrı beni uyandırdı. Müthiş De¬ dim ki: “Morfinoman olacağım. Onu bırakmak da 'müşkül bir şey. Yapmıyayım.” Morfinoman zavallıların çoğunun böy’e ağrı ile o belâya girdikleri hekimlerce malûm. -Sab¬ rettim, ısrar ettim. On dakika kadar inad ettim. Karnımı bir uzun hançer oyup duruyor. Ha sabır, ha sabır bir ara¬ lık canıma yetti. Morfini de unutmuşum. “Kendimi öldü¬ reyim de kurtulayım.” dedim. Pencereye doğru koştum. 486 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 487 Kendimi aşağı atıyorum. Aklıma geldi: «Kendini ne atı¬ yorsun. Sonra morfinoman olacağım, öleceğim diye in¬ san kendini öldürür mü? Bir morfin yap bitsin’' dedim. Hemen yaptım. Ağn durdu. Ağrı ne kadar az sürerse o kadar çabuk geçiyor, eser bırakmıyor. Bu sefer çok sür¬ dü. Üç gün karnımın içi, yanlarım ağır bir taş, bere var¬ mış gibi oldu. Bu nokta mühimdir. Böyle hastalar sonra ağrı olduğunu söylerlerse hekimler onun bu hal olduğunu bilsinler. Boşuna yeniden ağrı diye şırınga yapmasınlar. Hasta ağrısı oldumu acele şırınga yaptırsın. Ağrı az bir müddet sonrk geçer ye tamamiyle gidip hiç bir eser bırak¬ maz. Bu hastalıktan morfinin tesirini de yalnız kitaplardaki tavsif ile değil bilfiil öğrendik. Vaktiyle tıbbiyede bin ta¬ lebe içinde 5'10 esrarkeş vardı. Esran tütün ile karıştı¬ rıp içerlerdi. Esrarın tesirini öğrenmek için bir defa bun¬ lardan alıp içmiştim; fakat birşey olmamıştı. Morfini gü¬ zel öğrendik. İnsan uyuyamıyor. Morfin zannedildiği gibi uyutmaz, uyuşturuyor. Ağrı kayboluyor. Yerine insanın vücudunun her tarafında tatlı bir duygu oluyor. Bunun tadını tarif etmek mümkün değildir. Belki cennette en mes’ud hayatın insana verebileceği keyf, neş’e ve sağlık duygusudur. Tatlı bir hayaller var. Etrafta konuşulsa du¬ yuyor; fakat cevap veremiyor. Etrafta ufak bir patırdı olsa duyuyor; fakat şiddetli geliyor. Afyon patlatma bu- dur. Eskiden afyon tiryakileri olurdu. Bunların yanma gidip ansızın bir teneke ve emsali ile gürültü yaparak azizlik edilirdi. Bu geçiyor. Sonu fena. Ağız kupkuru. Ka¬ fa ağır ve ağrıyor. Vücudun her tarafında batmalar, müt¬ hiş ve müz’iç bir kaşınma. Nihayet dedim ki: "Kitap diye bir gün kendimi pen¬ cereden atıp gideceğiz galiba. Bu eşşekliktir. Kitabı bıra¬ kalım. îyi olalım. Yine okurum.” Artık okuyup yazmağa veda. Hemen ev ve muayene¬ hane eşyasını sattım. İstanbul’a gitmek için uğraştım durdum, izin vermediler. Sandık ve bavulları alıp doğru İskenderiye’ye indik. Zaten Mütareke oldu. Vatan perişan, ittihatçılar milleti, devleti mahvettiler. Bizim on yıl evvel, korkup defalarca gazetelerde yazdığımız akıbet oldu. "Memlekete gitmeli. Belki bir hizmet ederiz. İskenderiye’¬ de şu hastalığı geçiririz, belki gitmenin kalayını buluruz.” dedim. Trene bindik, ilk denizi görünce güler, ağlar bir hâl oldum. Beş yıldır deniz yüzü görmemiştim. Serin bir rüz¬ gâr esmeğe başladı. Bağrıma melhem gibi geliyordu. Şu ha’imi görmeli idi. İskenderiye’de Angoşi’de Sarı Sultan Selim’de deniz kenarında bir ev tuttum. Bir yatak, karyo¬ la, bir-iki tencere alıp yerleştik. Bende artık ne kitap, ne yazı. Hattâ gazete bile okumuyorum. Kimse ile konuşmu¬ yorum. Sabah erken erken fırlıyorum. Deniz üstüne iske¬ le gibi yapılmış bir geniş kahve var. Oraya gidiyorum. Tenha yerine oturuyorum. Öğleye kadar denizi, ufku sey¬ rediyorum. Aklım yine kitaplara gidiyor, zorluyorum unu¬ tuyorum. Yine geldikçe unutmaya cehd ediyorum. Böyle, böyle ona da muvaffak oldum. Dimağım mutlak bir isti¬ rahatta. Öğlen eve gidip biraz süt içiyorum. Yine geliyo¬ rum. Bazen bir olta ile balık tutuyorum. Akşam dönüp uyuyorum. Ağrı kesildi. Beşinci günü bir tecrübe edeyim, et yiyeyim, dedim; yine ağrı yok. Öbürsü günü alelâde yedim, yine ağrı yok. Kurtulduk. İskenderiye’ye geldiğim¬ den beri ağn da yok, morfin de yok. Morfini bırakama¬ yanlar niye bırakamıyor bilmem? Bense altı aydır yapı¬ yorum; fakat günde iki santigramdan da yukarı çıkma¬ mıştım. O da ağrı zamanında. Lâkin şu da var: Böyle bir iki hafta yapanlar alışır, ağrı yok iken de yapar, miktar fazlalaşır, morfinoman olur. Hem de ben morfinin baş ağ¬ rısı, ağız kurutmak, hele kaşındırmak hassalarmdan bîzar idim. Ne o vakit, ne de sonra canım istemedi. Bu bir defa 488 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 489 volonte meselesidir. Kendilerinde bu hassa zayıf olanlar mukavemet edemez, sonra da bırakmaz. Benimse bu has- samın demir gibi olması iyi iftihar ettiğim şeydir. Bir de morfinomanlık mutlaka dimağı ve irsî bir hastalık neti¬ cesidir. Dimağ böyle irsî bir tereddiye hazır olmalıdır ki morfinoman olunsun. Şimdi iyiyim. Kurtuldum. Seviniyorum. Kitapları da unuttum; fakat vatan ve millet artan bir dert oldu. Ar¬ tık gazete okuyorum. Perişanlık sökün halinde. Hergün bîr felâket haberi geliyor. Yunanlılar. Anadolu’nun ya¬ rısını istiyorlar. Ermeniler de yarı şark kısmını. Türk’e bir şey kalmıyor. İtilâf Devletleri hergün Anadolu’dan bir yer işgal ediyorlar. Tâ Sivas’lara kadar giriyorlar. Fransızlar Adana’yı işgal etmişler. Mısırdaki Ermeniler hattâ Sudan’- dakiler her şeylerini satıp satıp geliyor, harıl harıl Ada na’ya taşmıyorlar. Orada Ermeni Devleti kuracaklar. Fransızlar bunlardan taburlar ve Jandarma yapmışlar. Suriye’de Fransız kıtalarında bize karşı harp etmişler, Türk esir ettikçe kesmişlerdir. Bu Ermeniler Türklere tür¬ lü zulüm yapıyor, can, mal ırz gidiyor. Bu Adana’da, dün¬ yanın her tarafından toplanmışlar, yüzyirmi bin nüfus yapmışlar. Günün birinde Yhınanlıların da İzmir’i işgai ettikleri haberi geldi. Eyvah, gidiyor... Mütarekenamenin işte yedinci maddesi. Mısır’da ne kadar îtilâfçı varsa onla¬ rı îngilizler ilk hamlede alıp İstanbul’a götürdüler. Bun¬ lar burada hafiyeleri idi. Ferit Paşa, bunlar, yeniden Hür riyet ve İtilâf fırkasını canlatmışlardır; hükümet ellerin¬ de. Bu işgallerde İtilâf Devletlerine yardım ediyorlar. Va¬ kıa ellerinden bir şey gelmez, hem de devletin imzaladığı ıııütarekename mucibince ses çıkaramazlar; fakat bari yardım etmeseler. Bunda mecburiyet yok. Bu bir vatan hıyaneti. Türlü rezaletler yapıyorlar, serpinti havadisleri Mısır’a geliyor. İyi olduk ; fakat ne yapacağız. Böyle bir yurda nasıl g .deceğim? Hem de hükümeti ellerinde tutan adamlar yani İtilâfçılar düşmanım. Beni Mısır’da bile imhaya çalıştılar. Divan-ı Harbe kadar sevkettirdiler. Beni bir kaşık suda bulsalar boğacaklar. Burada da maişet vasıtasını tasfiye ettik. Vatanı da canım çok özlüyor. Tam sekiz yıl olmuş; görmemiştim. Yer, yurt, ana, baba. Hele sevgili anam. Ne oldu? Hiç haber yok. Mısır’da beş yıldır kapana kapanmış gibiyiz. Hem hiç bir yerle muhabere yok. Sade bir defa şu haberi aldık: Reşit Saffet bizim hanımın hemşiresi ile evlenmiş. Kızın anası Felemenk konsolosu vasıtasiyle bunu bize bildirdi. Sıhhatinizden haber istiyor. Ben o vakte kadar Reşit Saf- t'et’i dönme zannederdim. Yüzü mütereddi ve yahudi yü¬ züdür; gayri mütenazırdır. Cavit’in kalem-i mahsus mü¬ dürü ve has adamı idi. Zevceme: “Kardeşini dönmeye ver- ınişler“ dedim. Bu aileye öyle kızgın idim ki, cevap ver¬ medim. Felemenk konsolosu telefon etti; uğraştı verme¬ dim. Birgün de Mısır zenginlerinden biri geldi. “Nice’den geliyorum. Seni çok aradım. Nihayet buldum. Serasker ve Şükrü Paşa sizi soruyorlar. Kerimelerinden nice yıldır ha¬ ber almadıklarından pek endişedeler” dedi. Adamcağız be¬ ni sevinecek diye gülüyor, büyük bir iyilik ve müstesna bir marifet yapar gibi bir tavır gösteriyor. Dedim ki: “Ben onları tanımıyorum.” Adam şaştı. “Adınız Rıza Nur değil mi?” dedi. “Evet” dedim. “Damadı değil misiniz?” “Ha¬ yır!” dedim. Daha ziyade şaştı. “Kızı nerededir?” dedi, “Bilmem!” dedim. Tekrar, tekrar adımı sordu. Şaştı kal¬ dı. Bir türlü izah edemediği yüzünden anlaşılıyordu. Ni¬ hayet gitti. İşte beş yıldır bize gelen haber bundan iba retti. Ben de pek inat şeymişim be... Hâlâ beş yı! geçmiş de, benim öfkem geçmemişti. Itilâfçılarm Mısır’daki rezaletlerini, hafiyeliklerini, düşmanlara hizmetlerini Türk Tarihinin Mısır kısmında yazdık. 490 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 491 Ne olursa olsun İstanbul'a kapağı atacağım. Askerî sansür müthiş. Nakliye vesaiti de yalnız askerî. Çare ara - maya başladım. Bir türlü olmuyor. Aylar geçiyor, vaad alıyoruz, netice yok. Yine deniz kenarında günü geçiriyorum. Bir gün itti¬ hatçıların hıyanetini, îtilâfçıların denaetini, padişahın ha¬ lini düşünerek bunlara hitaben bir şiir yazdım. Hiç olmaz¬ sa böyle intikam aldım. Bu şiir ‘‘ittihatçılara, itilâfçıla- ra, Hanedana, Millete” ünvanlarına haiz dört kısımdır. İskenderiye’de AbdülazLz Mecdi ve Rodosilu Şevket vardı. Arada Mecdî’nin uncu dükkânına gidip konuşuyor¬ duk. Tahsili nakıs, fakat zekice bir adamdır. Yahudi dön¬ mesidir. Rodos’da idadi mektebinde iken Abdülhamid aleyhindeki teşkilâta dahil olup ittihat ve Terakki cemi¬ yetinin “Namık Kemal” adındaki Rodos Şubesine girmiş. Oraya sürülen Amasya mebusu İsmail Hakkı Fa.şa’yı bir sandığa koyup vapura götürüp Mısır’a kaçırmış. Bu, o va¬ kit bir işgüzarlıktır. Tabiî Mısır’da kalmış. Meşrutiyette İstanbul’a geldi. Bizimle çalışırdı. Tanırdım. Hiç bir na¬ mussuzluğunu görmedim. Ancak bir kusuru var. Çok ki¬ birli. Sanki îblis’in oğudur. Kendi de itiraf ediyor. îçi dışı başka başka bir insandır. Her işi yapmacıktır. Bu sebep¬ ten kaybeder. Bir kıymeti varsa bin kıymet göstermeğe çalışır. Tabii sırıtır. Onu farketmez. Birgün Şevketle beraberiz. Bir Vadi i Nil gazetesi ahp okuduk. Bf başmakale var. Muhabiri İstanbul’dan göndermiş. Bunda İzmir civarında, Erzurum taraflarında Türklerin kıyam yaptıkları, istilâya karşı durmağa çalış¬ tıkları yazılı idi. Öyle sevindim ki, hıçkırarak ağ’amağa başladım. Sevincinden ağladı derler. Bunu bilmezdim. Bu sefer nefsimde öğrendim. Bu kadar günde, bu ümidin ölüp bittiği zamanda bir ümid güneşi doğmuştu. Şevket beni teskine çalıştı, bir kahveye götürdü. Orada da ağladım. Aklım başıma geldiği vakit etrafımdakilerdeıı utandım. Ağlamamak istedim. Bu bana ne kadar te’sir etmiş ki, yine bir türlü kendimi alamadım. Ağladım. Galiba bu ha: lim yarım saat sürdü. Artık vatana can atıyorum. Gideyim, bir hizmet ede¬ yim. Yine ahval, bizim hekimlik kafi kararımızı yıktı, iş¬ te inkılâb devreleri adamları böyle olur. Daldan dala. Hiç bir şeyde duramazlar. Vukuat dalgalan onları o kayadan o kayaya atar. Haibuki ben mesleğimde kalıp devam et¬ meği ne kadar severdim. Yine siyasete giriyoruz. Yine git¬ mek için öteye'beriye başvuruyorum; mümkün değil. Mü¬ tarekeden beri üç-dört ay da oldu. Bir gün sokakta gidi¬ yorum, dalgınım; biri adımı söyledi. Baktım Cafer Fahri. Bu zat Mısır Türklerindendi. Vaktiyle İstanbul’a gelmiş. Rejiyi fesh ettirip kendisi bir mâli grup namına almak istiyordu. Risaleler neşrediyordu. Bana da bunlardan ver¬ miş. Reji aleyhine gropaganda yapmıştı. Bu suretle ta¬ nışmış idik. “Sen burada mısın?” dedi. “Evet” dedim. “Ne yapıyorsun” 1 sualine kargı “İstanbul’a gideceğim; müsaade alamıyorum” dedim. “Ondan kolay ne var? Ben sana şimdi yapayım” dedi, işittiğimi gökte ararken yerde bulmuştum. Meğerse İskenderiye Vali vekili imiş. Şevkefi buldum. Bana da, -ona da ailelerimizle beraber iki günde pasaportlar aldı. Hemen vapura bindik. Mecdi Efendi de ailesiyle izin almış; o da vapurda. Şevket bir hafta sonra hareket edecek. Bizi vapura götürdü. Vapur kalkacak. İdare Ingiliz zabitlerinin eünde. Pasaportları yokladılar. Meğerse bir yanlışlık olmuş. Benimle Şevket’e bir, ailelere ayrı bir pasaport imiş. Zahit Şevkefi beni tuttu bir tarafa çekti. “Siz gideceksiniz, hanım kaacak” dedi. Aman, de¬ dim, bu zevcenidir dedim. Ne dedimse olmadı. Nihayet “Pekiyi ben de gitmiyeyim” dedim. “Yok, dedi, sen gide¬ ceksin. Bırakmayız.” Al, şimdi, pirincin taşını ayıkla, Şev¬ kefi de bırakmıyor. O da telâşta. Ingiliz zabitlerine laf an¬ latmak kabil değil. Yanlışlık âşikâr. O da anlamıştır ama 492 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 493 dönmüyor. Bir bakıma hareketi doğrudur. Emir ne ise onu aynen yapmalı. Bizde zaten böyle olmadığındandır ki, işler cıvıyor. Şimdi fena düşünüyorum. Baktım bir hile yapmak¬ tan başka çare yok. içimden “Sen bize Îngilizliğini göster¬ din. Ben de sana Türkçe mukabele edeyim” dedim. Zabite “Pekiyi!” dedim. Bıraktı yürüdü. Şevket’e “Sen savuşabi¬ lir misin?” dedim. “Evet” dedi. Süngülü nöbetçiler ara¬ sından şavuştu, gitti. Hanımın yanında bir de sekiz yaş¬ larında hizmetçi kız var.Mecdi’nin ailesi kalabalık. Gittim. “Bizimkileri sizinkiler arasında sakla!» dedim. Korktu. Mırımkırm etti, hakkı da var. Ben bakmadım. Hanımı kızla beraber onarın kamarasına soktum. Geldim, duru¬ yorum. Vapur kalkacak. Zabit «Zevcen çıktı mı?” dedi. “Evet” dedim. Benden bir bilet parası yirmıdört Ingiliz istedüer; verdim. Bir bakıma iyi de oldu. Yoksa, kırksekiz, belki de hizmetçi ile beraber yetmişiki İngiliz verecektim, yıkım olacaktı; fakat bu hileyi irtikâp etmekten, halecan geçirmeden ise vermek müreccahdı. Lâkin ahval olur kı işte insan zorla hilekâr olur. Ben hanımı İskenderiye’de bırakıp nasıl giderim. Yalnız başına nerede kalacak? Be¬ ni dışarı bıraksalar ben de çıkacaktım. O da yok. O halde hile. Ne ise İstanbul'a doğru yollandık. Vapurda bizim esir askerlerden de vardı. Halleri perişan. Bunlara yirmi- beş Inkiîiz lirası dağıttım. Midilli önlerinde hava daha değişti. Adetâ ciğerlerime daha tatlı, alıştığım bir hava geliyor. Boğazdan girdik. Daha diin kıyametler kopmuş elan bu yerlerde ona dair hiçbir eser yok. Zaten Milâttan evvelinden, Truva muhasaralarından, Iran Şehinşahı’mn bu koca denizi d öğdiirdüğünden beri burası neler gör¬ dü de onları da görmemiş gibi duruyordu. Dünya boy ledir. Hasretini çektiğimiz vatam seyrede seyrede Sala¬ cak önüne geldik. Demirledik. Şimdi çıkmak belâsı var! Yine halecan. Bizi Salacak’a çıkaracaklar. Merdiven ba¬ şında kasaturası tüfeğinde takılı Ingiliz neferi bekliyor. Zabit’e yukarıdan bakıyor. Küçük kardeşim Ahmeft geldi, îlk iş anamı sordum. Cevap vermedi. Fenalaştım. “Söyle¬ sene” dedim. Söylemiyor. “Öldü mü?” dedim. Söylemiyor. Boyuna soruyorum. Cevap yok. Zahar inanmak istemedi¬ ğimden soruyorum. Yoksa bu cevapsızlık pek vazıh idi. Sonunda küpeşteye kapanıp ağladım, ilk acı haber... Ba¬ kalım daha ne dertler var?!... Biz gurbetten vatana yüzü¬ müz gülmek için gelmedik zaten... Ne ise insan ağlamak¬ tan da usanıyor. Gözde yaş denilen şey de kuruyor. Her şeyin sonu var. Sustuk. Nasıl çıkacağız? Baktım sayarak çıkarıyorlar. Mecdi Kfeııdi’yİ buldum; o da telâşta. Ço¬ cuğun birisini hanımın birinin kucağına verdim. Bizimki de hizmetçi kızı çarşafının içine mümkün mertebe sakla¬ dı ve kadınların ortasına karıştı. Nefer biriki sayıyor Eli¬ mi cebime daldırdım. Türk kâğıdı; fakat beş kuruşluk imiş. O çıktı. Bir lira kadar vermek istiyordum. Ne bi¬ lecek dedim. Neferin eline sıkıştırdım. Avucuna saklayıp cebine daldırdı. Hepsi dokuz olacaktı. Çocuk kucakta, hiz metçi çarşaf arasında sayılamadı. Dokuz geldi. Sandala indiler. Biz erkekler de indik. Aşağıdan baktım. Zabit hep merdivenin başına bakıyor. Bize bakmış ama anlamadı. Vapurdan açıldık. Bin şükür karaya indik. İstanbul’u kum ve çakılım yüzüme, gözüme sürdüm. Her biri bana bir pırlanta, zümrüt, yakut, inci... Zaten memlekete gider¬ sem taşım toprağını öpeceğimi adamış idim. Şimdi ne yapacağız? Biradere söyledim. Bizi evine almadı. “Yerim yok” dedi. Büyük bir evi olmıyacağı Şüp¬ hesiz; herhalde iki odası vardır ya. Bir bile olsa insan bir iki gün için alır. Kardeş!... Eşyalarla Beyoğlu na geç¬ tim. Tokatlıyan’a indim. “Yer yok!” dediler. Personelden eskiden tanıdığım adamlar var. Ben eskiden buranın ade¬ ta demirbaş müşterilerinden idim, itibar görürdüm. Şim' 494 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 495 di herifler asık bir suratla bana bakıyor, tanıraamazlığa geliyorlar. Ne dedimse olmadı. Sonunda “eh, yer yok de¬ dik ya!” dedi. Zanmmca yer vardı. Meğerse Ermenilerirı ve Rumların tufresi kabarmış. Türk’ü artık adamdan saymıyorlarmış... Ah, ne hale düşmüşüz. Hangi otele git- j timse yer yok. Nihayet Pera Palas’m yanında bir kötü otelde yer bulduk. Fahiş para istedi. Zararı yok. Oraya girdik. Yemek yiyeceğiz. Nerede? Bizim hanım lokantaya giremez. Hem memleket de tamamiyle değişmiş, vaziyeti bilmiyorum. Sokakta ecnebi askerleri dolaşıp duruyor. Mısır’da işittik ki Rum, Ermeni azmış. Ya bir tecavüze uğrarsak... Yemekten vazgeçtik. Ekmek, peynir gibi şey¬ ler almağa çıktım. Vay Beyoğlu! Büsbütün başkalaşmış. Bana bir yabancılık ve korku geldi. Ortada fesli kimse yok; bir ben. Meğerse Türkler bu tarafa geçemezmiş. Rumlar fesleri atıp ayakları ile çiğnerlermiş. Rumlar şapka giy¬ mişler. Bunlar, Fransız ve İngiliz askerleri fesli Türk gö¬ rürlerse hakaret ediyor, lâf atıyor, fesini alıp yere atıyor larmış. Şimdi bizim memlekette Mısırdakinden pek fazla bir gariplik duydum. İçim yandı. Ben Mısır’da İngiliz as¬ kerine tahammül edemiyordum. Şimdi öz vatanda... Eri¬ dim, öldüm. Biraz yiyecek alıp otele canımı dar attım. Sa¬ bah oldu erken gittim; eş-dost aradım. Yerlerinde yeller esiyor... Hörkes değişmiş. Dostlardan bir kısmı ölmüş, bir kısmı yerini bırakmış. Bizim Raif’i buldum. Erenköyü’nde duruyormuş. “Aman, bana orada bir ev bul!” dedim. “Pekiyi! Fakat zaman ister” dedi. “Aman mümkün mer¬ tebe çabuk” dedim. Akşam otele döndüm. Bizim karı sı¬ kılmış. Bana sarıldı. “Beni buraya hapis gibi tıkdın” dedi Evet doğru ama başka ne yapayım. Ben de keyfimden do¬ laşmıyorum ya. Bunu düşünmüyor. Huysuz olmasa beni teselli eder. Ben gündüzün zorumdan kan terledim. Şöyle dedik, böyle dedik, yaltaklandık, susturduk. Anladım ki Beyoğlunda bir saat bile durmak bize mümkün değil. Se¬ bebi buradaki vaziyet, bir de bizim karınm katî ifadesi: “Bir gün daha burada durmam”. Düşündüm. Ne yapayım. İsmail Hakkı Paşa Üsküdar’da oturuyormuş, ev bulunca¬ ya kadar oraya sığmayım. Ona gidiyorum. Sokaklar In¬ giliz, Fransız, ilâ... askerlerle dolu. Gözüme çuvaldız gibi batıyorlardı. Mısırdan İstanbul’a gelirken bunu düşüne¬ memiştim. ittihatçılar beni hudut haricine attıkları vakit, tranvay şirketinde memur arkadaşlardan Sahih de kaç* mış idi. Avrupadan İsmail Hakkı Paşa aleyhine ittihatçı¬ lara gayet fena ve yalan jurnal yollamış. Kendi af olup İstanbul’a dönmüş. Paşa’yı da hapsetmişler. Bu sebeple Sabih’e darıldım. Hâlâ dargınım. İsmail Hakkı Paşa ay¬ larca ve çok eza ve cefa çekmiş, oradan Sinop’a sürmüş¬ ler. Sinoptan Rus konsolosu vasıtasiyle bana mektup ya¬ zıp başına gelenleri başından sonuna kadar anlatmıştı. Yine aynı vasıta ile hemen babama, anama mektup yaz¬ mıştım. “Paşa’yı eve alpı, gayet iyi bakın!” demiştim. Al¬ mışlar, evin üst katını 'kamilen ona vermişler. Anam ye¬ meğini pişirmiş. Çok sürgünler varmış, bunlar kendisini ziyarete çok gelirlermiş. Temiz kadın bunların kundura¬ ları ile yukarılara kadar çıkmalarına da ses çıkarmamış ki; onun, için bu mümkün değildi. Yani sonra bana Paşa’ nın söylediğine göre fevkalâde rahat etmiş. Dedim: “Bi¬ zim de ona iyiliğimiz var. Bizi herhalde birkaç gün misa¬ fir oğer”. Paşa’yı buldum, söyledim. Yüzüne baktım. Hiç memnun olmadı. Aldırmadım bile. Çünkü başka çare yok. Emrivaki gibi gösterdim ve “Refikam yolda eşya ile-geli¬ yor” dedim. Ne desin. Gittim. Bizimkileri, eşyayı alıp gel¬ dim. Aşağıda dar bir oda verdiler. Üçümüz ve eşyamız odaya üst üste yığıldık. Halbuki ev dışardan görünüşe göre üç kat ve büyük bir şey. Zararı yok. Beyoğlu’ndan kurtulalım da, o elim manzarayı görmiyeyim de... Üskü¬ dar yine eskisi gibi. Yine bizim. Ecnebi asker nadir gorir ’ilyor. Hemen ev aramaya koştum. Yok. Misafir olduğu- 493 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 497 muz hane sahiplerinin suratı da müthiş. Ne yapayım? He¬ nüz iki gün kalmıştık. Paşa bana “Evden git!” dedi. Adam bizi adamakıllı koğdu. Hiç utanmadı. Raif’e gittim. Bizi al dedim. Oraya taşındık. Zavallı maişetçe perişan halde. Ne ise yiyecek için ona para verdim. Memnunum. Evi Erenköyü’nde. Derken ona yakın birinin iki oda ve mut¬ faklı selâmlığını buldum. Hemen kiraladım. İsmail Hak¬ kının karısı karıma bir kere hoş geldiniz bile dememişti. Çok insaniyetsiz ve âdi insanlarmış... Kiraladığımız eve taşındık. Taşındık ama ev tam'ta* kır. Hudut harici sürülürken bizim eşyayı Necmeddin Molla evinde saklamıştı. Bir kısmım da kardeşi Esat Moh la Kızıltoprakta’ki evine götürmüştü. Hemen Kızıltop- ralt’a koştum. Bir karyolam, şilteleri, çarşaflar, iki büyük halı orada imiş. Haremi Sadiye Hanım bunları gösterdi. Gösterdikçe keyiflendim. Bu hanımdan Allah razı olsun. Aldıkları şeyleri iyi muhafaza etmiş. Tertemiz. Halıyı yere sermiş, isabet etmiş. Sermese güve yerdi. Bir araba ile bunları naklettim. Akşama yerde halılar, karyola, ya¬ tak oldu. Keza birkaç perde oldu; fakat oturacak bir san- dalya, mutfak takımı yok. Bu işler esnasında bazen ca¬ nım ağzıma gelirdi. Ne hayat, ne belâlar! Neler çekiyo¬ ruz!... Bunlar hep başıma vatan, millet, doğruluk üe gel di... Öf! illallah!... RaiPden bir-iki tencere emanet aldık. Necmeddin Molîa’mn evine gittim. Necmeddin Molla da Avrupaya kaçmış. Kızı Bedriye Hanım evde. Bana bir surat, bir ha- karetâmiz cevap. Al, bundan da. Kendi kendime: “Yahu! Buna ne yaptık?...” dedim. “Eşyayı istiyorum” “Taş ev' de” dedi. Gittim. Bir şey yok. Halbuki şampanya kadehi¬ ne kadar her şey vardı be. Hepsi uçmuş. Bahçede kanepe ve sandalye kırıkları gördüm. Baktım aralarında bizim¬ kilerin enkazından da var; tanıdım. Anlaşıldı. Kullanmış, kullanmışlar; kırıldıkça atmışlar. Vakıa Necmeddin Mol¬ la benim eşyama muhtaç değil ama olmuş. Bedriye hanı¬ ma dedim: “Belki bilmiyorsunuz. Evdedir”. “Yok”, sonra “Ara!” dedi. Evin üç katım dolaştım; sağlam; kalmış bir masa, bir şezlong, birkaç koltuk buldum. Dedim, “iş¬ te!”. Yüklenip aşağıya indirdim, terledim ve bunaldım. Ağası Ahmet Ağa orada imiş; sordum. “Belki A!i Paşa’da oisa gerek” dedi. Hilâl-i Ahmer Reisi Sakızlı Ali Pasa, Molla nın hısımıdır. Yanındaki evde ot.uruyormuş. Oraya gittim. Orada da bizim eşyadan bir-iki asma lâmba, aba- jurlu ve sütun halinde lâmba ve emsali şeyler buldum. Sö¬ küp aidim. Kimse bir şey diyemedi. Eşkiya ev soyar gibi yerlerinden çıkarıyordum. Büfeler, yemek masası, yatak odasının meşe dolap, gece masası ve emsali yok. Tahkikat yaptım. Meğerse Molla Büyükada’da Marko Paşa’nm evini almıştı. Onları oraya götürmüş. Sonra evi eşyasiyle bera¬ ber Karasu’yu satmış. Bizim eşya da beraber gitmiş. Alâ... Bir-iki soba ve emsali de bacanağı evine almış. O da git¬ ti. Birkaç eşyayı da vapura gelip bu dar günümde beni evine kabul etmeyen kardeşim Ahmed alıp satmış, para¬ sını yemiş. Kitaplarım sandıklar ile duruyor; memnun oh dum. Fakat kilitleri kırık, içinde kitap eksik. Meğerse on¬ ları da Ahmed adlı kardeşimiz alır, meselâ bir liralık ki¬ tabı iki kuruşa satar yermiş. Demek yağma Hasardın bö¬ reği. Hey gidi... Dünyada ne kardeş, ne de dost varmış!... Düşündüm. Bu eşyayı nasıl peyda ettimdi?... Yavaş, ya¬ vaş, iğne ucu ile kuyu kazar gibi. Şimdi hepsi heba olmuş. Eu da ne için? Millet için!... Yahu! Onun için hapis, sür¬ gün, ölüm tehlikesi, idam, hakaret, memuriyetten koğuh ma, maişetten men, vatandan koğulma, hepsi. Üstüne ha¬ ne eşyamız da gitti. Yegâne servetim idi. Hem şimdi acele lâzım. Uşak Ahmed Ağa’nm odasına girdim. Bir de bak¬ tım ki bizim meşe' yazıhane Ahmed Ağa’da. Üzerinde oka- F. 32 498 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 499 dar yazılar yazdığım zavallı masam... Bir tarafı kırılmış, hem de uşak odasında... Mutfak takımından, sofra takı¬ mından hiçbir şey yok... Ele geçirdiklerimiz hem az, hem de kullana kullana köhne, bitmiş bir halde... Ne ise ele geçirebildiklerimizi gönderdik. Yeni birkaç şey de aldık evi tekrar düzdük. Şimdiye kadar İstanbul'da bir ev yaptık, yıktık; Paris’de yaptık, yok pahasına sattık. Kahİre'de bir, İskenderiye’de bir ev yaptık, bozduk. Şim¬ di İstanbul’da yeniden. Bu birkaç defa?... Bir ev düzmek bizim gibi hazır mirasa konmamışlar, namusla para ka¬ zananlar için ne güç şeydir?... Bir değil, sekiz yılda beş ev düzdük ve hepsi berihava oldu. Ankara’da, Sinop’da, Şimdi de Paris’de bîr ev yaptım. Bakalım daha kaç tane yapacağız!... Moila’ya pek kızdım. Adresini öğrenip bu hali ve kı¬ zının tavrını yazdım. Aynı zamanda kendisinden ikibuı İngiliz lirası ödünç istedim. Molla cevap yazdı. “Benim yazıhane eşyası taş evdedir. Kızıma yazdım, istediğini al. Sana ikibin Türk lirası da eşyaya mukabil borcum olsun; fakat şimdi param yok. Sonra veririm” diyor. Bende tufre fazladır. Eşyam böyle olmuş, ona ve kı¬ zma kızdım ya eşyasını tenezzül edip almadım. Zaman geçti. Biz İstanbul’dan Ankara’ya gittik. Ankara’dan İs¬ tanbul’a geldik. Molla benimle barışmak için haber gön¬ derdi. Barışmadım, nihayet barıştık. Sonra kızı fazla has¬ ta oldu. Yine ben imdadına yetiştim. Boşuna ameliyat ya¬ pacak 1 ardı. Mani oldum, iyi oldu. Sanki böyle şey olma¬ mış gibi nazikâne muamele ettim. O da bu sefer nazikti, fakat benim içimi sor... Artık yerleştim. Şimdi nasıl bir hizmet edebilirdim, onu düşünüyorum. Vaziyeti tetkike başladım. Hergun İstanbul’a iniyorum. Türlü cemiyetler var. Cami ve em¬ sali bir fırka yapmışlar, adı Millî Ahrar. Göz hekimi Esat Paşa bir fırka yapmış, adı Millî Kongre İzmir Müdafaa yı Hukuk cemiyeti var. Ferit ve İsmail Hakkı Paşa’lar Sulh ve Selâmet adında bir fırka yapmışlar. Hürriyet ve îti' lâfçılar yeniden türemiş ve üremişler. Ingiliz Muhipier Cemiyeti adında bir cemiyet teşekkül etmiş. Bu cemiyet İngiliz âleti. Refik Halil, Posta Müdir-i Umûmisi olmuş. Gazetelere, heryere, bu cemiyetlerin bir kısmına başvuru¬ yorum. Vaziyeti öğrendim: Herşey îngilizlerin pençesi al¬ tında. Hürriyet ve itilâf onların âleti. Refik Halit de Öyle. Bu çocuğu pek severdim; soğumaya başladım. Ali Kemal Sabah gazetesinin başında. Her fırka beni kendisine al¬ mak teklifinde bulundu. Hiç birine girmedim. Millî ■ Ah rar fırkasını millî düşünür buldum. Esat Paşa’nın teşkilâtı daha millî idi. Ve çok neşriyat yapıyor, büyük bir millî gayret gösteriyordu. Meselâ Trakya nüfusu ve haritasını neşredip Türk hakkını isbat ediyordu. Bunları Türkçe ve Fransızca yapıyordu. Hoşuma gitti. Onlara yardıma baş¬ ladım, Bilhassa İzmir Müiafaa-yı Hukukuna devam ettim ve onlarla çalıştım. Türkocağmı îngiliz’er mahv haline koymuşlar. Hiç meydana bile çıkamıyorlar. Eşyalarına varıncaya kadar müsadere etmişler. îtîtihatçılar kaçmış, kalan ikinci derece unsurlar sinmiş. Falih Rıfkı, Necmed- din Sadrk, Yakup Kadri, Hamdullah Suphi gibi ittihatçı¬ ların en meddahları ve nimet dîdeleri bije ittihatçılar aley¬ hine ateş püskürerek yazı yazmışlar ve yazıyorlar. Dün¬ ya bu. Düşmez bir tek dostun bile yoktur. Halk da, her¬ kes aleyhlerinde, ittihatçıların işi bitmiş. Hürriyet ve itilâfı vaktiyle boğazlayıp öldürmüştük. Klik takımı Mısır’da bunu diriltmek istediler. Olmadı; fa¬ kat şimdi burada hortlamış. Memlekete fena zararı olu yor. Tamamiyle îngilizlere aletlik ediyorlar. Pek muzır bir haldeler. Bunlan imha etmek lâzım. Yine Hürriyet ve itilâfın başında Gümülclneli ,Sadık, Mustafa Sabri mar¬ uldan. Konyak ZeyneîâbuKn de çok nüfuzlu. Sinop’a bir seyahat yaptım. Köylerde, şehirlerde ka- 500 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 501 dm, çocuk dolu; erkek az. O da ihtiyar ve çocuk. Bu der* hal göze çarpıyor. Fakirlik müthiş. Anadoluda halk bit¬ miş, perişan. Harbi Umûmî erkekleri kırmış, geçirmiş. Trabzon ve Erzurum kaymyor. Bu taraf ahalisi oraların Ermenilere verileceğinden müthiş bir telâş içinde. Kongre¬ ler yapmışlar, yapıyorlar; imdat ümidi ile temasa giri¬ yorlar. Rusya’da Bolşeviklik evcibalâsmda. tzmir tara¬ fında Demirci Efe dağa çıkmış, fırsat buldukça Yunan müfrezelerini vuruyor. Balıkesir, Uşak, bütün buralar ahalisi birçok Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri yapmışlar; asker, para topluyorlar. Yunan’a karşı müdafaa tertibatı alıyorlar. Adana ahalisi, Ermenilerden canları yanmış, bil¬ hassa İskenderun civarı kahraman Türklerin yardımıyla Fransızlara isyan ettiler. Dağlara çekildiler. Müdafaaya hazırlanıyorlar. Aymtab taraflarında Fransız ile çarpışı¬ lıyor. İstanbul’da Ir.gilizler Türk'lere fena muamele elli¬ yorlar. Bu hususta kullandıkları adamlar Rum, Ermeni ve Yahudi. Zavallı Türkler oskakta tahkir, hapsedilmek üze¬ re götürülmek ve herşeyi görüyorlar. Gece yarılan Türk evleri basılıyor. Kapıyı açmazlarsa baltayla kırıp giriyor, soyuyor, döküyor, götürüp hapsediyorlar. Mısırdaki har¬ bi umumide kullandıklan alçak Türkleri, hep İstanbul’a getirmişler. Onlar faliyette. Daha da yüzlerce alçak Türk Dulmuşlar. Kullanıyorlar. Fransızlar, Italyanlar fena bir şey yapmıyor. Bilâkis Fransızlar el altından Türklere yar¬ dım ediyorlar. Ortada vatan endişesinde birtakım münevverler var. Evvelce söylediğim birkaç cemiyeti teşkil eden bunlar iki takım olmuşlar. Bir kısmı herşeyden ümidi kesmiş bari Amerika mandası altına girelim de kurtulalım diyorlar, ismet (Paşa) da bu fikirde. Galiba Halide Edip Hanım’da İsmel’in bunu ispat eden bir mektubu da var. Mustafa Kemâl manda isteyenlere ve bu meyanda Halide ile Ad¬ nan’a da nutkunda pek kızıyor ama tsmet’e birşey demi¬ yor. Halbuki işi biliyor da. Bir kısmı mandayı kabul et¬ meyip istiklâl istiyor. Ali Kemal ve emsali ise “Ingüizler ne derse yapalım. Ancak böyle istiklâl alabiliriz. Yoksa isyanla filân olmaz'’ diyorlar. Bu sebeple Damat Ferit Pa¬ şa ile beraber İzmir, Adana kıyamları, Erzurum hareket¬ lerini bizzat bastırmaya çalışıyorlar. Bu fikir elbet doğru değildi. Siyasette merhamet olur mu? Bu iş aslanın avını pençesine almasına benzer. Av yalvaracak ve kalbini yi¬ yeceğim göğsünü tut diyen aslana kımıldamadan göğsünü tutacak. Aslan onu bırakacak?!.. Devletlerin istiklâlleri sade kuvvetlerine tabidir. Bunu Ali Kemâl bilmiyordu. Bilmiyor, idiyse pek ahmak idi. Veya samîmi değil, böyle bir vesüe gösteriyordu. O halde Ali Kemâl ve îtilâfçılar kâmilen ve aşikâr vatan haini idiler. îtilâfçılarm içinde bir aklı başında adam da yok. Derme çatma şeyler. Yine Sa¬ dık aptalı, Harbi Umumide Ingiliz, Fransız, Yunan olmak üzere üç yerden birden maaş alıp vatanı aleyhine çalışan Gümülcineli, dünyadan bihaber Zeynel Abidin, Softa Mus¬ tafa Sabri emsali yobazlar baştalar. Birçok gazete de çıkıyor. Meselâ Rauf Ahmet tara¬ fından bir gazete çıkarılıyor. O mandacıların başı. Vaziyet böyle, öğrendik. Şimdi harekete geçiyorum. Bunun da ilk hamlesi neşriyat. îkdam’da makaleler yaz¬ maya başladım, ittihatçılar bitmiş ama yine memlekette canlı unsur bunlar. Evet çok kabahatli ve mesuller; fa¬ kat öyle bir zamandayız ki, her vatan ferdi birleşmelidir. Memleket gidiyor. Yüce ve İlâhi bir gayret ve ittifak, l⬠zım. ittihatçıların lehinde yazmaya, bunların ve herkesin birbiriyle birleşmesini tavsiyeye başladım. Ekvam namın¬ da bir gazete çıkardım. Yine aynı mevzu. Programım: Yü¬ ce ve mukaddes ittifak ve gayret. Baktım Çerkesîerde kaynaşma başlamış. Türk aleyhindeler ve istiklâl istiyor¬ lar. Çerkeslerin menşeine, hayatına ve bize ne surette geldiklerine, evimize misafir olduklarına dair yazdım. 503 5-J2 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR Dâvalarının çürüklüğünü, haksızlığını ispat ettim. Birgün “Fetgerı” adında bir Çerkeş gazete idarehanesine gelip beni ölüm ile tehdit etti. Herife iyi bir küfredip “Hadi yap!” dedim ve koğdum. Gitti ve bitti. Galiba, adına bakı- Lrsa bu adam halis Çerkeş de değildi. Bu ad Fatih Giray'- dan bozulma olsa gerektir. Kırım Rusların eline geçince birçok Kırım Türk ve Tatarları Çerkeslerin içine kaçmış¬ lardı. Bu da böyle bir aileden olsa gerek. Böylelerine ben Rusyada tesadüf ettim. Çerkesleşmişler ama bu hicret v t - aslılarını hâlâ biliyorlar. Asıl iş itilâfçılara bir mühim darbe indirmek. Bu da Paris’te yazdığım eserle tamamile olur. Akşam gazetesin - do İngiliz Rıfat vardı. Ona Hürriyet ve İtilâfın iç yüzünü yazdığımı ve neşretmesini söyledim, “Sakın başka gaze - teye verme!” dedi. Çünkü gazetelerini çok sattıracak bir - şey. Akşam gazetesi sahipleri “Maka,le makale neşredece¬ ğiz, her makaleye beş lira vereceğiz” dediler. O vakit bu eseri neşretmek pek belâlı ve felâketli bir işti. İtilâf hort¬ lağının, İstanbul’u işgal eden devletlerin pençesi altında¬ yız. Zararı yok. Bazı sade diller itilâfçılara kapılıyor. Mi! le.-ti ikaz lâzım. O da bu eserle olacak. Akşamda bu eseri neşrettim. Yüz lira kadar para aldım. Sonra ben Anka" ra’da iken Ali Kemal bu eseri İttihatçılardan Yirmi Beş Bin lira alarak yazdığımı yazmıştır. Eser nice zaman ev¬ vel Paris’te yazılmış, hepsi bana Yüz lira bir de kitap ha Ünde basılmak gibi bir kâr getirmiştir. Bu neşriyat bu melun teşekküle öldürücü bir darbe cldu. Bahusus bunun bu fırkayı yapan bir adam olan be¬ nim ağzımdan çıkması, Sadık ve emsalinin yaptıklarının ve mahiyetlerinin izahı bunların işlerini bitirdi. Herkes - ken¬ dilerini bıraktılar. Yine beş - on kişiye münhasır kaldılar. Eser her tarafta okundu, büyük bir tesir yaptı. Sonra ba¬ na söylediklerine göre eseri Erzurum’da Kâzım Karabekir: “Umulmadık bir darbe. İtilâfçılarm bel kemiğini kırmış¬ tır.” demiş. Sahiden böyle oldu. Neticeyi gördüğüm vakit pek büyük bir keyif duydum. Şimdi bu klik şiddetle aleyhime kalktı. Yine Mısır’da¬ ki gibi aynı nakarat: Rıza Nur ittihatçıdır; fakat bu se¬ fer delilleri de var. Çünkü ittihatçıların lehlerine helke¬ sin ve onların birleşip bir vücut yapmasına dair yazılar yazdım. Hadi îngilizlere jurnal. Itilâfçılar, tevkif için bir ittihatçı listesi tertip etmişler. Benim adımı da listeye koy¬ muşlar. Liste Refik Halid’de imiş haber aldım. Refik'i bur cıum. Sordum, itiraf etti. Listeyi görmek istedim göster¬ medi. “Eh ne yapalım? Olacağın önüne durulmaz” dedim. ittihatçıların Takat, Enver gibileri kaçmış, diğer ile¬ ri gelenlerinden elli kadar İttihatçıyı tngilizler Malta’ya götürmüş, hapsetmişler. Bu sefer ikinci derecedeki İtti¬ hatçıları da toplatmak için Itilâfçılar uğraşıyorlardı, it¬ tihatçıların mütareke ile yeniden teşkil ettikleri Teceddüd Fırkası da mahvolmuştu. Dünya ne dünyadır?!... ittihatçılardan benim kadar çeken, zarar gören olmadı. Onlar bana vatan haini dedi¬ ler. Hapishanelere soktular. Zaman oldu, fena hareketle¬ rinin cezasını gördüler; mahvoldular. Herkes aleyhlerin¬ de mület kendilerinden nefret ediyor ve bu nefret umûmî ve haklı. Bu vaziyette şimdi Rıza Nur onları müdafaa ediyor. Kuvvetli iken onlarla vuruşmuş, kendi mağlup ve perişan olmuş; zayıf oldukları bu zamanda onların mü¬ dafii.’Ne yanalım? Mesele şahsî değil ki, vatanî. Evve’ki de, şimdiki de vatanî. Eski başımızın belâ 1 arının müdafa¬ ası, başımıza belâ getirecek ama vatan menfaati böyle is¬ tiyor. Herşey uru,tutmalı. Herkes birleşmeli. Yoksa akıbet vahimdir. Bir bunda ümid var. Neyse hükümet de Tevf'k Paşa. Ali Rıza Paşa, Salilr Paşa ve emsali gibi itilâf Fırkası i 1 e münasebeti olma¬ yan namuslu ellere geçti. Bu da millet hesabına bir kar¬ dı. Bana da birşey olmadı. HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 505 504 îttİhatglar ilk Meşrutiyet meclisinin sonunda 35. maddeyi nasıl tadil ederken onlara: “Bu iki yüzlü kılıçtır. Bugün bizi, yarın sizi keser” demiştim. Dediğim şimdi ikinci defa oldu. Halâskârlar meselesinde hükümete gelen Gazi Muhtar kabinesi ittihatçıların baştan aşağı istisna* sız kendi mallan ve kuklaları olan Meelis-i Mebusanı bu madde ile beş dakika’da kürsüde iradeyi okuyarak kes¬ miş, öldürmüştü. Bu sefer de Dahiliye Nazırı Mustafa Arif Bey kürsüde fesih iradesini okuyup ittihatçı meclisi¬ ni beş dakikada kesip doğramış idiler. Onlar aylarla ça¬ lışarak Örsde döğüp yaptıkları ve gayet iyi su verdikleri kılıçlarıyla bizi bir defa doğradılar, kendileri iki defa doğ¬ randı’ar. .. Harbi Umûmiden beri gelen Meclisi Mebusan artık --oktu. Ali Rıza Paşa kabinesi yeniden intihabat yapmıyn teşebbüs etti. Terfik Paşa kabinesinden oldu. Birgün sabaha karşı karanlıkta mahut Zeki’den bir telgraf aldım. “Telgrafı alır almaz Harbiye Nezaretine gel! Harbiye Nazın sızı görmek istiyor” diyor. Zeki şimdi İstanbul Merkez Ku¬ mandanı. Harbiye Nazırı da Süleyman Şefik Paşa “Ne¬ dir?” diye merak ettim ve şafakla yola çıktım. Zeki’yi buldum. SiBejrnıan Refik’in odasına girdik. Zeki gitti. Harbiye Nezaretinde mükellef salonlar yârmış. Bilmez¬ dim. Süleyman Şefik dedi ki: “Herkes servet yapıyor. Biz böyle duruyoruz. Vakıa size küçük ama İstanbul Polis Müdürlüğünü kabul ediniz. Varidatlı • bir memuriyettir. Ortaklaşa -servetimizi yapalım”. Birden alıklaştım. İrti¬ kâp ve hırsızlık teklifinin bu kadar da açık ve damdan dikercesine yapılabildiğini hiç zannetmezdim. Herif mu¬ kaddimeye bile lüzum görmemişti. Fena halde offonre oldum. Sert bir tavır’a “Ben bu isin ehli değilim. Yanlış kapı çaldınız” dedim. Kalkıp oradan çıktım. Baka kaldı... İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine yardım ediyo¬ rum. Sık sık gidiyorum. Bunlara hizmeti hepsinden fay¬ dalı buluyorum. Bunlar Yunan işgali üzerine îzmirden kaçan gençlerdir. Demirci Efe ve diğer teşkilât ile müna- sebetteler. İzmir işgalini protesto için miting yapmak is¬ tiyorlar. Hükümet izin vermiyor. Korkuyor. Tabii Ingiliz ler de muhalif. Hükümete gittim. Uğraştım. Sultanahmet camiinin içinde yapılmasına müsaade verebildiler. Cemi yete Hamdullah Suphi de ara sıra geliyordu. Ben, o, cami¬ de birer nutuk verdik. Cami hınca hınç dolmuştu. Mitingin protesto karan yazıldı. Gazetelerle ilân edildi. Bir müddet sonra bir daha yaptık. Bu sefer Sultan¬ ahmet meydanında yapılmasına müsaade alabildik. Bana bu müsaadeyi Salih Paşa vermiştir. Bu meydan, Ayasof- ya Meydanı hınca hınç dolu idi. Nafcıye Hanım, ben, Ham¬ dullah nutuk söyledik. Bu miting çok tehlikeli idi. Kimse farkında değildi; benim içim oynuyordu. Birtakım canla¬ rın gitmesine, fena akıbetlere sebep olabilirdi. Aynı za¬ manda millette hayat olduğunu göstermek, millete gay¬ ret vermek itilâf devletleri üzerine lehimize bir tesir yap¬ mak gibi menfaatleri de vardı. Bunun için yapıyorduk. Ben Ingiliz politikasını tetkik etmiş bir adamım. Hind, bilhassa Mısır’da buraların tarihlerinin tetkiki sa¬ yesinde nasıl hareket ederler biliyorum. Hele Mısır'da va¬ kaların birkaçında bulundum da. Böyle miting olursa âlâ, olmazsa îngilizler kendileri el altından yaptırırlar. Sonra kalabalığın arasına silâhlı birkaç adam korlar. Bunlar bir aralık silâh patlatırlar. Ahaliden de silâh atan olur. Ingi¬ liz askeri gelir; isyan bastırıyorum diye halkı kırar. Mısır’ da mütareke iptidasında son vak’ada böyle Ermenileri si- lânlandırıp bir facia ihdas etmişlerdi. Ya burada da ya¬ parlarsa. Herkes korkar, dağılır diye bunu kimseye de söyleyemedim. Nutkumda İzmir’i Türkiye’nin hiçbir yeri¬ ni verraiyeceğimizi, bunları almak için bu milletin bütün etrafını öldürürp naaşları üzerinden geçmek lâzım geldi ü 506 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 50f ğini, istiklâlimize behemehal malik olacağımızı söyledim. Gazeteler bu nutukları yazdılar. Gazeteler İngiliz hizmetinde bulunan Ermeni memur¬ lar tarafından sansür ediliyordu. Sansür bu aralık biraz gevşemişti. Bu yazılar neşredildi. Şükür bir arıza da çık¬ madı. Bir gün Câmi’niıı ve arkadaşlarının fırkasmdaymı. Oraya Hamdullah Suphi ile Yusuf Akçura geldi. Camı’ye “Sizinle mühim bir iş için hususi görüşmek istiyoruz” de¬ diler. Demek benim yanımda istemiyorlar. “Ben çıkayım” dedim. Cami 1 ve arkadaşları “Rıza Nur yabancı değil. Bu¬ yurun” dediler. Hamdullah dedi ki: “întihab yapılacak. Türkocağı ile fırkanız beraber çalışalım. Ocaktan bizim ikimizin mebus olmasına çalışın. Biz de sizin namzetler için çalışalım”. Görüştüler. Tabii ben bir şey demedim. So¬ nunda benim de fikrîmi sordular. Ben bu iki adama şu na¬ sihati verdim: “Teklifinizi işittiğim vakit bende büyük bir ızdırap hâsıl oldu. Siz Türkocağını siyasete bulaştır¬ mak istiyorsunuz. Sırf kendi şahıslarınız mebus olsun di¬ ye bu ocağı âlet ediyorsunuz. Bunu ittihatçılar zamanın¬ da da yaptınız, işte bu hale koydunuz. Perişan. Bu günah¬ tır. Bu ocağı siyasetten uzak tutunuz! Ocak siyasete ya¬ ni İttihatçıların âleti olmak dolayısiyle bugün ne hale girdi bir bakın!... Onun mukaddes bir vazifesi var: O da harsı ve İlmîdir. O bu vazifede kalsın”. Bu ocağı tıbbiye talebesi teşkil etmiştir. O vakit tıb¬ biyeliler Hamdullah'a ocağa girmeyi teklif ettiler. Benim anam Çerkeş diyerek girmedi. Sonra baktı ki, orada ek¬ mek var, girdi. Haydi ocağı ittihatçılara âlet etti. Bu se¬ bepten ocak büyük bir darbe yedi. Bugün mahvolmuş bir haldedir. Şimdi yine siyasete âlet ediyor. Bitmedi mi? Hem de zavallı cemiyetin ne cam kaldı ?!... Hiç cevap yok. Fakat Hamdullah da Akçura da so¬ murttular. Bu adamlar benimle konuşurlar falan aınâ hâlâ sevemezler. Fırsat buldukça aleyhimdedirler. Yazık- şimdi de ocağı Mustafa Kemal’e âlet etmişlerdir. Birgiin ocak bunun darbesini de yiyecektir. Bundan korkarım. Bu adamlar müthiş şey!... Bu ocağı babalarından mira 3 mâ- likâneleri gibi sırf şahsî menfaatleri için kullanıp durmak¬ tadırlar. Yazık bu milletin gençleri de, münevverleri de bu denaete ses çıkarıp mani olamıyorlar... Ne ise bu teklif suya düştü. Ama şu adamların ocağı sırf kendi şahsî menfaatlerine nasıl âlet ettiklerini gö¬ zümle gördüm. Hükümet her tarafa intihap emirleri verdi. İntihaba hazırlanılıyor. Mustafa Kemal de bir müddet evvel Anado¬ lu’ya gitmiş. Erzurum’un son Kongre’sine yetişmiş, ne yapıp yapmış, âzanm muhalefetine rağmen kongreye, re¬ is olup Sivas’a dönmüş. Oradan valileri elde etmeğe, in¬ li habı kendi isteğine göre yapmağa çalışıyor. Harbi Umum! vak’alan herkesin ağzında. Müthiş hikâyeler. Çanakkale’de çok askerimiz kırılmış. Bunlar ekseriyetle münevver gençler imiş. Harp münevverleri kırmış. Enver büyük nüfuzla Harbiye Nazırlığı etmiş, bol paralar sarfetmiş ve irtikâp yapmış. Levazım Reis- Topal İsmail Hakkı milyonlar çalmış, türlü harp zenginleri tü¬ remiş. Bunlardan Bayramzade Avusturya’lı bir karının sigarasını bin liralık banknot yakarak onunla yakarmış. Enver Sarıkamış cephesine gidip kumandan ve erkânu harbiyenin itirazına rağmen kumandayı kendi alıp askeri hücum ettirmiş. Yüzbin kişi Soğanlı Dağ’da karda donup ölmüş, kendisi tek başına kaçmış. Bu asker en güzide as¬ ker imiş. Başka millette olsa bu Enver’i asarlardı. Kimse sormamış bile. Mustafa Kanal Şark cephesinde, sonra Gazze cephesinde mağlup olmuş. Fakat Anafarta’da İ;r gilizleri mağlûp etmiş. Yehip Paşa, Şark Cephesinde müt¬ hiş irtikâbât yapmış. Halk açlıktan ve sarî hastalıklardan milyonlarla kırılmış, işin fena olacağını anlayanlar olmuş. 508 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 509 Meselâ Miralay Yakut) Cemil, Ehver’i vurup sulh-ü mün¬ ferit yapmak istemiş. Enver onu idam etmiş. Hakikaten bu siilh ü münferit işi pek mühimdir. îngilizler de istiyor¬ larmış ve hükümetimize türlü vasıtalarla birçok müraca¬ at etmişler. Enver kabul etmemiş. Hakikaten Mısırda da, General Dides vasıtasiyle, beni İzmir’e vali Rahnû ye bu teklifi yapmak üzere göndereceklerini bana teklif ettiler - di. Kabul etmedimdi. intihap için ben de Sinop’a gidiyorum. Miralay Zeki bana geldi. “Beni de mebus yaptır” dedi. Adamda iyi su¬ rat var. Mısır’da hapishaneden çıkardık. Çıkar çıkmaz ne dediğini de unutmuş galiba!... Bu da bir şey değil. Adam¬ da mebus olacak ne malûmat, ne zekâ, ne de iyi bir mazi 7 ar. Dedim: “Ben yapamam”. Dedi: “Yaparsın”. “Elim¬ den gelmez” dedim, dayandım. Dedi: "Benim Sinop’tan aldığım haberler var. Ahali seni yapacak. İkinci mebus da sen kimi İstersen o olacaktır.” “Yanlış vardır. Böyle şey olmaz. Ben karışmam. Kimi isterlerse onu yapsınlar” de¬ dim. “Giderken bana da haber ver. Beraber gideceğim" dedi. Al belâyı!... “Pekiyi, gel!” dedim. Ama niyetim ha¬ ber vermeden gideceğim. Bir müddet sonra hazırlandım. Vapura bindim, iki saat sonra baktım ki Zeki de geldi. Meğerse Sinop’a vapur kalkacağı günler vapura bekçi kormuş. Beni görünce gidip haber vermişler. Mülevves bir yük sırtımıza bindi. Sinop’a vardık. Halk beni her gittikçe kayıkları bayraklar, gece ise fenerler ile donatır. Bir kısmı kayıklarla vapura gelir, 'kir çoğu rıhtıma yığılır, silâh ve fişek atarak karşılar dı. Gerze’de de böyle yaparlardı. Hattâ 31 Mart Vak’ası Vâketinden, Cemiyeti Hafiye felâketinden sonra da yine korkmayıp böyle karşılamışlardı. Ben de henüz hapisha¬ neden çıkmama rağmen onlara hükümetin haksızlıklarına dair konferanslar vermiştim. Hükümet bu hususta valiye emirler verirdi. Fakat mutasarrıf bu konferanslarıma ma¬ nı olamazdı, ittihatçılar aleyhine âdeta ağzıma geleni soy* irdim. Bu sefer de daha büyük bir istikbal ile karşıladı¬ lar. Kamburum Zeki de sırtımdan ayrılmıyor. Doğru anamın mezarına gittim. Uzun uzun ağladım, insan ağlamağa başlarken sanki hiç durmıyacak, ölünce¬ ye kadar bir iştiha ile başlar, ağlar ama sonra geçiyor. Geçti. Döndüm. Eşrafla görüştüm, intihap tertibatını ai- ■ ,ık. Ayancık a, Boyabat’a, Gerze’ye lâzım gelenlere mek¬ tuplar yazdık. Rasim Bey Çerkesleri sevme'zdi. Nasılsa ikna etmiş¬ ler, Rasim bana: “Yanma Zeki’yi arkadaş vereceğiz" de¬ di. Zeki’yi ömründe görmemişti. Zeki Sinop’tan çocuklu¬ ğunda çıkmış, bir daha Sinop’a gitmemiş. Miraiav diye birşey zannediyor. Anlattım. Ve “Doğru bir iş değildir" dedim. Düşündü, “Bir defa söz verdim” dedi. Rasim Bey’i çok severdim. Hukukumuz eski. Zavallı ittihatçılardan çok çekti. Mert adam. Hem de nüfuzlu. Hem de dedi ki: “Mütarekeden beri Sinop dağları Çerkeş eşkiyası ile dol¬ du. Zeki’yi yapmazsak bu eşkiya aleyhimize çalışır, Türk köylüler bunlardan tir tir titriyor, muvaffak olamayız.” İşte bu zaruri bir sebeptir. Kabulden başka çare yoktur, “Pekiyi” dedim. Beş altı babayiğit Türk, bey-altı Çerkeş aldım. Zeki, ben, hepimiz silâhlandık. Atlara bindik, intihap seyaha¬ tine çıktık. Bu seyahati on-onbeş makale halinde İstan¬ bul’a avdetimde Akşam gazetesinde neşrettim. Kupürle¬ ri Sinop’ta kütüphanemdedir. içinde harsı ve türlü oriji¬ nal malûmat da vardır. Bunlardan yalnız bir makaleyi neşretmedim. Bu da intihapta ... . yaptığı yolsuzhık- ’ardır. “Şu adam millî kıyamın başına geçti. Bunun kötülüğünü yazmak millî kıyama zarardır” dedim, neş¬ retmedim. Yoksa çok meraklı ve dikkate şayan bir : akale idi. Bu da Sinop’ta duruyor. Her tarafı dolaştık. Gittiğim yerlerde de hastaîa'- HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 511 510 üşüştüler. Baktım. Ameliyat yaptım. Nutuklar verdim. İlk Boyabat'da nutuk verdim. Arkamdan Zeki de söyle¬ mek istedi. "Söyleme!” desem çekemiyor zannedecek ap tal adam. Dedim: “Cevherini göstersin!”. Gösterdi. Halk o nutuk söylerken o esnada aleyhine söylediler. Bağıra¬ rak hakaret ettiler. Kendi de kaş yapayım derken göz çı¬ kardığını anladı. Bir daha ağzım açmamasını, hattâ âdi konuşmalarda bile söze karışmamasını söyledim. Kemal'i itaatla kabul etti. Ve dedi ki: “Benim işim değil. Anladım. Sade ben sana jandarmayım. Onun için mebus oluyorum. Sen ne yaparsan ben arkandan geleceğim”. iyi. Sinop’da sonra ahali de buna bana İtaat etmesini söylediler ve ye¬ min ettirdiler. Ayancık’a vardık. Ben nutuk söyledim. O söylemedi; fakat rniintehibi sanîlerle konuşmuş. Oranın eu ileri gelen eşrafından Şiikrüzade Mithat Bey’in evinde misafiriz. Mithat beni bir odaya çekti ve: “Sana hepimiz reyimizi vereceğiz; fakat bu herif (Zeki) hezâ ah¬ mak. Böyle mebus olur mu? Bize vebaldir. Buna rey ve¬ remeyiz” dedi. Anan yahşi, baban yahşi diye nice uğraş¬ madan sonra “Sen verme; fakat verenlere mani olma” dedim. “Güzel hatırın için karışmam. Kimseye mani ol¬ mam; fakat ben vermem. Sen de buna razı ol!” dedi. Ra¬ zı oldum. Sinop’a dönüyoruz. Yanımızda Çerkeş Ömer Efendimde İzzet Bey de var. Bilbedon , (Kocayemiş) or¬ manı içinden geçiyoruz. Meyveler olmuş, ben at üstünde hem gidiyorum, hem toplayıp yiyorum. Yanımdakiler “Bu adamı tutar, çok yeme!” diyorlar. Çok seviyorum ve din¬ lemeyip yiyorum. Bir şey oldu. Bir aralık Izzelt atını sür¬ dü, yanıma geldi, dedi ki: “Biz bu Zeki’yi bir şey zannedi¬ yorduk. Büyük bir ahmakmış be. Bunu nasıl mebus ya¬ pacağız; vallahi günahtır”, iyi anlamış; fakat ne diyeyim, oldu bir kere. Sinop’a geldik. Ayancık bütün reylerini bana, Yusuf Kemal ile beraber vermiş, Zeki'nin bir tane eksik. Demek Mithat’ın reyi. Mithat bu sözü ve hareketiyle bende ken¬ disine büyük bir muhabbet peyda etti. Takdir ettim. Ve millet bütün böyle olsa kurtulur dedim. Boyabat Yusuf Kemal’e, bana yandan ziyade' rey vermiş, Zeki’nin yalnız üç tane. Diğerlerini üçer, dörder bir çok adamlara dağıt¬ mış. Gerze tam olarak reylerini ikimize ve Yusuf Kemal’e vermiş. intihap hazırlıkları esnasında büyük bir müşkilât çıktı. Mustafa Kemal beni ve Zekı’yi istemiyor. Yerimize Malta’dan olan Fethi ile bir başkasını koymuş. Kastamonu vali vekili Kör Ferit, Osman Bey adında biri de Kastamo¬ nu da kumandan, ikisi de Mustafa Kemal’in adamı. Sinop Mutasarrıfı bizimle beraber. Sinop o vakit Kastamonu vilâyetinin bir sancağı. Kör Ferit mutasarrıfı müthiş sı¬ kıştırıyor, tehdit ediyor. Mutasarrıf korkuyor; fakat iş¬ lerden gizlice bizi haberdar ediyor. Ne leh ve ne aleyhe karışmıyor. Alâ. Bize kâfi, Sinop’ta Kastamonu’lu bir binbaşı şube reisi var. Bu adam Osman Bey’in adamı. Şiddetle aleyhime çalışıyor. Ben İstanbul dan iken intihap meselesi henüz ortada yok iken Anadolu’ya geçmiye niyet etmiştim; fakat korku¬ yordum. Çünkü Ali' Kemal ve emsali Anadolu kıyamının ittihatçı kıyamı olduğunu yazıyorlardı ve bunu mesned yapıp üzerinde işliyorlardı. Herkes gibi ben de buna ina¬ nıyordum. Diyorum ki: “ Y'a ittihatçılar bana bir şey ya¬ parlarsa, ya yine bunları mevkie getirmiye çalışmış olur¬ sak. Ahmaklık, cinayet”. Yine buna rağmen nihayet Si¬ vas’a Mustafa Kemal’e müracaat etmiş, bir cevap alama¬ mıştım. Demek Mustafa Kemal beni Anadolu’ya istemiyor. Şimdi intihapta da görülüyor. İstanbul’da Dahiliye Nazı¬ rı Damat Şerif Paşa idi. Bu adam okumuş, terbiyeli biri dir. Ona şikayet ettim. O da mutasarrıfa yazmış, “intiha¬ bı serbest bırakınız. Müdahale etmeyiniz” demiş. Sam¬ sun’da Deli Hamid mutasarrıf idi. Mustafa Kemal ile te- 512 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 513 maşta ve arası iyi idi. Ona da şikâyet ettim. O da Musta¬ fa Kemal’e yazmış. Bunlar para etmiyordu. Kör Ferit ile Osman ellerinden geleni yapıyorlardı. Sinop’da dağ-taş eşkiya idi. Şube reisi bakmış ki intihapta zerre kadar is¬ tediğini yaptıramıyor, eşkiyayı af vadi ile toplamış. İn¬ tihap günü Büyük Cami önünden eve doğru gidiyorum. Kale kapısı tarafından bir dehşetli at nallan şakırtısı ge¬ liyor. Dört nala geliyorlar. Yanımdan doğru hükümete gidiyorlar. Baktım şube reisi önde, arkasında seksen ka¬ dar insan. Eve vardım. Eşraftan ve çok sevdiğim Dizdar zade Hakkı Efendi acele bize geldi. Telâş içinde. Dedi ki: “Şube reisi eşkiyayı toplamış. Şehri bastı, intihabı istedi¬ ği gibi yaptıracakmış. Bağırarak söylüyormuş. Yoksa kan gövdeyi götürecek” diyormuş. Dedim: ‘‘Hakkı Efendi korkma! Bu eşkiyayı siz tanımaz mısınız?” “Ben onbeş, yirmisini tanırım” dedi.' “Pekiyi diğer eşraf da başkala¬ rını tanımazlar mı?” dedim. “Tanırlar’, dedi. “Öyle ise galebe bizimdir. Biz yerliyiz. Eşkıya bizi daha ziyade din ler. Hemen her biriniz gidip eşkiyadan bildiklerinizi bu¬ lun hali anlatın. Kandırın. Onlar da diğerlerini kandırır. İş biter”. Gitti. Ben de Kasım Bey’e gittim. Konuştuk. Öyle yapıldı. Eşkıya bir saatte bizim oldu. Şube reisini terk ettiler. Adamın ağzı açıkta kaldı. Eh, kendi kabaha¬ ti. Dirayetli değilmiş... İsyanlar, baskınlar, harpler ve em¬ sali manevî hamle ile olur. Kafaları doldurur, kirişlerini kurarsın. Öyle saldırırsın. Eğer bunu bırakır da hamle ge¬ çerse veya muarızınla görüşürse kuvvet elinden çıkar. Zavallı bunu bilmiyormuş. Sinop da reylerini kamilen bi¬ ze verdi. Mebus olduk. Arası birkaç gün geçti. Sivas’dan Mustafa Kemal bir telgrafla beni Sivas’a davet ediyor. Bükemediğin eli öp dedikleri budur. Artık gidermiyim ya. Cevap bile vermedim. Gitmekte belki hayat tehlikesi bi¬ le var. İstanbul’a gittik. Meclis açıldı, Kara Vasıf, Rauf, Cami, Yusuf Kemal Adnan, Celâl Arif de mebus. Kara Vasıf’m Karakol adın¬ da bir cemiyet ve teşkilâtı var. Anadolu’ya adam kaçırı¬ yorlar. Rauf’la ikisi Anadolu’nun mümessili olarak tanını¬ yor. Meclis açılacağı vakit bir hadise çıktı. Küşattan az evvel Mustafa Kemal Ordu Kumandanı Ali Fuad’ın hima¬ yesi üe Ankaraya gelmiş, kendisini Ankara’dan mebus yaptırmıştı. Mustafa Kemal “Meclis İstanbul’da değil Anadolu’da açılsın” dedi. Bir taraftan bunda hakkı vardı. İst anbul hükümeti buna muarız oldu. Hiç bir mebus ve millet de bunu istemedi. Rauf ve Kara Vasıf da İstanbul taraftan idiler. Mustafa Kemal o hacimce müstesna nut¬ kunda diyor ki: “Ben âkıbeti görmüştüm. İstanbul’da mec¬ lisi Ingilizlerin basacakları şüphesizdi. Bu sebeple meclisi Anadolu’da istedim.” Fakat bu sözünü tamamiyle cerh eden bir vak’a var. Onun zoru bu değü, uzağı gördüğün¬ den hiç değil, sırf şahsı için imiş, meclisi pençesine almak istiyormuş. Çünkü buna muvaffak olamayınca “Beni reis intihap edeceksiniz” dedi ve artık bunu tutturdu. Böyle¬ şi de enderdir. Kendisine kendi mevki istiyor. Ben öm¬ rümde kendim için bir şey isteyememişimdir. Bil’akis ve¬ rince istiğna gösterirdim. Derken İstanbul’a gelmeğe kalktı. İzmit’e kadar da geldi. Hep telâş ettik. Çünkü bu adamı şu hırs delirtir de geliverirse tngilizler yakalarlar. Millî hareketin başına geçti. Bu suretle mîllî kıyama müd- hiş bir darbe olur. Doktor Adnan ve biri daha (Galiba Rauf’tu) gidip buna vaziyeti ve âkıbetin fenalığım anlat¬ tılar. O zorlandı. Bunlar zorladılar. “Gelme! Sonra reis de yapılmazsın. Sana daha fena olur” dediler. İstanbul’a gelmekten zarurî vaz geçti. Mustafa Kemal nutkunda bu¬ rasını geçivermiş. Reis olmak için Celâl Arif uğraşıyor, propaganda yapıyordu. Bana da rica etti. “Olmaz” cevabını verdim, intihap esnasında aleyhine alenen söyledim. Olamadı. Re- F. 33 514 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 515 şat Hükmet kazandı. Celâl Arif o esnada muvakkat reis¬ lik yapıyordu. Kürsüde İntihap neticesi malûm olunca kı¬ zardı, morardı, bozardı, inme inecek zannettim. Ne hırs yahu!... inerken o yüzelli okkalık vücud öyle bastı ki po tininin birinin ökçesi çat diye koptu. Eğildi. Şaşırmıştı. Ökçesini de alıp beraber indi. Tuhaf insanlar, gözleri sa¬ de mevkide, reislikte. Hem de kendileri ister, uğraşırlar. Ben olsam utanırım, söyliyemem . ..de böy- ledir. Hem daha fazladır. Kendi ister ve olmak için türlü ve adi entrikalar yapar. Bütün mevkilere böyle geçmiştir ki yerlerinde aynen hikâye edeceğiz. Reşat Hikmet namus¬ lu ve muktedir idi; fakat zavallıda Karaciğer Sertanı var¬ mış. Çok geçmedi öldü. îkinci reis olan Celâl Arif geçti. Celâl muktedir değildir; .zekâsı da pek basittir. Ahlâkı da dönek, pek hodbin ve gururludur. O yerin ehli değildir. Mecliste Rauf ve Kara Vasıf “Felâlrı Vatan” grubu adında bir fırka teşkil ettiler. Buna lüzum yoktu. Bu anda böyle tefrika olur mu? Hepsi bir fırka vesselam. Bana gir¬ mek teklifinde bulundular, itiraz ettim ve “Hacet mi var? Sizinle beraberim. Ne isterseniz söyleyiniz. Derhal yapayım” dedim. Baktım bizim Zeki girmiş. Zeki’ye de¬ dim ki: “Hani bensiz hiç bir şey yapmıyacaktın. Bana sormadın bile!...” “Ben reyimde hürüm. Sen ne karışıyor¬ sun” dedi. Âlâ! İntihap esnasındaki sözlerini unutmuş. Za¬ ten ondan bu beklenirdi. Mısır’da misali var. “Eh... Hani jandarma neferîmdin?” Cevap yok. Çünkü intihap esnasın¬ da “Ben senin jandarma neferinim” diyordu. Durdum ve: “Bu ne iştir biliyor musun? Bilmeden girdin. Sonra zarar¬ lı olursan...” deyip çekildim. Artık yüzüne bile bakmadım. Sonra biz Ankara’ya gittik. O İtilâfçıların yine İstanbul Merkez kumandanı, sonra da Valııdettin’e yaver olmuş. Bu turşu ne o perhiz ne idi!... Çalışıyoruz; fakat meclisin bir kâr getireceği yok. Ben Rauf’larla beraberdim. Birgün Rauf bana “Demirci Efe’yi kürsüde meth et!” dedi. Mükemmel meth ettim. Birgün Burunsuz Tevfilt {Tevfik Hamdi) geldi!. O Kiraz Hamdı (Hamdı Paşa) ile pek temasta idi. Ben Kiraz Hamdİ'yi tanımam. “Paşa selâm söyledi. Kabine teşkil edecekler. Seni de kabineye alacaklar, ne dersin?” dedi, “istemem” dedim. Iknaa çalıştı. Kandıramadı. Sonra haber aldım Rauf beni, Cami’yi ve Yusuf Kemal’i mevcud kabineye sokmak için padişaha müracaat etmiş, Vahidettin de red¬ detmiş. Padişah çok eskiden beri Sadık ve Giimülciine’li - lerin tarafı idi. Tabii benim aleyhimde bulunurdu. Bir encümen teşekkül etti. Misak'i Millî’yi yaptı. En¬ cümende Rauf, Abdülâziz Mecdi, Yusuf Kemal, ben ve da¬ ha hatırlamadığım on kadar arkadaş vardık. Rauf ve Mecdi Suriye’yi de millî hududa dahil etmek istediler. Ben şiddetle itiraz ettim. “Bunlar Türk değil, bırakın! Bize belâ olmaktan başka şeyleri yok” dedim. Onlar hâlâ müs- lümanlık zihniyetinde idiler. Uğraşa uğraşa vaz geçirt¬ tim. Misak-ı Millî’den ben bizim Türk Tarih'inde biraz bahsettimdi. Mustafa Kemal nutkunda: “Biri bunu İstan¬ bul’da yapıldı diyor. Sebebi de o encümende bulunarak bu şereften kendisine bir hisse çıkartmak içindir. Onu ben yaptım” diyor. Zaten o nutka bakınca en ufak bir iş bile yapan bir fert yoktur ki... Hepsini kendi yapmış. Biz bü¬ tün vukuatı bu kitabımızda yazıyoruz, hakikatler ayna gibi^görülecek. Sivas kongresi beyanname ve zabıtname¬ lerinde Misak-ı Millî’nin bazı esasları vardı ama bunlar orada misak’i millî adiyle telâffuz edilmemişti. Zaten bu esaslar İstanbul matbuatında da muhtelif makalelerde yazılmış cümleler ve hakikatlerdi, Misak-ı millî adım dü¬ şünen ve onu yapan İstanbul Meclisi’dir. Bu meclis bu esaslardan aldı, ilâve etti, tanzim etti. Mustafa Kemal de bu mes’eleyi nutkunda zikretmiştir. (S - 224) O halde Mustafa Kemal kendisi nasıl yapmış!... Aylar geçti, bizim karıyı baba tarafı akrabası aramı- 516 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 517 yordu bile. Yalnız ana tarafı akrabası arasıra bize geli¬ yorlardı. Ben mebus olduktan sonra idi ki, kız kardeşi ve üvey anası geldiler. Babası da İstanbul’da imiş. Beni ba¬ rıştırmaya uğraştılar. Haremimi de ikna etmişler, o da benimle uğraşıyor. Benden kat’î red. Günler, haftalar geç¬ ti. Bizim ha nımın teyzesi Beşiktaş’ta Yeni Mahalle’de otu- ruyormuş, koca veremden pek hasta bir binbaşı. Birgün zevcem Fındıklı'ya meclise gelip “Aman hasta pek rica ediyor. Gel bakıver!” dedi. “Pekiyi” dedim, gittik. Has¬ taya baktım. Sonra bir odaya girdik. Bizim karının hem¬ şiresi Hayat da orada: “Bak iki adım, illâ enişte bize gi¬ delim” diyor, “işim var, aceledir. Gidemem” dedim. İki kızkardeş dizime kapandılar: “Babam evde değil” dediler. Baktım olmuyor, gittik. Eve girdik. Şükrü Paşa karşıma çıktı. Emrivaki. Barıştık. Fakat acaba içim bir habbe ba¬ rıştı mı? Bunlar bana te'sir etti mi? Aslâ. Sade “Adab ı muaşeret, terbiye iktizası” denilen insanların bir sahte¬ kârlığı vardır. Umumî âdet üzere biz de güleryüz göster¬ dik. Bir gün öğlene doğru istasyona indim. Meclise gide¬ ceğim. Şümendüfer yok. Ne oluyoruz? Kimse de bilmiyor. Merak içindeyim. Haber almak da mümkün değil, ineyim dedim, araba da yok. Ingiliz askerleri yolları kesmişler. Araba geçirmiyorlar. Demek mühim bir iş var, ama ne¬ dir? Akşama doğru öğrendik. Ingilizler beyanname neş¬ rettiler: “İstanbul’u resmen işgaFİ askerî altına aldık” di¬ yorlar. Ertesi günü acele meclise gittim. Vukuatı öğren¬ dik: Ingiliz donanması her tarafta sahillere yaklaşıp top¬ lan çevirmiş, müsellâh müfrezeler sokakları tutmuş. Mec¬ lisi basıp Rauf ve Kara Vasıf’ı almışlar. Tevkif etmiştir. O günü orada bulunan arkadaşlar hikâye etii. Ez¬ cümle Gümüşhane mebusu Zeki anlattı. Zeki bizzat bir ev bulmuş, hazırlanmışlar. Rauf ile Kara Vasıf’ı kaçırmak is¬ temişler. imkân da pek güzel varmış. Tecrübe de yapmış¬ lar. Tamam. Rauf kaçmak istememiş. Teslim olmuş. Dikka¬ te şayan bir şeydir. Tabiî sebebini Rauf kendi bilir. Bana göre bu iki adam Mustafa Kemal ile daimi bir ihtilâfta idi¬ ler. Galiba Mustafa Kemal bunlann adı söyleniyor, başa geçiyorlar diye burulan çekemiyordu. Hele sonra Ankara’ da Mustafa Kemal’in birkaç defalar ağzından işittim. Ka¬ rakol teşkilâtını hiç çekememiş, bir düziye bu teşkilâtın ve Kara Vasuf’m aleyhinde söylüyordu. Söylediklerine bakı¬ yordum; ele alacak, sebep diyecek bir şey yoktu. Halbuki Karakol teşkilâtı çok hizmet etmişti. Bu teşkilât Kara Vasnf’ındı. Galiba bu iki adam Mustafa Kemal’den bıktı¬ lar, ümidsizliğe düştüler, “iyisi mi Ingiliz’lerin eline dü¬ şüp Malta’ya gitmek evlâdır” dediler. Fakat erkekliğe, vatan hizmetinde bulunanlara yakışmaz. Çalışmaktan bıkmak doğru değildir. Bu bir terk-i vazifedir. Tabiî, bu Mustafa Kemal'in ekmeğine yağ sürdü. Bu darbe üzerine Nazırlardan Hazim Bey, Adliye Na¬ zırı Celâl ve diğer bir zat meclise geldiler. Pek perişan ve kederli halde idiler. Fırka odasında bütün mebuslar be¬ raber oturduk. Anlattılar. Hazım Rey çocuk gibi ağladı. Diğerleri de hemen o halde idiler. Bu zatların bu hamiyet¬ lerini gözümle gördüm. Maatteessüf diğerinin adını unut¬ muşum. Galiba bir aralık Şehreminliği de eden Ziya Bey idi. Çok müteessir olduk. Eridik. Işde herşey mahvolmuş manzarası vardı. Bu vaka benim dimağımı alt üst etti. Böyle bir dar beyi yiyen meclis artık meclis değildir .Haysiyeti yoktur. Iş göremez. Ortadan kalkmalıdır. Hem de düşündüm. Ya¬ rın, öbürgün bu meclise süngü altında bir şey de imzalat¬ mak ihtimali var. Bu meclisi kapatmalı; büsbütün kapatmak da iyi değil, bir daha intihap yapmak da güç olabilir. Bu halde muvakkat kapatmalı ve mebusları dağıtmak. Zarurî Mustafa Kemal’in pençesi al¬ tına gidilecek. Ne'yapalım. Vatan herşeye müreccah. 518 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 519 Şimdi yapılacak şey şudur: Arkadaşlara müttefikan bir muvakkat sed kararı verdirmeli. Aynı zamanda İngiliz’le¬ rin bu darbesini de teşrii bir meclise, hürriyete karşı bir cinayet göstererek bütün dünya meclislerine protesto ve tazallüm-ü hâl göndermek. İşe başladım. Hemen kimse buna yanaşmıyordu. İşledim, iki gün çalıştım. Hummalı bir gayretle ve durmaksızın uğraştım. Çoğunu ikna ettim. Üçüncü günü muhalif sade iki kişi kaldı: Biri Trabzon mebusu Ali Şükrü, diğeri Tunah Hilmi. Hilmi’yi de kim mebus yapmış bilmem. Bunun kadar âdi, değersiz, ahl⬠kı zayıf bir adam azdır. Cahil, dalkavuk, sarhoş. Sade bi¬ raz nesir ve şiir de yazar. Bunlar da kıymetsiz şeylerdir. İkisi tutturdular. “İllâ olmaz, meclis kapatılamaz.” Esba¬ bını, feci bir âkıbeti izah ediyorum. Hayır, anlamıyorlar. Nihayet Fındıklı’da fırka odasına bütün mebusları top¬ ladım, Yeşil çuhalı at nalı bir büyük masa var. Burası es¬ kiden İttihat ve Terakki odası idi. Yalnız Celâl Arif kor¬ kup savuşmuş, Ankara’ya kaçıvermiş o eksik. Muhsin i Fâni Hüseyin Kâzım ve Mecdi reis vekili. Onlar işleri ida¬ re ediyorlar. Padişaha, sadrazama gidip geliyorlar. Şim¬ di ben söylüyorum. Galeyana gelmişim. Yteşil masanın üs¬ tüne fırladım. Artık Oradan söylüyorum. Bu iki kişi ha¬ lâ şiddetle muhalefet ediyorlar. Düşündüm sözle olacak şey değil. Hilmi’yi biliyorum, korkak, bir herif. Onu tepe¬ lemek lâzım. Hem bu hareketim Ali Şükrii’ye de te’sir eder, onu da yumuşatması mümkün. Hilmi’ye hitap ettim, r:ca ettim. Hayır da hayır. Şiddetli bir makamla küfre başlayıp üstüne atladım ve dedim ki: “Be herif, bu kadar insan razı. Sen mi kaldın? Seni gebertirim.” Titredi. “Pek¬ iyi, pekiyi! Kabul ettim” dedi. Şimdi Ali Şükrü kaldı. O böyle değil, asabı, cebbar, anûd. Böyle bir muamele onu büsbütün azdırır. Sanki kızan ben değildim. Derhal yumu¬ şak, tatlı dilli bir adam oldum. Ali Şükrü’ye yanaştım. Sarıldım, yüzünü öptüm, yanağını sevdim. “Hadi sen de kabul et!” dedim. O da bu sefer hiç tereddüt etmeyip ka¬ bul etti. Eh, ittifak hasıl oldu. Bu iki kişisiz de iş olurdu ama bütün Avrupaya protesto edeceğiz, ittifakla olması iyi. O gün kaç saattir göbeğim çatladı, anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Sebebi en ziyade bu iki kişidir. Hemen protestonameyi yazdım. Reislere söyledim. İçtimai açtılar. Kürsüye çıktım; protestonameyi okudum. Bundan hülâsaten “Meclise vurulan darbe haksız ve pek fecidir. Süngü altında hürriyet olmaz. Bu sebeple meclisi muvakkat ve bilâ müddet tatil ediyoruz ve bu darbeyi bü¬ tün Dünya meclislerinde protesto ve bu vesikamızı tarihe tevdi ediyoruz.” diyordum. IJeis reye koydu. İttifakla ka¬ bul edildi. Fransızca yazılıp her tarafa gönderildi. Zabıt¬ namelerde aynen mevcudtur. Ben bununla pek büyük bir hizmet gördüğüm fikrindeyim. Çünkü sonra Türkiye’ye Sevr muahedesi sunuldu. Damat Ferit yeniden hükümeti e'ine aldı. Meclis kalsaydı ona zorla tasdik ettirip işi biti¬ rebilirdi. Bununla doğrusu daima iftihar etmekteyim. Bu fikir de, bu iş de, gayret de sırf benimdir. Artık celse yok; fakat hususi suretle meclise topla¬ nıp dertleşiyoruz. Şimdi herkesin Anadoluya kaçması için propaganda yapıyorum. Sebebi îstanbulda ekseriyet kal¬ masın. Bir kısım yavaş yavaş kaçmağa başladı. Ne olur¬ sa olsun ben de gideceğim. Fikrimi İsmail Hakkı Paşa’ya söyledim. Şiddetle muhalefet etti; fakat zerre kadar ehem¬ miyet vermedim. Ba esnada hükümet telâşta. Düşecek; yerine Ferit Paşa gelecek. İstanbul ile Anadolu arası kesik. Birbirinden ha herleri yok. Ali Kıza Paşa kabinesi cidden hamiyetli ka¬ bine. Kaç defa gözümle gördüm. Mustafa Kemal, Nutkun¬ da bunların şiddetle aleyhinde ama baştan aşağı haksız. Bunlar istiyorlar ki, Anadolu ile beraber çalışsınlar. Bir¬ birlerine haber, talimat gelsin, gitsin. Bu husus için An¬ kara’ya mebuslardan bir heyet göndermek istediler. Bu* 520 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 521 nu mebuslar da istiyorlar. Ancak mümkün değil. Evvelâ Padişahı, İngiliz’leri kandırmak, bunun için de aldatmak lâzım. Kabine erkanı Padişahı ve îngilizleri Anadoluyu itaata ikna için bir heyet göndermek lüzumuna iknâ et’ mişler. Mecliste mebusların hususi bir içtimaında beni, Yusuf Kemal'U, iki de hoca olarak Konya Mebusu Vehbi ile Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi efendileri intihap et¬ tiler. Benim de canıma minnet. Bu sayede Ankara’ya vs rınm. Yusuf Kemâl ile âyan dairesinde Âyan Reisi Tevfiik I'aşa’ya gittik. Ankara’ya gideceğimizi söyleyip fikrini sorduk. Bu mübarek ihtiyar söze ve biraz sonra da ağla’ maya başladı. Hem ağlıyor, hem söylüyordu. “Gidin ev’ lâtiarî Gidin! Devlet, millet gidiyor. Başka çare kalmadı. Bir ümid varsa Anadolu isyanmdadır. Gidin, orada çalı¬ şın!” dedi. Tevfiik Paşa’yı ilk defa görüyordum. Bende kendisine büyük bir hürmet ve muhabbet uyandırdı. .o on okkalık . bu muhterem ihtiyarı da batırıyor. Çok haksız. Biraz insaf ve hayâ lâzımdır. Şim¬ di ortalığı tepeleyip boş buldu. Herkese dil uzatıyor. Ce¬ vap vermek in kânı yok ki... Bu kadar olmaz, imkân olsun da görsün... Arkadaşlar beni intihap edince ben derin derin dü¬ şündüm. Bu n emuriyet ve sefer müşkil ve tehlike dolu bir iş. Hizmet itmek de var. Cam kaybetmek de var. Ev¬ de de kan var Bu hepsinden belâ. Düşündüm gideceğiz; ya îngilizler bizi hapsederlerse, ya her taraf çete içinde bunlar üzerimize ateş ederlerse. Hadi bunlar olmadı. Ya .bizi tepelerse. Çünkü çok haris bir adam ‘Ka¬ biliyetli ve namuslu bir insanı çekemiyor, rakip sayı¬ yor” diyorlar. Mevki için ise herşeyi yapıyormuş. Heie aramızda mebus intihabı meselesi de var. Hadi bu da ol¬ madı. Ya bizi görüşmeden gerisin geriye iade ederse... O vakit ne yaptınız diyecekler? Birşey yok. Haber almak is¬ teyecekler. Söyletmek için bize işkence ederlerse. Hasılı fena. Mebuslara bunlan saydım. “Hizmet!” dediler. De¬ dim: “işte bu tehlikeler içinde kabul ediyorum, gidece¬ ğim”. Bakalım vazife ne? Hükümet ne istiyor?. Dördümüz kalktık, Baba Âliye gittik. Alî Rıza Paşa üe Salih Paşa bizi aldılar. Oturduk. Harbiye Nazırı Fevzi Paşa (Müşir Fevzi) da orada. Fevzi, namazda gibi ellerini göbeğine kavuşturmuş hiç bir şey söylemiyor. Ümitsiz bir tavır ile dinliyor. Zaten sonra Ankara’da beraber çalıştık, O hep böyledir. Lakırdıyı hep Salih Paşa söyledi. Bu zat sakin, namuslu bir adamdı. Şöyle bir mükâleme oldu: Biz - Vazifemiz nedir? Ne hizmet görebiliriz? Saîih - (Koltuğuna arkaya doğru âdeta bir cansız madde yığılmış gibi idi. Düşündü, düşündü. Nice zaman sonra dedi) : Vallahi, biz de bilmiyoruz.. Hayret içinde kaldık. Biz - O halde?... Salih - Vatan için bildiğiniz gibi yapın. Yalnız mühim bir nokta var. Kabinemiz sallanıyor. Ferid Paşa gelecek. Gelirse herşey mahvolmuş, bitmiştir. Ona mevkiye getir¬ memek lâzımdır. Bizim mevkide kalmamız bu işe manidir. Sonunda nasıl olsa düşeceğiz; bu şüphesiz. Lâkin biz ne kadar daha kalırsak memleket için o kadar faydalıdır. Bir günümüz büyük bir kıymeti haizdir. Sizin gitmeniz b zim kalmamızı bir müddet daha devam ettirecek. Bu suretle Pahişahı, îngilizleri bir müddet daha oyalarız. Gördüğümüz akıbet biraz daha gecikir. O esnada be!kİ umulmadık bir hayır yetişebilir. Kimbilir.. Düşündüm. Çok mâkul. Bu esnada iyi bir tedbirdir.. Başka tedbir yok. Ne çare... Salih- Hem de bu böyle olmaz. Biz ve Ankara elbirlı- ğiyle çalışmalıyız. Birbirimizle uğraşmanın sırası mı? Gi¬ din, bizim haberlerimizi onlara verin, onlar da bize haber 522 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 523 versinler. Söz birliği, el birliği yapıp beraber çalışalım. Siz bunu onlara anlatınız... Paşanın bu sözleri de doğru. Hiç diyecek yok. İşiti¬ yoruz ki Mustafa Kemal bunlarla çalışmayı kabul etmedik¬ ten başka aleyhlerine uğraşıyor. Bu, elbet doğru değildi. Farid Paşa He anlarım; fakat bunlarla... Yanlış. Bu adam¬ lar ellerinden geldiği kadar vatanperver. Bunda asla şüp¬ he 1 yok. Gözlerimizle görüyoruz . Biz - Pekiyi. Salih - Hemen hareket ediniz. Biz îngilizleri kandır¬ dık. Sizi kepdi ellerinde o’an yerde şimendöferin gidebil diği yere kadar götürecekler. Konuşma bitti. “Size yol masrafı lâzımdır” dediler. Hatırımda kaldığına göre her birimize yüzer lira verdiler. Gideceğiz. Şimdi bir mühim mesele de evde karı. Be¬ nim bu seyahatıma razı olmayacak. Henüz kendisine bir- şey açmamıştım. Onu kandırmak da bir iş. Eve geldim. Söyliyeceğim. Geveliyorum, bir türlü söyliyemiyorum. Ha¬ nımdan çok yılmışım. Nihayet söyledim. Kızılca kıyamet koptu, Şöyle dedim, böyle dedim. Üç günde döneceğiz de¬ dim. Olmuyor. Bereket versin bizim hanım gelgeç ise de bazen çok vatanperver olur. Bu noktayı ele aldım. Razı oldu; fakat “Üç gün, bak!” dedi. “Evet” dedim. Bana ufuk bir bavul verdi. İçine bir kat çamaşır, birkaç mendil ve çorap, tuvalet takımı koydu. “İste çok çamaşır da koymu¬ yorum” dedi. “Hay, hay!” dedim Bir de battaniye ve ba' vulu elime alıp sokağa fırladım. rEenköyü’nde şimendö- fere bindim. Köprüye çıktım. Beyoğiuna varıp babasın; buldum. “Ben Ankara’ya gidiyorum. Belki dönerim, bel¬ ki dönemem. Hazır hurdasınız. Kızınız size teslim” dedim. Yüz Lira çıkardı. “Paran yoktur belki, al!” dedi. “Var is¬ terseniz bir müddet sonra parasız kalırsa kızınıza verir¬ siniz” dedim. Almadım. Haydarpaşa’ya geldim. Arkadaşlar hazır. İngilizler bize pis, içi süprüntü dolu bir eşya vagonu verdiler. Bu adamlar çok aykırı insanlardır, katlandık. Yere bir halı serdik. Hareket ettik. Halbuki trende birinci, ikinci mevki vagonlar da var ve bomboş. Ne ise sonra bunlara naklet¬ tiler. İzmit’e geldik. Mutasarrıf Suat bizi misafir etti. Ertesi günü İstanbul gazeteleri geldi. Bizim hareketimizi yazıyor ve bize “Hey’et i Nâsiha” adını veriyorlar. Tu¬ haf!... Nasihat heyeti imişiz!... Bizim haberimiz yok. De¬ mek kabine Anadoluya nasihat etmeye gönderiyor süsü vererek bizi yollamış. Biz orada Mustafa Kemal’i ikna edeceğiz. Bunun için uğraşmak lâzım, bu da vakit ister. Böyle gün geçirecek. Fena plân değil. Haklan var. Ama bu adamlar bizi laboratuvar hayvanı gibi kullanmışlar... Çünkü Mustafa Kemal bu cümleden küplere binecek. O nasihat almak küçüklüğünü kabul eder mi?!... Bize fena şeyler yapacak. Onu düşünmüyorlar. İtiraf ederim ki, bun¬ da da hakları var. Vatan için dört kişi de felâkete uğrasın ne ehemmiyeti var. Bütün kalbimle söylüyorum, asla gü¬ cenmedim ve yine gücenmiyorum. İşte bir misal: İşler nedir, gazete havadisleri nedir 7 İşlerin içyüzleri ile dışyüzîeri adeta yüzde doksaııbeş bir¬ birine uymaz. Sonra işler üzerine ne spekülâsyonlar ya¬ pılır?... Bu sebeple gazete havadislerine çok defa inanma- malıdır. Herkes keyfine fantezisine, kendi maksadına, men¬ faatine, aldatacağına ve aîdatılacağına göre yazar. Yine trene bindik gidiyoruz. Vagonlara İngiliz as¬ kerleri doldu. Çoğu Hindli asker. Bir aralık zabitleri gel¬ di “Buralarda trenin çete!er tarafından ateşe tutulması ihtimali vardır. Bir saat sonra istasyon haricinde tren du¬ racak. Şimdiden bavullarınızı ellerinize alınız. Tren durur durmaz birden şimendöferden yere atlayınız ve yere ya; tınız” dedi. İşte... Hayat tehlikesi başladı. İstanbuîda yan¬ lış tahmin etmemişim. Biraz sonra tren durdu. Dördümüz birden atladık. Tren çekildi. Ateş yok. Şükür... Elimizde 524 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 525 bavullar yürüdük. Kan-ter İçinde Sakarya ırmağının ke¬ narına geldik. Kısa demir şimendöfer köprüsü var. îngi- üzler dinamitle atmışlar. Hayretle seyrettim. Koca demi¬ ri ortasından keskin bıçakla peynir keser gibi kesmiş. Köprünün bir kısmı eğilip suya girmiş, IngÜizler bunun bi¬ zimkilerin geçmesine mani olmak için yapmışlar. Hudut burası imiş. Bir yıl sonra bizim mühendisler, aletsizlikle- rine rağmen, bu ağır kısmı sudan kaldırıp tamir etmişler¬ dir ki, doğrusu büyük bir muvaffakiyettir. Karşı yakaya geçeceğiz:' Kendi evine kavuşmakda olanlardaki gibi bizde bir sevinç var. Birkaç köylüye tesadüf ettik. Bizi bir yere götürdüler. Şimdiye kadar hiç görmediğim şeydi. Bir kı¬ yıdan diğerine kaim bir tel germişler. Altı düz genişçe bir kayık var. Onu bîr demir halka ile bu tele raptetmişler. Kayığa girdik. Değnekler ile itip kenardan ayrıldılar. Dik¬ katle bakıyorum. Bu nasıl karşı yakaya gider diyorum. Oldukça seri bir ceryan var. Ceryan kayığı sürüklemek istedi. Halka gerildi. Kayık ceryana tabi olarak gideme¬ yince öbür kenara doğru yollandı. Kenara geldik. Şaştım. Çıktık. Biraz daha yürüdük. İstasyona geldik. Oradan iki direzen aldık. Eşyaları koyduk. Biz de bindik. Nöbetle kot¬ larımızla çeviriyoruz. Direzen yürüyor. Bir de jandarma aldık. Adapazarmdan geçtik. İlerliyoruz. Önümüzden bir adam göründü. Hat boyunca geliyor. Yaklaştı. Eşsiz de¬ rece de perişan elbiseli. Başı açık ağlıyor. Yanımızdan geçti. Birşey söylemiyor, sade ağlıyor. İçimizden biri “Ne ağlıyorsunuz?” diye sordu. “Ağlamayayım da ne yapayım. Şurada önüme eşkiya çıktı, fesimi aldılar.” dedi. “Eh, sen necisin?” dediler. “Ne olacak, dilenci.” dedi. Hayret... Şimdi herkeste bir laf... Jandarma tiifengine fişengi sürdü. Dedim: “Ne yapacaksın?” “Eşkiyaya atacağım” dedi. Bağırdım: “Çıkar şu fişengi!... Herifler pusuda. Sen ka¬ ranlığa kubur sıkacaksın. Biz nişantaşı gibi meydanda¬ yız, bizi birer birer devirecekler. Olmaz.” Arkadaşlara da: “Dönelim” dedim. Bu esnada beş dakika daha ilerlemiş¬ tik. Kimi dönelim, kimi “Adam eşkiya bize ne yapacak? gidelim” dediler. "Yahu! dilenciyi soyan eşkiya bizi bu¬ lursa gökten kendisine kudret helvası yağmış gibi olur. Ne diyorsunuz be” dedim. Zorlandım. Neyse döndük. Yirmi dakika geride olan köye geldik. Düşünüyorum, va¬ tan ne hale gelmiş?!... ilk adımda eşkiya. Sonra sefalete bakın! Dilenciyi soyuyor, yağlı fesini alıyorlar. Demek za¬ ruret müthiş. Vaziyet feci... Döndüğümüz köy çerkes köyü. Çerkesler Padişah ta¬ raflısı. Çünkü menfaatleri öyle. Sarayda hep Çerkes kızı. Bunlar padişahın, şehzadelerin odalığı. Kadm efendiler de (Padişahın resmî karısı) bu odalıklardan oluyor. Bu ka¬ dınlar hısım, akrabalarını bey ,paşa, kumandan, vali, mu¬ tasarrıf yapıyorlar. Çerkesleri zenginletiyorlar. Çerkes - lerde babalan kızlannı para ile satmak âdet. Yalnız Sara¬ ya değil, zengin Türk ahaliye de satıyorlar. On liradan el¬ li liraya kadar. Bu adet bunlarda eski ye umûmi. Türkis¬ tan Hanlıkları ve Iran Şahlıkları zamanına bakarsanız o vakit de bunlar onların saraylarında var. Bugün bile Tah¬ ran sarayında, Kahire sarayında, Fas sarayında bile Çer¬ kes odalıklar var. Bunları padişah taraflısı görünerek aldatmak ve bu akabeyi geçmek lâzımdır.. Evlerin önünde bağırdık. “Kö¬ yün delikanlıları nerede?” dedik. Birer ikişer çıktılar, birini kadar oldular. “Bizi padişah yolladı. Şurada eşkiya vs, rastgeldik. Size misafiriz. Siz yiğitsiniz. Bumpnuzun di¬ binde eşkiya olsun. Olur mu? Bizi hadi geçirin!” dedim. Şüphesiz ki köyün yanındaki eşkiya bunlardandır. Bilme- mezliğe gelmek lâzım. Gittiler. Bir tüfenkle geldiler. Önü¬ müzden ilerlediler. Bir ses yok. iki saat kadar gittik de¬ diler ki: “Tehlikeli mıntıkayı geçtiniz. Artık eşkiya yok¬ tur.” Teşekkür ettik, döndüler. Demek ki eşkiya onları görünce bize birşey yapmadı, ilerledik. Geyveye doğru Va _ 526 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 527 rıyoruz. Oralar sarp dağlar, kayalar İçinde. Bir aralık sesler işitildi. Bir zabit ile neferler geldiler. Zabit av bek¬ ler ve avını yakalamış gibi bir vaziyette. Hali nazarı dik¬ katimi celbetti. Hemen bizi durdurup atladı. Geldi direze- ne oturdu. Bir iki nefer de oturdu. “Kumandan Mahmud Iiey Geyvede sizi bekliyor” dedi. Şüphelendim, iyi alâmet değil. Yahut da istikbal, fakat zayıf ihtimal... Bakalım... istasyona vardık. Orada Kaymakam Mahmud Bey askeri, çeteler, herşey var. Bizi aldı. Bir ahşap eve yerleştirdi. Bu¬ rası otel imiş ... Mahmud Bey bizimle ahvale dair görüştü. Ne biliyor¬ sak saf, saf söyledik. Arada hayret eseri gösteriyor; far¬ kında değiliz. Mahmud Bey bize karşı hiç bir terbiyesizlik yapmadı. Bir-iki konuştuktan sonra ise büsbütün nazik oldu. Nihayet Mustafa Kemal’in bir telgrafını bize sundu. Mustafa Kemal bize hulâsatan diyor ki: “Siz Ingiliz âleti, hain-i vatansınız. Istanbuldaki âdî hükümetin adamısınız”. Müthiş tahkir ve tehditler. İşte düşündüklerim oluyor Şimdi geri dönmek de mümkün değil. Ok yaydan çıktı. Telgrafla cevap verdik: “Böyle şey yoktur” dedik. Cevan veriyor: “Hey’et-i nâsihasımz. Vatanperverler, dağ, taş do. laşarak yaya buraya kaçıyorlarken siz Ingilizlerİn treni ile müreffehen geldiniz. Buna cevap verin bakalım?”, iş¬ te gazetenin neşriyatının muzır neticesi; fakat esasen Mustafa Kemal İstanbul ile teşriki mesai istemiyor. Her¬ zeyi kendine münhasır kılmak hırsında. Arkadaşlar hep korktuk. Mahmud’a kim bilir Mustafa Kemal ne emretti? Bundan haberimiz yok; fakat Mahmud işi anlamış, bizim hüsnüniyetimizi görmüş, bizimle beraber oldu. Ne yapa¬ cağız? Hiç Herkes somurttu durdu. Yusuf Kemal’in yüzü kıpkırmızı. Yerinde duramıyor, mızlamyor. Dedim ki: “Korkacak bir şey yok. Korkudan kâr da yok. Ben şimdi ona bir cevap yazayım. Dördümüz imzalayıp Mahmud’a verelim, telgrafla çeksin”. Yazdım. Şiddetli bir makam tutturdum. Ahvâli yazdım. Yalnız vatan düşündüğümüzü, vatana hizmet etmek için bu meşakkat ve tehlikelere atıl¬ dığımızı, hey’eH nâsiha olmadığımızı, böyle Ingiliz ca¬ susluğuna tenezzülden çok yüksek olduğumuzu şiddetli bir ifade ile yazdım. Arkadaşlar “Herifi büsbütün kızdı¬ rırız” dediler, tâdil etmek istediler. Muhalefet ettim. Ni¬ hayet iki cümleyi çıkardılar. Telgraf gitti. Mahmud ken¬ disinin de yazacağını söyledi. Yusuf Kemal dosyacıdır. Mütemadiyen vesika saklar. Sebebi de ilerde kendisine mesuliyet gelirse ibrazı içindir. Bütün muhabereleri o aldı, sakladı. Bu belâ içindeyiz. Abdullah Arnıi de hastalandı. Kırk derece ateşi var, ağzından kan da geldi. Muayene ettim. Verem bağlangıcı var. Meğerse evvelce verem imiş. Demek yol zahmetine dayanamadı, tepti. Onunla da uğraşıyorum. Bunlar yirmidört saat içinde oldu. Yorulmuşuz, bu dert ile otelden çıkmadık; fakat bu esnada merdiven başında da^ma bir zabitin oturduğunu, arasıra da aşağıdan nefer çağırdığını gördüm. Şüphelendim. Arkadaşlara dedim ki: “Yahu, biz mevkufuz”. Herkes başını kaldırdı ve gözleri¬ ni keskin nazarlarla bana dikti ve “Yok canım, böyle şey olur mu?!” dediler, inanmak istemediler. Ben şüphelen¬ dim ama ben de tamamiyle kânı değilim. Mahmud işi pek ustalıklı yapmış, vazıhan sezilmiyor. Dedim: “Anlamak ister misiniz?” “Nasıl?” dediler. “Bir tecrübe yapalım da anlayalım. Hiç biriniz daha sokağa çıkmadınız değil mi?” dedim. “Hayır!” dediler. “Öyle ise biriniz şimdi çıkınız.” dedim. Vehbi Efendi gitti. Merdivenlerden iniyor, biz de bakıyoruz. Zabit önüne durdu. “Çıkamazsınız” dedi. İş an laşıldı. Şimdi dördümüz bir odada toplandık. Bir müddet salhaneye kapatılmış koyunlar gibi başımızı Önümüze eğip durduk. Sonra artık dertleşiyoruz: Vehbi Efendi orijinal bir adam, halis bir Türktür. Şekilce de öyledir. Sözleri de kendine mahsustur. Tam Türkçe ve hususi bir 5”S HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 529 stil sahibidir. Güzel meseller, avamı iyi hikmetler, tuhaf sözler de söyler. Onun -sözlerine bayılırım. îlk Meşrutiyet meclisinde de mebustu ve İttihatçıydı. Buna rağmen onun sözlerini severdim. Tatlı tatlı dinlerdim. Şimdi yine, hoş hoş söylüyor. Ben de arada muziplik ediyordum. O vakit tahrik olunuyor, daha iyi söylüyor. Nihayet Mustafa Ke¬ mal'den cevap geldi. Bu sefer yumuşak ve bizi dâvet edi¬ yor. Derhal mevkufiyet bitti çıktık, bir gezinti yaptık. Şimdi ferahız. Yusuf Kemal dedi ki: “Hey’ete bir re¬ is lâzım. Beni reis yapın!” Bu adam da riyaset delisidir. Dedim: “Canım, ne haldeyiz, sen ne ile uğraşıyorsun? Reise filân hâcet yoktur.” Bu suretle ağzı kapandı. Mahmud Bey bir yıl sonra Bolu isyanında Çerkesle- rin pususuna düşüp öldü. îyi adama benziyordu. Kendisi de Çerkeş idi; Çerkesler öldürdüler. Millî Kıyama Çerkes- lerin çoğu muhalefet etti ama Millî Kıyamda çalışan Çer¬ kesler de çoktur. Padişah taraftarlığını Çerkeş deyip umumuna teşmil ediyorlar ama hakkı söylemek lâzımdır. işittik, Halide Hanım, Doktor Adnan, Celâl Arif, Kırşehirli Rıza ve emsali de kaçıp karadan bin meşakkat¬ le Geyve civarına gelip geçmişler. Ankara’ya gidiyorlar. Mustafa Kemal'in telgrafında bize dediği demek bunlar¬ mış. Ankara’ya çok kişi geçti. Bir kısmı hizmet için; bir kısmı sırf ittihatçı olup yakalanıp Maltaya gitmemek için¬ dir. Bu son kısmının bir numunesi Yunus Nadi’dir. Çok za¬ man Anadoluya geçmiyenlere vatan haini demek moda ol¬ du. Bu pek yanlıştı. Meselâ Ebuzziya Tevftkzade Veîid gibi Anadoluya geçmeyen gazeteciler ve yine onun gibi Anadoluya silâh ve mühimmat göndermek için cemiyet teş¬ kil edip İstanbul’da çalışanlar var ki, bunlar vatanperver¬ likte Anadoluya geçenlerden hiç aşağı değildir. Hattâ tehlike cihetiyle onlardan daha yakın tehlike altındadır¬ lar. Gazetelerinde yazıyor, silâh gönderiyorlardı. Bilsey¬ dim, bu vatanperverlerin hepsinin adlarım buraya yazar¬ dım. Böyle vatanperverlerin adlarını tesbit ve tarihe mal etmek lâzımdır. Çünkü hizmetleri, fedakârlıkları pek büyüktü. Keza Anadoluya geçenlerin hepsi de vatanper¬ ver değildir. Bir aralık baktım Geyve'de Nors gözüme ilişti. Onu burada görmek bana büyük bir hayret verdi. Bu adamın Mısır’da Harb-i Umumide yaptığı büyük vatan hıyanet¬ lerini biliyordum. Bir aralık tngilizler onu Kıbrıs’a götür¬ müşler, oradan Anadolu’ya çete getirmeye, casusluk teş¬ kilâtı yapmıya çalışmıştı. “Oo... dedim, şüphesiz Ingiliz - ler gönderiyor”. Mısır’da maaşlı İngiliz hafiyesi idi. Bu adam evvelce erkân ı harp Kolağası idi. ittihatçılara mu¬ arız düşmüş, bize katılmıştı. Fakat pek de meydana çıktı¬ ğı bir iş gördüğü yoktu. Harb-i Umumide Mısır’a gelmişti. Orada erkânı harp binbaşısı, muallim, şair diye bir kart bastırmış imiş. Birgün “Tanır mısın?” diye bu kartı bana gösterdiler. Güldüm. Muallim ve ilâ... meslekler karta yazılır, adettir ama şair diye yazıldığım hiç gör- m emiştim. Hem de Nors şair değildi. Bu adam orta boylu, ince Arap gibi siyah derili, pek biçimsiz suratlı âdeta kertenkele gibi biri idi. Mısır’da benimle gö¬ rüşmeğe eczaneye gelmiş, hakaret etmiştim. Bu görüşme tuhaf oldu: eczahaneye girdim. Baktım; Nors. Hiç selâm vermeden eczahanenin arkasına geçtim. Eczacı Vedat yanı¬ ma gelip “Sizinle görüşmeğe geldi” dedi. Yüksek sesle: “Bu casus, alçak burada ne arıyor?” dedim. Vedat utan dı. “Aman, nasılsa gelmiş, hoş geldin deyiver” dedi. “Ben bir alçağa böyle diyemem” dedim. Biraz sonra gitti ve gi¬ derken “Doktor beni tanıyamadı” demiş. Utanmazlıkta usta şeymiş!... Ben ona işittirerek casus demiştim... Şimdi burada da karşılaştık. Beni görünce önüne baktı. Derhal Mahmud Bey’i çağırttım. Artık bize ısınmış, F. 34 530 HAYAT ve HATIRATIM Dr, RIZA NUR 531 ahbaptık. Nors’u baştan aşağı anlattım; Ingiliz hafiyesİ olduğunu söyledim. Bana şöyle dedi: “Aman iyi söyledin. Şimdi bir çete var, gidecek. Onlara veririm ve yolda Öldü¬ rün derim, öldürürler’' dedi. Hakikaten bir saat sonra, ots- 1in kapısında oturuyordum; süvari ve otuz kişilik kadar bir çete geçiyor. Arkada lagar ve semerli bir atın üstünde de Mors gidiyor. Dedim “Ölüme gidiyor”. Ben insan kanı dökmekten pek korkarım. Titrerim. Hattâ Halaskar Kıya¬ mını yapacağımız vakit kimseyi öldürmeyip sade tevkif etmelerini ancak silâhla mukabele görürlerse zaruri öl¬ dürmelerini sıkı sıkı arkadaşlara tenbih etmiştim. Ne ya¬ lan söyliyeyim, Nors’un böyle geçişine sevindim ve ”Bu, milletin intikamıdır. Yaptığı hıyanetleri kanı ile ödemeğe kendi ayağı ile gelmiş” dedim. Bu adamla en ufak şahsî bir işimizde, bir defa bile görüştüğümüz de yok. Garazım sırf Harb-i Umûmide Mı¬ sır’da yaptığı hıyanet, İngilizler tarafından adalara gön¬ derilip oradan memlekette isyan çıkarmağa çalışmasıdır. Yine bunun için idi ki ona Mısır’da hakaret etmiştim. İn¬ giliz’ler işleri için adam kullanabilirler. Bu meşrûdur. Fa¬ kat böyle bir hizmeti yapan yani vatanına hıyanet eden pek kötüdür, hırsızlık yalancılık, pezevenglik kötüdür, fa¬ kat casusluk bunların hepsinden kötüdür. Ben onu unuttum, aylar geçti. Öldü zannediyordum. Meğerse ölmemiş. Ben Maarif Vekili iken Bursa’da Sana¬ yi Mektebi Müdürü diye haber almayayım mı?... Nasıl kurtulmuş bilmem!... Cahildi; fakat iblis gibi zeki idi. Ma¬ nevra çevirip kurtulmuş olacak. Bu kadar ahlâksız adam az olur. Mısır'da çocuk peşinde çirkin vakalarım da işit¬ ir! iştim. Alâ birini bulmuşlar! Mektebe müdür yapmış¬ lar!... Bu, kediye peynir tulumu inanmak kabilinden idi. Kim yapmış, bilmem?... Bilmem kandırır.. Bu mektepler vilâyetlere tabidir. Maarife ait olsa derhal azledecektim. Kim bilir Bursa’dan îngilizlere kaç jurnal göndermiştir. Bu adam bir de adına Manavoğlıı takmış, o olduğunu an- Iıyamamıştım. Türkçü geçinmeye, bu bapta makaleler yaz¬ maya başlamış idi. Usta şeydi. Halbuki Arap imiş... Ni¬ tekim sonunda Ürdün hükümetinde Şerif Abdullah’a Har¬ biye Nazırı olup Nors Paşa adını aldı ve iki yıl evvel ve¬ remden geberdi. Yeryüzü şerrinden, mülevves vücudundan kurtuldu. Bursa dan sonraki hıyanetini sırası geldikçe yazacağım. Geyve’den şimendöfere bindik, Ankara’ya vardık. Mustafa Kemal ile görüştük. Anlattık. İstanbul ile teşriki mesaîye hiç yanaşmıyor. Canım bunda ne zarar var? bil' akis fayda melhuz. Hayır... Arası birkaç gün geçti. Celâl Arif, Adnan, ilâ... gel¬ diler. Mustafa Kemal de istikbale çıktı... Biz de gittik... Mustafa Kemal ile aramda vukuat iki oldu. Bu adama, ben birşey yapmıyorum hattâ beraber çalışmak istiyorum. O bana düşman vaziyet alıyor. Tevkif, hele bize İngiliz casusu demesi pek gücümüze gitti. Şiddetli arzumuza rağ¬ men bu adamla çalışamıyacağımıza kanaat getirmiştik. İstanbul’a avdet etmek istiyorduk. Hele Yusuf Kemal pek içerlemişti. Bir an durmayıp dönmek istiyordu. Adeta hasta olacak. Yusuf Kemal ile İstanbul’da ahidleşmiştik: “Ne yaparsak beraber yapalım. Birbirimizden ayrılmaya¬ lım. iptida görüşelim. Kim kimi ikna ederse öyle hareket edelim” demiştik. İkimiz de aynı fikirdeyiz. Yüreğimde vatan hizmeti ile kırık izzet-i rıefis arasında günlerce müt¬ hiş bir savaş oldu. Sonunda avdete karar verdim. Yusuf Kemal de yine aynı fikirde. Gittik avdet edeceğimizi Mus¬ tafa Kemal’e tebliğ ettik. Ben hastalandım. Mustafa Ke¬ mal yattığım yere kadar geldi. Artık yumuşak. Gönlümü almak istiyor, “Gitmeyin, vatana lâzımsınız” diyor. Bu tebliğimiz üzerine derhal bütün Anadolu’ya bir tamim tel grafı çekip benimle Yusuf Kemal’in kendisine iltihak etti¬ ğini yazmış. Bize işi yaptıktan sonra haber verdi. Sinop 532 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 533 ahâlisi bundan telâş edip Mustafa Kemal’in hayatıma kı¬ yacağından korkmuşlar. Sonra Sinop’a gidince söylediler bu suretle öğrendim. Derhal bir telgrafla sıhhatimi sor¬ dular. Cevap verdim, ‘‘Vatan için çalışın! Merak etme¬ yip!” dedim. Mustafa Kemal’in tamimi millete çok iyi te’sir etmiş. Herkes İttihatçıların düşmanı idi. Ali Kemal Ankara’da' kileri ittihatçı diye yazıyordu. Bundan korkarak millet Anadolu hareketine iştirakten çekiniyordu. Benim Anka¬ ra’da olduğunu Öğrenince ferahlamışlar. Birçok kişi ve es¬ ki İttihatçı muhalifleri de Ankara’ya iştirak etmişlerdir. Bunu sonra Ankara’ya gelen bunlardan işittim. AM Kemal’ in en büyük cinayeti millî hareketi ittihatçı hareketi gös¬ termesidir. Böyle milleti aldatmış, vatanperver ahâlinin bir çoğunu uzun zaman bu harekete iştirakten men etmiş ve hattâ ittihatçı düşmanı bir çok insanların mülî dâva aleyhine bilfiil hareket etmelerine sebep olmuştur. Ali Kemal hıyaneti için tam can alacak noktayı bulmuş idi Hep bu bayrakla çalışmıştır. Bizim bu iltihakımız haberi İstanbul’a gitmiş. Tabii hükümet müşkil mevkie düşmüş, bir-iki gün sonra Fevzi’¬ nin yaveri Salih, arkasından da Fevzi kendi geldi. Belki on. ları da hükümet ayni bizi gönderdiği maksatla göndermiş¬ ti. Bilmiyorum. Çamaşırım yok. Frenk gömleği aradım. Bütün Anka¬ ra’da böyle şey bilmiyorlar. Dedim: “Bir iyi terzi söyleyin, yaptırayım”. Dediler: “Yoktur ama belki filân terzi epey ce ustadır yapabilir”. Gittim, “Yapamam” dedi. Gömleği¬ mi çıkardım. “Hele şuna bak! Birşey uydurursun” dedim. “Fena olursa bir şey demiyeceksin değil mi?” dedi. “Pek¬ iyi’ ’dedim. Âdİ bir kumaş da bulduk. Üç tane yaptı; fakat Çarpuk çurpuktur, işte Ankara’nın hali böyleydi. Haneler topraktan. Bir mühim kısmı da Harbi Umûmide yanmış, virane ve mezbele halinde bir şehir. Hele evler âdeta top¬ rak yığını gibi bir şey. Renk de o. Çünkü kerpiçle yapıl¬ mış. Sebze yok. Eskışehirden gelecek de yiyeceğiz. O da ateş pahasına. Koyun yerine keçi eti yiyorlar. Biz ise alı¬ şık değiliz. Bir hıyar oluyor, o da mutlaka acı. Avdet edemiyoruz. Mustafa Kemal telgrafla emri v⬠ki de yaptı. Bu telgrafın millî dâvaya çok faydası olmuş¬ ta. İstanbul’da Ferit, Ali Kemal, İtilâfçılar, padişah, Ana¬ dolu hareketine ittihatçı hareketi diyorlardı. Bütün Ana¬ dolu’da halk bilhassa ittihatçıların muhalifi namuslu in¬ sanlar bundan korkup alarga duruyorlardı. Benim iltiha¬ kım bu işin ittihatçı işi olmadığını göstermek için en ba¬ riz delil idi. Bu telgraftan sonra bunlar da iştirake başla¬ dılar. Sonra meclis toplanınca mebuslardan bir takımı bu¬ nu bana söylemişlerdir. Bunlardan biri de “Sen olmasaıı ben korkuyordum, gelmiyecektim” demiştir. Mustafa Kemal bize bu hakareti yaptı. Şimdi de bı¬ rakmıyor. Bizden kendi namına istifade etmek istiyor. Gi¬ demiyoruz. Bazan yumuşuyoruz; fakat hakareti hatırla¬ yınca yine kalkmıyoruz. Bizi ve gelen diğer mebusları ve saireyi Dar-ül Mual¬ limin mektebine yerleştirdiler. Burası bir kışla halini al¬ dı. iyi aşçı dükkânı yok. Sebze yok. Bir-iki hıyarı otuz kuruşa, bir okka fasulyayı bir liraya verdikleri oldu. Bun¬ lar Eskişehir’den geliyor. Derme-çatma yemekle vakit geçiriyoruz. Vali vekili Yahya Galip Deftardar imiş. Vali Ferit Paşa taraftarı ve Ref’i Cevat’ın babası imiş. Onu Kırşehir mebusu Rıza yaka!ayıp dağa kaldırınca Mustafa Kemal, Galip’i vali vekili yapmış imiş... Sokaklar bomboş, kimse yok. Ankara hakikaten ıssız bir virane. Bizim de işimiz yok. Arasıra Mustafa Kemal benimle Yusüf Kemal’i Ziraat Mektebine çağırıyor. Ken¬ di orada yatıyor. Bu mektep Ankara civarında bir tepe¬ dedir. Orada hükümet teşkili lüzumunu, nasıl teşkil edil¬ mesini bizimle müzakere ediyor. 534 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 535 Ankara da bir Heyet'i Temsiliyye” diye bir şey var, Mustafa Kemal, Kör Ferit, Hakkı JBehiç ve daha birkaç kişi bu hey'etten, işleri bu hey’et görüyor. İstanbul’da meclis kapanınca Mustafa Kemal her ta¬ rafa emirler vermiş. Her şehirden âdeta sokaktan toplar- casına beşer kişiyi mebus diy e yollamışlar. Onlar da ya¬ vaş yavaş geliyor. Bunlar ekseriyetle her şehrin yerli aha- lisinden, birkaç da döküntü ve değersiz adam var. O vakit herkes Ankaradakilerin nasıl olsa birgün yakalanıp ası¬ lacaklarına kâni idiler. Bazı şehirler sevmedikleri birini varsın gebersin diye mebus olarak yoiluyorlardı. Sonra Anadolu’yu dolaşırken bunu bana çok yerde anlattılar. Meselâ Bursa’dan bu fikirle Operatör Emin’i yollamışlar. Bu mebusların bir kısmı da korkup gelmemiş. Zorla yol¬ lamışlar. Meselâ Sinop’tan Arnavut Rıza, köye kaçıp sak ¬ lanmış olduğu halde, jandarma ile bulup yollamışlar. Tüccar Erzurum’lu Nafiz’in Karacaoğlan caddesinde b:r dükkânı var. Bu cadde şehrin en mühim caddesi. Kâh oraya, kâh da ErzincanlI Hüseyin Hüsnü’nün İstanbul Ec¬ zanesi adındaki eczanesine gidiyoruz. Bunlar şiddetle Mus¬ tafa Kemal’in aleyhindeler. Nafiz’in dükkânında saatlerce oturuyorum. Sokak¬ tan geçen insan tek-tük; hayrete şayan derecede az, in¬ san işsiz olunca sinek avlarmış, hattâ deli gibi posteki bile s'-yar ya. Birgün bir çeyrek saat sokaktan geçenleri say¬ dım. Üç insan ile yirmibeş eşek geçti. Dedim: “Burada eşek daha çok.” Gülüştük. Hem de tuhaf bir şey. Bir köy- ki beş-on eşeği geçiriyor. Eşekler ekseri yaya kaldırımın¬ da. köylü ise caddede yürüyor. Bu da bütün dünya şehirlerinin tersine. Eşekler çuval, yahut odun yüklü. Odunlar bildiğimiz gibi değil. Hep ağaç kökü... Merak et¬ tim, sordum. Ankara ve civarında orman yok. Köylüler yakm bir yerde toprak altında kökler keşfetmişler, top¬ rağı kazıp onları söküp getiriyorlarmış. Bu gösterir ki Ankara’da eskiden orman varmış. Kesilip mahv edilmiş. Şimdi dağ, ova çırçıplak. Eski ormanın toprak üstünde ka- ian kısımları çürümüş. Neden sonra nasılsa kökleri bul¬ muşlar. Kirlendim, Hamama gittim. Pis bir yer. iğrendim; fakat ne çare. Bit filân geçmesin diye elbise ve çamaşır¬ larımı hamamın bohçasına koymayıp çivilere astım. Yıkan¬ dım, çıktım, giyindim. Mindere de oturmuyordum. O es¬ nada mendilimi çıkarmıştım. Emin yer diye tütün masa¬ sının üstüne koydum. Mendili elime aldığım vakit üstün¬ de bit buldum, ikinci sefer belki temizdir diye Şengül Ha¬ mamı adındaki diğer hamama gittim. Ondan da uyuz al¬ dım. Artık Ankara’da bulunduğum beş _ altı yıl içinde asla hamama gitmedim. Evde yıkandım nezle oluyorum, onu da yapamadım. Haneleri ısıtmak mümkün değil. Her tara¬ fı delik. Teshin mangalla. Yazın ıslak havlu ile siliniyor¬ dum. Haneler öyle enti-püften ki halı serersen rüzgâr onu -kaldırıyor, davul gibi oluyor. Bizim kışla hayatı ayrıca kayda lâyıktır. Bizim oda¬ da yirmibeş kişi yatıyoruz. Trabzon mebusu Ali Şültrü de kaçıp gelmiş, yataklarımız yanyana, Yusuf Kemal yanım¬ da. Biraz ötede Yunus Nadi ile İzmit mebusu Süreyya f Abazadır) yanyana. Karşıda Tunalı Hilmi. Geceleri Yır nr:3 Nadi ve Süreyya içiyorlar ve bir düziye kumar oynu¬ yorlar. Bazan Âsetin Bekir Sami de geliyor, bazan Yusuf Kemal de karışıyor. Kare yapıp sabahlara kadar poker oynuyorlar. Tunalı Hilmi esasen sarhoş geliyor, koltuğun¬ da da bir şişe. Sabaha kadar yine içiyor. Uyuduğu yok. Ekseri gece rakısı bitiyor. Rakın var mı diye şunu-bunu da uyandırıyor. Günde galiba bir okkadan fazla içiyor. Biz uyuyoruz. Bende okuyup-yazma da yok. Zaten öyle bii’ memleket ki*; kitap yok. AH Şükrü orta boylu, güzel yüzlü, miyop olup gözlüklü, namuslu bir adam. Hayatı muntazam. Vaktinde yatıyor, vaktinde uyanıyor. Asla ra- KLLVHIİYH »a İVAVH Dr. RIZA NUR kı içmiyor, rakının şiddetle aleyhinde. Hattâ sigara ve kahve de içmiyor. Bahriye Zabiti imiş ve Ingilterede de bulunmuş; fakat pek fazla bir taassub halinde dindarlığı var. Çok da asabı bir adam. Bir gece yarısında bir gürültü bir kıyamettir koptu. Dayak patırtısından yataktan sıçradım. Gözlerimi açtım. Ne göreyim. Alı Şükrü, Hfümi’yi almış eline, eşek sudan gelinceye kadar döğüyor. Hilmi öyle sarhoş ki; mukave¬ met değil belki hissi rakıdan iptal olmuş, yediği dayakları bile duymuyor. Acıdım, araya girip âdi herifi kurtardım. Şimdi Şükrü yatağına durmuş, hâlâ öfkesini alamamış. “Yahu! Ne oldu?” dedim. ”Ne olacak!... Eşek gibi içmiş; bu yetmemiş de beni uykudan uyandırdı. Ne o dedim. Ra¬ kın var mı? dedi. Eh... Artılı, illallah... Edepsizi iyice doğ¬ dum. Sen yetişmeseydin geberecekti.” dedi. Herkes te uyanmış dinliyordu. Hakkı vardı. Her gece herkesi uyan¬ dırırsın ama bir gün de işte böylesine tesadüf eders'n. Eşek diyesin bari rakı isteyeceksen, rakı içen adamdan iste... Akşamları yataklara girdik mi birkaç saat laf, türlü alaylar devam ediyordu. Yeniden mektep hayatına gir¬ miştik. Eğlenceli idi. Erkân-ı harp miralayı Kâzım da İstanbul’dan geldi. Nefer elbisesi iledir. Kafkasya'ya Enver’in amcası Halil ve kardeşi Nuri’nin yanma gidiyor. Kendisi Enver’in eniş¬ tesi. Baktım pek terbiyeli, sessiz, uslu, zeki bir adam. Her¬ kes de askerî İktidarını medhetti. Muhabbet bağladım. Gitti. Kafkasya’ya geçmeyip Şark Cephesine Kâzım Kit raheldr’in erkân-ı harbiye reisi oldu ki, Ermenilerle harp- de hizmet etmiştir. Kırşehir Mebusu Rıza da İstanbul’dan kaçıp gelmiş¬ ti. Ahbabız. Bu adamı seviyorum. Uzun boylu, kemikli, çatık kaşlı. Türkmen s mah. Babayiğit. Yalmz okuyup yazıyor; fakat yüksek zekâsı, hele Türk’de aslı bir haslet 5Ö7 halinde olan aklı selimi var. Lakırdıları hoşuma gidiyor. Mustafa Kemal’in pek aleyhinde. Evet . şahsî birtakım kusurlar içinde: Gece gündüz İçiyor, bol ve açık fuhşiyat yapıyor. Hırçın, kim¬ se ile geçinemiyor. Rıza gibi herkes de zaten bundan şikâyette. Rıza Bey Kırşehir’in eşrafından, çiftlikleri var. Ailesi çok. isterse beşyüz atlı yapar. Nitekim sonra Yu¬ nanlılara karşı gönüllü gitti; bin atlı topladı. Bizden evvel Mustafa Kemal Sivas’dan Ankara’ya geleceği vakit Mus¬ tafa Kemal’i kumandan Ali Fuad himaye etmiş; fakat va¬ li olan Refî’ Cevat’m babası Muhittin Paşa, Ingilizlerin adamı olduğundan onu kaldırmak lâzım gelmiş. Rıza’ya söylemişler. Beş-on atlı ile gelmiş. Vali şehirden gezmeye çıkarmış. Çankırı kapısının yanlarında pusu kurmuş, va¬ liyi yakalayıp götürmüş. Bunun üzerine Mustafa Kemal gelebilmiş. Bu adam bu kadar hizmet etmiş ama . . yine onun şiddetle aleyhinde. Ağzını açıp neler söylüyor. Zavallıya iftira da edip Ingiliz casusu diyor. Mü¬ nasebeti yok. Ben Rıza’nm yüreğinin içini öğrendim. Bil’ akis pek vatanperver. O da bunları işitiyor, Mustafa Ke¬ mal’in aleyhinde söyleniyor. Iş açık . bu adamdan kendisini de bir gün yakalayıp dağa götürür diye korkuyor; mesele bun¬ dan ibaret. Onu lekeleyip imha etmek istiyor. Cesaret edip yapamıyor da... Çünkü henüz kuvveti yok, kamarilla da teşekkül edememiş... Bu arzusunu o vakit yapamadı ama beş-altı yıl sonra yaptı. Zavallıyı hiç bir sebepsiz darağa¬ cında sallandırıverdi. Hâlâ kendisini basmak korkusu al¬ tında idi demek... Yahya Galip mutaassıp görünüyor. Hem Şeyh imiş... Bizim namaz kılmadığımıza, bazımızın kumar oynamasına, rakı içmesine kızarmış. Birgün bir emir bütün koğuşlara tenbih ediliyor. Rakı, kumar yasak. Herkes beş vakit na¬ mazını kılacak! Emir de vali vekili Yahya Galip’in. Alay 538 HAYAT v© HATIRATIM Dr. RIZA NUR 533 ettim... “Mektep müdürü! Sert adammış be!” dedim. Ca¬ nım da sıkıldı. Onbeş yaşında mektep çocuğu muyuz!... Kumar, rakı fena. Hakkı var. Namaz! Bu adam bizi zorla cennete mi sokacak!... Garip şey... ötekinin men’inin de bir yolu var. Ham adam, ham kafa vesselâm. Ertesi günü oldu. Bir müezzin tayin etmiş. Müezzin geldi. Adamcağız bizim kapının eşiğinde durdu. Yüzünü odanın içine, içeri çevirdi. Sesi ne kadar çıkıyorsa bağırarak ezan okumağa başladı. Bu onun talimatı olacak. Gözüm kızdı, yerimden fırladım. Müezzini dışarı fırlattım. “Ezan okuyorum” dedi. “Ezan böyle okunmaz. Minarede ya cami ittihaz edilen münasip yerde okunur. Böyle ezan okuyana böyle yapı¬ lır” dedim. Ne ise bu suretle bu işten kurtulduk. Müezzin bir daha gelmedi. Baksana nice kart beynamazları bu adam müslüman edecek!... Yahya bana düşman oldu. Ben de onunla alaya başladım; adım Hâkan koydum. Hâlâ on dan bahsohmurken herkes Hâkan derler. Dedim: “Biz pa- dişahsız yere geldik zannediyoruz. Meğerse burada daha müstebit, daha cebbar bir padişah varmış. Bu adam başı - miza Hâkandır.” Mustafa Kemal bizi Ankara’da bırakmaya uğraşı yor. Adnan’ı musallat etti. Adnan bana söylüyor: “Kalın! Lâzımsınız. Hizmet gerek, ilâ...” diyor. Cevabım “Hayır!” ve “Ingiliz casusluğuyla itham bizi tamamiyle kırmış¬ tır. Bu izzet-i nefsizlikle hizmet etmek imkânımız yoktur” dan ibaret. Yusuf Kemal’e gidiyor, o daha şiddetli. Birkaç defalar uğraştı. Olmadı. Nihayet dedi ki “Mustafa Kemal fena yaptı. Bu, doğru. Haksızlık; fakat tarziye veriyor. İşte sizi bırakmak için böyle rica etmesi esasen bir tarzi¬ yedir”. Bu söz bana mülayim geldi. Doğrudur; ama görü¬ lüyor ki bu adamla geçinmek güç iş. Keskin sirke ve fena halleri var. Nihayet ben düşüne düşüne herşeye rağmen kalmak fikrine vardım. Birgün Yusuf Kemal’i aldım, şehirden çık¬ tık. Çankırı kapısını ve şimdiki (Hakimiyeti milliye) ga¬ zetesi binasına yakın bir tepecik, onun üstünde de eski bir şeyin bakiyesi kaim bir duvar parçası var. Galiba An¬ kara’nın eski en dış kalesinden kalmış yegane bir eser. Oraya oturduk. Kalmak istediğimi, bu işin iyi bir netice vereceğini, milleti kurtarabileceğimizi, kurtaramazsak bi¬ le böyle bir mukavemetten başka çare olmadığını, bunu tecrübe etmek lüzumunu, ne de olsa vatana hizmet etmek zaruret ve vazifesini söyledim. Kalmağa karar verdik. Birgün Eczacı Hüsnü bizi bağına dâvet etti. Yedik, içtik. Kuvvet iddiası ile Yusuf Kemal ile kavga ettik. Ar- kaüstü yatırdım. Üstüne kapandım. Kalkamıyor. Ağzı ile burnumu ısırdı. Royelverim vardı. Zihııi (Sonra Sinop mu¬ tasarrıfı) cebimden rovelverimi aldı. Bir şey yaparım di¬ ye korkmuşlar. Yusuf Kemal ıîe darıldık. Birkaç gün sonra Miralay Refet (Refet Paşa) geldi. Benimle bir odada görüştü. Kalmamız için rica etti. Ben kalmak fikrinde olduğumu, fakat Yusuf Kemal ile ahdimiz vardı, herşeyi beraber yapacağımızı, o kalırsa kalacağımı¬ zı söyledim. Ona haber gönderdik. Geldi. “Hayır” ı bastır¬ dı. Ben de şaştım. Halbuki kalmağa karar vermiştik. Re- fet’e “Ben sözümü söyledim. İşte sen, işte Yusuf Kemal” deyip odadan çıktım. Nihayet o da “Pekiyi” demiş. Zaten kararı vermiştik. Sonra bunu Refet’in tehdidi üzerine kar dağımızı söyliyerek . aleyhimize propaganda yap¬ mıştır. Ne biçim adam!... Adam lâzım. Bizi bırakma¬ mağa çalışıyorsun, yalvardın. Hattâ öyle de de yani teh¬ ditle de olsa sesi kes. Hayır! Hem yalvarır, hem ... yapar. Kuyu budur. Her işte onda bunu gördük. Herkese böyle yapmıştır. Yanında Höy’etû Temsiliye adını taşıyan beşaltı ki¬ şi var ama içinde münevver veya mazisi hizmetle geçmiş adam diyecek bir kimse yok. Tabiriyle cadoloz şeyler. ıVSus'fcafa Kemal de Reisi. Mustafa Kemal’in yanında Re- 540 HAYAT ve HATIRATIM Dr. RIZA NUR 541 cep adında bir yüzbaşı ile Hayati adında bir mülâzim hu¬ susî kâtibi. Refik adında bir askerî doktor da tabib'i hu¬ susîsi. * * * Buraya kadar Millî Kıyam’a İstanbul'dan ve kenarın¬ dan iştirak ettim, tik kıyamda hiç bir hissem yoktur. O vakit zaten Mısır’da idim. Kıyamı orada işitince yüreğim çırpınmış, sevinçten ağlamıştım. Kıyamı halk, mesela Demirci Efe Balıkesir, Akhisar, Manisa, Erzurum, Adana gibi yerlerde eşraftan bir veya birkaçı, bir mutasarrıf, Kel Ali gibi bir takım zabitler yaptılar. Bunda Mustafa Kemal’in de hiç bir hissesi ve şerefi yoktur. O sonra taazr zuv eden, vücuda gelen bu kıyamın tepesine geçip reis ol¬ muştur. Bundan sonra İse tamamiyle içindeyim. Mevkilerini her şeyi bilmeye müsait. Çok şeyde bizzat dahlim var. Şimdi Millî Kıyam serlevhasıyla bir bahis açıyorum. Buna iptidasından yeniden başlıyorum. Geçen yıl Mustafa Kemal Mecliste altı gün süren bir nutuk söylemiş, kendi mahlukatı olan mebusları altı gün dinletmiş, devlete mas¬ rafla bunlardan elli bin nüsha basmışlar. Uzun bir şey. Getirttim, okudum. Bütün harekâtı baştan sona kadar yazmış. Fakat gördüm kİ, bir çok yerler yanlış, birçok mühim vukuatı ise hiç zikretmeksizin geçmiş. Her satır¬ da görülüyor ki bütün işleri yalnız kendisinin gördüğünü, kerametler yaptığını, harikalar yarattığını anlatıyor. İşi ue gelen vesikaları koymuş; gelmiyenleri koymamış. Ma¬ dem ki vesika koyuyorsun hepsini koy sana. Her vak’a için yüzlerce vesika var. Koyduğu vesikalarda bile . . . . lıklar, rötüşlar, tahrifler, sonra Hz. Muhammed’den fazla kerametler, Firavun ve Nemrut’dan müthiş gururlar var Bu kitabın mütalaasından anlaşılıyor ki bu adam bütün vukuatı kendi lehine tebdil etmiştir. Tarihi tağyire cür’et etmiştir. Mükemmel bir tarih . .. .’ı olmuştur. Zavallı sade dildir. Eski padişahlar ve onların meddahları vekayi’name muharrirleri devrinde miyiz ? O zaman bile, bir Naima çık¬ mış, nice acı hakikaleri yazıvermiştir. Dün olan, yüzler ve binlerce şahidi bulunan bu vukuat hemen bu gün tağ¬ yir edilebilir mi? Hangi asırdayız? Biz zaten bunları yaz¬ mak istiyorduk. Bu nutku görünce tarihe, ilme, insaniyete Türk’e hizmet lüzumunun şiddeti içinde bulunmak dola- yısiyle bizim için hakikatin millete ve cihana tevdiinin tekasül edilemiyecek bir vazife olduğunu tamamen anla¬ dık. Binaenaleyh hem yazıyorum. Hem bu nutku da önü¬ me koydum. lıkları tashih ediyorum. ÎKÎNCÎ CtLDÎN SONU DEĞERLİ OKUYUCU!.. Merhum Dr. Rıza Nur’un hatıraları, 5816 sayılı “Ata¬ türk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun” dolayısiyle neşri güç bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Bundan son¬ raki bahisler; Millî Kıyam (iç yüzü), Lozan Konferansı ve Mustafa Kemal'in Nutkumun Mahiyeti gibi serlevhaların¬ dan da anlaşılacağı üzere yakın tarihimizin bâkir gerçek¬ leri üzerine —henüz pek alışılmamış tarzda— ışık tutan müthiş ifşaat ve vesikalar ihtiva etmektedir. Yukarıda bahsi geçen kanun’un kabulü sırasında Par¬ lamentoda da teyid edilmiş olduğu üzere bu kanunla ta¬ rihî gerçeklerin ortaya çıkmasına engel olunmak istenil¬ miş değildir. Bu itibarla ufak tefek müdahaleler ve hissî beyanlar atlanılarak işbu hatıratın mabadının da neşri im¬ kânları aranasaktır. Bununsa, Türk Adliyesinin kanunları dar bir tefsirle telâkki edip etmemek hususundaki tutu¬ muna bağlı olduğu muhakkaktır. Üzerinden yarım asır geçmiş bulunan tarihi gerçeklerin yazılıp söylenmesine en¬ gel olmak bizden başka hiç bir memlekette görülmemiş bir taasup nev'idir. Sosyal hayatta da fazla tazyikten —fi¬ zikteki gibi— patlamalar vücude geldiği hesaplanırsa bu taassuptan dönmenin istikbal için önemi anlaşılır... Selâm ve Sevgiler ALTINDAĞ YAYINEVİ